24 Haziran 2016 Cuma

Asıl sorun sistem değil rejimdir!

Allah’ın indirdikleriyle özdeşleşmeyip hükümlerini küçümseyen ya da dışlayan millet ve devletlerin küfür içinde oldukları gerçeğine vakıf olmamla birlikte rejime odaklanmış; batıl rejim uhdesinde yapılanları ve yapıları önemsiz bulmuşumdur.

Çünkü Allah’ın vahiyle gönderdiği rejimi reddedip tagutunkine rıza göstermiş bir toplumun yaptıkları hiçbir iyinin ehemmiyeti yoktur. Bu sebeple hizmet adına ne iyilik yaparlarsa kendi arzu ve isteklerine göre yaptıklarından Allah nezdinde bir değer taşımamaktadır. 
   
“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Allah’ın hükmü doğrultusunda Türkiye gibi sözde İslam Ülkeleri’nin tamamı sapıklığa düşmüştür. Çünkü Allah ve Resulünün hükümlerine göre değil batıl hükümlere göre yönettiklerinden.

Müslümanlığa razı olup şereflenmesi akabinde Allah’a ortak koşucu düzen içinde olmak her ne kadar imkânsız ise de suskunluk, kendilerini öyle öğütmüş ve batıl çarkta tüketmiştir ki, gözlerinin biri hak, diğeri de batıl görmesinden acayip bir mahlûka dönüşmüşlerdir.

Önemle üzerlerinde durulması gerekenler inkâr ya da reddedenler değil, inançlarıyla amel etmeyen riyakâr döneklerdir.

Artık parmak sayısına düşen Müslümanların orantısı, ancak cihad meydanlarında küfre karşı imanı üstün tutabilmek maksadıyla rableri uğruna canlarını feda etmekten geri durmayanlarla tanınır hale gelmiştir. Lakin birçok insan katılmayabilir ama Kur’an hükümleri ve imandaki sadakat bağlayıcıdır!
Hiçbir dernek, cemaat veya partiye üye olmayıp desteklememden ötürü eleştirilmiş; hizmetten, birlikten, dayanışmadan ve İslam’ı egemen kılmaktan kaçınmakla ve fırsatlardan istifade etmemekle itham edilmişimdir.

0ysa küfür, haram ya da batılla mücadele etmeyip ilkelerine bağlı kalarak hakka hizmet ve sadakat yolunu ne Kur’an’da ne de peygamber efendimizin hayatında asla görmemiş; dolayısıyla yanlışı kabullenerek kazanılan zehirle hidayete ulaşılamayacağı gerçeğinin vurgusuyla iman etmişimdir. Zayıf olan batılın, güçlü olan Hakk’ın karşısında bir yaptırımı yahut caydırıcılığı olabilir mi ki, batıl maskesi takarak Hak kazanılabilsin?  

Bu sebeple rejimin dışında hiçbir kurum, kuruluş, lider ya da kişiyle özde ilgilenmemiş; rejim, İslam oluncaya dek mücadeleyi sürdürmemin kaçınılmazlığına inanmışımdır. Tıpkı Kur’an’da ve sünnetlerde hükmedildiği gibi!

Hem en güçlü, kudretli, izzetli, yenilmez ve söz ya da amelinin üzerine tek bir kelime ve davranışta bulunulamaz denen Allah’a iman ettiğini söyleyeceksin; hem de aslı astarı olmayan gerekçelerle Allah’ın indirdiğini kabul etmeyip batılı düzen olarak alacaksın! Ya kanıt!

Sadece Türkiye’de değil dünyadaki tek sorun rejimdir! Rejimi yanlış olan bir ülke hiçbir reform ya da tadilatla doğrulaşamaz. Bu sebeple Allah’ın indirdiği Kur’an’dan başka hiçbir rejim olamayacağına; yeryüzü ile gökyüzünün yönetimi sadece Allah’ın iradesinde olduğuna; başta insan olmak üzere canlıların tamamının ipleri yani kaderleri Allah’ın elinde bulunduğuna göre başkaca bir alternatif ancak ateistlere yaraşır. Dolayısıyla Türkiye’deki seküler-laik rejimi kabullenip direnişte bulunmayanların tamamı gizli ateistlerdir; kurulmuş yapılarda ateizmle serpilmekte ve gölgeleşmektedirler.
   
İman etmiş bir Müslüman olarak; devletimin ateist olmasına asla rıza gösteremeyeceğim gibi seçip desteklediğim bir lider, vekil yahut partinin de ateist devletin kural ve kaideleriyle beni yönetmesine asla kabul duyamam.
Özgürlük, aydınlanma ve bilim manipülasyonlu ateist devletlerin akıl karıştırıcı argümanları nedir bilir misiniz; evrensel insan haklarıyla, dini haklara meşruiyet kazandırmaktır. Örneğin; Türkiye ateist bir devlete sahiptir ama devlet; dinlere, diyanete, camiye, kiliseye, havraya, ibadete, bugün türbana ve insan hakları çerçevesinde kendine tehdit bulmadığı her türlü ibadete izin vermektedir. Verirken de Allah’ın emriyle değil, insan haklarının bildirgesiyle verir.

Şeriat, cihad, siyaset, bilim, rejim ve düzen Allah’ın emri değil midir?

Seküler-laik yapı batıldır ve yıkılması mutlaktır; dolayısıyla ayakta kalabilmesi mümkün olmayan ve üstelik Allah’ın lanetine duçar olmuş bir rejimi destekleyemem; taşeronlarına dayanak olamam; benden görünenlerin tuzaklarına düşemem; yaratılanı sahibim ya da kurtarıcım göremem; Allah’tan başkasına da kulluk yapamam!

“Din konusunda onlara açık deliller verdik. Ama onlar kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma. 
Çünkü onlar, Allah'a karşı sana hiçbir fayda vermezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır; Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.

17 Haziran 2016 Cuma

Türkiye’nin % 99’u Müslüman’mış!

Oysa % 1’i Müslüman olmuş olsaydı; milletin başına seküler-laik bir devlet geçemezdi.

Aslında Türkiye’ye tıpkı Vatikan misali halkı olmayan bir devlet diyeceğim ama %99’u Müslüman sanılan halk da “Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden” ateist doğmalı seküler-laik devlet anlayışını öyle sahiplenmiş ki, halkı olmayan devlet diyemiyorum.

Öyleyse kimdir? 

Kur’an’da birçok surede mevzu olup hatta suresi dahi bilinen ama seküler-laik terminolojide kullanmayı kabul etmek istemedikleri “münafık”’tır!

Hem kâfir hem Müslüman olunamaz ama hem kâfir hem münafık olunabilir!

İslam adı altında her güruhun kendine din seçtiği kural, kaide, kültür, felsefe ya da teolojilerle benimsedikleri inançların, Allah iradesine kayıtsız-şartsız teslimiyet ve Kur’an’la indirilmiş olan vahiy özlü İslam ile hiçbir ilişiği bulunmamaktadır.

İnançlarınca İslam’ı hoş görü, sevgi ve kardeşlik dini” olarak sunup, tıpkı tüyü yolunmuş bir kaz misali tanıtmaya çalışarak hak ile batılı aynı kefede değerlendiren, ayetleri sert ve bölücü bulup yorumlarla hümanistleştiren, hüküm koyucu olarak kulu Allah ile müsavileştiren hatta daha da öncelik kılarak doğrudan Allah’ın dini olmaktan atmak esas amaçlarıdır.
“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36
Öyle ki, Türkiye’de gerek devletin gerekse halkın yaptığı camilerin helal olmadıklarını ve o camilerde Müslümanların namaz kılamayacaklarını ve dua edemeyeceklerini biliyor muydunuz?
Kimlerin camileri imar edebileceğini Allah, hükümleriyle bildirmiş ve seküler-laik bir devletin herhangi bir camiyi imar edemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. Dolayısıyla devletin hükmü altındaki halkında ayetlerle buyrulan helal bir kazançları bulunmadığından mescid yani cami yapmaları caiz değildir.  
“Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” Tevbe 18
Her görülen camide namaz kılınamayacağı, dua edilemeyeceği ve mutlaka o camiyi kimin imar ettiği öğrenilmelidir.
Hz. Peygamber Efendimiz devrinde; zatına karşı çıkan kötü niyetliler, sahâbeyi bölmek, parçalamak, tevhidi bozmak işini “Kuba Mescidini” büyüterek, orada ikinci bir mescid kurmakla gerçekleştirmek istemişlerdi ki, Allah’ın indirdiği ayet Müslümanları uyandırmıştı.

“Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.” Tevbe 108

Atatürk de (haşa) saçma bulduğu ve iman etmediği Kur’an’ı Kerimi Türkçe mealine çevirerek vahyi topyekun elimine etmek istemedi mi? Ama bir kısın insan sonradan gerçeği öğrendi de, amacın Kur’an’ın öğrenilmesi diğer bir ifadeyle vahyi anlamak değil, o günkü gibi kötü niyet taşındığı, milleti parçalamak ya da asimilasyona uğratmak ve tevhidi bozmak olduğu ikrarlarıyla ortaya çıktı.

Evet, Karabekir; Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Ta ki, budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler!” Atatürk

Dolayısıyla bir tarafta kendilerini İslamcı, dinci veya Müslüman adlandırmaya çekinen muhafazakâr ve milliyetçi bir kitle; diğer tarafta solcu, sosyalist, sosyal demokrat, Kemalist, ateist ve İslam karşıtı bilcümle kesim…

Ortak ittifakları, yeminleri, mücadeleleri, programları ve hedefleri seküler-laik devlete hizmet; batıl kurallara sadakat; Allah’ın değil Atatürk’ün ilkelerine bağlılıktır!
Peki, Türkiye’nin %99’u münafık; %1’i de Hıristiyan, Yahudi, ateist, deist, vs ise, milletin arasında Müslüman yok mudur ve nerededirler?
Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Hâlbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden baş aşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimse için asla (doğruya) yol bulamazsın!” Nisa 88
 “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.   
Onlara: Allah'ın indirdiğine (Kitab'a) ve Resûl'e gelin (onlara başvuralım), denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” Nisa 60-61

Aslında devlete hükmeden iktidar partisinin tanıtım amaçlı hazırladığı “Haydi Bismillah” reklam filminin yasaklanışı, devletin nasıl Allah karşıtı bir ateist ve sessiz kalan milletin de münafık olduğunu kanıtlamaktadır. Ancak tanıtım filimin de Allah’tan başkası yani “Atatürk ya da Erdoğan” anılsaydı yüzler güler; bırakın yasaklamayı üstelik ödüllendirilirdi.


“Allah, tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların içlerine sıkıntı basar. Ama Allah'tan başkası anıldığı zaman hemen yüzleri güler. Zümer 45

10 Haziran 2016 Cuma

Madem bugünü tartışmaktan kaçıyorsun;

Öyleyse her işin merkezi olan dünü konuşalım!

Hutbe ve kürsülerdeki geçmiş ile ilgili mevzular hiç bitip tükenmez ve bir türlü günümüze gelinip olaylar tartışılmaz.

Neden?

Vahyin siyasete yani devlete karıştırılması cinayettir; ihanettir ve gericiliktir!

Nüfusu Müslüman ama devleri ateist olan Türkiye’de “Haydi Bismillah” demenin dahi yasak olduğu seküler-laik cumhuriyet din ile devleti sadece cenaze törenlerinde bir araya getiriyor.  

İnsanların idrak etmesi için değil de öğrenip bilmeleri için gösterilen çaba ne işe yarar? İdrak etmedikten sonra bilmenin hiçbir işe yaramadığı amellerimizle orantılıdır.

Öyleyse bilmeyecek; idrak edeceğiz ya da etmeye çalışacağız! Bilip de idrak etmemek ruhsuz beden gibidir. Amele götüren bilmek değil idraktir. Dolayısıyla bilip de idrak edilmemesinden sorunlar çözülememekte; iman edilememekte; güven duyulamamakta ve yalanlar gerçek, gerçekler yalan olmaktadırlar.
Dolayısıyla yıllardır gerek vahiyle gerekse rivayetlerle kıssasını duyduğumuz Hz. Musa’yı dahi idrak edememiş olmanın cehaleti içinde bocalıyor ama uhdesini idrak edebilmek için çabalamıyoruz.
 
Hz. Musa’nın doğduğu gün, doğan erkek çocukların öldürülmesi için talimat veren Firavun, tüm çocukları öldürmesine karşın kendisini öldürecek olan düşmanı Hz. Musa’yı öldürmeyi başaramaması, hatta sarayında kendi elleriyle besleyerek büyütmesi nasıl bir bilgi ve iradenin sonucuydu? Tek başına yenilemez sanılan Firavunu ve ordusunu yok etmesi kimin başarısıydı? Hz. Musa’nın Firavuna karşı verdiği mücadelede çektiği sıkıntılar, maruz kaldığı saldırılar, fiziksel yalnızlığı ve gösterdiği mucizeler, hangi aklın ve düşüncenin yapabileceği gelişmelerdi?

Kâhinler, Firavun’a, yeni doğacak bir erkek bebek tarafından öldürüleceğini bildirmeleri üzerine, Firavun, o gün doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Askerler evleri basarak doğan bütün erkek çocukları öldürür. Ancak Hz. Musa’nın annesi, çocuğunu koruyabilmek amacıyla bir sandığa koyarak nehre terk eder. Suyun akıntısıyla Hz. Musa’yı taşıyan sandık, Firavun sarayının önünde durur. O sırada nehrin kenarında dolaşmakta olan Firavunun karısı, sandıktaki bebeği görünce çok sevinir ve saraya götürür. Firavundan saklı Hz. Musa’yı evlat edinip büyüterek yetiştirir.

O gün, doğan bütün erkek çocuklar öldürülmüş, sadece Hz. Musa sağ kalmıştı. Üstelik Firavunu öldürecek olan çocuğun karısı tarafından sarayında büyütülmesi, kaderin hiçbir güç tarafından durdurulamayacağı ve değiştirilemeyeceği gerçeğini gözler önüne seriyordu. Ayrıca, cennetle mükâfatlandırılan Firavunun karısı, bu davranış sebep kılınarak o eşsiz yaşama lâyık görülmüştü.

Firavunu öldürecek olan Hz. Musa için alınan namütenahi önlemler ve işlenen katliamlar dahi mutlak iradenin takdirini engelleyememişti. Kader, herkes gibi Firavunun da akıbetini belirlemiş, tüm güç ve hâkimiyetine rağmen hakkında yazılmış olandan kaçmasına, ordusuyla birlikte Kızıldeniz de boğularak ölmesine mani olamamıştı. Yaratıcı, olabilecekleri kâhinlere hissettirmiş ve Firavun’a duyurtarak tedbir almasına fırsat tanımıştı. Peki, tedbir uğruna binlerce çocuğu katletmesi bir fayda sağlayıp takdiri önlemiş miydi?

Örneklendirilen olayların tamamı yaşamın değişmez gerçekleri olup, Mutlak İrade’yi kanıtlayan somut gelişmelerdir. Tıpkı yapılan uyarılar, istihbaratı bilgiler, istihare veya rüyalar gibi! Firavun, bütün çocukları öldürtmesine ve alınan tüm önlemlere karşın Hz. Musa’dan sakınamamış, muhteşem kudreti ve ordusuyla ona mağlup olmuştu. Herhangi bir şeyi bilmek ve ona karşı tedbir alarak fayda temin edilebileceğini sanmak, lehte hiçbir kaçışa olanak sağlamamaktadır. Aksi takdirde ne bir kayıp ne de bir ölüm gerçekleşirdi. Neticede tedbiri aldıran da tedbiri aştıran da Yaratıcı Allah’dır!

Güç ve yetkileri tamamen Allah’ın tasarrufunda olan iktidarlar, nasıl bir hiçken o kudrete ulaşabilmişlerse; süreleri dolduğunda yine bir hiç olarak geldikleri ebediyete geri dönmektedirler. Çünkü “Bir”in altı sıfırdır. Kimileri hayattayken, kimileri de ölümünden sonra şöhrete kavuşur. Güçlü ve hırslı benlikleriyle kendilerini tanrılaştırarak yıkılmaz ve yenilmez zannedenlerin belirlenmiş süreleri dolduğunda nasıl sarsılarak devrildiklerini görürsün. Tıpkı depremlerde yıkılan yapılar gibi! Saltanatlarını kaybederek, ya bir pislikmiş gibi fırlatılıp hor ve hakir bırakılır, ya hastalanarak yok edilir veya öldürülerek zillet içinde yaşamlarına son verilir. Kaderin akışını ve sürecini değiştirebilmek mümkün olmadığı için, her canlı, hakkında yazılmış olanı yaşamaya tutsaktır.

Allah öğretir; bilgi sahibi kılar; bildirirde! Ama ameli, hidayeti yani iradeyi hükmü altında tutuyorsa öğrendiklerinin, bilginin, bildiklerin ne işe yarar?   

Neden hidayeti dilediğine verdiğini hiç düşündünüz mü?

Ayrıca özgür bırakılsaydın yahut cüz’i bir serbestîye sahip olsaydın kul olur muydun?


"Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür." Bakara 255

4 Haziran 2016 Cumartesi

Seküler-laiklikten taviz yok ise;

Müstemlekelikten yani kölelikten de kurtuluş mümkün değildir!

Osmanlının yıkımıyla Müslüman Türklere zincir vuran Haçlı-Siyonist Batı, milletin dinini değiştiremeyerek her ne kadar hedefine ulaşamadıysa da asimilasyonda binbir türlü argüman kullanarak devrimler gerçekleştirmek suretiyle Müslüman Türk milletini tevhidden koparmış ama çoğunluğunun özünü tüketememiştir.

Damarlarındaki asil kandan ziyade ruhlarındaki iman dolu serhadleri Allah’ın kulları olma şerefini öyle kazandırmış ki, başları ne kadar eğilse de bir kıvılcımla parlayacak güçleri zayıflamamıştır.

Lakin Allah ve Resulü hükümleri çerçevesinde Müslüman Türk milletini şahlandıracak batıldan tamamen arınmış bir lider bulunmamaktadır. Dolayısıyla ne Cumhurbaşkanı Erdoğan ne de Ak Parti İktidarlığı kurtuluş için bir umut değil, geçmiştekilerin aynısı tutsaklığı daha da perçinleştirici “Manukyan” politikası gütmektedirler.

Para ile erişilebilen ekonomik güç her şeyi yapar ve hedeflere ulaştırır politikası ödül ya da etiket kazandırabilir ama şeref, itibar, istiklal ve zafer asla!

Oysa her türlü kötülüğü ve iyiliği iradesinde bulunduran Allah, dilediğini yüceltip alçaltmakta, her türlü izzeti, ikramı, itibarı ve namütenahi zaferleri bahşetmektedir. Dolayısıyla Allah’a iman ettiğini lafla ikrar eden bir kimse, nasıl olurda Allah’a ortak koşarcasına başka arayışların peşine düşebilir?

Allah’ın hükümlerine kayıtsız-şartsız bağlılık özellikle seküler-laik siyasette önemli bir kırılma oluşturduğundan harlayan savaş, Kur’an’da emredilen safları ayrıştırarak hak ile batılı birbirlerinden koparmaktadır. Barış ancak İslam’ın hâkim olmasıyla elde edilen bir sonuçtur ki, kıyamete kadar savaş kaçılmazdır. 
   
14 yıldır iktidarda bulunan ne Erdoğan ne de Ak Parti, Allah ve İslam adına hiçbir şey yapmadıkları gibi aralıklarla lakırdıdan ibaret deneme cüretinde bulunsalar da geri püskürtülmüşlerdir. Bir taraftan haçlı-siyonist batıl harici güçler, diğer taraftan haçlı-siyonist batıl dâhili güçler karşısında iman yoksunluklarından aciz kalmaları ve Allah’ın hesapları dışında planlara ve hırslara dalmaları galebe çalmalarına sebep vermemiştir. 

Tek başlarına iktidarda bulunmalarına rağmen reklamlarında kullanmayı düşündükleri “Haydi Bismillah” içerikli kompozisyonları dahi yasaklanmış, seküler-laik rejimin despot yasağını Müslüman millete açıklamaktansa örtbas ederek İslam’a ihanet etmişlerdir. Gerçi türban ve namaz gibi insanlık özgürlüğü ile ilgili hürriyetler sağlamışlar ise de, hiçbirini ne Allah ne de İslam adına kesinlikle yapmayıp “demokrasi ve İnsan Hakları” adına yapmışlardır.  
        
Dolayısıyla diğerleri gibi Ak Parti de vahiy konusunda samimi ve ihlâslı olmayıp, ne Türkiye ne de dünyada İslami hükümranlığı ve birlikteliği asla gerçekleştiremez! Allah’ın öncelikli emri ve müjdesi olan küfre karşı “CİHAD”’a düşman Ak Parti, görünüşte hak, içsellikte batıl bir düşüncedir. Çünkü içselde hak olanın hariciyede batıl davranabilmesi mümkün değildir!

Allah’a iman, Allah’ı anmadan ürkmez ve başına bir bela gelecek endişesine kapılmaz. O zaman Allah’ın mutlaklığından şüpheye düşülür ki, münafıklığın ta kendisi olunur!

Hem Şeriat hem de Cihad karşıtı olan Ak Parti, meşru sayılabilmek için yandaş din adamlarıyla birlikte kendi hümanist odaklı dinlerini kurmuşlar, böylece Allah’ın Kur’an’da yasak kıldığını helalleştirerek batılla yekvücut olmuşlardır. Dolayısıyla Ak Parti, Kur’an dışı öyle bir küfrü siyaset sergiliyor ki, zulümsüz esarete “evet”; istiklalsi bir cihada “hayır”! Ak Parti, sürü mantığıyla efendi kabul ettiği Batı kime saldırıyorsa tereddüt etmiyor; kime dost ise düşmanı olsa dahi şikâyetle yetiniyor. Amelsiz bir gürleme; tıpkı ruhsuz beden misali şatafatlı bir anıt mezara benzer.

Haçlı-Siyonistler için doğru-yanlış, hak-adalet, vicdan-merhamet yoktur; var olan tek şey para, Hıristiyan Uygarlığı ve benliktir. Dolayısıyla hak arama, tartışma ve eşit bir ittifaklık beyhudedir. 
Dolayısıyla İslami egemenlik olan cihadı uygarlıkları için nasıl bir tehdit ve şer buluyorlarsa; vahiy karşıtı Ak Parti gibi İslami maskelilerde amansız şeriat ve cihad düşmanıdırlar. Varsa yoksa batı ile olan birliktelik; batıl ile olan ittifak! Hakkın adı olsun ama devlet ya da siyasette yer almasın! 

Müslüman Türkler Allah’ın lütfüne mazhar olarak İslam için her ne kadar seçilmiş mücahidler ise de, başta batılla iş tutan lider ve temsilcileri tarafından ihanete uğrayıp zelil bırakılmışlardır. Yoksa ne Almanya ne İsrail ne ABD ne de başka bir batılı güç konuşmaya cüret edemezlerdi.

Sonu ölüm olan bir dünya için hiçbir Müslüman satın alınamaz inançta olması gerekirken kendilerine fiyat etiketi koymuş Müslüman kimlikliler tarafından pespayeye dönüştürülen milletimiz öyle silkinmelidir ki, üzerine yapışan tüm çerçöp, cüruf ve pisliklerden temizlenmeli ve seküler insan hakları adına kötüye yaşama hakkı tanıyarak üzerine giymek suretiyle yanlışı meşrulaştırmamalıdır.   
Hizmet ama neye hizmet? Sözü ahirete özü dünyaya hizmet kör, sağır ve idraksizleri aldatabilir ama ahiretten başka yurt tanımayanları asla! Dolayısıyla hizmet kuruluşlarının tamamı yalandır; İslam Devleti’nin olmadığı bir ülkede İslami müesseseler, fetvalar ya da beklentiler ölünün kırık kolunu tedavi etmekten farksızdır. Allah’a hizmette madde değil mana aranır; tağuta hizmette ise madde aranır!  

Sadece bu dünyadan ibaret olmayan yaşam için ahiretteki yaşamı satma ki, fani ile baki arasında şüpheye düşmeden şehadete koşabil. Dünyadan değil ahiretten söz et; dünyayla değil ahiretle övünebilecek bir çalışma yahut mücadele içinde ol ki, bir saniye sonrası meçhul yaşam için hayatını heba etmemiş olasın! Tek olan bir şey vardır ki, o da dünya için değil ahiret için hazır ve nazır olmaktır!
Dolayısıyla hesabın ahiret üzerine kurulmuş olsaydı; korkak değil cesur; batıl değil hak; yenilgi değil zafer; söz değil amel; beden değil ruh; küfür değil iman; maske değil yüz taşırdın. Lakin hesabın dünya üzerine olmasından her şey sana öyle lâyık, müstahak, uygun ve yaraşık ki, Allah’a lüzum kalmaz!
“Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir? Tin 8
“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. Ahzab 36

Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.“ Casiye 24  

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Kimi bir ağaç; kimi de ağaçtaki bir yaprak…

Lakin kendini kul değil dilediğini yapabilecek bilgi ve iradede gören insan, her fırsatta benliğini öne çıkararak “ben” haykırışını sürdürebilmektedir.
       
Oysa bir tohumken ağaç olabilmesi, ağaçken yaprak açması, yaprağın meyveye dönüşmesi yahut çeşitli istifadelere yol açması akabinde ömrü dolanın çerçöp olması misali kulluğa mahkûm insan, tartışılmaz ve kaçınılmaz gerçeğinin aksi düşünce ve heves içine girerek yaratıcının meziyetlerini sahiplenebilmektedir.

Ağacın; sağlam gövdesi, uzun ömrü, eşsiz çiçekleri, kokusu, ürünleri, fayda yahut zararları nasıl kendi bilgi ve iradesinden değil ise, insanınki nasıl kendinden olabilir?

Dolayısıyla insan, diğer her canlı-cansız varlık misali hiçtir. Onu koruyup gözeten, sıhhat veya hastalık veren, var edip yok eden, rızıklandırıp yokluğa düşüren,  iş ya da makamlarını paylaştıran, güç veya acizlik veren, yetenek yahut becerisizlik kazandıran yaratıcısı Allah olduğuna göre itibarı veya liyakati, üstünlüğü ya da alçaklığı iradesinden değildir.

İnsan, her an yaratıcısı Allah’a muhtaçtır; Allah’tan başka hiçbir varlığa yahut beşere düşkün değildir. Sahip olduğu kuvvet ve kıymetlerin hepsi Allah’ın bir emaneti, lütfü ve ihsanıdır. Bu sebeple insanın tüm dileği ve dualarını sadece Allah karşılılar, peygamberler dahi hiçbir konuda inisiyatif sahibi olmadıkları gibi Allah rıza etmeksizin en yakınlarına bile şefaat edemezler.

Öyleyse Kral kimdir; Cumhurbaşkanı kimdir; Başbakan kimdir; Bakan kimdir; Patronun kimdir; Şeyh kimdir; Âlim kimdir; Hoca kimdir? Hepsi birer hiçtirler!

Arı’yı bilir misiniz? O küçücük böceği bilmiyorsanız kısa da olsa bir araştırın ki, nefesleriniz kesilircesine hatta uğruna canlarınızı verircesine bağlı olduğunu dini ve siyasi liderlerinizin bir arı kadar bile yapmadığına şahit olun! 

Hilkatteki eşlerinden medet umarak yardım dilenenler bilmelidirler ki, konu her ne olursa olsun yaratıcısı Allah’a karşı bağışlanamaz ortaklık içindedirler.

Haddini bil ve saygı göster ama asla eğilme, aşırı ilgi gösterme ve kucaklama! Çünkü ateş çeliği saflaştırdığından Allah yerine beşer konumlandırılmakta; böylece gökyüzünde Allah, yeryüzünde insan tanrılaştırılmaktadır. 

Bağımsız hiçbir gücün, bilginin ve yeteneğin olmadığı aşikâr ama insan kabullenmeye yanaşmamakta; dolayısıyla emanetsi güç ve bilgisine göre etkileşim alanları oluşturarak yığınları güdebilmektedir. Şüphesiz Allah dilemese onu da gerçekleştiremezler! 
  
Küçükten büyüğe dünyada meydana gelen her şey birer mazerettir. Esasın yani özün tüketilip mazeretin yerini almasıyla yorumlar, tartışmalar yahut izahatların sonu gelmemekte,  hakikatten büsbütün soyutlanmış insan mazeret batağında çırpınmaktadır.  Unutulmamalıdır ki mazeret, esası boğar!
Asıl olan Allah’tır gerisi mazerettir; güç Allah’tadır kalanı emanetçidir; ilim Allah’ındır diğeri paylaşılandır; irade Allah’tır küsuratı kuldur!

“Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. En’am 59

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahy olunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet 6  

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim. Cin 21

(Resûlüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.“ Kasas 56 


11 Mayıs 2016 Çarşamba

Kan dökmeden gerçekleştiremezsiniz!

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu başkanlık sistemi ile ilgili; "Böyle bir başkanlık sistemini kan dökmeden gerçekleştiremezsiniz" demiş.

Peki, hani demokrasi; hani cumhuriyet; hani sosyal halkçı düzen; hani düşünce ve ifade özgürlüğü; hani egemenlik kayıtsız-şartsız milletindi…

Ancak egemen olan düzen ve düşüncede mevzubahis olan kavramlar, rejim tehlikeye girdiğinde sis gibi yok sayılırlar.

Evet; Kılıçdaoğlu’nun sözleri son derece isabetli olup, bugüne kadar savunduğum tartışılmaz ve kaçınılmaz ilkedir. Ki, Atatürk dahi devrimlerini kanla gerçekleştirirken; “Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur” sözleriyle kansız bir devrimin demirsiz bir yapı olacağı düşüncesiyle meşrulaştırmıştır.

Her düşünce kendine rakip gördüğü diğer düşünceyi kötü addettiğinden yok etmekle yükümlüdür; aksi takdirde ayakta kalabilmesi için başka bir çaresi yoktur. Her safın kendini melek karşısındakini şeytan gördüğü âlemde “melek yahut şeytan” kimdir sorusu her ne kadar aşikâr ise de nefis, o soruyu öyle bilinmez bir karanlıkla zorlaştırmaktadır ki, kötü safta olan kimse görünmemektedir. Öyleyse herkes iyi ise, kötü olan kimdir; batıl olan kimdir; sapan kimdir?

Yaratıcı, koyduğu hükümlerde batılla işbirliği yapılmamasını, hakkın üstün gelebilmesi için sürekli mücadele yapılmasını, var oluş amacının Allah’a kulluk olduğunu, dünya için değil ahiret için savaşılmasını, şehadete koşulmasını ve şartlar ne olursa olsun şeytan ve dostlarıyla asla işbirliğine ve ittifaka gidilmemesini emretmiştir. Tağut safındaki batıl düşüncelerde aynı istikamette olup kendilerine belirledikleri “kırmızıçizgi”’nin dışına çıkıldığında savaşın en vahşini işlemeyi hak görürler. Sonuçta egemenlik için savaş insani bir fıtrattır; dışlanabilmesi ya da yok sayılabilmesi mümkün değildir.

Dünyanın birçok yerinde zalimlerin hüküm sürmesi; batıllığın rağbet görmesi; haksızlık ve adaletsizlik karşısında susulması zorbaların güçlerinden değil, kendilerini zayıf sanan sefillerin tepkisizliklerindedir.

Nice olayda olduğu gibi Bangladeş Cemaat-i İslami partisi lideri ve İslam âlimi olan bir zat idam ediliyor; sanki etrafında hiçbir Müslüman yokmuşçasına şehadete koşarcasına kimse direnişte bulunmuyor. Laik devlet görevini yaparken; Müslümanlar ne yapıyorlar ki, suçlu ve zalim sözde Müslümanlar değil de devlet olmuş oluyor!   

 

Dinli ve dinsiz sözde Müslümanların hüküm sürdüğü dünyada hedef, her daim devlette ve sokakta Müslüman olanlardır. Zaten İslam’a karşı çıkanların ekseriyetinin Müslüman oluşları, Müslümanların dirençsizliklerine kanıttır. Böylece gerek İslam gerek Kur’an gerekse ayetler boyunduruk altına alınmış ve dinle ilgili hüküm koyucu seküler-laik güçler olmuştur.


Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘biz bu rejimi kanla getirdik, sizde dilediğiniz rejimi kanla getirmekle zorundasınız’ sözleri hiçte İslam maskeli çevrelerin tepki duyacakları gibi anormal olmayıp gerçeğin ta kendisidir.

Ya öleceksin; ya da dirileceksin!

Her ne kadar Kılıçdaroğlu’nun cesaret ve kararlılığını Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ak Parti gösteremeyecek olsa da, Allah’ın yazdığı o gün gelince mutlaka kıyasıya bir iç savaş olacak; kimin kâfir, kimin münafık yahut Müslüman olduğu ortaya çıkacaktır.

Tarih, dayatmayla hiçbir devlet ve milletin ayakta durmasına mecal vermemiştir.

(Resulüm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vadinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. Hac 47


23 Nisan 2016 Cumartesi

ALLAH bile batıramaz…

Dünya varolduğundan itibaren nice güçlü ve kuvvetli toplumlar ve devletler sahip oldukları geçici iktidarlıklarıyla öyle şımarıp böbürlenmişlerdi ki,  üstünlüklerini bilgi ve iradelerinden bilip Allah’a meydan okuyarak tanrısallıklarını ilan etmişler ise de, belirlenmiş ecelleri geldiğinde zillet içinde yok olup gitmişlerdi.

İnsanın ‘ben merkezli’ zaafı heva ve hevesini öyle tanrı konumuna sokmaktadır ki, güç, zafer veya başarısını kendinden; zayıflığını, yenilgisini veya gerilemesini ise başta kader olmak üzere hep başkalarından bilmektedir. Aslında böylece başarısının da kendinden olmadığını itiraf etmektedir. Oysa madem çok bilgili, güçlü ve yenilmez idi, neden biçareye düşüp övündüğü kudretini sürdüremeyip bilakis gömülebildiği sorgusu dahi gerçeğe ulaşmaya yeterli bir ışıktır.
    
Teknoloji harikası ve “Allah bile bu gemiyi batıramaz” diye nitelendirilen muhteşem Titanic Yolcu Gemisi, 17 bin kişinin emeği ile inşa edilmiş zamanların en muhteşem bilim ve teknoloji harikasıydı. Gemiyi yapan mühendisler ve kaptan, bu geminin asla batmayacağını iddia ediyor, herkese ve her şeye meydan okuyorlardı. Bilim ve teknolojilerine o kadar güveniyorlardı ki, geminin ismine bile Yunan mitolojisinde tanrı olan “Titan” adını vermişlerdi.

Gemi inşa edilirken, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve zenginleştirilmiş en yüksek kaliteye haiz çelik kullanılmıştı. Birbirinden farklı sınıflardan olan binlerce insan gemideki yerini almış ve hatta kimi seçkin hayvanlar bile bu ayrıcalıktan yararlanmışlardı. Böyle bir gemiyle güven içinde seyahat etmenin, huzur ve emniyetini yaşamanın konforluğuna, prestijine ve zevkine dalan soylu insanlar, bir anda ansızın kopan korkunç gürültü ve sarsıntılarla darmadağın olmuş ve seraptan uyanıp gerçekle yüzleşmişlerdi.

Bir saniye sonrasını bilmekten aciz kulların, yaratıcılığı oynarken aniden hiçliğe düşmeleri, Mutlak İrade’nin her türlü düşünce, duygu ve fiziği yaşatacak olan korkunç gösterisinin zaruretindendi.

Evet, kesin bir garantiyle üç günde batmaz denilen Titanic, üç saat içinde okyanusun üç bin metre derinliğine gömülüyor; kahkahalar çığlık; zevkler dehşet; nadide ve bakımlı vücutlar parçalanmış et ve kemikler olarak balıklara yem oluyor; ne zenginlik ne makam ne de emniyet değer ediyordu. Oysa derme-çatma yapılan Nuh’un gemisine hiçbir şey olmayıp, Allah’ın bile batıramayacağı denilen Titanic, hem de ilk seferinde parçalanması fevkalade önemli bir ibretti.   

İnsan, her ne kadar para, bilim ve teknolojiye sahip olup tedbir için en üst düzeyde güven içinde olsa da, sıkça tadıp tecrübe edindiği felâketleri hissettiği an ile her şey geçtikten sonraki duyguları irdelendiğinde, nasıl gerçekte aciz ve zayıf olduğu ortaya çıkmakta, ancak çölde serap görüp kum yemesi misali gururuna devam edebilmektedir.

Benlik öylesine bir felâkettir ki, zihinsel ve duygusal faaliyetleri durdurarak muhakemeyi yitirtmekte ve ulaşamayacağı hayalleri gerçekmiş gibi hissettirerek dibe vurdurmaktadır. Bu yüzden doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, gerçeği yalandan, Yaratıcı’yı yaratılandan ayırt edemeyen bitkisel bir hayat yaşamaya mahkûm olmaktadır.

İnat ve ısrarla Mutlak İrade’ye meydan okuyarak üstün gelinebileceği iddiası, sağlıklı bir aklın, kavrayabilen bir kalbin ve düşünebilen bir mantığın doğrusu değildir. Üretip sağlam sandığı bir yapının batmayacağı ya da kurduğu devletin yıkılamayacağı yahut güç ve zenginliğine halel gelmeyeceği fikri, yaratıcılığa bir özentidir. Olaylardan ders almayarak, her şartta “o kitap”’tan kurtulamadığı ve sınırlı olan geçici gücünün de hiçbir değer taşımadığı bilinciyle hareket edememesine etken, sandığı gibi özgür ve bağımsız olamamasındandır.

Egemen ve özgür olduğunu iddia eden insanın engelleyemediği ve tedbirlerine rağmen önleyemediği felaketler, kim olduğuyla ilgili tartışılmaz kanıtlardır ama yine de böbürlenebilmektedir.

Sağlam zemine, sağlam yapı mantığıyla yapılan inşalar ve geliştirilen projeler ile tanrısal vaatte bulunan bilim ve siyaset adamları, her türlü mal ve can kaybını önleyebilecek ve olası bir felâketten yara almadan kurtulabilecek stratejilere yoğunlaşır ve sahip oldukları bilim ve teknolojileri doğrultusunda günlerce tartışırlar. Titanic gemisinin mühendisleri ve kaptanı gibi!

Özellikle gelişmemiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler mukayese edilerek, sağlam zeminin ve yapının kurtarıcılığına dikkat çekilmekte, bu surette ecelin ve kaybın önüne geçilebileceği iddia edilmektedir. Oysa “o kitap”’da savaş dâhil her felâketin vereceği kayıp ve alacağı can öylesine hassas hesaplanmıştır ki, tahribat nispetinde zararlar oluşturulmakta, seçilmiş mal ve insanın dışında tek bir karıncaya, bir örümcek yuvasına veya bir bebeğe dahi hasar verilmemektedir.

Yaratıcı, şımaran toplumlara bir ders ve diğerlerine ibret olması açısından ya korku ya da dehşet yaratarak, gerçeklerin fark edilmesine zemin hazırlar. Asırlardır hiç zarar görmemiş ve büyük tarihi değeri olan yapılarla süslenmiş ünlü kentler ve ülkelerin hiç beklemedikleri facialarla karşılaşmaları, öyle kâğıt üzerinde ya da medya karşısında gelişi güzel bilimsel veya fiziksel teorilerle anlaşılabilecek veya çözülebilecek laflar değildir. Her olayın bir geçmişi, bir geleceği, bir de etkileyeceği alanı vardır. Bir depremde ya da savaşta on binlerce güçlü kuvvetli insan ölürken, bir ay geçtikten sonra enkaz altından bir çocuk veya yüz yaşını aşmış yaşlı insanlar çıkabilmektedir. Ya da günlerce sağ kaldığı enkaz altından kurtulmanın sevincini yaşarken, ertesi gün huzur ve güven içinde uyuduğu yatağında ölebilmektedir.

Sıra dışı olayları şans, rastgele, tesadüf veya mucize olarak değerlendirmek, vahiy karşısında aklı ve bilimi egemen kılmaya çalışan seküler köklü anlayışların iflası ve acziyetidir. Oysa hayatta ne şans ne tesadüf ne de mucize vardır. Hatta mucizeyi dahi Allah’a değil de insana mahsus bir olağanüstülük yorumu, insanı tanrılaştırmaya yönelik bir manipülasyondur.
  
Yaratıcı, yıkacağı yapının ve alacağı canın sayısını, cinsini ve kimliğini önceden yazdığı "o kitap"’ta belirlediğinden, ona göre felaketler, afetler, hastalıklar, savaşlar ve musibetler güncelleşerek; ölümler, yaralanmalar, sakatlıklar ve kayıplar gerçekleşmektedir. Dolayısıyla beşeri hiçbir güç ve irade, yazılanı önleyebilme, öteleyebilme, savsaklayabilme ya da ortadan kaldırabilme inisiyatifine sahip değildir. Beşer, tanrı değil ki, Allah ile mücadele edebilsin; üstünlük sağlayabilsin; yaptığı ya da yönettiği bir şey güvenli olabilsin!

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. Hadid 22

“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tabi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler. En’am 116

“Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların ayetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir. A’raf 146

 “Siz ne yeryüzünde ne de gökte (Allah'ı) aciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız. Ankebut 22


(Resulüm!) De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha öncekilerin akıbetleri nice oldu, görün. Onların çoğu müşrik idi. Rum 42