25 Eylül 2016 Pazar

Müslüman’a şiir yaraşmaz!

Çünkü ne Kur’an bir şiirdir ne de Allah resulü bir şairdi!

“Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır. Yasin 69

Şiir, duygusal tepkilere yol açabilmek için sanal âleme meyletmek suretiyle yaşamın gerçeklerinden koparmaya çalışan öyle bir vesvesedir ki, kelimelere sembol ve ironi katarak, nefsi arşa çıkartıp ayakları yeryüzünden kesmek suretiyle asla erişemeyeceği bir dünya biçimlendirerek işler.

Şiir nasıl sözcüklere farklı yorumlar getirerek apayrı bir dünya oluşturmayı amaçlayan bir açı ise, Kur’an’a batıl odaklı yorum getirenlerinde şairlerden bir farkları yoktur.

Hakk’ın işlendiği şiirlerdeki mecaz veya benzetme gibi sözlerle farklı imajlar doğurmak suretiyle sanki Kur’an’ın algılatamadığını anlamlarla ilişki kurmaya kalkışılması doğrudan bir şirktir. Çünkü Allah, indirdiği ayetlerin apaçık ve her kulun anlayabileceği üslupta lütfettiğini bildirmiştir. Öyleyse Allah’ın anlatmada başarılı olamadığını şiirlerin, şairlerin ya da tefsircilerin başardığını iddia etmek küfür değil midir?

İlk şiirlerin dinsel törenlere eşlik etmek için yazıldığı bilinen bir gerçektir. Şiirlerde hakikat değil hayal, sezgi, duyu ve duygular öyle abartılır ki, ancak acıyla ve olumsuzlukla karşılaşıldığında hayatın şiirler ve şarkılarda yansıtıldığı gibi olmadığı tecrübelerle anlaşılır.

Şiir nefse hitap eden bir manipülasyondur. Şiir dizilerindeki amaç, anlamı açığa kavuşturmak değil anlamamayı sağlayarak hakikatin dışına götürmektir. Kendine edindiği sanal bir âlemden seslenir; insanlara ulaşamayacakları ve elde edemeyeceklerini rüyası bir duygu doğurtarak boşluğa sürükletir. Bu sebeple şiire Kur’an‘la yaklaşmak şiiri çıkmaza sokar ve hayalsi gizemini ortadan kaldırır.

Bir çocuğu avutmak için kullanılan sözler ne ise, şiirlerdeki de aynıdır! Şiirlerdeki muhteviyat ve amaç, şeytansı aldatmayı kanıtlamaktadır.
Allah’ın Kur’an’da şairleri ve uyanları sapıklıkla yaftaladığı; içinde oldukları saçma sapan rüyalarda uydurdukları misali sözlerden dolayı aşağıladığı; Kur’an’ın bir şiir değil ve Resul’ünün de şair olmadığı uyarısı başka bir söze gerek bırakmamaktadır. Dolayısıyla şiirlerin batıl, şairlerin ve uyanlarında sapık olduğu tescillenmiştir.

“Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar.  Şu’ara 229

Dolayısıyla Allah, Hz. Muhammed (s.a.v)’i elçisi olarak görevlendirilmesine inanmayıp karşı çıkanların kendisini “mecnun bir şair” olarak suçlamaları, o gün dahi şairlerin güvensizliklerini, kaçıklıklarını ve sapkınlıklarını kanıtlamaktadır. Allah’a iman etmiş hiçbir mümine şairlik yaraşmayacağı gibi şiirlerinde gerçeklerden uzaklaştıracak olmasından ötürü vahyen yasaklanmış ve Kur’an’ın bir şiir değil apaçık bir hakikat olduğu bildirilmiştir.  

“«Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o,şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir ayet getirsin.»” Enbiya 5

Gerek şiir gerekse şairler hakikatlerin ve kulluğun hasmı olup, kalpleri uyuşturarak yalana, abartıya, aşırıya ve mübalâğa götüren nefsin bayraktarlarıdırlar. İnsanoğlunun ilk ebedi yaratısı olarak kabul edilen şiir, hayatın gerçeklerine değil de gerçeklerin dışına iter. Şeytan da fısıltılarıyla nefsi egemen kılar. Şairler, kendilerine uyanları önce gökyüzüne çıkartıp bir dolaştırır, sonra da aşağı bırakarak paramparça ederler.

Kelimelerdeki cambazlıklarından şairlere her ne kadar itibar duyulsa da yalancılıkları tartışılmazdır. Nefiste yalanlarla kanarak felaketlere sürüklenmiyor mu? Bir sözü edebi ve sanatsal olarak değerlendirilip gerçekle özdeşleştirilmeyip önemsenmez ise, o edebiyat ve sanat sevgisi kişiyi zehirler. Böylece kabul edilmiş bir yanlışlık kazanılmış bir zehir olacağından, o insanın hayatında doğru ve gerçek var olamaz!

Kimileri Peygamber, İslam, vatan ve millet sevgisini içeren şiirlerin ve şairlerinde mi aynı kategoride değerlendirilmesi gerektiği sorusunu sorabilirler. Haddi aşıp abartılan her söz, kime karşı ve neyi içerse de abartıdır ve vahyen kabulü söz konusu değildir. Çünkü hayat, şiir ve şarkılardan ibaret değil yaşanılan gerçeklerden müteşekkildir. Ne Allah‘ın ne peygamberin ne de İslam’ın abartıya ve kelime cambazlığına ihtiyacı yoktur.

İmanı veren kudret, ümmi dahi olsan o imanı kalbine nakşeder! 

Dolayısıyla şiirin özü abartıdır; haddi aşmaktır; nefsi yüceltmektir; gerçeği örtmektir; hileli yönlendirmedir; olmadığı gibi göstermektir; duyguları tanrılaştırmaktır; algıları gerçekmiş gibi sunmaktır; kalbi uyuşturmaktır; yalanı süslemektir; bahaneler uydurmaktır; kelime cambazlıklarıyla nefsi coşturmaktır; ayakları yerden kesip olmayan sanalda yaşatmaktır.

Öyle olmasaydı Allah, şairleri ve şiirleri dışlar mıydı? Peygamberimize şiir öğretmediğinin ve şairliğin yaraşmayacağının altını çizer miydi?
        

“Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz! Hakka 41

20 Eylül 2016 Salı

İnsanoğlunun hocası hayvandır!

Yaratıcı Allah, yarattığı canlı-cansız ve yaş-kuru ne varsa bilgilendirerek fıtratlarını düzenlemiş ise de melek-cin-insan ve hayvanı araç olarak kullanıp öğretileri doğrultusunda eğitmenlikle birbirlerine karşı görevlendirmiştir.

İnsanın hayvandan üstün oluşu bilgisi ve iradesinden dolayı değil, tamamen hükümlere itaat etmesiyle yükümlü iman ehli bir kul olacak olmasındandır. Bu sebeple Allah, birçok ayetinde azgın olan insanları hayvandan daha aşağı sapkın olmakla yaftalamış ve ne olursa olsun idrak edemeyeceklerine hükmetmiştir. Dolayısıyla fiziki yani bedeni özelliği değil, ruhi düşünce ve duyguları baz alarak hüküm vermiştir.

Bir taraftan insanı yeryüzüne halife olarak gönderip üstün yarattığını bildiren Allah, diğer taraftan aynı cinsteki insanı hayvandan daha aşağı sapık olmakla aşağılayabiliyorsa; “öz” nedir sorgusu yaradılıştaki amacı yanıtlamaktadır.
İnsanın sadece gömülmeyi hayvandan yani kargadan öğrenmeyip daha nice bilgileri hayvanlardan öğrendiği aşikârdır. Öyleyse insanın benliğe kapılarak hayvandan daha üstün olduğunu iddia eden kibri nedir?

İnsan bilgisi yeteneği ve iradesinden çok daha üstün hayvanlardan söz etmeyecek; insanoğlunun övündüğü bilimsel teori ve teknolojik üstünlüğü düşünce sınırlarını aşmış hayvanları ve böcekleri ele alarak, kimsenin ne olduğunu bile bilmediği “yarasa ve güveyi” bilginize sunacağım.

Modern çağın hava kuvvetleri “düşmandan gizlenme yöntemleri” üzerinde yoğun bir çaba içindedirler. Uğruna milyonlarca dolar dökülen teknolojiler sayesinde savaş uçakları varlıklarını sezdirmeden düşman topraklarının en içlerine kadar sızmaya çalışır ama çoğu kez başaramazlar. Buna karşın “erken uyarı sistemleri” ile donanmış radar uçaklar, yüzlerce kilometre uzaktaki düşmanın en ufak bir hareketini tespit edebilmektedirler.

Belki fark etmiyoruz ama burnumuzun dibinde beşeri teknolojilerden değeri çok daha yüksek savaşlar cereyan etmektedir. Ancak bu savaşlar uçaklar ve radarlarla değil, yarasalar ile güveler arasında geçmektedir. Bu iki canlı da uçaklara nazaran son derece küçük olmalarına karşın, onlardan çok daha etkili bir hedef tespit ve erken uyarı sistemine sahiptirler. Yarasalar avlarının yerini bulmak için “ekolokasyon” adı verilen bir yöntemi kullanırlar. Yarasa, sayısı saniyede 25 ile 60 arasında değişen ses dalgalarını çevresine yayar.

Ses dalgaları, etraftaki cisimlere ve canlılara çarpıp yarasaya geri döner. Yarasa, geri dönen dalgaları yorumlayarak çevresi hakkında son derece detaylı bilgiler edinir. Sistem öyle kusursuzdur ki, yarasa, gece karanlığında yakınındaki bir sineğin ne tarafa hangi hızla uçtu¤unu tespit edebilir. Yeri belirlenen bir sineğin yarasa karşısında yapabileceği fazla bir şey yoktur. Oysa bazı güveler sineklerden çok daha üstündürler. Tıpkı bir kısım insanın veya milletin diğerlerinden üstün olmaları gibi!

Çünkü onlar diğer güveler ve böceklerden farklı olarak, tıpkı AWACS uçaklarındaki gibi bir “erken uyarı” sistemi ile donatılmışlardır.

Noctuidae, Geometridae ve Arctiidae ailelerinden olan güvelerin kanatlarının altında bir “erken uyarı sistemi” gibi çalışan kulaklar bulunur. Bu kulaklar güve için son derece hayati öneme sahiptir. Güve kulakları sayesinde kendisinden 100 metre uzaktaki yarasayı duyarak yerini kestirebilir. Dahası yarasanın ortalıkta öylesine mi dolaştığını, yoksa kendisini hedef alan bir saldırıya mı başladığını belirleyebilir. Güvelerin kulakları, yarasaların yaydıkları çok düşük frekanslı ses dalgalarını algılayabilecek biçimde yaratılmışlardır.

Böylece akıl ve teknoloji üstü güce sahip hayvanlar hâlâ varlıklarını aynen sürdürebiliyor ise;  insanın hayvandan üstün olduğu tezinin bedeni değil ruhi olduğu açıklığa kavuşmuştur.

İnsanlık beden de değil ruhtadır. Dolayısıyla insana vasıf kazandıran beden değil ruhtur ve insan görümünde ya da canlı olmak hayvandan hatta mahlûktan öte bir değer taşımaz. Diğer bir ifadeyle akıl, bilgi, duygu, düşünce, yetenek, v,s beden de değil ruhtadır!

“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) uçan kuşlardan (ne varsa) hepsi ancak sizin gibi ümmetlerdir, (onlarında durumları, rızıkları, ecelleri takdir edilmiş ve yazılmıştır.) Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (onların hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirileceklerdir.” En’am 38


“Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.”  Alak 3

14 Eylül 2016 Çarşamba

Hükmetmek değil, hükme itaat etmektir…

Ya da dilediğini değil, dilenileni yapmaktır!

İnsan, hem yaratıcısı Allah’ın kulu olduğuna iman eder; hem de kulluğunu inkâr edercesine hükümler getirerek Allah’ın önüne geçmeye çalışır. Diğer bir ifadeyle hem Allah’ın yazdığı kadere iman eder; hem de özgürlük yani dilediğini yapabileceği iddiasında bulunur.

“Allah bilmez ben bilirim” hevasıyla böbürlenen insan, hiçbir şey bilmediği gerçeği yaşamdaki tecrübeleriyle ortadayken, çok şey bildiği iddiasında bulunarak düzen kurabilme ısrar ve inadı çok daha beter karanlığa saplanmasına yegâne sebeptir.

“İnsan mı; yoksa Allah mı bilir” diye sorulduğunda ateistlerin dışındakiler “Allah bilir” derler. Öyleyse Allah’ın bildiğinin üstüne nasıl çıkıyor ve düzeni ya da olayları bilmemekle itham edercesine önüne geçebiliyorsunuz?

Tedbir alınırken gidilen yol hak ise, batıl da işin nedir? Hak ise, Hakk’tan gayri sapılan yolda ne işin vardır? Devlet batıl, halk hak ise; hüküm ya da hâkimiyet kimdedir? Sen Müslüman isen, kâfir kimdir? Kâfir de Allah indirdiği hükümlere itaat etmiyorsa, Müslüman olarak farkın nedir? 

Böylece ateistler gibi kararlı olmayan itikat sahipleri, hâlâ Allah ile beşer arasına sıkışmış öyle bir karmaşa içindedirler ki, ancak her iki varlığa da paye vermek suretiyle işin içinden çıkmaya çalışırlar. Dini siyasete karıştırmayarak inşa ettikleri dinsiz seküler-laik devlet ve itikat sahibi halk! Yani sözde Allah, eylemde insan!

Kulluğun ana şartı hükme itaat etmektir; diğer bir ifadeyle Allah’ın indirdiklerine kayıtsız-şartsız seçim yapmaksızın, yorum katmaksızın, özgürlük teranesi çekmeksizin, irade hürriyetine kapılmaksızın, bilgelik iddiasında bulunmaksızın, dolaylı yollardan Allah’ı bilmemekle aşağılamaksızın, nefse boyun eğmeksizin, hesap vesveselerine girmeksizin, kendini öne çıkmaksızın…

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. Ahzab 36

İnsan, düşünce ve davranışlarıyla özgür müdür; değil midir? Allah, mutlak bir irade sahibi midir; değil midir?

Oysa Kur’an, bir kimsenin iman edebilmesi için öyle çeşitli misaller ve peygamber hayatlarını ortaya koymuş ki, inkâr edebilmek yahut eğip bükebilmek için ancak kişinin mühürlenmiş olması gerek! Bu sebeple hidayete erişememiş olanlara hiçbir delil fayda vermemekte, mucizeler dahi öğütlerden nasiplendirmemektedir. Onun için önce hidayet; sonra ilim! Dolayısıyla hidayetsiz bir ilim ve ilimsiz bir amel, sırtına binlerce cilt kitap yüklenmiş eşekten farksızdır.
   
Verdiği mücadeleden dolayı karşısındakileri ıslah edemeyen yahut yola getiremediğinden dolayı insan bazen çok sıkılarak inzivaya çekilmeye kalkışarak her şeyi bırakıp kaçmak ister. Zaman zaman aynı hisleri taşıdığımı ikrar ediyorum ama Hz. Yunus Peygamberi hatırladığımda derhal vazgeçiyorum.
Malumunuz üzere Hz. Yunus Peygamber, Musul yakınlarındaki Nineve Halkına gönderilmişti. Putlara tapan Nineve Halkını yıllarca Allah’a iman ve ibadet etmeye davet etti. Halkı ona iman etmedikleri gibi birçok cefada bulundu ve alayda sınır tanımamışlardı. Hz. Yunus, her ne kadar halkını Allah’ın azabıyla kokuttu ise de halkı; “tek bir kişinin hatırı için azap inip herkesi yok edecekse, müsaade et, bu azap gelsin” diye meydan okuyarak alay etmişlerdi.

Artık daha fazla sabır gösteremeyen Hz. Yunus, halkının küfürdeki ısrarına pek üzülüp aralarından ayrılmıştı. Bir tek kişiyi dahi imana getiremeyen Hz. Yunus, rivayetlere göre Sahra Çölü tarafına yönelerek kendilerinden öyle uzaklaştı ki, soluğu Dicle Nehri kenarında aldı.

Dicle Nehri kenarındayken içi yolcularla dolu bir gemiye bindi ve gemi kıyıdan uzaklaştı ama bir müddet sonra nehrin açıklarında durarak kımıldamaz oldu. Başta kaptan olmak üzere herkes şaşırmış, ne kadar çalıştırmaya kalkışsalar da bir türlü yürütememiştiler. Daha sonra aralarında bulunan bir suçlu yüzünden geminin gitmediğine ve batabileceğine karar vererek, suçluyu aramaya koyuldular.  Kur’a ile suçluyu bulup denize atmaya hükmettiler.  
Çektikleri kur’a Hz. Yunus’a çıkınca, Hz. Yunus itiraf ederek; “o asi kul benim” dedi. Bunun üzerine Hz. Yunus’u denize attılar ve bir balık kendisini yuttu ve denizin derinliklerinde kayboldu. Allah, balığa emrederek yememesini, yaralamamasını ve kemiklerini kırmamasını bildirdi.

Hz. Yunus, aklı başında ve şuuru yerindeyken Allah’a yalvararak; “Ya Rabbi! Emir ve hüküm senindir. Nineve’ye dönmeye ve halkımı imanlı bir şekilde görmeye ümidim sonsuzdur. Takdirin ne ise ona razıyım” diyerek nedamet getirdi. 

Balığın karnında Allah’a zikreden Hz. Yunus, “Senden başka hiçbir İlah yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum” Enbiya Süresi 87. Ayetini sürekli zikretti. Böylece bu duası ve tesbihi balığın karnından kurtulmasına sebep oldu.

Balığın Hz. Yunus’u sahile çıkarıp bırakmasıyla elde edilen öğüt; hüküm sahibinin sadece Allah olduğu ve peygamberde olsa hiçbir insanın kendi istek ve düşüncelerine göre karar alamayacağıdır.

İman etmiş hiçbir insan, kendi adına değil Allah adına yükümlü olmasından nefsi doğrultusunda karar alamaz ve hükmedilene boyun eğmekle zorunludur. Allah adına yapılan bir iş, hizmet, tebliğ ya da mücadele de takdir Allah’ın olduğuna göre, insan kimdir ki seçim hakkını kendinde görebilsin!  
Dolayısıyla hiçbir şey kişinin bilgisi, iradesi, yeteneği veya mücadelesiyle gerçekleşmediğinden aranılan her ne hesap, plan, strateji ya da yol var ise muzafferiyetin Allah’ın takdiriyle mukim kılındığı bilinmeli; Hz. Yunus misalinde olduğu gibi her şey Allah’ın hükümleri doğrultusunda ifa edilmelidir. Adına bir şeyi yapmıyorsan; sonuçla ilgi bir şeye de olumsuz düşünmeye veya hayıflanmaya hakkın yoktur. Eğer çabalara rağmen sonuç alınamıyor ya da başka bir neticeyle karşılanılıyorsa; Allah öyle hükmettiği içindir.
     

“Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı.
Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de kaybedenlerden oldu.  
Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.
Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.
Ve üstüne
(gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik.
Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.
Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık.”
Saffat 140-148

3 Eylül 2016 Cumartesi

Kurbanı etleştirmek küfürdür!

Hem de öyle bir küfürdür ki, dolaylı olarak ruhun reddedilip bedenin öne çıkarılmasıyla Allah’a bir aşk ve tazim değil, insana bir ulûhiyettir. Siyasi ifadeyle seküler-laik-demokratik düşüncenin hâkimiyet iddiasıdır!

İlahlık yani tanrılık sıfatı olan ulûhiyet, sadece ve sadece Allah’ın hakkı olmasına rağmen kul olan insanın yüceltilerek uğruna ibadet yapılabilir hale getirilip vahyin hümanistleştirilmesiyle Allah sözde kalmış; böylece her ibadet insan yani insan hakları lehine meşrulaştırılmıştır.
  
Yılda bir kez hediyesi mutlak olan Kurban da beşere peşkeş çekilebilmiştir!
Yeryüzünün ilk cinayeti Kurban’ın kabulü ile ilgili işlenmiş; ihtiyarlığında çocuk sahibi olmuş olan peygamber oğlunu elleriyle Kurban etmeye kalkışmış; namazla eş değer tutularak Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” hükmü inmiş ama özü yani derinliği idrak edilemeyerek fakihlerin yorumları olay, sünnet ve ayetlerin üzerine çıkarılarak “nas”, diğer bir ifadeyle kesin hüküm kabul edilebilmiştir.

Oysa Kurban bambaşka; et bambaşkadır! Ancak Kurban, tören eşliğinde Allah’a takdiminin akabinde et olur; zengin ya da fakir doyurulur.

Peki, sorun nedir?

Yaratıcı Allah’a ibadet maksadıyla sunulan Kurban’ın başında bulunmayarak selâmlığa iştirak edilmemek suretiyle ehemmiyetsizleştirilmesi yani gizli bir böbürlenmedir. Söz ile ikrar edilmese de davranış olarak “Allah’a karşı üstünlük gütme ve yoksul doyuran rızık verici olma” babında ortak koşmadır.

Allah, yüksek zatı adına Kurban takdim edenden ne et ne de kan istemediğine göre beklediği sadece hürmettir.  Neden insanın karnı doyabilmesi için gösterilen ilgi, sözde adına Kurban sunulan Allah’a karşı duyulmuyor?

Hz. İbrahim oğlu Hz. İsmail’i Kurban yaparken; neden vekil tutmayıp bizzat kendi boğazlamaya kalkıştı? Şayet Hz. İsmail’i Kurban yapsaydı; etlerini fakir fukaraya dağıtıp doyurabilmek amaçlı hayır mı işleyecekti? Ya da Kurban inmeseydi boğazlanacak çocukların etleri dağıtılarak yedirtilecek miydi?  

Artık Allah’a ve indirdiği hükümlere hiçbir saygı ve sadakatin kalmadığı öyle bir İslami düşünce düzeyindeyiz ki, Allah’a sözde olup amelde takılmaması kendi istek ve düşüncelere göre ibadetleri meşrulaştırmış; hac ibadetiyle birlikte anılan Kurban ibadeti de vekâletle mundarlaştırılmıştır. Ölmüş ya da yaşlanmış bir kimsenin hac ibadetini vekâletle yerine getirmesine fetva veren sömürücüler; neden Kurban içinde vererek iman edenleri iğfal etmesinler ki?

Allah, gerek namaz gerekse hac ibadetlerinde olduğu gibi Kurban’da da zengin-fakir ayırımı yapmamış ve hiçbir hükmünde Kurban ibadetinin zenginler tarafından yerine getirileceğine dair bir ayet indirmemiştir. Oysa diğer birçok peygamber gibi Allah Resul’ü de çok yoksuldu ama Kurban ibadetini asla aksatmamıştı.

“Biz her ümmete kurban ibâdetini gerekli kıldık, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları keserken Allah’ın adını ansınlar. Sunu unutmayın ki, hepinizin ilahı bir tek ilahtır. Öyleyse yalnız O’na teslim olun. Sen (ey Rasûlüm!) O alçak gönüllü, samimi ve ihlaslı olanları müjdele!” Hac 34

Dolayısıyla Peygamber Efendimizin vefatından sonra mezhepler, tarikatlar ya da cemaatlerin vahyi bozmalarından Kur’an dışı öyle bir din ucubeleştirildi ki, her hükümde olduğu gibi Kurban ibadeti de payını almıştır.

İman etmiş her mümin; ister zengin ister fakir olsun Kurban ibadetinden sakınamaz. Bu sebeple önemli olan merasime iştirak etmek olup, zikir sırasında Allah’a takdim edilen Kurban’ın başında bulunmaktır.

Çeşitli yardım kuruluşlarına vekâlet vermek suretiyle Kurban ibadetinden bilgisizce kaçınanlara dediğim odur ki mutlaka bir Kurban selamına iştirak edilerek amelsel yükümlülüklerin yerine getirilmesidir. Cemaatle kılınan bir namazda namaz kıldıran hocayı vekil tayin ederek cemaattin arasında bulunmamak nasıl gayrimeşru ise, Kurban takdiminde bulunmamak da gayrimeşrudur.  

Ki, Allah ve Resulü’nün belirlediği gün olan Kurban Bayramı daha gelmeden Kızılay’ın küfür edercesine Kurbanlıkları keserek, Kurban bağışında bulunanlara kavanoz içinde et dağıtımları başka bir söze gerek bırakmamaktadır.     

De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.” En’am 162

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Sömürücüler “KURBAN”ı da Allahsızlaştırdılar…

Seküler-laik-demokrasi düşünce gereği neyi yapmadılar ki, maddi değeri yüksek olan kurbanı es geçerek iğfal etmek istemesinler!
Hayır ya da yardımda başında bulunmaksızın vekâlet kullanabilirsin ama kurban da asla! Çünkü Allah’tan daha yüce ve üstün değilsin!
Allah’a yapılan kurban gibi önemli bir ibadeti çeşitli gerekçeler ortaya koyarak başında bulunmaksızın önemsizleştirenler, Allah’a karşı apaçık bir saygısızlık, üstünlük ve şirk içerisindedirler.
Kurban, namazla eşdeğer fevkalade önemli bir ibadet olup, törene iştirak edilmeksizin vekâletle yerine getirilmesi Allah’a gizli bir üstünlük koşmadır. Ekonomik durumu kurban sunmaya gücü yetmeyenlerin dahi herhangi bir kurban törenine iştirakleri tartışılmayacak ve kaçınılmayacak bir yükümlülüktür. Ayrıca kurban, cihadın altyapısı yani ön hazırlığıyla ilgili bir öğreti ve teslimiyettir.
Yeryüzünün “ilk” cinayeti ve kötülüğü olan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi de, takdim ettikleri “Kurban”ların Allah nezdinde kabulü yüzünden vuku bulmuş, böylece kurbanın fiziki değil fizikötesi ne kadar ehemmiyetli bir ibadet olduğu; hem olaylarla hem de ayetlerle zikredilmiştir. Kevser süresi 1. ve 2. ayetlerde; “(Ya Resulüm!) Gerçekten Biz, sana kevseri verdik. Öyle ise Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” emredilmiştir. Ancak dini materyalistleştiren ilahiyatçılar, kurbanı Allah’a bir saygı ibadeti ve ihlâsından çıkarıp maddeye indirgeyerek, her zaman yapılması mümkün bir yardım manipülasyonuna dönüştürmüşlerdir. 
Şayet Kurban; yoksul doyurma amaçlı bir yardım, sıradan ve basit bir kasaplık ve vekâletle yerine getirilecek ehemmiyetsiz bir ibadet olsaydı; Hz. İbrahim oğlunu kurban etmeye kakışır mıydı? Neden oğlunun kurban edilmesi için bir vekil tayin etmemişti? 
Ayrıca günümüzdeki gibi oğlu Hz. İsmail’i kurban etme amacı etini yoksullara dağıtmak için miydi? 
İlk insan Hz. Âdem’in yaratılması ile cennetteki şeytanın saptırılması; iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, savaş ile barış, dostluk ile düşmanlık, isyan ile sabrın temsilci ve taraftarlarını saflara ayırmıştır. Hz. Âdem’in oğulları ve yeryüzünün ilk üçüncü ve dördüncü insanları Habil ve Kabil; kardeş olmalarına, vahiyle bildirilmiş herhangi bir fitneye neden olabilecek anlaşmazlığa ve paylaşılmayacak hiçbir çıkar odaklı nefsani güdümleri bulunmamasına rağmen; Kabil kardeşi Habil’i öldürerek, yeryüzünün “ilk cinayet”’ini işler. Her ikisinin Allah’a şükredebilmek adına sundukları kurban; Habil’inkinin Allah tarafından kabul edilip, Kabil’inkinin “bir bilgi”’ye göre reddedilmesiyle, benlikten fışkıran ve yeryüzünü sarsacak olan düşmanlığın, isyanın, riyakârlığın, kıskançlığın, hasetliğin ve kötülüğün temelleri atılır ve ilk emsal ürün olarak geleceğe yön verir. Bu süreç ile ilgili tefsirlerde konu edilen; Habil’in güzel, Kabil’inde çirkin olan kız kardeşleriyle evlenmelerinin doğurduğu kıskançlık yüzünden Kabil’in kurbanının kabul edilmemesiyle ilgili rivayetlerin tamamı hurafe olup, Kur’an’da bu iddiaları destekleyici hiçbir ayet ve işarete rastlanılmamaktadır.
Allah tarafından kurbanı kabul edilmeyen Kabil’in, kurbanı kabul edilen kardeşi Habil’i öldürmesi, böylece dünyadaki vahşetin, ayırımcılığın, fitnenin, benliğin, hasımlığın, alçaklığın, hasetliğin, ihanetin, felâketin, suçların ve her türlü kötülüğün başlangıcı olur. Kaderin düalite çarkı, iyiyi ve doğruyu temsilen Hz. Âdem ile kötüyü ve yanlışı temsilen şeytanın mücadelesiyle başlar, Kabil’in, Habil’i öldürmesiyle biçimlenir ve düzen, bu temel yapı üzerine inşa edilerek; iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, güçlü-zayıf, mümin-kâfir, dost-düşman, hak-batıl, peygamber-şeytan savaşı tüm şiddetiyle devam eder.
Allah, neden Habil’in kurbanını kabul etmişti de, Kabil’inkini reddetmişti? Üstelik peygamber çocukları olmalarına karşın, her ikisi de taptıkları Yaratıcıları için kurban takdim etmemişler miydi?
Bir düşünün; Peygamber oğlunun elleriyle boğazladığı kurbanı dahi kabul etmeyen Allah, acaba başında bulunup törene iştiraki bile tenezzüle yanaşmayarak vekâletle kestirilen kurbanları kabul eder mi?

Hz. İbrahim, rüyasını oğlu Hz. İsmail’e anlatarak; “Ey oğulcuğum, doğrusu ben, rüyada seni boğazladığımı görüyorum. Sen ne dersin?” dedi. Çünkü peygamberlerin uykudaki rüyaları, aynı zamanda vahiy niteliğindedir. Hz. İbrahim’in rüyasını oğluna bildirmesi, ona durumunun daha kolay olması, ayrıca Allah’a ve babasına itaatte küçüklüğüne göre sabrını, sadakatini, gücünü ve azmini denemek içindi. Hz. İsmail dedi ki: “Babacığım, sana emrolunanı yap. Allah’ın sana emretmiş olduğu beni boğazlama işini yerine getir. İnşallah beni sabredenlerden bulursun. Şüphesiz ben sabredeceğim. Bunun ecrini Allah katında bulacağımı umuyorum” dedi.
Yaratıcıları Allah’a ikisi de teslim olunca, Hz. İbrahim oğlu İsmail’i alnı üzerine yatırdı ve tekbirler eşliğinde şahadet getirerek Allah’ı zikrettiler. Bu, öylesi bir imanı ve teslimiyeti sembolize ediyordu ki, İsmail, üzerindeki bembeyaz gömleğiyle babasına; “Ey babacığım! Beni kefenleyebileceğin başka elbisem yok. Bunu çıkar ki beni onunla kefenleyebilesin” dedi. Hz. İbrahim gömleği çıkarmaya çalışırken, “Ey İbrahim! Sen rüyayı gerçekleştirdin” nidası geldi. Hz. İbrahim dönüp bir de baktığında karşısında; beyaz, boynuzlu ve iri gözlü bir koç duruyordu. Allah; “Elbette Biz, ihsan edenleri böylece mükâfatlandırırız” ayetiyle, kendisine itaat edenlerden hoşlanmayacakları şeyleri ve zorlukları engelleyeceğini, işlerinde onlar için bir ferahlık ve çıkış yeri kılacağını bildirdi.
Gerek Kabil’in kardeşi Habil’i öldürerek, gerekse Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmek isteyerek geleceğe ışık tutan olaylar, takdir edileceği üzere kurbanın maddi öneminden ziyade manevi yüceliğini ortaya koymakta; dolayısıyla kurbanın karın doyuran özelliğinin değil, Allah’a teslimi bir saygı olduğu kanıtlanmaktadır. Eğer aksi olsaydı; ne Kabil Habil’i öldürür ne de Hz. İbrahim oğlunu kurbana kalkışırdı. Şüphe yok ki Hz. İbrahim, canından üstün tuttuğu oğlunun etinden yararlanmayacağı gibi, yardım maksadıyla yoksullara da dağıtmayacaktı.
Sözde Yaratıcıları adına kurban kestiklerini öne süren inananların benliklerini yücelterek; ya ete odaklanmaları, ya törene sabredememeleri, ya Allah’tan üstünmüş veya özelmiş gibi törene iştiraki önemsememeleri, ya da yoksullara ve hayır kuruluşlarına yardım yaptıkları gerekçesiyle kibirlenerek kurbanlarının başında bulunmamaları, sözde kurban takdim ettikleri Allah’a karşı büyük bir saygısızlık, ortak koşma ve hakarettir.
Sanki tanrılarmışçasına böbürlenerek kutsal merasime tenezzül etmemeleri ve adlarına “vekil” atamalarının cüretkârlığı, kimin “Tanrı” olduğu sorusunu doğurmaktadır. Sanki Allah’a kemik atarcasına gösterilen akıl almaz bencillik ve saygısızlık, şüphesiz kurbanlarını da mundarlaştırmaktadır.
Kendi gibi bir insan olan politikacının, devlet adamının ya da menfaat sağlayacağını düşündüğü şeyler için esas duruşa geçmeyi, özen ve heyecanla hazırladıkları hediyeleri sunmayı şeref ve kazanç addedenler; neden aynı duruşu Allah’a karşı göstermiyorlar? Eğer kurbanın Allah nezdinde ki ehemmiyeti anlaşılmış olsaydı; laubali, şımarık, kibirli ve kasıntı davranışlar yerine, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme esnasında duyduğu o tarifi imkânsız aşk, arzu ve heyecan hissedilir; dolayısıyla iman açığa çıkardı. Herhalde vekâletle kurban kestirenler Hz. İbrahim (a.s)’den, Hz. Muhammed (s.a.v)’den ve peygamberlerden daha üstün olmalıdırlar ki, Allah’a sunulan ibadet odaklı hediyelerin başında dahi bulunmayı kendilerine layık görmemektedirler. Allah’a saygısı olmayanın bir başkasına duyabilmesi ve karşılıksız yardımda bulunabilmesi mümkün müdür?
Cemaatle namaz kılınması misali imam niteliğindeki kurban keseni vekil tayin edebilirsiniz ama orada bulunma zorunluluğunu yok sayamazsınız. O takdirde imamı da vekil tayin edin ve sanki cemaatte namaz kılıyormuşçasına namaz kılmış olmanız nasıl imkânsız ise; kurbanınızın da Allah nezdinde hiçbir değeri bulunmamaktadır. Yaratıcı Allah’a sunulan kurban sahibinin sanki Allah’tan büyükmüşçesine ibadete iştirak etmemesi, tartışmasız GİZLİ BİR ŞİRKTİR…
Kurbanın Allah’a takdim edilmesi akabinde dilenilirse tamamını yenilebilir, dilenirse tamamını istenilen yere bağışlanabilir. Kurban toplayan sömürücülerden törene iştirak etmek istediğinizi şart koşmanız kaçınılmaz olmalıdır. Başka ülkelerdeki yoksullara Kurban adına yapılan yardımlar, kişinin Kurbanı değil hayrıdır. Dolayısıyla Kurbanın amacı aşksal ve tazimsel bir ibadettir.
Peygamberler dâhil yaratıklar içinde en muazzam ilim sahibi şeytan, ilmiyle nasıl ebedi cehenneme gark olduysa; ilmine güvendiğiniz işbirlikçi ve fırsatçı rivayetçilere güvenip ateşe koşanlar bilmelidirler ki; Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz” En’am 121. Ayete göre; kurban sahibi mi kurbanın başında besmeleyi çekmeli; yoksa vekili mi çekerek haramdan sakınmalıdır?
Zaten böylesi sapkın batıllıkta bulunmaları yüzünden Allah yolunda can verilecek cihad ibadetinden kaçar ve tıpkı kurban ibadetindeki mazeretleri misali cihadı terörizmle özdeşleştirirler.
Unutmamalıdır ki insan, yaratılmış bir kuldur. Yaratıcı’nın rızasını kazanabilmek maksadıyla sunduğu hediyeyi başında bulunmak suretiyle törene iştirak etmeksizin vekil aracılığıyla takdim edemez!
Cemaatle namaz kılarken nasıl vekil kıldığın imamın arkasında durma zorunluluğu var ise, kurban ibadetinde de vekil tayin ettiğin kimsenin yanında bulunma mecburiyetin vardır!   
Yoksul doyurma hümanizmi öylesine alçak bir sömürüdür ki, 364 günü etsiz geçirip sadece 1 günü etli geçirmek görüşü kime yarardır?  Ayrıca Allah’a takdim edilerek yılda bir kereye indirgenmiş Kurban’ın başında durmaksızın vekâletle hediye edilmesiyle ilgili tek bir hüküm var mıdır; Kurban’ın yoksul doyurma amaçlı olduğuna dair Kur’an’da bir ayet mevcut mudur? 
“Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. "Andolsun seni öldüreceğim" dedi. Diğeri de "Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder" dedi.” Maide 27
 “Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, İşte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.” Nur 52
“Saygı duyan kimse öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçacak, sonra ne ölecek ne de yaşayacak.” El Ala 10-13

“Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.” Enbiya 19

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Cinsi şeytan mı; yoksa insansı şeytan mı?

Hangisi daha şedittir; düşmandır; sapkındır; inkarcıdır; asidir; şirk koşucudur; fitnecidir; bozguncudur; hilekardır; sihirbazdır…

Şeytanı şeytan kılan ırkı mıdır; yoksa asiliği, şirki ya da kötülüğü müdür?

“De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlâhına sığınırım! Nas Suresi

Allah, cin ve insanları zatına kulluk yapmaları ve indirdiği hükümlere kayıtsız-şartsız itaat etmeleri için yaratmış; aksi düşünce ve davranış içinde olanları şeytanlıkla, diğer bir ifadeyle tağutlukla yaftalamıştır. İnsanoğlu yaratılmadan önce yaratılmış ve hatta melekler seviyesine çıkarılmış olan cinler, tıpkı insanlar üzerinde farz olan hükümlere harfiyen uyarlarken, insanoğlunun yaratılmasıyla birlikte bir kısmı kibre ve bozgunculuğa kalkışarak şeytanlıkla damgalanmışlardır. Tıpkı insanlar gibi!

Ancak cinsi şeytan, asla yaratıcısı Allah’ı inkar etmediği gibi hiçbir varlığı da ortak koşmamıştı. İnsan ise cinsi şeytanın sınırlarını da aşarak zalimlikte öyle hadde ulaştı ki, cinsi şeytanın dahi cüret etmeye korktuğu fiilleri işlemeyi zafer ve üstünlük sandı.

Kısa ömründe Allah’a karşı meydan okuyarak hakkında yazılan kaderi ve kulluğunu aşmaya çalışan insan, cinsi şeytan gibi hakkında yazılana razı gelmemiş, Rabbini tanımamış ve yaratıcısının karşısında güçsüzlüğünü kabul etmeyerek hakimiyet hezeyanında bulunabilmiştir.

Öyle ki, varoluştan itibaren iyi-kötü, güzel-çirkin, faydalı-zararlı ve hayır-şer ne varsa kabullenerek dünyaya gözlerini açmasıyla serüvene başlayan insan, cinsi şeytan misali kaderine boyun eğmeye ayak diretmekle kalmayıp çok daha ileri giderek savaşa girişmiştir. 
    
(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vâdetti, ben de size vâdettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim.» Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır. İbrahim 22

Allah’ın koyduğu ölçüler dışında ölçüler koyan kimse ya da topluluğa; diğer bir ifadeyle Allah’ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler getirene ne denir? TAĞUT! 

Tağut, Allah'a karşı isyan etmekle beraber O'nun kullarını kendisine doğrudan yahut dolaylı yollardan kul edinmek gayretinde olandır. Bu sebepten dolayı bir insanın Müslüman olabilmesi için tağutu kökten reddetmesi yetmez; ameliyle yani uygulamaları ya da davranışlarıyla da kanıtlamak zaruriyetindedir.
Türkiye dahil olmak üzere yeryüzünde yürürlükte olan seküler-laik-demokrasi rejimlerin yani siyasetin tamamı beşerî rejimler olup, hükümlerini kendileri koymaktadırlar. Dolayısıyla da Allah'ın hükümlerine muhalefet etmektedirler. Bu sebeple vahiy ve sünnet dışı rejimlerin hepsi tağutlukla yaftalanmıştır.

Mamafih her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından konulmuş ve Allah'ın hükümlerine muhalefet eden hükümlerin "tağut" olarak isimlendirildiği; Kur’an’i bir gerçektir.

Bir kişi, toplum ya da ülke Allah'a, peygamberlere, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve inanmakla mükellef olduğu bütün hususlara inandığını açıklasa, fakat demokratik, lâik, sosyalist, kapitalist gibi seküler rejimlerden herhangi birinin hükümlerini kabul edip itaat ederse o kimsenin irtidadına (dinden çıktığına) hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah'tan başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir. Çünkü hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği insanlardan üstün, yetkili ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir.

Kendilerinde, siyasetlerinde ve devletlerinde seküler yetkiler gördükten sonra, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyip, heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda "ilahlık" iddiası içindedirler. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da, tevhid akîdesinin dışına çıkıp kâfir olurlar!

İnsansı şeytanlar yani tağutlar geçmiştekilerden daha felaketsidirler. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tağutlar varlıklarını korumuş olsalar da, bugün daha çetindirler. Çünkü inandıklarını iddia eden toplumlarda tağutlaşmışlardır. Dolayısıyla tağut, sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan bir güç değildir. Tağut, bugün de Müslüman’ın en büyük düşmanıdır. Tağut, devlet sistemlerini, ahlâki değerleri ele geçirmiş ve onları Müslüman’a zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tağut, Müslüman’ı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve Müslüman’a hayat hakkı tanımak istemeyerek ancak hümanist yani seküler insani çerçevede bir hak tanımaktadır.

Böylece tağutların hükümlerine göre yönetilen ülkelerin tamamı "Dâr'ul-Harp" durumundadırlar. Tağutun hüküm sürdüğü beldelerde yaşayan bütün müminlerin, din Allah'ın oluncaya, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilinceye kadar cihad etmeleri farzdır. Bu cihaddan kaçıp, tağutun hükmüne razı olanlar ise, ister bilerek, ister bilmeyerek yapsın; kâfir olma durumundadırlar.

Bu gerçekler ışığında İslam olduğu sanılan Türk Milleti’nin nasıl tağutluk rejimi altında olduğu; vahyin ve sünnetin hükmettiği Müslümanlıkla şereflenmediği apaçık ortadadır.

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor. “ Nisa 60


“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İsyana) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür. Enfal 39

21 Ağustos 2016 Pazar

İslam dünyasına lider olamazsın!

Batıl dünyaya da lider olamazsın!

Ancak hak ile batılın harmanlanmasını kabul etmiş muhafazakâr demokrat yığınlara lider olabilirsin ama ne hak ne de batıl kesimler liderliğine asla razı olmazlar.

Hak gelip batıl zail olmuş ise de batıl zehri içenler, hak görünmüş olsalar da batılı silip atamamaktadırlar.  Ruhun batıllaşması beden üzerinde hak bir etki oluşturamadığından görüntü yanıltmamalı; kayıtsız-şartsız hak yolda olmayanın ruhi yahut bedeni düşünce ve eylemleri aldatmamalıdır.

Müslümanlara karşı hak görünüp batıl olan ile; haçlı-siyonistlere karşı batıl görünüp hak olmayı sürdürmeye çalışanların kim oldukları ve safları belirsizdir.  Ne vahye iman etmiş müminlerce ne de küfre boyun eğmiş batıllarca güvenilmeyen o kimseler, hak ile batıl arasına sıkışmış öyle bir psikoloji içindedirler ki, her ikisini bir arada götürmeye çalıştıklarından düştükleri bataklıkta çırpınıp dururlar. 

Kişinin kimliği yahut durduğu saftaki maksadı güttüğü kaynaktır. Kimileri yaratıcısı Allah’ın kriterleri doğrultusunda vahiyden; kimileri şeytan yani tağutun ilkeleri batıllıktan; kimileri de ne Allah’ı ne de şeytanı tumturaklı kaynak edinmeyip kendi istek ve düşüncelerine yani menfaatlerine göre edindiği açıyı yol edinirler.

Hakkın nasıl tek bir amacı olup İslam’ı hâkim kılmak ise, batılın da amacı İslam’ı devlet, siyaset ve bilim kanalıyla ya dışlayarak ya da tümüyle yok ederek ortadan kaldırmaktır. Dolayısıyla kullandığı argümanlar nefse mantıklı gelse de doğrudan kulluk karşıtıdır yani Allah’a karşı beşeri hâkim kılabilmektir.

Din dışı seküler-laik-demokratik sistemlerin asıl amacı nedir biliyor musunuz; insanları gerçekten korumaktır! Diğer bir ifadeyle gerçekleri saklamak ve engel olmaktır. Peki, gerçek nedir? ALLAH’ın mutlak hâkimiyeti, Kur’an’ı Kerim ve ‘o kitap’ta yazdığı kaderdir. Bu sebeple din dışı düşüncelerin dine saygı duyup tahammül etmek suretiyle yanlarında yer verebilmeleri mümkün müdür? Velev ki, toplumları ürkütmemek tedirginliğinden yer verseler de, vahyin buyruğu doğrultusunda değil, hâkimiyetlerini ve ilkelerini kabul ettirdikleri hurafeler bazındadır.

Bilim de din dışı düşüncelerin sihirsel bir şövalyesidir. İnsanı yaratıcı Allah’a karşı bilgili ve üstün getirmeye çalışan bilimin tıpkı ruh ile beden misali neden ilimden koparıldığı incelendiğinde; amacın Allah’ın yarattığı eserleri bir araya getirmek değil, doğrudan yaratıcı unvanına ulaşmak olduğudur.
  
 "Benim tek yaptığım, Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek. Bu, Allah’ın eseri, benim değil." G. W. Carwer

"Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum.
Bu durum şöyle ifade edilebilir. Dinsiz bir bilime inanmak imkânsızdır." Einstein

"Dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama ben, kendimi, deniz kenarında oynayan küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Uçsuz bucaksız doğrular denizi, bilinmez olarak önümde dururken, şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da güzel midye kabuklarını toplamakla yetiniyorum." Newton

Mümkün olan bir şey, başlı başına bir şeyi yoktan var edemez. Çünkü o, kendinin malik olmadığı bir şeyi kendi dışındaki şeylere vermek imkânına sahip değildir. Nasıl ki, sıfırdan pozitif bir sayı türetmek mümkün değil ise, mümkün olmayan bir şeyden de yeni bir şey meydana getirmek mümkün değildir. Bunun için muhakkak harici bir sebebe ihtiyaç vardır ve ancak o şekilde etkilenip varlık kazanabilir. Bu harici sebep kendiliğinden mevcut değil ise, elbette ki bir başkasına ihtiyaç duyacaktır. Ve bu sebepler zinciri neticesinde bütün sebeplerin ana sebebi durumunda olan bir sebebin varlığını zaruri kılacaktır.  

Dinsiz bir bilime inanmak nasıl imkânsız ise; dinsiz bir devlete, siyasete, anayasaya, yönetime, düşünceye ve topluma da inanmak, razı göstermek ve idaresi altında boyun eğmek imkânsızdır!

Her ne olursa olsun her şey “İlk”’e bağlı hareket gösterip sebepleri oluşturduğundan hiçbir şey, hiçbir konuda ne bağımsızdır, ne özgürdür, ne de dilediğini gerçekleştirebilecek bir iradeye veya güce sahiptir.

İnsanın insan, Müslüman veya lider olabilmesi ancak Mutlak İrade’nin hükümlerine teslimiyetle mümkündür. Demokrasi sesini yani insan sesini Allah sesinin üzerine çıkarabilme amacı taşıyan din dışı seküler-laik düşünceler ilkesinde siyaset yapanlar öyle kukladırlar ki, ömürlerini kuklacılarını aramakla geçirirler. Oysa kukla yerine tevhidi kulluğa razı olup Allah hükümlerinin dışına çıkmayarak emirlere boyun eğmiş olsalardı, kuklacı yerine Allah ile bütünleşmeyi hedef edinir; dolayısıyla hain ve nankör bir mahlûk ya da mahlûkları yöneten bir lider olmaktan ise, Müslümanlıkla şereflenmiş insanlar zümresine ilhak olurlardı.

Eğer emreden ve yaratan Allah ise; sen kimsin ki lider kabul edeyim. Liderliğin ancak kulluktur ve kulları Allah’ın indirdiği hükümler doğrultusunda aracı-yönetici olarak idare etmektir.    

İnsanların en pespayesi; sözü başka, hissi başka olandır! Yani riyakârlıkta, takiyelikte ve maskelikte sınır tanımayandır. Hani bir atasözü vardır. “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de” diye. İnançsızlığın, güvensizliğin, kimliksizliğin ve şerefsizliğin tüm kıstaslarını taşıyarak dünyayı pespaye kılan nedir bilir misiniz; Allah’a karşı şüphe ve tereddüt duyulmasından doğan güvensizliktir. Allah, “İnsanlardan korkma Benden kork; Bana dayan, güven, vekil ve destek olarak Ben yeterim” buyurduktan sonra batılın kucağında ne işin var? Diğer taraftan batılın bayraktarı şeytan da ‘bana inanıp güven’ diyerek sadakat beklerken; hem hak hem de batılı idare etmeye kalkışmak; çift kocalı kadına benzemektir. Böylece doğacak gayrimeşru çocuğun hak mı batıl mı olacağı yanıtı; zaten çocuğun gayrimeşru yani harami olmasıyla kanıtlıdır!

“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir! “ A’raf 54  


“«Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.»” Hicr 42