21 Temmuz 2016 Perşembe

Demokrasi değil adalet!

Müslümanların kitabı Kur’an’ı Kerim de, Hz. Peygamberin sünnetinde ve İslami literatürde olmayan “demokrasi” öyle bir küfürdür ki, tıpkı ateist köklü laiklik misali hiçbir zaman kendini sunmaz; akıl ve kalpleri iğfal ederek öyle manipülasyon yapar ki, insanken insan numunesine, Müslümanken kafire yahut münafığa dönüştürüp hayvandan daha aşağı mahluk kılar.

Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstülüğünü kabul eden laiklik ile Allah iradesini yok sayarak beşer iradesini üstün tutan demokrasi, dolaylı olarak İslam’a karşı bir düşmanlıktır.

Haçlı- Siyonistlerin İslam’a karşı sürdürdükleri argüman olan demokrasiye farklı anlamlar yüklense de özü itibariyle dolaylı olarak Mutlak İrade’ye bir başkaldırı ve savaştır. 

Nefislerin arzu ve istekleri için kendini adayan şeytan ne kadar iyi ise, insanın egemenliği için var olan demokrasi de o kadar iyidir.

Sekülerizm, ateizm, rasyonalizm veya pozitivizmin dogması olan demokrasi, her düşünce ve inanç sahibinin kabul edebileceği öyle sinsi bir nefistir ki, hedef ve gayesi yalnızca Allah’ın egemenliğine karşı meydan okumak olup, eşitlik ve özgürlük adına otoriter tek çare savıyla insanı yani toplumu dolaylı olarak mutlak irade sahibi kılar.

Dolaylı olarak insana üstünlük hakkı tanıyan demokrasiyi Kur’an’a iman etmiş hiçbir Müslüman kabullenemez! Çünkü Müslüman, imanı gereği Allah ve Resul’ünün hükümleri dışındaki her hükmü reddeder; dolayısıyla sözle bağlı olduğu Allah ve Resul’üne ameliyle de riayet eder.
     
Hâlbuki demokrasi adına seküler yasaların koyduğu hükümler gibi Allah’ta hükümler indirmiş ve o hükümler doğrultusunda insana kulluk verilmiştir. Ancak demokrasi, insanı egemen kılıp Allah’a kulluğu reddeden bir anlayış olmasından nefis, gerçekte olmasa da teoride egemen olma mastürbasyonuyla seküler düşünceye tav olmuştur.

İnsana özgürlük değil kulluk verilmiştir! Dolayısıyla Allah’ın hükümlerine karşı özgürlük değil kulluk vardır. Özgürlük ve kulluk nasıl zıt ise, demokrasi ile İslam öyle zıttır! Cumhuriyet düşüncesinde halkın kendi idarecisini seçme hakkı vardır ama demokrasi gereği dilediği yasayı çıkarma, Allah ve Resul’ünün hükümlerini reddetme ya da bir başkasını seçme hakkı bulunmamaktadır.

Aslında demokrasi inkârın, küfrün ve despotizmin en ileri şeklidir. Dolayısıyla demokrasi, yaratıcı Allah’ın değil de beşerin yani insanın sözün, sözlerin en yücesi, doğrusu, yöneticisi ve itaati kabul eder.  

Demokrasi, adalet önünde öyle keskin bir kılıçtır ki, tıpkı dini engelleyebilmek için kullanılan beyin ve bilim manipülasyonuyla insanlar nasıl aldatılıyor ise,  demokrasinin egemenlik iddiasıyla da insanlar öyle kandırılmaktadır. Dolayısıyla seküler düşüncenin demokrat maskeli hilesinin yegâne hedefi; Allah, Peygamber, Kur’an ve İslam’ın hâkim olmasını önlemektir. Batıl düşüncede olan halk çoğunluğunun seçimi, dinen meşru kabul edilemez. Her ne şartlarda olursa olsun her düşünce, mutlaka egemen olmak ister ve egemenliğin paylaşımına hiçbir gerekçeyle izin vermez.

Diğer bir bakışla; din dışı seküler-laik rejimlerin demokrasiyi yani halkın iradesel seçimini bloke eden totaliterliği, halk iradesinin ve seçiminin nasıl etkisiz olduğunu ortaya koymaktadır. İslam kimlikli bir parti, lider ya da siyasetçi; halk çoğunluğunun onayını almasına rağmen halkın dilediği İslami bir düzeni kurmakta özgür değil ise, demokrasi ne işe yaramaktadır? Çünkü demokrasi, varlığı itibariyle İslami düzene karşıdır ve İslami hiçbir şeyi onaylamaz; dolayısıyla halkın iradesi ve seçimi de dumur olur. Demokrasi, seküler-laik düşüncenin teminatı olup, kulluğa karşı özgürlüğü pompalayan nefsi bir başkaldırıdır. Her nefsin doğru yahut yanlışlarını meşrulaştırma amaçlı demokrasi özlemi, demokrasinin batıl-şeytani olduğunu kanıtlamaktadır.

Oysa insanın gıdası adalettir! Aç ve susuz kalmaya razıdır ama adaletsiz asla! Haçlı-Siyonist güçlerin güdümündeki İslam maskeli sözde Müslümanların adalete değil de özellikle demokrasiye ve çözümün demokraside olduğuna vurgu yapmaları apaçık bir ihanet ve Allah şirktir.

Bu sebeple demokrasi şövalyeliği yapan tüm İslam ülke lider ve siyasetçilerini lanetlediğim gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ak Parti iktidarını da şiddetle kınıyorum.  

Ülkemizdeki darbe kalkışmasıyla birlikte abdestlerini alarak “ALLAH ALLAH” nidalarıyla silah ve tankların önüne atlamak suretiyle şehid düşen şühedaya ‘demokrasi şehidi” ne demek? Halk, ALLAH iradesine teslim olup azgınlara karşı adını anarak canlarını vermiş ama geri kalanlar, sanki şehid düşen o insanlar ALLAH için değil de haçlı-siyonist darbeciler yahut nefisleri için can vermişlercesine “demokrasi şehidi” olmakla aşağılayabilmişlerdir. Öyleyse darbeyi yapan haçlı-siyonist güçlerden ne farkları kaldı ki, Müslümanlara karşı kullandıkları argümana sarılabiliyorlar?

Haçlı-siyonistlerin İslam’ı yıkma argümanları olan ‘demokrasi’ sözcüğünü kullanarak Müslümanları aşağılayıp dışlayan iktidar, nasıl Müslüman ve adalet yanlısıdır? Neden adalet değil de demokrasi! Allah’ın “el Adil” sıfatı taşıyıp seküler-laik rejime ters düşmesinden mi?  Siz demokrasinin anlamını değiştirmeye çalışsanız da demokrasi, laiklik misali ALLAH’ın iradesinden üstün ve meşru olduğunu kabul eder. Oysa demokrasi yerine “ADALET” desinler ki, insanların tek gıdası olanı vermiş olsunlar. Demokrasi dikte edildiği gibi kimsenin umurunda olmaz ama adalet olmazsa olmazdır. Unutmamalıdır ki, insanlar ancak adaletle doyarlar!  

Dolayısıyla demokrasi gerekçesiyle İslam ülkelerini işgal edip çocuk-kadın-yaşlı demeden katlederek yurtlarını başlarına yıkan, ırzlarına geçen, işkenceler altında zulmeden ve ALLAH’a savaş açan haçlı-siyonistlerin elebaşısı ABD, yaptığı her kötülüğü demokrasi adına yapıyorsa; ABD’den ya da FETÖ veya PKK/HDP/PYD/YPG’den ne fark vardır?


“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. Ahzab 36

18 Temmuz 2016 Pazartesi

F.Gülen = ABD’dir!

Bir musibetten kurtulmuş olmak; etrafınızı sarmış diğer binlerce musibetten kurtulmuş olacağınız garantisi vermez. 

(Resûlüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab 36

Aslında ülke olarak üzerimize öyle bir ölü toprağı serpilmiş ki, ne batıp ne de çıkamayarak sürekli sürünüyoruz.

Gerek içeride gerekse dışarıdaki düşmanlarımızı demokrasi adına dost yapabilmemiz ya da toleransta bulunup hoşgörüyle bağrımıza basabilmemiz sürünmemizin yegâne sebebi olup, demokrasinin hileli güdümünden kurtulup bağımsız olamayışımızın temelidir.

Sözde Allah ama öze gelince tağut yani nefis diyen devlet ve siyasetin karmakarışık kafası halkı da etkilediğinden düşmanları dost, dostları ise düşman kılmıştır.

Seküler-laik düşüncenin en büyük düşmanı kimdir bilir misiniz; doğrudan Allah, Resulü, kitabı ve iman etmiş Müslüman kullarıdır.  Dolayısıyla Müslümanlar, her zeminde egemenliği öyle ellerinde bulunmalıdırlar ki, yaklaşık 20 saatte bastırdıkları darbe misali göğüslerini şehadete açabilmelidirler. Kimileri her ne kadar “demokrasi şehidi” deme aşağılık kompleksini sürdürse de!

Söz konusu isyanın F. Gülen tarafından yapıldığı tereddütsüz ise, ABD’yi Gülen’den ayrı tutabilmek imkânsızdır. Çünkü dostu ve azmettiricisi ABD olmaksızın Gülen’in böylesi bir operasyona ne cüret edebilir ne söz konusu subayları etkileyerek cesaretlendirebilir ne organizede ne de halka karşı kamikaze de bulunabilir.

Darbenin bastırılma şokunu hala üzerinden atamayan ABD’nin dumura uğramış hali aşikâr olup, Gülen’in ABD’siz düşünülemeyeceği tartışılmazdır. Dolayısıyla Gülen ile ABD tıpkı ruh ile beden misali bir bütün olup ancak ölüm birbirinden ayırır. 
  
Hâlâ “bir kanıt olursa” iade talebini ciddiye alabileceği söyleyen ABD Dışişleri Bakanı, üstü kapalı olarak diplomasi üslupla “isteme Gülen’i benden, buz gibi soğurum senden” uyarısında bulunmaktadır. Başka bir açıklamada ise, şartlı teslim edebileceğini söylemişler. Yani Pensilvanya’daki evinde çekildiği inziva ortamıyla aynı standartlarda yaşam hakkı verilmeliymiş!

Lakin şartlıda olsa teslim edeceklerine inanmıyor; ölüsü dışında dirisine ulaşılamayacağını düşünüyorum. Zaten şartlı bir teslimiyet kabulü, 80 milyonu zincirlemiş bir mahkûmiyet olur!

Allah, bir ibret ve imtihan olarak Türkiye’nin başına sardığı dâhili hainler PKK/HDP ve FETÖ’nün düşmansı eylemlerinden hiçbir ders alınmadığı düşünce ve davranışlarla ortadadır.

ABD’ye karşı herhangi bir yaptırım uygulamaya cesaret olmadığından Gülen’in sadece adını zikretmekten öteye gidilememektedir. Şah damarına kadar ABD mandası altındaki Türkiye’nin istiklal ilan etmesiyle hem ABD’den Gülen’e hem de AB’den PKK/HDP’ye öyle darbe vurur ki, zaman içinde namlarıyla birlikte leşleri de çürür. 
    
Kendini tamamen ekonomiye ve hümanist düşünceye adamış iktidarın ABD’ye hesap sorabilmesi mümkün olmadığından Gülen’e ilişebilmesi imkânsızdır. Oysa çıkarlar karşılıklı hesap edildiğinde kimse kimseye mutlak esir düşmez. Lakin “babasın, efendisin, lidersin, idolsün, baş tacısın hatta tanrısın” diyerek dinin dâhil namusunu ABD gibi haçlı-siyonist bir barbara teslim etmişsen; Gülen’i alabilmek için savaş gereklidir.

Şu gerçek bilinmelidir ki, Gülen, ABD ve İsrail başta olmak üzere haçlı-siyonist güçlerce cihada karşı bir şövalye olarak öyle koruma altındadır ki, kendi liderlerinden vazgeçerler ama Gülen’den asla! Unutulmamalıdır ki, haçlı-siyonistlerin ezeli ve ebedi tek düşmanları Müslüman Türklerdir!

Dolayısıyla sözde Allah’a ama özde ABD’ye dayanmış bir Türkiye, hiçbir haçlı-siyonist ülkede caydırıcı ve yaptırımcı bir varlık hissettiremez. Düzen ve siyasetini Allah’ın indirdiğine değil haçlı-siyonistlerin karaladıklarına adapte etmiş bir Türkiye’nin kime güvenip dayandığı aşikârdır!


“Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar.” Al-i İmran 160

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Ey şerefsiz subaylar!

Sizlere asker değil subay diyorum ki, dikta altına aldığınız halkın Müslüman çocukları siz şerefsiz hainlerle aynı kefeye girmesin.

Keferelikte öyle haddi aşmış ve azgın nefsiniz uğruna halkına silah çekebilecek kadar haçlı-siyonist barbarlar misali kudurmuşsunuz ki, sizleri ancak ölüm durdurarak ıslahınıza sebep olur. 

Silahlarla kuşansanız; tank, füze ve uçaklarla gözdağı vermeye kalkışsanız da şerefsiz yürekleriniz ALLAH adına canlarını vermeye hazır Müslüman vatan evlatlarına ne diz çöktürebilir ne de ölümle korkutabilir.

Ahirete iman etmiş Müslüman millet asla ölmekten yahut öldürülmekten kaygı duymayacağı gibi, bilakis ALLAH’a kavuşabilmek için öyle şehadete koşar ki, etkilerinden saklanabilecek ne bir in ne de bir ağaç gövdesi bulabilirsiniz.
Zaten ölümü tanıyabilmek için yaşayan Müslümanlar, sizler gibi şerefsizlerle çarpışarak şehid olmaktan öte ne umarlar!

Elinize aldığınız silahlar ve üstüne çıktığınız tanklar, katiliniz olmaktan başka hiçbir işinize yaramayacaktır.

Tek başıma kalsam dahi sözde el koyduğunuz yönetiminize asla teslim olmayacak ve ALLAH adına çarpışıp içinizden birkaç kişinin leşini sermeden başımı uzatmayacağım. 
    

“Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır. Maide 33

11 Temmuz 2016 Pazartesi

IŞİD meşrudur!

Seküler küresel düzende gayrimeşru sayılsa da Allah nezdinde meşru olup, Kur’an’a iman etmiş Müslümanlar için yeterli bir ölçüt ve kanıttır.  

IŞİD ile ilgili derinden bir inceleme ve araştırma yaptığımda edindiğim gerçek oydu ki, mezhepsi aşırılıkları, hata ve kusurları bulunsa da tamamen Kur’an’a bağlı oldukları; batılı yani küfrü yıkıp İslam’ı egemen kılmak istedikleri; her ne olursa olsun Müslümanlıkla şereflenmiş bir kulun esaret altında yaşamasına tahammül edemedikleri; dünyanın hemen her yerinden koşan cihad ehlinin IŞİD için değil Allah için savaştıkları; Allah’ın hükümlerini ve Resul’ün yolunu rehber edindikleri; milliyetleri, medeniyetleri, adet ve gelenekleri gibi bedenleri ne olursa olsun ruh da yekvücut olmaları; fitne ortadan kalkıncaya ve kulluk tamamen Allah’ın oluncaya dek savaşacakları; emperyalizmin varlığına son verecekleri; yeryüzünde hak ve adalet sağlayana kadar tağuta karşı direnişlerini sürdürecekleri; haçlı-siyonist güçlerin önünde siper olarak lejyonerlik yapan hain münafıkları hedefi açmaları maksadıyla düşman görmeleri; Allah’tan başka uğruna kulluk yapabilecek bir kudret olmadığı imanıyla müşriklerin ve münafıkların kınamalarından çekinmemeleri; haklarında uygulanan yaptırımlardan korkmamaları; mükâfatları dünyadan değil ahiretten beklemeleri ve Kur’an dışı hiçbir düşünce, eylem ve düzen içinde bulunmamaları…

Öyleyse herhangi bir Müslüman’ın haçlı-siyonist menfaatleri uğruna IŞİD’i düşman algılayarak İslam’a ihanet edebilmesi mümkün değildir!

Özellikle sözde İslam Ülkelerinin IŞİD’e karşı küffardan daha şedit acımasız düşman kesilmelerinin sebebini soracak olursanız; uydurdukları “hümanist İslam’ı” kabul etmemeleri ve dostları haçlı-siyonist güçlere savaş açmalarıdır. 
İzzet, güç, şeref ve rızkı kâfir dostlarından geldiğine inanan o münafıklar, IŞİD’in ilahlarıyla savaşmasından ötürü başlarına bir bela gelebilecek endişesiyle öyle korkaktırlar ki, sözde iman ettikleri Allah’a nasıl şirk koştuklarını düşünce ve amelleriyle kanıtlarlar.
  
Küresel seküler ve demokratik dünyanın IŞİD’e düşmanlık beslemesi, uygarlıkları için şer gördükleri cihadın yayılarak batıllıklarını yok edecek olmasıdır. Yoksa IŞİD ile ilgili dünya kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla uydurdukları yalanların tamamı asparagastır; gerçeğini zaten kendileri yapmaktadır. Çünkü batıllıkta helal ve haram mefhumu olmadığı gibi din ve namus hassasiyeti de bulunmamaktadır.

Zinanın, faizin, içkinin, savaşın, teşhirciliğin, azmettiriciliğin, acımasızlığın, fesadın, küfrün ve hatta Allah adının anılmasının dahi yasak olduğu devletlerin IŞİD’i kötülerin en kötüsü ve terörist tanıtması, nasıl hileci şeytanlar olduklarına bir delildir.

IŞİD insan öldürüyormuş, Müslümanları katlediyormuş; asıl insanları öldüren ve Müslümanları suçlu-masum bakmaksızın alenice acımasızca katleden kendileri değil midir?

Onlar için tağut adına öldürmek meşru; Allah adına öldürmek ise gayrimeşrudur!   

Eğer IŞİD, Allah adına değil de PKK-PYD-YPG gibi tağut adına varlık gösterseydi, düşman değil dost kabul edilirdi!
Ancak kimin dost ya da düşman olduğunu nefislerin seçimine terk eden toplumlar, faydalı hiçbir öğütten yararlanamayacakları gibi ne hakkı ne de ahireti ciddiye alırlar!

Dolayısıyla IŞİD ile savaş, doğrudan Allah ile savaştır; çünkü IŞİD’in Allah’ın düzenini egemen kılmaktan başkaca bir amacı bulunmamaktadır.

IŞİD’in kabul edilmemesindeki yani düşman bellenmesindeki yegâne sebep; cihadı yol edinmesi, batılı dost kabul etmemesi, haçlı-siyonist güçlerle ittifaka yani çıkar ilişkisine yanaşmaması, her şart ve koşulda yeryüzünde şeriatı mukim kılmak istemesi, sadece müminleri dost edinip kâfirleri düşman bellemesi, beşere değil Allah’a kulluk yapması, haramı haram-helali helal sayması, İslam’dan başkaca bir din ve düzene rıza göstermemesi.

İslam’dan başka bir din ve düzen olabilir ama İslam’ın hükmü altında olmak şartıyla! Tıpkı münafıklarca manipüle edilmeye çalışılan Hudeybiye Anlaşması gibi!

Gerek yazılı gerek sözlü gerek kurdukları şeriat düzeni gerekse halk içindeki adil uygulamaları itibariyle hiçbir işleri Kur’an dışı olmayan IŞİD, her ne kadar hata ve yanlışları olsa da Ku’an’ın yaşayan örnekleridir desem, hiçte abartı olmaz.

IŞİD’in doğrudan yahut dolaylı olarak üyesi olmasam da, Allah ve Resul’ünün hükmü gereği iman etmiş ve kendilerini cihada adamış muttaki kardeşlerim olmaları hasebiyle dostlarımdırlar ve istikbalde haçlı-siyonist güçlerin fiziki ve kıyıcı kuşatmalarında Türkiye’nin yardım ve desteğine koşacak iman ehilleridir.    
Bu sebeple haçlı-siyonistin düşmanı asla Müslümanın düşmanı olamayacağından IŞİD bir düşman değil, dostun ta kendisidir. Çünkü sadece Müslümanlar kardeştir ve dostturlar. Münafıklar ve kâfirler her daim düşmandırlar; Allah’a düşman iman etmiş Müslüman kuluna dost olamaz!

“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır. 
Bakara 120
“Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürürler. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” Bakara 257

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah'adır.“ Al-i İmran 28


“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir.“ Maide 54

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Ey iman edenler!

“Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.Tevbe 23

80’li yıllarda devlet bakanı iken “flörtlük fahişeliktir” açıklamasıyla dostluk başlatıp yanında durduğum Cemil Çiçek adlı yakın bir arkadaşım vardı. Her konuda var gücümle kendisini desteklemeye çalışmış ama ben de laik bir Müslüman maskesiyle dolaştığım için İslam’ı tam manasıyla bilmiyor; her Allah ve Peygamber diyene muhabbet duyuyordum.

Daha sonra baskılara dayanamayan Cemil Çiçek, sözünden geri adım atarak özür dilemesiyle başlayan ilişkimizdeki soğukluk, işlerimdeki yoğunluktan öte iyice artmıştı. Aradan yıllar geçmesiyle birlikte Ak Parti de bakanlık yapmasıyla yollarımız bilvesile kesişti ancak eskisinden daha vahyi tahlil edebildiğimden İslam karşıtı düşünce ve davranışlarından dolayı niceleri gibi kendisinden öyle koptum ki, gölgelerinden rahatsız olur hale geldim.

Gerekçe ne olursa olsun eninde sonunda anladığım gerçek; politikacı sınıfına katılabilmek için öncelikle insanlık şerefinden soyutlanmak gerekir. Hele de bir Müslüman olarak seküler-laik düşünce, kural ve kaideleri sindirebilmek için okkalı bir münafık olmak gerekli. Dolayısıyla seküler-laik politika güden politikacıdan ne siyasetçi ne insan ne de Müslüman olamaz; olabilmesi de mümkün değildir.

Aslında din maskeli terörü ne IŞİD ne de başka bir silahlı grup yapmıyor; onlar din adına maskeye ihtiyaç duymadan şehadete koşuyorlar. Bu sebeple asıl maskeli olanlar, Allah’a ve indirdiği hükümlere itaat etmeyen  “politikacılar”’dır. Tıpkı Cemil Çiçek gibi!

Cemil Çiçek’in okuduğum binlerce küfrü açıklaması vardır ama bugün ki açıklaması, vahye apaçık bir saldırı ve inkârdır.   

Diyor ki;”Türkiye, din maskeli terörün, ülkenin birlik ve bütünlüğü açısından ne kadar büyük tehlike olduğunu gördü. Bizim farklı bir İslam anlayışımız var. Biz selefi değiliz. Biz din üzerinden bu türlü savaşların yapılmasını asla doğru bulmadık. Cahiliye döneminde bile, belli aylarda kan dökülmesi yasaktı. Bir de bunlara bakın. Ramazan gibi mübarek ayda, din adına hareket ettiğini söyleyen kanlı örgüt, insanları öldürüyor. Bunun İslamiyet ile ilgisi yok. Bu konuda yapılacak çok iş var. Evvela Türkiye’nin, nasıl bir İslam anlayışına sahip olduğunu bütün dünyaya iyi bir şekilde izah etmesi gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çalışmaları var. DEAŞ (IŞİD) terörü ile ilgili hazırladığı bir rapor var. Bunun daha yaygın hale getirilmesi lazım. Sempozyumlarla, uluslararası toplantılarda Türkiye’nin, farklılığını iyi anlatması gerekir. Bu anlayışla arasına koyduğu mesafeyi çok iyi anlatması gerekir.

Anlaşılacağı üzere Cemil Çiçek, ayetleri inkâr edip değiştirmeye kalkışarak kâfir ya da müşrik olduğunu alenice ikrar etti. Ak Parti’de kaç kişi kendisiyle hemfikirdir bilemiyorum ama partide itibar görmeye devam etmesi onaylandığını işaret eder.

Söyle bakalım İslam maskeli Çiçek; Kur’an ile indirilenin dışında Türkiye’nin nasıl farklı bir İslam anlayışı olabilir? Türkler için yeni bir peygamber ve kitap mı indirilmeli; yoksa Kur’an’ı reform etmeyi mi düşünüyorsun? Din üzerinden yapılan savaşlara karşı çıkmakla cihada, yüzlerce savaş ayetine, din Allah’ın oluncaya kadar savaşılmasına, hakkın batıla üstün gelmesine, İslam’ın egemenliğine karşı çıkmış olmuyor musun; hatta Allah Resul’ün verdiği cihadları, öldürdüğü kâfirleri terörize yaparak aşağılamıyor musun? Dünyaya izah etmeye çalıştığın İslam, diğer dinlerle özdeşleşmiş bir İslam mıdır? Cihadsız ve şeriatsız İslam, vahiyle indirilen İslam olmadığına göre; Kur’an ile araya koymaya çalıştığınız dini anlayış nedir?  Türkiye bir İslam ülkesi yahut İslami bir rejimle mi idare ediliyor ki, Ramazan Ay’ında kan döktüğü gerekçesiyle şikâyet ettiğiniz cihad ehlinden farklı ne yapıyorsunuz ki, terör adına PKK/PYD/YPG’yı öldürebiliyorsunuz? Savunma amaçlı savaş, kan dökmekse siz de katil olmuyor musunuz? Ayetleri inkar edeceğine; eğip bükeceğine; reforma uğratmaya çalışacağına; vahyi dışı hümanist bir din kuracağına; neden Müslüman olmaya çalışmıyorsun?  

Sözde Müslüman olan Cemil Çiçek! Sen kimin adına yaşıyor; kimin adına çalışıyor; kimin adına hizmet ediyor; kimin adına bakanlık yapıyor; kimin adına mücadele veriyor; tanrın kimdir; peygamberin kimdir; kitabın nedir; Türkiye için biçtiğin din nedir?

“İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve (vahye dayanan) aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, sırf Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için dünyada bir rezillik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız. Hac 8


“De ki: Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler. Yunus 69

29 Haziran 2016 Çarşamba

ALLAH’tandır!

Kâinatın kaderini elinde bulunduran; yeryüzünde vuku bulan her olayı izniyle gerçekleştiren; bir şeye “ol” demesiyle o şeyi olduran ALLAH’ın hükmettiği bir dünyada beşeri iradenin hiçbir inisiyatifi ve yaptırımı yoktur; olamaz! 

İnsan, sadece hükme itaat eder, olaylarda sabreder ve daha beteri olmadığından ya da Allah’tan geldiği için başına koyup şükreder. Dolayısıyla havalimanındaki ya da başka yerlerdeki patlamalar ve can kayıpları Mutlak İrade’ce gerçekleşmekte; “ben” kibriyle meydan okuyup egemenlik hezeyanında bulunanları idrak adına dürtmektedir.

Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa «Bu Allah'tan» derler; başlarına bir kötülük gelince de «Bu senden» derler. «Hepsi Allah'tandır» de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!” Nisa 78

Ki, İnsanlar, başlarına gelen felaketlerin içyüzünü sorgulamak yerine zanlıları yahut yöneticileri suçlamaları, neden musibetlerin bitip tükenmediğine açık bir kanıttır.    

Daha fazla tedbir; daha fazla güvenlik; daha fazla istihbaratı bilgi…

Nereye kadar!

Yaratıcı Allah’ın kainattaki her şeyi bilgilendirdiği “o kitap” yani levh-i mahfuz.

Acaba bilgi ve iradelerini ortaya koyamadıkları için suçladıkları hükümetler yerine kendi bilgi ve iradeleri var mı ki, “o kitap”’a uzanıp tedbir alabilecek ve önceden istihbaratı bilgilere sahip olabilecekler?

Nerede bir olay olacaksa, orada mutlaka olacak; hem de öyle olacak ki, yitirilecek can, yaralanacak canlı, tahripsel zarar, yayılacak korku, yüreklerdeki endişe ve daha birçok şeyin meydana gelmesi önlenemeyecektir. Eğer bir önlem mümkün ise, Allah dilediği içindir; diğer bir ifadeyle Allah, felaketin meydana gelmesini istemediği için beşeri güçleri yönlendirerek engeller.     

Atatürk Havalimanı’ndaki patlama Allah’ın bir eseridir; ölen ve yaralılar ecelleriyle yüzleşmişlerdir; devletin egemenlik yalanı patlamıştır; rejimin hilesi çökmüştür; dolayısıyla Allah’ın dışında kainattaki hiçbir gücün olabilecekleri engelleyebilecek bilgi ve iradeye sahip olamayacağı tekrar açığa çıkmıştır. Unutulmamalıdır ki,  Allah, zayıf yarattığı insana çok az bilgi vermiştir.  

İnsanın Allah tarafından yapmakla görevlendirildiği ise; zanlıları yakalayıp Kur’an hükmü doğrultusunda cezalandırmak; sabretmek ve geriye dönüp işlediği küfür, batıllık, haksızlık ve adaletsizliklerden tevbe etmek suretiyle af dilemek.

Yaratıcı’nın yazdığını değiştirebilecek yahut iptal edebilecek bir kudretin yoksa, lakırdıdan başka elinden bir şey gelmeyeceği gibi yalaklarda dahi değeri olmayan gözyaşı; sessizliğin gizemini bozan ağıtlar, tartışmalar ve kabadayılıklarla kaçtığın ya da nefret ettiğin şey gelir seni de bulur!


“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. Hadid 22

28 Haziran 2016 Salı

Hani dinimiz ve namusumuz vardı!

Benliği ve gururu tavan yapmış olanlar eleştirilerimi düşmanca; kul olduğunu idrak etmişler ise hediye olarak alacaklardır. Lakin kim ne olarak alırsa alsın; düşüncelerimin Allah nezdinde ki adaletine riayet ederim.  

Tamamen sekülerleştirilmiş küresel bir politika arenasında şeriat beklemek imkânsız ise de hiç bitmek tükenmeyen umut öylesine Müslümanlıkla şereflenmiş siyasetçiler arıyor ki, gürleyen hele de imajı olan biri bulundu mu “işte beklediğim lider, kurtarıcım yahut mehdim geldi” duruşuna geçilebiliyor.

Yıllar önce dünya siyaset literatürüne One Minute” nişanı ile çakılarak İslam âlemine rahmet gibi yağan Recep Tayyip Erdoğan, aslında yağışının bir rahmet değil gizli bir şer olduğu İsrail ile vardığı mutabakatla bugün kanıtladı.

Nasıl oluyor da mübarek Ramazan Ayında İslam âleminin iki azılı düşmanı Rusya ve İsrail ile ardı ardına anlaşmalar yapılabiliyor? Hani katlettikleri Müslüman çocuk-kadın-yaşlı ve mağdurlar için gözyaşı akıtıp naralar atıyorduk? Hani kardeşlerimizdiler; hani soydaşlarımızdılar; hani komşularımızdılar; hani masumdular; hani dinimiz ve namusumuz vardı!

Oysa yeryüzündeki hiçbir Müslüman ne Rusya ne de İsrail ile şartlar ne olursa olsun hiçbir konuda uzlaşma sağlayamaz. Ancak Allah’tan umudunu kesenler istisnadır ki, Ak Partinin inancı ne olursa olsun Allah’tan umudunu kestiği aşikârdır! Rızık endişesine düştüğünden Rusya ve İsrail’den nemalanacağını düşündüğü gelirlere bel bağlamışsa da sonucu yine takdir edici Allah verecekse, değişecek nedir?

Daha Ak Parti’nin kuruluş yıllarında CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile girdiği tartışmada söylediği söz; artık dini olarak Recep Tayyip Erdoğan’dan hiçbir beklentinin olamayacağı bizzat ifadeleriyle kanıtlanmış; dolayısıyla kendisinin hak değil batıl yolda bir politikacı olacağını dolaylıda olsa vurgulamıştı.
Ne demişti; Değiştim, değiştim, gelişerek değiştim. 30 yıl öncesinde kalmadım. Çünkü çağdışı değilim."

Bu sebeple hem Recep Tayyip Erdoğan hem de Ak Parti, Kur’an hükümlerine göre hak yoldaki bir parti olmadığından diğerlerinden hiçbir farkı bulunmamakta; böylece vahye iman etmiş Müslümanlar için muhalif konumdadırlar.

Akıl ile birlikte paranın da tanrı sayıldığı küresel seküler dünyaya kendini kaptırmış sözü başka ameli başka olanlar öyle fikir birlikteliği içindedirler ki, parasız ne dinin, ne ibadetin, ne hizmetin, ne tebliğin, ne mücadelenin, ne dostluğun, ne de zaferin olamayacağını savunur ve menfaat için her yolu mubah addederler. Oysa son derece yoksul olan hatta fazladan bir hurma ve kıvranacak bir döşek dahi bulamayan Allah’ın Resul’ü, nasıl oldu da onca zorluklarıyla İslam’ı yeryüzüne yaymayı başarıp zaferleri çoğalabilmişti?

Diğer muhalefet partilerin Rusya ve İsrail kararlarına tepki göstermeleri samimiyetten değil tamamen rekabettendir. Eğer onlar iktidarda bulunmuş olsalardı, olaylar günümüze dahi gelmeden peşinen teslim olmuşlar; tahribat çok daha derin yaşanacaktı.

Madem siyasetinize Allah’ın Kur’an’la indirdiği hükümleri katmayacaksınız; neden Allah, Peygamber, Kur’an ve İslam’a bağlılığınızı dile getirip inananları sömürüyorsunuz? Haçlı-Siyonist müttefikleriniz nasıl Allahsız, Peygambersiz, Kur’an’sız ve İslamsız politika yapıyorlarsa, siz de yapın ki hesap sorulmasın!

Eğer Müslüman’ım; Allah ve Resulüne itaat ederim demişsen; sana başkaca bir yoldan gitmek veya başkasını rehber almak ya da isteklerine uymak haramdır. Ya Müslümansın ya da Müslüman maskeli münafıksın!

Şu Ak Parti içinde İslam dışı düşünce ve eylemlere; Rusya ve İsrail uzlaşmasına yok diyerek itirazda ya da direnişte bulunabilecek hiç mi iman sahibi kimse kalmamış! Recep Tayyip Erdoğan’ı tanrı edinmişlerse; Atatürk’ü tanrı edinen CHP veya MHP’lilerden ya da Apo’yu tanrı edinen PKK/HDP’den ne farkları kaldı?

İnsanlık o kadar yitmiş ki, geçmişte başta Peygamber Efendimiz olmak üzere nice halifelere ahali hesap sorar ve yanlışları karşısında diklenirlerdi. Çünkü doğrultulmayan yanlış tedavisi imkânsız bir zehirdir!

Halifeliği döneminde Hz. Ömer (r.a), halka hitap ettiği bir gün, eğer yanlış işler yaparsa, kendisine nasıl davranacaklarını sormuştu. Halktan biri hemen ayağa kalkarak, “Ya Ömer, seni kılıcımızla doğrulturuz” demişti. Bunun üzerine Hz. Ömer, adamın cesaretini sınamak için, “Benim hakkımda böyle konuşmaya nasıl cüret ediyorsun?” diye sordu ve o adamda gözünü kırpmadan, “Evet, bu sözleri senin hakkında söylüyorum, çünkü bizler Allah için ardındayız” demesine pek sevinmişti. Dönerek, “Allah’a şükürler olsun ki, yanlış yola sapacak olursam, halkımın içinde beni kılıcıyla doğrultacak kimseler var” demişti.

"Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir" Hz. Ömer (r.a)