16 Ağustos 2017 Çarşamba

Ateizm’den daha kötüsü Agnostisizm’dir…

Diğer bir ifadeyle bilinemezcilik yani bilgisi olmayan olarak tanımlansa da, aslı şüpheciliktir. Ancak şüphecilik yani septisizm, her şeyden kuşku duyarken; agnostisizm ise sadece Allah ve ruhsal kavramların tamamına karşı kuşku duyar.
Agnostisizm, Allah’ın var olduğunun bilinmesinin ya da kanıtlanmasının imkânsız olduğu görüşüdür. Çünkü olayları derinsel yani ruhsal bir inceleme gücü ve biliciliğiyle değil yüzeysel yani bedensel bakar. Agnostisizm, inananları manipüle ederek ateizme götüren hem bir kamuflaj hem de fiziki yani deneysel sorguyu meşrulaştırarak ateizmi kucaklattıran mantıki felsefeye dayanan bir yönlendirmedir. Ateizm, kanıtlanamaz bir düşünce olan Allah’ın var olmadığını iddia eder. Agnostisizm ise Allah’ın varlığının ya da yokluğunun kanıtlanamayacağını, Allah’ın var olup olmadığını bilmenin imkânsız olduğunu savunur.
Oysa Allah’ın varlığı yaşam, tecrübe ve ölümle kanıtlıdır. Ancak duyduğunu, gördüğünü ve kavradığını okuyamama veya muhakeme edememe akabinde Allah’tan ve ruhsal varlıklardan şüphe duyulmakta; bilinmez sanılarak kanıtlanamayacağı düşünülebilinmektedir.
Kökleri ve yakın çevreleri mutlaka dindarlığa dayanan agnostikler, iman edememelerinden dolayı Allah’ın var ya da yok olduğu konusunda bir karar vermeyi istemezlerse de, içten içe inkâra meyillidirler. Dolayısıyla agnostisizm, nihai kararsızlık konumudur. Teistler Allah’ın varlığına inanırlar; ateistler Allah’ın var olmadığına inanırlar; agnostikler Allah’ın varlığı ya da yokluğunu bilmek imkânsız olduğundan O’nun varlığına ya da yokluğuna inanılmaması gerektiğine inanırlar. 
Asıl mesele inanmak değil iman edebilmektir. İnanç ile imanın nasıl farklı kuvvetler olduğu amellerle kanıtlıdır. Gerek İslam gerek hıristiyan gerek yahudi gerekse başka dinlere inanan büyük bir çoğunlukla karşılaşılabilinir ama iman edebilenler pek azdır. Çünkü iman etmek, doğrudan Allah’ın inisiyatifindedir.  
Agnostisizm, dinlerin tamamını dolaylı kabul etmez. Buna göre agnostik olan birinin dinsiz olduğu çıkarımını yapmak yanlış değildir. İnanılan Allah’a iman etmemek ne ise, ateizm ile agnostisizm de odur!

Aslında din sahiplerinin neredeyse tamamına yakını agnostiktir. Allah’a inanıp da elçilerine, vahyine ve hükümlerine itaat etmemek ya da beşeri istekleri üstün ve öncelikli tutarak şirk koşarcasına rehber edinmek, şüpheciliğin doğurduğu bir garabettir. Allah’a inananlar gibi yine de dinlerin varlığına olanak tanıyan ve agnostik olduğunu belirten insanların mevcudiyeti sınırlı sayılsa da, gizli olanlar öyle fazla ve aşikârdır ki, dinleri olmalarına rağmen, amelleri agnostik oldukları gerçeğini ortaya koyar.

Örneğin deistler, sadece Allah’ı tanımak olan Deizm’e inanırlar. O’nun yanında ne gönderdiği peygamberlere ne kitaplara ne dinlere ne de vahye inanırlar. Ancak Allah ile elçilerini ayırarak ‘bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız’ demelerinden ateistlerden hiçbir farkları yoktur, hatta daha da beterdirler.

Şöyle ki, Allah’ın gökyüzüne yerleşip yeryüzünün yönetimini yani hâkimiyetini insana bıraktığı yönündeki inançları, dünya görüşlerini yani devleti veya siyaseti seküler düzeye indirgemelerine neden olur. Akıl yoluyla kavranabilecek yalın bir Allah inancını belirten Deizm, kâinatı yaratan, işleyişi için doğa kanunlarını koyan, ayrıca insanlığa ve kâinata müdahalede bulunmayan; doğruları keşfetmeleri için insanlara akıl veren bir Allah’a duyulan inanç sistemidir.

Deizm de ateizm gibi dinleri bütünüyle reddeder. Ancak agnostisizm, ılımlı ve sinsi yaklaşarak dolaylı reddeder. Bu sebeple deistler, doğru dini inanışların insan mantığında ve doğal dünya’nın kanunlarında görmeyi tercih ederler.

Dolayısıyla agnostisizm’in ne olduğu bilinmese de, dünyada sözde inanan İslam, hıristiyan ve yahudi din sahiplerinin çok büyük bir çoğunluğu agnostiktir. Şüphe ve tereddüt hastalığına kapılmalarından öyle kuşku içindedirler ki, gerek Allah gerek peygamber gerekse dini inançları gelenekten, adetten veya kültürden öteye geçememiş; Allah’a şirk koşmakta sınır tanımamışlardır. Böylecene ölümden sonraki ahiret hayatından kuşku duymalarından imana da kavuşamamışlardır.
Neden müşrik ve kâfirler değil de münafıkların yani sözde din maliklilerinin cehennemin en alt katında olacakları idrak edilebilirse; agnostisizm’in, ateizmden daha tehlikeli olduğu anlaşılabilecektir.    

“Kalplerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Resûlünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir!” Nur 50
“Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.” Nisa 145
“Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. Bir de O'nun katında muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Siz hâla şüphe ediyorsunuz.” En’am 2

“Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip «Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız» diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; İşte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” Nisa 150-151

11 Ağustos 2017 Cuma

Yaratılanı, yaratandan ötürü sevme…

Aksi takdirde kötünün yani şeytanın akıbetine uğrarsın! 

Hiçbir yaratık, yaratıcısı Allah kadar insanlara daha merhametli ve daha yakın olamaz. Lâkin hümanist düşünce temelinde insanoğlunu bir bütün ele alarak sevmek, hoşgörüde bulunmak, saygı göstermek, dost edinmek, küfrüne razı  olurcasına sessiz kalmak, muhabbet beslemek yalnızca dünyayı değil ahiret yurdunu da zillet içinde kaybetmektir. 

Allah öyle bir Tanrı’dır ki, yarattığı kötülere amansız bir düşman, iyilere ise vekil, yardımcı ve ebedi bir dosttur. Ancak kimin iyi yahut kötü; dost veya düşman olduğunu indirdiği vahiyle zapt altına almış; kriterini doğrudan zatı ile özdeşleştirerek kıyası yani örneği mümkün kılmıştır.

Allah, Tevbe süresi 73. ve Tahrim Süresi 9. ayetlerinde; “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” kesin buyruğuyla yarattığı kötü kullarının yeryüzünde hüküm sürmemesini, kötülüğü yaymamasını, çıkardıkları fitnenin ortadan kaldırılmasını ve vahye muvafık iyiliğin tamamen egemen olmasını vurgulamış; böylece seküler hümanizm bayraktarı yaratılmış şeytan ve işbirlikçilerine karşı tavizsiz bir mücadele emretmiştir.

İnsanı ruhen değil, bedenen baz alarak değer biçen hümanizm, yaratıcısı Allah’a karşı çıkarak asileşen nankör ve hain düşmanları insan belleyebilmiştir. Oysa yaratıcısı Allah’a ve indirdiği hükümlere savaş açan bir yaratılmışın insan olabilmesi, güvenilebilmesi yahut dost edinebilinmesi mümkün değildir.  

Bu sebeple kökü seküler-laik olan Allahsız bir hümanist evrensel insan hakları aldatmacısıyla haksızlık, adaletsizlik ve ahlaksızlık nefis güdümünde meşrulaştırılmış; insaniyetsizliklere cesaret verilerek teşvikte bulunulmuş; adam öldürmekten daha büyük bir suç olan fitne, fikir ve ifade özgürlüğü adına cihanı sararak, yaratılmış insan, ”tanrı insan” hipoteziyle kayrılıp yanlış ve kötü ne varsa ödüllendirilmiştir. Böylece kabul edilen yanlışlık, kazanılmış zehir olarak insanlığı kırıp geçmiştir.
Özellikle hiçbir Müslüman, Allah ve Resulünün hüküm verdiği bir şeyi kendi istek ve düşüncesine, hele de seküler-laik yasalara veya hümanist düşüncelere göre yorumlayamaz, ilişik kuramaz. Doğruyu ve iyiyi kayıtsız savunmak yerine çıkar fırsatçılığı veya sekülerist anayasa boyunduruğunda yanlışın yanında yer alarak kötünün yok edilebilmesi için mücadeleden kaçınmak, işte o vahiy dışı masonik insan hakları beyannamesinin gizli ve asli hükmüdür. Oysa Allah, Enfal Süresi 39. ve Bakara Süresi 193. Ayetlerinde; “Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür. (Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur).buyurmuştur. 

Din, ahlak, hak ve adalet için girişilen her yol, Yaratıcı Allah’ın hükmü dâhilinde farzdır. Dolayısıyla iyi veya kötü, dost ya da düşmanın kim olduğu, Allah ve Kur’an’a muvafık Resul’ün sözleriyle orantılıdır.

Neden diye sorulacak olunursa; kalplerde gizlenenleri sadece ALLAH’ın bilmesindendir.
"Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur." Mümtehine 1
(Fakat evrensel uyarıcılık görevini sana verdik..) O halde, kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur'an ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!” Furkan 52

“Müminler ancak Allah'a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” Hucurat 15

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Katılım bankacılığı bir orospuluktur…

Ancak seküler-laik odaklı ekonomide gerek fahişelik gerekse orospuluk cinsellikle değil fikirle yapıldığından harami tatmindeki kaynaklarını sömürgecilikten almaktadırlar.
Faiz bankacılığı ile faizsiz bankacılık öyle benzerdirler ki, tıpkı fahişelikle orospuluk misali farksızdırlar. Amaçları aynı olup hedef çerçevesinde birbirlerini aratmasalar da aynı çanaktan beslenip aynı batıllığa kaşık sallamalarından ötürü aynı çukura atıklarını boşaltırlar.
Bankaları yönlendirip denetleyen Merkez Bankası’dır; diğer bir ifadeyle bankaların anası ya da bankaların bankası olma hüviyetiyle sahip olduğu görev ve fonksiyonlarını dayandığı faiz sistemli yasalarla icra eder ve ettirir.  
Faiz güdümlü para politikaları uygulayarak, para arzının kontrolünü sağlayan Merkez Bankası, bankaların en üstünde bulunan ve onların düzenlemelerini yaparak gerektiğinde finansman kaynağını sağlayan ana bir yapı ise, Katılım Bankası adı altındaki faizsiz bankacılığın var olabilmesi mümkün değildir.

Lakin İslam dışı her olayda olduğu gibi bankacılıkta da öyle manipülatif bir maharet sahibiyiz ki, faiz sisteminden kaçan Müslümanları haramsal havuza dâhil edebilmek maksadıyla Katılım Bankalarını, faizsiz bankacılık olarak İslami literatürde meşrulaştırabilmişizdir.

Oysa faiz veren bankalar nasıl fahişeler ise, kar payı verdikleri iddiasında bulunarak İslami algı oluşturan Katılım Bankaları da orospudurlar.  

Öyle ki, önce akılları karıştırarak ve imanları iğfal ederek cezp eder, sonrada avına düşürdüğünü iliğine kadar sömürüp elinde avucunda ne varsa alıp götürür. Nasıl ki, şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı ‘yapmamak’ ise, seküler-laik tabanlı bir bankayla da alışverişe girilmemelidir. Kimileri dünyada yararlansalar bile ahiretlerini kaybedecekleri muhakkaktır.          

Finansal piyasanın ana kurumu olan İslam dışı bankalara öyle tutsak kılınınmış ki, sömürünün merkezleri olunabilinmiştir. Tamamen vicdanları paçavraya çevirip merhamet duygusunu ortadan kaldıran oportünist gaddarlıkları insani değerleri biçmiş; dolayısıyla önce güldürüp sonra kahrettirmişlerdir. Şehvetin doruğa çıkıp anlık tatmin için erkek yahut kadın fahişe veya orospunun verebileceği felaket nasıl hesaplanamıyor ise, bankalarla girilen ilişkiler daha beterini doğurabilmektedir.
Bankaların kurumsal varlığı yanında en alttan en üst düzeye kadar çalışanlar, zamanla taştan kalplere dönüşebilmekte; sömürgeci efendilerinin adamı olabilmek, ceplerini doldurabilmek ve mevkilerini yükseltebilmek maksadıyla masumiyet maskeleriyle en acımasız avcıdan daha zalim tuzaklarla insanları girdaba çekebilmektedirler.

Mevduatınız olduğu müddetçe etkileri altına alabilmek için akıl almaz taklalar atarak dilenci misali yakarmakta, sıkıntıya düştüğünüz de hasım misali kanınızı emebilmektedirler. Paraları çalıştırmaları amacıyla sömürgecileri sübvanse edenlerin nasıl insanlığı bitiren bir hoyratlıkla ihtiyaç sahiplerini mahvı perişan bıraktıkları idrak edilebilse, parazitlerin olmadığı bir dünya yani İslami hükümlerin egemen olduğu vicdan ve adaletin meydana geleceğine şüphe yoktur. Dolayısıyla sömürücülere imkân kazandıranlar süreç içinde çok daha berbat hale düşerek, hem kendilerini hem de insanlığı perişan etmiş olduklarını anlayabilecektirler.

Allah Resulü; “Münafık, kâfirden yetmiş kat daha fazla tehlikelidir” buyurmuştu. Aslında bu hadis öyle derin bir muhteviyata sahiptir ki, insanlığın, dürüstlüğün, vicdanın ve adaletin özünü işaret etmektedir.

İslam algılı insanlar, liderlerini, yöneticilerini ve partilerini nasıl vahiy dışı İslami bir düşünce, davranış, politika ve devletle meşrulaştırılmışlar ise, faizsiz bankacılık adına Katılım Bankaları da öyle meşrulaştırılmıştır.

Fahişeler, nasıl pezevenklerinin gözetimi altında programlı bir çalışma yaparak fiyatlarını önceden belirliyorlar ise, bankaların pezevengi Merkez Bankası da güttüğü program dâhilinde bankaların tamamını yönlendirmektedir. Her ne kadar faizsiz bankacılık olan Katılım Bankalarına bağımsız yani İslami bir bankacılık algısı oluşturmaya çalışsalar da kesinlikle yalandır ve Merkez Bankası’nın ilkeleri dışına çıkamamaktadırlar.

Katılım Bankalarının faiz yerine kar payı vermelerinden fahişelikten ayrı tutsam da, aslında doğrudan tatmin amaçlı zina yapan orospulara haksızlık yapmaktayım. Çünkü faiz veren bankalarla kar payı dağıtan bankaların nasıl aynı oldukları, orantılarıyla kanıtlıdır. 

Faiz, fahişelikten, orospuluktan yani zinadan çok daha büyük bir haram ve günah olup, bankaların fuhuş sektöründen hiçbir farkları yoktur. Biri bedeni diğeri de akılla fuhşiyat yaparak şeytanın adımlarını takip ediyorlar ise, Allah nezdinde bir ayrıcalıkları olabilir mi? Sonuçta her iki sektörde ayetlerin inkâr edildiği ve haram kılındığı küfrü yerler olmalarından bankacılıkla fahişelik eşdeğerdir.

Dünyaca ünlü Pakistanlı iktisatçı Khan’da, Katılım Bankalarının faizli bankalardan farklı olmadığını vurgulayarak; ''Bu bankacılık türü faizli bankacılıktan çok da farklı bir şey değil. Onlar İslami olduklarını söylüyorlar fakat temelde yaptıkları şey birbirine çok benziyor. Bu terminolojiyle İslami olduklarını iddia ediyorlar. Müslüman âlimler faizi tanımlarken birtakım hatalara düşüyor. Burada hataya düşmemeli, sadece Kur'an'ı Kerim'i rehber edinmeliyiz.'' ifadelerini kullandı.

Şükürler olsun ki, ticari hayatımın hiçbir devresinde asla kredi kullanmadım, katılım hesabı açtırmadım. Hatta yıllar önce Emlak Bankası’ndan adıma çıkan çok yüklü ihracat kredisini dahi faizin haram olmasından dolayı reddetmiştim.

İfadelerimin kaba, argo ve odun gibi oluşundan ötürü okuyucularımdan özür dilerim.

“Budur cihanda en beğendiğim meslek; sözün odun olsun hakikât olsun tek. Mehmet Akif Ersoy

“Kim, dünya hayatını ve zinetini istemekte ise, işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar, ahrette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir; (dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler de batıldır.”  Hud 15-16

“Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” Araf 40

 “O (Allah), Kitap'ta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” Nisa 140
  

“Artık Rabbinin hükmüne (boyun eğip) sabret; onlardan hiçbir günahkâra yahut hiçbir nanköre boyun eğme. İnsan 24

3 Ağustos 2017 Perşembe

Müebbet ceza bir ödüldür…

Vahiyde yeri olmayan öyle bir mükâfattır ki, kötülüğü cesaretlendirerek azmettiren; imtiyaz sağlatan;  güven bahşeden; mağdura bakımı üstlendirilen; haksızlık ve adaletsizliği mukim kılan; vicdanları doğratan; salıverilmesi her an mümkün olan; insanlığı yitirten; iyilikle eşdeğer tutulan; fitneciliği ve caniliği körükletendir.
Eğer devlet hukuku, millet hukukunun önüne geçerek tahakküm altına almak suretiyle müstebitlik uyguluyor ise, o millet bir köledir. Devlet ancak milletin vicdana dayalı hukukuyla inşa edildiğinde adil bir hüviyet kazanır.
Fitnenin başı vicdanı reddeden devlettir! Milletin vicdanını değil, nefsin veya sömürgeci güçlerin mantığını ilke dinmiş bir devlet, milletini yok edebilecek öyle bir tahrip gücüne sahiptir ki, silahların hatta nükleer bombaların vereceği zararlardan çok daha dehşetlidir.
Kâinatın ruhu, devletin temeli, toplumun gıdası, ülkenin güveni, saadetin anahtarı, insan hayatının vazgeçilmez değeri, kötülüğün düşmanı, var olmanın prensibi adalettir. Dolayısıyla vicdani bir adalet, hiçbir çıkara meze yapılmayacak öz bir besindir.

Geçmişten bu yana birçok isyan ve işgalle karşılaşarak sayısız saldırıya ve ihanete uğramış Türk Milleti, 15 Temmuz darbe girişimiyle bir kez daha devleti tarafından ihanete uğramıştır.
Amansız ve acımasız darbecilere karşı canlarını vererek dâhili ve harici hainleri püskürtmek suretiyle devletlerini muhafaza eden Türk Milleti, kendilerini katleden darbecilerin idam edilmemeleri karşısında ihanetin dibini yaşamışlar ama övgülerle, ödüllerle, anıtlarla, iltifatlarla ihanet örtülmeye çalışılmıştır.
Öyle ki, 15 Temmuz’da atılan mermiler ve bombalarla millet kıyasıya vurularak canlarını verirken, seçilen milletvekilleri TBMM’de ne yapıyorlardı biliyor musunuz; genel kurulun hemen altındaki sığınaklara kaçarak saklanmışlardı. Ancak milletin gözünü boyayabilmek için sözüm ona kabadayılıkları görsel iletişimlerle abartılarak anlatılırken, saklandıkları sığınaktan hiç söz etmeyip görüntü verilmemesi, idrak edebilenlere apaçık bir kapaktır.
Darbe girişimin yapıldığı haberini alınca, başta oğlum olmak üzere damadım, yeğenim ve Belçika’dan eşi ve çocuklarıyla beraber ziyaretime gelen arkadaşımı Boğaziçi köprüsüne yollamış ve hainleri püskürtmeden geri dönmemeleri talimatı vermiştim.
Aradan birkaç saat geçmesi akabinde darbeyi yapmak isteyenin FETÖ güruhu olduğunu öğrenmiş; devletin başı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın milleti sokaklara davetini işitmiştim. Ama ne acıdır ki, cumhurbaşkanının çağrısı üzerine millet yollara dökülüp kurşunlara, toplara ve füzelere kalkan olurken, milletin seçtiği vekiller ise sığınaklara kaçıp saklanabilmişlerdi. Acaba devlet ve vatanın korunmasında söz konusu vekiller muaf mı tutulmuşlardı?  
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tek bir sözü üzerine sokaklara çıkarak canlarını veren millet, aylardır darbecilerin idam edilmelerini istemelerine rağmen diretilmedeki maksat nedir diye sorulacak olunursa, anlaşılan milletin köle, devletin tanrı olduğu işaretidir.
Söz ile değil eylemle varlık kazanamayan devlet, milletin buyruğu altında girmediği; hukuku, devlet hukukundan üstün tutulmadığı; asi ve katil işgalcilere idam getirilmediği; müebbet cezalarla ödüllendirilmeye devam edildiği; mağdurun hakları gözetilmeyip vicdani adalet sağlanmadığı; manipülasyonlar sürdürülüp idamlık suçluların mükâfatlandırıldığı; nutuklara değil fiiliyatlara geçilmediği sürece bir daha yakınlarımı hiçbir müdafaaya göndermeyeceğim.
Olacakların yanında 15 Temmuz darbe kalkışması çok hafif kalır ama milletvekillerinin umurlarında değil. Çünkü onlar, canlarını kurtarabilmek için sığınakları olduğunu sanıyorlar.  
Millet ölürken, vatan savunmasından kaçarak dehlizlerde saklanan milletin seçtiği vekillerin idam cezasını yasalaştırmak istemeleri söz konusu değildir.
Aslında bu gerçek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadelerinde de aşikârdır. Hani, diyor ya; “İdam ile ilgili yasa tasarısı meclisten geçerse, ben onaylarım diye! Partinin genel başkanı olarak; madem milletin talebi olan idam cezasına taraftar ve MHP’nin de verdiği destek aleniyse, sözünün başka kalbinin bambaşka olmasının dışında kendisini tutan nedir?
Artık idam cezasının getirilmesinden başka bir çare yoktur. Aksi takdirde 15 Temmuz’da olduğu gibi milletten bir savunma beklenmemelidir. Öyle ya, millet ne kadar aptal ve köle sanılsa da, sığınaklarda saklanan vekilleri kadar değildirler.  
15 Temmuz darbe girişimi sırasında canlarını veren milletin evlatları nasıl sözleriyle değil amelleriyle alçaklara karşı durarak canlarını vermişler ise, onlarda aynısını yapmak zorundadırlar. Oysa taarruzu savuşturması gereken devletti, meclisti; millet değil! Çünkü milleti korumakla ve müdahaleleri etkisizleştirmekle yükümlü devlet ve meclistir.     
Hiç kimse ama hiç kimse, katillerini müebbet cezasıyla ödüllendiren bir devletten hele de meclisten asla razı olmaz!     
Kim, kimin adına ve hesabına mücadele ediyorsa, mükâfatını ondan alır! Dolayısıyla 15 Temmuz’da darbecilerine karşı yapılan mücadelede kazanılan beşeri ödüller, devlet ve meclisin imansızlığına yani vicdansızlığına bir kanıttır.

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır. “ Nisa 135 

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Ne olursan ol…

İster devlet adamı, ister iktidar, ister zengin, ister çulsuz, ister ilim veya bilim adamı, ister cahil, ister serseri, ister iş adamı, ister işçi; her kim olursa olsun bir kuldur.

Dolayısıyla karşısındakinin yaratıcı bir kurtarıcı değil de kendi gibi bir yaratık yani hilkatteki bir eş olduğu, hataları ve sevaplarıyla hiçbir yaptırımının bulunmadığı; fayda veya zarar verebilecek, iyilik veya kötülükte bulunabilecek bir gücü, rızık verebilecek veya musibetten kurtarabilecek bir kudreti olmadığı, yalnızca her beşer gibi bir araç veya gereç olduğu bilincine varıldığı ve normale dönülebildiği an; huzur, güven ve adalete kavuşulabileceği kaçınılmazdır.

Şan, şöhret, iktidar, ilim, bilim, teknoloji ve zenginlik temelde bir ayrıcalık olabilseydi, bütün bu geçici üstünlüklerden yoksun dağdaki çoban misali çulsuzlar kahramanlığa yükselmez; hatta şehid düşerek cennetle müjdelenmezdi. Ya da eğitimsiz, anormal, biçare, yetim veya yoksul insanlar, inanılmaz keşifler ve başarılar gerçekleştirerek veya dev şirketlere sahip olarak tarihe geçmezlerdi.

Değersel önemi olan fiziki referanslar değil, ruhsal etkileşimlerdir. Yaratıcı, Kur’an’da, yalnızca şehitlerin hesaba çekilmeyeceğini, Allah’ın yanında sevinçli ve rızıklara mahzar olduklarını vurgulanmıştır. Ayrıca, onların birer ölü değil diri, her türlü elem ve kederden de uzak olduklarını açık ve net bir ifadeyle buyurmuştur. Ayrıca, ülkeleri yani vatan toprakları için canlarını feda edenlerde aynı şekilde taltif edilerek ilgili devletler tarafından kahraman ilân edilip ödüllendirilmiyorlar mı?

Kim, kimin adına ve hesabına mücadele ederse, mükâfatını ondan almaktadır!

Eğer geçici ilim, rütbe ve para, bir iktidar ve ayrıcalıklı görülüp ondan bir menfaat gözetilebilir düşünülüyorsa; yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük zengini Karun’un hazineleriyle, dahilerin ilimleriyle ve dünyaya hükmeden imparatorların güçleriyle nasıl yerle bir oldukları, bilgi ve ordularının dahi kendilerini kurtaramadığını hatırlamak gerekir.

Kendi gücü ve zenginliğini muhafaza edemeyenin başka birine fayda verebilmesi mantıklı mıdır? Ancak bu gerçeğin farkında olmayanlar, egemen gördükleri kulsal akılların ardına takılarak mükâfat alabileceklerini, sonsuz bir huzur ve saadete kavuşabileceklerini ve tüm sorunlarını çözebileceklerini zannetmeleri, kafatasçıların temel yanılgılarıdır.

Kulsal bir iktidarı güç ve kudret sanarak dilenilenin yapılabileceği düşünülüyorsa, bunun asla mümkün olmadığı hem dün hem bugün kanıtlanmış, yarın da farksız olmayacaktır. İktidarların gerek siyasi ve askeri, gerek sosyal ve ekonomi, gerek ilmi ve bilimi, gerekse kültür ve sanatta geçmiştekilerin yanında vızıltı kalabilecek kadar zayıf oldukları tartışılmaz bir gerçektir. Tarihe ve eselerlerine biçilemeyen fiyat apaçık bir kanıt olmakla beraber, onca teknolojinin gelişmesine rağmen ne tekerrürü inşa edilebilmekte ne de kuvvetleri oluşturulabilinmektedir.

Bu fani dünyadan öyle Karunlar, Firavunlar, İmparatorlar, Krallar, Sultanlar ve
Komutanlar gelip geçti ki, o güçleriyle değil başkalarını, kendilerini dahi kurtaramayıp nasıl buharlaşarak uçup gittikleri, geride bıraktıkları paha biçilmez eserlerinden, fikirlerinden, güçlerinden, zaferlerinden ve tarihsel biyografilerinden anlaşılmaktadır.

Dost olunması, sevgi ve saygı gösterilmesi, arkadaşlık yapılması gereken kimseler ancak iman sahibi erdemli, faziletli, dürüst, adil, sözü ve eylemi bir olan insanlar olmalıdırlar ki, idarecilikler, ilimleri, bilgileri, zenginlikleri tanrısal nitelikte etkilememeli, ancak bir araç olarak istifade ettirmelidir.

Allah’ın elçileri Peygamberlerin dahi iradesel bağlamda fayda, zarar, hidayet, şifa ve rızık verebilecek kurtarıcı bir hâkimiyette bulunmadıkları ve olabilecek musibetleri de diledikleri gibi engelleyemedikleri asla unutulmamalıdır. Şeytanın da istediğini saptırabilme ve zarar verebilme yetkisinin olmadığı malumdur.  

Ruhların etki altında kalmaları ve sübjektif düşünmeleri, Mutlak İrade’nin bir neticesidir. Yoksa ilişkide olunan kişi veya çevrelerin güdümlemelerinden değildir. Her olay bir sebebe dayandığından, sadece birbirlerini tetikleyen ve oluşumları meydana getiren birer araç ve mazerettirler.

Bilgelerin bile muhakeme edemeyerek objektif bir yargılamada bulunamamaları, gerçeği kavrayabilecek bir iradeyi gösterememeleri, delilleri görmeyerek ruhsal ve fiziksel oluşumları idrak edemeyip bir süreklilik ve bütünlük içinde değerlendirememeleri, inanıp güvendiği kişinin yalan ve yanlışlarını körü körüne kabullenmeleri özgür olamayışlarındandır.

Minnet, şükran, dilek ve teslimiyet ya Allah’a; ya da benliğe, şeytana, putlara, insanlara, cisimlere veya hayvanlara olmaktadır. İnsanın, tıpkı hayat kurtaran odundan farksız iradesiz bir cisim olduğu, ancak ruhla bütünleştiğinden bir kıymet taşıdığı gerçeği anlaşıldığında, tartışmaların sona ereceği kuvvetle ihtimaldir.

Kâinattaki şeyler farklı farklı görünüyor olsa da, bütün bu farklı görüşlerin birleşeceği ve birbirine uyacağı bir eş zamanlama vardır. Kapalı avucunuzda ışık saçan küçük bir kristal parçasını tuttuğunuzu hayal edin. Şimdi elinizi açın ve bütün evrenin dışarı boşaldığını, pırıl pırıl parladığını görün. Bunu ilk yapan Newton’du.

Dünyayı kendi içinde, "o kitap"ta ki program doğrultusunda bütün bir sistemle açıklamıştı. Bu sistem hem yalnızca birkaç denklemle tanımlanabiliyordu, hem de kendi içinde bu özetten çıkıp dünyayı her yönüyle yaratmayı mümkün kılan yasaları içeriyordu.

Madde dünyasıyla enerji dünyası, tıpkı bedenle fizik misali aralarında çılgınca genişleyen ruhsal bir köprüyle bütünleşir. Evrendeki her gezegen gibi küçük bir nesnenin, bir su damlacığının bile kütlesi ve enerjisi vardır. Bir tarafta ruhsal enerji boyutu, diğer tarafta ise kütle boyutu vardır ve bu ikisinin arasında kadersel bir köprü bulunmaktadır. Bir bölgedeki "enerji-kütle", civardaki "zaman-mekân" ile ilişkilidir. Böylece zaman ve mekân içindeki her türlü oluşum,"o kitap" ta ki yazgının güncelleşmesiyle açığa çıkmaktadır.

İyi plânlanarak kurgulanmış bir senaryonun kurallar ve prensipler desteğinde uygulamaya geçiş sürecinde ortaya çıkan aksaklıklar, iradesel çöküntünün açık ve tartışılmaz bir kanıtıdır. Lehte veya aleyhte vuku bulan sebeplerin yeni maceralara yönlenmesi ve dilenilenin dışında menfi veya müspet sonuçlar doğurması, benliksel değil ilâhsal bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Ancak ilâhsal yaklaşımlar, kafatasçı insanları küçük düşüreceğinden, metafizik diye nitelendirilen vahiysel gerçeklerden özellikle kaçınılmakta ve sorunlar fiziksel kadavra mantığıyla teorilerle çözülmeye çalışılmaktadır. Çözülemezse de yalanın ve umudun sınırı zorlanmakta, temelsiz yeni kuramlar ve yeni düşünceler ile ayakta kalınmaya çalışılmaktadır.

Olayların Mutlak İrade’yi yansıtan içeriği her ne kadar şeffaf ve anlaşılabilir bir açıklıkta ise de, benliklerin tahammülsüzlüğü aydınlığı karartmakta, politik ve bilimsel kuramlarla olmayan iradenin üstünlüğü kanıtlanmaya çalışılmaktadır.

 Felâket ve ölümlerde meydana gelen normal veya anormal sebepler dahi bu bağlamda değerlendirilmekte ve inatların ısrarla sürdürüldüğü sanal bir dünya oluşturulmaya kalkışılmaktadır. Olaylar akabinde imanlı insanların “Her şey Allah’tandır” ifadeleri dahi kafatasçı yorumcuları çılgına çevirmekte ve bilim odaklı fiziksel yapılaşmanın teorisel önemi ısrarla vurgulanmaktadır.

Aslında hiçbir gizliliğin yaşanmadığı gerçek dünyada o kadar çok örnek olmasına rağmen, hâlâ dilenilen doğrultuda kaderin değiştirilebileceğini düşünmek anlaşılabilir gibi değildir. Gerçeklerden ısrarla kaçan, nefret eden ve gizlenmeye çalışan insanoğlu, yaşam felsefesini, görüntü ve makyaj üzerine inşa ettiği eşyalara yoğunlaştırdığından, aşağılık ve bencillik kompleksinden hiçbir zaman kurtulamamıştır. Bilimsel yaratıcılık iddiaları da, bu kompleksin bir sonucudur. Onun için görsellik her şey demektir. Sağlıklarında yaptıkları kâfi gelmiyormuş gibi, öldükten sonra dahi görüntüye önem verilebilmekte, cesetler en şık ve temiz elbiselerle kuşatılıp makyajlaştırılmak suretiyle fiziksel güzellik ve güç gösterilerine devam edilebilmektedir. Ne için ve kime karşı? Ya ruh?

Her şey gibi ölümden de kaçıp kurtulabilmenin mümkün olmadığı, ancak ecel gelmediğinden ve yaşanacak belli bir süre bulunduğundan badirelerin atlatılabildiği, kadersel tedbirler aracılığı ile yaşamaya devam edildiği muhakkaktır. Herhangi bir musibetten kurtulmuş veya bir rahmete kavuşmuş olmanın avantajı geçici bir sevinç ve mutluluktan öte bir şey değildir. Neticede bugün değilse bile süratle yaklaşan yarın veya öbür gün mutlaka yıkılacak ve ölünecek olunması kaçınılmaz bir gerçektir.

Tıpkı birinden borç alıp ihtiyaçlarını karşılayacak olmanın sevincini yaşayıp borç verene de minnetlerini sunarak kendisini bir kurtarıcı misali yüceltmenin ardından borcun geriye ödeneceği gün geldiğinde sıkıntılara bürünür, kıvranılır ve müthiş bir hüzne kapılarak, alacaklı bir anda düşman görünebilmektedir. Hani kurtarıcıydı?

Doğum anındaki sevinç ve şükür gözyaşlarıyla, ölüm anındaki acı ve kahır gözyaşları ne ifade etmektedir? İşte beyin, nerede akıl?

Ecel geldikten sonra sarp ve sağlam kalelerde olunsa veya binlerce güvenlik ordusuyla kuşatılsan dahi kaçabilmeye veya kurtulabilmeye imkân tanınmamaktadır. Ölüm için hem içerden hem dışarıdan o kadar çok sebep ve araç var ki, ne kadarını ve hangilerini tedbirle savuşturabilirsin?

“Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, pislik (azabını) akıllarını kullanmayanlara verir.” Yunus 100

 “De ki: Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar, ne de bir menfaat verme gücüne sahip değilim. Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli vardır. Eceli geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.” Yunus 4

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. Hadid 22
“De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler. Tevbe 51

“Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.“ Tegabün 11

28 Temmuz 2017 Cuma

Fasıklar topluluğu hidayete eremez…

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez. Tevbe 24

Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyerek din dışı seküler-laik kurallara bağlı hareket eden deist yahut teist olduğunu iddia etse de, o bir zalimdir, yalancıdır ve fasıktır.

Şüphesiz her Müslüman için yegane kriter Allah’ın kitabı Kur’an’ı Kerim ve elçisi Hz. Muhammed’in Kur’an’a muvafık sünnetleridir. Ölçüt Kur’an olduğuna göre başkaca bir fikir, batıl yani şirk olup; Müslüman’ın kendi düşünce ve isteği doğrultusunda bir seçim hakkı bulunabilmesi yasaktır.

Herhangi bir ülkenin tebaası için bağlayıcı kuralların, din de vaki olmaması mümkün müdür? Öyle ki, bir devletin, partilerin, özel ve tüzel kuruluşların hatta aile yapılarının ve kişilerin normları olabiliyor da, Allah’ın bağlayıcı kuralları yok sayılabilir ya da nefse veya hak olmayan düzene göre değerlendirilebilinir mi?  

Müşrik olanların dışındakiler öyle fasıktırlar ki, hem Allah’a iman edip hem de yüz çevirerek batıla ayak uydurmak suretiyle rehber edinmelerinden sözden öteye gidememişler; ağızlarından çıkan kulaklarını aşıp kalplerine inmediğinden Allah'ı, Resûl’ünü ve Allah yolunda cihad etmeyi daha sevgili bulmayarak, fanilerle ve fanilikle avunmuşlardır.      

Yeryüzündeki arz, Allah’ın olmasından vatan denen kutsiyet, aslında İslam’dır. Diğer bir ifadeyle, Allah’a kayıtsız-şartsız itaattir. Aksi takdirde sadece devlet ve milletin içinde yaşadığı bir toprak bütünlüğü olmuş olsaydı, Allah’ın ne yeryüzü hâkimiyeti ne de ümmetsel bir mutlaklığı olurdu. Zaten ulusalcılık ve demokrasi gerekçesiyle yok sayıldığından teoride hükmetmek isteyen devlet ve milletler ahkâm kesmekte sınır tanımamaktadırlar.

Birkaç saniyelik bir deprem ve birkaç dakikalık sağanak yağmurla dumura uğrayanların dehşete düşmeleri dahi, inat ve ısrarla egemenlik hülyasından uyanamamaları, sapan bir zümre olduklarına kanıttır.

Nasıl ki yenilmek üzere kesilen hayvanın eti, Allah adına kesilmemişse haram ise; Allah’ın dini yani şeriatı İslam’ın egemen olmadığı devlet ve rejimlerde haramdır. Ki, asıl fasıklar, Allah ile devleti yani din ile siyaseti birbirlerinden ayırarak hükmetmeye kalkanlardır. Dolayısıyla adaletle davranmak ya da hükmedebilmek imkânsız olmaktadır. Çünkü galebe çalan batıl bir nefis, asla kendinden ve yakınından başkası için bir adalet umursamaz ve gözetmez.

Allah hükümlerinin hükmetmediği bir toplumda adalet mümkün olamadığından adalet açlığı sürmektedir.    

Müslüman kimlikli fasıklar, devlet düzeninde olduğu gibi kendilerini şöyle savunurlar; her ne kadar yedikleri hayvanın eti Allah adına boğazlanmamış olsa bile, sözde iman etmiş Müslüman olduğu bahanesine sığınarak haramı helal kılabilmektedirler.

Zina yapan bir kadın ya da bir erkek, eşi tarafından bir başkasıyla yakalandığında; “her ne kadar o kadın yahut erkekle ilişkiye girdiysem de hep seni hatırladım; sanki seninle ilişkiye girmiş gibiydim; onda seni gördüm; senden ayrı olmama dayanamadığımdan hilkatteki eşine sarılarak avundum; dolayısıyla sana ihanet etmedim, bilakis sevgimizi pekiştirip kalbimden çıkmayışını kendimi feda ederek kanıtladım” demesi gibi sözde Müslümanlarda küfrü, mazeretlerle meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Kulluğu ve imanı gereği kendini Allah’a adamış bir kimsenin eylemi de o orantıdadır. Ağzında Allah, Peygamber, İslam ve Kur’an ama eyleminde küfre itibar etmiş bir kimse ancak fasıktır.

Ne var ki, başta Allah Resulü olmak üzere atfedilen iftiralarla hükümler öyle doğranılmış ki, Allah’tan gayri her inanılan beşere iman edilmiş; Kur’an’dan başka her kitaba güvenilebilmiştir.

Yıllar önce yüzyılın münafığı F.Gülen, bir tarafına Bush diğer tarafına Sharon’u alarak demişti ki; “Ömrümde hiç kimseden nefret etmedim. Sadece Usame Bin Laden’i lanetliyor ve nefret ediyorum.”  Eğer hümanist bir bakışla Allah yolunda cihad eden şehid Usame Bin Laden’den nefret ediyor olsaydı; neden acımasız katliamcılar Bush ve Sharon’a toz kondurmamıştı? Ancak günümüzün FETÖ düşmanları, Gülen’in o gün sarf ettiği sözleri alkışlamışlardı!

İmanın göstergesi yani kanıtı cihaddır. Dolayısıyla küfre karşı imanı yüceltmek maksadıyla cihad etmeyen yani savaşmayanın asla Müslüman olmadığı Kur’an’ın ifadesiyle sabittir.  

Daha açık bir ifadeyle; babası, evlatları, kardeşleri, eşi, hısım ve akrabaları, partisi, kazandığı mallar, kesada uğramasından korktuğu ticaret, hoşlandığı meskenleri Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili tutan biri var mıdır? Eğer var ise; ya cihad meydanındadır ya tutsak kılınıp zindanlardadır ya da şehadete uğradığından cennettedir.  

Küfrü imana tercih eden baba ve kardeş dahi olsa veli ve dost edinilmemesi apaçık bir emirken; daha neden bahsedilerek fasıklık örtbas edilmeye kalkışılabilinmektedir?  

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Al-i İmran 142

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir! “ Tevbe 73

“Allah'a ve Resûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Saff 11

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. Maide 35


“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. Ahzab 36

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Canlıların en kötüsü kâfir olanlardır.

Ancak menfaat odaklı dostluk yahut düşmanlık kâfirleri öyle yandaş, kardeş hatta idol kılmış ki, Allah katında dost olanlar düşman; düşman olanlar dost yapılabilmiştir.

Hak için değil de batıllık üzerine kurulu çıkar işbirlikleri asla adalet doğurmaz.

Her nefsin kendi isteklerine göre içselleştirdiği adalet anlayışı öyle bir barbarlığı tetiklemiş ki, neyin doğru veya yanlış; iyi ya da kötü; düşman yahut dost olduğu yargısı, beşeri arzular doğrultusunda meşrulaştırılmıştır.

En yakınındakinin düşman, en uzaktakinin dost olabildiği bir dünyada kimin samimi bir dost ya da düşman olduğu yargısını kalpleri okuyan yaratıcı Allah’tan değil de kendinden bilerek ahkâm kesen yaratık insan, gerek gizli gerek aleni düşmanlıklarını menfaat ilişkileriyle sürdürse de, ezeli ve ebedi düşman olduklarını fırsatını yakaladığı anda punduna getirmeye kalkışarak, dost değil, apaçık bir düşman olduğunu kanıtlamıştır.

Aslında arada Allah rızasının olmadığı ya da Allah’ın rıza göstermediği bir dostluk yahut düşmanlık tamamen menfaate odaklı bir faniliktir. Böylece ruhlarına fiyat etiketi koyarak ölümlü bedenleri uğruna içinde ebedi yaşanılacak ahiret hayatına peşkeş çekenlerin ne adalet gibi bir besini tasa edebilmeleri ne de dostluklarına güvenilebilmeleri mümkün değildir.

Yaratıcı Allah’a düşman olanların yaratık bir insana dost olabilmeleri imkânsızdır.  Eğer insan, iddia edildiği gibi hâkimiyet sahibi olabilseydi, yeryüzünde ne bir canlı bırakır; ne de karınları doyuracak bir şey verirlerdi.

İnsanların düşünce ve davranışlarındaki tenakuz, dilediklerini gerçekleştirememeleriyle kanıtlıdır. Çünkü kul olmalarından kendi başlarına yapabilecekleri özgür yani mutlak bir iradeleri bulunmamaktadır.   

Sözde egemen olmalarına rağmen acımasız düşmanlıklarına gösterdikleri kanıt nedir biliyor musunuz; güvenlikleridir. Madem insanlık mevzubahis olduğuna göre, inancında olan güvenlide, olmayan mı güvensizdir? Öyleyse bilim ve insanlık nerededir? Siyonist zalim İsrail de, Mescid-i Aksa’yı işgal etmesine ve Filistinli Müslümanlara uyguladığı zulümde güvenliği gerekçe göstermiyor mu? Ya da diğerleri!

Haçlı-siyonist küresel düşünce düzeyinde tebaa değil din önem taşımaktadır. Örneğin; Müslüman bir Türk’e nasıl düşmanlar ise, Müslüman olmayan bir Türk’e de o kadar dostturlar.

İslam’ı manipüle eden haçlı-siyonizm birlikteliği, “çağdaş insanlık(!) argümanıyla Müslümanları öyle kandırarak buyrukları altına sokmak suretiyle aydınlığı karanlık kılmışlar ki, Allah yerine beşere düzen kurdurup kendilerine uydurmuşlardır.  

Ancak İslami kurallar dâhilinde yapılan bir menfaat işbirliği mubahtır. Ama dostluk söz konusu değildir. Unutulmamalıdır ki, Allah adına kesilmemiş bir hayvanın etini dahi yemek haram ise, haçlı-siyonist batıllığında yapılan bir işbirliği, müttefiklik veya dostluk helal olabilir mi?

“Allah katında, canlıların en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.” Enfal 55

 “Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” Nisa 53

“Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” Nisa 45

 “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.” En’am 112

Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez. Maide 51


“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara 120