20 Mayıs 2015 Çarşamba

Şeytan da vaatlerde bulunmuştu…



İlk insan Âdem’i cennetten kovdurarak cız çıplak dünyaya mahkûm kıldırtan şeytan; aklını karıştırdığı Âdem’e ne vaatte bulunmuştu?

“Derken şeytan onun aklını karıştırıp "Ey Âdem! dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?"” Ta-Ha 120

Peki, şeytanın vaadine inanan Âdem, sonu gelmez bir saltanata mı yoksa hor ve hakirliğe mi kavuşmuştu?

Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine asi olup yolunu şaşırdı.” Ta-Ha 121

İnsan için aydınlatıcı deliller Âdem’in yaratılışıyla birlikte apaçık ortadayken, hâlâ ezeli düşmanı şeytana güvenmekteki ısrar ve inadı, şüphesiz nefsini doyurabilme hırsından başka bir şey değildir. Oysa nefsini ne kadar beslese de baş edemeyeceği idraki içinde olmayan insan, sonunda şeytanın kölesi olmaktan sakınamayarak elebaşı dostlarının vaatlerine inanıp ümitlenmekte, dolayısıyla yaşamlarını cehenneme dönüştürmektedirler.

Oysa beterin daha beteri olduğu gerçeğini düşünmek yahut hesap etmekten asla yana olmayan insan, kendi kendini aldatan mahlûk yaftasıyla aşağılanmıştır.  

Şeytanın elebaşı dostları olan politikacıların sağanak halindeki vaatlerine inanabilen toplumlar, ancak hak ettiklerine kavuşmaktadırlar. Sanki mutlak bir iradeye ve kudrete sahiplermiş gibi öyle kesin sözler vermektedirler ki, adeta Âdem’i cennetten indiren şeytanla yarışmaktadırlar.

Basit bir muhakeme dahi nasıl şeytan misali yalancı olduklarını ve art niyet taşıdıklarını ortaya koysalar da gözleri, kulakları ve kalpleri mühürlenmiş yığınlar kavramama acziyeti içindedirler.

Hâlbuki vaatte bulunanın da kendi gibi yaratılmış bir insan olduğunu; akılları denetleyebilecek etkin bir akla ve duyguları kontrol altına alabilecek etkin bir ruha sahip olmadığını; kalplerde saklananları bilemeyeceğini; çıkabilecek menfi olaylar üzerinde etkileşim sağlayıp bertaraf edemeyeceğini; olası musibetleri durduramayacağını; sözün mutlak karşılığının sadece iktidar olacağı ülke ile yeterli olmayıp tüm kâinata hükmetme zorunluluğu taşıdığını, Çin’de kanat çırpan bir kelebeğin Karayipler de fırtınaları tetikleyebildiği dahi sorgulanmamaktadır.  

Mutlak vaat, mutlak güç gerektirir; mutlak güçte mutlak irade; mutlak irade de her şeyi gözeten, bilen, duyan ve etkisi altından bulunduran yaratıcı bir tanrı olmayı zorunlu kılar. "Türkiye'yi cennete çevireceğim; açlığı, yoksulluğu, fakir fukaralığı bitireceğim; barışı getirip savaşlara son vereceğim; her türlü olumsuzluğu gidereceğim” gibi vaatlerde bulunmaya cüret edebilen bir politikacı, şeytan gibi aldatıcı değil de nedir?  

Şeytanı şeytan yapan özellik nedir bilir misiniz; yaygara çıkarıp akılları karıştırmaktır. Yaygara çıkarıp akılları karıştırıcı vaatlerle heva ve hevesleri peşinde dörtnala koşan politikacıların ne halkla ne insanlıkla ne de ülke menfaatleriyle ilgili zerre bir kaygıları vardır. Onlar için varsa yoksa tanrılaştırdıkları benlikleridir. Onlarsız ülke bir cehennem, halk sağılan parya, vatan işgal altında, herkes hırsız bir kendileri dürüst, ekonomik ve sosyal sorunlar onlarsız çözülemez, milletin kalkınıp huzur ve güvene kavuşabilmesi söz konusu değil, kendilerine oy vermeyen insanlar mazoşist, başkaları hain ve düşman kendileri namuslu ve dost…

Sokaktaki insan söz verip vaatte bulunarak birinden bir şey alsa dolandırıcılıkla yargılanıp yaptırıma çarptırılır değil mi? Ne var ki, politikacılar böylesi bir müeyyideden muaftırlar. Asıl yalancı, dolandırıcı, hilekâr ve sahtekâr kendileri olmalarına ve verdikleri sözleri yerine getirmemelerine rağmen cezalandırılmamalarının sebebi seküler hukuktur.

Vaatleriyle yalancılıkları ve dolandırıcılıkları aşikâr olanlara kulak vererek destekleyenlerde onlar gibidirler. Çünkü onlar da yağmadan bir pay kapabilme uğruna bile bile aldatıcılıkta tüm hünerlerini sergileyebilmekte ve kendilerine güvenenleri iğfal ederek zillete ve ızdıraplara sürüklemektedirler.   

Yaratıcısı ve sahip olduklarını veren Allah’ına nankör olanın kendi gibi kul olana nankörlük yapmaması mümkün değildir. Dolayısıyla yaratıcısı Allah’a asi olanın hilkatteki eşine merhametli ve adaletli davranabilmesi imkânsızdır.
  
Düşmanıma dahi haksızlık yapılmış olsa adalet adına savunmam, Rabbimin bir hükmüdür. Her ne kadar Ak Partili olmasam ve ALLAH’ın hükümleri gereği seküler rejimi meşrulaştıracak oy kullanmayacak olsam da, Ak Parti’ye karşı ittifak kurmuş tüm partileri haçlılardan farksız buluyor; din, namus, vatan ve millet düşmanı addediyorum. Şeytan misali yaygara çıkarak akılları karıştıran muhalif lider ve partiler, Türkiye’nin apaçık hasmıdırlar. Oysa muhalefet yıkıcı, yakıcı ve kışkırtıcı değil, milleti lehine yapıcı, barışçı ve eksiklikleri giderici bir siyaset yapmalıdır ki, vatan ve millet, düşmanları sevindirici bir kaosa gitmesin! Ama dâhili düşmanlar harici düşmanlardan o kadar daha şedit ki, Türkiye’yi ortadan kaldırabilmek için savaş vermektedirler.  

Milletin yarıdan fazlasının 12 yıldır iktidara taşıdığı Ak Parti’yi ülkeyi batırmış, işgal etmiş, yağmalamış, hazineyi boşaltmış, halkı açlığa mahkûm etmiş, hırsızlık yapmış, namusu ve ahlakı ortadan kaldırmış,  ekonomik ve sosyal çöküntüye uğratmış, hiç kimsede dayanma gücü bırakmamış, haksızlık ve adaletsizlikte sınır tanımamış, ülkenin itibarını dibe vurdurmuş, krizler doğurmuş ve iflas ettirmiş gibi hayasızca ve düşmanca saldırıların amacı nedir biliyor musunuz; yıllardır iktidara gelemeyenlerin açlık ve susuzlukları, milletin maneviyata doğru kilitlenmeleridir.

Ulan, madem Ak Parti’ye oy verenler aptal da siz akıllısınız; hepiniz iktidara geldiğiniz halde neden tekrar seçilemediniz ve aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi erken seçimlere giderek iktidarları terk ettiniz? Eğer Ak Parti, iddialarda bulunduğunuz gibi kötülerin en kötüsü, ülkeyi hortumlamış, uluslararası itibar ve güvenini yitirmiş, sözünün hiçbir etkisi kalmamış ve ülkeye hiçbir hizmet yapmamış ise, oy veren millet mazoşist midir ki, Ak Parti’den vazgeçmeyip sizlere güvenmiyor? Sizleri bir kere deneyip iktidara taşıması akabinde pişman olup bir daha yüzünüze bakmayan millet, aynı millet değil midir? Milletin desteği olmadan Ak Parti iktidar olamayacağına göre; yoksa düşman, hain ve hırsızlıkla suçladığınız millet midir?

Dolayısıyla insanoğlunun Hz. Âdem ile başlayan yaratılma sürecinde başlayan şeytanın aldatması günümüz çağında da devam etmekte; insansı iblisler, cinsi şeytandan geri kalmayarak azgın nefisleri uğruna yaşadıkları vatanlarını geçmiş milletlerde olduğu gibi tarih sayfalarına gömmeye çalışmaktadırlar.

Ey arkadaş! Hiçbir nefis yoktur ki, her şeye sahip olmak istemesin; hatta dünyaya sahip olup elde edebilecek bir şey bulamayınca inanılmaz sapıklıklara ve bunalıma girip intihar dahi etmeye kalkışmasın. Çünkü nefis doymak bilmez bir açlıktadır. Türkiye’de en yoksulun yerinde olabilmek için dünyada milyonların olduğunu unutmamalıyız. Nefislerimizin aşırı arzu ve ihtiraslarından dolayı ne kadar sömürücü, yalancı, dolandırıcı ve aldatıcı var ise, kendimize musallat ediyor; sonrada aldatıldık diyerek beterin daha beterini yaşamaya müstahak oluyoruz. Sizlere fütursuzca vaatlerde bulunup cennet sözü verenlerin bir saniye sonrası için dahi hayatta kalabilecek garantileri yok iken; nasıl umutlanıp güvenebilirsiniz?

Bir gün Makedonya Kralı İskender, Asya seferinden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki, İskender’i çok etkileyip hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl istekler ki hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz” acziyeti karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmış.

Şimdi inandığınız o sefil politikacılara sorun; ey yalancı, İskender dahi neredeyse dünyayı fethedebilmek için sayısız zaferler kazanmış bir bilge olmasına rağmen yoksul bir kasaba topluluğunun bile isteklerini gerçekleştirememişken, konuşmaktan öte hiçbir meziyetiniz olmayan siz, “bana ne verebilirsin ki, yapacağım, edeceğim, sözüm söz” vaatlerinde bulunabiliyorsun?

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.” En’am 112

“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin 62 
  
“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız (güvendikleriniz) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” Hac 73

16 Mayıs 2015 Cumartesi

“O kaseti olan biridir ve şu an esaret altındadır!”



Yaratıcı Allah’a iftirada sınır tanımayan azgınlar, hilkatteki eşlerine attıkları iftiralardan sakınırlar mı?

İnsan, nefisinin güdümüne girerek haddi o kadar aşmış ki, sanki kendi temizmiş gibi ne vahyi ne de ahlaki hiçbir kural tanımaksızın günah işlenmekte ve pespayelikte yarışılabilmektedir.

Meral Akşener adlı bir vekille ilgili günlerdir süren iddiayı serinkanlılıkla irdelediğimde dinden, şereften ve namustan kopuk insan müsveddelerinin tanrı edindikleri nefisleriyle insanlığı zehirleyerek nemalanmaya kalkışabilme alçaklığı kimilerini memnun etse de insanlığın çöküşünü ortaya koymaktadır.

A Haber adlı kanalda Cemil Barlas denen bir programcı; "Meral Akşener'in de mi kaseti var, nasıl ele geçirdiler?" diye danışıklı bir soru soruyor. Gülen Münafık Çetesinin itirafçısı Latif Erdoğan adlı gazetecide; "Cemil Bey'in dediği çok önemli. O kaseti olan biridir ve şu an esaret altındadır" cevabını veriyor. Peki, kaseti gördü mü; kasette ne olduğunu biliyor mu? Velev ki kasette iddia edilenler doğru ise, bir Müslüman kardeşinin ayıbını deşifre etmek haram değil mi? Hata ve yanlış yapmayan tek varlık yaratıcı Allah olduğuna göre; o kişinin mahremiyetiyle ilgili olası yapmış olduğu bir yanlışı ortaya dökmek çok büyük bir günah değil midir?

Ki, iddia edildiği gibi yapılmış bir yanlışlın hiçbir kanıtı yokken atılan iftira sadece muhatap kişiye değil insanlığa karşı işlenmiş öyle bir suçtur ki, bağışlanabilmesi mümkün değildir.

İster iftiraya uğramış ünlü bir milletvekili, ister sokaktaki bir insan, isterse şöhreti kötü olan biri olsun iftira, Allah’a, dine ve insanlığa karşı işlenmiş en korkunç suçlardan biridir.

Tevbe etmeden itirafçı olan Latif Erdoğan’ın dini, namusu, iffeti, ahlakı, hakkı ve adaleti düşünebilmesi, elem edinebilmesi ve günahtan korkabilmesi asla mümkün değildir.   

Bir topluma duyulan kin ve düşmanlık, gerekçesi ne olursa olsun insanı adil davranmamaya, iftiralarda bulunmamaya, iffeti karalamamaya, haksızlık yapmamaya götürmemelidir ki, insanlık zehirlenmesin! Gerek kana A, gerekse eski gülenperest Latif Erdoğan’ın yüzyılın münafığı F. Gülen’i karalayabilmek maksadıyla sığındıkları iftira kampanyasına namuslu insanları katkı malzemesi olarak kullanmaları iblisliğin ta kendisidir.        

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” Maide 8

Her ne açıdan bakılırsa bakılsın Meral Akşener’le ilgili iddia Allah nezdinde öylesine büyük bir günah ve suçtur ki, ancak Allah’ın sapıklar zümresine ilhak ettiği günahkârlar böyle bir cürümü işleyebilirler. Hem Müslüman bir kardeşinin günahını açığa çıkarmak; hem söz konusu iddianın doğru olabilmesi yani yalan ve iddia edilen kasetin montaj olmadığına dair dört şahit getirmek; hem iftiraya yeltenmek; hem adil davranmamak; hem de iftirayı dilden dile yayarak aktarmak lanetinin ta kendisidir.

Dolayısıyla gerek A haber kanalı gerekse Latif Erdoğan adlı günahkârın bundan böyle hiçbir şahitlikleri kabul edilmemeli ve sözlerine itibar edilmemelidir. Artık Kanal A ve Latif Erdoğan’ın gevelemeyi bırakıp ya iddialarını kanıtlayacaklar ya da yalancı ve iftiracı olarak damgalanmaktan kurtulamayacaklar ya da iftira attıklarını itiraf ederek topluma şırınga ettikleri zehri panzehire dönüştüreceklerdir.

Nefisleri galebe çalıp din, namus, şeref ve adalet tanımayanlar şeytanın değil de Allah’ın dostu olabilmeleri mümkün müdür?

 Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.” Nur 4

Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.  Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi. Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur!” Nur 13-14-15

11 Mayıs 2015 Pazartesi

Hayat bedende değil ruhtadır!



Nedir insana hayatiyet kazandıran “Ruh”? Düşünce ve duyguları beden mi üretiyor? Eğer canlı, ruhla varlık kazanıyor ve hayatiyet elde ediyorsa; ruhu beden mi kontrol ediyor, yoksa ruh mu bedeni? Bedenin görülemeyen ve dokunulamayan ruhu kontrol veya idare edebilme kudreti olabilir mi?

Ruhsuz bir beden yahut madde, fiziki hiçbir anlam ifade etmediği halde, neden ruhun genetik yapısı ve DNA’sı incelenemiyor, programsal bilgileri çözülemiyor; dolayısıyla geleceği ve ne yapacağı keşfedilemiyor? Neden akıl, sahip olduğu bilgi ve zekâsı ile davranışları kontrol edemiyor? Neden bir kısmı çok bilgiliyken sapkın, cani, yoksul veya hakir; bir kısmı ümmiyken dürüst, erdemli, zengin veya iktidar olabiliyor?

Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziksel özellik taşısa da, onları olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, cisimlerin enerjisiz hareket edemeyeceği temel kural ilkesinden dolayı muhakkaktır. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh; bedeni, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamı kolaylaştıran bilimin üremesine etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.

Ruh olmadan hiçbir aklın, bilginin, düşüncenin, duyu ve duyguların oluşamayacağı ve biyolojik organların fonksiyonel bir faaliyet gösteremeyeceği tartışılmaması dahi gereken somut bir gerçektir. Eğer insana hayatiyet verip yöneten ve yönlendiren akıl yahut beyin ise, neden ruh vücuttan ayrılınca uyku veya ölüm gerçekleşiyor, keşif ve olaylar rastgele, tesadüf veya içgüdüsel tanımlamalarla bilinçsiz bir gelişimin mutlak etkisinden bahsediliyor? Dolayısıyla dahiler, bilinçsizliklerinden dolayı mı farklılıkları meydana getiriyorlar? Ayrıca Etkin Akıl olmadan, insan aklı olabilir mi?

Ruh fikrinin maddî evren veya dünya fikri olduğu iddiası, anlaşılmaz bir çelişkidir. Çünkü ruh, Yaratıcı’nın özünden kaynaklanan, ilişkiyi sağlayan, maddeye hayatiyet, bilgi ve eylem kazandıran “olmazsa olmaz” enerjisel bir varlıktır. Seküleristlerin tanrı olarak kabul ettiği akıl, soyut olmasından dolayı Allah’ı çağrıştırdığı gerekçesiyle sonradan beyin olarak bilimsel literatürde yerini almış, böylece vahiy ve ruhsal yolla edinilen ve kadersel inanç konusu olan bilgiye zıt düşen tabii bilgiyi belirtmek için kullanılmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, her şey "ilk"e bağlı fonksiyon gösterdiğinden, sonradan hiçbir şey ne kendiliğinden ne de iradece türememekte, gelişmemekte, etkileşmemekte ve evrimleşmemektedir. Eylemsel bilgiler, her ne kadar vahiysel, sezgisel, zihinsel veya diğer araçlarla elde edilen birer öğeler ve fiziği meydana getiren tetikleyici donatılar ise de, öncesinde ruhlarda varolan ekinsel olgulardır. Bilim ve teknolojinin üremesine ve evrenin hareketine neden olan her türlü araç, gereç ve sebepler; fizik için gerekli olan görsel veya göksel mazeretlerdir.

İnsan olsun hayvan olsun; yapabildikleri, ulaşabildikleri ve sahip olabildikleri şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği önyargısız bir gözlemlemeyle irdelendiğinde, ruhsal gerçek kavranabilecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.

İnsanoğlunun yaratıcının kulluğunu kabul etmemek maksadıyla bilim adına yaptığı temel yanlış, ruhun madde ve beden üzerindeki hâkimiyetini ısrarla reddetmesidir. Beyni ve ürettiği iddia edilen aklı, yaratıcı bir güçmüş gibi algılayarak ruhtan soyutlayan pozitif bilim, duyguların da kendine özgü bir önsezi olduğu hezeyanıyla inanılmaz bir paradoks yaşamaktadır. Onun için duygusal davranışlar aşağılanarak mantık ve irade yüceltilmekte, böylece hatasız, güçlü ve egemen olunabileceği düşünülmektedir.

Tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak nitelendirilen Isaac Newton’un evrene bakış açısı; “Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri, yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil, her şeyini yöneten Allah’tır.”

Odun ile beden arasındaki fark nedir bilir misiniz; birinin ruhsuz diğerinin ruhlu olmasıdır. Ancak odun, odun olmadan ağaç iken nasıl canlı ise ki o canlılığı kazandıran yine ruhtur; böylece insanı da insan yapan beden değil ruhtur.

Alan Turing, yazılım ile donanım arasındaki farkı tanımlarken, "beden-ruh" ayırımından faydalanmıştır. Çoğu bilgisayar kullanıcısı da aynı biçimde düşünür, çünkü "ölü" bir maddeyi yahut bedeni fiziksel yapaya kavuşturarak canlandıran canlının kontrol edici mutlak güç fikri, hemen kavranabilecek bir kanıttır. Meselâ, televizyon reklâmlarında fısıldayan cezp edici sesler ile ekranda görünen fiziki bedenler arasındaki fark nedir?

Ruhun iradesel bir müdahaleye karşı etkilenme olasılığı imkânsızdır. Çünkü ruh, Allah’ın mutlak bilgisinde, denetiminde ve idaresindedir. Ne zaman ki bilim, bedene hayatiyet kazandıracak ruhu yaratır; o zaman denetimi ve idareyi ele geçirip Allah’ın mutlak egemenliğine son verir.

Bilim adamlarının, tıpkı politikacılar gibi yaratıcı kimliklerini muhafaza edebilmek adına çözmeyi başaramadıkları ruh yerine maddeye yani bedene yoğunlaşmaları, bilimin fiziksel niteliğine aykırıdır. Ruhu göremeyen, dokunamayan ve içeriğini bilemeyen bir bilim, ruhla ilgili teoriler ve analizler gerçekleştirebiliyor ise, o bilimin nasıl yalan ve aldatmaca olduğu da tartışılmazdır.

Ruhun görevini maddeye ve fiziğe adapte ederek içlek deneyler ve gözlemsel metotlarla bilimsel nitelikli çözümler sunmak, aleni bir aldatmaca ve falcılıktır. Yaratıcı’nın varlık ve insan üstündeki malûm hâkimiyetini acze uğratabilmek ve egemen bir güç oldukları varsayımını kuvvetlendirebilmek adına ne kadar gayret sarf etseler de, hiçbir sonuca ulaşamadıkları alenidir. Şüphe yok ki bu çabalar, kadersel kurgunun nefsi sürümüdür.  

Ki, aldatıcılıkta politikacılarla yarışan bilim adamları, bilinçli ve kabul edilebilir davranışları beyin gücüne, bilinçsiz ve anormal davranışları ise doğuştan ve doğal olarak süregelen ruh bozukluğuna yorumlayarak müthiş bir çelişki batağında debelenmektedirler. Peki, neye ve kime göre bilinçli veya bilinçsiz düşünce ve davranışlar meşrulaştırılıyor? Oysa ruhu ve ruhsal olan her şeyi reddeden pozitif bilim, içinden çıkamadığı çözümsüzlüğü ruhsal bozukluk olarak aşamaya çalışır. Zaten ruhu da, sadece şiir, hastalık ve bozuklukta dillendirip inkârlarını ve başarısızlıklarını örtbas etmeye kalkışırlar. Hâlbuki ne hasta ne de bozuk bir ruh vardır; yalnızca her insana göre programlanmış şeytani ya da rahmani, diğer bir ifadeyle hak ya da batıl ruhlar vardır.

Bilinmesi gereken gerçek; düşünen, hisseden, kavrayan, gören, duyan, hareket ettiren, canlandıran iman yahut inkâr eden sadece ruhtur; geri kalan başta beden ve madde olmak üzere her şey boştur. Unutulmamalıdır ki, her şeyi bilen, gören, gözeten ve hükmeden yaratıcı Allah; bedensel, maddesel ya da fiziksel değil ruhsaldır.

Dolayısıyla ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların, organların ve fiziğin herhangi bir işlevi yoktur. Öyle olmuş olsaydı, bilim insan yaratır, farklılıkları ortadan kaldırır ve ölümsüzlüğü mukim kılardı.

"Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan ütlediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!" Hicr 29

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” İsra 85

“Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” Secde 9