17 Mart 2017 Cuma

Mecburen “evet”…

Hayatta kimseyi değiştiremezsin ve kimse için değişmemelisin. Zaten kaderinde yok ise değişebilmende mümkün değildir. Değişim sadece Mutlak İrade’nin inisiyatifinde olduğundan ne sen başkası için mecburi istikametsin; ne de başkası senin içindir! Çünkü sen bir kulsun ve hükmeden yaratıcı Allah olması hasebiyle ancak düşmana karşı durmalısın.

Bu sebeple;

- Haçlı-siyonist düşmanlar için ‘evet’…
- Avrupalı barbarlar için ‘evet’…
- Müslüman Türk milleti ve ümmet bekası için ‘evet’…
- CHP diktotaryasının yıkımı için ‘evet’…
- PKK’nın tarumarı için ‘evet’…
- FETÖ’nün yok edilebilmesi için ‘evet’…
- Müslüman milletin seküler-laik devlete hükmedebilmesi için ‘evet’…
- Şahlanışın amele dönüşebilmesi için ‘evet’…
- Azgınları Allah’a hediye edebilmek için ‘evet’…
- Diplomasi denen Bizans entrikalarını sonlandırabilmek için ‘evet’…
- Müslüman Türk milletinin direnişi için ‘evet’…
- “Allah Allah” nidaları için ‘evet’…
- Batıla yani küfre boyun eğilmemesi için ‘evet’…
- Müslüman bir Türkiye’nin inşası için evet...
- İslam düşmanlarının kahrı için ‘evet’…
- Müslüman milletimizin söz ve davranış hakkı için ‘evet’…
- Yalancıların ıslahı için ‘evet’…
- Sapanların vereceği zararları önleyebilmek için ‘evet’…
- Ümmeti vahiy çatısı altında birleştirebilmek için ‘evet’…
- Millet sesinin çıkması için ‘evet’…
- Batılı yerebilmek için ‘evet’…
- Gölgelerden kurtulabilmek için ‘evet’…
- Vurulan zincirleri kırabilmek için ‘evet’…
- Türkiye’yi layık olduğu hak düzeyine çıkarabilmek için ‘evet’…
- Türkiye’nin özüne dönebilmesi için ‘evet’…

Ancak din dışı seküler-laik bir rejimde ‘evet’lerin mümkün olup olamayacağı ancak Allah’ın dileğiyle gerçekleşebileceğinden ve devletin Batı güdümünde olmasından dünyevi batıl çıkarlarından vazgeçip uhrevi kazançlara odaklanılmasıyla elde edilecek bir sonuca ulaşılacaktır.

Müslüman milletin dâhili ve harici haçlı-siyonist’lere karşı galebe çalabilmesi yekvücut oluşuyla orantılıdır. Yapılacak söz konusu referandum millet lehine öyle bir kazanımdır ki, kabul etmeyip ‘hayır’ demek, intiharla eşdeğerdir.

Milletin tek adamlığa kavuşacak olmasını manipüle ederek  
Cumhurbaşkanı Erdoğan veya bir başkasına yüklemek doğrudan millet karşıtlığıdır. Tek adam sultalaşmasına son verecek ‘evet’i sindiremeyen güruhlar, gerçeğin açık perdelerini kapatmak isteyen öyle sinsi düşmanlardır ki, milletin iktidara gelecek olmasından korktukları için şeytani tüm maharetlerini sergileyerek aklıları karıştırmaktadırlar.  

Ne Cumhurbaşkanı Erdoğan, ne Başbakan Yıldırım, ne Ak Parti, ne MHP, ne de bir başkası umurumda değil! Neden biliyor musunuz; mutlak bir iradeye ve bilgiye sahip olmamalarından hiçbir vaatlerine güvenmiyor, sözleriyle hareket etmeyi ret ediyorum.

Öyle ki, sadist ve barbar Hollanda’nın bakanımızı ve yurttaşlarımızı esir alarak hunharca eş oldukları köpeklere ısırtarak zorbalıkta sınır tanımadıkları geceyi düşünün. Başbakan Yıldırım ise, sanki büyük bir vahşet, tehdit ve saldırıyla karşı karşıya olduğumuzu umursamazcısına Hollanda başbakanıyla yemek randevusu muhabbeti yapabiliyor. Acaba Yıldırım’ın hangi diyaloguna karşı Hollanda başbakanı yemek randevusu verebilme cüretinde bulunmuştur? Neden Başbakan Yıldırım, Rutte’nin yemekte buluşma önerisini şiddetle reddedip had bildirmemiştir? Mitinglerde kestiği ahkâmın hangisini Rutte’nin yüzüne söyleyebilmiştir?

Dolayısıyla bunların hiçbirine inanıp güvenmiyor; çok yakın bir gelecekte eskisi gibi batıl temelde sarmaş dolaş olacaklarına şüphe duymuyorum. Çünkü tamamı batıldır ve batıldan hak bir duruş bekleyebilmek imkânsızdır!

Yıllar önce ünlü bir dergiye verdiğim röportajdan dolayı hem şahsım hem de röportaj yapan muhabir ve derginin yazı işleri müdürü ile birlikte yargılandığım Bakırköy 2. Asliye ceza mahkemesine çıkmıştım. Hâkim savunmamı alırken bir ayeti temel alıp söylediğim sırada hâkim sözümü hiddetle keserek, “Burada ayetten bir meal okuyamazsın” dedi. Ben de “tuvalet hariç her yerde okurum” dedim. Bunun üzerine kızarak, “seni tutuklarım” dedi.  Ben de “Allah izin vermezse tutuklayamazsın” dedim. Bir müddet yüzüme bakması akabinde mahkeme salonundan çıkmamı istese de beni tutuklayamadı. Çünkü Allah izin vermemişti!  

Dünyevi batıl bir ‘çıkar’ öyle şeytansı zehirdir ki, ne din ve namus bırakır; ne kalpte imanı muhafaza eder; ne vatan ve milleti elem eder; ne giymediği kılık bırakır; ne takmadığı maske kalır; ne yalan, hile, aldatma ve akla gelebilen her türlü batıllıkta sınır tanır; ne de dürüstlüğü kimseye bırakır.

Aslında millet iktidarına karşı çıkan ‘hayır’cı vatandaşlar ya intihar odaklı hastalar ya da haçlı-siyonist düşmanlarının güdümündeki hainlerdir. Yoksa aksi mümkün olamaz! Kim kendine söz tanıyarak yararlı olacak bir seçime kendi eliyle ‘hayır’ diyerek ortadan kaldırmak ister?

Sonuç olarak referandum doğrudan Müslüman milletin iktidarıyla ilgilidir; bu sebeple ne akıl karıştırıcı bir tereddüt mevzubahistir ne de Türkiye ve İslam düşmanlarına peşkeş çekici ‘hayır’ safında birleşme doğrusu mevcuttur.

“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar.” Al-i İmran 160

“De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

“Allah'a güven. Vekîl olarak Allah yeter.” Ahzab 3


(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir.” Tevbe 129

12 Mart 2017 Pazar

“Türkler, insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz.” William Ewart Gladstone - İngiltere Başbakanı-1868

Avrupalılar yani haçlı-siyonistlerce ‘geri ırk’ olarak yaftalanıp aşağılanmaya çalışılan Müslüman Türk milleti, İslami kimliklerinden dolayı hiçbir dönemde insan olarak kabul edilmemiş, menfaat endeksli ilişkiler köle düzeyinde götürülmüştür.

Osmanlı İslam Devletinin lağvedilip seküler-laik Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla Batı’nın esareti altına sokulan Türkiye’nin bağımsızlığa koşacak olması öyle tedirginlik doğurmuş ki, kor halinde bekletilen düşmanlık açığa çıkarak saflar alınmaya başlamıştır.  

“Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu ispatlayabilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri, ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün, Avrupa’nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağılayıcı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini görüyorum.” Charles Darwin

Tarih, sadece dün değildir; bugünde yarında bir tarihtir! Dolayısıyla günümüzde dahi Batı’nın ezeli ve ebedi düşmansı düşüncesi hiç değişmemiş ve durağan yanardağ misali patlamaya hazır bekleyişi hiç sönmemiştir.

Medeniyetlerine girmek kâfi değildir; dinlerine uymak vazgeçilmez şartlarıdır. Her ne kadar Türkler, İslami hüviyetlerini kamufle edebilmek için seküler-laik bir çizgiyi kabul edip Batı’dan yana tavır almış iseler de, özdeki inançları inandırmaya yeterli olmamış, hegemonyaları altında sürdürülen yakınlık, dostluk ve müttefiklik pamuk şekeri misali öteye gidememiştir.

Yahudilerin kutsal kitabı ve aynı zamanda hukuk sistemi olan Talmud’da, Türkler maymuna benzetilmektedir. “Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer; bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir.”

Başta Türkler olmak üzere İslam ülkelerinin Hıristiyan ve Yahudi dünyası karşısında yeterli kalkınmayı ve gücü gerçekleştiremeyerek muhtaç kalmaları, inançlarının gereği gibi hareket etmemelerindendir. Hıristiyan ve Yahudilerin sahip oldukları geçici üstünlüklerinin altında ezilerek kendilerini geliştirememiş ve onlara karşı, onlar gibi bir ittifak sağlayamayarak caydırıcı olamamışlardır. Çünkü hiç ölmeyecek ve kaybetmeyecek sonsuz bir dünya yaşamıyla bütünleştiklerinden, tanrı misali egemen gördükleri Hıristiyan ve Yahudilerden korkmakta; onları rızık, huzur ve güven verici; istihdam sağlayıcı güçler olarak yüceltmektedirler. Haksızlık karşısında dik duramayarak savaşmaktan kaçan ve korkan her toplum; esareti, sömürülmeyi ve aşağılanmayı hak edendir.

Bir taraftan birbirlerine karşı üstün gelmeye çalışırlarken, diğer taraftan düşman güçlerinin artıklarıyla beslenmeyi ve onların yanında bir sığıntı gibi yaşamayı onur telakki etmektedirler. Hâlbuki inandıklarını iddia ettikleri yaratıcı Allah’a ve kitabı Kur’an’a gerçekten iman etmiş olsalardı, böylesine alçalarak ve birbirlerine düşerek yönetilen değil yöneten bir konuma yükselebileceklerdi.

Yaklaşık iki milyarlık bir İslam aleminin ve onlarca İslam ülkesinin Birleşmiş Milletler güvenlik konseyinde daimi tek bir üyeliği, söz ve veto hakkı dahi bulunmaması; alçalmışlığın, dışlanmışlığın ve mandalığın açık bir kanıtıdır.

Başta Almanya ve Hollanda olmak üzere Batılı ülkelerle yaşanılan olaylar fevkalade normaldir. Ne hakla neye kızılıyor?  Onların dinlerine uymadan topluluklarına girebilmenin, dost ve müttefik olabilmenin imkânsızlığı öyle aşikâr ki, fıtratlarının yani kaderlerinin gereğini yapmalarından hayıflanmanın hiçbir gereği bulunmamaktadır.  Hem Müslüman olduğunu söyleyeceksin hem de yataklarına girip bakire kalacağını mı zannedeceksin? Dolayısıyla ya müstemleke kalmaya devam edecek ya da savaşmaya hazır olacaksın! Sözde evrensel insan hakları denen düzmece nefsi balonun kalıcı hiçbir karşılığı olmadığı yaratıcı Allah’ın hükümleriyle yani kaderle alenidir. Çünkü ip kimin uhdesindeyse, sözü O söyler!

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120

“Kim Allah’ı, Rasul’ünü ve iman edenleri dost edinirse, (bilsin ki) üstün gelecek olanlar, şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır. Ey iman edenler! Senden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; e¤er mü’minler iseniz.” Maide 56-57


“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez. Maide 51

2 Mart 2017 Perşembe

Ey insan!

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.” Enam 165

Yıllar süren eğitim sonrası başarılı olabilmek, zafer kazanmak, mevki sahibi ve doğru yolda olabilme seviyesine ulaşabilmek için önce ebeveyn ve daha sonra öğretmen, din ve bilim adamları, yazar, politikacı ve biraz iyi konuşabilen ve nasihat verebilen herkesin kendi doğrularıyla yönlendirdiği malumdur.

İnsanı insan yapan, ilerlemeye ve aydınlanmaya götüren kuvvetler; her ne kadar akıl ve bilgi kuvvetleri ise de kaderin güdümünden bağımsız asla düşünülemez. Bu sebeple hafıza ne kadar çok bilgiyle doldurur, zekâ ve irade akılcı kanunlar ve prensiplerle güçlendirilerek kendinizi güçlü, bağımsız ve olaylara hakim olma hissi uyandırsanız da sonuç hiçte öyle olmaz.  

Seküler-laik düşünceler kaybın engellenememesi ve başarının elde edilememesi için bir nedene sığdırılamaz. Eğer kişi amaçladığı sona erişemiyor ve beklediği neticeyi kalıcı olarak alamıyorsa, gerekli kabiliyet ve dirayeti gösteremiyor bahanesi doğru değildir. Oysa istenilmeyen bir şey yapılmamalı, plân ve programlar eksiksiz uygulanabilmeli, kendini ve toplumu her türlü korku ve endişeden arındırıcı mutlak imkânlar oluşturulabilmelidir. Tüm değerler ve kurallar işletildiği halde aksaklıklar baş gösteriyor ve çare bulunamıyorsa, fevkalâde önemli temel bir tehdit ve tehlikenin varlığı ortaya çıkmaktadır.

‘En iyi nasihat iyi örnek olmaktır’ ilkesiyle hareket edilirse, eğitici ve uzmanların iddia ettikleri varsayım ve bilgilerle yaşamları arasındaki büyük çelişki ve farklılıktan dolayı ikna edebilme ve tesirli olabilme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanabilmektedir.

Unutmamak gerekir ki, en basit yalan büyük yalanları; en küçük taviz inanç ve onurunuzu kaybettirebilecek büyük tavizleri; yerine getirilemeyecek vaat itibarı ve güvenirliği; dost ve samimi olmayan cahil arkadaş malı ve canı; seçilen vekil ihaneti; dinsiz, namussuz, merhametsiz ve vicdansız eğitici geleceği, umutları ve ufku kaybetmeye sebep sanılsa da asıl neden kaderdeki yazgıdır yani Mutlak İrade’dir. Nasıl bir strateji programlanabilmeli ki, savaş dahil tüm olumsuzluklar ortadan kaldırılarak zenginlik, sevgi ve barış getirebilecek bir dünya kurulabilsin? Bilim adamları ve politikacıların yaptıkları düzenlemeler evreni iyileştiremiyor ve insanlığa fayda sağlayamıyorsa; iradeyi üstün kılabilecek bir çözüm var mıdır?

Her kim olursa olsun; ister öğrenci, ister alim, ister işçi, ister lider, ister iktidar, ister fakir, ister zengin olunsun. Sahip olunan değerler, yaşanılanlar, birikimler ve düşünceler hiçbir etki, baskı ve menfaat altında kalmaksızın tüm gerçekliğiyle ortaya koyulabilindiğinde riyakâr, takiye ve hilekâr olmaktan kurtulur ve iyi bir örnek olunabilinir.

Yaratıcısı ve kendine olan inancını, güvenini ve cesaretini kaybetmiş bir kimsenin verebileceği bir şey olamaz. Yaşamın her karesinde görmekten tiksinilen ikiyüzlü insan numunelerinin kendilerini eleştirmeksizin hatasız kabul ederek, topluma fikir vermeleri, idare edebilmeleri ve kurtarıcılığa aday olabilmeleri, işte içinde bulunduğumuz dünyanın oluşmasına sebep olabilmektedir. Kapasitelerine güvenilen kimselerin kurtarıcı, caydırıcı ve verici olabilmeleri hangi temel özelliklerinden, güçlerinden ve mutlaklıklarından kaynaklanmaktadır?

Önem verilen ve muhatap olunan kişilerin belli bir bilgi birikimi, mevkii ve serveti asla komplekse düşürüp karşılarında alçaltmamalıdır. Her şeyle değer verilen, servet harcanılan ve uğruna ölünen kimselerin görünen vitrinlerinin arkasındaki gerçeğin ne kadar korkunç ve vahşi olabileceği hiç unutulmamalıdır. Canlı veya cansız bazı insanlara karşı duyulan kayıtsız hayranlık ve bağlılık; inanç ve kişilik kaybına, devamlı itilen, horlanan, aşağılanan ve yönlendirilen bir karakter oluşmasına neden olmaktadır.

Yaratıcı Allah’ın ve vahiyle inmiş hükümlerinin dışında hiç kimsenin karşısında ezilmemeli ve kendinizi küçük görmemelisiniz ki, saygı duyulabilecek ve yönetebilecek güce sahip olabilme cesaret ve kararlılığı yakalayabilesiniz. Lâyık olana saygı gösterin ve hürmet edin. Ancak teslim olmayın ki, hatalarını ve çirkinliklerini objektif bir anlayışla değerlendirebilme imkânına kavuşabilesiniz. Görülemeyen, dokunulamayan ve ulaşılamayan yaratıcıya karşı her türlü menfi yaklaşımdan, tartışmadan ve eleştiriden istisna edilebilme mecburiyeti olmazsa olmaz bir yükümlülüktür.

İnsanların çok çabuk ikna edilerek fevkalâde yoğun bir etki altında kalmaları, kanmaları, aldatılmaları ve geçmişi unutabilmeleri, ne kadar zayıf ve aciz birer varlık olduklarını ispat etmektedir. Akılları ve iradeleri ipotek altında bulunan ve dolayısıyla istedikleri gibi hareket edebilme kabiliyeti gösteremeyen insanlar, sahip oldukları zekâlarıyla muhakeme gücünü kullanamamakta ve iradelerini var edemeyerek kaybetmeye mahkûm olabilmektedirler. Duyguların alevlenip mantığa galebe çalması durumda, doğal akış sürecinde işlemine devam eden akıl ve düşünce sistemi bloke olup etkilendiğinden, kişiler, kendilerini kontrol edememenin ezikliği içinde aynı yanlış ve hataları defalarca tekerrür edebilmektedirler.  

Bu yüzden yaşamları boyunca kendilerini ayıplamak, pişman olmak ve bir daha aynı hataları tekrar işlememeye karar vermelerine rağmen yine de eylemlerinden vazgeçememeleri, fevkalâde önemli bir çelişki ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken temel bir sorundur. Nasıl oluyor da, bilgi işlem ve idare merkezi olan akıl ve hareket kabiliyeti sağlayan irade, duygulara mani olamayarak devre dışı kalabiliyor?

Aklın; inanç, düşünce ve fikir ilkelerinden uzaklaşarak zihni baskı altına alan duygulara karşı gerekli tepkiyi verememesinden mi, yoksa belirlenemeyen bir sebepten dolayı mı başarısızlığa uğranabildiği gerçeğinin çözülememesi kader hakikatini kanıtlamaya yeterlidir. Duyguların bastırılabilmesi ve bilinçaltı gelişen tepkilerin önlenebilmesi, nasıl bilimsel bir metotla gerçekleşebilir? Akıl ve iradenin hiçbir etki altında kalmaksızın hakim olabilmesi ve düşünülen düzenin sağlanabilmesi için hangi ilkelere bağlı kalınırsa olumsuzlukların önüne geçilebilinir?

Ne yaparsanız yapın ama kendinizi asla ayıplamayın. Tövbe edebilirsiniz, özür dileyebilirsiniz, pişman da olabilirsiniz. Bunlar insanlığın yüce erdemleridir. Ancak kişinin kendini ayıplaması, sanki hata ve yanlıştan mahrummuş gibi bir algılamaya sebep verir ki, kişiyi bunalıma, güvensizliğe ve rahatsızlıklara sürükler. İnsanın, öz eleştiri ve sorgulama yapmaksızın zekâ kapasitesinin ve iradesinin her şeyi başarabilecek ve engelleyebilecek güce sahip bir seviyede olabileceğini düşünmesi, ümitsizliğin ve güçsüzlüğün ana sebebidir. Şartlar ne olursa olsun insan kendini üstün, üretebilir ve çözebilir hissetmelidir. Zaten her şeyi yapan Allah’ın dileği değil midir?

Hata ve yanlıştan çekinilmemelidir ki, özgüven yitirilmesin, endişe ve korku hükmetmesin. Eğer akıl, yaratıcıya olan iman ve inançtan üstün değilse, hata ve yanlıştan da münezzeh olabilmesi mümkün değildir. Hakkını arayabilmek ve elde edebilmek için gerekli olan eylem, düşünce ve ifade özgürlüğünden çekinir ve başkalarının görüşlerine mahkûm kalarak yaşamını sürdürmeye devam edersen, tarladaki bitkiden ne farkın kalır? Ancak her türlü gücü ve kudreti elinde bulunduran, akıl ve iradesine hakim cesur ve kararlı kimseler, olabilecek tüm şartlara haiz olmasına rağmen, yine de başarısız olabiliyor ve istediği sonucu elde edemiyorsa, buna sebep olan faktöre odaklanılmalıdır.

İnsan gücünün yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği her şeyi kavrayabilen, görebilen ve işitebilen herkesin elde edebilmesi, rasyonalizmin gereğidir. İnsan zihninin işleyişinin bağlı olduğu kurallarla, dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu iddiasıyla aklın ilkelerine uygun düşünce yoluyla bilimsel ve tabii bilgilerle ulaşılabileceği varsayılıyorsa, neden bazı farklılıklar ve üstünlükler belli insanların tasarrufundadır? İnsan, muktedir ve galip olabilme, yükselebilme, başarabilme ve süper güce ulaşabilme başarı ve kudretini akılcılıkla mı; yoksa yaratıcı Allah’ın iradesiyle programlanan kaderle mi sağlayabilmektedir?

Paylaşımın farklı birey, toplum ve ülkelere göre tanzim edilerek kiminin kiminden üstün olabilmesi, değişim ve dönüşümlerin sırrı nedir?

İnsanların hedeflerine ulaşabilmeleri ve egemenlik sağlayabilmeleri için gerekli olan şartlar ve bağlı kalınması zaruri olan kaidelerin olgunlaşmasıyla elde edilen güç ve yaptırımın pratikte uygulanabilirliği mümkün olamıyorsa, gizli bir müdahalenin var olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Buna göre nasıl bir bilgi ve çözümle bu müdahale aşılarak istenilen düzen ve egemenlik kurulabilir? Başarı kazanmaya endeksli ve mükâfat sağlaması gereken bir üstünlük olmasına rağmen bir kısım insanlar hiçbir başarı gösteremedikleri halde ekonomik ve sosyal bir güce ulaşabilmekte, bir kısmı ise bütün kabiliyet, bilgi ve becerilerine mukabil yükselememekte ve lâyık oldukları seviyeye kavuşamamaktadır. Başarı karşılığı beklenen ekonomik güç, şöhret ve mevkiinin elde edilememesi kimin iradesidir ki, aklın ilkelerini ve seçim yapabilme özgürlüğünü etkisiz kılıp, çelişmesine ve aykırılık teşkil etmesine neden olabilmektedir?

İnsanların neredeyse hepsi başarıyı paranın gücüyle eş değer gördüğünden, kazanma ve şöhret olma hırs ve azmiyle hareket edip birçok yanlış yapabilmekte ve illegal yollara saparak yükselebilmeyi hedeflemektedir. Ruha bağlı hareket eden akıl ve duyguların birbirleriyle çarpışması neticesi kaderin üstünlüğüyle hareket kabiliyeti kazanan insan, yapmak istediği işin başarıyla sonuçlanmamasında oluşabilen maddî ve manevî kaybın kendisini demoralize edip umutsuzluğa düşürmesini engelleyememektedir.

Hâlbuki kâr ve zararın eşit ve kardeş olduğu ilkesine bağlı kalındığında karşılaşılan kazanç ve kayıpların kişide farklı duygular oluşturmayacağı gibi, umutların da kaybolmasına neden olmayacaktır. İnsanlar için kazanç bazen kaybedilenden çok daha fazla olabilmektedir. Umutların yitirilmesi insanın yaratıcı vasfının acze uğraması neticesi ortaya çıkan bir komplekstir. Bu gelişimi doğuran sebepler her ne kadar bilimsel olarak açıklanmaya çalışılıyorsa da, akılcılık ilkesine tezat oluşturduğu için ikna edici bulunmamaktadır. Olaylar karşısında dirayetli ve sabırlı olunup elde edilecek tecrübenin kıymetiyle yetinmek, tecrübeyi yenilen kazıkların bir bileşkesi ve geleceğin teminatı olarak değerlendirerek başarıya ulaşabilmenin akılcı bir yol olduğu düşünülmüştür.

Üstün olan teoriler değil, fiiliyatın yani yaşamın ta kendisidir.  Ne var ki, seküler-laik düşüncelerin etkisinde kalarak pozitif bilim adına teorilere, kuramlara veya hipotezlere esir olmuş insanlar, yalanı kendilerine rehber edinmelerinden aydınlığa ulaşamamakta ve ruh gerçeğini dışlayarak açı edinebilmeye çalışmaktadırlar. Lakin Allah'ı ve çizdiği kaderi yok etmeden mümkün müdür?

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” Nisa 1

“Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.“ Nisa 28

“Ey insanlar! Resûl size Rabbinizden gerçeği getirdi (bunda şüphe yoktur), şu halde kendi iyiliğinize olarak (O’na) iman edin. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz hepsi Allah'ındır. (O'nun sizin inanmanıza ihtiyacı yoktur). Allah geniş ilim ve hikmet sahibidir. Nisa 170

“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.Yunus 24

“Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” İnfitar 6