18 Ekim 2014 Cumartesi

Tebliğ mi; cihad mı?



Vahyin indirilip ayetlerin tamamlanmasıyla birlikte tebliğ sona ermiş; Allah Resulü, halifeler ve İslam Devletleri cihadı birinci yükümlülük kabul ederek, hem İslam varlığının kıyamete kadar muhafazası için küfre karşı savaşmışlar hem de fitne kalmayıncaya ve kulluk sadece Allah’ın oluncaya kadar silahlı mücadeleyi yerine getirme hükmüne itaat etmişlerdir.

 “Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

Peygamberimiz (s.a.v), Kuran'ı tebliğ ederken, müşriklerin atalarından kendilerine miras kalan sapkın dinlerini tamamen değiştirmiş ve bu nedenle onların baskı ve karşı koymalarıyla zulüm görmüştür. Ancak o Allah'ın emrine uyarak; onların baskı, tehdit, saldırı, alay ve savaş açmalarına hiçbir zaman aldırış etmemiştir.
 
“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” Maide 67

Allah Resulüne her zorbalığı yapmışlar ama hiçbir zaman şantaja başvuramamışlardır. Çünkü şantaja sebep olabilecek ne tek bir gizliliği ne de Allah’tan korkmayıp insandan saklı bir sözü ve davranışı vardı. O tebliği, Allah’tan inen vahye sadık kılarak ifa etmiş, nefsi yahut başkalarının iktidarsal arzu ve isteklerine göre yorumlayarak eğip bükmemiş, emirleri sorgulamamış ve bizzat örnek olmak suretiyle etkili olmuş ve olmaya devam etmektedir.

Hz. Peygamber, müşriklerin İslam’ı kabul etmemelerinden dolayı aşırı derecede üzülüyor ve akıbetlerinden dolayı ıstırap çekiyordu. Bunun üzerine Allah, kendisini teskin etmek maksadıyla hidayet vericinin zatından başkasının olamayacağını bildiren ayeti vahyederek üzülmemesini buyurmuştu.
   
(Resulüm!) Onlar iman etmiyor diye neredeyse kendine kıyacaksın! Biz dilesek, onların üzerine gökten öyle bir mucize indiririz ki, ona boyunları eğilip kalır.”Şuara 3-4

Allah Resulü, tüm insanlığa ve cinlere gönderilen bir elçi olma hasebiyle Allah’ın buyruklarını duyurmuş, İslam Devletini kurmuş ve karşı gelen toplumlara savaş açarak, 23 yıllık peygamberlik hayatının büyük bir bölümünü hem savaş meydanlarında geçirmiş hem de İslam ordularına başkomutanlık yapmıştı. Vefatından sonra gelen halifelerde, İslam topraklarını devasa genişleterek, cihad yolundan asla ayrılmamışlardı.

Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” Tevbe 73

Resulullah, eğer günümüzdeki tebliğ anlayışıyla yeryüzünde yaşayan tüm insanlara İslam’ın duyurulması ve imana gelmeleriyle ilgili Allah’tan bir vahiy almış olsaydı; ne cihad yapar ne de küfre karşı ordularını harekete geçirerek onbinlerce şehid verirdi. Ancak Allah, kendisine küfre karşı savaşı emretmiş ve davette bulunduğu ülkelerden menfi yanıt alması üzerine fethi buyurmuştur. İnsanların besini hak ve adalettir. Dolayısıyla İslam’dan başka bir düşünce hak ve adaleti tesis edemeyeceğinden İslami rejim ya da yönetim, insanoğlunun olmazsa olmaz besinidir. Lakin şeytan ve dostları, hak ve adalete karşı olmalarından sömürdükleri toplumlara şeriatı, özgürlük hasmı gibi dayatır; Allah’a kulluk yapılacağına, nefsi azdıran süslü sözlerle kendilerine kulluğu kılarlar.

Cihad, doğrudan Allah’ın tek rab ve kulluğun sadece Allah’a mahsus olduğunun bir savaşıdır. Allah’a kayıtsız-şartsız kulluğu kabul edenler ile etmeyenlerin arasındaki savaş, dünya yaratıldığından itibaren başlamış ve kıyamete kadar sürecektir.

Bu sebeple cihad yanlısı ve Allah yolunda savaş yapmayan kesinlikle Müslüman değildir.  Cihada karşı olan asla Allah’ın rızasını kazanmaz ve hak yolunda olanlarla beraber olamaz! Eğer Allah Resulü, peygamberlik hayatı boyunca küfre karşı cihad yaparak meydanlara inmiş ise, sen kimsin ki cihadı İslam karşıtlığı bir canilik, teröristlik veya şer olarak aşağılayabiliyorsun? Allah Resulü, küfürle ittifaka girip cihad ehline karşı savaştı mı? Çıkar hesaplarıyla iğrenç pazarlıklara girişip Allah’ın hükümlerini müşriklere peşkeş çekti mi? Allah hükümleri veya İslami kuralların dışında batıl dayatmalı tek bir anlaşma imzaladı mı? Ekonomik kayıp, anaların ağlamaması, çocukların babasız ve eşlerin dul kalması, insanların ölmesi, savaşların doğuracağı sıkıntılardan dolayı bir çekince taşıdı mı? Düşmanlarından ve yaptığı cihadlardan dolayı kendisinin, eşlerinin, çocuklarının ve halkının başına bela gelebilecek kaygısı duydu mu? Azılı ve güçlü müşriklere karşı tedirginlik duyarak, dayatmalarına ya da tekliflerine boyun eğdi mi? Rabbine teslim olmasından ötürü herhangi bir yenilgi korkusu hissetti mi? Senin ilmin, huzurun, güvenin, takvalığın, insan sevgin, merhametin, affın ve adalet anlayışın Peygamber Efendimizden ve diğer nice peygamberlerden daha üstün mü ki, onların amellerini kınayabiliyor ve insanlık dışı addedebiliyorsun? Düşünce ve davranışınla rabbinin Allah, dininin İslam, kitabının Kur’an ve Peygamberinin Hz. Muhammed (s.a.v) olmadığını ikrar ettiğinin farkında mısın? 
    
Münafıklar öyle bozuk mahlûklardır ki, nefisleri için karşısındakilere binbir türlü kötülük planlar yapar hatta canlı canlı derisini dahi yüzmeyi düşünürler ama sıra Allah için öldürmeye ve ölmeye gelince, bir anda hümanist kesilir, barışçıl olurlar. Hani, mücahidlerin küfür ehlinin kafalarını kesmelerini, asmalarını, kurşuna dizmelerini ve öldürmelerini şiddetle suçlayanlar ve teröristlikle yaftalayanlar; iman ettikleri Hz. Muhammed (s.a.v) içinde aynısı düşünüyorlar mı? Çünkü Allah Resulü de kafa kesti ve öldürdü!  Hem Allah’ın Resulüne muhalefet ediyorlar hem de onun yolunda olduklarını iddia ederek dillerinden düşürmüyorlar.

Vay yalancılara; vay riyakârlara; vay fasıklara; vay münafıklara!
  
“Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.” Bakara 244

“Allah'a ve Resulüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” Saff 11

“O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa 74

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah'ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir. “ Nisa 84

“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. “ Enfal 65

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe 14

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda savaşa çıkın!" denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.” Tevbe 38

“Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” Muhammed 31

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. “ Maide 35

“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Bakara 216

“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” Al-i İmran 146

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır. “ Tevbe 111

13 Ekim 2014 Pazartesi

Çözüm ortağı ihanet etti ama…



Cumhurbaşkanı ve hükümet, sanki hainler tarafından efsunlaştırılmışlar gibi,” her ne pahasına olursa olsun elimizi, bedenimizi, canımızı ortaya koyduk, son nefesimize kadar PKK ile kurulacak kardeşliğimiz için mücadele edeceğiz” inat ve ısrarlarını sürdürebilmektedirler. 

İnsanda sürükleyici güce sahip öylesine bir benlik, bir inat ve itiraz duygusu vardır ki, bu duygunun tesirine kapılmasından karşısındakinin haklı olduğunu bildiği halde bir türlü kabul etmez ve nefsine mağlup olur. Sadece kendisine mi zarar verir; idaresi altındaki herkese! Ancak inatçı duygusuna karşı koymak suretiyle nefsine hâkim olmak suretiyle gururunu yenebilir ve gerçeği kabullenerek yanlışın ve felaketin doğmasını önleyebilir. 

Küfrü, hainliği, zorbalığı ve vicdansızlığı meslek edinmiş görünüşte insan ama ruhen insan olmayan PKK adlı iblisle barış adına çözüm süreci başlatıyor, umutla her şey yolunda gidiyor derken hatta “anaların gözyaşları durdu, dağlar tepeler güvenli hale geldi, şehit cenazelerinden kurtulduk” başarısıyla övünüyorken, öyle yıkıcı bir şamar yiyorsun ki, o şamarın altında sadece kendilerini değil 77 milyonluk milleti ezdirebilen bir düşüncenin sağlıklı değil hastalıklı olduğu tartışılmazdır.  

En büyük felaket olan gururunu yenemeyerek, “elimizi, bedenimizi ve canımızı ortaya koyduk, son nefesimize kadar iblisle ortaklığımızı pekiştirmek için mücadelemizi sürdüreceğiz” kararlılığını fütursuzca sürdürebilen, hata ve yanlıştan dönme erdemliğini gösteremeyen bir iktidarın ıslah olabilmesi ve doğru yola gelebilmesi mümkün değildir.

Neden biliyor musunuz?

Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye 23

Peygamber ile şeytan, hak ile batıl, doğru ile yanlış, gerçek ile yalanın ortak bir akılda buluşabilmesi her ne kadar imkânsız ise de, benlikleri arşı aşmış nefisler için öyle olasıdır ki, bir günü zararsız, huzur ve güven içinde geçirebilmek için istikbalini hoyratça riske sokabilir hatta bitirebilecek girişimleri başarı olarak süsler. 
   
Düşünün; köklü sorun yaşadığınız bir terör örgütü ile barış adına bir çözüm sürecine giriyorsunuz. Siz, ülkenizin menfaatleri uğruna hem terör örgütünün sözde temsil ettiği vatandaşlarınız hatırına hem de insanlarınıza bir halel gelmemesi adına barış eli uzatıyor ama o, taleplerinden zerre adım geri atmayarak istediklerinin yerine getirilmesi için tehdit ve şantajlarla dayatmada bulunmaya devam ediyor ve yerine getirilmediği takdirde işgale cesaret edip ülkeyi biçiyor. Yani fıtratının gereğini yapıyor! Öyleyse barış ve çözüm süreci nerede kaldı? 

Haydi, başta iblis ABD olmak üzere haçlı kuvvetlerine eğiliyorsun da, PKK gibi bir terör örgütü de neyin nesi? Şer koalisyonuna katılarak İslam Devleti’ne savaş açabildin de, PKK ve YPG için perde arkası mücadele vermen neyin nesi?  

Arkadaş; terör örgütüne karşı bir teslimiyet yaşandığı o kadar aleni ki, adına barış, çözüm süreci veya ne derseniz deyin, gerçeğin açık perdelerini örtemezsiniz. 

Siz konuşuyor, tartışıyor, gürlüyor, böbürleniyor ve nutuklar atıyorsunuz ama PKK yapıyor! Sen düşündüğünü ya da söylediğini eyleme geçiremiyorsun ama PKK söylediğinden daha fazlasını eyleme dönüştürebiliyor ise; iktidar kimdir?

Artık başka söze gerek yoktur! 

“Budur cihanda benim en beğendiğim meslek. Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Mehmet Akif Ersoy

6 Ekim 2014 Pazartesi

Apo’yu destekleyen Kürtler kâfirdir!



Her ne maksatlı olursa olsun işbirliği içinde bulunan Müslüman kimlikler de fasıktır; doğrudan savaşmak yerine ekonomi kaygılardan çözüm adına küfürle kardeş olabilme amacıyla uzatılan eller, şeytan elidirler. Dolayısıyla şeytan ve dostlarıyla barış adına işbirliği yapmanın ilk kuralı; “YAPMA”’dır.
  
Terör örgütü PKK'nın ele başısı Öcalan'ın İslam dinine, diğer dinlere, Peygamberimize ve Allah'a bakışı örgütün küfrünü açıkça ortaya koymaktadır.

"HRİSTİYANLIK VE YAHUDİLİK İSLAM'DAN ÜSTÜNDÜR"

Gençliğinde dine yakın olan, okuduğu bir kitaptan sonra Marksist eğilimler gösteren ve Evrimin sıkı savunucuları arasına giren Öcalan'ın Fırat Haber Ajansı'nda yayınlanan son avukat görüşmelerindeki görüşleri yine zihinlerde soru işaretleri oluşturdu.

Öcalan, İslam Dini, Muhammed peygamber (s.a.v) ve Kur'an hakkında AİHM'de yaptığı ve kitap haline getirilen “Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru Özgür İnsan Savunması” adlı yayında, İslam'a ve Kuran'a ağır hakaretler yağdırıyor. “Allah, Arabistan tasarımıdır” değerlendirmesinde bulunan ve “Bir Arabistan yarımadası tasarımı olarak Allah, yaklaşık M.Ö 2000lerde bir ideolojik kimlik olarak bütün Semitik kabilelerin zihninde yer edinmektedir” diyen Öcalan, “Ayette geçer; Ebabil kuşlarının Habeş ordusunu attığı taşlarla perişan etme öyküsü, aslında kabile güçlerinin at ve kılıçla savaşmalarının dinsel anlatımıdır” iddiasında bulunuyor.

Öcalan, Allah'ın 99 isminin, Sümerlerin tarihsel gelişmeye temel katkıları olarak gösterdiği “yazının icadı”, “matematik ve takvim”, “devlet kurumu”, “yasalar”, “şehircilik” “tapınak”, “kutsal aile”, “yazılı edebiyat” gibi kavramlardan ileri geldiğini öne sürüyor.

“Adem ile Havva'nın yaşamı” gibi olayları ütopya olarak nitelendiren Öcalan, “İlk ütopya ve destanlar Sümer kaynaklıdır, Cennet ütopyası Adem ile Havva’nın yaşamı, cennetten kovulması, ilk Habil-Kabil kardeş kavgası ve Gılgamışın yarı tanrı-insan kişilikli destanı yazılı olarak günümüze kadar ulaşmışlardır” sözlerini sarf ediyor.

Öcalan'ın ibadet ve camilere ilişkin iddiaları da insanı dehşete düşürecek şekilde ifadelerle dopdolu olarak karşımıza çıkıyor.

Farz olan namazın aslında tiyatro olduğunu belirten Öcalan, “Arabistan’da halen kıble denilen namazda yön anlayışı tanrıçaya bağlılığın bir izini teşkil etmektedir” diyerek, tam bir vahşet halini alan kurban yerine parasıyla yoksullara ve daha hayırlı işlere fon oluşturmanın yararlı olacağını, orucun sınırlı olarak ve nefsi terbiye amacıyla uygulanması gerektiğini, tüm ibadet uygulamalarının çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesinin gerektiğini düşünüyor!

Müşrik Öcalan, AİHM savunmasında fitne niteliği taşıyan ifadeleriyle Peygamberimiz Muhammed (sav) ve eşi Hatice annemize dil uzatmayı da ihmal etmiyor.

“Hatice olmadan Muhammed'in peygamberleşmesi mümkün görünmemektedir. Yaşça Muhammed'den büyük ve ticaret kervanına sahip olacak kadar zengin ve güçlüdür. Kadını hor gören ve kız çocuklarını diri diri ölüme terk edecek kadar erkek egemenlikli Mekke toplumunda Hatice'nin ciddi bir tehlike teşkil edeceği açıktır. Kendi başına bu azgın toplumla baş edemeyeceğine göre Muhammed'le ilişkileri ve evliliği çok anlamlı olmaktadır. Ölünceye kadar Muhammed'in başka kadınla evlenmemesi saygının ötesinde Hatice'nin maddi ve manevi gücüyle bağlantılıdır.” sözleriyle düşüncelerini dile getiren Öcalan, Kuran-ı Kerime de hakaretler yağdırıyor.

İslam dinine karşı olan dehşet verici açıklamalarının ardından Öcalan bu kez de görüşme notlarında Marks ve Hegel hayranı olduğunu, Musevilik ve Hıristiyanlığı İslam'dan üstün tuttuğunu, İslam'ın Kürtleri ezdiğini ileri sürüyor.

“Aslında Paskalya dolayısıyla Süryanilere ilişkin bir mesaj vermeyi düşünüyordum. Sadece Süryanilerle ilgili de değil, bütün Hıristiyanlara ilişkin bir mesaj vermek istiyordum. Ben Hıristiyanlık üzerinde epeyce duruyorum, araştırmalarım var. İslam ile Hıristiyanlığı ve Yahudiliği kıyaslıyorum. Hıristiyanlığa bazı haksızlıklar yapıldığını da düşünüyorum. Süryaniler, Doğu Hıristiyanlığını temsil ediyor, doğuya aittir. Batı Hıristiyanlığı özel olarak Doğu Hıristiyanlığını anlamalıdır” sözleri ise son fikirlerinden sadece bazıları.

Her zaman değişik fikirler öne sürdüğü bilinen ve tutarsız değerlendirmeleriyle gündemde kalabilmek için çaba sarf eden Öcalan'ın, bu kez de yine aynı amaç için kürek çektiği düşünülüyor. Ama boşuna kürek çektiğini hesaba katmadığı da bir gerçek!

"ALLAH HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİM"

Öcalan, “Sanat ve Edebiyatta Kürt Aydınlanması” isimli kitabının 153. sayfasında şunları söylüyor: “Yukarıda Tanrı olsaydı, beni yine yanlış yola sevk edecekti. Allah da Kürtler için değildir, Kürtleri şaşırtıyor. Kürtlerin Allah'ı da onları yanlış yola sevk ediyor. Bunun için ben kendi kendimin tanrısıyım.”

Bir başka kitabında ise kendini yarı tanrı ilan ediyor! “Özgür Yaşamla Diyaloglar” isimli kitabının 257. sayfasında ise şöyle anlatıyor: “Lise dönemlerinde büyük felsefi bunalımı yaşadım. Tanrı ile savaş verdim, bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum.”

“Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa” kitabının 1. cildinin 204. sayfasında da PKK elebaşı Öcalan, “Tek tanrılı din ideolojileri, baştan sona siyaset ideolojileridir. Dini söylem, Allah, peygamber ve melek gibi kavramlar dönemin siyasi literatürüdür” diyor.

NAMAZA "TİYATRO" DİYOR!

Abdullah Öcalan, söz konusu kitabın 313. sayfasında da şunları söylüyor: “Allah bir nevi ortaçağın feodal manifestosudur, temel yasası ve bildirgesidir.” Öcalan, kitabın 354. sayfasında ise “Namazın kendisi de genel anlamda bir tiyatrodur” ifadelerini kullanıyor.

ALLAH'A VE PEYGAMBERİMİZE HAKARET!

“Benim de bazı saplantılarım oldu. Tanrı saplantısından tutalım, başka saplantılara kadar, birçok saplantı... Bak doğru, bazı arkadaşlar tutkulardan, saplantılardan bahsediyorlar. Benimkini anlatsam dehşete kapılırsınız... Tanrıyı aşabilir miyim, aşamaz mıyım? Benim bir özelliğim de süreçleri zayıf yaşamam. Bu tanrıdan kopuş, aslında nedir? Tanrıdan, ideolojiden kopulmalıdır. Ben Allah'ımla yıllarca uğraşmış adamım. Allah'ımla delicesine pençeleştim.”

Kaynak, “Parti önderliğinin Kasım-1991 çözümlemeleri” isimli PKK yayını.

“DİN, KADINI KISITLAR, BİZİM DİN İLE İLİŞKİMİZ YOKTUR”

Öcalan, 13 Eylül 1998 günü Şam'da 60-65 kadar teröriste hitaben yaptığı konuşmasında, dini kökenli aile yapısının kadın özgürlüğünü kısıtladığını, kadınların din yüzünden hareket edemez duruma geldiğini, halkın emperyalist yapısı olan İslam'ı terk ettiği gün mücadelelerinin daha da güçleneceğini belirtir. Öcalan, sosyalist ahlakın topluma egemen olmasını istediği konuşmasına şunları da söyler:

"Kızlarımız, kadınlarımız, annelerimiz çocukça ve ahmakça hareket ediyor. Onlar, Kürdistan'ın çağdışı toplum etkilerini taşıyor. Düşmanın toplumumuza empoze etmiş olduğu karanlık toplumsal özellikleri değer yargısı olarak anlıyor. Kadınlarımız, açıkça söylüyorum dinin etkisinde kalarak pasifleşmiştir. Bu nedenle de kadın militanlarımız gittikçe azalmaktadır. Sadece kızlarımızı değil erkeklerimizi de engellemek istemektedirler. PKK'ya katılırsan hakkımı helal etmem demektedir. Ne hakkı var, aptal kadın! Bırak oğlunu, bırak kızını gelsin. Kadınlarımız, analarımız Kürdistan davasına ihanet etmiştir! Bizim din ile ilişkimiz yok. Halkımız tanrıdan, ideolojiden kopmalıdır! Ben çok uğraştım sonunda tanrıdan koptum. Tanrıyı aştım! Böylece Abdullah Öcalan olabildim. İslam kadınımıza bir şey vermemiştir. Bunun yerine sosyalist ahlakı koyacağız!"

“BİZ OLMAZSAK GÜNEYDOĞU'YA ŞERİAT GELİR”

Avukatları ile yaptığı bir görüşmede o günlerde yapılan operasyonlarda örgütün çok can kaybı verdiği bilgisi kendisine verilir. Öcalan'ın cevabı çok ilginçtir:

“TSK neden bu kadar sert davranıyor, anlamak zor, zira biz olmasak Güneydoğu'ya şeriat gelirdi. Ölümü bir türlü kabul etmeyen insanın Cennet ve öbür dünya tasarımı da mutluluk içgüdüsünün hayal âleminde tatmin olmasıdır...”

“DİN ADAMLARI KÜRTLERİ UYUŞTURUYOR”

“Din adamlarının ve imamların temel görevi İslamiyetin yüceliğini, Allah'ın yolu olduğunu her gün tekrarlasalar da, sosyal gerçekliğe ve milli gerçekliğe muazzam bir şovenist dayatmadır. Tarih bunun engin çabalarıyla doludur. Kürtlerdeki Din Adamlarının da görevi bundan öteye değildir...”

“Hatice olmadan Muhammed"in peygamberleşmesi mümkün görülmemektedir. Bu yönüyle Hatice üstü örtülü de olsa Meryem'in çok üstünde bir etkiye sahip ve tanrıça kadın kültürünü temsil etmek durumundadır. Muhammed'i Mekke toplumunda ilk destekleyenin Hatice olduğu açıktır. Yaşça da Muhammed"den büyük ve ticaret kervanına sahip olacak kadar zengin ve güçlüdür. Hatice kendi başına bu azgın toplumda baş edemeyeceğine göre, Muhammed"le ilişkileri ve evliliği çok anlamlı olmaktadır. Muhammed, Hira dağında ‘ideolojik ve devrimci yoğunlaşmayı yaşadı!”

“Muhammed"e daha sonra ilk inanacak olan, amcaoğlu çocuk Ali ile kölesi durumundaki Zeyd"dir. Ali'nin grubun devrimci niteliğini açıkça göstermektedir. Ali'nin şahsında da köleliği bağışlamakta ve devrimle ortadan kaldırılmaktadır. Aslında bu ilk üçlüde olsa gerçekleştirilmektedir. Hatice ile ilk kişi ile kadın devrimi, Ali ile kabile devrimi ve Zeyd ile köleliğe karşı devrim yapılmaktadır. Ortak bir komin yaşamı oluşturdukları içinde yaşamlarına devrimci bir tarz hâkim olmaktadır. Grubun bu temelde büyümesi ideolojik manifestoyu kaçınılmaz kılacaktır. Muhammed'in Peygamber olmadan önce uzun süre Hira dağına çekilmesi, ideolojik yoğunlaşma sürecidir.”

“İSLAM, KÜRTLÜĞE İHANET EDİYOR!”

İslam’ın tüm ırkları birleştiriciliğinin ve sağladığı huzurun güzelliğini kafir Öcalan bakın nasıl yorumluyor:

“Tarihin önemli kesitlerinden İslamiyet'in gerçeğimizle teması, devrimci özü ve adaleti temsil etme temelinde değil, tam tersine gerçeğimizin imhası, eşitsizliğe ve adaletsizliğe yol açması temelinde olmuştur. Daha doğrusu İslamiyet'in Kürdistan koşullarına girişi, devrimci yandan ziyade emperyalist yanı ağır basan biçimde olmuştur. İdeolojik ve hem de ekonomik, sosyal ve siyasal düzeylerdeki İslami yayılma, Kürt milli ve sosyal gerçekliğine çok az yer verir. Bu öğelerin önemli bir bölümünü silip süpürmüştür. Bunun da en başta gelen sorumlusu, Kürt egemen işbirlikçi tabakasıdır. Hala da günümüzdeki o işbirlikçi tabakaya baktığımızda kraldan daha çok kralcı, İslamcı, Türkçü veya bilmem neci kesimleri bu tarihi nedenden dolayıdır.”

Sonuç olarak; Allah ile verdiği savaşı kazandığını; kimi sözünde tanrı, kimi sözünde ise yarı tanrı olduğunu uluyan kâfir Öcalan; tanrılığına rağmen ömür boyu mahkûm olduğu hücresinden çıkamamaktadır.  Peki, Müslüman referanslı Ak Parti hükümetini güdebilmesi, hükümetin de Müslüman olmadığına bir kanıttır.  

1 Ekim 2014 Çarşamba

Ne o, Kurban sunduğunuzu mu sanıyorsunuz?



Allah’a sunulacak hediyeyi çeşitli gerekçeler ortaya koyarak yoksulu doyurabilmek maksadıyla et dağıtmaktan ibaret görerek kurban törenine iştirak etmeyenler, Allah’a karşı apaçık bir saygısızlık, azamet ve üstünlük içerisindedirler.
Kurban, namazla eşdeğer fevkalade önemli bir ibadet olup, törene iştirak edilmeksizin vekâletle yerine getirilmesi, Allah’a gizli bir şirktir. Ekonomik durumu kurban sunmaya gücü elverişli olmayanların dahi herhangi bir kurban törenine iştirakleri, aynı sevabı kazanmalarına neden olur. Kurbanın özü maddiyat değil imani saygı ve teslimiyettir.
Yeryüzünün “ilk” cinayeti ve kötülüğü olan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi de, takdim ettikleri “Kurban”ların Allah nezdinde kabulü yüzünden vuku bulmuş, böylece kurbanın fiziki değil fizikötesi ne kadar ehemmiyetli bir ibadet olduğu; hem olaylarla hem de ayetlerle zikredilmiştir.
“(Ya Resulüm!) Gerçekten Biz, sana kevseri verdik. Öyle ise Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” Kevser 1-2
Ancak vahyi materyalistleştiren ilahiyatçılar, kurbanı Allah’a bir saygı ibadetinden çıkarıp maddeye indirgeyerek, her zaman yapılabilen bir yardım manipülasyonuna dönüştürmüşlerdir. Şayet Kurban; yoksul doyurma amaçlı bir yardım, sıradan ve basit bir kasaplık ve vekâletle yerine getirilebilen ehemmiyetsiz bir ibadet olsaydı; Hz. İbrahim oğlunu kurban etmeye kakışır mıydı? Neden oğlunun kurban edilmesi için bir vekil tayin etmedi? Ayrıca günümüzdeki gibi oğlu Hz. İsmail’i kurban etme amacı etini yoksullara dağıtmak mıydı? 
İlk insan Hz. Âdem’in yaratılması ile cennetteki şeytanın saptırılması; iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, küfür ile iman, dostluk ile düşmanlık, isyan ile sabrı temsil edilmesi ve safların ayrılmasıdır. Hz. Âdem’in oğulları ve yeryüzünün ilk üçüncü ve dördüncü insanları Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek, yeryüzünün “ilk cinayet”’ini işler. Her ikisinin Allah’a şükredebilmek adına sundukları kurban; Habil’inkinin Allah tarafından kabul edilip, Kabil’inkinin bilinmeyen “bir bilgi”’ye göre reddedilmesiyle, benlikten fışkıran ve yeryüzünü sarsacak olan düşmanlığın, inkârın, küfrün, isyanın, riyakârlığın, kıskançlığın ve kötülüğün temelleri atılır ve ilk emsal ürün olarak geleceğe yön verir.
Allah tarafından kurbanı kabul edilmeyen Kabil’in, kurbanı kabul edilen kardeşi Habil’i öldürmesi, böylece dünyadaki vahşetin, ayırımcılığın, fitnenin, benliğin, hasımlığın, alçaklığın, hasetliğin, ihanetin, felâketin, suçların ve her türlü kötülüğün başlangıcı olur. Kaderin düalite çarkı, iyiyi ve doğruyu temsilen Hz. Âdem ile kötüyü ve yanlışı temsilen şeytanın mücadelesiyle başlar, Kabil’in, Habil’i öldürmesiyle biçimlenir ve düzen, bu temel yapı üzerine inşa edilerek; iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, güçlü-zayıf, mümin-kâfir, dost-düşman, peygamber-şeytan savaşı tüm şiddetiyle devam eder.
Allah, neden Habil’in kurbanını kabul etmişti de, Kabil’inkini reddetmişti? Üstelik peygamber çocukları olmalarına rağmen her ikisi de taptıkları yaratıcıları Allah için kurban takdim etmemişler miydi?
Bir düşünün; Peygamber oğlunun elleriyle boğazladığı kurbanı dahi kabul etmeyen Allah, acaba başında bulunup törene iştiraki bile tenezzüle yanaşmayarak vekâletle kestirenlerin kurbanları kabul eder mi?

Hz. İbrahim, rüyasını Hz. İsmail’e anlatarak; “Ey oğulcuğum, doğrusu ben, rüyada seni boğazladığımı görüyorum. Sen ne dersin?” dedi. Çünkü peygamberlerin uykudaki rüyaları, aynı zamanda vahiy niteliğindedir. Hz. İbrahim’in rüyasını oğluna bildirmesi, ona durumunun daha kolay olması, ayrıca Allah’a ve babasına itaatte küçüklüğüne göre sabrını, sadakatini, gücünü ve azmini denemek içindi. Hz. İsmail dedi ki: “Babacığım, sana emrolunanı yap. Allah’ın sana emretmiş olduğu beni boğazlama işini yerine getir. İnşallah beni sabredenlerden bulursun. Şüphesiz ben sabredeceğim. Bunun ecrini Allah katında bulacağımı umuyorum” dedi.
Yaratıcıları Allah’a ikisi de teslim olunca, Hz. İbrahim oğlu İsmail’i alnı üzerine yatırdı ve tekbirler eşliğinde şahadet getirerek Allah’ı zikrettiler. Bu, öylesi bir imanı ve teslimiyeti sembolize ediyordu ki, İsmail, üzerindeki bembeyaz gömleğiyle babasına; “Ey babacığım! Beni kefenleyebileceğin başka elbisem yok. Bunu çıkar ki beni onunla kefenleyebilesin” dedi. Hz. İbrahim gömleği çıkarmaya çalışırken, “Ey İbrahim! Sen rüyayı gerçekleştirdin” nidası geldi. Hz. İbrahim dönüp bir de baktığında karşısında; beyaz, boynuzlu ve iri gözlü bir koç duruyordu. Allah; “Elbette Biz, ihsan edenleri böylece mükâfatlandırırız” ayetiyle, kendisine itaat edenlerden hoşlanmayacakları şeyleri ve zorlukları engelleyeceğini, işlerinde onlar için bir ferahlık ve çıkış yeri kılacağını bildirdi.
Gerek Kabil’in kardeşi Habil’i öldürerek, gerekse Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmek isteyerek geleceğe ışık tutan olaylar, takdir edileceği üzere kurbanın maddi öneminden ziyade manevi yüceliğini ortaya koymakta, dolayısıyla kurbanın karın doyuran özelliğinin değil, Allah’a teslimi bir saygı olduğu anlaşılmaktadır. Eğer aksi olsaydı; ne Kabil Habil’i öldürür ne de Hz. İbrahim oğlunu kurban ederdi. Şüphe yok ki Hz. İbrahim, canından üstün tuttuğu oğlunun etinden yararlanmayacağı gibi, yardım maksadıyla yoksullara da dağıtmayacaktı.
Sözde Yaratıcıları adına kurban kestiklerini öne süren inananların benliklerini yücelterek; ya ete odaklanmaları, ya törene sabredememeleri, ya törene iştiraki önemsememeleri, ya da yoksullara ve hayır kuruluşlarına yardım yaptıkları gerekçesiyle kurbanlarının başında bulunmamaları; sözde kurban takdim ettikleri Allah’a karşı büyük bir saygısızlık, gizli bir kibir ve hakarettir. Sanki tanrılarmışçasına böbürlenerek kutsal merasime tenezzül etmemeleri ve adlarına “vekil” atamalarının cüretkârlığı, kimin “Allah” olduğu sorusunu doğurmaktadır. Sanki Allah’a kemik atarcasına gösterilen akıl almaz bencillik ve saygısızlık, şüphesiz kurbanlarını da mundarlaştırmaktadır.
Kendi gibi bir insan olan politikacının, devlet adamının ya da menfaat sağlayacağını düşündüğü iş veya bir ilim adamının önünde esas duruşa geçmeyi, özen ve heyecanla hazırladıkları hediyeleri sunmayı şeref ve kazanç addedenler; neden aynı duruşu Allah’a karşı göstermiyorlar? Eğer kurbanın Allah nezdinde ki ehemmiyeti anlaşılmış olunsaydı; laubali, şımarık ve kasıntı davranışlar yerine, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme esnasında duyduğu o tarifi imkânsız aşk, arzu ve heyecan hissedilir; dolayısıyla iman, amelle açığa çıkardı. Herhalde vekâletle kurban kestirenler Hz. İbrahim (a.s)’den, Hz. Muhammed (s.a.v)’den ve diğer peygamberlerden daha üstün olmalıdırlar ki, Allah’a sunulan hediyelerin başında dahi bulunmayı kendilerine layık görmemektedirler.
Cemaatle namaz kılınması misali imam niteliğindeki kurban kesen birini vekil tayin edebilirsiniz ama orada bulunma zorunluluğunu yok sayamazsınız. O takdirde imamı da vekil tayin edin ve sanki cemaatte namaz kılıyormuşçasına namaz kılmış olmanız nasıl imkânsız ise; kurbanınızın da Allah nezdinde hiçbir değeri bulunmamaktadır. Yaratıcı Allah’a sunulan kurban sahibinin sanki Allah’tan büyükmüşçesine ibadete iştirak etmemesi, tartışmasız GİZLİ BİR ŞİRKTİR…
Kurbanınızı ya doğrudan ya da vekil aracılığıyla Allah’a takdim ettikten sonra dilerseniz tamamını yiyebilir, dilerseniz tamamını istediğiniz kuruma veya yoksula bağışlayabilirsiniz. Kurbanın amacı yardım değil, yaratıcı Allah’a bir tazimdir…
Unutmamalıdır ki sen, yaratık bir kulsun. Yaratıcı’nın rızasını kazanabilmek maksadıyla sunduğun hediyeyi törene iştirak etmeksizin vekil aracılığıyla takdim edemezsin! Cemaatle namaz kılarken nasıl vekil kıldığın imamın arkasında durma zorunluluğu var ise, kurban ibadetinde de bulunma mecburiyetin vardır.   

“Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, İşte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.” Nur. 52
“Saygı duyan kimse öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçacak, sonra ne ölecek ne de yaşayacak.” El Ala. 10-13