21 Ocak 2017 Cumartesi

Helal ve haramlarda laikleştirilmiş…

Seküler-laik-demokratik bir anayasa temelinde laikleşilmeden imanı muhafaza edebilmek o kadar zordur ki, cehennem üzerindeki sırat köprüsünden geçmekten farksızdır!

Allah’a olan inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden laiklik, ateizmin siyasi bir terminolojisi olarak Kur’an ile siyaseti yani devleti birbirinden ayırarak dünya işlerinde dini hükümlere karşı çıkmış öyle bir düşünce düzeyidir ki, helal ve haramlar laikleştirilmeden Allah adına kullanılamamaktadır.

Helal ya da haram, vahiysel hükümler olup ne nefsin ne beşeri bir gücün ne de seküler-laik düşüncelerin inisiyatif kullanamayacakları dinsel terimlerdir ama vahyi her değeri biçen laik kurallarca batıllaştırılmışlardır. 

Neyin haram yahut helal olduğuna hüküm verme yetkisinin kime ait ve kime itaat edilmeli sorusu ve yükümlülüğünü manipüle eden vahiy dışı düşünceler şirki öyle meşrulaştırmışlardır ki, çeşitli akıl karıştırıcı yollarla iman adına küfre rağbet ettirebilmişlerdir.

Vahyin haram buyruğuna helal yahut haram fetvaları veren seküler-laik devlet güdümündeki popüler din adamları öyle kullanılmışlardır ki, vahyen haram olan anayasaya ya da devlet hükümleri asla eleştirilememiş hatta helalmiş gibi korunup kollatılmıştır. Her ne kadar vahiy karşıtı seküler-laik ateist güruhlar olsa da, asıl iman sahiplerine tecavüz ederek akıl ve kalplerini karıştıran münafık din adamlarıdır.

Seküler-laik-demokrat düşünce özündeki yapılaşmaları yani yasaları ve siyaseti helalleştirerek, kavramları bozmak suretiyle dolaylı yollardan savunabilen İslam maskeli ilahiyatçılar, yalnızca Müslümanları değil ateistleri, Hıristiyanları, Yahudileri ya da diğer inanç kesimlerini çelişkide bırakıp zihinlerini öyle iğfal etmişlerdir ki, apaçık olan ayetleri anlaşılmaz kılıp karanlığa götürmüşlerdir.

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Her ne düşünce, inanç veya dinde olunursa olsun söz sahibi sadece Allah ve buyruklarını insanoğluna tebliğle görevli Resul’üdür. Dolayısıyla tek ve hak olan din İslam’dır; diğer bir ifadeyle kayıtsız-şartsız olarak Allah’ın iradesine teslimiyettir. Bunun dışındaki her düşünce, söz ve din gayrimeşru yani batıldır.
Ancak yaratıcı Allah’a karşı nefislerini galebe çaldırarak açı edinen insanlar öyle bir ihanet ve nankörlük içindedirler ki, ya hilkatteki eşlerinin ardına düşerler ya da yaratılmış canlı-cansız mahlukatları idol yaparak rehber edinirler. Her kulun bir doğrusu ya da yanlışının var olduğu bir düzende kaostan başka bir sonuç alınabilir mi? Kin, nefret, düşmanlık ve çatışmadan başka bir barışın olabilmesi mümkün müdür?

Her kim ne fikir yürütürse yürütsün seküler-laik-demokratik düşüncelerin edine geldikleri savaş, doğrudan Allah ve indirdiği düzenledir. Geri kalan iddiaların tamamı asılsızdır, yalandır, dünyevi çıkar amaçlıdır ve hilesel yönlendirmelerdir.

Allah ve Resul’üne iman etmiş bir Müslüman olarak dünyada yapayalnız kalsam dahi, demokrasi gerekçesiyle başka bir inanca sahip halkın çoğunluğuna uyabilmem ve birliktelikte batılı paylaşabilmem mümkün değildir. Aynı şekilde İslam dışı seküler-laik bir düşünceye, düzene veya devlete razı gelip itaat edemem de. Velev ki aynı ırka ya da millete sahip olsam hatta babam ve kardeşim hakkı batıla tercih etmiş olsa bile!

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

Bu sebeple seküler-laik bir devlete razı olan Müslüman olamaz! Allah’ı, tıpkı hıristiyan ve yahudiler gibi gökyüzüne yerleştirip yeryüzünde hâkimiyetlik taslayan Müslüman olamaz!  Kur’an hükümleri ile devlet yapısını birbirinden ayıran Müslüman olamaz! Allah’a eş koşarcasına özgür irade güden ya da kaderle çatışan Müslüman olamaz! Kendi istek ve düşüncelerine hatta rivayetlere göre ahkâm kesen Müslüman olamaz! Allah ve Resulünden başkasını üstün tutan Müslüman olamaz! Herhangi bir şeyi ya da icraatını Kur’an hükümleri doğrultusunda değil de seküler-laik-demokrasi sınırlarında gözeterek amel eden Müslüman olamaz! Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyen Müslüman olamaz! 
 
Aslında helal ve haramın karşılığı doğru ve yanlıştır. Eğer doğru veya yanlışlar seküler-laik düşünce doğrultusunda nefislere hak yani özgürlük tanımışsa; helal veya haramın devletteki yani kamusal alandaki anlamı yahut yaptırımı nedir?

Hocalar çıkıp şu helal, bu haramdır vaazları yaparak ahkâm kesiyorlar ama Allah nezdinde haram olan seküler-laik anayasa ve devlete tek söz edemiyorlar. Devletin serbest bırakarak helal kıldığı şeyleri Allah yasaklayıp haram sayarken; Müslüman bir vatandaş kime uymalıdır? Devlete itaat etse, Allah tarafından cezalandırılarak lanetlenecek; Allah’a boyun eğse devlet tarafından teröristlikle suçlanıp cezalandırılacak? Her ikisine uymaya çalışarak gizliliğe kalkışıp rıza kazanmaya yeltense münafıklıkla yaftalanıp şirk koşmaktan müeyyideye çarptırılacak!

Öyleyse Müslümanlara yegâne şart olan bir İslam Devlet’inin olmadığı bir düzende helal ya da haramdan bahsetmek neyin nesidir? Seküler-laik bir devlette imana erişebilmek mümkün müdür? Birbirlerine tezat hatta hasım düşünceleri birarada yaşatabilmeyi hangi güç, kitap ve karakter izin verebilir? Egemen bir irade kendini imha edercesine başkasına salahiyet yahut vekâlet verir mi? Bir sevgili dahi bir başkasına tahammül edemezken; yaratıcının bir başkasına duyulan aşk ve tazimi kabulü ya da rızası mümkün müdür?

İnsan, ölümlü bir kul olduğunu her an hatırlamalıdır ki, beşerin doğru veya yanlışına değil, Allah’ın helal ya da haramına odaklanarak diri kalabilsin! Ama devletleşmeden imkânsız! 
    

 “Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır. İman etmelerinden, Resûl'ün hak olduğuna şehadet getirmelerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” Al-i İmran 85-86

12 Ocak 2017 Perşembe

Başka bir terör örgütü tanımam!

Gerek dışarıda gerekse içerde geri kalan sokaksal örgütler, sadece yamalardır.

Allah’ı siyasetten yani devlet yönetiminden ayrı tutan seküler-laik düşünce ve düzenlerin tamamı terörizmdir.

Terör, toplumu korkutmaya ve yıldırmaya yönelik bir eylem olup, silahlı yahut silahsız olunması, amaç ve hedefi hasebiyle bir önem taşımamaktadır. Çünkü fitne, Bakara Süresi 191. ayetinde bildirildiği üzere adam öldürmekten daha kötü bir günahtır; suçtur!  

Hatta silahsız terörün verdiği tahribat ve çıkardığı kaos, silahlı terörden bin kat daha etkili ve yıkıcıdır. Unutulmamalıdır ki, silahın verebileceği zarar ile fitnenin kapsayacağı tesir, tahmini imkânsız bir boyuttadır.

Terör kavramı diğerleri gibi öyle manipüle edilmiştir ki, devletler dışında haksızlık ve adaletsizlik yapanlar yaftalanmış; böylece devletlerin soyutlanmasından ötürü terör anlayışı kısırlaştırılmıştır. Oysa terör veya teröristlikle ilgili hükmün kimin verdiği inisiyatifi baz alındığında; yaratıcı Allah’a karşı isyan üzerine kurulmuş seküler-laik devletlerin tamamı terörün ta kendileri olmalıdır ama nefsani kararlar aslını değil sokaktaki gölgeleri yani azmedilenleri öne çıkarmasından dünyadaki terör örgütlerinin esası devletler muaf tutulmuştur.

Seküler-laik toplumlukların egemen olduğu devletlerde tek şey yalandır! Yerde ve gökte ne olduğunu bilmeyen; ayrıntısına inemeyen; eşya ve olayların bilgisine sahip olmayan; dilediği kaderi yazamayan; düşüncesini fiiliyata geçiremeyen; ecelini bilmeyen; ölümlü yani varlığının sonu olan; fayda ya da zarar veremeyen; halleri ve hadiseleri tayin ve tespit edemeyen; her şeyi bilemeyen ve her şeye güç yetiremeyen; istediğini istediği gibi yapamayan; bütün zaman içinde her yerde hazır ve nazır olamayan insan, iddialarının aksine terörist olduğu tartışılmazdır.

Dini siyasetten ayırmak ne demektir bilir misiniz; Allah hâkimiyetini devlet düzeninden ilga etmektir. Yoksa ifade edildiği gibi din işleriyle devlet işlerini ayırmak gibi yüzeysel bir anlam içermemektedir. Toplumdaki dinin Allah’ı işaret etmesinden manipülasyonlara gidilip Allah yerine din kullanılarak öyle bir aldatılma sağlanmış ki, laikliği devletin dinler karşısında tarafsız olduğu savunusuyla Allah karşıtlığı kamufle edilmiştir. Oysa yaratan ve dinleri paylaştıran Allah olduğuna göre; herhangi bir zulmün, ayırımcılığın ve adaletsizliğin olabilmesi mümkün müdür?  

Örneğin terörle ilk kez CHP ile tanışan Müslüman Türk milleti, bir terör örgütünün ilkeleriyle devlet olunması akabinde millete verilen yetki, asla tabeladan öteye gitmemiştir. Baskı, korku ve tehditle milleti sindirmeye çalışan CHP diktatoryası, bir milletin başına gelebilecek öyle büyük bir şerdir ki, halk düşmanlığı halk adına yapılarak, gayrimeşru ilişkideki ya da uyuşturucu kullanımdaki tatmin misali önce haz duydurmakta sonra krize götürmektedir.
Öyle ki, halen anayasa ilkeleri adına CHP diktatoryasının etkisinde olan diğer tüm siyasi partiler, milleti değil CHP’yi gözetip politika yapmak suretiyle halkın büyük bir çoğunluğuna ihanet edebilmektedirler. Oysa karar yani irade, anlayışlarına göre millette olması gerekirken, CHP devletinde bulunmaktadır. Böylece millet öyle kandırılmaktadır ki, zincirlerinden kurtulamayan sözde vekiller, milletin önüne attıkları batıl yemlerle ağlarına düşürüp midelerine haram sokabilmektedirler. O haram lokma nedir biliyor musunuz; “ALLAH ALLAH” nidalarıyla canlarını veren şehitler ve geriye bıraktıkları dul ve yetimlerdir.

Hani hâkimiyet kayıtız-şartsız milletindi! Hani nasıl ve neyle yönetileceği kararını sadece millet verirdi!

Azınlığın tahakkümü altında olan çoğunluk öyle mahkûmdur ki, sebebi millerin ta kendisi ve seçtiği vekillerdir! CHP cumhuriyetinin ilkeleri güdümündeki bir millet, devlet, meclis, yasama, yürütme ve yargı organları hak ve adaletle hükmedemez! Çünkü hükümlerinde Allah yoktur! Nasıl ki Allah’ın hükümlerini vahiyden koparmışlar ise; milletin din ve namusunu takılmayarak CHP ilkelerine peşkeş çekilmiştir. Dolayısıyla sürdürülen seküler-laik düzen milletin değil doğrudan haçlı-siyonistlerin güdümündeki CHP buyurganlığı olup, bugüne değin değiştirilemez denen anayasa maddeleriyle ilgili hiçbir referanduma gidilmeyerek millet üzerindeki totaliterlik, manipülasyonlarla meşrulaştırılmıştır. Ancak CHP ilkelerini değiştirmeye cesaret edemeyenler, vahyi deştirmede asla kesilebilmektedir.  

Seküler-laik düşünceler, hatta ölümlü insan kimdir ki, gücü, bilgisi, makamı ve iktidarı ne olursa olsun sözüne itibar edilebilsin? Ölümlü oldukları bilindiği halde kestiği ahkâmlara nasıl inanılarak rehber edinilebilmektedir? Bir geleceği olmayanın başkalarına gelecek vaat edebilmeleri mümkün müdür? Eğer yaratıcıları Allah’a meydan okuyabilecek birer tanrı seviyesinde iseler, neden sıkıntılara mağlup olup diledikleri düzenle kalıcı bir huzur ve güveni inşa edememektedirler? Ölüm, hiçliği kanıtlayan bir son değimlidir ki, ölümlüye güvenilerek umut bağlanılabilmektedir? Ölüme karşı koyamayan bir düşüncenin ne kadar yalancı olduğu apaçık bir ispat değil midir? 
 
Her olayın ardında yaratıcı Allah’ın olduğu apaçık ortada ise, düzen kurabilmeye ve istenmeyeni engellemeye kimin gücü yetebilir? Herhangi bir beşer, Allah’ı ve yazdığı kaderi etkileyip değiştiremeyeceğine göre; nasıl oluyor da seküler-laik bir iradenin üstünlüğüne ve muktedirlik otoritesine vurgu yapılarak teröre ve satanizme koşulabilinmektedir? Allah, indirdiği kitap ve hükmettiği kader hiç değişmeyip yenilik kazanmadığı halde; köksel herhangi bir değişimin ve yeniliğin ihtimali mümkün müdür? Dolayısıyla değişim ve yenilikten maksat öz yani kader değil ise, kozmetik ürünlerle mi ‘yaratıcılık’ ahkâmı kesilebilmektedir?

İnsanı yaratan ve sahip olduklarını veren kim ise, kural koymada O’nun hakkıdır. Yaratılan beşer, yaratıcısı Allah’ın kurallarına uymakla yükümlüdür. Uymadığı takdirde terörist olur ve kaos meydana gelir. Bu sebeple dünya anarşiden geçilmemekte; her nefsin doğru ve yanlışları bumerang misali kendilerine öyle dönmektedir ki, acı ve dehşetin tadını yaşamaktadırlar. Dolayısıyla kendine merhamet etmeyen bir kula, ne bir başkası ne de Allah merhamet eder!  

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.“ Nisa 135

“Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız! “ Araf 40

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23


7 Ocak 2017 Cumartesi

Günahkârlardan günahları sorulmaz!

Ya egemen olduğu büyüklenmesinde bulunan insan öyle midir?

İnsan ne kadar güçlü ve iktidar olsa da; mülke sahip olduğunu iddia etse de; hâkimiyeti elinde bulundurduğu ahkâmı kesse de; aldığı tedbirlerle takdiri önlemeye çalışsa da; olayların arkasını aydınlatmaya kalkışsa da; kaderin önüne set çekmeye koyulsa da; bilgisine güvense de; fayda veya zarar verici olduğuyla böbürlense de; üstün gelebilmek için düşüncelerde sınır tanımasa da; kendisine muhtaç olunduğu kanısı taşısa da; verici ya da alıcı olmakla kibirlense de; varoluş sebebini inkâr etse de; ebediyetlik nutukları atsa da; kul değil bağımsız ve özgür olduğu hülyasıyla hakikate itirazda bulunsa da helak olmaktan kurtulamamış, ince ayrıntısına kadar hiçbir şeyi bilememiş, bildiğini fiiliyata geçirememiş, müdahaleden kaçınamamış, başına gelen musibetten sakınamamış, bazen kaderi doğrultusunda sıyrılmış ise de kalıcılığını muhafaza edememiştir.

İdrak edememenin ya da kavrayamamanın sebebi, o şeyi bilmemekle orantılıdır. Lakin bir şeyi iyi bilebilmek için özünü yani teferruatını bilmek gerekir. Ancak bütün ilimler hatmedilse bile yeterli değildir; ki, asıl olan bilinenin mutlak surette yapılabilir iradesinin ortaya konabilmesi ve hiçbir gizem olmaksızın en ince ayrıntılara hükmedilebilmektir.

Yaratıcıdan çıkan ilk birlik ‘akıl’dır. Buna göre ruhlar, bedenler ve akıllar yaratılır. Aslında beşeri güçlere atıfta bulunan ‘üst akıl’ nedir bilir misiniz; yaratıcı Allah’ın Etkin Aklı’dır. Ancak seküler-laik düşüncede yaratıcı mevzubahis olmadığından Etkin Akıl, üst akıl olarak beşere konumlandırılarak muhatap açısı edinilmektedir.

Yaratıcı Allah’tan çıkan ilk birlik akıl; asla özgür ve mutlak bir güç değil, yaratıcının Etkin Aklı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır. İnsan zihninin özü bilebilmeye yetili olsa da, her zaman biliyor demek değildir. Çünkü kendiliğinden bilebilmesi mümkün olmadığından aktif güç olarak Etkin Aklın donanımına ihtiyacı vardır. Bu sebeple akıllar arasındaki bilgi uçurumu ve dengesizlik apaçık bir kanıttır.

Ne bilgi ne irade ne düşünce ne de güç kendiliğinden gerçekleşmediği için mümkün olabilen kuvvet ve kıymetler beşere yamanamaz.  Bir yaprağın yere düşmesi dahi Allah’ın dileğine bağlı ise, evrendeki her şey O’nun eseridir. Dolayısıyla Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini dilediği ölçüde ya aydınlatır ya da karartır; böylece tüm insanların pay aldığı tek bir Etkin Akıl’ın varlığı tartışılmaz kılınır.  

Yoktan var etme yani yaratıcı olabilme kudretine erişememiş insanın vahiy dışı her düşüncesi, duygusu ve sözü yalandır; iddiaları ve vaatleri abartılıdır; kaderi engelleyebilme gücü yoktur; hiçbir konuda irade sahibi olamayıp sadece araçtır; her ne kadar istihbarı bilgilere sahip olsa dahi muktedir olabilme inisiyatifi yoktur; ecelini kestirebilmesi mümkün değildir; fayda yahut zarar verebilme salahiyeti fıtratını aşar; dilediğini gerçekleştiremez;  aracı dahi olamamaktadır; rivayet, söylenti veya dedikodu batıl yoldaki argümanlarıdır; az bilgiye sahip olduğundan çok şey bildiğini sanır; ne istediğini bilmediğinden aslı dururken gölgenin peşinde koşar; çözemediği ya da ulaşamadığı şeyleri manipülasyonlarla örtbas eder; Allah’ın lütfettiklerini sahiplenir; sıkıntıya düştüklerinde Allah, rahata kavuştuklarında ‘ben’ diyerek tutarsızlıkta yani münafıklıkta sınır tanımazlar; suçlunun ne suç işleyeceğini bilemez; ne suçu ne de suçluları önleyemez; suçluyu bildiği halde yakalayamaz; kalplerde saklı olanları bilemez; seküler-laik insan hakları adına suçluyu muhafaza eder; didinip çabalayarak elindeki her türlü bilgiye başvurur ama kaderce hükmedilen menfiliği müspet hale dönüştüren bir irade ortaya koyamaz…

Dolayısıyla insan bildiğini yaratıcı Allah’ın Etkin Aklı güdümüyle elde ediyorsa; Allah’a karşı galebe çalabilmesi mümkün müdür? Allah’a karşı ayak diretmesinden pozitif bir sonuç çıkarabilir mi? Allah’ı devletten, siyasetten ve dünya işlerinden dışlayarak huzur ve güvene kavuşabilir mi? Bilmediklerini öğreten ve sahip olduklarını veren Allah’a nankörlük ve hainlik yaparak selamete kavuşabilir mi? Yapılan dualar kabul görür mü; dilekler karşılık bulur mu?

 “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” İsra 85

“Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).” Kasas 78

“İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra, kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, «Bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir» der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.” Zümer 49


“Bilmez misin ki, Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir? Bu, bir kitapta (levh-i mahfuzda) mevcuttur. Bu (eşya ve olayların bilgisine sahip olmak), Allah için çok kolaydır. Hac 70

1 Ocak 2017 Pazar

Çözüm bedende değil ruhtadır!

Ancak ruhun beden üzerindeki mutlak hâkimiyetini reddeden seküler bilim ve siyasetle çözümü geçersiz kılan din dışı düzenler, beterin daha beterini geçmişte yaşattıkları gibi günümüzde de yaşatmalarına bayraktar olabilmektedirler.

Akıl ve kalp! Biri düşünceleri diğeri de duyguları üreterek birbirlerini tamamladıkları halde tıpkı ruh ile beden misali ya inkâr edilmekte, ya kuramlarla savaştırılmakta, ya da ayrı güçler olarak konumlandırılarak etkisel kuvvetleri zayıflatılmaktadır.
  
Oysa her ikisi de ruhun direktifinde işlev görüp bedeni yönlendirdiklerinden düşünceler ile duygular birbirlerinden ayrı tutulamaz. Düşüncenin nasıl iyi ve kötüsü var ise, duygularında iyi ve kötüleri bulunmakta; lakin seküler-laik anlayış insan iradesini temsilen aklı yani mantığı öne çıkararak duyguları bastırmak suretiyle hâkim olunabileceği sanısıyla dövüşü bilim adına sürdürmektedir.
  
Her ne kadar tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesi iradesel değil kadersel ise de, yaratıcı Allah’a karşı üstün olabilme arayışında olan yaratık insan, yaşadığı gerçeği kabul etmekte direnebilmektedir.

Mantık ile duygular tıpkı düşünce ile davranış ya da inanç ile iman misali çoğunlukla örtüşmeyip çatışarak sürekli değişkenlik göstermek suretiyle paradoksal sonuçlar doğurması, hiçbir kanıtsızlığa veya şüpheye yer bırakmayacak aleniliktedir.

Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında bedensi yani akılcı teoriler düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürerek özgür iradeyi, diğer bir ifadeyle insan iradesini egemen kılmalıdır ama asla başarılamamaktadır. Dolayısıyla ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür!

İnsanlar, yaşamları boyunca işledikleri yanlış ve günahlardan dolayı kendilerini ayıplamış, pişman olmuş, özür dilemiş ve tövbe etmiştir ama yine de hata, kusur ve kabahatlerinden asla vazgeçememişlerdir. İnsan iradesinde olduğu iddia edilen mantığın hâkim olabilmesini sağlayacak bilimsel prensiplerle seviye yükseltilmek istenmiş ise de, fiiliyatta kalıcı bir başarı elde edilememiş, dolayısıyla Mutlak İrade’nin esaretinden kurtulunamamıştır.

Bilgi işlem ve idare merkezi olduğu iddia edilen beyin ile hareketi sağlayan özgür iradenin duyguları bastıramaması, denetleyememesi ve etki altına alamaması; özgürsel ve egemensel hesapları altüst etmiştir ama ısrar ve inat sürebilmiştir.

Müspet yahut menfi her olayın akabinde yüzeysel yani bedensel çözümlerin peşine düşerek ruhsal hiçbir derinliğe inmeyen insan, her zaman tuşa gelip çözümü çözümsüzlükte aramasının bedelini bitmez-tükenmez felaketlerle ödemektedir.

Çözümü maddede yani bedende arayarak yaptığı anayasa ve kurduğu devletle inşa eden insan, ruhu hiç önemsemediğinden mezardan dışarı çıkmamış; böylece hâkim olan yaratıcı Allah’ı idrak edememiştir.

Allah’ın dilemesiyle meydana gelen her olayda olduğu gibi yılbaşı gecesi adamın biri Reina adlı bir gece kulübünü basarak onlarca insanı öldürüp yaralayabilmesi düşünebilenler için bir ibret ve delil ama yinede muhakeme edilebilinmemektedir.

Eğer bir adam, ülkeyi kaosa götürebilecek bir eylemi gerçekleştirebiliyor ise, nerede kaldı demokratik ve laik aklın caydırıcı üstünlüğü?  Nerede kaldı hâkimiyetin kayıtsız-şartsız millette olduğu? Nerede kaldı mantığın duygu üzerindeki hâkimiyeti? Nerede kaldı seküler-laik düzenin teminatı? Nerede kaldı kadere meydan okuyan teoriler?

Hani devletin ya da milletin izni olmadan hiçbir musibet isabet etmezdi?
   
Allah’a olan inanç ve imanı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden demokratik ve laik anlayışının ancak felaketler ürettiği ortada ama heva ve hevesine kapılmış insan yinede bedeni düşünceden vazgeçip ruha inememektedir. Bu sebeple sorun çıkaran bir düşünceyle sorunları çözebilmek imkânsızdır.

Demokratik ve laik anlayış gerekçesiyle her ne kadar Allah’ın hâkimiyeti dışlanmaya çalışılsa da Allah hâkimiyetini sürdürmekte; dolayısıyla insana tanınan hâkimiyet komedisi Reina’da olduğu gibi dumur kalabilmektedir.  Dolayısıyla olayların ancak bedeni değil ruhi bir çareyle üstesinden gelinebileceği gerçeği o kadar aşikârdır ki, hâkimiyetin kayıtsız-şartsız Allah’ın olduğu kabulüyle karanlıktan aydınlığa çıkılabilecek; bataklıkta debelenerek kurtuluşa erişilemeyecektir. 
    
İnsan ancak hükümlere uymakla yükümlüdür; Allah ve Resul’ünün önüne geçerek hüküm koymaya değil! Dolayısıyla cüret edip kibre ve böbürlenmeye kalkıştığı anda bedelini ödemekte; bedenlerle uğraşmaktan ruhu kavrayamamaktadır.

Her olayın ardında yaratıcı Allah olduğuna göre istenmeyeni engellemeye kimin gücü yetebilir? Bu sebeple Allah’ın etkilenip değiştirilemeyeceği ortadayken değişmesi gereken sadece insandır! Çünkü olayları görüp nedenlerini bilememesi zayıflığına apaçık bir delildir.

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. Hadid 22

“Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.“ Tegabün 11 

 “(Resûlüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir. Ahzab 16

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler. “ Rum 41 


29 Aralık 2016 Perşembe

Gurur bir şirktir!

Çoğu kimse gururun ne olduğunu bilmeden öyle övünür ki, gurur taşımayanları erdemsizlik, pespayelik hatta şerefsizlikle aşağılarlar.

Oysa ebedi olarak lanetlenmiş şeytan da gururunda dolayı böylesi bir müeyyideye çarptırılmıştı. Dolayısıyla gurur taşıyan her insan, insani bir şeytandır!

Gurur bir kibirdir, büyüklenmedir ve egoistliktir. 

Beşeri hiçbir kimseyle kıyas kabul edilmediği gibi yaratıcıdan dahi üstün olunabildiği kanısının hissedilmesi ya da rejim veya yönetimle ifa edilmesinin nasıl bir psikolojik hastalık olduğu düşünce ve davranışlarla aşikârdır.

Gurur, kişinin kendisi veya bağlı olduğu ülkenin, ırkının, partinin, cemaatin yahut bir grubun varlığı, geçmişi veya başarıları ile övünmesi ve haz alabilmesiyle kulluğu reddediştir. Böylesi bir reddedişi doğrudan ya da dolaylı biçimde ortaya koyan gurur, Allah hâkimiyeti yerine kendisi yahut bir başka tutkusunu öne çıkaran isyan yani başkaldırıdır.

Kendini ve bağı olan beşeri her şeyi üstün gören ve başka hiçbir şeyi önemsememecesine egemenlik güden gurur öyle bir benliktir ki; şeytanlığın yani kötülüğün, vicdansızlığın, insansızlığın, merhametsizliğin, eşitsizliğin, paylaşılmazlığın, haksızlık ve adaletsizliğin ta kendisidir.

Oysa yaratılmış bir mahlûk olan insanın gurur duyabileceği hiçbir şeyi yoktur. Kendini kendisi var etmeyip ecelini yaratamadığı gibi yaşamının hiçbir sürecini de yazgılayamayıp ne ileri ne de geri koyabilmektedir. Zaten yaratıcısı tarafından yazılmış kaderi, malik olduğu düşüncesini boşa çıkartmaktadır. Sahip olduğunu sandığı şeyler, kendisine verilmiş bir emanet, lütuf ve ihsandır. Çünkü ölümü başka hiçbir kanıta ihtiyaç bırakmayan bir olgudur.

Dilemediği veya istemediği nice musibet ve kötülükleri elem ve keder içinde sarmalayabilen insanın gururu ancak bir ütopyadır; dolayısıyla dilediği bir şeyi elde etme başarısı ya da zaferi olamadığından gururu da mümkün değildir.

Ancak ne zaman ki, ruhuz bir beden yaratılarak Allah’tan bağımsız yani özgür hale gelinir; işte o zaman gurur duyulabilecek başarı ve zaferler kazanılabilir!

İnsanı günaha yani şirke götüren benlik ve gurur öylesine nankörlük ve hainliktir ki,  emanet olarak üstlendiği kuvvet ve kıymetleri sahiplenmek suretiyle yaratıcısına ve özün e kalleşlik yaptığı gibi hilkatteki eşini de aldatmaktadır.

Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ın olduğu halde gurur güderek kibirlenebilen insanların rakip gütme dürtüleri kıskançlığı, hasetliği ve akla gelebilecek her türlü insanlık dışı kötülükleri meşrulaştırmaktadır.
   
Gurur sahibi bir insana hiçbir doğru yani gerçek işlemez. Gurur öyle bir kibir, büyüklenme ve kendini beğenmedir ki, hata ve yanlışları bir hediye babında sunduğunuzda ya da hakikatleri kanıtladığınızda düşmanca bir tepkiyle karşılaşılır ve doğrudan dışlanılırsınız. Dolayısıyla gurur, hakikati baltalayan korkunç bir felakettir ama insanların çoğu bilmeden o felakete sahip olmakla övünç duyarlar.

Yaratıcı Allah’tan gelmeyen, kaderde olmayan ve takdir edilmeyen ne vardır ki, yaratılmış insanın mümkün olmayan bir şeyi mümkün halde getiren bir yaratıcılığıyla övünebileceği bir gururu olabilsin?

“Öğüt veren Kur'an'a yemin ederim ki, küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler. Sâd 1-2


“Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!”  Araf 40

23 Aralık 2016 Cuma

Çok mu korkuyorsunuz?

Oysa korkulacak olanın insan değil Allah olduğunu idrak edebilselerdi, dünyada elde etmeyi düşündükleri fani değerler adına içinde ebedi kalacakları ahiret yurduna fiyat etiketi biçmezlerdi.

Aslında sorun küfrün sayısı, ekonomik ve askeri güçleri değil, kalplerde taşınan şüphe hastalığından iman edilememesidir. Zaten iman edilemediğinden vahyi hükümlere uyulduğunda kayba, ziyana ya da hezimete uğranılacağı korkusu münafıklığa tavan yaptırmıştır.

Allah ile insan arasında tumturaklı bir irade seçimi yapılamadığından öyle bir paradoks yaşanıyor ki hak, batıl; iyi, kötü; yanlış, doğru; küfür, imanla özdeşleştirilebilmiştir.

Bu sebeple vahiyle inmiş İslam’ı değil rivayete, söylentiye ve dedikoduya dayalı İslam adı altında çakma bir din edinilmiş; böylece vahye iman edenler toplumdan soyutlanarak gericilik, terörist, hain ve düşmanlıkla yaftalanmıştır.

Çoğu kimse farkında değildir ama sözde Müslümanlarda ateistçe düşünce ve davranış içindedirler. Çevre uyumuna ateistlerden daha çok önem verilmesinden ayetler doğranmış, ayetlere uymaya çalışanlar köleler misali dışlanarak her türlü savunma hakları ellerinden alınmıştır. Çünkü seküler-laik düzenler kendilerini insan görmemektedir.

Rusların Suriye halkına uyguladığı hoyratça katliamına sessiz kalmayarak imanındaki fışkırma gereği dünyasını ahiret karşılığı satan Müslüman bir Türk, amacını açıkça haykırdığı halde aşağılanıp provokatörlük ve hainlikle mahkum kılınarak katil Rusya’ya tetikçilik yapılmıştır.

Azılı İslam düşmanı katil Ruslardan daha fazla Rus kesilmek suretiyle karalamaların ve iftiraların ardı arkası kesilmemiş; mücahid Mevlüt Mert Altıntaş, töhmet altında bırakılarak şer yani suç makinesine dönüştürülmüştür. Hele fetö ile ilişkilendirilmesi tam bir trajikomik!

“Kur’an Müslümanlığı sapkınlıktır” düşüncesiyle nasıl bir vahiy düşmanı olduğu aleni bir Gülen’in sapık dininde cihada ve insaniyete yer var mı ki, Allah ve insanlık adına yapılmış eylemle ilişkilendirilebilsin? O ancak gülenist olan dinini hakim kılabilmek için ihanette, hainlikte, kalleşlikte, gaddarlıkta ve şeytanlıkta sınır tanımayan bir satanisttir!

Nisan 2006 yılında “Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda fetö ile ilgili her türlü hakikati ortaya koymuş; politikacıların, ilahiyatçıların ve mensuplarının kendisiyle olan ilişkilerinden doğacak tehlikeye dikkat çekmiştim.

Yazdığım kitabın 57. Sayfasında Gülen için;

"O, Haçlılardan, Siyonistlerden, Masonlardan ve Komünistlerden çok daha tehlikeli amansız bir düşman ve eşine az rastlanabilecek bir zındıktır" uyarısını yapmış ama günümüz fetö karşıtları üzerime dolaylı yollardan hücum ederek, şahsımı provokatörlük ve Gülen gibi mümtaz ve hizmet ehli bir alime ihanet etmekle ithamda bulunmakla kalmamış, kitabımın duyurusunu da engelleyip raflardan indirmişlerdi.  
Şimdi kalkmış ahkam kesiyorlar!

Öyle ki, din dışı seküler-laik düzenin bayraktarlığıyla ayakta kalınabileceği sanısısı yüzünden nice iman etmiş Müslümanlara karşı öyle korku içindedirler ki, zarar görebilecekleri kaygılarından beterin daha beteri bir tahribatta bulunabilmektedirler.

Yıllar önce; Gümüşhane Baro Başkanı olan bir şahıs, türban örttüğü gerekçesiyle bayan bir avukatı barodan atar. Bunun üzerine Osmaniyeli bir mücahid, tıpkı Kahramanmaraş’ı Fransız işgalinden kurtaracak adımı atan Sütçü İmam misali Gümüşhane’ye gelerek baro başkanını infaz eder.

Günümüzde olduğu gibi ortalık karışır ve sağcısı-solcusu; muhafazakarı-milliyetçisi; dinlisi-dinsizi; türbanlısı-açığı mücahid İzzet Kıraç’a saldırır. Hemen oğluyla ilişkiye girerek babasına avukat tutacağımı ve Kıraç hapiste tutulacağı süre tüm giderlerini karşılayacağımı bildiririm.

O esnada gecemi gündüzüme katıp ve tüm işlerimden ayağımı çekmek suretiyle avukat aramaya koyuldum. Kendi avukatlarım ve tanıdıklarım tepkiden çekinerek davayı üstlenmediler. Bunun üzerine Gümüşhane’ye yakın iller Erzincan, Erzurum, Elazığ başta olmak üzere Ankara’ya kadar görüştüğüm hiç kimseyi razı edememiştim.  Hatta Erzincan’dan bulduğum bir avukat razı olup ücretini peşin gönderdiğim halde sonradan vazgeçip paramı iade etmişti.

Yüz binleri katleden Öcalan gibi şedit bir teröristin davasını üstlenebilmek için binlerce avukat sıraya girerken; bir Müslüman’a ücreti karşılığı avukat bulamamıştım. Çok eskiden tanıdığım ve Trabzon’da avukatlık yapan bir arkadaşı ikna edip davayı üstlendirmiştim.

O sırada İzzet Kıraç’ın oğlu Milliyet Gazetesiyle yaptığı röportajda benden bahsederek arkalarında olduğumu bildirmesi üzerine; Milliyet Gazetesi manşetten haber yaparak, “Şadoğlu yine sahnede” başlığıyla şahsımı deşifre etti.  

Bunun üzerine barolar başta olmak üzere hakkımda birçok dava açılmış ve adeta kevgire dönmüştüm. Mücahid Kıraç’a tuttuğum avukat arkadaşa saldırılıp, “şadoğlu’nun köpeği” diye hakaretlerinin yanı sıra beni öldürmek üzere Gümüşhaneli ormancıların dahi içinde olduğu bir tim kurmuşlardı. Daha neler neler…

Ne için? Dünyalık bir menfaatim mi vardı? Ne öldürülen baro başkanını ne de infazı gerçekleştiren mücahidi tanırdım. Ancak hak ve adaleti tanıyıp Allah’a iman etmeye çalıştığımdan menfaat göreceğim yegane değerlerdi.

O zaman anlayamadığım neydi biliyor musunuz; sözde Müslümanların özellikle türbanlıların çektikleri onca zulme rağmen İzzet Kıraç’a karşı olabilmeleri ve iman sahibi bir avukat bulamayışımdı! 
      
Dolayısıyla kendini Allah’a ve hükümlerine adamamış olanların düşünce ve davranışlarını ilerleyen zamanlarda daha iyi idrak etmiş; bugün katil Rusya’nın mücahid infazcısına gösterilen tepkinin hiç bitmemiş olduğuna şahit oldum.

Kahraman ecdadımızla övünürler ama ihanet etmekten geri durmazlar; sözde Allah’a iman ettiklerini söylerler ama Allah’a güvenmez ve şirk koşmaktan imtina etmezler; müminlerle kardeş olmaları, birlik ve dayanışma içinde bulunmaları emrolunur ama müminlere hasım kesilip haçlı-siyonistlere peşkeş çekerler.
  
 “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. “ Hücurat 13 

“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Al-i İmran 175

“Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki guruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?»” Enam 81

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan 44  

20 Aralık 2016 Salı

Beni de provokatörlük ve ajanlıkla suçlamışlardı!

Hem de İslam maskeli partiler ve cemaatler…

Amacımın Müslümanları fişleterek baskı ve şiddet uygulatmak suretiyle ortadan kaldırtmakmış!

Oysa yaratıcım Allah’a küfrediliyor; canımdan üstün olan ayetler aşağılanıyor; ülkem bölünmek isteniyor; iç savaş çıkarılmaya çalışılıyor ama sözüm ona Müslüman müsveddelerinin dertleri fişlenerek menfaatlerinden alıkonmakmış…

Kimmişim biliyor musunuz; CIA ajanı; MİT casusu;  Lawrence; MOSSAD’ın muhbiri ve daha neler…

Öyle ki, toplumda itibar edilen rahmetli babam araya sokularak küfre karşı verdiğim mücadeleden geri dönmem konusunda baskı yaptırmak suretiyle imanı haykırışımı susturmak istemişlerdi.

Söz konusu davada yargılandığım ağır ceza reisi dahi geri atmam konusunda öyle çabalamıştı ki, azılı kâfir ve hainin bulunduğu duruşma salonunda reise; “ceza vereceğiniz korkusuyla geri adım atacağımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Vereceğiniz ceza umurumda değil; (işaret ederek) bu bir İslam düşmanı ve vatan hainidir; sözlerimin arkasındayım” demiştim.

Allah’ın indirdiği yüce ayetlere ‘şeytan ayetleri’ denilerek savaş açılmış ve milletin birbirini kırması için ayyuka çıkan fitne yurdu sarmıştı. Bu sebeple geri adım atarak susabilmem imkânsızdı.  Çünkü fani bir dünya için ebedi ahiret yurdumu satamazdım!

Aziz Nesin adlı fitneci ve bölücü bir kâfir, nüfusu Müslüman olan bir ülkeye öyle meydan okuyordu ki, Türkiye’de her ile hatta ilçeye giderek Kur’an inancını bitireceği sözlerine karşılık ne devlet ne hükümet ne de yargı bir müeyyide uygulayabiliyordu.

Kur’an’ı aşağılayabilmek maksadıyla ilk gittiği Sivas’ta neler olduğu herkesçe malumdur.  Artık Aziz Nesin ve yandaşlarına “dur” demenin zamanı gelmiş ve Allah’ın lütfüyle o şeref şahsıma nail olmuştu. Böylece ölene dek Aziz Nesin’i mahkûm kılmış, değil herhangi bir ile gitmesini, sokağa bile çıkmasını yasaklamıştım. Hatta ölünce Ebu Cehil misali mezarını tuvalete çevireceğim ile ilgili medyaya yaptığım açıklama kendisini derin bir endişeye sevk etmiş, vasiyetiyle mezarı bilinmesin diye dokuz ayrı yere çukur kazdırtarak ölüsünü sözde saklatmıştı. 

Her neyse; o gün karşılaştığım ithamların halen devam ediyor hatta aynı çevrelerce sürdürülerek toplumun etkilendirilmeye çalışılması esaretimizin ve münafıklığımızın yegâne sebebidir.

Suriye’de tek bir insan bırakmamacasına yüz binleri katleden Rusya gibi azgın bir şeytanın büyükelçisini infaz ederek insanlığın, vicdanın, hak ve adaletin var olduğu mesajını verebilmek adına iman ehli Müslüman Türk bir mücahidin haykırışını dahi bedbaht çıkarları halel görür endişesiyle zalimin yanında yer alarak alçaklığın dibine inenler, gâvur Ruslardan farksızdırlar.

İnsanlığı maddi menfaatlerinden aşağı tutan maskeli Müslümanlar, insanlığın insan olmayan numuneleridirler.  Rusya gibi bir zalimin insanlığa karşı işlediği bağışlanamaz zulümlerini paraya tahvil ederek ruhları peşkeşli güruhlar, Türkiye’yi ayağa dikercesine yasa boğabilmişlerdir.

Türk-Rus ilişkileri nasıl bir batıllık, şer ve ihanet içermektedir ki, Rusya’nın attığı bombalarla katlettiği Müslümanlar ilişkiyi bozup insaniyet adına kaygı getirmiyor da, sırf Rusya temsilcisi olmasından ötürü mesaj içerikli infazı gerçekleştirilen büyükelçinin leşi, kıyamet kopartabilmektedir?  Dolayısıyla temelinde insanlık değil zehirsi çıkar olan ilişkilerde öyle bir kanıt yaşanıyor ki, zalim masum, masum zalim sayılabiliyor.

Sözler değil ameller; kimlik değil sonuç; ağlayana acımak değil ağlatana haddini bildirmek; ruha fiyat etiketi biçmek değil bedeni siper edebilmek; zalimin yanında durmak değil karşısına dikilmek örnek ve önemli bir hakkaniyettir!

Adı Mevlüt Mert Altıntaş olan bir muttaki, nefsini hak ve adalet yoluna adayarak zalimlere ibret olacak fevkalade şerefli bir icraat gerçekleştiriyor; akan tonlarca kanı aklaştırıcı mesajıyla övgülerin en güzeliyle karşılık bulacağına çalınan karalarla lekelenmeye çalışılıyor.

Neymiş; provokatörmüş, fetöcüymüş, istihbarat örgütlerine çalışan ajanmış, örgütçüymüş, falanmış-filanmış…

Madem öyle; Çevik Kuvvet Müdürlüğünde nasıl görev yapabiliyor diye sormayacak, zamanında benzer ithamlarla karşılaşmamdan ötürü tek şunu soracağım. Bu arkadaş, zalimin yanında mı yer almış; yoksa zalimin zulmünü kesmesi için kendini feda mı etmiş?

Bana ne gerisinden!

Kalplerde saklı olanı okuyabilecek ne Allah’ım; ne de ortaya konacak bir kanıt yokken dedikodu ya da söylentilere inanabilecek kadar bir ahmağım!

Yok, Türkiye-Rusya ilişkilerine zarar vermiş deniliyorsa; ahirete göç edildiğinde Allah, Türk-Rus ilişkilerini mi soracak; yoksa zalimin karşısındaki susulup susulmamayı mı soracak? Oysa Allah Resulü; “Zalimin karşısında susan dilsiz şeytan gibidir” buyurmamış mıdır?  

O kahraman muttakinin neden düzülen lekelerden muaf olduğu; eylemi sırasında elçiden başkasını öldürmemesiyle kanıtlıdır. Şayet iddialar doğru olsaydı; başta elçinin eşi olmak üzere salonda bulunan diğer elçileri ve katılımcıları öldürür; güvenlik güçlerine karşılık vererek şüpheye mahal verirdi. Ancak o, azılı Rusya zalimine karşı mazlumun sesi olarak başta hükümet olmak üzere dünyaya mesaj vermişti!

Yine o, hakkın ve mazlumun sesi olarak bugün itibariyle seçilmiş; beşerden değil Rabbinden razı yani övgü almak amacı taşımasından hakkında kimin ne düşündüğünü umursamamıştı.

Zalime haddini bildirmesinden ötürü şahadeti mübarek olsun!  
  
Bir kimse Allah yanında makbul ise, bütün insanlar ondan yüz çevirseler, ona hiçbir zarar gelmez. Allah yanında makbul olmayan bir kimseye bütün insanların hürmet ve tazimi ne fayda temin eder?

İnsanlık halifeliğini ve şerefini doğrayan çok çirkin ve münafık bir mahlûktur. Dolayısıyla Müslüman’a karşı küffarı dost edinen; Allah Resulünün buyurduğu üzere; “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.”

“Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” Araf 3


“Kalplerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Resûlünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir!” Nur 50