4 Şubat 2016 Perşembe

Hüseyin isyancı bir terörist miydi?

Şiilik ve Alevilikte iman şartı olan ehl-i beyt yani peygamberimizin ev halkına itikat, Sünnileri de öyle etkilemiş ki, İslam olabilmenin tartışılmaz akidesel tazimi sayılabilmiştir.

Oysa Kur’an’ı Kerim’de ehl-i beyt konusu sadece Ahzab 33. Ayette zikredilip; Allah, peygamberimiz ailesine doğrudan uyarı içererek temennide bulunmaktan öte hiçbir ayrıcalık veya kutsiyet atfetmemiştir.

Evlerinizde oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” Ahzab 33

Peygamber Efendimizin kızı Hz. Fatıma ve torunları Hasan, Hüseyin, Zeynep, Rukiye ve Ümmü Gülsüm’den ibaret ve soyundan gelenlerden müteşekkil kabul edilen ehl-i beyt, günümüzde dahi Seyyid adı altında Resul derecesinde itibar görmektedirler. Bir de Peygamber Efendimizin erkek çocuğu olsa idi, neler olabileceğini varın siz düşünün! 
  
Oysa Peygamberimizin büyük kızı Hz. Zeynep’ten olma Ali ve Ümame; ikinci kızı Hz. Rukiye’den olma Abdullah hiç mi hiç anılmamakta ve ehl-i beyt’ten sayılmamaktadırlar. Öyle ki, Hz. Fatıma’nın kızı Ümmü Gülsüm’ün Hz. Ömer (r.a) ile evlenmiş olmasından çocukları Rukiyye ve Zeyd’i kabul etmedikleri gibi, Ümmi Gülsüm’ü de Hz. Ömer ile yaptığı evliliğinden ötürü dışlamışlardır. Bilindiği üzere Şiiler, Hz. Ömer (r.a)’nı ihanetle suçlayıp amansız düşmanıdırlar. Hz. Osman (r.a) peygamberimizin damadı olmasına rağmen Hz. Ali taraftarları kendisini öldürmekte tereddüt etmemiş, akabinde doğan Şiilikte de, kin ve nefret aynı şeditlikte sürdürülmektedir. 
  
Ancak Peygamberler, Allah’ın Resulleri olmaları hasebiyle sebatkâr kılınarak üstün tutulmuşlardır; ev halkları değil! Nice peygamberlerin baba, eş, çocuk, hısım ve akrabalarının nasıl asi kâfir oldukları Kur’an’da mevcuttur. Peygamberin ev halkından olunması ve yakınından birini sevmesi demek; onun hidayete ulaşmış ya da Allah’ın rızasını kazanmış olması demek değildir!

(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” Kasas 56

Batılı ortadan kaldırıp yeryüzünde İslam’ı egemen kılabilmek için en alt seviyede dahi “er” olmayı özümsemiş bir kalp, iman ehli sıfatını kazanmıştır. Dolayısıyla her türlü nefsi ihtiras ve iktidar olma heva ve hevesinden arınmış olan İslam’la şereflenilir. Çünkü Müslüman dünyadaki bir iktidarlığı değil ahiretteki iktidarlığa hedeflenmiş bir imanla mücadele eder; zaten mutlak iktidar Allah olduğuna göre, Müslüman’ın iktidar olmadaki maksadı kulluk ve vahyedilen hükümler doğrultusunda hizmet etmektir. 

Hz. Ali’nin suikasta uğrayıp şehid düşmesi akabinde oğlu Hz. Hasan, her ne kadar halifelik hakkı gütmüş ise de çeşitli çekişmeler ve hatta çatışmalar sonrası vazgeçerek Hz. Muaviye’ye biat etmişti.

Hz. Muaviye’nin Hz. Ali’den sonra halifeliğe geçmesi ve Emevi İslam Devleti’ni kurmasıyla fetihler başladı; Emevi İslam egemenliğini doğuda Hindistan sınırına, batıda Kuzey Afrika'ya, oradan da Güney İspanya'ya kadar yayılarak Batı’da Endülüs Emevi Devletini kurdurdu. Ayrıca 649'da Kıbrıs’ı ve 654’te Rodos’u aldı. 655 yılında Likya açıklarında Bizans donanmasını ağır bir yenilgiye uğrattı. Aynı süre içinde Anadolu’ya defalarca sefere çıkıldı.

Bizanslılara karşı düzenlediği akınlarla küffarı yerle bir ederek deniz seferlerinde dahi öyle üstünlükler kazandı ki, Bizanslılara diz çöktürdü.  Fethe ve zafere susamış İslam ordularına her yer dar geliyor, kendisinden sonra halifeliğe geçen oğlu Hz. Yezid’in başkomutanlığında 669-678 yılları arasında Bizans'ın başkenti Konstantinopolis'i (İstanbul) ele geçirmek için seferler düzenlenmiş ama İstanbul’un fethi Hz. Fatih Sultan Mehmed’e nasip olacağından başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ki, İstanbul’a düzenlenen sefere Hz. Eyüp el Ensari’de katılmış ve şehid düşmüştü. 

Hüseyin, hiçbir cihada katılmayıp Hz. Muaviye’nin ölümünden sonra geçmeyi düşündüğü halifelik ile ilgili planlar yapıyordu. Ancak Yezid’in halifeliği devralmasıyla tamamen nefsi bir iktidarlık mücadelesine kalkışan Hüseyin, Yezid’in halifeliğini tanımadığını bildirerek kendi halifeliğini ilan etmesiyle çıkan fitne sonuncu birlik bozulmuş, cihadlar durmuş, küffara karşı cihad yerine Müslümanlar birbirlerine düşman kesilmişti.

Peygamber Efendimizin torunu olmasını istismar ederek nefsine mağlup olan Hüseyin, Yezid’in halifeliğine karşı çıkma sebebi, hilafetin verasete dönüşme endişesiydi. Oysa amaç İslam’a hizmet ise, verasetin ne önemi olabilir? Ki, Osmanlı İslam Devleti de verasetle halifeliği sürdürmemiş miydi?

Yezid, cenk meydanlarında cihad yaparak Bizanslılarla savaşırken, Hüseyin’in küfre karşı hiçbir savaşa katılmayıp halifelik hesapları yapması, aralarındaki tevhid şuurunu da kanıtlamaktaydı. Zaten halife Hz. Osman’ı katletmeleri akabinde ayrılan saflar Hz. Ali’nin halifeliğinde de sürmüş ve Hüseyin’in Kerbela’da ölmesiyle Şii ve Aleviler, kendilerine hasım olarak sadece Müslümanları belleyip batılı zararsız addetmişlerdir. Çünkü kendi inançları da batıldı! 

Şiilerde iktidar inanç meselesidir ve meşru siyasi lider aynı zamanda ruhani liderliği de elinde bulunduran Hz. Ali ve soyundan gelen imamlar itaate haiz liderlerdir. Bu sebeple Sünniler Müslüman değil, amansız ve ezeli sapkın düşman olduklarından hilafetliklerini asla kabul etmezler. Onlara göre Hz. Ali ve soyundan gelenler o kadar ulvidir ki, Allah ve Resulü dahi sonra gelir Tıpkı Hıristiyanların Hz. İsa’yı rab edinmeleri misali Hz. Ali’yi gizli rab edinerek Allah’a şirk koşmuşlardır.

Bir halife varken ikinci bir halifenin ortaya çıkarak fitne doğurması katli vacib sebebidir. Dolayısıyla Hüseyin’in halifelik ilanı apaçık bir isyan ve günümüz terminolojisiyle terördür.

Kulluk sözde değil ameldedir! Şahıslara odaklı bir İslam anlayışı küfürdür; amaç Allah’a kayıtsız-şartsız kulluk ve hizmettir. Velev ki, lider yahut komutan ehl-i beyt değil de Allah’ın vekil kıldığı ümmi bir çoban olsa dahi itaatin Allah’adır!


“De ki: Ey cahiller! Bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?” Zümer 64

30 Ocak 2016 Cumartesi

Yaşamı değil ölümü sev!

Dünyayı değil ahireti; bedeni değil ruhu; faniliği değil bakiliği…

İnsan her gün ölmesine rağmen ölümden tiksinerek korkması ne yaşamı ne de ölümü idrak edememiş olmasındandır. Dolayısıyla yaşamın ne olduğunu bilmeyenin ölümü bilebilmesi mümkün değildir. Ki, ölümden korkanlar gibi yaşamdan korkanların da durumları bambaşka bir garabettir.

Öyleyse insan ne istediğini biliyor mu?

Ne için yaşamdan korkuyor; başına bir musibet gelip de ölebileceği paranoyasından! Tartışılmaz ve kaçınılmaz gerçek; yaşam ve ölümdür. Kendi iradesiyle doğmayan bir insanın ölmesi de iradesine bağlı değildir. Her ne kadar intihar, iradeyle alınmış bir karar gibi sanılsa da canına kıymak isteyerek çeşitli yollara başvuran birçok insanın ölmemeleri yaşam gibi ölümün de iradelerinde olmadıklarına kanıttır. Çünkü yaşatan kim ise, öldürende O’dur! Sebep olan araç, gereç ve çeşitli vesileler yalnızca görsel veya göksel mazeretlerdir. Böylece yaşamak veya ölmek, dilemeye ve iradeye bağlı gelişmemekte ve sonuçlanmamaktadır.

Ölüm bir uykudur ve uykusuz bir hayat olamayacağına göre yaşam ile ölüm, ruhla beden misali birbirlerini tamamlayan vazgeçilemez bir bütündür.  Uyku geldiğinde her gün ölüp, uyandığında ise tekrar dirilen insanın, aslında ahiret ile ilgili aklını karıştıracak hiçbir tereddüt bulunmamaktadır. İnsanın uykusundayken belli bir süreliğine ruhunu alıp da yeniden salıveren Allah, eceli gelenin ölümüne hükmedip ruhunu mahşere kadar bedenden ayırmasıyla dünya ve ahiret hayatı kanıtlanmakta ama dünyayı çözemeyen ahireti de çözemediğinden ya inkâr etmekte yahut şüpheyle yaklaşmaktadır.  

“Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O'dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonunda O, yaptıklarınızı size haber verecektir.” En’am 60

Hayattaki geçici ölüm olan uyku, her ne kadar dinlenme ise de özü otokritik yapma, muhakeme etme ve kişinin kendisini hesaba çekmesidir. Çünkü kalıcı ölümde böyle bir fırsat tanınmayıp yanlış ve günahları düzeltme imkânı yoktur. Bu sebeple her gün ölen insana küfürden dönerek tevbe edebilmesi için verilen koz, şüphesiz kullarına merhamet edici yaratıcı Allah’a mahsus bir lütuftur. Hem de öyle bir lütuf ki, bir ömür boyunca verilen imkândır!  

Uykuyu seven insanın ölümü sevmemesi, tekrar dirileceğinden şüphe duyarak ahirete iman etmemesindendir. Böylece kendini yaratıcısı Allah’a ve ahirete adamamış insanın ölmekten ya da öldürülmekten nefret etmesi ve korkması küfür ehli olduğunun açık bir kanıtıdır.   

Sanki insan, fani dünyada fani bir misafir değilmiş gibi Allah’ın hükümlerine değil de nefsinin arzu ve isteklerine boyun eğerek baki kalacağını düşünmesinin akli bir izahı bulunmamaktadır. Her gün ölümü yaşadığı halde ısrar ve inatla savaştan, ölmek yahut öldürülmekten korkmanın bir anlamı olabilir mi?

Allah tarafından yaratılmış bir insanın Allah’a karşı direnebilmesi ancak şeytan misali lanetlenmiş olmasının bir sonucudur.

Ölümü sevmeyen yaşamayı da sevmez; sadece nefsini sever!

Dünya öylesi olaylara sahnedir ki, yaşam, ölüm ve ecelle ilgili her kanıta sahiptir. Şehrin merkezinde ve kalabalığın ortasında yardım bulamayarak ölünürken; ıssız bir ormanda yardım bularak kurtulabiliyorsun.

İngiliz bir aile, yaz tatili için İskoçya’nın uçsuz bucaksız orman köylerinden birine gider. Bunlar, tek çocukları olan aristokrat bir İngiliz ailesidir. Köyün dayanılmaz çekiciliği ailenin genç çocuğunu cezp eder. Tek başına dolaşmaya çıkar genç adam! Gezer, gezer ve ağaçlar arasında çok çekici bir su birikintisi bulur. Burası yemyeşil bataklık bir gölcüktür. Hiç düşünmeden kendini suya bırakır ama az sonra olacaklardan habersizdir. Çocuğun bacağına kramp girer ve ölümün o buz gibi yüzüyle karşı karşıya kalıp canhıraş feryatlar savurarak, “İmdaaat, imdaaat!” diye bağırır. Çok değil, az sonra bu çığlıklara az ilerdeki çiftlikten yanıt gelir ve onu yoksul bir çiftçi kurtarır.

İngiliz baba, oğlunun kurtulmasına vesile olan köylüyü ziyaret eder. Çiftçiye “Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum” der. Yoksul çiftçi “Kabul etmem!” diyerek ödülü geri çevirir. Tam bu sırada kapının aralığından çiftçinin küçük oğlu görülür. “Bu senin oğlun mu” diye sorar. Çiftçi “Evet” der. İngiliz, “Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver, iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur” der.

Aradan geçen uzun yılların ardından bataklıkta ölmek üzereyken eceli gelmediğinden kurtulan İngiliz aristokratın oğlu Winston Churchill İngiltere Başbakanı; yoksul çiftçinin oğlu ise dünyaca tanınan ve Penisilini keşfeden ünlü bilim adamı Alexander Fleming’dir.

Yine 1945 yılının bir kış günü, İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Afrika’ya yaptığı bir ziyaret sırasında amansız bir hastalığa yakalanır. Bu, zamanın vebası olan zatürreedir ve henüz tedavisi yoktur. Ama İngiltere de henüz yeni bulunan bir ilacın bu hastalığı tedavi ettiği Başbakana söylenir. Başbakan Churchill, yine ölmek üzeredir. Hemen ilacın mucidi olan Alexander Flemming uçakla Afrika’ya getirtilir ve can çekişmekte olan yaşlı Başkan Churchill’i tedavi ederek hasta yatağından kalkmasına aracı olur. Ve bunların kaderleri öyle programlanmıştır ki, çiftçinin oğlu Sir Alexander Flemming, bulduğu Penisilin ile Winston Churchil’in hayatının yine son nefesinde kurtulmasına ikinci kez aracılık eder. 

(Resulüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab 36

Olabilmenin yegâne şartı ölümü sevmektir. Zilletten, hakirlikten ve zavallılıktan sıyrılabilmenin tek çaresi ölümle barıştır. Nasıl ki güç ve dirlik kazanabilmek için uykudaki ölüm aşkla kucaklanabiliyorsa; ebedi hayat olan ahirete götürecek olan ölümde öyle sevilmelidir ki, yeniden dirildiğinde eşsiz saadete kavuşabilesin. Zaten ölümü seven günahlardan kaçıp yaratıcı Allah’a tumturaklı kul olmaya koşar.

Ahirete inanmayan batıl ehlinin içinde bulunmayacakları dünya için ölüme koşmaları karşısında ahirete iman etmiş sözde iman ehlinin ölmekten kaçınabilmeleri nasıl korkunç bir zıddiyettir?


“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

23 Ocak 2016 Cumartesi

Ölmeme ya da öldürülmemenin güvencesi!

Her şeyi bilmek, dikkat kesilmek, tedbir almak, müdahalede bulunmak, sarp ve sağlam kalelerde yaşamak, güçlü olmak ile bir şey bilmemek, aldırmamak, umursamamak, korunmasız bulunmak, tehlikeyi küçümsemek, önlem almamak ve zayıf olmanın yaşam veya ölüm arasında mutlak bir etkisi var mıdır?

Yaşamın güvencesi ne ise, ölmeme veya öldürülmemenin güvencesi de odur!
 
Ömür ruhsal olarak değerlendirildiğinde ölümsüzlük, bedeni yani fiziki olarak ele alındığında ise ölüm vardır. Var oluş ile yok oluş yani doğum ile ölüm arasındaki süreci ruhsal mı yoksa fiziki mi incelemek gerektiği sorgulandığında; yaşam ve ölümün ruh ile beden misali ayrılmaz bir bütünlük içerdiği ve ruhun bedenden süresiz ayrılmasıyla fiziki ölümün gerçekleştiği sonucu tartışılmazdır.

Yaşam bir ölüm; ölümde bir yaşamdır. Uykunun bir ölüm olduğu gerçeği baz alındığında her an ölüp tekrar dirilmektedir. Zaten uykudayken bedenin durağan hal almasıyla ölüme alışık bir insanın ölme ya da öldürülme korkusu apaçık bir çelişkidir. Yaşamı sadece nefes alıp vermekten ibaret sanan bir düşünce ancak bitkisel hayattır. Ki, bitkiler dahi mevsimine göre ölüp tekrar dirilirler. Lakin onlarında insan yahut hayvanlar gibi temel ihtiyaçları olan bakıma muhtaç bulunmaları fiziki varlık oluşlarındandır.

 “Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vakte kadar bırakır. Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir kavim için ibretler vardır.” Zümer 42

Yaşayan her insan, bir gün muhakkak öleceğine ve ölümü durduracak bir alternatifin olmadığını bilir ama ölmemek için her türlü fiziki tedbirlere başvurur. Oysa ancak ruhi tedbirlerle ölümü durdurabileceğini bilir ama yaratıcı kudreti olmadığından başaramaz. Dolayısıyla elindeki bilimsel ve teknolojisel imkânlara rağmen çare üretemediğinden aciz ve zayıf kalır. Bedenin ruha değil ruhun bedene hükmettiği gerçeği çözümsüzlüğün başlıca sebebi olup, ruha kim hükmediyor ise, yaşam ve ölümü takdir eden de O olduğundan ölmekten veya öldürülmekten kaçıp sakınılamamaktadır.

Başta yaratıcı Allah olmak üzere melekler ve cinler ruhsaldır. Fiziki bir bedenleri olmadığı halde yaşayan varlık olmaları, canın bedende değil ruhta olduğuna kanıttır. Bedenin fiziki, ruhun gizli olması bedeni fani, ruhu ölümsüz yapmaktadır. Şu halde bunlardan her birine mahsus olmak üzere iki türlü hayatın varlığı anlaşılmaktadır. Bedeni temsilen fani olan dünya hayatı, ruhu temsilen sonsuz olan ahiret hayatının varlığı apaçık bir delildir ama ruhu çözmede ve denetim altına almada muktedirsiz insan, kuramlarla ruhun mutlak varlığını ya yok sayıp yahut mutlak hükmünü manipülasyonlarla etkisizleştirmeye çalışır.

Eğer insan, biyolojik bedenden ibaret canlılık vasfı taşısaydı, organ nakilleri yahut yapay organlarla ölümsüzlüğü gerçekleştirebilirdi. Lakin ruh, bedene hâkim olmasından insan öyle mahkûm yani kuldur ki, ne zaman, nerede ve nasıl yaşayacak veya öleceğine hükmedememektedir. Dolayısıyla ruhun emrinde olan beden ancak ruhun direktifiyle kabiliyet kazandığından beden sadece fiziki bir mazerettir. Dolayısıyla insanı insan yapan beden değil ruhtur! Ruh olmasaydı ne can ne akıl ne kalp ne beyin ne beden ne de insan olmazdı.

"Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan ütlediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!" Hicr 29
 
İnsan, kendini her sorunun üstesinden gelebilecek ve her sırrı çözebilecek bilgelikte olduğunu sanarak böbürlenir ama çok az bilgiye haiz olduğunu şımarıklığından ve kibrinden kabul etmek istemez. Ki, ruh bir sırdır ve hakkında hiçbir bilgi verilmemesine rağmen bilimin ruh hakkında analiz yapabilmesi ve teşhis koyabilmesi tam bir saçmalık ve acizliğini örtbas edebilme aldatıcılığıdır. Ruh ve ruhun bedenle olan alakası öyle sırdır ki, bilinmiş olsaydı yaratıcılık Allah’ın elinden alınıp dilenildiği gibi hem mutlak bir güce ulaşılır hem insan yaratılır hem kâinatı idare edebilecek bir düzen kurulur hem iradeye sahip olunur hem de ölümsüzlük gerçekleştirilirdi.

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” İsra 85  

Ölmemek ya da öldürülmemenin güvencesi eceldir. Eceli gelmeyen cehennem misali müthiş bir tehlikenin içinde de olsa ne ölür ne de öldürülür. Eceli gelen ise cennet misali bir güvenliğin ortasında olsa da ya ölür ya da öldürülür. Ki, şok yahut mucize olarak nitelendirilen nice olaylar apaçık kanıtlardır. Bu sebeple ecelin gelmemiş ise ölmekten yahut öldürülmekten asla korkma; ecelin gelmiş ise ne kadar güvenli bir yerde olsan da ölümün için sınırsız sebepler meydana gelir. Kimi vardır ölümle karşı karşıya gelerek saatlerce yardım beklemesine karşın ölmez; kimi vardır ölmemek için dünyayı seferber ederek onca önlem ve müdahalelere rağmen ölür. Demek ki iş bedende değil ruhtadır!    

Yine de ölmemek ya da öldürülmemek için kaygıya gerek yoktur; neden mi; gömülecek olanın beden olması ve ruhun ölümsüzlüğünü sürdürmesindendir.  


(Resulüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab 16

15 Ocak 2016 Cuma

Millet, devletin tehdidi altında!

Devletin tanıdığı düşünce ve ifade özgürlüğü hainleri öyle cesaretlendirmiş ki, silahlı eylemcilerden çok daha etkin bir düşmanlıkla meydan okuyan fikri teröristler, uğruna binlerce şehit verilip ardına dul ve yetimlerin bırakıldığı mücadeleyi katliamlıkla suçlayabilmekte; öldürülen bebek-kadın-hasta-yaşlı halkı ve yıkılan kentleri de güvenlik güçlerine fatura edebilmektedirler.

Aslında terörle değil eline silah alanlarla yapılan mücadele, terörün neden bitirilemeyip daha da körükleştiğine apaçık bir kanıttır. Oysa fikri teröristin silahlı teröristten daha tehditkâr, tehlikeli ve azmettirici bir vahamette olduğu aşikâr ise de, fikir hürriyeti denen fitnesel zehir, yüzlerce atom bombasının vereceği yıkımdan farksız ruhi bir tahribat yapmaktadır.

Bu sebeple bir ülkeyi mahvedebilmek için nükleer silahlar değil, düşünce ve ifade özgürlüğü verilmiş hainler yeterlidir.

Tarihinde en azılı ve güçlü düşmanlarına kök söktürerek savaş meydanlarında galebe çalmış Müslüman Türk Milleti, hainlerin kalleşliklerinden öyle hasar almıştır ki, elindeki vatan topraklarını yitirmekle kalmamış, gücü kırılmasından ötürü manda altında yaşamaya mahkûm olmuş ve hala bağımsızlığına kavuşamaması için uğraşılmaktadır.

Haçlı Batı’ya hükmeden Müslüman Türk Milletinin haçlı batıca hükmedilen duruma düşmesi, işte günümüzdeki yazar-çizer hainlerine gösterilen müsamahalardan dolayıdır.

Dünyada Türkiye gibi hain çıkaran başka bir ülkeye rastlayabilmek mümkün değildir. Üstelik hainlerin sokaktan değil de siyasetten, üniversiteden, medyadan, sanat âleminden çıkabilmesi kaderin lanetinden başka bir şey değildir. 
      
Siyasetçi ülkesine düşman olabilir mi; akademisyeni ülkesine hainlik yapabilir mi; gazetecisi ülkesinin kuyusunu kazabilmek için provokasyona kalkışabilir mi; sanatçısı ülkesinin düşmanına kendisini satabilir mi? Ülke Türkiye ise mümkündür! Çünkü Türkiye, hainlere karşı caydırıcı bir yaptırım uygulamamasından sürekli hain üretmektedir. Düşünce ve ifade özgürlüğünde eleştiri meşrudur ancak ihanet asla!

Heva ve heveslerini tanrı edinmiş gerek politikacı gerek akademisyen gerek gazeteci gerekse sanatçı yığınları öyle bozulmuş insanlardır ki, bozulan insandan daha korkunç yaratıklar olmadığını düşünce, ifade ve davranışlarıyla ortaya koymaktadırlar. Bilgi ve unvanlarıyla doğruyu, iyiyi, sadakati bilmeleri ve halka örnek olmaları gerekirken, kötülükte ve ihanette sınır tanımayarak yaşadıkları ülkeye düşman kesilebilmeleri akıl kurallarını bertaraf etmektedir. 
  
Yıllardır ülkede yapmadıkları terör bırakmayan PKK/HDP gibi iblis güruhunu masum sayıp da devleti “katliam” yapmakla suçlayabilecek kadar haddi aşmış insan görünümündeki konuşan hayvanlar, birde gerekçe olarak barışı kullanabilmeleri, barışın insanlar arası bir uzlaşma değil hayvanlar arası bir talep olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Anlaşılan eğitimli hayvanlar, söz konusu akademisyenler, politikacılar, gazeteciler ve sanatçılar olsa gerek!

Hâlbuki milletin ve vatanın korunabilmesi için azgın hayvanlar ya uyutularak ya da demir kafeslere konularak zapt edilebilmelidir. Ancak devlet o kadar hoşgörülü ki, hayvanların insan görünümünde olmalarından serbestçe ulumalarına fırsat tanımakta, dolayısıyla millet, terör tehdidi ve tehlikesiyle birlikte yaşamaktadır. 
   
Cumhurbaşkanı Erdoğan; "Terör örgütü adına elinize silah alıp kurşun sıkmanızla onun propagandasını yapmanız arasında hiçbir fark yoktur. Bunun düşünce ve ifade özgürlüğüyle bir ilgisi kesinlikle bulunmuyor" açıklaması her ne kadar tartışmasız doğru bir tespit ise de uluyanlara sessiz kalınabilmesi otorite acziyetidir. Sokaktaki insana gösterilmeyen tolerans; neden politikacı, akademisyen, gazeteci ve sanatçıya duyulabiliyor?  Sesi zararsız deyip geçen bilmelidir ki, tüm felaketlerin gelişi sesle başlar; silah dahi hedefine ulaşmadan ses çıkartarak varış yerine erişir.
  
Ya hain akademisyenlerden cesaret alan sinemacılara ne demeli? “İnadına hendek, inadına terör” bildirisi yayınlayan 400 sinemacı hain de Türkiye düşmanlığından geri kalırlar mı? Halkın % 25 oyuna almış anamuhalefet CHP bile meslek edindiği hainliği sürdürerek devleti katliamla suçlayan ihanet belgesine sahip çıkabilmektedir. Zaten hainler ya HDP ya da CHP’nin saflarından çıkmaktadır. En ağır müeyyideye çarptırılması mutlak olan hainlere karşı sürdürülen anlayış, terörün basıncını arttırmakta ve lavlar misali geniş alanlara yaydırmaktadır.

Düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırsız kullanıldığı tek ülke Türkiye olsa gerek ki, ne kadar hain var ise beslendikleri, korundukları, imkân ve tabiiyet kazandıkları ülkeleri aleyhine fütursuzca propaganda yapabilecek cesareti kazanabilmektedirler. Politikacının, akademisyenin, gazetecinin ve sanatçının terörist sayılmayıp eline silah alanın terörist benimsenmesi öylesine yaman bir çelişkidir ki,  sözün silahtan daha beter olduğu idraki taşınamamasından hem devlet hem de millet kendini imha etmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sadece bu sözde akademisyenlerin değil kimi siyasetçilerin de benzer tavırlar içinde olduklarını üzüntüyle görüyoruz. Terör örgütü güdümündeki siyasetçiler benim gözümde artık siyasetçi değil, terör örgütün bir maşasıdır” isabetli açıklamasına karşılık sanki sokaktaki insan misali yetkisiz ve iktidarsızmışçasına haine hak ettiği cezayı verecek bir devleti oluşturmaması, takdir edilir ki düşüncesiyle fiiliyatındaki paradoksu ortaya koymaktadır. Ayrıca üzülmek, şeytanın telkinidir! Onun için üzülme Sayın Erdoğan, layık olana hak ettiğini verecek bir devlet inşa et.

Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.Al- i İmran 139 

Duruşuyla safı belirli bir insan için “acaba” yoktur. İstiklal aleyhine gösterilen her tolerans öyle bir hezimet doğurur ki, elinde ne güç ne vatan ne de düzen kalır.

Gözle görülmeyen bir virüs, organizmada toksin saçarak bedeni nasıl zayıf bırakıp çökertmesiyle ölümü gerçekleştirebiliyorsa, virüsten farksız hainlerde aynıdır. Tıpkı bedeni saran virüsün operasyonla bedenden çıkartılıp sağlık kazandırılması gibi ülkeyi saran hainlerde mutlaka virüs misali vatan topraklarından çıkarılmalıdırlar.  
 
Ya öldürülmeli ya da sürülmelidirler! Her ikisini de yapmaya cesareti olmayan bir devlet, muhakkak yıkılacaktır. Dolayısıyla ceza vermeye karşı hafif olanlar, bedelini ağır ödemeye mahkûmdurlar.

“Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız? Casiye 23


Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır. Maide 33

3 Ocak 2016 Pazar

“Ehli Sünnet Velcemaat Fıkrası” bir fitnedir!

İnandıkları halde kalplerindeki şüphe ve tereddütten dolayı iman edemeyen Müslüman kimlikler, Allah ve Resulünün önüne geçmek suretiyle çıkardıkları fitnelerle İslam’ı vahiy olmaktan çıkartıp beşerin hükmüne odaklatmışlardır.

“Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” Hucurat 1

İslam’ın tek kaynağı olarak Kur’an’a itaati yanlış bulup, hatta Kur’an Müslümanlığının sapkınlık olduğu hezeyanında bulunabilecek kadar vahye savaş açmış “Ehli Sünnet Velcemaat Fıkrası”, nifakın ta kendisidir.

Ehli Sünnet Velcemaat itikadı, doğrudan mezheplere tabi ve bütün fikirlerin hayat ölçülerini mezhep imamlarından almaktadır. Her ne kadar imam görüşlerinin ayet ve hadis dışına çıkmadığı sanılsa da, aralarında ittifak bulunmayıp aykırı hükümler ihtiva etmeleri yorumlarının bir sonucudur. Güya ayetlere, hadis adı altında rivayetlere dayalı tefsir getirmelerinden ötürü açık ve seçik ayetlerde dahi ihtilaf oluşturabilmekte, Kur’an’da yer almayan birçok konuda ”Peygamber yapmıştır” hezeyansı fetvalarından Allah ile Peygamberi karşı karşıya getirebilmişlerdir. Ki, hadis nakledicilerde bile uzlaşma bulunmamaktadır.  

Oysa Peygamber, Allah’ın indirdiği vahyi tebliğ eden bir elçi olması hasebiyle hiçbir hükme zerre kadar lehte yahut aleyhte katkı sunma inisiyatifine sahip değildir. Sadece fiziki ibadetleri uygulatma istisna! Ki, onda dahi mezhepler arasında aykırılıklar mevcuttur hatta mezhebinden farklı bir imamın arkasından cemaatle namaz kılarlarken, aynı namazı kendi mezhep itikadına göre tekrarlamaları, Ehli Sünnet Velcemaat itikatlarındaki çelişkiyi ve güvensizliği ortaya koymaktadır.

İslam olabilmek için Kur’an’ın yeterli olmadığı, Peygamberin sünneti yani sözleri, fillileri ve takriratı; icmail ümmet yani bir asır ulemasının, müçtehit âlimlerinin bir meselede ittifak etmeleri; kıyası fukuhat, yani hem Kur’an’da hem sünnette yer almasıyla İslam olunurmuş. Sadece Kur’an esas alınıp Peygamberin sünnet ve hadislerinin itibara alınmaması ve ulemanın fetvaları önemsenmemesi inkârmış.

Peygamberi hayattan çıkarmak, dinden soyutlamak, tevhit dışı bırakmak, peygambersiz bir din çizmek asla mümkün değildir ve apaçık bir kâfirliktir.
  
Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip "Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız" diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu;  İşte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.“ Nisa 150-151  

Şüphesiz indirilen vahiy, her ne kadar Allah tarafından geldiğine iman edilmiş ise de, fiziki olarak Peygamber Efendimiz tarafından tebliğ edilmiş olması hadis çerçevesindedir. Öyleyse ayet ile hadis arasında koparılan fırtınanın ve küfre varan ithamların sebebi nedir? Peygamber, Kur’an’a muhalif bir söz söylemiş, hüküm vermiş ve inisiyatif mi kullanmıştır? Ya da Allah’ın anlaşılır bir açıklıkta ayetleri indirmediği düşüncesiyle yorumlar mı getirmiştir? Veya “Allah bilmez ben mi bilirim” demiştir? Yahut her ne kadar ümmi bir elçi isem de, Allah’ın indirdiğine değil benim söylediklerime mi uyun demiştir? Yoksa vahiyle gelen ayetler gizli ve anlaşılmaz ancak benim izahıma mı ihtiyaç var demiştir?
         
İşte böylece biz o Kur'an'ı açık seçik ayetler halinde indirdik. Gerçek şu ki Allah dilediği kimseyi doğru yola sevkeder.” Hac 16 

Allah, herhangi bir fitneye mahal vermemek için ümmi bir kulunu elçi seçmesine rağmen müçtehid âlimleri, sadece Rabbinin hükümlerini duyurmakla yükümlü Hz. Muhammed (s.a.v)’i Allah’ın önüne koyarak tahtına öyle yerleştirmişlerdir ki, hıristiyanlar, yahudiler ve putperestlerden geri kalmamışlardır. 
  
Allah’ın korumasında olan Kur’an’ı Kerim’deki ayetlere müdahale edememişler ise de, Peygamberimizin sünneti ve öğretilerinde dahi ittifak sağlayamayıp farklı yorumlara sapmaları sonucu mezhepler ve bağlı tarikatlar doğmuş, böylece İslam’ın anlam ve hedefinin tahrip ve Müslüman bütünlüğünün tarumar edilmesine yol açmışlardır.

Ayetlerle bildirilmeyip tamamen Peygamber efendimizin uygulamasına bırakılan fiziki ibadetler de bile ittifak sağlayamayarak mezhepsel aykırılıkların baş göstermesi; Allah muhafazasında olan Kur’an’ı Kerim’i dahi İncil ve Tevrat misali tevhiden bozduklarını ortaya koymaktadır.

İslam Peygamberi, olabilecek fitneleri kestirdiğinden ve ayetlerin eğdirilip bükülerek çarptırılmasını engelleyebilmek için zatına isnat edilecek sözlerin doğruluğunu; “Bana nispet olan hadisi Kur’an ile karşılaştırınız. Kur’an’a muvafık ise benimdir, ben söylemişimdir” buyurarak, müminleri uyarmış ama maalesef fayda etmemiştir.

Peygambere itaat, Allah’a itaattir; peygamberin hükmü Allah’ın hükmüdür ama fitneciler, Peygamberi Allah’tan ayrı tutmaya kalkışarak Peygambere itaati istismar etmede öyle ileri gitmişlerdir ki; hidayete ulaştırıcı, fayda yahut zarar verici, doğru yola getirici, tefsirci, dilekleri karşılayıcı, af edici, bağışlayıcı, dilediğine şefaat edici, rahmet dağıtıcı, bereket sağlayıcı gibi ulûhiyet sahibi kılmışlardır. Oysa ulûhiyet hakkı yalnız ve yalnız Allah’a aittir!

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek İlah olduğu vahy olunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

(Resulüm!) De ki: Ben ancak Rabbime yalvarırım ve O'na kimseyi ortak koşmam. De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim. De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah'a karşı beni kimse himaye edemez, O'ndan başka sığınacak kimse de bulamam. (Benim yaptığım) ancak Allah katından olanı, O'nun gönderdiklerini tebliğdir. Artık kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, bilsin ki ona, içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi vardır.” Cin 20-21-22-23
(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir. Kasas 56

Allah’tan başkasına kulluk etmek yahut ortak koşmak ne demektir biliyor musunuz; Allah’ın emirleri yerine, O’na aykırı da olsa bir insanın, kuruluşun veya devletin nefsi ya da seküler iradesine tâbi olmaktır. Diğer bir ifadeyle ALLAH’ın iradesine değil beşerin irade­sine tâbi olarak hareket etmektir.  Dolayısıyla vahye bağlı olmayan ve vahyi hükümlerle örtüşmeyen bir beşere imanın bedeli çok çetindir.
 
“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Ayetlerin karşılığı son derece açık, seçik ve kolayca anlaşılabilir bir izah ve delillerle sabit olup, ne içtihada ne de yoruma ihtiyaç vardır. Ancak istismarcılar, güya Allah ve Resulünün anlatamadığı dini, anlaşılır hale getirme cüretinde bulunma hoyratlığıyla hak yol üzerine olan Kur’an’ı nefislere peşkeş çekerek batıllaştırabilmişlerdir. Şüphesiz insanoğlunca bilinemeyen terimler ve konular mevcut olup, peygamberlerin dahi ahkâm kesemeyeceği Allah tarafından bildirilmiş ise de, haddi aşan ulema güruhu, o konularda da hüküm verebilmişlerdir.

“İşte siz böyle kimselersiniz! Hadi hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız; fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysaki Allah, her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz.” Al-i İmran 66

Muhkem ayetlerin gereğini yapmayanların müteşabih ayetlere yorumlar getirerek Peygamber üstü bir konuma kalkışmaları, asıl maksatlarının bir göstergesidir. Zaten müteşabih ayetler Allah’ın ilminde saklı olup, çok az bilgi verilen insanoğlunun bilemeyeceği konulardır.

Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Hâlbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” Al-i İmran 7

Allah, birçok ayetinde Kur’an’ı açık seçik ayetler halinde indirdiğini ve itaatle ilgili anlaşılmaz hiçbir şey bırakmadığını vurgulamasına rağmen; müçtehid âlimler, kendilerini Allah ve Resulünün önüne koyarak, Kur’an’ı anlaşılır hale getirdikleri iddiasıyla verdikleri fetvalarla kendilerini aydınlatıcı ve dolaylı olarak kurtarıcı konuma yükseltmişlerdir. Oysa Allah, Kur’an’ı her ne kadar açık seçik ayetlerle indirdiğini buyurduysa da, Kur’an’ın anlaşılmasındaki hidayet ve doğru yola iletmedeki iradenin doğrudan kendisinde olduğunu belirterek, ancak doğru yola ilettiği kullarına kavramada yardımcı olduğunu buyurmuştur. Daha açık bir ifadeyle, kişinin ayetleri okuduğu halde anlayamayıp teslim olamamasındaki sebep Kur’an’ın anlaşılır olmadığından değil, Allah dilemediği içindir.

“Andolsun biz (bilmediklerinizi size) açık seçik bildiren ayetler indirdik. Allah, dilediğini doğru yola iletir.” Nur 46

Allah’ın açık seçik bildirdiği ayetlerin anlaşılmadığı gerekçesiyle mezheb imamları ve şürekâsının tefsiri ve takdirine bırakmak ve fetvalarına uymak, açıkça Allah’ı yalancıkla itham etmektir! Dolayısıyla Allah’ın izahta başaramadığını ulema mı başarmış oluyor? Öyleyse neden ümmi bir elçi yerine bilgin bir elçi göndermediğini hiç düşündünüz mü?

Kur’an’da herkesin her şeyi içinde görememesi, şüphesiz Allah’ın hidayetiyle orantılıdır. İlimden yoksun dağdaki bir çobanın gördüğü ve ulaştığı dereceyi, sözde ilmi ve alametleriyle insanları ardına düşüren bir âlimin görememesi; ilimden mi, yoksa hidayetten midir?

Allah’ın sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmış bulunduğundan, değiştirmeye yahut ilaveye çalışanların çabaları beyhudedir! Ancak kendileri gibi sapmışları ikna etmeleri istisna!

“Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir.” En’am 115

Ne Peygamber Efendimiz ne de halifeler döneminde Ehli Sünnet Velcemaat Fıkrası ve itikadı diye bir yol yoktu ve hiçbir ihtilaf mevzubahis değildi. Allah’tan geleni tebliğle görevli peygamberlerin Allah’ın elçileri olma ayrıcalıklarına rağmen sapkınları doğru yola getirememiş hatta eşleri, çocukları, babaları, hısım ve akrabalarına dahi hidayette etkili olamamışlardı. Dolayısıyla Allah ve Resulü adına ahkam kesenin şöhreti ve ilmi ne olursa olsun sözlerini mutlaka Kur’an ile teyid ediniz ki, imandan sonra küfür bataklığına saplanmamış olasınız.

Peygamber Efendimiz ve gelen diğer peygamberlerin Allah’ın emrettiği hükümler dışında ne hükümleri ne hadisleri ne fiiliyatları ne de takriratları yani ağızlarından çıkan farklı sözleri vardır.  Ki, dinde düşülen ayrılıklar, bölünmeler ve düşmanlıkları sorguladığınız da, karşınızda “Ehli Sünnet Velcemaat Fıkrasını bulacaksınız.

(Resulüm!) Sağırlara sen mi işittireceksin; yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?” Zuhruf 40

“Allah'ın peygamberleri toplayıp da "Size ne cevap verildi" dediği gün, "Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkiyle bilen ancak sensin" diyeceklerdir.” Maide 109
 
“De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber'in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.” Nur 54


“Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” En’am 159

27 Aralık 2015 Pazar

Hainliği meşrulaştıran ülke…

Tarihteki acı yaşanmışlıklar rehber edinilmeyip ihanetlere müsamaha gösterilmesinden hainlik öyle teşvike duçar olmuştur ki, cinayetten daha büyük bir suç olan fitne ülkeyi sarmış, ihanet ödül ve kazanç kapısı olabilmiştir.

Haine karşı çeşitli gerekçelerle ödün verip caydırıcı bir sertlikte karşılık vermemek suretiyle dik durmayan devlet yıkılmaya, halkı da bölük pörçük dağılıp ateşe girmeye mahkûmdur!

Bir ülkeyi güçlü kılan ve çelikten zırha dönüştüren sadakattir. Şahsi ya da partisinin ikbali için ihaneti mubah sayan düşünceye gösterilen tolerans öyle bir yırtığa yol açar ki, o zırha bir daha dikiş tutmaz.

Sürekli basınçla karşı karşıya olan bir yapıyı düşünün. Söz konusu yapıda olası bir çatlak, anlık müdahaleyi mecbur kılar. Aksi takdirde o çatlak büyür ve onarım imkânsız hale gelir.
İmanda aynıdır! İmanı inkâra dönüştüren etkenleri önleyebilmek için Hakk’ın hiçbir şart ve koşulda batılla harmanlanmaması ve imanı tahrip edebilecek ufacık bir etkiye fırsat verilmemesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla imanın düşmanı nasıl nefsi arzu ve isteklerse, sadakatin de düşmanı nefistir.

Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.” Nisa 79

Bu sebeple nefis öyle bir zehirdir ki; dostu düşman, iyiyi kötü, doğruyu yanlış, gerçeği yalan, dürüstü hain, namusluyu fahişe, kulu tanrı, hakkı batıl ve Müslümanı ya kâfir ya da münafık yapar.

Asıl hainleri meşrulaştıran, ilgi ve itibar kazandıran, umut vesilesi kılan, kök salmalarına sebep olan nedir bilir misiniz; muhatap alınıp çözümün bir parçası haline getirilmeleridir.

CHP ve PKK/HDP’nin amansız hainliklerinden dini, namusu, vicdanı ve sadakati olanlar asla şüphe duymazlar. Lakin insanlar onları öyle büyüttüler ki, kurtarıcı olarak dahi görebilmişlerdir. Oysa yıkıcılıkları maddi ve manevi delillerle ortadayken, yine de biri %25, diğeri de % 10 oranında halk desteği alabilmiştir. 
   
İnsanların memleketleri yanı sıra onur, şeref ve istiklallerini değil de ideoloji ve etnik köken çerçevesinde güven duyan tercihleri, hainlerin baş tacı yapılmasına neden olmuştur. Hâlbuki olası bir iktidarlık elde etmeleriyle halk, zulüm altında nasıl inleyeceklerini, beterin en beteriyle yüzleşebileceklerini idrak edebilse, ne CHP ne de PKK/HDP’yi tercih etmek yerine yok edilmeleri için mücadele verirlerdi. Çünkü Allah’a ve hükümlerine hasım olanların iblisten bir farkları bulunmadığından insanlara bir faydaları mümkün değildir.  

Kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir. Her ne kadar izlediği politikalardan dolayı en sert eleştirilerde bulunduğum AKP, halkın % 50 oyunu almasına karşın tek başına iktidar olmayı özde başaramamış ve halka rağmen PKK/HDP ve CHP’ye ihtiyaç duyarak sorunları çözmede işbirliğine girişme yanlışı milleti zehirlemiştir.

Bir iktidar, uluyan yığınların ulumalarına kulak kabartırsa, o iktidar atıldır, hak ve adaletten yana olamaz, milletine huzur ve güven sağlayamaz.

CHP ve PKK/HDP’ye yaklaşık % 35 oy veren halk başka, söz konusu partiler bambaşkadır. Halkı dışlayamazsın ama halkı sömüren ve aldatan partileri dışlamakla iğfal edilmiş seçmenleri tutsaklarından kurtarabilirsin. Dolayısıyla seçmenlerinden dolayı ihanetle özdeşleşmiş partilere gösterilen yakınlık ve duyarlılık, o seçmenlere de bir kötülüktür. Böylelikle kötüye, ihanete, sömürüye ve fitneye teşvik eden doğrudan iktidardır.

Birbirlerini hainlikle, düşmanlıkla, kışkırtıcılıkla, bozgunculukla ve felaketle suçlayanlar, nasıl oluyor da biraraya gelerek çözümde pazarlık hatta ortaklık yapabiliyorlar? Tıpkı karısını başka erkeklerle yattığını, orospuluk yaptığını, aldattığını söyleyen bir kocanın, şehveti uyandığında karısıyla yatağa girmesi gibi!

Başbakan Ahmet Davutoğu, nasıl yanlışından vazgeçerek PKK/HDP ile olan görüşmesini iptal etmiş ise, ihanetin odağı ve bilfiil ihanetle suçladığı CHP ile de anayasa yapımı ile ilgili görüşmesini iptal etmelidir. CHP ile her açıdan birbirlerine zıt düşünce ve inanç taşıyan AKP, nasıl bir anayasa düzenlemesi için mutabakata varabileceğini hesap ediyor?

Ya AKP’de CHP gibi milletin değerlerine düşman; ya da CHP hain değil, milletin değerlerine sahip çıkıyor! Öyleyse CHP’nin apaçık bir ihanet içinde olduğunu ve hainlikte PKK/HDP’den geri kalmayıp daha da tehlikeli olduğunu söyleyen AKP, CHP ile işi nedir?

Çocuğun biri arkadaşına; “annem senin anneni kerhanede görmüş” deyince, arkadaşı da ona, “senin annenin orada ne işi vardı” demiş.

Artık doğru ve yanlışlar, sadakat ve hainlikler göreceye göre şekillenmişse; vay insanlığın haline!       
“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” Maide 105

“İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır. Enam 82


“Allah'ın hoşnutluğunu gözetenle Allah'ın hışmına uğrayan bir olur mu hiç? Berikisinin yeri cehennemdir. Cehennem ise ne kötü bir varış noktasıdır. Al-i İmran 162

24 Aralık 2015 Perşembe

İşte CHP! Nerede devlet; nerede millet…

Türkiye ile İran savaşa girse İran'ın yanında yer alırım" diyen kahpe vekilin ihanetine genel başkanı; ”Vekilimizi kimseye yedirmeyiz” yanıtıyla CHP’nin topyekûn hain olduğu kanıtlamış ama ne devlet ne meclis ne de millet umursamıştır.

Oysa böylesine ihanetsi söylem bir milletvekili tarafından dünyanın herhangi bir ülkesinde vuku bulmuş olsaydı, o vekil duvara çakılır; hele iktidara aday siyasi bir parti o vekile sahip çıkıyor ise, o parti karanlığa gömülürdü.

Ancak söz konusu parti devlet kuran; kurucusunu kurtarıcı ve ulu bir tanrı yaparak millete dayatan; ilkeleriyle anayasayı inşa eden; ilke ve inkılâplarına bağlı kalınacağına dair ant içirerek milleti tutsak kılan; cumhuriyet rejimiyle özdeşleştirilen; ülkenin taşı-toprağı dâhil sahiplendirilen bir parti ise, ne devlet ne meclis ne de milletin hesap sorma ve yaptırım uygulayabilme gibi bir cesareti söz konusu değildir.

CHP’nin kuruluş felsefesi; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” olmasından ötürü memlekette ne kadar dinsiz ve namussuz varsa CHP çatısı altında bütünleşmiş, böylece ülkesine sadakatli Müslümanlara ve Türkiye’ye düşman kesilen hainler, CHP ile birlikte türemiştir.

15 Ağustos 1929 yılında CHP’nin Tokat milletvekili Refik Ahmet Sevengil; “Allah’ı da sultanla birlikte tahttan indirdik” vurgusuyla meselenin Monarşiden Cumhuriyete geçiş olmadığı açıkça ortaya konmuştu.

Ne acıdır ki, o günden bugüne yıllar geçmesine rağmen Allah kelamının devlette telaffuzu yasaktır ve geçtiğimiz seçimlerde kullanılmak istenen “Bismillah” propagandası, CHP’nin YSK’ya yaptığı itiraz üzerine anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanabilmişti.
CHP’nin kurucu genel başkanı Atatürk’ün Kur’an’ı Kerim’i Türkçeye çevirmiş olmasını Kur’an’a iman etmiş Müslüman olduğuna kanıt duyanlar, Atatürk’ün Kazım Karabekir Paşa’ya yaptığı şu açıklamayla sebebini idrak edebileceklerdir. 

 Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini (saçmalıklarını) Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçeye çevirttireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler.” Atatürk

Din ve namus düşmanlarından memleketine sadakat beklemek, deveyi iğne deliğinden geçirmeye kalkışmaktan farksızdır. Dolayısıyla CHP, Türkiye’nin girebileceği olası bir savaşta düşman cephesinde yer alabileceğini açıkça deklare etmiş; öyle ki, Türkiye’ye karşı savaşan PKK/HDP iblislerinin arkasında durmasıyla da özü ispatlıdır.
  
Asıl sorun ise; TBMM hainlerin bir meclisidir mi ki, CHP ve PKK/HDP’li hainlere karşı hiçbir yaptırıma cesaret edememektedir? Yoksa TBMM’de hak kazanabilmek için din, namus ve vatan düşmanı hain mi olma zaruriyeti vardır? Açıkça  Türkiye ile İran savaşa girse İran'ın yanında yer alırım" diyebilen bir üyesini nasıl sindirebilmekte, bağrına basabilmekte, barındırabilmekte ve şerefini doğrayabilmektedir? TBMM, milletin değil de düşmanların safında yer alacak bir meclis midir? TBMM literatüründe ihanetin adı ve anlamı nedir?

Ey TBMM! Millete en çok koyan nedir bilir misin; millet sana tüm hayatını hediye etmişken, senin milleti hainlere hediye etmen nasıl bir aklın ve siyasetin doğrusudur?

İhanetin ne küçüğü ne de büyüğü olur ama devletsen adı yoktur. Dolayısıyla sana adını sorduğumda bana adı yoktur demiştin. Ben de sana son sözümü söylüyorum; “ihanetin adı yoksa affı da yoktur.”


“Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.” Nisa 107