19 Ekim 2017 Perşembe

Yanlış yaptı!

Yapılan bir yanlışı hazmetmek, kazanılmış öyle bir zehirdir ki, dilsiz şeytandan farksızlıktır. Bu sebeple şeytanlığı kabullenmemek adına yanlışlar sindirilmemeli, sahibine hediye etmekten kaçınılmamalı, asla kayırılmamalı, ana- baba-kardeş ve yakın aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik yapılmalıdır.  

Adalete dayanmayan kuvvetin fırsatını yani çıkarını yakaladığı anda ne kadar vicdansız ve hoyrat olduğu nefis güdümündeki dünya hayatıyla sabittir.

İnsanın, vicdanın hatta kâinatın ruhu adalet ise; geriye kalan her şey mezbahaya muadildir.  İnsanlığı ruhtan arındırarak bedenden ibaret gören seküler odaklı düşünce ve düzenler, ruhu bedenden koparmasıyla insaniyeti öyle doğramıştır ki,  dünyayı hayat ve insanı insan kılan hakkaniyet harami bedellere peşkeş çekilmiştir.

İnsanoğlunun, özellikle iktidarların aşk ve tazimle bağlandıkları menfaat duygusu, artık tapınılan gizli bir tanrı olarak öylesine meşrulaşmış ve olağan bir davranış haline dönüşmüş ki; haksızlık ve adaletsizliklerin haklı bir gerekçesi olarak toplumlara aşılanmış, böylece çıkara dayalı menfaatperestlik siyasallaşarak yenidünya düzeninin anahtar ilkesi olabilmiştir.

Organizmada hastalığa yol açan bir mikrobun genel veya yerel gelişmesi ve yayılması nasıl sinsi bir düzenekte olgunlaşıyor ise; “çıkar” da aynı maskelikte ilerlemesini sürdürerek, hakkı bitirip haksızlığı egemen kılmaktadır. Ancak adaletsizliği sözde iyilik adına gerçekleştirmesi; çok geçmeden korkunç ve ürkütücü hilesini ortaya çıkarsa da, beraberinde telafisi imkânsız zararları da meydana getirmektedir. Başka bir deyişle; insanın, zevksel en doruğa ulaştığı anın cinsellikteki tatmini ve sonrasında yaşanılan hüsran dikkate alınarak bir sorgulamaya gidilirse, çıkar ilişkilerinin de aynı gidişatla bir anlık mutluluk ve yıkıcı üzüntüyü tattırdığı muhakeme edilebilecektir. Tahrip ettiği insanlığı zamanla eriterek bambaşka bir dönüşüme yol açması, içinde yaşadığımız seküler dünya ile kanıtlanmaktadır.

Gündelik ilişkilerden, devlet ve uluslararası birlikteliklere kadar; aşkta, iş âleminde, siyasette, dinde, bilimde, sosyal yaşamda ve her alanda, hatta aile arasında bile samimiyet ve dürüstlüğün doğranarak vazgeçilmez hale gelen çıkar münasebetleri erdemliği ve dürüstlüğünü kırmış; maskeli yüzlerin gizli veya aşikâr sömürüleri, dünyayı mezarsı bir karanlığa gömmüştür.

İlişkilerde sinsice beslenip saklanan nefsi menfaat, gerekli güveni sağladıktan sonra hiç beklenilmeyen bir anda öyle kalbi bir vuruş yapmaktadır ki, perişanlığın ardı arkası kesilmeyebilmektedir. 

Artık insanlık; vicdan, iyilik, barış ve merhamet gibi terimlerin kullanılamayacağı öyle bir dünyaya ile yok edilmiş ki,  adalete kıyasıya meydan okunarak yakılıp yıkılabilmiştir ama insani değerler pratikte değil sözde kullanılmak suretiyle aldatıcılık sürebilmektedir.

Oysa insanlığın yani vicdanın ya da adaletin ölçüsü, Allah’a ve kanunlarına kayıtsız-şartsız bağlılıkla mümkündür.  İnanmak yeterli değil, imanda ancak amelle kanıtlıdır. Dolayısıyla iman yerine küfrü tercih etmiş seküler-laik düzenin bir politikacısı adil davranamamaktadır.  

Mahatma Gandhi’nin çok güzel bir sözü vardır; “Haksızlığa sapıp bütün insanların senin peşinden gelmeleri yerine, adaletli davranıp tek başına kalman daha iyidir.”

Kuvvetle muhtemel solcular, laikler ve Kemalistler gibi diğer seküleristlerin takdirlerini kazanıp oylarını lehine dönüştürebilmek için Cumhurbaşkanı Erdoğan, milletin diğer vatandaşlarına sağlamayacağı bir ayrıcalıkla, hasta olan Deniz Baykal adlı şöhretli bir vatandaşa özel uçağını tahsis ederek dünyanın bir ucundan ünlü bir cerrahı getirtebilmesi asla kabul edilemez. Çünkü ülkede sayısız doktorlar bulunup, hasta olan her vatandaş sağlığını kazabilmek için onlara mecbur bırakılmakta ve Deniz Baykal denen şahsa gösterdiği ayrıcalığa ve ihtimama kavuşamamaktadırlar.

Ki, onlar, vatanları uğruna ya canlarını vererek ya da birçok yerlerinden sakat kalarak mücadele verdikleri halde!

Türkiyede zinanın serbest bırakılmasıyla birlikte evli ve çocuklu hatta torun sahibi olanların zinalarına ilk meşruiyeti kazandırarak bayraktarlık yapan Deniz Baykal, partisinden, evli bir kadın milletvekilli ile olan ilişkisinin kamuoyu önünde deşifre olmasıyla beraber her ne kadar komplo yapıldığı gerekçesiyle ahlaksızlığını örtbas etmeye çalışmış olsa da, vicdanlardan söküp atamamıştı.

Ömrü boyunca Allah'ın hükümlerine, diğer bir ifadeyle İslam'a, Kur'an'a ve Şeriat'a savaş açarak küfürde sınır tanımayan Deniz Baykal, seküler-laik arenanın dayatmasıyla ahlaksızlığının üstü örtülmüştü. Ne var ki, Deniz Baykal'a karşı İslam ve ahlak adına cephe alması gereken muhafazakâr hatta İslamcı algısı taşıyanlarda manevi değerlere ihanet ederek, ona sahip çıkabilmişlerdi.

Lakin halkı Müslüman olan Türkiye 'de zinayı serbest bırakan Ak Parti ve Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, aynı hümanist düşünceyle din ve namus düşmanı Deniz Baykal'ı sahiplenmiş ise de, milletten daha üstün ve itibarlı tutabilmesi, adalete ihanetin ta kendisidir.
Ne demektir, ülkede görev yapan dâhili doktorlara güvenmeyip de tahsis ettiği bir uçakla özel bir cerrah getirilebilmeleri? Öyleyse rahatsızlık geçiren her vatandaş içinde özel uçaklar ve doktorlar tahsis etmesi gereken Erdoğan, devletin başı bir cumhurbaşkanı olarak adil olması zaruri iken, Baykal'a gösterdiği mümtaz bir ayrıcalık; gaflet, delalet hatta hıyanet değil midir?

Gerçek bir siyaseti imar edemediklerinden her şart ve koşulda hak ve adaleti ilke edinmeyen hükümetler,  hem kendilerini hem de sevk ve idareyle yükümlü oldukları halklarını mahvetmekte, dolayısıyla adil bir düzeninin inşasına engel olmaktadırlar.

Oysa halkın temel besini adalettir. Adaletle hükmedilen bir halk, asla maddi ihtiyaçlar için isyan etmez, suç işlemez, günaha kalkışmaz ve şikâyetlerini maddiyata dayandırmaz.

Her kim olursa olsun, ister dost-ister düşman, ister yakın-ister uzak olsun hayatın en önemli prensibi, hiç kimseye hiçbir şekilde adaletsiz davranmamaktır.  Dolayısıyla nefsi menfaati zihin ve kalplerden söküp atamadıkça, adil olunamaz.

“Kahrolası insan! Ne de nankör!” Abese 17

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.”
Maide 105

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır. “ Nisa 135 


“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir. “ Maide  8

17 Ekim 2017 Salı

İslam’da mezhep olamaz ve yoktur…

Bu sebeple mezhep denilen ekoller apaçık dinlerdir! Dolayısıyla dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen düşmanlık, çatışma ve savaşlar mezhep değil din savaşlarıdır.

Allah’ın vahiyle indirdiği Kur’an’da hiçbir ayrılık bulunmadığı ve son derece açık ve anlaşılabilir olduğu ümmi bir peygamber olan Hz. Muhammed’in resullüğüyle kanıtlıdır.

Mezhepler anlayış, görüş ve yorumlarıyla Kur’an ve sünnet üzerinde öyle bir otorite sahibi olup haddi aşmışlardır ki, metod ve görüş adına beşeri fikirler sünnet manipülasyonuyla vahiyle özdeşleştirilmiş hatta öne geçirilmiştir. 
 
Sanki Allah Resulü, Kuran dışı bir ahkâm vermiş yahut Kitabullah’a muvafık olmayan tek bir görüş ve tefsirde bulunmuş gibi ayet ile sünnet farklı kuvvetlermişçesine alttan alta ayrılmış; dolayısıyla Hıristiyanlık ve Yahudilikte olduğu gibi Allah’ın dini İslam, mezhepler adına bozulmaya çalışılmıştır. Bozulmuştur demiyorum; çünkü İslam, Allah’ın koruması altındadır!

Hem ayetler hem de ayetlere muvafık hadisler öyle alenidir ki, içlerinden çıkarılacak hiçbir gizlilik veya muamma bulunmamaktadır. Zaten rahip ve hahamlarda İncil ve Tevrat’a müdahale ederek aynı gerekçelerle bozmamışlar mıydı?

Bir âlimi değil bir ümmiyi zatına resul seçen Allah, olabilecek fitnelenin küfre yol açabileceği ve vahiyden uzaklaşıp bölünmelere ve karışıklıklara neden olabileceği hesabıyla insanları her ne kadar uyarmış ise de, şeytan vesvese sokarak inananları öyle saptırmıştır ki, ortaya çıkan müctehidler de din kurucuları haline gelmişlerdir.  

İslam, bir Hıristiyanlık ve Yahudilik değildir ki, mezhepler İslam dininin bir gerekliliği olabilsin!  Zaten Peygamber Efendimiz zamanında olmayan mezhepsi inançların nasıl hurafeler oldukları açıkça anlaşılabilmektedir. Ki, ne Kur’an ne de sünnette kesinlikle yer almayan mezhepleri Allah ve Resul’ünün hükmü olarak kabul etmek mümkün değildir.

İslamla şereflenmek ancak Kur’an’a iman ve itaatle mümkündür. Dolayısıyla tüm ibadet ve amellerin Kuranı Kerime göre olması tartışmasız bir zorunluluktur. İslam ile ilgili her sorunun cevabı mutlaka Kur’an’da mevcuttur ve hiçbir yoruma ihtiyaç duyulmayacak aşikârlıktadır. Gerçi hadis ve sünnetlerde Kur’an’daki ayetlerin ta kendisidir ancak ezan, namaz ve abdestin nasıl okunarak kılınacağı ve alınacağı ile ilgili fiziki ibadetler sünnetle muteberdir ise de, onlarda da bir ittifak sağlanmayıp farklı içtihadlar içerdiği hatta birbirlerinin ardına kıldıkları namazı daha sonra tekerrür ederek kendi mezhebi inançlarına göre ifa ettikleri malumdur.
Her ne kadar Kur’an’ın vahiy olduğuna iman ediyor olsak da, Peygamber Efendimiz aracılığıyla bildirilmesinden dolayı fiziki açıdan hadistir. Bu sebeple Allah Resulü, vahiyle kendisine indirilen hükümler üstünde hiçbir katkıda bulunmamış; ne ilavede ne eksiltmede ne de herhangi bir inisiyatife kalkışarak hüküm vermiştir.     
Ayet, hadis ve sünnetlerin farklı kesimlerce yorumlanmasıyla ortaya çıkan görüş ayrılıkları fitnedir; dolayısıyla İslam’a atfedilen mezhepler nefsidir hatta küfürdürler.  
Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinde mezheplerin bulunmaları, esasları itibariyle olağandır. Çünkü kitapları İncil ve Tevrat’a müdahale etmiş olmalarından ve Kur’an’ın vuku bulunmasından lağvedilmişler; dolayısıyla kaynakları mezhep anlayışını geçerli kılmıştır.
İslam dini yorumlarla anlaşılamaz. Önce iman gereklidir; iman da doğrudan Allah’ın hidayetiyle mümkün olduğundan beşeri hiçbir katkı etki yapamaz. İmansız bir ilim, ruhsuz bir beden gibidir! Çünkü doğru yola ulaşabilmek için canı gönülden bir teslimiyet ve ayetlere kayıtsız-şartız iman etmekle hüviyet kazanılabilir. 
Mezheplerin Kur’an’a aykırı, muvafık olmayan, hadis ve sünnetle örtüşmeyen sözleri karşısında esas olan Allah ve Resul’üne iman öylesine kadük bırakılmaktadır ki, İslam’a inanan bir kimse Müslümanlık yüceliğine erişememektedir. Ayet ve sünnetleri âlimlerin dışında sıradan bir Müslüman’ın anlayamayacağı yargılarla peşin hüküm doğmuş; böylece fevkalade kolay ve anlaşılır olan Kur’an’i gerçekler gizlenilmiştir.
Oysa Allah, birçok ayetinde Kur’an’ı kolay ve anlaşılabilir bir üslupla açık ve net olarak gönderdiğini bildirmiştir. Eğer Kur’an’ın kavranabilmesi için herhangi bir ayette müçtehidlere inisiyatif verilip şart koşulmamışlar ise, iman derecesindeki gereksimleri nedendir? Sadece öğretiden ibaret ise, neden insanlar ’anlamaz denilerek’ aşağılanırcasına ayetlerden uzaklaştırılıp hurafesel sözde hadislerle iğfal edilmektedirler? Allah’ın Kur’an’da anlatamadığını müçtehidler mi başarmıştır? Yahut Kur’an anlaşılamıyor da, Risale-i Nur gibi kitaplar mı kolaylaştırıyor? Öyleyse Allah (haşa) aciz midir?
İman edememiş tefsirci ve akademisyen nice müctehidlere şahit olunduğu bir dünyada, asıl olan iman mıdır; müctehidlik midir? İctihad sahibi yalnızca müctehidler ise, sıradan Müslümanlar imana ulaşıp hükümleri yerine getiremezler mi?  
Yahut imanın şartı büyük bir İslam âlimi ya da kendisine mürid olmak mıdır ki, Allah’ın hükümleri anlaşılamamakta; böylece iman edilememektedir? Öyleyse  (haşa) Allah yalan mı söylemektedir? Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed bir ümmi değil de âlim miydi ki, ayetlerin yüksek manalarını anlayabilmek için müctehidlerin zaruriyetlerine ihtiyaç duyulabilmektedir?
Neden kitabın esası olan muhkem ayetlere değil de, peygamberlerin dahi bilemediği müteşabih ayetlere tevil yani yorum getirmek suretiyle kolay zorlaştırılıyor; âlimler peygamber hatta Allah seviyesine yükseltilip daha bilgili ve ehven kabul edilebiliyorlar?
(Ya Muhammed!) Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lâkin Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah'ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa, karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.” Bakara 272

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir.” Enam  125 

“Doğru yolu göstermek bize aittir. Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.” Leyl 12- 13

 “Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar. “ Al-i İmran 7
“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab  36 
“Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fasıklar inkâr eder.” Bakara  99 
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.” Bakara 159 
“Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?” Kamer  17 

“Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir.” Araf 146 

15 Ekim 2017 Pazar

Sultan Abdülhamid’in mirası Kur’an ve Sünnetti…

Dolayısıyla mirasçı olarak fışkıran yığınlarda maddi hiçbir hak talep edemez.

İslam esası üzerine kurulmuş Osmanlı Devletinde herhangi bir sultan ya da hanedan üyesinin şahsi despotizmi, sultalığı, malı ve serveti bulunamaz. Çünkü var olma amaçlarının sadece Allah için olduğuna söz vermişler; bu uğurda yola çıkarak kendilerini küfre karşı imanı galebe çalabilmek için cihada adamışlardır. 

Allah’ın tek ve hak dini İslam’ı ve Peygamber Efendimizin hak sünnetini yaymak üzere eline aldığı cihad bayrağı ile devasa bir imparatorluk haline gelmek suretiyle yaklaşık 30 milyon kilometre karelik bir yüz ölçüme ulaşan Osmanlı Devleti sultanlarına baba ve dedelerinden kalan tek miras, cihad aşkı, İslam gayreti, güzel ahlak, haksızlık ve adaletsizliklere karşı hiçbir şart ve koşulda rıza göstermemek, zalimi defedip mazluma yardım etmek ve fitne yok edilinceye kadar batıla karşı fetihler gerçekleştirmekti. 

Bir Müslüman'ın hatta bir İslam devletinin ihtişam ve debdebesi şahsı için değil Allah içindir. Şüphesiz helal olan servet ve miras haktır ama o miras, halkın kanlarıyla inşa edilmiş bir devlet ise, söz sahibi doğrudan halktır.

Lakin devleti sadece kendinden ve hanedanından ibaret bilip halkını kul yani köle gören bir düşünce İslam değildir ve Osmanlı sultanları da asla böyle bir anlayışa sahip olamaz ve olmamalıydı. Ancak olmaya başlamasıyla da cihaddan vazgeçilerek fetihler durmuş; Allah'a dayandırılan devletin batıl Avrupa'ya meyletmesiyle çöküş başlamış; saltanatın ivme kazanmasıyla da yıkılarak helak olmuştur.

Hatalarına rağmen Osmanlı Devleti'ne duyulan hayranlık ve çekilen özlemde İslam esası üzerine hükmetmesi; kul olabilme itikadını taşıyarak vahyin emrettiği hak ve adaleti gözetmiş olmasındandı.

Yoksa bana ne; sultanlardan, hanedandan ve ortalıkta dolaşan para avcısı şehzade ya da sultan artıklarından. 

Hep aklıma takılan; Osmanlı Devleti'nin o kadar sultanı olmasına karşın neden sadece Sultan Abdülhamid'in devasa nitelikteki mirasından ve vasilerinden söz edilmesidir. Acaba diğer padişahlar hiçbir miras bırakmamış ve mirasçıları bulunmamakta mıydı? Ya da atfedilen miras haçlı-siyonist düşmanlarının bir fitnesi midir? Yahut bıraktıkları İslam ve cihad aşkı miras olarak yeterli bulunmayıp zenginliğe mi odaklanılmıştır?

Birçok küfür beldelerini fethederek Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gazi, vefat edip Bursa'ya defnedilmesi akabinde bıraktığı maddi miras hesaplanmıştı. Üstelik saraya ve Bizans'a hükmeden Koca Osman Gazi, geriye birkaç at, bir kat elbise, bir çift çizme, eyer takımı, tuzluk, kaşıklık ve yüz kadar koyunla birkaç çift de öküz kalmıştı. Ne malı ne de parası vardı! Ki, koyun sürüsü de devletin malı olup, padişah şöleninin gerektirdiği emtiaydı.

Gerek Allah Resulü, gerekse halifelerde miras olarak ne mal ne de para bırakmışlar; Allah'ın yüce dini İslam'ı yegâne servet görmüşlerdi. Eş, evlat ve yakınları da kendilerine bırakılan böylesi bir mirastan dolayı mutluluk duymuşlar; şerefin ve zenginliğin en doruğuna kavuşmalarından ötürü sevinmişlerdi.

Osmanlı hanedanından geldikleri gerekçesiyle av peşinde koşan süprüntü şehzade ve sultan numuneleri cihad ehli devletlerini, halkını, vatanlarını ve şereflerini öyle sömürüyorlar ki, İslam ve Osmanlı maskeleriyle olmayan haklarını elde etmeye koyulabiliyorlar.

Oysa Osmanlı soyunu taşıyarak Osmanoğlu olmak asla bir ayrıcalık ve avantaj değildir. Çünkü kulun kula üstünlüğü ancak takva iledir. Ama insan öyle budaladır ki, kimini peygamber soyundan gelen bir seyid olduğu sebebiyle baş tacı yapar; kimini Osmanlı soyundan gelmesinden dolayı sultan yapar; kimini bilmem nereden geldiğini gerçekçe göstererek evliya yapar. Hâlbuki Allah yolunda cihad eden veya şehid olan birinden daha üstün kim olabilir ki, onlara saygı duyabilinsin.

Sultan Abdülhamid'in varisleri olarak ortaya çıkanların büyük bir kısmı dünyadaki farklı ülkelerin vatandaşları olup, Osmanlı Devleti zihniyetinin zerresine sahip değillerdir. O asalakların hedefi gizli bir dolandırıcılıktır. Devletleri, halkları, vatanları ve dedeleri için ne yapmışlar ki, miras talebinde bulunabilme cüretini gösterebiliyorlar?

Öyle kibirli, menfaatçi, lüpçü, fırsatçı ve kendilerini Kaf dağında gören bir haldedirler ki, milletin malına göz dikerek kursaklarından geçirmeye kalkışabilmektedirler.

Eğer Abdülhamid Han'ın üzerine kayıtlı bir mal varlığı zapt altına alınmış ise, o, ne şahsı ne de geriye kalacak yakınları içindi. O günün şartlarına göre Müslüman milleti adına vekillik yapmış ve hazineye ait olan mala ihanet edercesine zimmetine geçirmemişti.  En sıkıntılı döneminde dahi borçlarına karşılık Filistin topraklarını çok yüksek bedellerle İsrail'e peşkeş çekmemiş Sultan Abdülhamid, günümüzdeki hazırcılar için mi cehenneme razı olacaktı? Çünkü kendini Allah'a adamış Abdülhamid Han, dünya malını ahiret karşılığı satan bir muttakiydi.

Osmanlı Devleti her ne kadar monarşik bir yapıya sahip olsa da, diğer monarşilerden kendini ayıran İslam inancıydı. Dolayısıyla Allah'ın ipine sarılmasından adaletiyle üstün bir vasfa ulaşmış; iman etmiş halkıyla da cenk, hizmet ve merhametiyle sınırları aşabilmişti. Dünyayı sadece vatanından ibaret saymamış; yeryüzünü Allah'ın arzı bilmesinden diğer topluluklara da Hakkı ve adaleti yaymak gayesiyle zalimlerle mücadele ederek zulümlere son vermeye çalışmıştı. Zaten cihad şuurunu edinerek aşkına tutuşmuş olması, küfürden arınmış bir dünyayı var edebilmekti.  

İçlerinden kimi sultan ve avaneleri şeytanın vesvesesine kanarak Allah yolundan yüz çevirip batıla sapmış olsalar da Sultan Abdülhamid Han, asla onlardan değildi. Dolayısıyla devlet hazinesini yani malını kendi zimmetine geçirmeyecek kadar üstün bir iman ve ahlak sahibi olmasından geçiminin dışında şahsi ne malı ne de parası mevcuttu.  Çünkü onun için Müslümanlıkla şereflenmiş olması, Allah'ın dinine ve insanlığa hizmet etmesi en yıkılmaz bir iktidarlık ve tükenmez bir zenginlikti.

Sultan Abdülhamid Han'ın mirasçıları olarak bugün ortalığa dökülen sözde varisler kimlerdir biliyor musunuz; Abdülhamid Han'ı tahttan indiren İttihak ve Terakki mensuplarının fışkırttığı artıklardır.

Din elden gitmiş; hilafet ilga edilmiş; İslami düzen yıkılmış; Sultan Abdülhamid tahttan indirilmiş; kardeşi Sultan Mehmed Vahdettin sürgüne gönderilip San Remo'da vefat etmesi üzerine cenazesine alacakları tarafından haciz konulduğundan ortada kalmış; borçları eski Suriye Devlet Başkanı Ahmet Nami Bey tarafından ödenerek Suriye'ye getirilmiş umurlarında değil ama sıra mala gelince aslan olup hak iddia edebilmektedirler.

Osmanlı Padişahlarının tek bir mirası vardı; Kur'an ve Sünnet. Eğer illa miras peşindeyseler, cihada çıkıp fetih yapsınlar ki, istismar ettikleri sözde dedelerinin rızasını kazansınlar.

 “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz? “ En'am 32

“Bir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz. Kim emanete (devlet malına) hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa uğratılmaksızın-kazandığı tastamam verilir. Al-i İmran  161 


“De ki: Ancak Allah’ın lütfu ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların (dünya malı olarak) topladıklarından daha hayırlıdır. Yunus  58 

12 Ekim 2017 Perşembe

İnsanın bir zaferi olamaz!

Tabii ki, başarısı da mümkün değildir.

Lakin geçici yani emanet olarak verilen güdümlü bir bilgi, güç ve imkânlarla şımararak böbürlenen insan, şeytanı dahi şaşırtan haddi öyle aşmış ki, yaratılmış bir kul değil adeta yaratıcı bir kudret sahibiymiş gibi Allah'ın eserlerini sahiplenerek kendine yamamak suretiyle ahkâm kesebilmiştir.  

İnsan bir ölümlüdür; ölümlü bir faninin de ne başarısı ne de zaferi olabilir!

Amerikalı ünlü bilim adamı G. W. Carwer'in ifade ettiği gibi; “Benim tek yaptığım, Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek. Bu, Allah’ın eseri, benim değil."  

Oysa herhangi bir beşerin hükümranlıktan zerrecik bir nasibi olmuş olsaydı, başta kendini yok edecek olan ölüm olmak üzere başına gelen herhangi bir musibeti engeller; düşünsel teori veya kuramları yerine davranışsal icraatlarıyla mutlaklıklarını kanıtlardı.

Kâinattaki her şeyin kontrol ve denetimi tamamen Allah’ın iradesinde bulunmasından herhangi bir beşerin dilediğini yapabilmesi imkânsızlaşmaktadır. Fakat tanınan sınırlar çerçevesinde ivme kazanan beşerin “ben” diyerek araç olduğu gerçeğini kabul etmemesi, şüphesiz nefsinin kadersel fıtratındandır.

İnsan, her ne kadar aklı, zekâsı, düşüncesi, bilgisi, becerisi, gücü ve diriliğiyle nesnelerden yahut hayvanlardan farklı olsa da, aslında iradesel bağlamda hiçbir ayrıcalıkları yoktur.

Örneğin şöyle;

Denizde boğulmaya ramak kalmış bir kimseyi düşünün. Boğulmak üzereyken can havliyle çırpınıp son nefesini vermeye saliseler kala tam derin sulara gömüleceği sırada aniden bir tahta parçası yahut başka bir cismin ellerinin arasına kavuşmasıyla ölmekten kurtulmuş olması; nasıl ve kimin iradesinin tezahürüdür? Nasıl oluyor da cansız bir nesne, bir adamın hayatını kurtarma başarısı gösterebiliyordu? O adam, neden hayatını kurtaran o cisme kurtarıcı edasıyla minnet duyup baş tacı yapmak suretiyle şükranlarını ifade etme yerine bir tekme atarak kıyıya terk edebilmektedir? Ya kendisini o cisim yerine insan kurtarmış olsaydı vereceği tepki, şüphesiz ömür boyu sürecek tazimsel bir vefa olurdu. Oysa söz konusu cisim de insanın başarı olarak addedilen kurtarmayı gerçekleştirmemiş miydi? Öyleyse insan ile cismin arasındaki fark, birinin düşünen akıl sahibi bir canlı, diğerinin de akılsız bir cansız olmasıydı. Ancak insanın diğer canlılardan üstün yaratılması, onun her şeyin üstesinden gelebilecek veya dilediğini yapabilecek bir özgür irade yanılgısını doğurmaktadır.

Dolayısıyla ister güçlü ister zayıf; ister canlı ister cansız; ister akıllı ister deli; ister kral ister köle her ne olursa olsun hüküm yaratıcının inisiyatifinde ise, yaratıcının dışındaki herhangi bir iradenin mevzubahis olabilmesi, fayda yahut zarar verebilmesi mümkün değildir.

Sebepler yani aracılara yüklenmeye çalışılan güç, güç değil düzen zinciri içinde görsel yahut göksel mazeretsi halkalardır.

İlmi, siyasi, ekonomi yahut askeri başarılar ve zaferlerinden dolayı büyütülen insanlara tazim, doğrudan Allah’a bir şirktir. Dolayısıyla iman etmiş bir insan için bu öyle büyük bir tehlikedir ki, Allah adına müdahale kaçınılmazdır.

Hz. Ömer, hayatı savaş meydanlarında geçip İslam topraklarını genişleterek birçok ülkeyi ve toplumu hilafete kazandıran ordunun genelkurmay başkanı ünlü komutan Hz. Halid Bin Velid’i neden görevinden azat etmişti biliyor musunuz; üst üste kazandığı başarı ve zaferlerden dolayı halkın kendisini arşa çıkaracak derecede çok büyütmelerinden duyduğu kaygı yüzünden ordunun başından almıştı.

Hz. Ömer, Hz. Halid’i Genel Kurmay Başkanlığından azletme sebebini devletin tüm valilerine gönderdiği şu tamimle bildirmişti.

“Ben, Halid’i bir öfkesinden, ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”

Oysa iman etmiş her insan şöyle demeli; “Arkadaş! Beni başarım veya zaferlerimle methediyorsunuz ama ben de sizin gibi bir insanım. Her ne kadar iktidarda olsam da size fayda veya zarar verebilecek bir güce sahip değilim. Bizi koruyup gözeten ve sahip olunan başarıları kazandıran Allah’tır. Başarı olarak addettiğimiz her ne varsa, tamamı Allah’ın bir lütfü, ihsanı ve emanetidir. Sahip olduğum kuvvet ve kıymetlerin hepsi irademden ya da irademizden değil O’nun iradesindendir. Allah’ın dilemesi dışında gerek menfi gerekse müspet olarak yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. Ortaya çıkan maddi ve manevi başarı ya da eserleri benden değil Allah’tan olduğunu bilin! Dolayısıyla bana değil Allah’a teşekkür edip övünüz. Allah dilemedikten sonra bir yaprak dahi yere düşemiyorsa, beni büyüterek şirke girmeyiniz!”

Başarı yahut zaferin sadece Allah iradesinde olduğuna inanıp iman etmiş bir akıl sahibi asla kula kulluk yapamaz ve seküler-laik düşünce düzeyindeki bir despotizmin altına giremez.  Her ne kadar söz ile kula kulluk yapılmadığı vurgulansa da, özde öyle yapılıyor ki, her şey beşerin iradesi altında ve güdümünde cereyan ediyor.  

İnsanoğlu birbirlerini hem dinen hem ilmen hem siyaseten hem de sosyal ve askeriyeten öyle sömürüyor ki, sanki Allah gökyüzüne yerleşip yeryüzünde hiçbir şey yapmıyormuş gibi…

Eğer insanların ipi nefislerinde veya hilkatteki güçlü eşlerinin elinde ise, Allah ne iş yapıyor?

Başarı yahut zaferleriyle övünülen kimselerin neden sonra kayba veya yenilgiye uğrayabildikleri sorgulanmış olsa; hiçbir başarı ya da zaferin beşere mahsus olmadığı anlaşılabilecektir.

Malumunuz üzere; Allah, Hz. Süleyman peygambere, hiçbir kuluna nasip etmediği öyle büyük imkânlar ve iktidar sunup yeryüzünü emrine amade etmişti ki, tüm hayvanlarla konuşabilmesinin yanı sıra göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre içinde zamanın kraliçesi Melike’nin tahtını dahi binlerce kilometre uzaklıktan yanına getirtmişti. Peki, Hz. Süleyman, başarısı, zaferi, ilmi ve gücünden dolayı böbürlenmiş miydi? Ya da günümüz insanları gibi zamanın insanları, yaptığı işlerden dolayı kendisine övgüler dizmiş miydi?

Ya da geriye baktığımızda yıkılmaz hatta üzerine güneş batmaz denilen nice imparatorluklar, krallıklar ve devletlerin yeryüzünden silinişlerini vahiyden, tarih sayfalarından veya kalıntılarından öğrenebilmekteyiz. Onlarda zamanında günümüz milletleri gibi düşünüyorlardı. Kimi topluluklar vardı ki, bir avuç kadar ve hiçbir şey bilmezlerken güçlenip devasa imparatorluklara dönüşmüş, sonrada bir sabun köpüğü misali silinip süpürülmüşlerdi. Öyleyse hiçken büyüyerek o kadar başarı ve zaferleriyle övünen devletler; nasıl oldu da her şeyi bilmelerine, ordularına, güçlerine ve geçilemez denilen sınırlarına rağmen efsane kalmak suretiyle toprağa gömülebilmişlerdi?

Hiçbir şey bilmezken güçlenebilen, her şeyi bildikten sonra zayıf düşerek silinebiliyorsa; başarı ve zafer nerededir?

Yıkılan ve yok olan devletleri maddi gerekçeler koşularak kifayetsizlik bahaneleriyle eleştirilmeleri o kadar saçmadır ki, başarı veya zaferi inkârdır.

Dünyaya gelmiş, yeraltı ve yerüstünde sayısız yapı bırakarak yokluğa gitmiş olan azametli insanların güçleri karşısında çökebilmeleri nasıl hayret uyandırıyorsa, Batı, Kuzey, Güney ve Doğudaki ülkelerinde öyle batacağından hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Üstelik geçmişteki devrin insanları, cesaret, güç, düşünce, sanat, keşif, bilgi ve üretimde günümüzün insanlarına meydan okuyabilecek üstünlükteydiler. Nasıl oldu da yıkılabildiler? Yoksa bilim ve teknoloji dünyasının sözde egemen güçlerini aynı akıbet beklemiyorlar mı?

Kısacası başarı yahut zafer nedir bilir misiniz; dilenilen bir şeye ancak “ol” denmesiyle oluşturulabilen bir kudrettir; böylece hiçbir müdahale yani dış etken olmaksızın başarı veya zafer mukim olur.  Herhangi bir şart ve koşulda mağlubiyet mümkün olmuyorsa başarı vardır ve zafer, her daim galip olmaktır. Öyleyse, gerek geçmişte gerekse günümüzde böyle bir beşer var mıdır ki, övünmeye değer olabilsin?

Nice bitki, ağaç ve hayvanlar vardır ki, heybetleri karşısında kelam edecek söz bulunamaz; hiç kurumayacak, yıkılmayacak, yenilmeyecek veya ölmeyecek zannedilirler. Oysa ecelleri geldiklerinde öyle devrilirler ki, ihtişamlarından geriye eserleri kalmaz ve çıkan bir rüzgâr veya afetle çerçöp olup savrulurlar. İşte başarı ve zaferleriyle övünülen devletler, toplumlar ve liderlerde öyledir!

 “Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece "Ol" dememizdir. Hemen oluverir.” Nahl 40

(Resulüm!) De ki: Mülkün (hükümranlığın) gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin. Al-i İmran 26  

De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim. De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah'a karşı beni kimse himaye edemez, O'ndan başka sığınacak kimse de bulamam.” Cin 21-22

“Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.” Neml 40

“Karun: Musa'nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.  Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir)”. Kasas 76 - 78 


“Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.” Hicr 5

9 Ekim 2017 Pazartesi

ABD ve BM halklarına!

Her ne kadar farklı din, ırk, ulus ve kültürde olsanız da diğer insanlarla hilkatte bir eş olduğunuz, dolayısıyla tevhid yani erdemlik dışında ne sizlerin ne de diğerlerinin hiçbir üstünlüğü ve ayrıcalığı bulunmamaktadır.

Nefsinizin yahut toplumunuzun kabul etmeyeceği bir dayatma ve kötülüğü bir başkasına layık görebilme anlayışıyla faşistleşmiş iktidarlarınıza ya destek vererek ya da sessiz kalarak arkalarında durmanız; takdir edersiniz ki mutlak bir bilmukabeleyi tetiklemekte, zamanında hesap sormadığınız devletlerinizin kazandırdığı düşmanlıkla tehdit, korku, mal ve can kayıplarına maruz kalmaktasınız.  

Sorgulanması gereken suçlunun iktidarlarınız mı yoksa nefsi müdafaada bulunan direnişçiler mi olduğunu adil bir tarafsızlıkla cevaplayabilmenizdir.

Rejimlerinizin ve iktidarlarınızın manipülasyonlarıyla Müslüman halklara yahut ötekilerine karşı olan kindarlığınız insanlık ve adalet dışı tecavüzlere, tertiplere, işgallere ve saldırılara neden olmakta; kendilerini savunanların meşru bağımsızlık mücadeleleri çocuklarınız dâhil olmak üzere hepinizin canını yakmaktadır. İşgalci ve acımasız devletlerinizi değil de onur savaşı veren direnişçileri terörizmle ve düşmanlıkla yaftalamanızı vicdanlara danıştığınızda; şüphesiz haksız bir muhakeme ve egoizm içinde olduğunuz yanıtını alacaksınız.

Sizlere zarar veren suçlulara ve esarete karşı nasıl bir adalet arayışıyla en ağır cezadan yana iseniz; suçlu iktidarlarınızın binlerce masumu katletme, işkence yapma, baskı ve tehditle korkutma ve vatanlarını istilâ edip sömürme taarruzlarına da şiddetle tepki göstermek ve cezalandırmak mecburiyetindesiniz. Eğer “benim” deme benliğiyle gerçeklerden kaçınırsanız, başınıza gelecekleri de peşinen kabullenmiş durumdasınız.

Sahip olduğunuz bağımsızlık, özgürlük, huzur ve güven duygularının düşman belleyip haklarını gasp ettiğiniz insanlarda da mevcut olduğunu unutmamalısınız. Çünkü onlarda sizler gibi insan, his ve duyguları da farksız değildir.

Ne ekilirse onun biçileceği ya da kötülük yapılmazsa kötülük bulunamayacağı; adil dengenin mutlak bir sonucudur. Bir yabancının özelinize ve yönetiminize müdahale etmesi nasıl fevkalade büyük bir sorun ise, sizinde bir başkasının yaşamına, düşüncesine, dinine, yönetimine, ekonomisine ve rejimine müdahalesi o kadar haksız bir girişimdir. Ki bazen çocuklar dahi özelin mahremiyetiyle ilgili tepkiyi ebeveynlerine gösterebilmektedir.

Devletleriniz tanrı, sizde tanrının seçilmiş çocukları değilsiniz. Yahut kendiniz iyi geri kalanın kötü anlayışı yok oluşun bir hezeyanıdır. Bundan dolayı mı dünyaya hükmetme ve tüm insanları boyunduruğunuz altına alabilmek için sömürüyor, iktidarları mıhlıyor ve karşı çıkanları işgal, soykırım, katliam, ambargo ve zindanlarla cezalandırmayı insan hakları, demokrasi, özgürlük ve çağdaş düzenle bağdaştırabiliyorsunuz? Kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi bir başkasına yapmayı mantığınıza ve vicdanınıza sığdırabiliyor musunuz?

İnsan olan her fani, kendini, karşısındakinden farklı düşünmeksizin hak ve adaletle yoğrulmak zorundadır. Aksi bir benlik hâkimiyeti şeytanlaşmaya yol açtığından insanlığın yitmesine, dolayısıyla şeytan gibi nefsi hırs ve ihtiraslarıyla merhametten ve erdemlikten yoksun kalmasına neden olmaktadır. Böylesi insanlıktan çıkmış yaratıklarla da adil ve barışçıl bir düzen inşa edebilmek söz konusu değildir.

Belki barbar iktidarlarınız dünyadaki yönetimleri çeşitli entrikalarla dize getirebilmektedir, ancak acı çeken ve onurlarını kaybedenlerin pespaye ve işbirlikçi hükümetler değil halklar olduğunu, bundan dolayı da halkların haykırışını hiçbir gücün susturamayacağı tarihsel ve kadersel bir gerçektir.

İnsan aç kaldığında, felaketlerde, savaşta, adi suçlarda ve başarısız yönetimlerde sabır gösterebilir, ama dokunulmaz değerlerine saldırıldığında kendini ölüme adayabileceği akıllardan çıkarılmamalıdır.

Müttefik adı altındaki müstemleke devletlerin garantisi, satın aldığınız kalemşorlar ve misyonunuzu yürüten debdebeli odalıklarınız sizleri yanılttığından olsa gerek; gelecekteki kıyametsi fecaati öngöremiyor ve bir gün halkların bir araya gelip yakanıza yapışmak suretiyle nerede bir ABD’li ve BM’e üye bir ülke vatandaşını bulduklarında intikam alabileceklerini hesap edemiyorsunuz.         

Haksızlığın, adaletsizliğin, kayırmacılığın, zulmün, aşağılanmanın, işgalin, baskının olduğu bir yerde ve vahye saldırılması anında müdafaa hakkı mahfuzdur, meşrudur ve fıtratsaldır. Bu, insanı insan yapan ve ona erdemlik kazandıran en tabi temel bir kuraldır. Her hak ve adalet arayışı bu inanç temelinde eylem kazanmakta, dolayısıyla bu uğurda verilen canlardan şeref duyulmaktadır.          

Fiziki olarak da ruhsal olarak da iyi ve kötü olayların araçsal müsebbibi insanların düşünce ve duygularıdır.

Bugüne kadar devletlerinizin benlik güden emperyalist vahşi politikaları ve cani saldırılarına destek çıkmak suretiyle körükleyip daha çok azgınlaştırmakla, dünyayı yaşanmaz hale getirdiğinizin belki farkında değilsiniz. Lakin küresel basıncın iyice artarak patlama noktasına geldiği bilinciyle iktidarlarınıza mani olmak; insanlığın istikbali, sizlerin ve çocuklarınızın geleceği açısından fevkalade hayati bir önem taşımaktadır. Yoksa oluşacak kaostan, yıkıcı savaşlardan, vahşi çatışmalardan ve can kayıplarından devletlerinizin sizleri koruyabileceğini mi zannediyorsunuz?    

Ancak onların sadece kendi canlarını ve çıkarlarını düşünüp halkının katlini tepeden seyredebilecek kadar vicdansız canavarlar olduğu gerçeğini idrak edemeyen sizler, desteklerinizle azgınlaştırabilmektesiniz.

Benliklerinizden sıyrılıp adil bir muhakemeye kalkıştığınızda; hak ve adalet adına eylem gerçekleştiren suçluların mücahidler değil, bilakis düşman üreten sisteminiz olduğuna karar verebileceksiniz. Dolayısıyla sizleri öldüren, çocuklarınızı ve eşlerinizi dul-yetim bırakan iktidarınızdır. Eğer siz, tehdit gerekçesiyle saldırılarda bulunmak suretiyle halkları işgal edip katlederseniz, onlarda sizleri öldürür.

Bundan daha meşru bir hak düşünülemez. Önce teröristin kim olduğuna, terörizmi kimin teşvik ettiğine ve kimin başlattığına önyargısız karar verebildiğinizde; zaten hiçbir sorun kalmayacak ve hiç kimse diğerine karışmayarak, her toplum kendi yağıyla kavrularak ve sorunlarını içeride çözerek, yardım hilesi ve küresel tehdit manipülasyonlarına son verilip, adil bir işbirliği ve eşit paylaşımla uluslar arası bir ortaklık ve samimi bir dostluk payidar kılınabilecektir. Sizler ne kadar özgürlük, bağımsızlık, zenginlik, barış, huzur ve güven yanlısı iseniz; insan olmalarından dolayı diğer toplumlar, özellikle Müslümanlar da o taleptedir.     

Yaratıcı, her milletin rızkını doğal zenginlikleri veya iş güçleriyle pay ettiğinden silah gücüne dayalı bir işgale ve sömürgeciliğe izin vermemiştir. Bir taraf zenginlikten şişerken diğer tarafın fakirlikten iskelete dönüşülmesi vicdan sahibi hiçbir insanın olur veremeyeceği insafsızlıktır.

Ellerindeki nükleer silahlarla dünyaya meydan okuyan ABD, İsrail, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere gibi sömürgeci ülkeler terörist değil de, Allah yolunda hak ve adaleti sağlamaya çalışan Müslümanlar mı terörist? Ellerinde nükleer silahlar bulunan devletlerin bir başka ülkeye nükleer silah yaptırımına zorlamaları nasıl bir mantık ise, İslam’a saldırılma gerekçesi de öyle bir mantıktır…

Ya zalim devletlerinizi uyararak kontrolü ele alacak ya da dünyanın neresinde olursanız olun yaptığınızın karşılığını ödemeye mahkum olacaksınız…

Mutlaka iktidarlarınızın zulmünden rahatsız olan ve tepki duyan insanlar mevcuttur. Fakat vatandaşlığını taşıdığınız terörist devlet kimliklerinden dolayı potansiyel bir düşman safında görülmekte, dolayısıyla hedef olmaktan kurtulamamaktasınız. Zaten masumiyeti ortadan kaldıran, o devletlerin vatandaşı olmaktır.  

Hiç kimse için değil, yalnızca adalet ve insanlık uğruna yürekleriniz kabarıp mücadele ederseniz; kan göllerinden ve ceset yığınlarından beslenen vahşilere cesaret vermeyerek inlerine kaçırtırsınız.

Artık dünya; ne ABD ne İsrail ne de BM’in vahşiliklerine daha fazla dayanabilecek bir mukavemette değildir. Adi bir suçlunun tehdidi dahi tutuklanıp cezalandırmasına geçit vermezken; nasıl oluyor da şu tehdit, bu tehdit paranoyalarıyla insanlar katledilebiliyor, ambargolara mahkûm kılınabiliyor, işgale uğrayabiliyor, akıl dışı işkencelere ve aşağılanmalara maruz bırakılabiliyorlar?            
           
Direnişçilerin ABD ve müttefik ülkelere saldırıları da meşrudur. Adaletle hükmedeceklerine zalimden yana tavır almaları, aynı cezaları hak etmelerine tartışılmaz bir sebeptir. ABD’de; ya benden yanasınız ya da düşmansınız diyerek cephe almıyor mu? 

Ey ABD ve BM devletlerinin insani vatandaşları! Sizleri koruyup kollamaktan aciz iktidarlarınıza dolaylıda olsa vereceğiniz zerrecik bir hak ve destek; insan olmaktan çıkmanıza neden olabilecek bir sondur. Sizlere sundukları maddi hayata ve kozmetik ürünlere kanıp, öldürülmenizi ve önünüze konulacak bedelleri engelleme güçleri bulunmayan yalancı barbarlara inanmayın. Çünkü insan olmadıklarından vicdanen hissedemiyorlar, dolayısıyla sandığınız gibi kendinizden yani insan değillerdir. Sizleri felakete ve vicdan azabına sürükleyen saptırılmış yaratıklara dayanarak insaniyeti doğramayın. İnsanlığı tehdit eden ve yok etmek isteyen iktidarları durduracak sizlersiniz. Sizlerin halk desteği olmadan zulüm yapabilmeleri asla söz konusu değildir.

“Yaptığımız şeyler için pişmanlık zamanla geçer, ne var ki yapmadığımız şeylere pişmanlığın çaresi yoktur.” Sydney J. Harris

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter.” Al-i İmran 189
“Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! Araf 3
“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin  isteklerine uyma.” Casiye 18


7 Ekim 2017 Cumartesi

Bana ölüyken değil…

Diriyken kıymet ver ki, sözünün doğruluğuna güvenebileyim; cesedimi değil ruhumu sev ki, inandırıcılığın kanıtlansın.

Öyle ki, uğruna can verdiğim vatan, toprak, devlet ve milletin fani değil bakiliğini; öldükten sonra göç ettiğim ahiret yurdunda mükâfatlandıracağımı kanıtla ki, sözlerinin yalan değil doğru olduğuna inanayım.
  
Eğer seküler-laik düşünce düzeyine sahip bir devlet olduğum için yaşamın sadece bu dünyadan ibaret olduğuna inanıyorum diyorsan, bende şunu sorarım; “senin gibi benim de yaşam hakkım yok mu ki, ölüme koşayım; ben öldükten sonra sen yaşamaya devam etmendeki çıkarım nedir; öldükten sonra bir hayatın olmadığını söylüyor ve hiçbir kanıt sunamıyorsun, ya varsa; hiçbir şey hissetmeyeceğim tören, övgü ve ödüllerle arkamdan methiyeler düzmendeki amaç uğruna can vermiş olmam ise, olmayacağım dünya ve sonrası için bana vereceğin nedir; diriyken yüzüme bakmayıp itip kakarken, kahramanlığım sadece cesedimle mi ortaya çıkmaktadır; velev ki kıymetli isem, neden geriye bıraktığım ana-baba-eş-çocuk ve yakınlarıma kendine gösterdiğin gibi tazimde bulunmuyorsun; hatta geçimlerini sağlamak isteyenleri gayrimeşru yollara muhtaç bırakıp ele güne rezil ediyorsun;  benim gibi can vermemiş şöhretlilere tanıdığın ayrıcalıklardan neden yararlandırmıyorsun; vatan-toprak-devlet ve millet benim canımla var olabiliyorsa, senin canın ne işe yarıyor, neden ben ve yakınlarım sahip olduğun saltanatı süremiyorlar?” 

Her millet, vatanı ve ülkesi için savaşıp ölünce kahramanlıkla taltif olurlarken ve her bir kesim karşı taraf için tartışmasız düşman ise; doğru ve haklı olan kimdir, fani olan dünyevi menfaatler için kıyasıya mücadele ediliyorsa kimine göre düşman kimine göre kahraman nasıl olunabiliyor?

Neye ve kime göre dostluk ve düşmanlık; iyilik ve kötülük; savaş ve barış mevzubahistir?
Kuralların yaratıcı Allah tarafından değil de nefis tarafından konmuş olması hem yaşamı hem de ölümü mundarlaştırmakta; dolayısıyla faniler, ebedilik uğrunda değil fanilik uğrunda ölmekte yani telef olmaktadırlar.

Allah’ın yarattığı bir insanın Allah için değil de beşeri bir kuvvet için can verebilmesinin gereği nedir? Allah için yaratılmış bir insanın Allah’a karşı direnmesinin anlam ve faydası nedir?

Kur’an’ı, diğer bir ifadeyle vahyi derinlemesine incelediğimde kavradığım odur ki, birçok ayette de buyrulduğu üzere dünyanın bir oyun, oyuncak, aldatma ve eğlenceden ibaret bir yalan yani fanilik; asıl hayatın ebedi ahiret yurdu olduğu vurgulanarak, insanın dünyayı değil ahireti kazanabilmesinin uyarıları ve hükümlerinin yer almasıdır.

Öyleyse dünyayı yahut vatan-toprak-devlet ve ulusu öven; herhangi bir kalkınmışlığı yücelterek hizmet yapılabileceğini buyuran; uğruna mücadeleyi ve ölümü bildiren tek bir ayet var mıdır ki, Allah’a değil beşere itibar edebileyim?
   
Seküler-laik bir devlet; hem uğruna can veren ölülerin daha fedakâr, ayrıcalıklı ve üstün vatandaşlar olduğunu söyler; hem de onlara ve geriye bıraktıkları ana-baba-eş ve çocuklarına bürokratlara, politikacılara, iş adamlarına, sanatçılara ve gazetecilere sunduğu VIP ayrıcalıklarını layık bulmaz.

Haydi, ölümden sonrası için bir hayat verememelerini sormak bile istemiyorum.
Oysa hâkimiyet gerçeğine dahi tahammül edilemeyen yaratıcı Allah, kendi yolunda öldürülenleri ölü değil diri, peygamberler misali hiçbir sorguya çekilmeden doğrudan cennete kavuşacakları ayrıcalığını açıkça müjdelemiştir.

Zaten seküler-laik düzende milletin huzur ve güven içinde yaşayabilmesi için canlarını veren nice polis ve askerlerin nasıl hakarete uğrayarak izole edilmeye kalkışıldıkları ve yaptıkları fedakârlıkların hiç önemsenmediği hatta hunharca eleştirilerek peşkeş çekilebildikleri göz önüne alınırsa, yaratıcı Allah’a da nasıl nankörlük, ihanet ve düşmanlık yapıldığı anlaşılmaktadır.
  
Düşmandan gelen merhamet kişiyi nasıl yıkmalı ise, beşere olan itikatla kazanılmış olunsa da öyle yıkılınır. Ancak düşmanın merhametiyle zafer çığlıkları atılan seküler çağdaş dünyada, vatan-toprak-devlet ve millet için ölüm de aynı bir yıkımdır.

Yaşamı bilmeyenlerin ölümü bilebilmelerinin imkânsızlığından dolayı herkes sevdiği beşer için kolayca ölüme yönelik laflar sıralar. Oysa ölümün nasıl bir dehşet olduğunu idrak edebilmiş olsalardı, uğruna ölmek istedikleri fanilerden nasıl kaçacakları günüde hissedebilirlerdi. 
  
Allahsız bir beden; Allahsız bir vatan; Allahsız bir devlet ve Allahsız bir millet inşa eden seküler-laik rejimler, diriyken egemenlik iddiasında bulunurlarken; ölürken Allah’ın anılmasına ve tazimde bulunulmasına örf, adet veya kültürel gerekçeyle sessiz kalır; böylece Allah hâkimiyetinin sadece ölülere mahsus olduğunu ortaya koyarlar. Çünkü onlara göre Allah ya yoktur ya ölüdür ya da ölümden sonrası için sorumludur; dolayısıyla olsa olsa ölüler üzerinde hüküm sahibidir.  Zaten din ile siyaseti yani devleti ve kamuyu birbirlerinden ayırmaktaki amaçları da budur.

Allah ile savaşan hiçbir fani asla kazanamaz. Çünkü Allah yaratıcı, fani yaratıktır. Velev ki kazanmış görüntüsü vermiş olsa da, o daima kaybedendir. Bu sebeple ancak Allah için mücadele verilip savaşılarak şehidlik şerefine ulaşılır. Gerisi itlâftır ve beşeri hiçbir değer için ne mal ne de can feda edilebilinir. Ki, yemek için kesilen hayvan dahi Allah adına boğazlanılmışsa helaldır.
  
Acaba dünya hayatındaki dert, ahiret hayatındaki dert gibi midir? Dünyadayken Allah, diğer bir ifadeyle vahiy ile aralarına sınır koyarak birbirinden ayıran seküler-laikler, kıymet günüde ayırabilecekler mi?
 
Onun için sen sadece Allah için mücadele ederek savaş ki, ebedi bir dirliğe ulaşabilesin. Beşeri nimetler için mücadele edip savaşır, öldürür ve öldürülürsen; ebedi olan ahiret hayatını ziyanla sürdürürsün.  Bugün yanında olanlar, yarın öyle kaçacaklardır ki, yardım beklerken zararın en şedidiyle karşılaşacaksın.

 “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Al-i İmran 169-170

“İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar.” Abese 34-35-36

 “O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmaz, kendilerine yardım da edilmez.” Duhan 41 


“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır. “ Tevbe 111