3 Temmuz 2015 Cuma

Herkesin dini kendine ama…

Yaratıcı ve hüküm koyucu Allah olduğu için her insan, Allah’ın indirdiği buyruklar altındaki rejimle yaşamlarını idame ettirme zorunluluğundadır.

Her düşünce ve düzen bir dindir. İslam, hak din olup; geri kalanı batıl dinler olmasından bireysel inançların dışında devlet düzenleri kayıtsız-şartsız Allah’ın koyduğu esaslar üzerine yapılandırılmalıdır ki, diğer canlılardan ayrıcalıklı ve üstün yaratılan insanoğlu, yaraşık olduğu saygınlığa, hak ve adalete kavuşabilsin!

İslam için egemenlik mücadelesi her ne kadar Allah adına ise de, aslında insanı insan yapan değerlerin hükmetmesi yönünden doğrudan insan menfaatinedir. Yoksa Allah gibi mutlak bir gücün yarattığı kuldan yardım ve destek beklentisi akla ziyandır. Allah, yaratıp halife kıldığı insanın, insani liyakate müstahak olabilmesi için kanun ve nizamını şart koşmakta, dolayısıyla kötülüğe yani batıla karşı iyiliği yani hakkı mecbur tutarak nefsi seçimleri yasaklamaktadır.

Batıllık nedir; doğrudan fitnedir. Fitnenin ortadan kaldırılıp hakkın egemenliği içinde batılla savaş, olmazsa olmaz bir yükümlülüktür. Ki Allah, bu sebeple cihadı yani savaşı imanla özdeşleştirmiş ve fitnenin yayılıp insanlığı zehirlememesi için fitneye, batıla veya kötülüğe karşı muharebeyi emretmiştir.

 “Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” Bakara 193

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” Enfal 39

Yeryüzü ile gökyüzüne hükmeden iktidar sahibinin, yasa yapıcı ve buyruklarının kayıtsız-şartsız sorgulanmaması, tartışılmaması ve itaat edilmesi gerekenin Allah olduğuna inanıp da kendi istek ve arzularına göre iman edip batılı kendilerine yol edinerek İslam kimliği taşıyan öyle münafıklar, hainler vardır ki, fitnenin elebaşlıları olmalarına rağmen İslam’ın fetva verici bayraktarları olarak ortada dolaşırlar. Allah’a ve hükümlerine iman da ne sorgu ne şüphe ve tereddüt ne niçin ne de yorum vardır. Peygamberlere dahi soru sorulması yasaklanarak teslimsi vazife şart koşulmuştur.

“Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Musa'ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” Bakara 108

Öyle ki, küfre karşı imanı galebe çalabilmek için cihad eden müminleri katil ve terörist olmakla yaftalayıp kendileri gibi batılla işbirliği içinde bulunmamalarından tekfir etmekle kalmayarak, topyekûn düşman edinen o münafık hainler, dini ve siyasi arenada söz sahibi olmalarından İslam’ın egemen gelmesine bariyer olmakta; böylece içine düştükleri fitnelerle Müslümanlarında zihin ve kalplerini iğfal etmeleri suretiyle kendileri gibi küfür zindanına mahkûm kılmaktadırlar.

“Onlardan öylesi de var ki: "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" der. Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri (ve münafıkları) mutlaka kuşatacaktır.” Tevbe 49

Müslümanlık şerefi ancak Allah ve Resulünün hükümlerine uymakla elde edilen bir ayrıcalık, üstünlük ve ebediliktir. Eğer bir kısmına uyar bir kısmına uymamak gibi bir seçim hakkı tanınsaydı; hem Allah ile birlikte insanlarda tanrı olma hakkı kazanır hem de Allah’ın mutlak egemenliği acze uğrardı. Ki, din başka siyaset başka düşüncesiyle hareket ederek Allah’ın hükümlerini siyasetten yani devlet yönetiminden dışlamak, sapıklığın en şedididir.

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Müslüman, yaratıcısı rabbinin indirdiği anayasadan ve düzenden başka hiçbir yasayı ve düşünceyi kabul etmez, O’nun ilkelerinden başka bir ilkeyi de rehber edinemez! Müslüman olmanın asıl amaç ve gayesi, Allah’a ve buyruklarına sorgulamadan boyun eğmek ve dünyanın her bir yerinde hâkim olabilmesi için küfre yani batıla karşı ölene dek cihad etmektir.

Sözde Müslüman ama özde batılla işbirliği içinde olanlar Müslüman olmadıklarından azgın kâfirlerden farksız bir düşmandırlar. Hani, diyorlar ya; cihad ehli için, “Müslümanları öldürüyorlar” diye! Müslümanın kim olduğunu açıkça ortaya koyan vahye mi; yoksa heva ve heveslerini İslam edinmiş münafıklar mı doğruyu söylemektedir? Dolayısıyla Allah’ın şeriat düzenine her kim karşı ise, onunla savaş farzdır ve o, nefsinin razı olduğu kimi ibadetleri yerine getirmiş olsa da asla Müslüman değildir!   

Vahiyle indirilen dinim bana; vahyi yok sayıp hurafelere ve batıla kanarak inandığın din ise sanadır. Ben miyim Müslüman yoksa sen misinin kanıtı Kur’an’dır. Cihadı kendi batıl uygarlıkları için şer gören küfür cephesiyle mutabık olan sapıtmış bir fasık değil de nedir? Batıl uygarlığı adına cihada düşman Müslüman kimlikler, kafirlerden daha azgın ve tehlikelidirler.  


“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

27 Haziran 2015 Cumartesi

Artık, “sizi kıçımla…

ya da organımla değil başımla yönetiyorum” fikri öyle muteber hale gelmiş ki; özgürlük, demokrasi ve çağdaşlık gerekçesiyle millet, kör-sağır ve dilsizmişçesine hiçbir tepki vermez olmuştur.

Öyle ki, sapkın ve çarpık ilişkileri aleni olanlara dahi meşruiyet sağlanmış, böylece toplumsal ahlak hassasiyeti ortadan kaldırılarak nefse özgü bireysel ahlak anlayışı doğrusu ve yanlışıyla ivme kazanıp önüne geçilemeyen cinayetler baş göstermiştir.

Ruhsuz beden misali dinsiz bir devlet ve meclisin sözde dinli vekil ve yöneticileri, yürüyen ölülerden farksız öyle gölge konumdadırlar ki, idaresi altındaki halka ne örnek ne de yörünge olabilmekte, yansımadan öte bir varlık ortaya koyamamaktadırlar.

Laik ve Atatürkçü düşünce düzeyinde özgürlüklerde sınır olmaması, dini ve ahlaki kuralların çiğnenmesine ya da yok sayılmasına yegâne sebeptir. Bu sebeple vekillerin sekülerizm üzerine ettikleri yeminlerinde de din ve ahlak mefhumları bulunmamasından milletin değerleri sokakta ve vicdanlarda kalıp, kamuda itibar görmemektedir.

Dinden, vicdandan ve ahlaktan arındırılmış namus ve şeref diriye değil, sanki ölüye biçimlenmiş gibi hiçbir karşılığı doğmamaktadır. Namus ve şeref nedir; kime karşı ve neye göre ihtimam taşır; toplumda ölçüsü aranır mı; kişiye özel bir davranış olarak telakki edilebilir mi; bir parti genel başkanının, partisinden evli ve çocuklu bir bayan milletvekilli ile gayrimeşru zina yapması, o üzerine yemin edilen namus ve şeref kavramı mıdır?

Namus ve şerefleri üzerine yemin eden vekillerin seçeceği başkan adayları arasında din dışı namus ve şeref kitabını yazıp cümle âleme kanıtlayan CHP eski genel başkanı Deniz Baykal!
TBMM Başkan adayı Deniz Baykal, önce sekreterliğini yaptırdığı ve daha sonra partisinden vekil olarak seçtirdiği Nesrin Baytok adlı evli ve çocuk sahibi kadınla cinsel ilişkisi yaşayıp ihanetsi zinasının kamuoyuna deşifresiyle bir daha değil siyaset arenasında, hayâsızlığından sokakta bile dolaşması mümkün değilken; hem partisinden ihraç edilmemesi hem Antalyalılar tarafından tekrar milletvekili seçilmesi hem yaşı itibariyle TBMM’nin geçici başkanlığını üstlenmesiyle kalmayıp başkanlığa aday olabilmesi hem de izzet ve itibar duymayı sürdürebilmesi, Türkiye’nin hayâsızlıktan yani ahlaksızlıktan çöktüğünü ortaya koymaktadır. 

“Memleketler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çöker.” Cicero 

Düşünün ki, Deniz Baykal denen parti lideri evli, çocukları ve torunları var; partilisinin namus ve şerefinden sorumlu olduğu halde ne yapıyor; evli olan kadın vekilinin iffetine, kocasına, çocuğuna ve ailesine aldırış etmeksizin emanete hıyanet ederek ırzına geçiyor; yakalanmasıyla birlikte kişi haklarının özelliğini ve gizliliğini mazeret kılarak, güya kendisine yapılmış tertip, tuzak yahut kumpas yaygarasıyla sütten çıkmış ak kaşık misali pirüpak çıkıveriyor. İşte Allah’ın ve hükümlerinin yasak kılındığı seküler-laik ve Kemalist TBMM Başkanlığı için böylesi bir pirüpak Deniz Baykal’dan başkası yaraşmaz.

Meclisin ve politikanın içine düştüğü fevkalade ahlak çöküntüsünün daha da idrak edilebilmesi için milyonlarca insanın desteğini alan CHP’nin genel başkanı Deniz Baykal’ın ortaya çıkan porno kasetinin birincisini satın almaya hazır olduğuma dair beyanat dahi vermiştim.  

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Davutoğlu ve Bahçeli’nin tecrübelerine, bilgeliğine ve politikadaki kaşarlığına özen gösterip güven duyduğu Deniz Baykal, ahlaksızlığın en pespayeliğini ortaya koymuş bir nefis düşkünüdür. Hani, tilkinin tavuk kümesini iyi tanımasından dolayı bekçi yapılabileceği mantığı ne ise, sanırım Deniz Baykal’ın aranılan faktör olması da o mantıktır.

“Namus görünmez bir cevherdir; çok kere ona sahip olmayanlar, sahipmiş gibi görünürler.” William Shakespeare

Gerek rejim gerek politika gerekse meclisin, milletin dini ve ahlaki değerlerine zıt düşünce ve görüşleri her ne kadar korkunç bir çatışmaya mahal verebilecek tehlike taşısa da, maskelilerin dini ve ahlaki sözleri, güttükleri politika gerçeğinin örtbas ettiğinden yanardağın durağanlığı sürmektedir. Oysa sözdeki değil kalpteki namus ve şerefine hayati önem veren Müslüman milletimiz, en basit bir dedikodu yahut şüphe yüzünden birbirlerinin canına dahi kastedebilmektedirler. Lakin politikacılar açısından ne namus ne şeref ne de iffet, abartılacak kadar cevher değillerdir!
    
Deniz Baykal örneği apaçık ortadayken; TBMM başkanı bir lezbiyen, bir gay, biseksüel ya da transseksüel olsa daha makul!

Zaten özgürlük ve demokrasi gerekçesiyle LBGT sapkınlığını savunan CHP ve PKK/HDP, namussuzluğun, şerefsizliğin, ahlaksızlığın, iffetsizliğin ve asiliğin bayraktarı değiller midir?     
Şu çok açık bir gerçektir ki, halkın seçtiği ve kendisine vekil edindirerek TBMM’ne göndermek suretiyle yönetme hakkı tanıdığı kimseler, din ve ahlak duyguları zayıf ya da olmayanlardır. Öyle olmasaydı din ve ahlak, ettikleri yeminlerinden dışlanır ve ahlaksızlıkları deşifre olanlar barındırıl mıydı?

“Hayâsız olan, emanete hıyanet eder, hain olur, merhamet duygusu kalmaz, dinden uzaklaşır, lanete uğrar, şeytan gibi olur.” Hz. Muhammed (s.a.v)


“Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” İsra 32

24 Haziran 2015 Çarşamba

Bir yemin; 550 kâfir…



Zaten kâfir olanlar için bir sorun yok ama Müslümanların TBMM üyesi olabilmek için küfrü imana tercih ederek kâfir olabilmeleri fevkalade vahimdir!

Üzerine Allah adı anılmayarak kesilen hayvanların dahi etini yemek büyük bir günah ve haramken; laik ve Atatürkçü bir siyasette Allah adının anıldığı yemin büyük bir suç ise, o ülke hayra mı yoksa şerre mi koşmaktadır? 
  
Devletin varlığı ve bağımsızlığı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yaralanılmasının; laiklik, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalınarak sağlanacağı konusunda namus ve şeref üzerine and içilme neyin işaretidir?

Geçmiş toplumlarda da azgınlıkta sınır tanımayarak Allah’a ve peygamberlerine meydan okuyanlar ne derdi; “Eğer doğru sözlüysen, bize gökten azap indir.” Vadeleri gelenlere azap müstahak olunca, içlerinden biri ya da eşsiz güzellikteki, zenginlikteki ve kalkınmışlıktaki ülkeleri geriye kalmış mıydı?

 “Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vadinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” Hac 47

Söz konusu ant içildiğinden beri hiçbir Müslüman ya da başka bir dine sahip kişi itiraz edip de, “Yahu ben Müslüman’ım, rabbim Allah, ilkem İslam, siyasetim peygamberim Hz. Muhammed (s.a.v)’in güttüğü devlet düzeni; anayasam Kur’an’ı Kerim” diyebilme cüretinde bulunamamıştır. Politikacıların yanı sıra tek bir din adamı da ortaya çıkıp, “ettiğiniz yeminler Allah’a ortak koşmadır, küfürdür, isyandır” diyebilmişler midir? 

Ateistleri ve Kemalistleri ilgilendiren bağlılık yeminini Müslümanlara yahut başka din mensuplarına dayatan totaliter rejim mi kabahatli yoksa dinlerine milletvekilliği karşılığı fiyat etiketi koyabilen satılmışlar mıdır?

Hem Müslümanlığı kabul ettiğine söz verip hem de Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenler var ya; tevbe ederek tekrar Müslümanlıkla şereflenebileceklerini ve Allah’a ortak koşmalarının affedileceğini zannederler. Şeytanın en büyük hilesi, “Allah nasıl olsa affeder” aldatmacası değil midir?

 “Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” Al-i İmran 77

Oysa kendini rab edinen Firavunun karısı, halkının nezdinde dokunulmaz bir tanrıça olmasına rağmen aldatma bahanesiyle bir anlık olsa dahi Allah’a olan imandan vazgeçmeyerek firavuna, “rabbim sensin” dememesi üzerine; kızgın çöl güneşinin altından kazıklara bağlanmak suretiyle günlerce işkence görmüş ve sonunda bedenine büyük bir kaya atılarak şehid olmayı seçerek ebedi kurtuluşa ulaşmıştı. Peki, Müslüman olduklarına ahkam kesen dini ve siyasi adamlar, neden aynı ihlasla davranamayıp ahrete iman edemiyorlar. Şüphesiz Allah ve Resulünün değil nefisleri doğrultusundaki itikatlarından dolayıdır!
  
Gel görün ki;  Firavunun karısı kadar bile ihtişama, güce ve saltanata sahip olmayan nefis Müslümanları, basit bir vekil yahut taşeronsu bir iktidar olabilmek için Allah’ı ve dinleri İslam’ı öyle satıyorlar ki, pazarda dahi böylesi hoyrat bir alışverişe rastlanamaz. 
   
Laikliğe, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalmak namus ve şerefin ölçüsü olmuş; İslam’a, Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a bağlılık namussuzluk ve şerefsizlik olmuştur.

İslam yerine Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden din dışı laikliği, Allah ilkeleri yerine hüküm olarak Atatürk ilke ve inkılâplarını yol edinmiş bir milletin ziyanı tamamdır. Ancak o millet öyle bir serap içindedir ki, nasıl bir felaketin arifesinde olduğunu dahi hissedememektedir.

Şerrin aleni olarak hüküm sürdüğü bir devlet, meclis, hükümet ve dolayısıyla millette hayırdan, iyilikten, güzellikten, doğrudan bahsedebilmek mümkün değildir.

Hakkı çiğneyip batılı yol edinmek suretiyle bir araya gelen 550 vekil, yaklaşık 80 milyon insana öyle hizmet vereceklermiş ki, yerde değil arşta yaşatacak sorunsuz bir yönetim ve bir irade ortaya koyacaklarmış. Şeytan da milyarlarca insana hizmet etmiyor mu?

“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” Hac 73  
  

20 Haziran 2015 Cumartesi

Nasıl Müslümanlarız ki…



Bedenlerimizin gömülecek olmasından kaygı duyabiliyoruz. Ahirete iman ettiğimizi beyan edip cenneti diliyoruz ama gitmemek ve dünyada daha çok kalabilmek için her türlü çareye başvuruyoruz. Öyle ki, dinsel ve bilimsel sömürücülere bel bağlayarak ömrü uzatabilmek için her sese kulak kabartıp Allah’a şirk koşarcasına eceli değiştirebileceğimizi düşünüyoruz. 

Oysa doğarken ölümle nişanlanmayı kabul ederek dünyaya gelmemiş miydik? İslam’la şereflenirken dünyanın fani, ahiretin baki olduğuna muvaffak etmemiş miydik? Hayrın da şerrin de sahibi ve tek bilen rabbimiz ALLAH diyerek söz vermemiş miydik? ALLAH’tan başka mutlak bir gücün bulunmadığına iman ettiğimiz halde beşerden hele de batıl güçlerden medet ummakla ihanet etmedik mi?

Ölme, yaralanma, hapsedilme, kaybetme veya en ağır cezalara çarptırılma korkaklığıyla hak yolda mücadeleden kaçarak apaçık bir riyakârlıkta bulunmadık mı? İnsana dayanıp güvenerek Allah’a ortak koşmadık mı? Batıl güçlere boyun eğerek rabbimiz Allah’a asi gelmedik mi? Ebedi ahiret hayatına inanmış görünerek yalan dünyaya meyletmedik mi? Dünyada bir gün daha fazla kalabilmek için ahiret yurdunu satmadık mı? Allah’a kul olma yerine nefsimizi iktidar kılabilme uğruna koşturup durmadık mı? Allah’ın indirdiklerini değil beşerin isteklerini anayasa yaparak rehber edinmedik mi?

Kur’an dışı seküler-laik düzeni kabul ederek Allah’a meydan okumadık mı? Allah’ın helal ve haramlarına değil beşeri yasaların serbest ve yasaklarına uymadık mı? Hak ile değil batıl güçlerle ittifak kurmadık mı? Sözle inandık ama amelde inkârcıların yoluna girmedik mi? Tek hak din İslam olmasına rağmen diğer dinleri de hak kabul etmedik mi? Hadis adı altında Allah Resulüne iftiralar düzerek Kur’an’a muhalif kılmadık mı? Dini ve siyasi liderleri kurtarıcı ve hidayet verici olarak arşa çıkartıp Allah’ın tahtına yerleştirmedik mi? Allah’ın değil beşerin övgü ve rızasını kazanabilmek için çabalamadık mı? İslam’ı egemen kılabilmek için küfre karşı savaşanları terörist; İslam’a karşı savaşanlarla özgürlük ve demokrasi adına müttefik olup öncü yapmak suretiyle saflarına katılmadık mı?

Şehadetin ayrıcalığını ve yüceliğini ikrar ediyoruz ama şehid olmamak için binbir türlü gerekçeye sığınarak kaytarmıyor muyuz? İndirdiği ayetlerin herkesin anlayabilmesi için açık ve seçik olduğunu Allah bildirmesine rağmen, yorumlarla bozarak seküler düzene peşkeş çekmiyor muyuz? Allah’ın Resulüne vahiyle gönderdiği İslam yerine hümanist bir İslam yapılandırarak nefsimizi tanrılaştırmıyor muyuz? Allah’tan utanmak yerine kuldan utanmayı önemsemiyor muyuz? Allah hakkını değil kul hakkını değere almıyor muyuz? İşlediğimiz herhangi bir yasak ve suçta kuldan çekindiğimiz kadar Allah’tan sakınıyor muyuz? Kula hizmet ettiğimiz ölçüde Allah’a hizmet ediyor muyuz? 

Allah ve Resulünün üzerine bir söz ve hüküm olmayacağına göre; İslam’ı siyasetten yani devlet düzeninden kopararak hatta düşman kılarak batıla sapmak Müslümanlık mıdır? Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın yahut erkek, o işi kendi arzu ve isteklerine göre seçebiliyorsa Müslümanlık mıdır? Allah, batıl düşünce ve düzenleri reddettiği halde batıl bir rejime rıza göstermek Müslümanlık mıdır? Özgürlük ve demokrasi adına ahlaki kuralları çiğnemek; düşünce ve ifade hürriyeti adına Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a hakarette sessiz kalmak Müslümanlık mıdır? İman ile küfür arasında, diğer bir ifadeyle hak ile batıl arasında yol tutmak Müslümanlık mıdır? 

Nefis, herhangi bir saldırıya uğradığında yahut bir halel geldiğinde kavga, cinayet ve gücünün üstünde her türlü mücadele verildiği halde Allah’a, Resulüne ve dini İslam’a saldırı olduğunda sessiz kalınması Müslümanlık mıdır? Çıkar uğruna Allah’ın hükümlerine aldırış etmemecesine dinine fiyat etiketi koymak Müslümanlık mıdır? Tıpkı cünüpken namaz kılmak misali batıl hukukla Hak’ka hizmet etme düşüncesi Müslümanlık mıdır? Allah ve Resulünün kitabı Kur’an’a göre değil de “ne şiş yansın ne de kebap” misali hem hak hem de batılın karşılıklı olarak her iki tarafın da zarar görmemesi için tutulan orta yol Müslümanlık mıdır? Allah’tan korkar hatta daha ziyadesiyle insandan ya da seküler devletten korkmak Müslümanlık mıdır? İnanıldığı gibi iman veya amel etmemek Müslümanlık mıdır? Müslümanlığın ölçüsünü Allah değil de insanların hükmetmesi Müslümanlık mıdır?

 “İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler.” Bakara 8

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tağut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” Nisa 60

“Ey Resul! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyle "inandık" diyen kimselerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler, ve sana gelmeyen kimselere kulak verirler; kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler. "Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!" derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara mahsus büyük bir azap vardır.” Maide 41

“"Allah'a ve Peygamber'e inandık ve itaat ettik" diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” Nur 47

“İnsanlardan kimi vardır ki: "Allah'a inandık" der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir nusret gelecek olsa, mutlaka, "Doğrusu biz de sizinle beraberdik" derler. İyi de, Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?” Ankebut 10

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” Tevbe 24

14 Haziran 2015 Pazar

Tek devlet yedi eyalet…



Yoktur barış, huzur, güven, asayiş, özgürlük hatta demokrasi için başka bir çözüm!

Türkiye’deki laik ve Atatürkçü rejimin zorba, baskıcı, totaliter ve despot bir müstebitlikte olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Düşünce ve inancının gereği yasalara sahip olmayan toplumların dayatmayla karşı karşıya kaldıkları esaret, tıpkı kapalı bir kaptaki basınç karşısında kinetik enerjinin artmasıyla meydana gelen infilak misali patlamaya sebep olur.

Defalarca ziyaret ettiğim yaklaşık 120 ülke arasında 28 milyon nüfusa sahip Malezya’da halkın %55‘i Malay, %25’i Çinli, %10’u Hint ve geriye kalan %10’luk kesimse diğer etnik köken ve dini inanca sahiptir. Ülkede resmi din İslam’dır ve Müslüman olan halkın çoğu Malay kökene sahip, az bir kısmı ise Hint'tir. Budizm, Çinli halk tarafından benimsenen din iken Hindu dini de Müslüman olmayan Hintlerin inancıdır. Hıristiyanlık da yaygın olan dinler arasındadır. Malezya federal anayasal monarşiye dayalı parlamenter demokrasi sistemiyle yönetilmektedir. 11’i Batı Malezya, 2’si Doğu Malezya’da olmak üzere toplam 13 eyaleti vardır. Her eyaletin kendi anayasası, kendi meclisi vardır. Meclisi oluşturan üyeler halk tarafından seçim yoluyla belirlenir. 

Malezya’nın siyasi partileri, sultanlardan hatta devlet başkanı Kral’dan dahi daha çok önem arz eder. En önemli siyasi parti, Malezya’nın bağımsızlığından bile önce kurulan, halkın geneline hitap edip desteğini alan, İslamiyet’in önemini vurgulayan fakat yine de batı etkisinden kurtulamayan United Malay National Organization(UMNO); muhalefette ise, 1980 yılında kurulan, İslam’ı siyasetin dar bir çerçevesine sığdırılamayacağını tüm hayata homojen bir şekilde yayılması gerektiğini savunan, kamusal ve toplumsal her alanda İslamileştirme çalışmaları başlatan parti Malezya İslam Partisi(PAS)’dır. Bu partinin galip geldiği eyaletler ise Şeriat yasalarıyla yönetilir.

Öyle ki, Tayland sınırında yer alan ve şeriatla yönetilen Kelantan eyaletini ticari maksatla ziyaret etmiş, nüfusunun çoğunluğu Tay ve Çin etnik köken ve Budist olmasına rağmen yönetimdeki İslam Partisi (PAS)’ın hak ve adaletinden dolayı tercih edilip şeriat yasalarını kabul etmiş olmaları çok dikkatimi çekmişti. Hiç kimseye ne etnik ne dini ne de düşünce, inanç ve yaşam biçimlerinden ötürü baskı uygulanmaması, muhakeme edebilen halkın şeriat rejimini iktidara taşımıştı. Özellikle Budist kadınların şeriat rejiminden duydukları memnuniyeti; “eşlerimiz geç saatlere kadar içki içip sarhoş olamıyorlar, barlar ve gece kulüpleri olmadığından kadınlarla eğlenip bizi aldatmıyorlar, kumar oynayamıyorlar, zina yapabilecek bir teşvikin olmamasından sapkın ve gayrimeşru ilişkilere giremiyorlar” gibi memnuniyetleri, şeriatın sadece Müslümanlar için değil gayrimüslimler içinde vazgeçilmez bir rejim olduğunu ortaya koymaktaydı.

Herkim hangi eyaletin anayasasını ve yönetimini beğenip düşünce ve inancıyla özdeşleştiriyor ise, oraya yerleşerek özgürlüğüne kavuşuyor; dolayısıyla olası isyanların ya da başkaldırışların önüne geçiliyor. Bu sebeple terörün, kaosun, asiliğin, etnik ve dini çatışmaların olmadığı bir yer olan Malezya benzeri bir eyalet sistemini getirmemekteki ısrar ve inat; Türkiye’yi güçlendiriyor mu, yoksa zayıflatarak parçalanmaya ya da yok oluşa mı götürüyor? 

Unutulmamalıdır ki, halkın haykırışını beşeri hiçbir güç durduramaz! Fiziki engelleme ruhsal patlamaya asla çare değildir! Suyun akışını önledikçe nasıl sel oluyorsa, ruhi baskılarda felaketleri doğurur. Etnik, dini, düşünce ve ideolojide birbirine tamamen zıt Türkiye milleti, eyaletlere bölünmek suretiyle diledikleri anayasalarla hürriyete kavuşturulmalıdır. Sekülerizmden yani laiklikten yana olanlar; LBGTİ’den yana olanlar; Türkçülükten yana olanlar; Kürtçülükten yana olanlar; sosyalizmden yana olanlar; Atatürkçülükten yana olanlar; İslam’dan yani şeriattan yana olanlar, seçimle kazandıkları eyaletlerde diledikleri rejimi kurabilmelidirler. 

Düşünebiliyor musunuz; yaratıcı Allah’a iman etmiş bir Müslüman’a laikliğe, Atatürk ilke ve inkılâpları üzerine ant içtirerek zoraki bağlılık yemini yaptırmak suretiyle küfre ve ihanete mecbur bırakacaksın, sonrada özgürlükten söz edeceksiniz. Yahut bir ateiste Allah’ın hükümleri üzerine bağlılığı dikte ettireceksin, sonrada özgürlükten söz edeceksin!

Eğer insanların düşünce, ifade, din veya rejim seçme hakkı var ise, tanrı misali egemen “benim” diklenmesiyle esaret altına alamazsın! Dolayısıyla metazoriye kalkışan her rejim ya da devlet, karşılığında özgürlük için mücadele veren insanların haklarını meşru kılar.

Nasıl bir zorbalık, hainlik ve acımasızlıktır ki, laisizmi ve Atatürkçülüğü kabul etmeyen halkını ülkesinden kovarak; “beğenmiyorsan git başka yerde yaşa” diyebiliyor. Oysa o halk ve ecdadı, içinde yaşadığı ülkesi için can vermedi mi; geriye sayısız dul ve yetim bırakmadı mı; binbir türlü cefa ve yokluk çekmedi mi; ülkesi için yaşamından vazgeçmedi mi; düşmandan kaçmayıp kovalamadı mı; ülkesi için her türlü fedakârlığa göğüs germedi mi?

Türkiye, özgülük ve demokrasi maskesi takmış totaliter bir rejime sahip öyle bir devlettir ki, ne düşüneceğini, neye inanacağını, hangi kimlik veya etnisiteya sahip olacağını, kime inanıp ilkesine kayıtsız-şartsız bağlı olacağını, neyin doğru yahut yanlış olduğunu dikte eden buyurgan bir ceberutluk içindedir. Neden Türkiye, federal anayasal cumhuriyete dayalı parlamenter demokrasi sistemiyle yönetilmesin!

Eyalet sistemi ayırıcı değil aksine bütünleştirici, barış ve sükûnet getiricidir. Egemenlik çatışması ve savaşını durdurabilecek tek çözüm olan eyalet sistemi her kesimi huzur ve güvene kavuşturacak yegâne çıkar yoldur. 

Yaratıcı Allah dahi mutlak hükümran sahibi olmasına rağmen zorlamaya yasak getirmişken, sen kim oluyorsun ki cüret edebiliyorsun? Bilin ki, her rejim, her ilke, her düşünce ya batıl ya da hak bir dindir. Çünkü din; itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, ilkelere, kurallara ve prensiplere kayıtsız bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din, her ne kadar tanrısal ve kutsal bir terimmiş gibi algılansa da, gerçekte sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri yasaların bütünüdür. Hukuksal, siyasal ve idaresel her anlayış ve sistem bir dindir. 
   
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” Bakara 256

(Resulüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” Yunus 99