17 Aralık 2014 Çarşamba

Dengeler her yerde aynıdır…



Ölçü, karar ve denge, kâinatın yaratılışındaki temel hususiyetlerin başında gelir. Rahman suresinin hemen başlarında arka arkaya üç yerde ‘mîzân’ yani ölçüden bahsedilmesi boşuna değildir. Her olay, her hareket, her düşünce ve her eylem, karşı bir tavır ve tepkiyle dengelenir. Böylece hiçbir güç süper ve sınırsız, iradelerde özgür ve başıboş değildir.

İyiyle kötü, doğruyla yanlış, kayıpla kazanç, gaddarlıkla merhamet, huzurla sıkıntı, güvenle korku, zenginlikle yoksulluk, yaşamla ölüm arasında oluşan değişimler, Yaratıcı’nın denetimiyle dengelenmektedir.

Bir şeyin biçim değiştirmesi, farklılaşması, artı veya ekside ivme kazanması, küçülüp büyümesi mutlak olan dengeyi tahrip etmez. Büyük bir yanmamış kömür yığınındaki kimyasal enerjiyi ölçün. Kömürü bir trenin buhar kazanında yakın. Sonra harlayan ateşteki ve hızla ilerleyen lokomotifteki enerjiyi ölçün. Enerjinin biçim değiştirdiği ve biçimlerinin birbirinden tamamen farklı göründüğü açıktır. Ama toplam miktarı hep aynıdır. Eğer büyük bir çarklı saatin içinde yaşıyorsak, bu saatin sürekli kurulması gerekir. Ama etrafınıza bir bakın! Evrendeki enerjinin azalması ve yıllar geçtikçe enerji kıtlığından dolayı cisimlerin daha az hareket etmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Bu, yaşanan bir kanıttır. Newton’a göre evrenin işlemeyi sürdürmesi, Yaratıcı’nın rahatlatıcı elinin müdahale ettiğinin, bizi koruyup beslediğinin, desteklediğinin, yitirdiğimiz güçleri yenilediğinin bir kanıtıdır.

Bütün maddelerin ilk varolduğundaki toplam miktarı da aynıdır. Mesela, havada var olan oksijenin daha sonra orada olmaması onun yok olmuş olması değildir. Herhangi bir metale yapışmıştır. Çünkü soluduğumuz havada çeşitli gazlar vardır ve bu gazlardan bir kısmı metale yapışmıştır. Havayı ölçerseniz biraz hafiflemiş olduğunu, demir parçasını tartmanız halinde ise biraz ağırlaşmış olduğunu görürsünüz. Havanın yitirdiği ağırlığa tamamen eşit miktardadır.

Kimya biliminin kâşifi Fransız kimyacı Lavoisier’in bir kutu içinde yaptığı deney sonrası paslanmış bir metalin yitirilen hava kadar öncekiden daha ağır olması, gerçekte hiçbir şeyin yok olmadığı, sadece şekil değiştirdiğini ortaya çıkarmıştır. Tıpkı enerji yani ruh gibi; Yaratıcı, yarattığı evrene gerekli olan sabit miktarda madde koydu. Yıldızlar büyüyüp parladı, dağlar oluşup çarpıştı, rüzgâr ve buzlarla aşındı, metaller paslanıp dağıldı. Ama bütün bunlar olurken evrendeki toplam madde miktarı asla değişmedi, bir gramın milyonda biri kadar bile değişmedi ve sonsuza dek değişmeden kalacak. Örneğin bir şehrin ağırlığı hesaplansa, sonra bu şehir kuşatma altında kalıp binaları yıkılsa, bütün dumanlar, küller, yıkılmış surlar ve tuğlalar toplanıp tartılsa, ilk ağırlıkta bir değişim olmaz. Hiçbir şey kaybolmaz, en küçük toz zerreciğinin ağırlığı bile!

İnsanların büyük bir çoğunluğu sıradan mazbut bir hayat yaşamasına, herhangi bir belâya bulaşmak istememesine, musibetlerden korkup kaçınmasına, barış ve refah bir hayat dilemesine rağmen; yine de belânın binbir türlüsüne muhatap olabiliyor, ahlâksız ve bayağı bir yaşamla bütünleşebiliyor, en güvendiği aile bireylerinin veya arkadaşlarının kurbanı olarak ya taciz ediliyor ya en ağır ihanetlere uğrayarak hayatı kararabiliyor ya da canı dâhil tüm varlığını kaybedebiliyor. Sayısız caniliğin, vahşet, entrika, öfke ve tuzakların varolduğu bir dünyada; her türlü iyiliğin, sevginin, merhametin, yardımın, hoşgörünün ve sabrın varlığı dikkate alınırsa, bu dengeyi sağlayan sebepleri ve araçları seçenin özgür iradeler mi, yoksa Mutlak İrade mi olduğu sorgusu gerçeğin perdelerini açmaya yeterlidir.

İnsan hayatının kendi elinde olduğu ve dilediğini seçebilme hakkı bulunduğu iddiası, gerçekçilikle zerre kadar bağdaşmamaktadır. Acaba kişi, kendi yolunu kendi seçtiği için mi, kendini yok edebilecek, acı verebilecek, zarara uğratabilecek ve öldürtebilecek olayları önce plânlayıp sonra gerçekleştirmektedir? Akıl kurallarına göre hatasız ve yanlışsız tek bir insan olamayacağı kuramı dikkate alınırsa; insanoğlunun her şeyi bizzat iradesiyle yaptığı fikri doğmaktadır ki, bu da, insanın sapık bir yaratık olduğu savını ortaya koymaktadır.

Her türlü yasa, tedbir, eğitim, yaptırım ve telkinlere rağmen, yeryüzünde işlenen bu kadar acımasız olayları, haksızlık ve adaletsizlikleri, muhakeme edebildiği iddia edilen özgür bir insanın yapabilmesi mümkün müdür? Hem kendini hem de çevresini mahvedebilen insanın huzur ve güven içinde yaşamak kadar akılcı bir imkânı varken; neden acı ve dehşet dolu bir hayatı tercih etmektedir?

İnsanı bu denli kör ve özürlü bir anlayışa sevk eden akıllar rahatsızsa, egemenlikleriyle böbürlenen iktidarlar ve bilgileriyle övünen dehalar, neden suç imparatorluklarının birer üyesi olabiliyor, bunlara son veremiyor, kötülük, olumsuzluk ve aykırılıkların önüne geçemeyerek mutlak bir barışı ve refahı sağlayamıyorlar? Bu farklı akıllar arasında varolan dengesizliği bertaraf ederek normal etkileşmeyi ve iletişimi kurabilecek, hafızalardan kötüyü silip doğruyu nakşedebilecek bir keşfin ve düzenlemenin yapılabilmesi, bilimsel verilere göre mümkün değil mi?

Dönmeye devam eden kader çarkı öylesine hassas bir döngü içinde akışını sürdürmektedir ki, hiç kimse hiçbir şeyin farkında olmadan sahnedeki rolünü oynamaya ve oyuncaklarıyla oyalanmaya devam edip süresini doldurmaktadır. Bu süreç içinde birbirine bağlı ve aykırı figüranların sürdürdükleri yarışın ne zaman, nerede biteceği ve nasıl sonuçlanacağı bilinmemektedir. Her şey aniden gelişmekte, sebep ve araçlar inanılmaz bir bütünlük ve denge içinde etkileşmektedir. Çok iyi şeyler kadar çok kötü şeylerin de varolduğu bir dünyada tercih kullanabilecek hür iradeler olsaydı, hiç kimse kötüden yana seçimini yapmaz, acı, dehşet, yokluk ve felâket yaşamak istemezdi.

Bilgileri, keşifleri ve farklı medeniyetleri yaratan Allah, aynı zamanda kontrolü de iradesinde muhafaza ederek dengeyi sağlamaktadır. Atmosferde yaşayan ve görünmeyen cinlerle, yerde yaşayan insanların yaratılış amaçları, akıl ve düşünce sistemleri tamamen aynı olup, fiziksel nitelikleri farklıdır. İnanılmaz bilgisiyle cinleri temsil eden şeytanla, insanları temsil eden azgınların pek farkları yoktur. Birinin ateşten, diğerinin topraktan yaratılmasının dışında!

Her şartta denge korunmakta ve olaylar çağlara göre düzeneği içinde biçimlenmektedir. Teknolojinin gelişmesiyle hava, kara ve deniz taşıtlarında meydana gelen facialar, fizik, kimya, biyoloji ve matematiğin endüstriyi oluşturmasıyla virüs, hastalık, uyuşturucu, radyasyon, atom, petrol, gaz, elektrik ve nükleer silahların üretilmesi, iletişimsel kazanımla körüklenen fitne, karmaşa ve ahlâksızlıklar çığ gibi büyüse de, aynı şekilde denge sağlayıcı oluşumlar varlığını sürdürmektedir.  

İyilerle kötülerin, iman edenlerle inkâr edenlerin hak veya batıllık adına mücadeleleri, yaratılışın temel unsurudur. Bir taraftan varoluş devam ederken, diğer taraftan yok oluş sürmekte ve denge muhafaza edilmektedir.

“Ey insan! Seni yoktan yaratan, düzgün yapılı ve endamlı kılan, sana ölçülü ve dengeli davranma imkânı veren (maddi ve aklı yapıda seni en üstün kılan), seni dilediği en güzel şekil ve biçimde terkip eden ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” İnfitar 6-7-8

11 Aralık 2014 Perşembe

Güç ve tedbir!



İnsanoğlunun sahip olduğu güç ile kendine zararlı her türlü menfi oluşumu aldığı tedbirlerle engelleyebileceği güveni, kendine tapınma yani narsisizm’dir. Ki, narsisizmler, kendilerini adeta nefes alıp yürüyen yeryüzü tanrıları gibi hisseder ve hiçbir gücün kendileriyle baş edemeyeceklerini, yenemeyeceklerini ve ziyan veremeyeceklerini düşünürler.

Narsisizmlerin en büyük korkuları; güçlerini kaybetmeleri, ölüm, etraflarındaki herkesin kendilerine düşman olma paranoyalarıdır. Güçlerinin bir sınırı yokmuş gibi davranmaya çalışırlar, herhangi bir zarar görecekleri endişesine kapılmalarında sayısız insan öldürür, hatta Firavun misali tedbir amaçlı yeni doğmuş bebekleri dahi katlederler.  Varlıklarının kendilerinin de çözemediği sorununu insan değilmiş gibi çözmeye çalışsalar da aslında durumları düpedüz deliliktir. Dış dünya 'ben' olmadığı için, narsisist kişi dış dünyayı anlayamaz, algılayamaz; böylece korkuyla yaşar, gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve ürkek olur.

İktidarı bir güç ve kudret sanarak dilediklerini yapabileceklerini zanneden narsisizmler, bunun asla mümkün olmadığı hem dün hem bugün kanıtlanmış, yarın da farksız olmayacağı mutlaktır. Günümüz iktidarları, gerek siyasi ve askeri, gerek sosyal ve ekonomi, gerekse ilmi, kültür ve sanatta geçmiştekilerin yanında vızıltı kalabilecek kadar zayıf oldukları tartışılmaz bir gerçektir. Dolayısıyla dünyadan nice Karunlar, Firavunlar, İmparatorlar, Krallar, Sultanlar ve Komutanlar gelip geçti, tapındıkları güçleriyle kendilerini kurtaramadıkları ve nasıl buharlaşarak uçup gittikleri, geride bıraktıkları paha biçilmez eserlerinden, fikirlerinden, güçlerinden, zaferlerinden ve tarihsel biyografilerinden anlaşılmaktadır.

Hz. Musa (a.s) ve Firavun ilişkisi, başka bir kanıta ihtiyaç bırakmayacak ibret, güç ve tedbirin hiçbir yaptırımı olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.

Kâhinler, Firavuna, yeni doğacak bir erkek bebek tarafından öldürüleceğini bildirmeleri üzerine, Firavun, tedbir amaçlı o gün doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Askerler evleri basarak doğan bütün erkek çocukları öldürür. Ancak Hz. Musa’nın annesi, çocuğunu koruyabilmek amacıyla bir sandığa koyarak nehre terk eder. Suyun akıntısıyla Hz. Musa’yı taşıyan sandık, Firavun sarayının önünde durur. O sırada nehrin kenarında dolaşmakta olan Firavunun karısı, sandıktaki bebeği görünce çok sevinir ve saraya götürür. Firavundan saklı Hz. Musa’yı evlat edinip büyüterek yetiştirir.

O gün, doğan bütün erkek çocuklar öldürülmüş, sadece Hz. Musa sağ kalmıştı. Firavunu öldürecek olan çocuğun, karısı tarafından sarayında büyütülmesi, kaderin hiçbir güç tarafından durdurulamayacağı ve değiştirilemeyeceği gerçeğini gözler önüne seriyordu. Ayrıca, cennetle mükâfatlandırılan Firavunun karısı, bu davranış sebep kılınarak hidayete erdirilmiş ve cennete lâyık görülmüştü.

Firavunu öldürecek olan Hz. Musa için alınan inanılmaz önlemler ve işlenen katliamlar dahi Mutlak İrade’nin takdirini engelleyememişti. Kader, herkes gibi Firavunun da akıbetini belirlemiş, tüm güç ve aldığı kıyıcı tedbirlerine rağmen hakkında yazılmış olandan kaçmasına, ordusuyla birlikte Kızıldeniz de boğularak ölmesine mani olamamıştı.

Yaratıcı, olabilecekleri kâhinlere hissettirmiş ve Firavuna duyurtarak tedbir almasına fırsat tanımıştı. Peki, tedbir uğruna binlerce çocuğu katletmesi bir fayda sağlayıp takdiri önlemiş miydi? Örneklendirilen olayların tamamı yaşamın değişmez gerçekleri olup, Mutlak İrade’yi kanıtlayan somut gelişmelerdir. Bir şeyi bilmek ya da haberdar olmak; o şeyi etki altına alınıp lehte yahut aleyhte yönlendirme iradesine sahip olmak demek değildir.  

Firavun, bütün çocukları öldürtmesine ve alınan tüm önlemlere karşın Hz. Musa’dan sakınamamış, muhteşem kudreti ve ordusuyla, fizikken tek bir kişi olan Hz. Musa’ya mağlup olmuştu. Herhangi bir şeyi bilmek ve ona karşı tedbir alarak fayda temin edilebileceğini sanmak, lehte hiçbir kaçışa olanak sağlamamaktadır. Aksi takdirde ne bir kayıp ne de bir ölüm gerçekleşirdi. Neticede tedbiri aldıran da tedbiri aştıran da Yaratıcı Allah’tır.

Firavun, azametli ve korkutucu ordusuyla Hz. Musa ile iman etmiş İsrailoğullarını yakaladığı bir sırada, Allah’tan gelen bir emirle Hz. Musa asasını Kızıldeniz’e vurmasıyla denizin koca bir dağ gibi yarılarak açılabilmesi; Allah’tan başka dayanılıp güvenilecek, yardım ve destek bulunacak hiçbir gücün olmadığını kanıtlamaktadır. Dolayısıyla emanetsi gücüne, gücüne güvenerek aldığı tedbirlere inanların hazin sonu, Firavun gibi nice narsisizmlerin akıbetleriyle aşikârdır.    

Allah, rüzgâra emretti ve rüzgâr yarılan yerlerin toprağını kuruttu. Yollar arasında her bir kavim, diğerlerini görüp de helak olduklarını sanmasın diye sular pencere şeklinde yarıldı. Hz. Musa ve kavmi denizden karşıya geçmişlerdi ki, Firavun ve ordusu sahile ulaşmıştı. Denizin yarılıp İsrailoğullarının geçtiğini gören Firavun, bir anda korkuya kapılarak gözlerine inanamamış ve durarak geri dönmek istemişti. Koca deniz, nasıl olup da ortadan yarılarak ikiye bölünmüş, Hz. Musa ve kavmi karşı tarafa geçebilmişti?

Firavun, böyle bir şeyin olamayacağına inanıyor, bunun büyü veya sihir gibi bir gözbağı olabileceğini düşünüyordu. Kesinlikle karşıya geçmemeye kararlıydı. Fakat artık kaçacak yeri yoktu. Geçip geçmemesi gibi bir seçim hakkı onun özgür sandığı iradesine bağlı değildi. Mutlak İrade’nin hükmü kesin ve uygulanacaktı.

Firavun, her ne kadar denize girmek istemiyor ve korkuyorsa da, ordusuyla beraber orada boğulacağı ve öleceği daha önceden yazılmış olduğundan, bir anda dönüşüme uğrayarak fikrini değiştirip cesaretlenmiş, kumandanlarına ve askerlerine dönerek, “İsrailoğulları denize girip oradan geçmeye bizden daha lâyık değillerdir, onlar geçmişse bizde geçeriz” diyerek hepsi birden ileri atıldı.

Yaklaşık yüz elli bin kişilik süvari ordusunun tamamı deniz içinde toplanıp, ilk giren öndekiler denizden çıkmaya başlayacakları sırada Allah, denize onların üzerine kapanmasını emretti. Deniz üzerlerine kapandıktan sonra bir teki dahi kurtulamadı. Dalgalar onları bir bir altına almaya başladı. Dalgalar Firavun’un üzerine tam toplanıp boğulacağı sırada, “İsrailoğullarının iman ettiği tanrıya inanıyor ve bir tanrı olmadığımı kabul ediyorum. Artık ben de müminim” dedi. İmanın fayda vermeyeceği bir yerde iman etmesinden dolayı, bu tevbesi Yaratıcı tarafından kabul görmedi. Çünkü müşrik olarak ölmesi kaderin gereğiydi.

“Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun.” Yunus 91

Hz. Musa (a.s)’in doğduğu gün, doğan erkek çocukların öldürülmesi için talimat veren Firavun, tüm çocukları öldürmesine karşın, kendisini öldürecek olan düşmanı Hz. Musa’yı öldürmeyi başaramaması, hatta sarayında kendi elleriyle besleyerek büyütmesi nasıl bir bilgi ve iradenin sonucuydu? Hz. Musa’nın tek başına Firavunu ve ordusunu yok etmesi kimin başarısıydı? Hz. Musa’nın Firavuna karşı verdiği mücadelede çektiği sıkıntılar, maruz kaldığı saldırılar ve gösterdiği mucizeler, hangi aklın ve düşüncenin yapabileceği gelişmelerdi?

Onun için ne gücün ne tedbirin ne de iradenin Allah karşısında hiçbir önem taşımadığı; kim ne derse desin, karşındaki güç ne kadar korkutucu ve azametli olursa olsun, Allah dilemedikten sonra hiçbir zarar veremeyeceği; ne kadar güçsüz ve zayıf olursan ol, Allah diledikten sonra hiçbir gücün karşında duramayacağı tevhidiyle; sadece Allah’a dayan güven, vekil ve destek olarak Allah sana yeter! Hakikat üzere olanın Allah yanında olmaz mı?

“Allah'a güven. (dayanılacak) Vekil olarak Allah yeter.” Ahzab 3  

“De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

“O halde sen Allah'a güvenip dayan. Çünkü sen apaçık hakikat üzeresin.” Neml 79

7 Aralık 2014 Pazar

''Cennet kılıçların gölgesi altındadır''; ya rızık?



“Benim rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Dolayısıyla asıl ve Allah’ın helal kıldığı rızık, küfürle yapılan savaş sonrası elde edilen ganimetler ve cizyedir.

Yaratıcı Allah, Resulünü ne dünya nimetlerinin peşinde koşmaya, ne dünya ve hazinelerini toplamaya, ne gösterişe ve ekonomik kalkınma için batılla müttefikliğe, ne barış adına tağuta boyun eğmeye,  ne indirdiği hükümlerin dışında bir yol edinmeye, ne hümanist odaklı hoşgörü ve tavize, ne huzur, güven ve refahı dünyada sahiplenmeye, ne Allah yolunda savaştan kaçınmaya, ne ayetleri sorgulamaya, ne dünyaya meyletmeye, ne de dünya menfaatlerini elde edebilme sebeplerini arama peşinde uğraşmak için göndermiştir. Aksine Allah, Resulünü kılıçla tevhidine davetçi olarak göndermiştir. Dolayısıyla hiçbir peygamber dünya için değil, ahiret için gönderilmişlerdir.

Allah, birçok ayetinde “Dileseydim herkesi iman ettirirdim” sözü, kılıçla tevhidin meşruiyetini ortaya koyan yüzlerce cihad hükmüyle kanıtlıdır.
İslam’ın ikamesine yol gösteren; Kur’an ve cihaddır! Allah Resulü; “Her kim  Kur’an’ın dışına çıkar ise, boyunlarını kılıçla (cihadla) vurunuz” buyurmuştur.   
Resullerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi ile asıl hedeflenen gaye, gerek Allah’ın hukukuna dair gerekse de yarattıklarının hukukuna dair insanların arasında adaletin tesis edilmesidir.

Bütün kitapların tevhid uğruna indirildiği ve bütün resullerin  tevhidi gerçekleştirmek amacı ile gönderildiği Allah’ın hukuku ile kastedilen; insanların, hayatlarının her alanında Allah’a kulluğun özü olan tevhidin gereklerini yerine getirmeleridir. Bütün resullerin mesajlarının aslı budur. Allah, ilkinden sonuncusuna kadar indirmiş olduğu bütün kitaplarda bu yüce hakkı farz kılmıştır ki, bütün kitapların bahsettiği tek husus ihlâslı bir teslimiyetle Allah’ı tevhid etmenin sağlamlaştırılmasıdır.

Allah’ın indirmiş olduğu mesajlar, tevhidi ikame etmeye, onu tesis etmeye yönelik bir çağrı, ona davet etmeye ve bu hususta sabır göstermeye yönelik bir emir, tevhidin hâkim kılınması için cihad etmeye, O’nun uğruna  dostluk ve düşmanlık yapmaya bir teşvik içermektedir.

Allah’ın indirmiş olduğu ayetler, Allah’ı hakkıyla tevhid eden, onu ikame eden, ona yardım eden ve bu yolda cihad eden kimselere yönelik, Allah’ın hazırlamış olduğu büyük nimet ve mükâfatlardan haber verir.

Allah’ın indirmiş olduğu hükümler, Allah’a ortak koşarak tevhidin hakkını bozan kişilerden beri olmaya, şirk ve ehliyle cihad etmeye, fitne ve şirki yok etmek ve onu yeryüzünde bütünüyle kökünden kazımak için çaba göstermeye yönelik bir davettir.

Zaman zaman tevhide karşı çıkanların, tevhid ve ehliyle savaşanların kötü akıbetlerinden dolayı hissedecekleri pişmanlıktan ve Allah’ın onlar için hazırlamış olduğu korkunç  ve kalıcı azaptan haber verir.

İnsanoğlu yaratıldığından itibaren Allah’ın indirmiş olduğu bütün kitapların muhtevası ve bütün resullerinin mesajları, insanoğlunun hayatlarının her alanında Allah’a kulluğun özü olan tevhidin hukukunu yerine getirmeyi özetler ve bu esası ana konu edinir.  Bu hak, uğruna bütün mahlûkatın yaratıldığı, kitapların indirildiği ve resullerin gönderildiği en yüce amaç ve en büyük hedeftir.

Her kim bu haktan yüz çevirir, davetçilerin ve resullerin ilkelerine uygun olarak adaletle hakkı gerçekleştirmezse, o kimseye kılıçla karşı konulur.

“Ben; kıyametin eşiğinde kılıçla gönderildim. Tâ ki şirk koşulmadan yalnızca ALLAH'a ibadet edilsin diye. Benim rızkım mızrağımın gölgesinde kılınmıştır. Zillet ve küçüklük, benim buyruğuma muhalefet edenlerin üzerine verilmiştir. Kim de bir kavme benzerse şüphesiz onlardandır.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe 111

3 Aralık 2014 Çarşamba

Ey Müslüman maskeli münafıklar!



Münafık yaftasına her ne kadar şiddetle tepki göstersen de, neden münafık olduğun gerçeğini analiz yapmaya ne dersin?

Dille ikrar etmenin yeterli olmadığı, kalple de tasdikin kayıtsız-şartsız zorunlu olduğu İslam akidesi, imanı doğurmaktadır. Diyeceklerdir ki, kalbimle tasdik edip etmediğimi nereden bilecek; kalplerdekini bilen bir gücün mü var?  İşte amel, fiiliyat ya da davranışlar; kalple tasdik edip etmediğine kanıttır!

İman, öyle bir kuvvet ve teslimiyettir ki, ne sorguya ne yoruma ne şüpheye ne kıskançlığa ne hasede ne vesveseye ne fitneye ne kışkırtıcılığa ne isyana ne korkuya ne ihtirasa ne toleransa ne keyfiyete ne inisiyatife ne nefse ne pazarlığa ne umutsuzluğa ne gelecek endişesine ne batıla ne de kayıp yahut kazanç kaygısına ödün vermez. Dolaysıyla neye iman edilmiş ise, iman ettiğin gücün kuralları dışında bir seçim hakkı bulunmamaktadır. 
  
“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

Allah’a, Resulüne, dini İslam’a, kitabı Kur’an’a ve indirdiği vahye iman ettim; yeryüzü ile yeryüzündekilerin, gökyüzü ile gökyüzündeki canlı-cansız her şeyin sahibi ve yöneticisi Allah’tır, O’nun izni olmaksızın ağaçtaki yaprak dahi yere düşmez, diyorsun.

Daha açık bir ifadeyle; yarattığı mahlûkatın rızkından; diriltip öldürmesinden; başa gelen hayır ve şer ne varsa tamamından; dilediğini yüceltip, dilediğini alçaltmasından; dilediğine bol rızık verip, dilediğini daraltmasından; dilediğini iktidar sahibi yapıp dilediğini tutsaklığa mahkûm kılmasından; dilediğini endamlı, sağlıklı, güzel ve noksansız, dilediğini ucube, hastalıklı, çirkin ve özürlü yaratmasından; dilediğine zafer, dilediğine yenilgi bahşetmesinden; yarattığı her canlının rızıklarını ve görevlerini paylaştırmasından; dilediğine acı, sıkıntı, korku, yoksulluk ve felaketler verip, dilediğine mutluluk, refah, zenginlik ve güven vermesinden; yarattığı canlılardan hiçbirine kader tayin hakkı vermemesinden; ne bir saniye ne de gelecekle ilgili takdir mülkiyeti tanımamasından; zihin ve kalplerde oluşturulan planların hayata geçirilmesinde irade inisiyatifi kullandırmamasından; dilediğine namütenahi imkânlar verip, dilediğini hor ve hakir bırakmasından; dilediğini hükümran, dilediğini parya kılmasından; dilediğine dünyayı, dilediğine ahireti kazandırmasından; neyin helal ve doğru yani meşru, neyin haram ve yanlış yani gayrimeşru olduğuna karar veren tek hakim güç olmasından; buyruklarının dışında hiçbir imtiyaz hakkı tanımamasından; kulluğa ve itaate haiz tek varlık Allah’tır, diyorsun…

-Diğer taraftan ise, İslam ile devleti, tıpkı ruh ile beden misali ayırarak siyaset yapman; münafıklık değil midir?
-Egemenliğin kayıtsız-şartsız milletin yani beşerin dolayısıyla insanın iradesinde olduğuna inanman ve savunman; münafıklık değil midir?
-Yaratıcı Allah’ın indirdiği hükümlere göre değil de yaratık insanın nefsi doğrultusunda yaptığı yasaları kabul edilebilir bulman ya da müşrik misali seküler yasaşar yapman; münafıklık değil midir?
-Allah’a ortak koşarcasına beşeri rakip kılarak yardım ve destek umman; münafıklık değil midir?
-Allah’a dayanıp güvenmen yerine beşere, hem de Allah’ın düşman olduğuna hükmettiği güce ümit bağlaman; münafıklık değil midir?
- Allah’ın uyarı, tehdit, yaptırım ve vaatlerine değil de beşerinkilere itibar ederek düstura kalkışman ya da beklenti içinde olman; münafıklık değil midir?
- Allah’ın, batılca sakınca teşkil etmeyecek bir hükmünü Müslümanlar lehine legalleştirme aşamasında batıl gerekçeleri mazeret göstermen; münafıklık değil midir?
- İslam’ı, batılla harmanlayarak, Yunan mitolojisindeki sentor misali yarı at yarı insan gibi bir ucubeye dönüştürmen; münafıklık değil midir?
- Hak ve tek din olan İslam’ı, diğer dinlerle diyaloga sokman, birliktelik inşa etmen, barışı İslam çatısı altında değil de batıllık egemenliğinde yahut seküler düşünce düzeyinde kabul etmen; münafıklık değil midir?
-Allah, Kur’an’da, hak ile batılı kesin hatlarla birbirinden ayırıp müşrik, kâfir, Müslüman, münafık, fasık, hiristiyan, yahudi ve putperest olarak saflara bölmüş ve sadece Müslümanların dost ve kardeş olduklarına hükmetmişken, dine ve inanca bakmaksızın insanları tek çatı altında dost ve kardeş kabul etmen; münafıklık değil midir?  
-Ahirete inanıp iman ettiğini onadığın halde, dünya debdebesine meyletmen; münafıklık değil midir?
-Kur’an’daki kimi ayetlere aynen iman edip kimi ayetleri ise nefse göre ya tevil etmen ya eğip bükmen ya yorumlarla başkalaştırman ya da çıkarına ters düştüğünden gizlemeye kalkışman; münafıklık değil midir?
- Küfür güçlerince dışlanma, zayıf düşme ve yalnız bırakılma korkusuyla Allah’ın hükümlerini batıla peşkeş çekmen; münafıklık değil midir?     
- Rızık, zenginlik, yücelmek, zafer, güç ve ekonomik refahın Allah’tan geldiğine inandığını kabul ettiğin halde, gücü ve itibarı Allah’ta değil de beşerde araman; münafıklık değil midir?

Tumturaklı iman etmeyeni münafıklığa, küfre hatta müşrikliğe götüren en vahim etkin sebep; güçsüz ve yoksul kalabilme paranoyasıyla Allah’ın hükümlerine itaatten uzaklaşıp batıla-şeytana boyun eğmektir.

Mekke ve Medine, Arap yarımadasının ticaret merkeziydi. Kervanların taşıdıkları mallar, bu şehirlerden bölgeye ve dünyaya pazarlanmaktaydı. Allah’ın, Mekke ve Medine’yi haram şehirleri ilan etmesi, yani Müslüman olmayanın girmelerine yasaklama getirmesiyle rızık yani ekonomi endişesiyle paniğe kapılan insanlara Allah, korkmamalarını ve kendilerine başka gelir kaynakları yaratarak zengin edeceğini müjdelemiş ve emrine itaat edilmesini şart koşmuştu. Yaratıcıları Allah’ın hükmüne iman eden yöneticiler ve Müslüman halk, topraklarından fışkıran petrol ile zengin olmuşlar; günümüzde dahi dünya ekonomisinin en güçlü ve en refah içinde yaşayan toplumları olarak yer almayı sürdürmektedirler.

Rızık, zenginlik, kalkınma ve ekonomik güç kaygısı taşıyarak küfrü beşere el pençe divan durup ayetleri satan münafık ülkeler, iman ettikleri Allah’ın hükümlerine kulak tıkamak suretiyle gücü Allah düşmanlarında aramakta, Allah’ın yardım ve desteğine güvenmemektedirler. İslami kuralların egemen olmadığı, ayet ve ayete mutabık hadislerin yasak kıldığı ticaret, ortaklık ve işbirlikleri haramdır; tıpkı karanlıkta yakılan bir mum misali elde edilen kazanç ve zenginlik her ne kadar sevindirse de, yok olmaya mahkûmdur. 

 “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.” Tevbe 28