15 Mart 2013 Cuma

Herkesin aklını kurcalayan soru; “SINAV”…


Sınav yahut imtihan ile ilgili ateistler ile ilahiyatçıların taşıdıkları kuşku ve yargı birbirlerinden farklı değildir. Bir taraf iman ettiğini iddia ettiği halde özü kavrayamamakta, diğeri ise inkarının getirdiği mantıkla çelişki olduğunu ileri sürerek Allah’ı yargılamaktadır.

Ateistler, inançsızlıkları gereği der ki:

“Bize en çok tekrarlanan telkinlerden biri de dünyanın bir sınav yeri olduğudur. Bu görüşe göre Tanrı insanları dünyada sınamakta ve bu sınavın sonucuna göre ahrette onlara ceza veya ödül vermektedir. Ancak bu doğru olamaz. Zira bizzat teizmin (iman) ilkelerine göre Tanrı sonsuz güçlüdür ve sonsuz bilgiye sahiptir. Ne sınavı bu; neyin sınavı? Bir sınav seviye belirlemek için yapılır. Sınav sonucunda önceden bilinmeyen yeni bilgiler elde edilir. Tanrı’nın bilmediği bir şey var mıdır ki sınav yapıyor? Bize "Tanrı önümüze yollar koymuştur ve biz o yollardan birini seçeriz" deniliyor. Ancak bu noktada ortaya çıkan bir soruya hiç kimse cevap vermiyor: Tanrı bizim hangi yolu seçeceğimizi tahmin edemiyor mu? Eğer ediyorsa bu "sınav" ne için? Formalite mi? Eğer edemiyorsa bu Tanrı’nın "sonsuz bilgili" sıfatını zedelemez mi?”

Bu sorgulama ilk bakışta ateist düşüncenin mantık boyutunda haklılığını ortaya koymakta ise de, maalesef ilahiyatçılar tek tanrı olan Allah’ı tanıyamamalarından ikna edici yanıtı verememekte, dolayısıyla içlerinde dahi paradoks yaşamaktadırlar.

Öncelikle yeryüzündeki her şey ruhsaldır. Madde ve insanın fiziki varlığı, tıpkı Young Deneyindeki yarım bardak suya konulan bir kalemin kırık görüntüsü misali özdeki bir yanılgıdır. Yaratıcı Allah’ın ve görevli meleklerin ruhsal oluşu etkin gücü kanıtlasa da, fiziğin yanılgısı ruhsal iktidarı perdelemektedir. Böylece tumturaklı iman etmiş olanların dışında fizik, ruhun önüne geçirilmekte ve tek egemen güç olarak kabul edilmektedir.

Madde ve bedenin varlığı her ne kadar başta Allah olmak üzere ruhsal olan tüm mevcudiyeti yok saydırsa da, ruhun bedenden çıkmasıyla gerçekleşen ölüm, neden ruhun tartışılmaz gücünü kavramada etkili olamıyor? Öğüt alabilmeleri Allah tarafından dilenmediği için, ruhun fiziksel aparatları olan ve ölüme neden gösterilen beyin, kalp, vs gibi organlarla sonuca gidiyorlar.

“Bununla beraber, Allah dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya layık olan da O'dur, mağfiret sahibi de O'dur.” Müddessir 56 

İnsanoğlu bedenen yaratılmadan önce yaratılan ruhlar, en ince detayına kadar programlanması akabinde tayin edildiği gün ve saniyede fizikken güncelleşerek insan yaratılmıştır. Ancak insanın öncesinde ruhsal âlemde yaratıldığı ve Allah’ın bilinmeyen bir bilgisine göre sınavdan geçirilerek fiziki yaşama döndürüldüğü, iman zafiyetinden anlaşılmamaktadır. Yoksa insanın bedenen yaratılmasıyla “o kitap”’ta takdir edilmiş kaderi asla değişmemekte, hakkındaki iyi veya kötü hükmü iradesiyle yönlenmemektedir.

İşte sorun; madem her şey “o kitap”’ta yazılmış ise, insanın iradesiyle bir şeyi değiştirip değiştiremeyeceğidir. Dolayısıyla ateizm de bu sorgunun üzerine giderek; sınavın seviyeye göre değerlendirilip değerlendirilmediğidir. Ki, bu sorgu, insanın zengin fakir, güzel çirkin, zayıf güçlü, sağlıklı hastalıklı gibi düalitelere götürür ki, “her şey benim dileğime göre gerçekleşmektedir” buyuran Allah, özgür yahut cüz’i irade iddiasını geçersiz kılmaktadır.

“Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” Tekvir 29

Sizler ancak Rabbinizin dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. “ İnsan 30

Hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmaksızın açıkça anlaşılacağı üzere; özgür yahut cüz’i iradeyi savunanların ateistten hiçbir farkları bulunmamaktadır.

Yaşamdaki tüm oluşumlar, sonuçlar ve sebeplerin “bir bilgi”’ye göre gerçekleştiği, bu yüzden tahakküm altında bulunan insanların kader akışı içinde seçme haklarının ve iradesel özgürlüklerinin bulunmadığı açıkça belirtilmektedir. Zaten fiziki hayat bunun bir kanıtı değil midir? Bu, öylesine bir sırdır ki, “o kitap”’ı yazan melekler dâhil hiçbir canlı “bir bilgi”’nin ne olduğunu bilmemektedir.

Kâinattaki gizem, yaratılan ruhlar, melek, cin, insan, hayvan, keşfedilmiş veya edilememiş tüm canlı-cansız varlıkların yaratılışları, gayeleri, kabiliyetleri, düşünceleri, dilekleri, davranışları, bilgileri, farklılıkları ve imtihan olarak nitelendirilen nedenler, aralarındaki denge, etkileşim, ceza ve mükâfatı sağlayan sebepler ve daha birçok oluşum, söz konusu “bir bilgi”’ye göre düzenlenmiş ve “o kitap”’ta mevcut kılınmıştır.

“Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkiyle kadirdir.” Maide 40

Doğru düşünebilen bir mantığın ve muhakeme edebilen bir aklın kendi iradesiyle Yaratıcı’ya meydan okuyabilmesi asla mümkün değildir. Tıpkı şeytanın Araf Süresi 16. Ayetinde buyrulduğu; İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım” gibi! İnsanoğlunun benliğinde varolan yaratıcı ve egemen olabilme hırsı, Yaratıcı’nın tıpkı şeytanı saptırması misali dilediği kimseleri de saptırtarak kendine rakip ettirme ve üstün göstertme dileğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü kâinatın ve düzenin sahibi kendisi olduğu için, “bir bilgi”’ye göre birbirine zıt olan olayları iyi veya kötü, doğru veya yanlış, güzel veya çirkin, sevgi veya nefret ayırımı yapıp ruhlar arasında tasnif ederek paylaştırmıştır. Buna göre, kendi düzeni ve dileği doğrultusunda “bir bilgi” gizemi içinde imtihan söz konusudur ve öncesinde yapıldığından fiziki güncelleşme yanılgıya neden olmamalıdır.

Eğer görev paylaştırma, rızık dağıtma, şifa verme ve egemen olma gücü insanoğlunun hâkimiyetinde olsaydı, tıpkı Allah dilediğini yaparken nasıl zerre kadar zarar görmüyorsa, insanoğlu da kurduğu düzen içinde hiçbir acı ve sıkıntı yaşamaz, belâ ve kayba da uğramazdı. Bu sebeple insanın hakir bir meniden oluşması, hiçbir şey bilmezken çok şey bilir hale gelmesi, bilgisi, keşfi ve yükselişinin ardından her şeyini zamanla kaybedip alçalmasıyla ilgili evre dikkatle irdelediğinde, iddia ettiği gibi egemen olmadığı, iradesiyle hiçbir gelişme kaydetmediği ve sahip olduklarını mutlak iradenin sonucu elde ettiği anlaşılacaktır. Yeryüzünde ne cevapsız bir soru ne de sebepsiz bir olay vardır! Yalnızca düşler âleminde tutuklu hayalperest mühürlülerin kavrayamadığı ve anlayamadığı gerçek bir yaşam vardır.

Cehennemin bile insanoğlu yaratılmadan önce yaratılarak, bilinen anlamdaki imtihan sonucu beklenilmeden doldurulacağına karar verilmiş olması, imtihanın öncesinde yapıldığına kanıttır. Yaşadığımız olaylar bunun açık bir belgesi değil midir?

“Biz dilesek elbette herkese hidayet verirdik. Fakat, ‘Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım’ diye benden kesin söz çıkmıştır.” Secde 13

Yaratıcı, sebepleri öylesine dengeli yönlendirmiş ki, lanetlediği insanları, mükâfatlandırdığı kimselere musallat ederek bir imtihan ortamı oluşturmuş, buna göre cennet ve cehennem sürecini başlatmıştır. Tıpkı şeytanın ve peygamberlerin görevlendirilmeleri misali! Zaten Yaratıcı’nın izni olmadan insanların birbirlerini cezalandırması, ödüllendirmesi veya herhangi bir yaptırım uygulaması mümkün değildir. Her şartta süreci işleterek akışı sağlayan ve sebepler doğrultusunda insanları birbirine aracı kılarak ya cezalandıran ya da mükâfatlandıran O değil midir? Dindar bir Hıristiyan olan eski ABD Başkanı Henry Ford’un kader ile örtüşen ancak İncil’e aykırı şu sözü; “Tanrı’nın olayları yönettiğine ve benim önerilerime ihtiyaç duymadığına inanıyorum. Tanrı iş başında olunca, sonuçta her şeyin en iyi şekilde biteceğine inanıyorum.”

Demokrasi, özgürlük ve bağımsızlık adına insanı egemen kılan benlikçi ateist anlayışlar, tüm çabalarına karşın aleyhlerine vuku bulan olaylara mani olamıyor ve merkezi kontrolün egemenliğini ele geçiremiyorlar. Düşüncelerinde projelendirdikleri sanal plânlarını hayata geçirememeleri, tüm iddia ve düzenlerini yalanlamakta ve iradeleri olmadıkları gerçeğini ortaya koymaktadır. Yaratıcı, insanların iyiyle kötü ve gerçekle yalanı ayırt edebilmeleri için birbirine aykırı çeşitli fikirler ve sistemler oluşturarak bir imtihan ortamı sağlıyor ve sonra, kendinde saklı “bir bilgi”’ye göre dilediği gibi yönlendiriyor. Sahne arkasındaki tek hâkim güç olarak zihindeki düşünceler, uykudaki rüyalar ve kalpteki duyguları önce olgunlaştırıyor, sonra şekillendiriyor, daha sonra eyleme dönüşmelerine ya izin veriyor ya iptal ediyor ya da değişime uğratarak bambaşka bir gidişata uğratıyor. Ancak bunları yaparken insanları ve yarattığı her şeyi bir araç olarak kullanıyor, birbirleriyle ya uzlaştırıyor ya da çatıştırarak üstün kıldırıyor. Herkes senaryonun bir figüranı olduğunu bilmekten aciz bir benlikle böbürleniyor, geçici güçlerinin ve gurursal kıymetlerinin aldatıcılığına kapılarak düşündükleri hedefe ulaştıklarını yahut ulaşabileceklerini zannediyorlar. Gerçek senaristin ve prodüktörün kurguladığı kader doğrultusunda olaylar gelişerek sonuçlanınca, ahkâm kesen figüranların nasıl kaçıştıklarını seyrediyor ve geriye özgür irade ile egemenlik yalanları kalıyor.

Ne var ki kadersel senaryonun farkında olmayan veya olsa da elinden bir şey gelmeyen insanoğlu, ısrar ve inatla birbirleriyle yarışıyor ve üstün gelebilmek adına karşı çıktığı kötü fiilleri dahi bizzat işlemekten geri kalmıyor. İşte bu yüzden dünyanın bir oyun, süs ve aldatmadan ibaret olduğunu özellikle vurgulayan Yaratıcı, kazanç ve kaybın, şan ve şöhretin, önemsiz ve geçici olduğunu ısrarla belirtiyor. Çünkü övünülen iktidarın ve dövünülen acziyetin aynı akıbete uğrayarak nasıl birkaç saniye içinde yön değişebildiği dikkate alındığında, ortada egemenlik gibi bir anlayışın ve gücün varlığı da kalmıyor. Gerçekler karşısında duyarsızlığını ve ölü taklidini sürdüren insanoğlunun anormal davranışlarına sebep olan faktör, kalpsizleşmelerine, körleşmelerine ve sağırlaşmalarına neden olan mührün Yaratıcı tarafından vurularak açılabilmesine olanak tanınmamasıdır.

“Hevasını (kötü duygularını) tanrı edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?” Casiye 23

Peygamberlerin bile kurtarabilme yetkileri yok iken, politikacılar, güvenlik birimleri, bilim veya din adamlarının kurtarıcı olabilmeleri mümkün müdür? Eğer o kadar güçlülerse önce kendilerini kurtarsınlar ve değiştirsinler de, sonra başkalarına sıra gelsin.

“Ey Muhammed! Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?” Zümer 19

İnsan ne kadar inkâr etse ya da kendine bir irade edinse de bir kuldur, dolayısıyla yaratıcısı Allah’a hesap soramaz.

“Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” Enbiya 23


Hiç yorum yok: