24 Nisan 2017 Pazartesi

Atatürk’ten kurtulanamadığı müddetçe…

Şirkten sıyrılabilmek mümkün değildir.

Devlet, siyaset veya kamu alanında Atatürk; evde veya camide Allah inancıyla yoğrulmuş Türk milletinin Politeizm yani Çoktanrıcılık itikadı, üstü hiçbir manipülasyonla örtülemeyecek kadar açıktır.

Doğuştan itibaren gözlerini dünyaya açan bebek, önce duvarlarda asılı olan Atatürk fotoğraflarını görür; gelişim ve eğitim esnasında Atatürk’ü anarak tazimi bir borç hatta ibadet bilir; çalışma hayatında, sokakta yürürken, devlette görevliyken, milletvekili olurken, mahkemede yargılanırken, alışveriş yaparken, yasalar çıkarırken, yeminler ederken, bağlılık nutku atarken, ilkelere sadakat gösterirken Atatürk ile yatıp Atatürk ile kalkar. Dolayısıyla Atatürk, Türk milletinin kaçınılmaz bir besmelesidir; aksi takdirde ne siyaset yapılabilir, ne devlette görev alınabilir, ne de ne vatandaş olunabilir.

Ne var ki, Atatürk egemenliği ortadayken, sözde Allah’a iman edilmiş bir Müslüman olunduğu da iddia edilir.

Allah’a apaçık şirkin koşulduğu bir düzende ne ezanın, ne namazın, ne orucun, ne haccın, ne Kur’an’ın ne de herhangi bir ibadetin hiçbir değeri bulunmamakta; mastürbasyonsu dini bir tatminden öte bir kıymet taşımamaktadır.

Gerekçe her ne olursa olsun şirkin görmemezlikten gelinebilmesi hele de Allah indinde bir bağışı söz konusu değildir.

Türk milleti Müslüman ise; nasıl oluyor da Allah’ın değil de Atatürk ilkelerine bağlılık gösterebiliyor, devleti Atatürkçü olabiliyor, hatta seçilen vekiller Atatürk ilkeleri üzerine yemin ederek Müslümanları yönetebiliyor?

Asıl trajikomik ise, seninle birlikte camiye gelerek namaz kılan, oruç tutan ve birçok ibadeti yapan bir vekil adayı, seçilmesiyle beraber öyle bir küfür ehli olabiliyor ki, mecliste ya da hükümette olduğu sürece Allah’a ortak koşucu ne varsa hem işliyor hem de oylarını aldığı insanlara fevkalade kötü örnek olup, Çoktanrılı inanca sürüklüyor. Dolayısıyla ihaneti makul göstermede en mahir olanlar İslam ülkelerinin milletvekili ve iktidarlarıdır.

Düşünün ki, Allah’a iman etmiş bir Müslüman olarak mahkemeye gitmek suretiyle hak ve adalet arayışına giriyorum ama mahkeme duvarında Atatürk’ün portresi ve sözleri! Oysa ben putperest bir Kemalist olmayıp Müslüman olduğuma göre; o mahkemenin hakkımı ve adaletimi tesis edebilmesi mümkün müdür?   

Bir dergiyle yaptığım röportaj sonrası Bakırköy 2. Asliye Ceza’da aleyhime açılan bir davayı hatırladım. Söz konusu davada savunma yapmak amacıyla Kur’an’daki bir ayeti delil gösterdiğimde hakım kızarak; “Burada ayet okuyamazsın” sözleriyle şahsıma çıkışmıştı. Ben de “okurum” karşılığını verince; “seni tutuklarım” bağırması üzerine aynı ses tonuyla; “Allah izin vermez ise beni tutuklayamazsın” demiş ve akabinde büyük bir öfkeyle yüzüme bakarak; “Çık dışarı” demekle kalakalmıştı.   

Türkiye, her ne kadar İslam imajına sahip bir ülke olsa da vahye göre Müslüman değildir! Çünkü Atatürk ilkeleriyle yönetilen bir ülke şirk içinde olduğundan Müslüman olamaz.

Ruh nasıl bedenden ayrılmadığından ötürü insanın diriliği mevzubahis ise, Allah ilkelerinin devletten koparılıp bir beşer olan Atatürk ilkeleriyle bütünleştirilmesinden ölülük vuku bulmuştur. Bu sebeple ölü bir diyardaki canlılık, kalkınma veya iyi gelişmeler yanıltmamalı; Atatürk’ü zombileştiren Türk milletinin ahkâmları aldatmamalıdır.  

Hala “Tek Tanrılığa” geçmemekte inat ve ısrar eden başta iktidar ve politikacılar olmak üzere Türk Milleti bilmelidir ki, kurtuluşları için ya ALLAH, evet sadece ALLAH seçimini yapacaklar ya da Atatürk ile birlikte Çoktanrılı bir inanç içinde başlarına gelecek felaketlere ve ecellerine razı olacaklardır.

80 yıldır Atatürk adlı bir ölünün tanrıymışçasına devletin tek ulu’su olduğu Türkiye’de nekrofiliciler yani ölü sevicilere karşı konulmadığı müddetçe Türk Milleti’nin şirkten kurtularak Müslüman olabilmesi imkânsızdır.

Her ne kadar Türk Milleti’nin tanrısı ALLAH diye bilinip böylesi bir şöhrete sahip olunsa da, Atatürk olduğu tartışılmazdır. Çünkü devletin inancı ne ise, o devlete rıza gösterip küfrünü sindiren halkında inancı odur! Zaten evrensel bir din olan İslam’ı, “Türk İslam’ı” gibi ayırmak, Türkiye’de Müslüman olma yolunun Atatürk’e imanla mümkün olduğu kanıtlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle Atatürk ilkelerini onaylamak, Allah’a ortak koşmaktır!

Bazen ne istiyorum biliyor musunuz; Türkiye’nin dört bir taraftan işgal edilerek çok derin ve dehşetsi bir İstiklal savaşına girmesiyle Atatürk kurtarıcılığına son vermesini! Böylece Allah’a ortak koşulmasından kurtulunarak Atatürk hegemonyalığına son verilebilir mi; ya da çukurunda değil zombileştirilerek hayatta tutulmaya çalışılan Atatürk hezeyanı devam ettirilir mi veya bir başkası çıkarak Atatürk’ün yerine geçmek suretiyle Allah ve İslam karşıtlığı sürdürülür mü?     

Ancak Atatürk her ne kadar toprağa karışıp bedeni çürümüş bir beşer ise de, Türkiye’nin kurtarıcı bir yücesi yani tanrısı olarak varlığını sürdürebilmiş olması kendisinden değil, onu vazgeçilmez kılan nekrofilleşmiş Türk milletindendir.

Hani, şeytan hesap günü insanlara diyecek ya; “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vâdetti, ben de size vâdettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz!” misali Atatürk’te Türk milletine aynı sözleri söyleyecek ve şahsını değil kendilerini suçlayarak yermelerini isteyecektir. 

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” Nisa 116

“Unutma o günü ki, onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah'a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri, «Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!» demekten başka bir şey olmadı.” En’am 22-23

(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vâdetti, ben de size vâdettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim.» Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” İbrahim 22


21 Nisan 2017 Cuma

ALLAH kimi sever!

Allah’ın bilip de insanların bilmediği o kadar çok şey arasında nefis öyle bir takozdur ki, Allah indinde daha hayırlı olduğu halde bir şeyin sevilmemesi ya da Allah indinde daha kötü olduğu halde bir şeyin sevilmesi; kimin için var olunduğu, yaşanıldığı ve ölündüğünü ortaya koyan bir orantıdır.   

“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” Saff 4

Oysa kötülük üzerinde galebe çalınabilmesi için zaruri, diğer bir ifadeyle farz olan savaş sevilmez ve kimsenin hoşuna gitmez. Ama savaşsızda kötülükle ne baş edilebilir ne de seküler-laik hümanist düşüncelerle zararı aşılabilir.

Savaşanları sadece Allah mı sever; milletlerde, devletlerde sever! Hem de öyle severler ki, payelerle taltif edip bağırlarına basarak haklarında yazılar döşeyip şiirler dizer ve anıtlar dikerek diğer insanlardan ayrı bir köşeye konumlandırıp saygı duyulurlar.

Kimi fani dünya için kimi ebedi ahiret için mal ve canlarını adayarak feda olmaya koşar ancak büyük bir çoğunluk ahiretten yani Allah yolunda şehid olmaktan ziyade lider, vatan, devlet, millet veya nefsi çıkarları adına ölürler.

Asıl sorun öldükten sonrası için hesaba girilmeyerek doğrunun, gerçeğin önemsenmemesidir.

Seküler-laik düşünce düzeyinde Allah için ölüp sevgi ve rızasını kazanabilme kulluğu suç sayıldığından sadece fanilik için yapılan savaş ve ölümler meşru addedilmektedir.

Mesele, Allah için mi yoksa beşeriyet için mi kendini adadığındır! Diğer bir ifadeyle Allah’ın sevgisiyle mi yoksa beşerin sevgisiyle mi yücelip ölümsüzleşeceğindir? Ya da Allah nezdinde mi, beşer nezdinde mi makbul olmak kazançlıdır?

Allah’ın hor ve hakir kıldığını değerli kılabilecek bir kimsenin olamayacağı aşikârken; başkası için mal ve can vermek sapkınlık değil de nedir?

Bir insanın hilkatteki eşi tarafından değerli ve sevgili görülmesine sebep olan etki nasıl sadakat, fedakârlık, ödün ve sorgusuz bağlılık ise; yaratıcı Allah da aynı değerler doğrultusunda kuluna sevgi ve değer vermektedir. Öyleyse Allah’ın yarattığı kulundan farklı bir şey beklediği yahut istediği söylenebilir mi? Hâlbuki kulun kuldan beklediği ve istediği daha çoktur. Ki, hiçbir şey vermeye gücü olmadığı halde!

Gerçek şu ki, dönüş Allah’a ise vahiy dışı tüm düşüncelerin dünyada da ahirette de değer bir tarafı yoktur. Dolayısıyla insan kimin için mal ve canını ortaya koyuyorsa o, kendisinin doğrudan ya da dolaylı rabbidir; gizli veya aleni tanrısıdır!  

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111  


“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve Resûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” Saff 10-11-12

17 Nisan 2017 Pazartesi

Öyle acı bir gerçek ortaya çıktı ki…

Referandum sonucuyla birlikte şerefsizliğin, kahpeliğin, nankörlüğün, hainliğin, teröristliğin ve ihanetin dibini gördük.

15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili şehit düşürülen, katledilen ve gaza üzerinde yaralananların biyografilerine şahit olduğumda aklıma sürekli takılan soru; neden bir CHP’li, HDP’li, Kemalist ve solcuların darbe püskürtmede yer almamalarıydı.

Öyle ya, vatan ve millet herkesin ise onlar neredeydiler? Birlik ve beraberlik ülkenin vazgeçilmez bir olgusu ise, neden cephede değillerdi? Halk silahlı bir işgale uğrayıp acımasızca kırılırken, düşmanları desteklercesine sessiz kalışlarının ve doğrudan ya da dolaylı olarak arkalarında oluşlarının anlamı neydi?

Böylelikle onların referandum oylamasıyla Müslüman Türk Milleti aleyhine ‘hayır’ demek suretiyle ortaya çıkmaları, her ne kadar hainliklerini belgeleyen tartışılmaz bir kanıt ise de, demokrasi safsatalarıyla ihanetlerinin örtbas edilebilmesi mümkün değildir.

Tıpkı polisin aradıkları suçluları sandık başlarında yakalamaları gibi,  onlarda sandıkta kullandıkları ‘hayır’ oylarıyla yakalanmışlar ve neredeyse nüfusun yarısının hain olduğu kayıt altına alınabilmiştir.   

Gerek yurt dışında gerekse yurt içinde yaşayan vatandaşların ‘hayır’ saflarında birleşerek haçlı-siyonist cephesinde Türkiye’ye karşı şer ittifakı oluşturmaları rüyada görülen bir kâbus değil, yaşanılan gerçeğin ta kendisidir.

Hiçbir ülke, hainliği meslek edinmiş böylesi vatandaş çoğunluğuna sahip olmasa da, Türkiye’deki şerefsizlerin ürküterek umutları kıramaması nedendir biliyor musunuz; tek bir iman sahibi vatandaşın dahi tümüne bedel olabileceği gerçeğindendir.

Türkiye’de yapılan referandum oylamasının amacı herhangi bir kişiyi, partiyi ve adaletsiz rejimi iktidara taşımak değil, haçlı-siyonist küffarına karşı galebe çalabilmek içindi. Her ne kadar lehte bir üstünlük sağlanabilmiş ise de, ülke yarısının küffar safında yer alabilmesi fevkalade düşündürücüdür ama hak her zaman batıla üstün gelebilecek bir kuvvettedir.   

Referandum seçimiyle ilgili haçlı-siyonist tutsaklığından kurtulacak olan Müslüman Türk Milleti’nin aklını karıştırmaya çalışan dış güçler ne kadar havlamış olsalar da, tetikçileri CHP ve koalisyonunun ısırmaları alçak bekalarına fayda getirmemiş; dolayısıyla CHP statükosunun çöküşü dahi yeter bir müjde olabilmiştir.

Ya çekimser kalarak ya da ‘hayır’ diyerek haçlı-siyonist belasını kabullenmek suretiyle vurulan zincirlere razı gelen hainler, Müslüman Türklerin tarihlerini okuduklarında Allah için şehid olmaya severek hazır olduklarını ancak teslim olmayacaklarını öğrenirler.  

Söz ve kararın beşerde değil Allah’ta olduğuna iman etmiş Müslüman Türk Milleti’ne verilen mesaj odur ki, her iki kişiden birinin hain olduğu Türkiye’de daha dik durulmasını; Allah için hiçbir küffardan korkulmayarak ve nefsi bir çıkar gözetilmeyerek hak ve adaletten asla geri adım atılmamasını; hakkın çizdiği yoldan sapılarak batıla meyledilmemesini; azgınlara Kur’an’ın hükmettiği cezalarla yanıt verilmesini; şerefsizi namuslu yaparcasına dost edinilmemesini; saygı duyulmamasını; iman ile küfür ehlinin harmanlaştırılmamasını ve sapkınların doğru yola gelebilirler düşüncesiyle yontulurcasına savunulmamasıdır.

“Kâfirlere ve münafıklara boyun eğme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah'a güvenip dayan, vekîl ve destek olarak Allah yeter.” Ahzab 48

“De ki: Allah'ı bırakıp da bize fayda veya zarar veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise: «Bize gel!» diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi gerisin geri(inkârcılığa) mı döndürüleceğiz? De ki: Allah'ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir. “ Enam 71

“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler. Nahl 61


“Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez. Nisa 107

12 Nisan 2017 Çarşamba

Ya siyonist bir haçlısın ya da değilsin!

İmam Gazali’nin; Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk zanneder” sözü referandum gerçeğiyle öyle örtüşmektedir ki, tartışmaların nasıl kabuktan ibaret olduğunu kanıtlamaktadır.

Yok, rejim elden gidip demokrasi bertaraf ediliyormuş; yok, tek adamlık gelip monarşist bir yönetime çanak tutuluyormuş; yok, meclisin hükmü ortadan kaldırılıyormuş; yok, tek adama yetki veriliyormuş; yok, Türkiye ABD’nin güdümüne sokulup projesi uygulanıyormuş; yok, milletin sesi kısılıp cumhurbaşkanı egemen oluyormuş; yok, Türkiye felakete sürükleniyormuş; daha neler neler…

Bugüne kadar karanlığı mum ile aydınlatmaya çalışan haçlı-siyonist düşünce, doğabilecek bir aydınlığı engelleyebilmek için öyle taklalar atıyorlar ki, adeta sihirbazlara şapka çıkartıyorlar.

Yıllardır Müslüman millete hayvanların dahi yemediği kabuğu yediren dâhili ve harici haçlı-siyonistler, artık milletin kabuğun içini yemek isteyerek özlerine dönecek olmasına öyle şiddet ve öfkeyle karşı çıkmaya kalkışmaktadırlar ki, bu sebeple kabuktan ibaret iddialarının hiçbiri etkilememektedir.

Aslında referandumun ne rejim, ne sistem, ne anayasa değişikliği, ne lider, ne de partilerle hiçbir ilgisi bulunmayıp, doğrudan haçlı-siyonist enginleri yırtıp aşacak Müslüman milletle alakalıdır.

İnsanı insan yapan hak ve adalet; hak ve adalet ise İslam’dır! Dolayısıyla milletin tek besin kaynağı olan hak ve adalet, bugüne değin meclisteki yığınların iradeleriyle inşa edilememiş ve koalisyonlarla hainler iktidarları ele geçirebilmiş ise, yönetimi meclisin dışına taşımaktan daha akılcı ve doğru ne olabilir? 

Milletin, meclisi seçmesi demokrasi de, cumhurbaşkanını seçmesi mi anti-demokrasi? 550 ya da 600 kişiden müteşekkil meclisin iktidarlığı meşru da, bir kişiye yetki verilecek olması mı gayrimeşru? Sonuç itibariyle tercihini kullanarak iktidarını seçen 80 milyonluk millet, günümüze kadar 550 kişiye hesap soramayarak denetleyemeyip caydırıcı bir yaptırım uygulayamadığına göre; cumhurbaşkanlığı sisteminin istenmemesindeki art niyet aşikârdır. Çünkü milletin değil, haçlı-siyonist güçlerin sesi savunulmaktadır. Dolayısıyla Müslüman milletin iktidara hükmedecek olmasına fevkalade kaygı duyarak korkuya kapılan haçlı-siyonist’ler, çeşitli manipülasyonlarla cevizin kabuğunu ceviz diye yutturmaya çalışmaktadırlar.

Türkiye’yi mahvedenin hep meclis olduğunu defaten yazılarımda dile getirmiş; milletin seçtiği vekiller, millete ihanet ederek haçlı-siyonist güçlerin güdümünden hiç çıkmadıklarını belirtmiştim. Asla halkın isteklerini ve duyarlılıklarını dikkate alıp önemsememişler; haçlı-siyonıst’lerin düşüncelerini ve rızalarını kazanabilmek için hegemonyalıklarına karşı bir duruş ortaya koyamamışlardı. Öyle ki, PKK/HDP’li hainleri meclise sokmakla yetinmemişler; bakan dahi yapabilmişlerdi. 
  
Ne Erdoğan ne Bahçeli ya da diğer bir ifadeyle ne Ak Parti ne de MHP umurumda değil! Ancak CHP, PKK/HDP, ABD, Rusya, Almanya, Hollanda, Belçika ve diğer haçlı-siyonist ülkeler umurumdadırlar. Neden biliyor musunuz; referandumda ‘evet’ oyu kullanmama mecbur bırakmış olmalarındandır.

Çünkü haçlı-siyonist’lere ya karşı olacaksın yahut Siyonist bir haçlı!

Vahiy dışı seküler-laik rejime; lider ve partilere karşı çıkmak başka; referandum oylaması ise bambaşkadır. Başta şahsım olmak üzere Kur’an, hak ve adalet adına seküler-laik düşünceye karşı muhalefetimi sürdürecek, Allah ve ümmet lehine eleştirilerime devam ederek insanlığın yani Müslümanlığın bekası için hiçbir küfre geçit vermemeye çalışacağım.

Ya sessiz kalarak ya da ‘hayır’ diyerek yapılacak olan odur ki, doğrudan haçlı-siyonist belasını kabullenerek vurulan zincirlere razı gelmektir.
  
Ey hayırcı vatandaş! Bir saniye sonrası için hiçbir yaşam garantisi bulunmayan bir ölümlü olmana rağmen öyle gaflet, delalet hatta ihanet içindesin ki, karanlık ve fani dünyada güneşi yani aydınlığı göremeyecek kadar aciz; layık olduğun insanlığı hak edemeyecek kadar şerefsiz; hak ve adaleti idrak edemeyecek kadar aptal; güdülmekten sıyrılamayacak kadar tutsak; yalanlarla mutlu olabilecek kadar haysiyetsiz bir mahlûk mu olmak istiyorsun?

Öyleyse ‘evet’ de ki, eceline kadar kendin olarak şerefinle yaşa!

(Resûlüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab 16
“Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim.” Hud 93


“Ben size: «Allah'ın hazineleri benim yanımdadır» demiyorum, gaybı da bilmem. «Ben bir meleğim» de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, «Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir» diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.” Hud 31

9 Nisan 2017 Pazar

Haçlı-Siyonist şerrine karşı “evet”…

2006 yılının Nisan ayında yazdığım “neden oy kullanmıyorum” adlı kitabımda, seküler-laik rejimi meşrulaştırmamak adına herhangi bir partiyi desteklememin vahyen mümkün olamayacağı; yaratıcı Allah’ın anayasasını değil de beşeri anayasayı rehber edinmenin apaçık bir başkaldırı olduğu üzerinde durarak, partinin adı ne olursa olsun Allah’ın kitabına isyan esası üzerine kurulu batıl rejime bağlı faaliyet göstermelerinden hak ve adaleti değil, nefsi kanunları güttükleri gerçeğiyle hep karşı çıkmış ve bu sebeple oy kullanmaktan kaçınmışımdır.

Hatta öyle ki, söz konusu seküler-laik düzen doğrultusunda kullanacağım tek bir oy, çok sevdiğim rahmetli babamın dirilmesine neden olabilecek bir mucizeyi gerçekleştirecek olsa dâhi yine de kullanmam. Çünkü dirilişi bir hayır değil, mutlaka şer olacaktır. Vahyi reddeden bir rejim,"Allah adı" anılmaksızın kesilen hayvanın haram etine benzer. Onun etini yemek ne kadar büyük bir günah ve küfür ise, rejimi meşrulaştıran herhangi bir partiye oy vermemde o kadar büyük bir günah ve haramdır” açıklamasını yapmıştım.

Çünkü İtalyan bir filozof olan ve Engizisyon tarafından diri diri yakılarak idam edilen Giordano Bruno;Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider teşbihini anahtar yapmışımdır. 

Ne var ki, İslam ve Müslüman Türkiye düşmanı haçlı-siyonist güruhuna karşı yapılacak olan referanduma katılıp “evet” tercihinde bulunmak,  haddi aşmamak koşuluyla ruhsatsı bir mecburiyettir.  

Referandumu seküler-laik rejimi veya vahiy dışı bir partiyi onaylavıcı bir düşünceyle değil, İslam ve Türkiye karşıtı dâhili ve harici düşmanların galebe çalmalarını önleyebilmek maksadıyla zoraki bir duruş olarak addediyorum.  Dolayısıyla referandumdaki ‘evet” seçimi öyle hassas ve ince bir masuniyettir ki, haçlı-siyonist’lerin diktatörlüğünü ve kuşatmasını kırabilmek; dinimizi ve namusumuzu güvence altına alabilmek amacıyla düşmanlardan kurtarabilmek için, ilk aşama olarak geçmişimizdeki İstiklal muharebelerinden farksız buluyorum.

Lakin İslam imajlı gerek Saadet Partisi gerek muadil düşünce grupların absürt gerekçelere sığınmak suretiyle haçlı-siyonist safında yer alarak hakikati iğfal etme girişimleri münafıklıklarından başka bir şey değildir. Tamamen nefsi hezeyanları sonucu hırs ve kibirlerine yenik düşmeleri öyle şeytani bir sapmadır ki, tıpkı iman sahibi İblis’in kibri sonucu cennette kovularak şeytanlaşma süreciyle benzerlik taşımaktadır.

Vahyi kurallardan dolayı seçim yapmayarak küfür rejimine karşı duran tevhid veya cihad ehlinin düşünceleri her ne kadar makul olsa da, çaresizlik içinde yaşadıkları vahiy dışı düzene kalben katılmasalar da referandum gibi olasılık doğurabilecek fiziki ruhsatı kullanmaları gerekmektedir. Öyle ki, kalpleri iman dolu olduğu halde zaruret içinde ‘evet’ tercihinde bulunmaları Allah’ın bir iznidir. Zaten o düzeni sindirmek mecburiyetinde kalarak Türkiye’de yaşamıyorlar mı? Düzeni terk ederek ya hicrette ya da düzeni ortadan kaldırıcı bir savaşta bulunmadıkları halde verecekleri ‘evet’ için mi dinden çıkmış olacaklar?  Haramı helal, helali haram sayan vahiy dışı bir rejimin altında yaşamak küfür değil midir?

Kur’an’a muvafık olup İslam’da rivayet edilen;“Zaruretler haramı helal kılar.” (Mecelle, md. 21) prensibi maddî olan haramları zaruret miktarı helal kıldığı gibi, manevî olan inanç esaslarına karşı da zaruret miktarı, sözde ters davranmaya izin vermektedir.
Buna göre, bir kişinin kalbindeki imanı sapasağlam durduğu halde, hayatî bir tehlike karşısında -içten değil- yalnız diliyle sözlü olarak o inanca aykırı bir şey söylemesi onu küfre sokmaz. Çünkü iman-küfür kalbin unsurlarıdır. İçten inanan mümin olur, içten inanmayan ise kâfir olur. Kalpten mümin olduğu halde korkudan küfür olan sözleri kullanan kimse imandan çıkmaz. Kalpten inanmayan fakat korkusundan mümin olarak kendini gösteren kimse de münafık olur.
Diğer taraftan “Tek Adam Yönetimi” gibi bir manipülasyonla zayıf ve aptal akılları karıştırmada mahir olan cenah öyle argümanlar kullanıp esası örtbas etmeye çalışmaktadır ki, adeta intihar misali imha olmaya koşan yığınları sürükleyebilmektedirler. Şoför

Oysa tanınmadığı hatta bir kısmı dahi görünmediği halde milyonlarca insanın mal ve can güvenliğini teslim ettiği şoförün de, makinistin de, pilotun da, kaptanın da ‘tek adam” olarak iktidarsal yükümlülükleri doğrultusundaki sürücülükleri aşikâr ise, tek adam diye nitelendirilen beşerden kaygı duymak hayatı imkânsız kılar. Ki, Allah’tan başka hiç kimsenin “TEK” olamadığı evrende “tek adamlık” asla mümkün değildir. Ancak kulluğu reddeden seküler-laik düşüncenin hilesi, insanı ‘tanrı’ görmesinden ötürü tek adam hezeyanlığına pirim kazandırabilmektedir.  

Ayrıca yaptığı hata ve yanlışından dolayı kimse kimseyi eleştiremez; ayıplayamaz! Çünkü hata ve yanlıştan münezzeh sadece ve sadece yaratıcı ALLAH’tır! Kul, beşerdir ve şaşırması kulluğunun bir fıtratıdır. Ki, peygamberler dahi Allah’ın elçileri olmaları hasebiyle sebatkâr kılınmalarından dolayı hata ve yanlıştan muaf tutulmuşlardır. Asıl olan tevbe ederek hidayete dönebilmek ve ihlâsta sebatkâr kalabilmektir.   

Aslında o kadar çok şey bilmeye de pek gerek yoktur! Zaten bilen yalnızca ALLAH olduğuna göre bugüne odaklanılıp yarını ALLAH’ın takdirine bırakarak sabır ve şükretmektir. Çünkü yarın ne olacağını hiç kimse bilmemektedir.

Referandumda ‘evet’in kazanmasına haçlı-siyonist’ler karşı ise;
Müslüman Türk milletini küfre peşkeş çeken CHP ‘hayır’ diyor ise;
Milletimizin katili terörist PKK/HDP ‘hayır’ diyor ise;
“Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” küfrünü savunan FETÖ ‘hayır’ diyor ise;
Müslüman Millet aklının üstünlüğü değil meclisin üstünlüğü savunularak haçlı-siyonist’lerin dolaylı güdümü hâkim olacak ise;
Tek başlarına asla iktidara gelemeyecek İslam ve Müslüman Türk düşmanlarının olası koalisyon entrikaları son bulacak ise;
Artık kendilerine fiyat etiketi koymuş vekiller aracılığıyla değil doğrudan katılım gerçekleşecek ise;   
Türkiye’nin yeniden İslam’ı egemen kılma ihtimali doğacak ise;
Türkiye geçmişini yad edercesine tekrar şahlanacak ise;

‘EVET’ değil de ‘hayır’ diyebilmek mümkün müdür?  Hayır diyebilenler dolaylı yahut doğrudan hem haçlı-siyonist’tirler; hem de İslam ve Türkiye düşmanıdırlar!

 “Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır. Nahl 106

“İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, müminleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara: «Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın» denildiği zaman, «Harbetmeyi bilseydik, elbette sizinpeşinizden gelirdik» dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.” Al-i İmran 166-167

“Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.” İsra 74


7 Nisan 2017 Cuma

Cehennem için yaratılmışa cennet haramdır…

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” A’raf 179

Yaratıcısı Allah’a nankörlük ve hainliği uğraş edinmiş günahkârların iyiyi, doğruyu ve gerçeği idrak edebilmeleri mümkün değildir. Ancak kötü yani batıl olan şeyleri nefsin güdümünde insani maskeyle kabul edilmesi öyle bir manipülasyondur ki, hak olan yalan ve ilkel sayılarak insanlık biçilmektedir.     
İnsan olabilmek ya da insanca muhakeme edebilmek yahut insanca yargıya gidebilmenin yolu kimden geçmeli ve kimin düşüncesi ve rehberliğinde olmalıdır? Yaratıcı Allah’ın mı; yaratık kulun mu?
Benliklerin ardına düşülmesi akabinde nefislerin eline terk edilenlerin ölümle birlikte ortaya çıkan hazin sonları, her ne kadar herkesçe edinilen tecrübeler ise de, yine de gerçeğin açık perdelerini kapatabilmek için sürdürülen ısrar ve inattan dolayı hak yol imkânsızlaşmaktadır.

Batılın, nefsin, sekülerizm ya da laisizm’in hüküm sürdüğü toplumlarda insani hiçbir değer yoktur. Yalnızca çıkar odaklı benliğe çalışıldığı vahiy dışı düzenler vardır ki, hak ve adalet gibi argümanlar tamamen aldatmaca olup, sömürüde sınır tanınmamaktadır.

Vahye yani İslam’a iman ettikleri iddialarına rağmen ameliyle söylemlerini kanıtlamayanların kuşattığı bir dünyada mümince yaşayabilmek çok zordur. Ki, dünyayı kuşatan o yığınlar ancak köle olmaktan öteye gidememekte; dolayısıyla dinlerine ve insanlıklarına düşman olanlara odalık yaparak özgürlük teraneleri çalmaktadırlar.

Etiketi hak olup davranışları batıl olanlara karşı verilen mücadele; en şiddetli kınamalarla ve suçlamalarla öyle püskürtülmeye çalışılmaktadır ki, Allah’ın açık ve seçik ayetleri dahi haklılığın ispatlanmasına kâfi gelmemektedir. Ancak uluyanların ulumalarına kulakların tıkanmayıp, Allah’ın çizdiği yolun dışında başkasınınkinin yol edinilmesi kurtuluşu kadük kılmaktadır.

Allah’ın indirdiği hükümleri ya inkâr ederek ya da yorumlarla eğip bükerek insaniyeti gaye edinmeyenlerden dolayı vicdanlar yitmiş ve muhakeme yetileri mühürlenmiştir. Hakkın ve adaletin yanında gözüküp barbarların artıklarıyla beslenenlerin hüsranlıkları öyle yakındadır ki, tıpkı tohumun filizlenip toprağın üzerine çıkması misali güncelleşecekleri an çarçabuk gelebilmektedir.

Mutlaka her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini Allah’a adamış müminler vardır. Şüphe yok ki her münafığın oyununu bozacak satın alınamaz iman ehli mevcuttur. Zorbaların ve münafıkların görünüşteki galibiyetleri asla yanıltmamalı, geçmişte olduğu gibi bugünde, yarında silinip süpürüleceklerinin yaratıcı Allah’ın kesin bir vaadi olduğu bilinmelidir. Zaten tarih apaçık bir kanıttır! Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? Allah, emrini yerine getirinceye kadar müminlerin sabretmeleri korkularından değil, Mutlak İrade’nin dilemesindendir. Ki, sabır sessiz kalmak yahut mücadeleden kaçınmak değil, umudu yitirmemektir.

Her insan kendi vatanını cennet, başkasınınkini ya da düşmanınkini cehennem sanır. Oysa her yer Allah’ın arzı olup, sadece ahiret yurdunda var olan cennet öyle bakidir ki, dünya gibi fanilikle kıyaslanamayacak bir deryadır. Lakin daha cennette kötülüğün ve cehennemde hiçbir iyiliğin olmadığını idrak edememiş insan, neden ahirete inanmayıp ya da şüpheyle yaklaşarak tumturaklı iman edemediğini bilir misiniz; faniliğe bel bağlayarak yaratıcısının değil yaratığın düşüncelerine itibar etmiş ve idolleştirmiş olmasındandır. Dünyada ne cennet ne de cehennem vardır!

İyilik ve kötülüğü temsilen örneklendirilen dünyevi cennet yahut cehennem öylesine nefsanidir ki, ahiretteki baki olan cennet ve cehennem ruh misali etkisizleştirilerek Allah’ın indirdiği hak düzen batıla peşkeş çekilmek suretiyle esas örtülmeye çalışılmıştır. Oysa cennet ve cehennemi gerçekleştiren Allah ise, hükümlerinin dışlanmasıyla cennetsi bir düzenin var edilebilmesi mümkün müdür?

Yaratıcı ve hüküm koyucu Allah’ın ilkelerini takmayıp yaratıkların nefsani ilkelerini baz alan tüm düzenler cennetsi sanılsa da cehennemin ta kendisidir. Batıllık yani kötülük hiçbir şart ve koşulda hakkın yani iyiliğin diyarında yer alamaz. Alınmaya kalkışılırsa iyilik mundarlaşır! Bu sebeple vahiy dışı seküler-laik-demokratik düşüncelerden dolayı batıl, hak yapılmış; kötülerin iyilerle harmanlaştırılmasından münafıklık, suçluluk, nankörlük ve hainlik meşrulaşmıştır. 
      
Kendini Allah’a adamışın dışında kalan her nefis dünyaya karşı öyle doyumsuzdur ki, böylece dünya gibi nasıl yalan olduğu kanıtlanmaktadır. Nefis asıl olanı değil geçici olan ne varsa sürekli ister ve canı pahasına her şeyi elde etmeye çalışır. Önce ufaktan başlayıp sonra öyle azar ki, zamanla sahip oldukları bazen mutluluk verip cennette; bazen de sıkıntı verip cehennemde hissettirir. Böylelikle ömrünü nefsinin hüküm sürdüğü yalan bir cennet ile cehennem arasında geçirir.

Kimine gücü yetip, kimine gücü yetmez ise de, gücü yetmediğini de elde edebilmeyi düşünce ve davranışlarıyla ortaya koyar. Öyle ki, elde edemediğine karşı güçsüzlüğünü belli etmemek veya başkalarına karşı utancını gizlemek ya da yerilmekten kurtulabilmek için bahaneler sıralar hatta elde edemediği şey için ya değersiz olduğunu söylemeye başlar ya doğanın gücünü mazeret kılar ya da araştırma kılıfıyla acizliği örtbas etmeye kalkışır.

Hâlbuki cennet ya da cehennem fani bir sıkıntı yahut mutlulukla elde edilebilir geçici değerler olsaydı, ebedi bir mükâfat ve azap yerleri olmazdı. Çünkü ahiret yurdu cennet ve cehennemin ta kendisidir!

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek İlah olduğu vahy olunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6

“Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye 23


29 Mart 2017 Çarşamba

Aptallar!

İnsandan daha çok aptalların var olduğu dünyada insanca yaşayabilmek ve insani bir düzen kurabilmek mümkün değildir. Çünkü insan ile aptallar, seküler-laik düşünce düzeyinde öyle bir çatı altına toplattırılarak harmanlaştırılmış ki, kimin insan kimin aptal olduğu bilinmez bir karmaşa oluşturmuştur.

Eğitimi aptallığı yenebilmek için çözüm sananlar, aptallığı idrak edememiş eğitimli öyle cahillerdir ki, daha fazla bilmeyi aptallığı ortadan kaldırabileceği düşüncesini savunurlar. Oysa cahillikle aptallık birbirlerinden apayrıdırlar! Dolayısıyla cahil ve eğitimli kişiler arasındaki fark, eğitimlilerin daha fazla bilmeleridir. Fakat bunun aptal veya akıllı olmaları ile hiçbir ilgisi yoktur.

Her ne kadar aptallık bir akılsızlık ise de, dünyadaki aptalların çoğunluğu, aslında aptallığın da bir akıllılık olduğu algısını meşrulaştırmış olmalı ki, vahiy dışı eğitim ve kariyer gibi unvanlarla akıl, rasyonalist ve pozitivist düşüncelerle tanrılaştırılabilmiştir.

Ayrıca rasyonalizm yani akılcılık felsefesinin kurucularından Aristo dahi beynin sadece kanı soğutmak için var olduğunu, akıl ile ilgili bir işlevinin bulunmadığını düşünürdü. Aklı tek başına tanrı olarak savunup sayfalarında hiçbir şeyin yazılı olmadığı boş bir kitap addeden Aristo, yaratıcı Allah’ı ve ruhu inkâr etmesinden hayatı boyunca çelişkilerden kurtulamamış; gerçek ile düş yani kuram arasında sıkışan bir aptal olarak tarihe geçmiştir. Ki, İslam filozofları olarak tanınan İbni Sina ve Farabi de Aristo’nun etkisinde kalarak görüşlerini Kur’an’a ve şeriatın diğer kaynaklarına uydurmaya çalışmış dahi aptallardır. Hem kaderi savunup hem de özgür irade’den yana olmak nasıl bir tezattır? 

Bu sebeple kimin aptal ya da akıllı veya iyi ya da köyü olduğu yargısı nefislere terk edilip yaratıcı Allah dışlanılmıştır. Oysa Allah’ın indirdiği Kur’an’ı Kerim, kimin ne olduğunu açıkça ortaya koymasına karşın insan, yaratıcısı yerine hilkatteki eşinin bakışlarına önem vererek referans edinmeye kalkışıp tutunmaya çalışmış ama geçicilikten öteye gidemeyip kalıcı olamamıştır.

Kalpte saklı olanı bilmeyen yaratılmış bir insanın herhangi bir konuda ahkâm kesebilmesi imkânsızdır. İnsanın kulsal fıtratı yaratıcısının dileği dışında hiçbir şeye muktedir olamadığı tecrübeleriyle kanıtlı olsa da, inat ve ısrarından dolayı kabule yanaşmamaktadır.  

Doğruyu yanlıştan ve iyiyi kötüden ayırıp muhakeme yetisi kazandıran akıl, bilgi yani eğitimle kazanabilen bir imtiyaz olabilseydi; fani dünyada aptallar iktidarlara gelemez ve vahyin dışındaki gerek dinsel, gerek bilimsel, gerek sosyal ve gerekse siyasal düşünceler hayat bulamaz; dolayısıyla aptallar yığını oluşamazdı.

Her aptalın kendisini beğenen başka bir aptalı bulmasıyla insanlık ölmüş ve yaratıcı Allah’a olan asilik yeryüzünü sarabilmiştir. Öyle ki, cahil aptallardan çok daha tehlikeli olan bilgili aptallar, akıl hocaları olarak insanları öyle güderek aptallaştırmışlar ki, yaratıcı değil yaratık egemen sahibi yapılabilmiştir.

Bu sebeple aptallar, düşlerinde kısıtlayamadıkları sınırı pratik yaşamada geçirmek isteyerek kurmak istedikleri hayat için cebelleşip durur ancak sinema kurgularından öteye gidemezler. 

Aslında dünyadaki en temel sorun nedir bilir misiniz; aptalların kendilerinden son derece emin, sözde akıllıların ise birçok gerekçe öne sürerek daima şüphe içinde olmalarıdır. Bu durumda vahiy dışı bir akılılık, aptallık değil de nedir!
Bilgili bir aptal, bilgisiz bir aptaldan daha aptaldır. Çünkü bir saniye sonrası meçhul ve ölüm olan hayatıyla ilgili hiçbir bilgi, vaat, ölüm ötesi malumat vermeyen düşüncelere inanıp rehber edinebilmektedirler. Haydi, ölümsüzlük yani ebediyetlik veremiyorlar da, bir yaşam garantisi sunabiliyorlar mı; yaşam boyunca sağlıklı kalabilme garantisi verebiliyorlar mı; musibetlerden sakındırabiliyorlar mı? Öyleyse nasıl inanılıp güvenilerek rehber edinebiliniyorlar?

Hayvanların en aptalı nasıl istiridyeler ise, insanlarında en aptalı yaratıcı Allah’a asi olan; indirdiği hükümlere itaat etmeyen; Kur’an’ı Kerim’i rejim yapmayan, Hakk’a değil batıla odaklı siyaset yapan; Allah ve Resul’üne uymayıp nefsi arzu ve isteklerinin peşine takılan; vahyi siyasetten ve devletten dışlayan; yaratıcı Allah’ın ayetlerini gericilik, yobazlık, çağ dışılık ve ilkellikle aşağılayarak küçümseyen; Allah’tan değil insanlardan korkan; Allah’ın şeriatını mukim kılmayarak hak ve adaletle hükmetmeyen; çıkarı Allah’ta değil beşerde gözeten; ebedi ahiret hayatını fani dünyaya peşkeş çekendir.

İnsanı bozan aptallıktan daha korkuncu yoktur. Seküler-laik çarkına kapılmış bir insanın öğütülmeden dişlilerin arasından kurtulabilmesi mümkün değildir. Tıpkı İslam filozofları İbni Sina ve Farabi gibi teist olsalar da ateist düşüncelerin etkisinde kalır; hipotezden ibaret batıl saçmalıkları yereceklerine Kur’an’ı o saçmalıklara uyarlamaya çalışırlar. 
     
Dolayısıyla seküler-laik rejimi sindirmiş her devlet; her meclis; her vekil ve her millet aptaldır; Allah’a şirk koşan akılsızlardır. Bugün için yaşam garantisi veremeyenlerin yarın için verebilecekleri bir garantileri olmadığından ölüm ve ötesi için yaratıcı Allah ve düşüncelerinden başkasına inanılıp güvenebilinir mi?

“Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit «Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!» derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler. Bakara 13


“Hevâ ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâla ibret almayacak mısınız? Casiye 23