6 Ocak 2018 Cumartesi

Dünya adildir…

Çünkü hem dünya Allah’ındır; hem de her şey O’nun dilemesiyle gerçekleşmektedir! 

Dünyayı adil olmamakla suçlamak, ahireti hatta Allah’ı da adaletsizlikle suçlamaktır ki, küfrün ta kendisidir. 

İnsan, nefsine kahredeceğine dünyaya lanetler yağdırarak ‘batsın dünya’ isyanlarında bulunmak suretiyle adaletsizliğin müsebbibi görür. Oysa ahirete geçişin altyapısı olan dünya ancak adil olmasından ötürü ahiretin de nasıl adil olduğuna bir kanıttır.

Var olan haksızlık ve adaletsizleri salt olarak dünyaya yüklemek öyle bir komplekstir ki, nefsi temize çıkarma istencinden başka bir düşünce değildir. Dolayısıyla görülen karşılık insanın yaptığından yani ödemeye zorunlu olduğu bedelden başkası değildir.

İyi ve kötü oluşumlarla yaratılan dünyada hayra şükredip şerre karşı sabırla mücadele vermek, insan olabilmenin şiarıdır. Her şey Allah’tan geldiğine göre; şikâyet edilen kimdir?  
Allah, dünyayı iyilik ve kötülüğün hüküm sürdüğü bir denge üzerine yaratmıştır. Bu esasa göre dünya hayatını fanilik ve aldatma; ahiret hayatını ise ebedilik ve aldatmama üzerine inşa edip, indirdiği kurallar doğrultusunda saflara ayırmıştır.  

Dünyada iken şeytanın yani kötülüğün var olup da ahirette olmaması her ne kadar insanoğlu için bir ayrıcalık ve müjde ise de, nefis öyle gölgelemektedir ki, ahiret yurdunu yok saydırarak yaşamı dünya ile özdeşleştirmektedir.

İnsan, içinde yaşadığı dünya hayatını hiç mi hiç idrak edememektedir. Hâlbuki dünya, gökten inen bir su gibidir; bu su sayesinde yeryüzünün bitkisi nasıl önce gelişip bin bir çeşit nebat vermesi akabinde bir rüzgâr, afet, hastalık yahut sayısız musibetlerle savrularak çerçöp haline gelebiliyor ise, dünyada aynı sonla helak olup ahiret hayatı başlayacaktır. Dolayısıyla nasıl ki dünya yerinde kalmayacaksa, her kim, kime ne yaparsa yapsın aynı sona ulaşacaktır.

Öyle ki, dünya hayatının cazibeliği yani çekiciliği allanıp pullanan bir kadın misalidir. Nasıl ki baştan çıkaran o kadın, seksapelliğini yitirdiğinde yahut süslenmediğinde ya da büyüleyici özelliğini çizdirdiğinde veya hastalandığında hatta öldüğünde etkisel nefasetini kaybedebiliyorsa, dünyada aynıdır ama kavranamamaktadır.     

Baki olan ahiret ebediliğine insan; fani olan dünya süsüne ise nefis umut bağlar. Geçici dünya metasını isteyen nefsin Allah ile olan savaşı öyle hadsizdir ki, ölüm dahi dizginlenmesine öğüt olamamaktadır. Bu sebeple nefsinin hevesine düşen insan, dünyaya saplanmasıyla sürekli şikâyet ve isyanda sınır tanımaz; nefsinden başka her şeyi suçlayarak tıpkı köpek misali ya dilini çıkarıp solur ya da dilini sarkıtıp soluyarak ulur. 

Ölümlü dünya hayatının ölümsüz ahiret hayatına tercih edilebilmesi, hangisinin daha faydalı yahut zararlı olduğuyla ilgili bir kuşku ise; zaten yaşanılan tecrübe apaçık bir kanıttır.

Dünya hayatında imrenilecek, kıskanılacak yahut haset gidilecek hiçbir şeyin olmadığı ölümle sabittir. Dolayısıyla kiminin kimine üstün geldiği malları, makamları, şanları, çocukları ve ardına aldıkları toplulukları övünülebilecek bir ayrıcalık değildir. Çünkü tamamı geçicidir!

Ahiret hayatının kanıtı, dünya hayatıdır! Dünyadaki adalet, ahirettekinin aynasıdır. Doğum nasıl bir başlangıç ise, ölümde bir başlangıçtır. Dünyada olan gizlilik, ahirette yoktur. Dünya malı tükenir, ahiretteki ise bakidir. Dünya ölümlüdür, ahiret ölümsüzdür. Ne dünya ne de ahiret hayatında özgülük vardır.

“Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.” Leyl 13

“(Resulüm!) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?” Mü’minun 84

“Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.” İsra 72

“Dünya hayatını ahirete tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar uzak bir sapıklık içindedirler.” İbrahim 3


“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” Ankebut 64

3 Ocak 2018 Çarşamba

Orada ne işin vardı!

İslam kimliğine girip de Müslüman olamayan yığınların şikâyetleri öylesine trajikomik ki,  haksızlığa uğradıkları gerekçesiyle dövünmeleri ve ağlayıp durmaları münafıklıklarını kanıtlamaktadır.

“Dışıma değil içime bak” ya da “bedenimle değil ruhumla yargıla” veya “başımı değil beynimi görmeye çalış” gibi düşünceler, aslında riyakârlığı itiraftır. Dolayısıyla sözü ile özü başka kimseler, göründükleri gibi olamamalarından sürekli tenakuz içinde bocalarlar.

Geçen gün bir haber sitesinde okuduğum olay dikkatimi çekmiş; sözde Müslümanların düştükleri rezillikler öyle utanç verici bir özet niteliğindeydi ki, neden Müslümanlığın bir şeref olarak taşınamadığını açıklamaktaydı. 
.  
Almanya’nın Duisburg kentinde Tuba Çakmak adlı Müslüman görünümlü bir kadın, saç örtülü (başörtülü) olmasından dans salonuna alınmamış. Diyor ki, “Çocuklarım dans etmeyi çok seviyor. Evimize yakın BSF Hamborn 07’nin fitnes merkezindeki dans sınıfında kursları izlemek istedik. Memnun kalırsak da kaydımızı yaptıracaktık. Büyük kızım Azra, dans kurslarına yazılmayı hayal ediyordu; bunun için ayakkabı ve kostümleri alarak çocuklarımla birlikte kurs yerine gittim. Yetkili bana; ‘başörtünüzü çıkarmanız gerekiyor; sizi böyle kızlarınız ile kurslara alamayız; normalde içeri bile giremezsiniz’ deyince şaşırdım ve karşılık verecek hiçbir söz bulamayarak şoke oldum. Ama ben buraya iş başvurusu yapmadım; çocuklarımı dans kursuna getirmiştim ve kendimi tutamayarak ağlamaya başladım. Kızlarıma ne olduğunu bile anlatamıyorum. Beni rencide ettiler.”

Oysa Tuba Çakmak adlı kadın, Müslümanlığın ne olduğunu idrak edebilmişti mi ki, çocuklarına anlatabilecekti?

Özünü bilmeyen, özünü görmeyen insan kendini kabuktan ibaret zanneder. Cevizin dışı sert bir kabuktur ama içi yumuşak yemişten ibarettir. İnsanın gerçek kimliğinin farkına varabilmesi için dış kabuğunu kırması gerekmektedir. En büyük gafillik ise, kişinin kabuğu ile yani dış görünüşü ile özdeşleşebilmesidir.

“Cevizin kabuğunu kıramayan cevizi kabuk zanneder.” İmam Gazali

Müslümanlıkla şereflenerek yücelmiş insanlar, şeref sandıkları başka bir şeye asla ihtiyaç duymazlar. Ancak münafıklar ise başka yolların ardına düşmelerinden Allah tarafından öyle zelil olurlar ki, Tuba Çakmak adlı kadın misali niceleri gibi her şeyden aşağı kılınırlar.

Bir kulun, diğer bir kulu aşağılabilmesi, hakaret edebilmesi, dışlayabilmesi, güdebilmesi veya hor ve hakir bırakabilmesi asla mümkün değildir. Ancak işlenen ne varsa, kişi ya kendine yapmakta ya da yaptırtmaktadır. Dolayısıyla İslami kriterlerin dışında başkaca yollara sapanlar, diplere gömülürler.

İslam âleminin(!) dış görünüşe olan ilgisi yani imanı Müslümanları öyle zillete mahkûm etmiş ki, Allah ve Resulü’nün hükümlerini yok sayılırcasına nefislere peşkeş çekmiştir. Oysa hayatta hiçbir zaman dış görünüşe aldanmamak gereklidir. Asıl ölçü o dur ki, ruhla beden bütünleşmişken nasıl yaşam var oluyorsa, beden ile ruhun ayrı tutulması da ölümü gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla Müslümanlığın şiarı, göründüğü gibi olmaktır.
.
Yıllar geçmiş olmasına ve onlarca ülke gezmeme rağmen unutamadığım olay, eş ve çocuklarımla yaptığım Katar gezisiydi. Four Season adlı otelde konakladığımız sırada eşimle birlikte oteli dolaşıyorduk. Lobinin yakınında olan şaşalı bir bölümü gezdiğimiz sırada bir yetkili gelerek, eşime, Müslüman oluşundan dolayı burada bulunamayacağını ve bar olmasından ötürü sadece gayrimüslimlere serbest ve Müslümanlara yasak kılındığını bildirmişti. Oysa orası, bar olduğu anlaşılmayan bir dinlenme yani kafe görünümündeydi. Alkol kullanılmasa da kahve yahut alkolsüz bir içkinin içilmesi veya içeriye bakılmasının normal karşılanması gerekir diye düşünülebilir ama orası bir bardı ve Müslümanlara haramdı. Neticede Allah’ın haram saydığı ve ayetlerin yalanlandığı bir yerde Müslüman’ın bulunabilmesi yasaktır. 

Öyleyse Müslüman bir kadın veya erkeğin orada bulunabilmesi mümkün sayılabilir miydi? 
     
İki çocuk, anneleri hakkında tartışırken biri diğerine demiş ki, “Annem senin anneni kerhanede gördü.” O da sormuş; “Peki, senin annenin orada ne işi vardı?” 
 
İşte sorun; İslam bilinmeden Müslüman olmaya kalkışmak nedir bilir misiniz; deve kuşunun tehlike karşısında saklanabilmek maksadıyla başını kuma gömerek gizlenebildiğini sanması gibidir! Dolayısıyla saçını örtmekle Müslüman olduğunu sanan; kızının dansını Müslümanlık olarak görüyordu.

Oysa dans, namahrem çiftlerin birbirleriyle sürtüşüp şehveti kabartmasından dolayı bir zinadır. Velev ki karşındaki kavalyen hemcinsin olsa dahi! Ama sen öyle bakma desende, cinsel duygular hatta tatmin bekleyen organlar hiç oralı olmuyor ki!

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

“O (Allah), Kitap'ta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” Nisa 140


“Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” Yunus 44

1 Ocak 2018 Pazartesi

İnsan kimdir ki, korkulabilinsin?

Ya da umut bağlanıp aşk ve tazimle sevilebilinsin!

Oysa korkulacak olanın insan değil Allah olduğu öyle aşikârdır ki, Allah’ın ruhsal, insanın bedeni oluşu kalplerdeki şüphe ve tereddüt hastalığını doğurmakta; böylece yanılgı içine düşülmesinden Allah ya yok sayılmakta ya yeryüzünden silinip gökyüzüne yerleştirilerek sınırlandırılmakta yahut ortak koşularak tahtına oturulabilmektedir.

Allah ile insan arasında tumturaklı bir irade seçimi yapılmamasından öyle bir paradoks yaşanmaktadır ki; hak ile batıl; iyi ile kötü; yanlış ile doğru; korku ile güven; düşünce ile eylem; sanal ile gerçek; yaratıcı ile yaratık arasındaki yorumlar nefse göre kılınmaktadır.

Yaratıcı Allah’ın yazdığından bir başkasının herhangi bir insana, cine, hayvana, bitkiye erişebilmesi mümkün değil ise, yaratılmış bir şeyin nefsi doğrultusundaki yaptırımı veya caydırıcılığı imkânsızdır.

Kötülüklerin elçisi şeytan ile iyiliklerin elçisi peygamberlerin dahi iradeleri dahilinde diledikleri bir fayda ya da zarar verme inisiyatif ve yetkileri bulunmamaktadır. Öyleyse geri kalan mahlûklar kimlerdir ki, sahip oldukları emanetsi ve tasmalı güçleriyle ahkâm kesebilmeleri inandırıcı olabiliyor?  

Ağaçtaki bir yaprağın bile yere düşmesi Allah’ın iznine bağlı ise, Allah’ın izni ve dilemesi olmaksızın herhangi bir fayda yahut zararı hiç kimse veremez. Dolayısıyla bizzat tecrübesi yaşanılan fiziki hayatı değil de düşüncedeki sanal kuramları ölçü edinebilen insanı anlayabilmek mümkün değildir. Peki, nedendir diye sorulacak olursa; yaratıcı Allah’ın anlaşılamamasındandır!

Bir şeyi tahmin etmek, o şeyin biliniyor olması demek değildir. İşte asıl yanlış, tahmin ile bilmenin karıştırılıyor olmasıdır. Ki, bilmekte yeterli değildir; bilinenin gereği yapılarak etki altına alınmak suretiyle ya etkisini yok etmek ya da etkilendirebilmektir. Diğer bir ifadeyle olumsuzsa olumlu yani faydalı hale getirebilmek; zararlıyı da külliyen yok edebilmektir.

Zihne yüklenmiş olan bilgiler istence yani iradeye göre mi; yoksa ruhla mı varlık kazanmaktadır?

Diğer taraftan; akılcı kanun prensiplerle güçlendiği iddia edilen irade, bağımsız ve egemen olması gerekirken; neden birçok hata ve yanlış yapabilmekte; istemediği hatta nefret ettiği sayısız musibetleri, hastalıkları, trafik kazalarını, savaşları, depremleri, felaketleri, sıkıntıları ve eceli sahiplenerek acziyet gösterebilmekte ve bilimsel teorilerle saptanan verilerin tam aksi ortaya çıkmaktadır?

Kalplerdeki insan korkusu Allah’tan daha fazla olduğu için kapı gıcırdanmasından hatta gölgenden dahi korkulabilmektedir. Oysa gölge de nesnel bir güç olarak kişiye fazlasıyla kâfi gelmekte; gerektiğinde delirmesine veya ölümüne bile neden olabilmektedir.

Korkulması, hesap verilmesi, utanılması ve sakınılması zaruri olan yaratık insan mı; yoksa yaratıcı Allah mıdır?

İnsanın hayatta kalabilmek için Allah dışında fiziki her şeyden korkuyor ve kaçıyor olması, iddia ettiği gibi o hayatta hiçbir zaman bağımsız veya özgür bulunmadığını kanıtlamaktadır. Dolayısıyla insanın insandan ya da yaratık başka bir kuldan korkabilmesi imansızlığının yani şeytan dostu olduğunun bir kanıtıdır.

Öyle ki, şeytan dilediğini saptıramadığı gibi, peygamberlerde dilediklerini hidayete ulaştıramamaktadırlar. Ya da yaşatamadığı gibi, öldürebilmesi de mümkün değildir. Ancak kaderle örtüşen bazı sonuçlar, sadece imansızları yanılgıya duçar bırakmaktadır.    

Birçok oluşum gibi ecelide önleyemeyen insan öyle zayıf bir kuldur ki, yatakta ölene üzülür; sokakta ya da savaş meydanında öldürülene kahırlar yakar. Oysa ecel gerçekleştikten sonra fark nedir ki, ölümün sebebi gözetilerek ivme kazanılabiliyor? Ancak Allah nezdinde daima diri yani ölümsüz sayılmalarından şehidler istisnadır!

Unutulmasın ki, Allah’tan başka bir varlıktan korkan asla Müslüman olamaz; namuslu olamaz; dürüst olamaz; adil olamaz; cesur olamaz; diri olamaz; kararlı olamaz; suçsuz olamaz; masum olamaz; erdemli olamaz; hür olamaz; bilgili olamaz; mutlu olamaz; güvenli olamaz; tok olamaz; şükredemez; sabredemez; affedilmez; ALLAH’ın yardım ve desteğini asla göremez...

“De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

"Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa «Bu Allah'tan» derler; başlarına bir kötülük gelince de «Bu senden» derler. «Hepsi Allah'tandır» de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!" Nisa 78

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.” Cin 21
 “İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.” Sad 82-83

“Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” En’am 59


“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Al-i İmran 175

29 Aralık 2017 Cuma

Siyaset Hakk’ı; Politika batılı getirir…

Diğer bir ifadeye siyaset doğruyu; politika yalanı doğurur.

Siyaset ve politika öyle ayrı kuvvetlerdir ki, her ne kadar aynıymış gibi manipüle edilmiş olsalar da ruh ile beden misali birbirlerinden farklıdırlar.

Vahiysiz bir din; Allahsız bir beşeriyet; ahiretsiz bir dünya ne ise; siyasetsiz bir politikada odur!
Siyasetin yıkılıp geçildiği seküler-laik düzende nefsin terminolojisi olan politika, hak ve adaleti dışlayıp halife olarak yaratılmış insanı öyle doğramıştır ki, her şey nefislerin güdümünde şekillendirilmeye çalışılmıştır. Böylece vahiy dışı eğitsel ve idaresel süreç, üstün insanı alçak mahlûklara dönüştürmüştür.

Bundan dolayı gerçekten ve kulluktan kaçılıp yalana ve köleliğe koşulmuş; anormal düşünce, davranış ve tercihler dengeleri altüst ederek sömürü, vahşet, ayırımcılık, haksızlık ve adaletsizlikler galebe çalmıştır. İnsanı insan yapan ölmek ya da olmak yerine, insanı insanlıktan çıkaran korkunç yalancılık, fesatçılık, fırsatçılık ve riyacılık insaniyeti yiyip bitirmiş; dolayısıyla insan görünümündeki mahlûklara duyulan ilgi ve teveccüh, kötülüğü daha da derinleştirmiştir.

Her ne kadar tecrübe yenilen kazıkların, çekilen sıkıntı ve eziyetlerin kaçınılmaz bir bileşkesi olsa da yanlışlıkta ısrar edilebilmiş; vahyi, siyaseti, ruhu, aklı, onuru, dürüstlüğü ve vicdanı imha eden gelişmelerin nefsi merkezi olabilmiştir. Öyle ki, avlanmaktan ve kendi kendini aşağılattırmaktan inanılmaz haz duyarcasına öylesi sapkınlaşabilinmiş ki, kadersel mührün sapıksal tüm argümanları taşınarak hayvandan daha aşağı duruma düşülmüştür.

Yaratıcıya ve adil kurallarına karşı girişilen egemenlik savaşı, lanetin devasa boyutunu kanıtlamış; mücadele etmektense ya korkuya ya da az bir bedele teslim olunarak, sosyal adalet tarumar edilebilmiştir.

Oysa bilinmelidir ki, biri, kulu yani beşeriyeti diğeri de yaratıcıyı yani ALLAH’ı temsil eden laiklik ile vahiy, nasıl taban tabana zıt ve birbirlerine düşman fikirler ise, siyaset ile politikada öyledir.

Peki, siyaset nedir?

Özünü vahiyden alan siyaset, yönetme sanatı olup, toplumun idaresi için yasalar çıkartan; toplulukları yöneten; asayişi temin eden; kötülüğe karşı mücadele veren; insanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, birlik ve beraberliği, refah ve kalkınmayı sağlayan; etnik ve dini, ekonomik ve sosyal durumu ne olursa olsun hiç kimseyi kayırmayıp adaletle hükmeden; bir yapıdır.

Ya, politika nedir?

Kaynağını nefsi arzu ve isteklerden alan bir düşüncedir. Diğer bir ifadeyle yaratıcı Allah’a olan imanı reddedip aklı yani yaratık insanı üstün kılmaya çalışan şeytani bir vesvese, batıllıktır. Dolayısıyla politikanın taşıdığı halk ruhu, hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan farksızdır ve halkın adalet çerçevesindeki çıkarlarını değil, nefsani çıkarlara sahip oportünist ve manipülasyonsu bir yapıdır.

Siyasetin amacı ALLAH’a hizmet; politikanın amacı ise şeytan misali nefse hizmettir.

Tüm kâinatı yönetip yönlendiren Allah’ın siyaseti ışığında Hz. Muhammed dâhil, tüm peygamberler en mükemmel devlet adamları olarak siyasetin içinde yer alıp toplumları yönetmiş, hak ve adalet adına kötülüğe karşı dimdik durarak doğruluktan sapmamışlardır. Dolayısıyla Kur’an, düzenin temel yapısını teşkil eden küresel bir anayasa yani adalettir.

İnsanı insan yaratmadığına ve yaratıcı olup ne yapıp yapmayacağını, kalbinde ne sakladığını, kader yazamadığına; ne zaman ve nasıl davranacağını ve geleceğini bilmediğinden nefis güdümündeki bir politikayla siyasetin yapılabilmesi mümkün değildir.

Ruhun bedenden ayrılması nasıl insanı cesede dönüştürüyor ise; siyasetsiz bir politikada tıpkı ruhsuz beden misali ölüdür. Dolayısıyla politik bir düzen mezarlıktır!

Siyaset, hak ve adaletin ta kendisidir! Yani kötülükten, şerden, azgınlıktan, benlikten, nefisten ve şeytandan koparandır. Kısacası siyaset, yaşamın bütünü, gıdası, suyu ve nefesidir.
  
Şimdi kendinize bir sorun bakalım; Allah’ı, peygamber’i, Kur’an’ı ve vahyi siyasetten ayırabilmek mümkün müdür? Öyleyse siyaset değil de politika yapmanın gereği nedir?
Ancak siyaset gibi ulvi bir yönetimi nefse odaklatarak materyalistleştirmek suretiyle politiğe dönüştürülmesi, neden seküler-laik düzende politika yapılabildiğine açık bir kanıttır. Politikada adalet anlayışı nefsi; siyasette ise kainatı kapsar.

Dolayısıyla dinsiz siyaset tamamen batıldır, nefsidir, şeytanidir! Yaratıcı Allah’ın değil nefsin egemenliğini talep edenlerin şer için yarıştıkları düzende hayra ulaşabilmeleri imkânsızdır. Bu sebeple siyasetin değil politikanın at başı olduğu âlemde riyakârlık, hilekârlık, yalancılık, sömürücülük, aldatıcılık, sahtekârlık, şirk, haksızlık ve adaletsizlikler sindirilerek meşrulaştırılabilmiştir.

Egemenlik ya Allah’ındır ya da beşerindir. Gökyüzünde Allah, yeryüzünde beşer gibi bir taht paylaşımı ancak şeytani bir hezeyanıdır. Dinsiz yani Allahsız bir siyaset olamaz; sadece insanın egemen olmaya çalıştığı yeryüzünde, aldatıcılığın merkezi politika var olabilir. Eğer ruhsuz bir beden hayatiyet kazanamıyorsa, dinsiz bir siyasette hayatiyet kazanamaz!  Çünkü her şeyin kaderini elinde tutan Allah’ı ve dinini yok sayabilmenin imkânsızlığı, engellenemeyen ölüm, ecel, yaşam garantisi ve vuku bulan sayısız musibetlerle kanıtlıdır.

Yaratıcı Allah’a imanı dolayısıyla siyaseti çağdışı; beşere imanı yani politikayı ise çağdaşlık bellemiş olanlar farklı kulvarlarda düşünüyor olsalar da beslenip güdüldükleri odak aynıdır. Peki, o odak nedir diye sorulacak olursa; Kur’an ifadesiyle şeytanlıktır; tağutluktur; zorbalıktır, kötülüktür!

Seküler-laik politikalarıyla Allah’ı ve insanlığı doğramaya çalışan hilekâr jakobenler, ne kalplerdeki imanı; ne inen vahyi; ne adil olan siyaseti; ne bedeni var eden ruhu; ne yaratıcı Allah’ı; ne kulluğu; ne de ahireti söküp atabilirler. Çünkü zihin ve kalplere hükmeden; birini diğerine musallat kılan; dilediğine dilediği kadar fırsat veren; yeryüzündeki iktidarları paylaştıran; takdiri kendisinde bulunduran; yönetip yönlendiren Allah olduğu için!  

İslam Peygamberi Hz. Muhammed ’in devlet yönetimindeki uygulamaları, özellikle günümüz Müslüman iktidarlarına örnek teşkil etmesi gerekirken, sanki kudret batıllıktaymış gibi umursanmamakta, böylece semavi siyaset reddedilmektedir. Oysa Allah Resulünün izlediği siyasette bütün fert ve toplumları kapsayan ve bütün eğilimleriyle insan tabiatını göz önünde bulunduran bir genişlik ve derinlik taşımıştır.  
Allah’tan başkasını koruyucu ve iktidar edinenleri Allah görüp gözettiğinden, görevi vahiyle uyarmak olan Hz. Muhammed’’in hiçbir sorumluluğu bulunmamıştır. Çünkü o, kendisine gelen vahyin gereğini yapmış, din ve devlet işlerinin birliğini bozmamıştı.   
“(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir.” Enbiya 93

“Onlara: Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” Bakara 170

24 Aralık 2017 Pazar

Artık satanistlere şaşırmıyorum!

Doğrudan şeytanı rab edinenler ile, dolaylı olarak rehber edinenlerden hangisi daha sapkın ve fecaattir?

İnsanın yaratılmasıyla birlikte kibre kapılmasından ötürü cennetten kovularak ebedi bir lanete çarptırılmış şeytan dahi insana diyecek ki; “Kuşkusuz ben, beni Allah'a ortak koşmanızı reddettim; o halde beni yermeyin, kendinizi yerin.”

Seküler-laik bazlı düşünceler ve İslam dışı düzenlerin tamamı yaratıcı Allah’a ortak koşma esası üzerine dayalıdır. Bu sebeple kıyamete kadar mühlet tanınmış şeytan, kendini kılavuz edinen nefisleri öyle şaşırtmış ki, yaygaraya boğulan yığınlar aldatılmakla kalmayıp, vaatleriyle başkalarını da aldatmışlardır. 
  
Nasıl ki şeytan, Hz. Adem’e “sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi” diyerek cennetten indirtmek suretiyle aldatmış ise, vahiy dışı tüm vaatlerde aynı sonuca götürmektedir.

Şüphesiz ki, şeytanın adımlarını yani nefsin isteklerini takip eden kötülükle özdeşleşmiştir. Dolayısıyla İslam harici tüm düşünce ve düzenler öyle kötüdürler ki, ancak ölüm akabinde daha net anlaşılabilmektedir. Dünyada ise Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, hiçbir kimse temize çıkamazdı.

Yaratıcı Allah’ın hükümlerini beğenmeyip de beşeri hezeyanlara kulak verenler yalancıdırlar. Çünkü olmayan ya da olamaz bir şeyi süsleyerek vaatlerle güzel göstermek suretiyle umut verebilmeleri, aslında muhakeme edebilen bir insanın idrak edebileceği abartılardır.
  
Oysa ne cin ne de insan şeytanlarının mutlak hiçbir nüfuzları yoktur. Ancak Allah, ahirete iman eden ile şüphe içinde kalanları ayırt edebilmek için kendilerine fırsat vermiştir. Allah’ın vaadi her ne kadar gerçek olsa da, dünya hayatının cazibesine kanan insan öyle bir aldatılmışlığın içindedir ki, Allah hakkında yanıldığından doğru yola ulaşamamaktadır.

Asıl zarar veren insan görünümlü şeytanlar, cini şeytandan o kadar daha tehlikelidirler ki, gard alınmasına fırsat vermeden zehirlerini kolayca zerk edebilmektedirler. Dolayısıyla cini şeytanın ipine sarılanlar, insani şeytanın ipine sarılanlardan daha az tahribat yapmaktadırlar. Çünkü satanistler aşikâr münafıklar ise kamuflajlıdırlar.

Şöyle bilimsel ve siyasal lider ve sözcülerin verdikleri vaatlere bakıldığında, yaşamın gerçekleriyle örtüşmediği gayet açıktır ama idrak edilememektedir. Çünkü gözlere mil çekilmiş olmasından ve kulakların sağır bulunmasından hiçbir kanıt fayda etmemektedir.
Ne var ki, her türlü ilme, bilgeliğe ve liyakatliğe sahip şeytanı doğrudan rehber almayı sindiremeyenleri şeytanın artık dostlarını aracı kılmaları aldatılmışlığın öyle ölçüsüdür ki, gerçeğe kavuşmayı kadük bırakmaktadır.

Gerek cinden gerekse insandan olsun her şeytan düşmandır. Bu sebeple onların vesveselerine, ikna edici konuşmalarına, ahkâm kestikleri vaatlerine, nefislere galebe çaldıran sözlerine, ezbersel bilgilerine kanarak güvenilmemelidirler. Çünkü onların saptırıcı olduklarına tartışılmaz kanıt, dünyanın ta kendisidir!

Bizzat tecrübesi yaşanan dünyaya değil de ütopik bir dünyaya inanç ve heves neyin nesidir? Yaratıcı Allah’ın sözüne değil de yaratık beşerin sözüne güven neyin aklıdır? Şeriatsal düzeni reddedip de nefsin egemen olduğu düzende hak ve adalet mümkün müdür? Yalanları salyalarından akan riyakâr politikacılara itimat, şeytanın işkillendirmesi değil midir?

Satanistler ne kadar sapkın ise, hilkatteki eşine boyun eğmiş olanlar daha beter sapkındır!

“(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: «Şüphesiz Allah size gerçek olanı vâdetti, ben de size vâdettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim.» Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.” İbrahim 22

“Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana «İnkâr et» der. İnsan inkâr edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım, der.” Haşr 16

“Müşrikin arkadaşı (şeytan) der ki: Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi derin bir sapıklık içindeydi.” Kaf 27


 “De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah'ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytaının şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak sahip ve hakimine) insanların İlâhına sığınırım!” Nas Susesi

22 Aralık 2017 Cuma

Söze değil amele!

Fani bedeni baki belleyip ebedi ruhu yok sayarcasına kaderi takmayanların söz veya vaatleri ne kadar ihtişamlı olsa da, temel dayanaktan yoksun fikirlerinden dolayı felaketten başka herhangi bir fayda temin edebilmeleri ya da vicdanlı olabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.

Yaradılış gerçeğini ve Allah’ın mutlak egemenliğini reddeden bir düşüncenin hakkı ve adaleti ayakta tutup kendilerini insanlığa adayabilmeleri imkânsızdır.

Hainlerin yani münafıkların yanında kafirler veya hasımlar masumdur. Hem de öyle münhasırdırlar ki, inandıklarının gereğini yaparak hainlik etmemekte; ihanette sınır tanımayan münafıklar kadar tehlikeli olmamaktadırlar.

Dille ikrar etmenin yeterli olmadığı, kalple de tasdikin kayıtsız-şartsız zorunlu olduğu insanlık, diğer bir ifadeyle İslam akidesi, imanı doğurmaktadır. Diyeceklerdir ki, kalple tasdik edilip edilmediği nereden bilinebilecek; kalplerdekini bilen beşeri bir güç mü vardır?  İşte amel, fiiliyat ya da davranışlar; kalple tasdik edilip edilmediğine açık bir kanıttır!

İman öyle bir kuvvet ve teslimiyettir ki, ne sorguya ne yoruma ne şüpheye ne kıskançlığa ne hasede ne vesveseye ne fitneye ne kışkırtıcılığa ne isyana ne korkuya ne ihtirasa ne toleransa ne keyfiyete ne inisiyatife ne nefse ne pazarlığa ne umutsuzluğa ne gelecek endişesine ne batıla ne de kayıp yahut kazanç kaygısına ödün vermez.

Öyle ki, aşklar, sevgililer, kardeşler, aileler, ortaklar, müttefikler, hatta vatandaşlıkta da öyledir!

Esasında neye iman edilmiş ise, iman edilen gücün kuralları dışında bir seçim hakkı bulunmamakta; olamaz; hatta düşünülebilmesi dahi abesle iştigaldir.

Kulluğa ve itaate haiz tek varlık Allah olduğu kabul edilir ama Allah’ın geçici güç verdiği kullarına kölelik kesilir.

İnsanın en korkunç zaafı ve görünüşteki üstünlüğünü çerçöp eden zillet, kendi olmamasıdır. . Bu sebeple özle değil sözle hareket eden insan öylesine aşağılık bir mahlûka dönüşmüştür ki,  insanı insan yapan tartışılmaz değerler altüst olmuştur.

Dünya gerek dini gerek siyasi gerekse sosyal açıdan ikilemlerin yaşandığı bir arz olmuş; nefsi yani benliği tavan yapmış yığınsal kitleler haline gelmiştir. Neredeyse tamamen sekülerleştirilmiş dünya arenasında odun misali kendini yontan insan, ancak bedeninden ötesine geçemeyen bir çağdaşlık manipülasyonuyla insanlığından çıkmasından dolayı şereflenebilmiştir.

Akıl ile birlikte paranın da dolaylı tanrı sayıldığı seküler dünyaya kendini kaptırmış sözü başka ameli başka olanları fikir birlikteliğine taşıyan nefis, hak ve adaletin en yaman düşmanıdır. Dolayısıyla hak ve adalete götüren tumturaklı iman edilememiş olması hainliği, münafıklığı, riyakârlığı ve yalanı doğurmakta; kolayca fiyat etiketleriyle konumlandırılmak suretiyle alınıp satılabilen bir metaya dönüşülebilmiştir.

Zihinlerin iğfal edilmesinden kalpler öyle falafoş olmuştur ki, hayal âlemi gerçekmiş gibi yaşanır olmuştur. Böylece nefislerin tutsağında olan insanın doymak-bilmez iştahını ancak ölüm kesmiş ise de, yalanlar sürdürülebilmiş, ikna olan yığınlar artabilmiş, hilelerle vicdanlar sömürülebilmiş, nefsi ihtiraslar okunamamış ve insan tanrıymışçasına vazgeçilemez kılınabilmiştir.

Oysa ölümlü insan, vazgeçilemez olabilir mi? Ameli ölüm olan insanın sözü muteber sayılabilir mi? Sözünün gereğini yapamayan güvenilir addedilebilir mi? Yaratıcı Allah’ın hükmettiği bir âlemde insana inanılabilir mi?

Sözü olup da ameli olmayanın hayvandan farkı; konuşması mıdır?

Ölümlü bir beşerin ne sözü ne vaadi ne iddiası ne hâkimiyeti ne de sahipliliği mümkündür. Ancak vahye muvafık olan sözün kıymeti vardır ki, karşılığı da amelle kanıtlıdır!


“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah'ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah'ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” Lokman 33

19 Aralık 2017 Salı

Kadın-erkek eşitliği yoktur; olabilmesi de mümkün değildir…

Analığıyla cenneti; nefsiyle cehennemi bir arada yaşayan kadın, fıtratsal olarak erkekten daha beter öyle bir konumdadır ki, ancak benlik zehrinden kurtulmasıyla selamete çıkabilmektedir.

Allah tarafından yaratılan kadın ve erkek’in, yaradılış fıtratları gereği özlerinden kopabilmeleri mümkün değildir. Her ne kadar düşünce veya kuram hatta yasalarla başkalaşım sağlayacaklarını umut etseler de pratikte gerçekleştirememektedirler. Dolayısıyla erkekle eşit olabilme yarışları sözden öte özde hiçbir sonuç getirmemekte; başarabilmeleri ise Allah yerine kendi kendilerini yaratmak ve fıtratlarını değiştirmekle olasıdır. 
  
Oysa imanlı bir kadının erkekten ne derece ayrıcalıklı kılındığı ayetlerle öyle sabittir ki, doğurgan olma analıklarından ötürü bazı konularda erkeklerden istisna tutulmuşlardır.

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe 23

Yaratıcı Allah, erkeklerin kadınlar üzerindeki hâkimiyetlerini vurgulayarak, idareci, koruyucu ve kollayıcı olduklarına hükmetmiştir. Çünkü Allah, yaratıcı olma hasebiyle dilediğini dilediğine karşı üstün kılmış ve iman etmiş her müminin indirdiği kurallara göre itaatlerini emretmiştir.

Ne var ki, kimi kadının kimi erkekten üstün olan bilgisi, meziyeti ve idareciliği asla verilen hükme inisiyatif hakkı tanımaz! Şüphesiz her kaidenin bir istisnası olabilir ama ‘kuvvet kimde ise, üstünlük onda’ olmasından istisna mutlak değildir. Aslından istisna, yanıltıcı bir algıdır ve istisnalara şeytan öyle musallat olur ki, iyi ya da yararlı sanılan şey, sonuçta felaketin en büyüğü haline gelir.

“İşlerini bir kadına bırakan topluluk asla felah bulamaz.” Hz. Muhammed
“Bir kavmin başına kadın hükümdar gelirse, o kavim helak olmaya mahkûmdur.” Hz. Muhammed 

“Erkekler, kadın üzerinde idareci ve hâkimdirler. Çünkü Allah, birini diğerinden üstün yaratmıştır.” Nisa 35

“Allah'ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı) hasretle arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah'tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir. “ Nisa 32

Öyle ki, kadının yaradılış fıtratı gereği her hangi bir konuda şahitliği bile erkekle müsavi sayılmamaktadır.  Bu sebeple ancak iki kadın, bir erkekle özdeşleşerek şahitliği caiz kılınmaktadır. Dolayısıyla buradaki esas mesele kadının yaratılışı ile doğrudan alakalı yani psikolojik yapısının bir gereğidir. Kadının esas mizacı heyecandır ve heyecanlarıyla yaşar. Bunun için düşünceleri aklından çok kalbine işler; tesirleri de o şekilde gelişir. Hadiseler karşısında pek tarafsız kalamaz. Merhamet ve şefkat tarafı ağır bastığından hadiselere sezgiyle yaklaşır.

Kadınların yaradılış fıtratlarından ötürü unutkan ve nefsi bir duygusallık taşımaları erkekle eşit olmalarını engellemekte; bu sebeple ancak iki kadının şahitliği bir erkek şahitliğiyle eşdeğer tutulmaktadır. Bu, hiçbir şart ve koşulda değişmeyen bir kaidedir. Her ne kadar kadınların içinde unutkan olmayan, bazı erkeklerden daha güçlü hafızaya ve adil davranmaya sahip olanlar bulunsa da, genel olarak kadınların psikolojik hallerinin yaradılış gerçeğini unutturmamalıdır. Dolayısıyla kadınların yaratılışını ya unutarak ya inkâr ederek ya da eğip bükerek misaller getirilmeye kalkışılması hükmün yok sayılmasına sebep olamaz.

"Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olacağınız bir erkek; biri unuttuğunda, şaşırdığında diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir..." Bakara 282

Mirasta dahi kadın-erkek eşit değildir. Çünkü erkeğin ve kadının sosyal yapısı, ailedeki mesuliyeti, mükellefiyeti ve psikolojik faktörleri açısından bakılırsa; Kur'an hükmünün tam bir adalet ve hakkaniyet üzere olduğu görülecektir.

Kadının çalışıp kazanma mecburiyeti yoktur. O tüketici durumundadır. Bu, ona layık görülen bir şefkat ve merhametin neticesidir. Kız, baba evinde bulunduğu müddetçe, ihtiyaçları babası ve onun yerindeki yakın erkek akrabaları tarafından karşılanır, gözetilir, himaye edilir. Evlendikten sonra da geçimi, nafakası ve ihtiyaçları kocasının üzerine geçer. Kadın, kendi malını, evin ihtiyaçları için harcamaya zorlanamaz.

“Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder.” Nisa 11

Çokeşlilikle ilgili erkeklere ruhsat veren Allah, her ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, kadınlar arasında adaletin sağlanamayacağı konusunda uyarıda bulunarak, mecburiyette kalınmadığı sürece tekeşlilik öğüdü vermiştir. Çünkü ölçünün başı adalettir! Ancak ne var ki, Allah’ın indirdiği hüküm asla inkâr edilemez ve nefsi gerekçelerle yok sayılamaz.

“Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o takdirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.” Nisa 3  

Kadınların yaradılış fıtratlarından dolayı kendi başlarına buyruk olma kompleksleri dizginlenmelerine mecburiyet doğurmaktadır. Ailedeki huzur ve güven her türlü kıskançlık, haset ve benlikten uzak tutulmalıdır ki, dilenilen saadete kavuşulabilsin. Çünkü kimin ne olduğunu ve kalbinde saklı olanı ancak yaratan bilir!

Nisa 34. Ayetinin inmiş olma nedeni; Ensâr`ın ileri gelenlerinden Sa`d b. Rabî’aya karşı, karısı Habîbe, serkeşlik ve dik kafalılık etmiş; o da ona bir tokat vurmuştu. Babası hemen kızını alıp Rasulüllah`a giderek şikâyet etmiş, Allah Resulü de, "Mutlaka ondan kısas alırız." buyurmuşlardı. Bunun üzerine bu ayet geldi. Allah Resûlü de "Biz bir şey yapmak istedik, Allah ise başka bir şey murad etti. Şüphesiz hayır, Allah’ın dilediğindedir" buyurmuşlardı.

 “Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.” Nisa 34 

Kadın ve erkeği eşit kılmak ancak yaratıp kaderlerini tayin etmekle mümkündür; yoksa bilim ya da siyaset veya hümanistlik adına ortaya atılan düzmece fikirlerle değil! Çünkü fikrin kanıtı ancak pratikteki karşılığıyla muteberdir.

Yaratan Allah, yarattığı kulları için kaideler indirmiş; yanlışı-doğrusu, eksiği-fazlalığı, iyiliği-kötülüğü, haksızlık ve adaletsizliği, hayır ve şerri asla sorgulanamaz; üzerlerinde herhangi bir tartışma yapılamaz. Aksini iddia edenler önce yaratmalı, sonra ahkâm kesmelidirler.
Yaratıcı olmayanın yaratıcının işine karışması kalplerinde hastalık taşıyanların hezeyanlarıdır ki, sözde iman ettiklerini ileri sürenler dahi nefislerine yenik düşerek inkârcılar misali asi olabilmektedirler.

Kadınlar ile ilgili yukarıdaki hükümlere doğrudan itiraz edenlerin yanı sıra eğip bükenler, sanki Allah bugünleri bilmekten acizmiş gibi seküler düşünce doğrultusunda yorumlayanlar, hak ile batılı harmanlamak suretiyle tartışmaya girişenler, hoş görünebilmek maksadıyla Allah’ın hükümlerini doğrayanlar, haksızlık ve adaletsizlikten dem vururcasına nemalanmak isteyenler, insanı Allah’tan üstün tutarcasına nefsi denge arayışında bulunanlar, kadınların yanındalarmış gibi şövalyeliği soyunanlar, ‘Allah bilmez ben bilirim’ düşüncesiyle şirk koşmaktan nasiplenenler bilmelidirler ki, hoşlanılmayan şeyin hayır, hoşlanılan şeyin şerr getireceğini yegâne bilen ALLAH’tır; neye hükmetmişse DOĞRUDUR; hayrı ve şerri yaratmasından ötürü neyin ne olduğunu bilen sadece O’dur…

Ya kayıtsız-şartsız itaat ederek Müslümanlıkla şereflenecek; ya da eğip bükerek kâfirlikle aşağılanacaksın!

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

"Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.” Bakara 30

“O, görüleni de görülmeyeni de bilir; çok büyüktür, yücedir.” Ra’d 9

“Allah için emsal göstermeyin. Çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.” Nahl 74


“De ki: Hak geldi; artık bâtıl ne bir şeyi başlatabilir ne de geri getirebilir.” Sebe’ 49