Filistin’de yaşanan faciayla ilgili tepkilerimi bugünlük ara verip, onurlu ve cesur savcı ve hakimlerin terörist Ergenekon çetesine karşı devam ettikleri adaletsel soruşturma ve yargılamaya eğilerek, aleyhlerinde yapılan haksız ve zalimce eleştirilere, vakit kaybetmeden cevap vermenin bilinci içinde hareket etmeyi uygun gördüm.
“CHP, bir izmihlaldir” başlıklı yazımda da izah ettiğim gibi; din, ahlak, hak ve adalet kurallarıyla oynamanın bedelini acı ve yokluk vererek, baskı ve şiddet uygulattırarak, suçluları cesaretlendirerek, birlik ve beraberliği bozarak, suç çeteleri oluşturtarak, bireysel hak ve özgürlükleri gasp ederek halkımıza ödeten CHP, cumhuriyeti ve Atatürk’ü istismar etmek suretiyle bugüne kadar, tehdit ve şantajlarla zoraki varlığını koruyabilmiştir. Cumhuriyet kurulduğundan beri Genelkurmay, yargı, medya ve üniversiteleri arkasına alarak gayr-i meşru totaliter gizli iktidarıyla teokratik yapısını elden bırakmamış, erdemli savcı ve hakimlerin adaletle hükmetmeye başlamalarıyla feryat-figan basarak, halka karşı yürüttüğü terörist eylemler ve psikolojik savaşta, artık yenilgiye uğrayacağını fark etmiştir.
Bölücü ve yıkıcı düşüncelerini medyayı galeyana getirerek dilediği gibi yönlendiren Deniz Baykal, artık hükmedemediği medyayı da hedefine alarak, "Medyanın kapsamı, niteliği, içeriği değiştirilmek isteniyor" açıklamalarıyla, absürt bir serzenişte bulunabiliyor.
Daha düne kadar hukuk ve yargının bağımsızlığına vurgu yaparak ilkeleri ve iktidarı temelinde lehinde alınan kararlara sahip çıkıp, yargının hayati önemi adına eleştirilere sert çıkan CHP, bugün ise yargıyı hedef alarak, yargının, siyasetin emrine girdiği polemiğiyle teröristleri kurtarabilme arayışını sürdürme yolunu seçebilmektedir.
Sayısız suikast ve ihtilal planları içindeki Ergenekon Terör Örgütü elebaşlarının gerek bombalama, gerek cinayet, gerek karışıklık, gerekse mitingsel eylemlerini cumhuriyet adına yapmaları her ne kadar ürkütücü bir sömürü ise de; gözaltına alınan ve tutuklanan malum şahısların rütbe, makam ve şöhretsel kimlikleri birbirine zıt bir düşünce yapısı içermekte, ancak hedef Müslüman Türkiye milleti ve seçtiği hükümeti olduğundan, söz konusu düşünce ayrılığına önem vermemişlerdir. Kendilerine yardım karşılığı “Doğu”’yu verme vaadinde bulunarak, PKK örgütlüyle de yakın işbirliğine girişmeleri, tehlikenin ne denli vahim olduğunu, dolayısıyla Türkiye’yi bölmek istediklerini ortaya çıkarmaktadır.
Aslında inanç ve fikir itibariyle birbirine düşman insanları “laiklik ve Atatürkçülük” adına tek çatı altında toplayarak örgütleyen, yargı sırasında da ortaya çıkacağı üzere, CHP’dir. Genel Başkan Deniz Baykal’ın paniğe kapılarak akıl almaz bir öfke, hiddet ve düşmanca hukuka ve yargıya saldırarak ve tıpkı ihanet mitinglerinde olduğu gibi yine Cumhuriyeti alet ederek; “Hukuki değil siyasi bir dava ile karşı karşıyayız. Hedefte Cumhuriyet var" açıklamaları, Ergenekon Terör Örgütünü kayırarak nasıl sahiplendiğini gözler önüne sermektedir.
Açıkça desteklediği terör örgütünü aklayabilmek ve sanıklara dokunulmazlık sağlayabilmek maksadıyla devletin bütünlüğünü, hukuku ve yargıyı tahrip edip, yargı mensuplarına ve hükümete hakaret ederek en ağır ithamlarda bulunan Deniz Baykal; “Çok açıktır ki ancak rejim değişikliği dönemlerinde böyle tablolarla karşılaşırız, Humeyni öncesi Humeyni sonrası, Hitler öncesi Hitler sonrası gibi..." patavatsız ifadeleri kullanabilmiştir.
Dokunulmazlığına ve parti liderliğine sığınarak devlete, yargıya ve halka meydan okuyan Deniz Baykal’ın, adalet ve kamu vicdanı adına derhal yargılanması kaçınılmazdır. Bir türbandan, Kur’an Kursundan ve buna benzer manevi değerlere sahip olunmasından davalar açan ve partiler kapatan Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi, neden susmaktadır? Nerede o parti kapatan ve liderleri hapseden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıları ve Anayasa Mahkeme üyeleri? Eğer kişiye ve ideolojiye özel bir yargılama mevzubahis ise; adaletin hedef ve gayesi olan eşitlik sağlanmıyor demektir ki, böylesi bir ayrıcalık, ancak totaliter rejimlerde olur. Fütursuzca savcı, hakim ve güvenlik güçlerine hakaret ederek, teröristlikle suçlanan örgüt üyelerine sahip çıkan ve yargılanmalarına mani olmaya çalışan Deniz Baykal’ın adalet önüne çıkarılması, fevkalade önem taşımaktadır.
Kemalistlerce çağdışı kabul edilen İslam’i yönetim esaslarına göre mahkeme önüne çıkarılan Hz.Ömer ve Fatih Sultan Mehmet gibi nice devlet başkanı ve sultanlar, davacılar yahudi olmalarına rağmen suçlu bulunabilmişler, Sultan Fatih’in kolunun kesilmesine, Hz. Ömer’in de özel mülke izinsiz mescid yaptırmasından dolayı mescidin yıkılmasına dair kararlar alınabilmiştir. Adalet bir eşitlik ilkesi ise; gözaltına alınan general, akademisyen, yazar ve başsavcının farklılığı olabilir mi? Eğer eski başsavcı Sabih Kanadoğlu, kişiliğinden ve geçmişte sahip olduğu makamından dolayı gözaltına alınmamış ise, sokaktaki vatandaşa da aynı muamele hakkı doğmaktadır. Onları yargı önünde üstün ve ayrıcalıklı tutmak, unutulmamalıdır ki rejimin de adını belirler.
Oysa devletini, vatanının ve milletini seven, halkının barış ve huzurunu önemseyen, birlik ve beraberliğini en çıkar amaç belleyen sorumlu bir parti, Türkiye’nin fevkalade karşı karşıya kaldığı sinsi bir örgütün soruşturulmasına, yargılanarak gerçeklerin açığa çıkarılmasına müdahale etmez ve körü körüne sanıkları savunmaz. Aksi takdirde o örgütün bir üyesidir.
Deniz Baykal’ın şu açıklamaları; Ergenekon Terör Örgütünün kendisini iktidara taşıyabilmesi için gerekli organizeyi yapmak üzere üstlendirdiği bir taşeron ve sponsorunun da CHP ve Baykal olduğunu kanıtlamaktadır. "Dava açılacak ortada iddianame yok. İnsanlar 1.5 yıl gözaltına alınacak neden suçlandıklarını dahi bilmeden hapishanede kalacak. Adalet bir bütündür, parsel parsel olmaz. Bugün maalesef yaşanan da budur. Bu hesap gözaltına alınan insanlardan sorulmuyor, hesap onların temsil ettiği değer ve ilkelerden soruluyor. Cumhuriyet'le hesaplaşılmaktadır." CHP, kanalı vasıtasıyla Tuncay Özkan’a, ihanet mitinglerini düzenlediği gerekçesiyle milyonlarca dolar ödemedi mi? Acaba Ergenekon Terör Örgütüne sağladığı finans ortaya çıkabilir endişesinden dolayı mı, akıl almaz bu saldırıları yapıyor, laikliğin ve Atatürkçülüğün ardına sığınarak kendini siper edebiliyor? Artık yemezler…
12 Eylül ihtilalin dışındaki tüm darbelerin arkasında, içinde ve başında CHP olduğu herkesçe malûmdur. Aleni yollarla iktidara gelemeyen CHP, rakiplerini ya darbelerle indirmekte, ya fitne çıkararak bertaraf etmekte ya da yandaşlarını örgütleyerek karışıklık çıkarmak suretiyle anarşiye başvurarak…
Hakim ve savcılara alçakça hakaret ederek, korkutup sindirmeye çalışan Deniz Baykal, yoksa avukatlık yaptığı sırada da aynı taktikleri mi kullanıp adaleti saptırıyordu? Acaba anayasa da; suçlu, hatta terörist faaliyetlerde bulunan solcu ve Kemalistlerin suçlanamayacakları ve gözaltına alınamayacaklarına dair bir hüküm mü var? Yoksa CHP’nin değer ve ilkeleri; anayasanın, kanunların, hukukun, vicdanın ve adaletin üstünde ve o değerlere bağlı kişiler ayrıcalıklı sayılıp, suç işleseler de yargılanamazlar mı? Hani dokunulmazlığı ve eşitliği savunuyordu?
Deniz Baykal’ın hukuka, adalete ve yargıya yaptığı hakaret ve suçlamalar karşılıksız kalırsa; bilinmelidir ki bu fevkalade tehlikeli bir örnek olacak, bundan böyle hiçbir vatandaşın yargılanması meşru sayılmayacaktır. Terör örgütünün eylemlerini ve sanıkları açıkça savunan Deniz Baykal, mutlaka aynı örgüt içinde yargılanmalı, gizli hesapları ve ilişkileri ortaya çıkarılarak kamuoyu aydınlatılmalıdır.
Ayrıca, kendini korumakla yükümlü yargının; gerek Yargıtay Başkanlar Kurulunun açıklamaları, gerekse baroların açıklamaları dehşet vericidir. Kendilerine yaptıkları bağışlanamaz saldırılardan dolayı Deniz Baykal’ı eleştirmek yerine, görevlerini yapmaya çalışan kendi üyelerini kıyasıya eleştirmeleri, hayret ve tedirginlik vericidir. Yoksa yargı, iktidarlarca dilenildiği gibi yönlendirilip, müdahale altında mı ki Yargıtay Başkanlar Kurulu; Ergenekon soruşturmasıyla ilgili son gelişmeleri “endişe verici” olarak değerlendirebilmektedir? Söz konusu soruşturmayı yöneten Cumhuriyet Savcıları ve yargılayan Cumhuriyet Hakimleri değil mi? Bu kadar da olmaz ki….
Deniz Baykal, şayet örgütün bir başı ve eylemlerin odağı değil ise; kendisine öğüdüm; emin olması gereken tek şey, hiçbir şeyden emin olmaması, dolayısıyla sabırla sonucu beklemesidir. Yargıya saldırarak ve yargılamayı sabote ederek hiçbir sonuca varamaz…
Yoksa; DTP=CHP, Abdullah Öcalan=Deniz Baykal mıdır?
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana, babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer büker, yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa. 135
Ancak Deniz Baykal ve CHP; vahye inanmadıklarından adaleti eğip bükmek istemekte ve adil bir kararın çıkmasına fırsat tanımaya yanaşmamaktadırlar. Sadece Allah emretti diye mi, yoksa başka nedenden mi kaçmaktadırlar?
8 Ocak 2009 Perşembe
7 Ocak 2009 Çarşamba
Şerefli yiğit milletim
Haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olmayı tepkileriyle reddeden Müslüman Türkiye milleti, geçmişte olduğu gibi bir gün öyle şahlanacak ki, karşısında hiçbir barbar ve haz duyan taraf münafıklar duramayacak, tüm dünyaya hak ve adalet dağıtmanın onurunu yaşayacak ve yaşatacaklardır. “Açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez.” A.Gide
Basiretsiz ve korkak İsrail yandaşı AKP hükümetinin ve meclisin yapamadığını milletin yiğit evlatları yaparak, katil İsrail’in vahşetten zevk alan yabanî sporcularını sahaya çıkarmayıp püskürtmüşler, dolayısıyla Müslüman Türkiye milletinin sindiremediği katliamların affedilemeyeceği mesajını dünyaya duyurmuşlardır. İsrail’in işlediği canavarlıktan milletimiz büyük bir infial içinde her gün gözyaşı dökerken;, hükümetin cani İsrail’i desteklercesine maçı ertelemeyip oynanmasına izin vermesi, başbakan Erdoğan’ın “Biz bakkal dükkanı değil, Türkiye’yi yönetiyoruz” açıklamalarının ne kadar abes olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Oysa 80 milyonluk Türkiye’yi, “müşteri velinimetimizdir, her zaman haklıdır” çıkar mantığıyla bir bakkal dükkanı felsefesiyle idare eden hükümet, hiçbir dirayet gösterememekte, yöneten değil, yönetilen bir müstemleke olmaktan öte bağımsız ve insani hiçbir duruş sergileyememektedir. Başbakan Erdoğan’ın bir taraftan İsrail’e tepki gösterirken, diğer taraftan alttan alta yahudileri destekler eylemsel politikaları halkımızın gözünden kaçmamakta, kasap İsrail’in başbakanı Olmert ile Ankara’da yaptığı gizli görüşmede, büyükelçi Gabby Levy’nin iddia ettiği “Gazze işgalinden Erdoğan’ın haberi vardı” sözlerine ikna edici bir açıklama getirememektedir. Ancak iktidarsal hırs ve tutkusu yüzünden ABD’yi Irak’a işgal ettirirken de aynı soğukkanlı korkutucu bir riyakarlıkta bulunmuş, dolayısıyla 1 milyondan fazla insan katledilerek, en ağır işkencelere maruz bıraktırılarak ve ırzlarına geçirtilerek yurtlarından çıkarılmasında rol oynamıştı.
Tarihin azılı Müslüman düşmanı Kazıklı Voyvda namlı Vlad tepeş benzeri bir canilikle Filistinlileri abluka altına alarak önce aç ve susuz bırakan, yardımları engelleyip ölümcül bir ambargo uygulayan, sonra en ağır silahlarla kıyım gerçekleştiren, yaralanan çocukların tedavi görmemeleri için ölüme terk etme düşüncesiyle doktorları hedef alarak öldüren, önüne gelen ne varsa; okul, cami, hastane ve evleri bombalayan İsrail’e ve %95 destek veren Yahudilere, gerekçesi her ne olursa olsun asla müsamaha gösterilemez.
Başbakan Erdoğan’ın şovsal tepkileri tribüne endeksli olsa da, tribündekileri de inandıramadığı Ankara’daki olaylarla anlaşılmıştır. Ayrıca, milletimizin acı ve ızdırablarını hiçe sayarak meydan okuyan Türk Telekom’u ve sporcularını nefretle kınıyor, acımasızca insanlık suçu işleyen yahudilerle müsabaka yapmayı reddetmedikleri için protesto ediyorum.
Daha dün, Rusya’nın Gürcistan’ı işgalinde, tarafları ateşkese razı etme maksadıyla arabuluculuğa soyunmuş, sözde insanlık ve bölge barışı adına apar topar Tiflis ve Moskova’ya giderek, muhatap liderlerle görüşmüştü. Peki, neden aynı diplomasiyi İsrail ve Gazze’ye giderek gerçekleştirmedi, doğrudan hedef olmayan ve saldırgan tarafça muhatap alınmayan bölge ülkelerini ziyaret etti? Eğer savaş, resmiyette İsrail ile Hamas arasında geçiyor ise; tıpkı Kafkasya da olduğu gibi Tel Aviv ve Gazze’yi ziyaret etmesi gerekmez miydi? Yoksa efendisi Bush mu izin vermedi ya da Hamas’ın tamamen yok edilmesi konusunda İsrail-ABD-Türkiye arasında gizli bir ittifak mı vardı, yahut Hamas’ın diz çöküp teslim olması konusunda bölge ülkelerinden baskı kurulması mı talep ediliyordu? Veya öldürülebilir korkusuyla mı Gazze’ye gitmekten, ya da yaptığı pazarlık ve işbirliği ihanetinden mi Tel Aviv’e gitmekten çekindi? İsrail gündemi altında her şeyini yitirecek olan başbakan Erdoğan; son derece usta olduğu “gündem değiştirme” konusunda elini çabuk tutmasını öğütlüyorum. Olmert, nasıl güvenilmez ise, benim için Erdoğan’da o derece güvenilmezdir.
Başbakan Erdoğan’ın halkın indindeki fevkalade zor durumunu lehlerine oya dönüştürmeye çalışan fırsatçı Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin tepkileri ve eleştirileri kesinlikle samimi değildir. Unutulmamalıdır ki, Ergenekon terörist çetesinin organizasyonunda Müslüman milletimize karşı savaş naraları atılarak düzenlenen ihanet mitinglerine destek veren Baykal ve Bahçeli, neden İsrail karşıtı mitinglerde yer almamakta, her riyakar şeytan misali durumdan yararlanmaya çalışarak, halkımızın inanç ve duygularını çirkin emellerine alet edebilmektedirler.
Hiç mi liğme liğme doğranarak çuvallara dahi zor konulabilen ceset parçalarından, kafasız, kolsuz ve bacaksız vücutlardan, ortadan ikiye bölünmüş çocuk bedenlerinden etkilenmiyorlar? Yoksa onlar insan değil mi?
Ne var ki kendileri gibi bilgi, akıl ve tecrübeyle değil de duygularıyla hareket eden merhametli ve erdemli milletimizin kusuruna bakmasınlar… Onlar bilgisiz, akılsız ve tecrübesiz olduklarından başbakanları veya liderleri gibi düşünememekte, devletlerarası ilişkileri bilemediklerinden, olayları da diplomatik veya çıkar ilişkiler çerçevesinde yorumlayamamaktadırlar. Bağışlayın, hoşgörün, onlar yığındırlar… Ancak kendilerini seçip iktidara taşımaları ve saltanat sürdürmeleri kâfidir… Hadlerini aşıp devlet işlere burunlarını sokmasınlar ve yerlerinde otursunlar mantığı, mutlaka diktatörsel bir yaklaşımdır…
Artık insanoğlu öylesine çirkinleşmiş, erdem ve faziletten soyutlanarak tarifi imkansız yaratıklara dönüşmüş ki; geçmişte sayı ile gösterilebilen acımasız katiler ve diktatörler, neredeyse bugün tüm insanlığı kuşatmış bir potansiyele ulaşarak, başarının ve yükselmenin itici gücü; artık benlik, yani çıkar, soykırım, katliam, vahşet ve düşmanlık olmuştur. Akıl ve bilgi manipülasyonuyla benlik merkezli eğitilen ve yetiştirilen insanoğlu, sevgi ve merhametten arınmalarından günden güne kin ve nefretle büyüyerek ve nesilleri etkileyerek milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarcasının da hayatlarını bir daha düzeltemeyecek bir lanetle altüst olmalarına sebep olmaktadırlar. ABD ve İsrail’in katliamları, iktidarlara prim yaptırarak seçim zaferleri kazandırıyor ve dünya toplumları da bundan etkileniyor ise; artık söylenebilecek başka bir söz bulunmamakta, kıyametin her an olabilme zorunluluğu mecburiyet kazanmaktadır. Acaba insanlar; kötülüğü, hırsları güçlü olduğu için mi, vicdanları olmadığı için mi yaparlar?
“Muhabbet ve merhamet insanlığın ; hiddet ve şehvet de hayvanların sıfatlarıdır.” Mevlana
”Merhameti olmayan cennete giremez.” Hz.Muhammed (S.A.V)
“Senden, azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer önceden tayin edilmiş bir vade olmasaydı, azap elbette onlara gelip çatmıştı. Fakat yine de, hiç farkına varmadıkları bir sırada o kendilerine mutlaka gelecektir.” Ankebut. 53
“Hevasını (kötü duygularını) tanrı edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye. 23
.
Basiretsiz ve korkak İsrail yandaşı AKP hükümetinin ve meclisin yapamadığını milletin yiğit evlatları yaparak, katil İsrail’in vahşetten zevk alan yabanî sporcularını sahaya çıkarmayıp püskürtmüşler, dolayısıyla Müslüman Türkiye milletinin sindiremediği katliamların affedilemeyeceği mesajını dünyaya duyurmuşlardır. İsrail’in işlediği canavarlıktan milletimiz büyük bir infial içinde her gün gözyaşı dökerken;, hükümetin cani İsrail’i desteklercesine maçı ertelemeyip oynanmasına izin vermesi, başbakan Erdoğan’ın “Biz bakkal dükkanı değil, Türkiye’yi yönetiyoruz” açıklamalarının ne kadar abes olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Oysa 80 milyonluk Türkiye’yi, “müşteri velinimetimizdir, her zaman haklıdır” çıkar mantığıyla bir bakkal dükkanı felsefesiyle idare eden hükümet, hiçbir dirayet gösterememekte, yöneten değil, yönetilen bir müstemleke olmaktan öte bağımsız ve insani hiçbir duruş sergileyememektedir. Başbakan Erdoğan’ın bir taraftan İsrail’e tepki gösterirken, diğer taraftan alttan alta yahudileri destekler eylemsel politikaları halkımızın gözünden kaçmamakta, kasap İsrail’in başbakanı Olmert ile Ankara’da yaptığı gizli görüşmede, büyükelçi Gabby Levy’nin iddia ettiği “Gazze işgalinden Erdoğan’ın haberi vardı” sözlerine ikna edici bir açıklama getirememektedir. Ancak iktidarsal hırs ve tutkusu yüzünden ABD’yi Irak’a işgal ettirirken de aynı soğukkanlı korkutucu bir riyakarlıkta bulunmuş, dolayısıyla 1 milyondan fazla insan katledilerek, en ağır işkencelere maruz bıraktırılarak ve ırzlarına geçirtilerek yurtlarından çıkarılmasında rol oynamıştı.
Tarihin azılı Müslüman düşmanı Kazıklı Voyvda namlı Vlad tepeş benzeri bir canilikle Filistinlileri abluka altına alarak önce aç ve susuz bırakan, yardımları engelleyip ölümcül bir ambargo uygulayan, sonra en ağır silahlarla kıyım gerçekleştiren, yaralanan çocukların tedavi görmemeleri için ölüme terk etme düşüncesiyle doktorları hedef alarak öldüren, önüne gelen ne varsa; okul, cami, hastane ve evleri bombalayan İsrail’e ve %95 destek veren Yahudilere, gerekçesi her ne olursa olsun asla müsamaha gösterilemez.
Başbakan Erdoğan’ın şovsal tepkileri tribüne endeksli olsa da, tribündekileri de inandıramadığı Ankara’daki olaylarla anlaşılmıştır. Ayrıca, milletimizin acı ve ızdırablarını hiçe sayarak meydan okuyan Türk Telekom’u ve sporcularını nefretle kınıyor, acımasızca insanlık suçu işleyen yahudilerle müsabaka yapmayı reddetmedikleri için protesto ediyorum.
Daha dün, Rusya’nın Gürcistan’ı işgalinde, tarafları ateşkese razı etme maksadıyla arabuluculuğa soyunmuş, sözde insanlık ve bölge barışı adına apar topar Tiflis ve Moskova’ya giderek, muhatap liderlerle görüşmüştü. Peki, neden aynı diplomasiyi İsrail ve Gazze’ye giderek gerçekleştirmedi, doğrudan hedef olmayan ve saldırgan tarafça muhatap alınmayan bölge ülkelerini ziyaret etti? Eğer savaş, resmiyette İsrail ile Hamas arasında geçiyor ise; tıpkı Kafkasya da olduğu gibi Tel Aviv ve Gazze’yi ziyaret etmesi gerekmez miydi? Yoksa efendisi Bush mu izin vermedi ya da Hamas’ın tamamen yok edilmesi konusunda İsrail-ABD-Türkiye arasında gizli bir ittifak mı vardı, yahut Hamas’ın diz çöküp teslim olması konusunda bölge ülkelerinden baskı kurulması mı talep ediliyordu? Veya öldürülebilir korkusuyla mı Gazze’ye gitmekten, ya da yaptığı pazarlık ve işbirliği ihanetinden mi Tel Aviv’e gitmekten çekindi? İsrail gündemi altında her şeyini yitirecek olan başbakan Erdoğan; son derece usta olduğu “gündem değiştirme” konusunda elini çabuk tutmasını öğütlüyorum. Olmert, nasıl güvenilmez ise, benim için Erdoğan’da o derece güvenilmezdir.
Başbakan Erdoğan’ın halkın indindeki fevkalade zor durumunu lehlerine oya dönüştürmeye çalışan fırsatçı Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin tepkileri ve eleştirileri kesinlikle samimi değildir. Unutulmamalıdır ki, Ergenekon terörist çetesinin organizasyonunda Müslüman milletimize karşı savaş naraları atılarak düzenlenen ihanet mitinglerine destek veren Baykal ve Bahçeli, neden İsrail karşıtı mitinglerde yer almamakta, her riyakar şeytan misali durumdan yararlanmaya çalışarak, halkımızın inanç ve duygularını çirkin emellerine alet edebilmektedirler.
Hiç mi liğme liğme doğranarak çuvallara dahi zor konulabilen ceset parçalarından, kafasız, kolsuz ve bacaksız vücutlardan, ortadan ikiye bölünmüş çocuk bedenlerinden etkilenmiyorlar? Yoksa onlar insan değil mi?
Ne var ki kendileri gibi bilgi, akıl ve tecrübeyle değil de duygularıyla hareket eden merhametli ve erdemli milletimizin kusuruna bakmasınlar… Onlar bilgisiz, akılsız ve tecrübesiz olduklarından başbakanları veya liderleri gibi düşünememekte, devletlerarası ilişkileri bilemediklerinden, olayları da diplomatik veya çıkar ilişkiler çerçevesinde yorumlayamamaktadırlar. Bağışlayın, hoşgörün, onlar yığındırlar… Ancak kendilerini seçip iktidara taşımaları ve saltanat sürdürmeleri kâfidir… Hadlerini aşıp devlet işlere burunlarını sokmasınlar ve yerlerinde otursunlar mantığı, mutlaka diktatörsel bir yaklaşımdır…
Artık insanoğlu öylesine çirkinleşmiş, erdem ve faziletten soyutlanarak tarifi imkansız yaratıklara dönüşmüş ki; geçmişte sayı ile gösterilebilen acımasız katiler ve diktatörler, neredeyse bugün tüm insanlığı kuşatmış bir potansiyele ulaşarak, başarının ve yükselmenin itici gücü; artık benlik, yani çıkar, soykırım, katliam, vahşet ve düşmanlık olmuştur. Akıl ve bilgi manipülasyonuyla benlik merkezli eğitilen ve yetiştirilen insanoğlu, sevgi ve merhametten arınmalarından günden güne kin ve nefretle büyüyerek ve nesilleri etkileyerek milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarcasının da hayatlarını bir daha düzeltemeyecek bir lanetle altüst olmalarına sebep olmaktadırlar. ABD ve İsrail’in katliamları, iktidarlara prim yaptırarak seçim zaferleri kazandırıyor ve dünya toplumları da bundan etkileniyor ise; artık söylenebilecek başka bir söz bulunmamakta, kıyametin her an olabilme zorunluluğu mecburiyet kazanmaktadır. Acaba insanlar; kötülüğü, hırsları güçlü olduğu için mi, vicdanları olmadığı için mi yaparlar?
“Muhabbet ve merhamet insanlığın ; hiddet ve şehvet de hayvanların sıfatlarıdır.” Mevlana
”Merhameti olmayan cennete giremez.” Hz.Muhammed (S.A.V)
“Senden, azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer önceden tayin edilmiş bir vade olmasaydı, azap elbette onlara gelip çatmıştı. Fakat yine de, hiç farkına varmadıkları bir sırada o kendilerine mutlaka gelecektir.” Ankebut. 53
“Hevasını (kötü duygularını) tanrı edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye. 23
.
Etiketler:
Başbakan Erdoğan,
Deniz Baykal,
Devlet Bahçeli,
merhamet,
Türk milleti,
Türk Telekom
5 Ocak 2009 Pazartesi
Artık her yahudi, bir hedeftir…
Dünyadaki barış, huzur ve güveni silip süpürerek ve hayatı yaşanmaz kılarak gözyaşı ve kana bulayan katil İsrail’i durduramayan BM, amacını yitirip acziyet içinde kıvranmanın ve çaresizliğinin bedelini masum insanlara ödetmekte, dolaysıyla tüm dünyaya meydan okuyan canavar yahudilere hak ettikleri cezanın sokaktaki insanlar tarafından verilerek, sindirilmelerinin kaçınılmaz tek çıkış yolunun bireysel yaptırımlar olması gerekliliği tartışılmaz bir gerçeğe dönüşmüştür. .
Hükümetleri gerek tehdit, gerek işgal, gerekse ekonomik şantajlarla yıldıran İsrail’in hak ve adalet tanımaz terörist varlığı, hunharca kıyılan insanlara ve inançlara meşru müdafaa hakkı doğurmuş, devletlerin yapması gerekeni halklar üstlenmek mecburiyetinde kalarak, yahudilerin avlanarak püskürtülmelerinin yolu açılmıştır. Bugüne kadar acımasız bir avcı olan yahudiler, bundan böyle hedefteki avlar olmaktan kurtulamayacaklardır.
Artık, suçu ve adaletsizliği meşru hale getiren iktidarlar, kendilerini dünyanın efendisi sanan canavar yahudilere arka çıkıp desteklemek suretiyle fevkalade cehennemsi bir tehlikenin ve kaosun doğmasına sebep olmuşlar, tıpkı yahudilerin çocuk-kadın-yaşlı demeden alçakça katletmeleri gibi, her yahudinin de aynı şekilde karşılık bulmalarına, dolaylıda olsa yeşil ışık yakmışlardır. Siyonist hükümranlı ABD ve AB yönetimlerinin gaddar Müslüman düşmanlıkları, hiçbir insan ve Müslüman tarafından unutulmayacak ve asla affedilmeyecektir.
Yahudilerin, neden bu kadar vahşi, acımasız, sapık, kin ve nefret dolu yaratıklar olabildikleri sorusu; kutsal kitapları ve aynı zamanda bir hukuk sistemleri olan Talmud’da cevap bulmaktadır. “Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan çok insana benzemektedir.”
Kendi ırk ve putperest dinleri dışında tüm ırklara ve dinlere amansız bir hasım olan yahudiler, Kudüs’teki meşhur “Ağlama Duvar”ında yüzyıllarca döktükleri gözyaşları, yakarışları ve sürtünmeleriyle taşları eritmelerinin sebebi; tüm insanlığı yok etmek ve böylece kurtuluşa erişebileceklerini düşünmelerindendir. Ünlü hahamları Sofer’in ürpertici şu sözleri, nasıl bir yaratık olduklarını kanıtlamaktadır. “Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar, başka ilahlara tapınan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yollardan öldürülmeleri doğrudur. “
Sözde İslam adına rahibe örtüsüyle saçlarını kapatan Müslüman kimlikli ve kompleksli kadınlarımız, siyonist “Vakko”yu kalkındırarak güce ulaştırmışlar, böylece Müslüman çocuk ve kadınlara atılan her merminin ve bombanın satın alınmasında sponsor olma zilliyetiyle damgalanmış ve lanetlenmişlerdir. Vakko’nun Müslüman ve Türk düşmanı sahibi Cem Hakko, tıpkı hahamı Sofer gibi kin kusarak ve kendini kalkındıran ülkeye ve millete ihanet ve hakaret ederek; “Biz ülkenin musevi vatandaşları olarak patronuyuz. Amerika ne derse o olur, siz işçisiniz. Hepinizi biz giydiriyoruz, övüne övüne, bayıla bayıla Vakko’dan giyiniyorsunuz.”
Ne acıdır ki böylesi alçak bir düşmanın Esenyurt’taki yeni üretim merkezinin açılışını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yapabilmiştir.
Artık; konuşma, sızlanma ve şikayet etme zamanı değil… İsrail, nasıl ki yüzyılın soykırımını işliyor ve akıl almaz işkencelerle insanları öldürüyor ise; insanım diyen herkesinde bilmukabele de bulunması, kaçınılmaz bir hak ve bir insanlık görevidir. Eğer siyanist güdümündeki devletlerin İsrail’i durdurabileceğini düşünüyorsanız, mutlaka yakında sıra size gelecek ve Filistin’de yaşanan o bedhah dramı tatmaktan asla kaçıp kurtulamayacaksınız.
Barış ve adaleti sağlayamayan devletlerin değere tabi hiçbir tüzellikleri ve hükümleri kalmamış, bizzat canı yanan ve yanacak olanların gerekli yaptırımı uygulamaları, doğrudan meşruluk kazanmıştır. Canavar İsrail’i destekleyerek ya da susarak kendilerini yontanlar, tükenip yok olmaya mahkûmdurlar.
“Adalet olmadan düzen olmaz.” Albert Camus
“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur.Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın; benden korkun.” Al’i İmran. 175
“Ey iman edenler! Kafirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar (onlara karşı şiddetli ve çetin olun, sakın gevşeklik ve korkaklık göstermeyin). Biliniz ki Allah, (korkaklıktan) sakınanlarla beraberdir.” Tevbe. 123
Hükümetleri gerek tehdit, gerek işgal, gerekse ekonomik şantajlarla yıldıran İsrail’in hak ve adalet tanımaz terörist varlığı, hunharca kıyılan insanlara ve inançlara meşru müdafaa hakkı doğurmuş, devletlerin yapması gerekeni halklar üstlenmek mecburiyetinde kalarak, yahudilerin avlanarak püskürtülmelerinin yolu açılmıştır. Bugüne kadar acımasız bir avcı olan yahudiler, bundan böyle hedefteki avlar olmaktan kurtulamayacaklardır.
Artık, suçu ve adaletsizliği meşru hale getiren iktidarlar, kendilerini dünyanın efendisi sanan canavar yahudilere arka çıkıp desteklemek suretiyle fevkalade cehennemsi bir tehlikenin ve kaosun doğmasına sebep olmuşlar, tıpkı yahudilerin çocuk-kadın-yaşlı demeden alçakça katletmeleri gibi, her yahudinin de aynı şekilde karşılık bulmalarına, dolaylıda olsa yeşil ışık yakmışlardır. Siyonist hükümranlı ABD ve AB yönetimlerinin gaddar Müslüman düşmanlıkları, hiçbir insan ve Müslüman tarafından unutulmayacak ve asla affedilmeyecektir.
Yahudilerin, neden bu kadar vahşi, acımasız, sapık, kin ve nefret dolu yaratıklar olabildikleri sorusu; kutsal kitapları ve aynı zamanda bir hukuk sistemleri olan Talmud’da cevap bulmaktadır. “Müslüman Türkler, kuzey ve güneydeki göçebeler, zenciler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler, tabiatı çok daha düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan çok insana benzemektedir.”
Kendi ırk ve putperest dinleri dışında tüm ırklara ve dinlere amansız bir hasım olan yahudiler, Kudüs’teki meşhur “Ağlama Duvar”ında yüzyıllarca döktükleri gözyaşları, yakarışları ve sürtünmeleriyle taşları eritmelerinin sebebi; tüm insanlığı yok etmek ve böylece kurtuluşa erişebileceklerini düşünmelerindendir. Ünlü hahamları Sofer’in ürpertici şu sözleri, nasıl bir yaratık olduklarını kanıtlamaktadır. “Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar, başka ilahlara tapınan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yollardan öldürülmeleri doğrudur. “
Sözde İslam adına rahibe örtüsüyle saçlarını kapatan Müslüman kimlikli ve kompleksli kadınlarımız, siyonist “Vakko”yu kalkındırarak güce ulaştırmışlar, böylece Müslüman çocuk ve kadınlara atılan her merminin ve bombanın satın alınmasında sponsor olma zilliyetiyle damgalanmış ve lanetlenmişlerdir. Vakko’nun Müslüman ve Türk düşmanı sahibi Cem Hakko, tıpkı hahamı Sofer gibi kin kusarak ve kendini kalkındıran ülkeye ve millete ihanet ve hakaret ederek; “Biz ülkenin musevi vatandaşları olarak patronuyuz. Amerika ne derse o olur, siz işçisiniz. Hepinizi biz giydiriyoruz, övüne övüne, bayıla bayıla Vakko’dan giyiniyorsunuz.”
Ne acıdır ki böylesi alçak bir düşmanın Esenyurt’taki yeni üretim merkezinin açılışını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yapabilmiştir.
Artık; konuşma, sızlanma ve şikayet etme zamanı değil… İsrail, nasıl ki yüzyılın soykırımını işliyor ve akıl almaz işkencelerle insanları öldürüyor ise; insanım diyen herkesinde bilmukabele de bulunması, kaçınılmaz bir hak ve bir insanlık görevidir. Eğer siyanist güdümündeki devletlerin İsrail’i durdurabileceğini düşünüyorsanız, mutlaka yakında sıra size gelecek ve Filistin’de yaşanan o bedhah dramı tatmaktan asla kaçıp kurtulamayacaksınız.
Barış ve adaleti sağlayamayan devletlerin değere tabi hiçbir tüzellikleri ve hükümleri kalmamış, bizzat canı yanan ve yanacak olanların gerekli yaptırımı uygulamaları, doğrudan meşruluk kazanmıştır. Canavar İsrail’i destekleyerek ya da susarak kendilerini yontanlar, tükenip yok olmaya mahkûmdurlar.
“Adalet olmadan düzen olmaz.” Albert Camus
“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur.Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın; benden korkun.” Al’i İmran. 175
“Ey iman edenler! Kafirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar (onlara karşı şiddetli ve çetin olun, sakın gevşeklik ve korkaklık göstermeyin). Biliniz ki Allah, (korkaklıktan) sakınanlarla beraberdir.” Tevbe. 123
4 Ocak 2009 Pazar
NE MUTLU SİZE…
Ey Filistin halkı! Diğerleri gibi kafirlerden yılmayıp ve münafıkların tehditlerine aldırmayıp; Allah’a kayıtsız-şartsız iman edasıyla mücadele etmenizin mükafatını; savaşarak ve şehid olarak kazanmanızdan dolayı sizlere imreniyor, bir gün, geçmişte olduğu gibi Müslüman Türkiye milletinin de aynı hediye ile ödüllendirilmesini temenni ediyorum. Müslüman olmayan münafık ve kafirlerin hissedemeyeceği böylesine eşsiz duygu ve heyecanı tadabilmek, mutlaka her kula nasip olmamakta, ancak Allah’ın lütfettiği iman sahipleri bu ayrıcalıktan yararlanarak, gerçek diriliğe ve ölümsüzlüğe ulaşmaktadırlar.
Hatırlayacağınız üzere; ömrü savaş meydanlarında geçerek, sayısız zaferler kazanan, İslam’ı, dolayısıyla hak ve adaleti yayarak devlete namütenahi topraklar katan, toplumlara huzur, refah ve güven getiren peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V.)’in ünlü komutanlarından Halid Bin Velid, Hz. Ömer’in halife olduğu dönemde başkomutanlık görevinden ayrıldıktan sonra, sürekli şehid olamamanın üzüntüsüyle dertlenmiş, ölüm döşeğinde yattığı sırada başında toplanan ashabı ikram’a şöyle seslenmişti:
Ömrüm savaş meydanlarında geçmiştir
Vücudumun herhangi bir organı yoktur ki
Ok ve kılıç yarası almamış olsun
Lakin canım yatakta çıkıyor
Müjdeler olsun
Savaştan kaçan korkaklara…
Vatan, ancak uğrunda ölünmeye değer bir imanı barındırıyor ise, o bir vatandır. Gizli veya aşikar müstemleke altında yaşanılan imansız bir vatan, cehennemsi bir onursuzluk ve alçaklıktır. Yaşam ve sahip oldukları geçici iktidarlarını kozmetik üründen ibaret sanan hain münafıkların barbar yandaşlıkları, şüphesiz yiğit Filistin halkının yalnız kalmalarına, dolayısıyla İsrail, ABD ve AB gibi haçlı canavarların cesaretlenmelerine yol açmıştır. Ancak en büyük güç, vekil ve destek olan Allah; değil bir topluluğun, bir kişinin bile muzaffer olmasına yeterlidir.
Müslüman halkı bombalar altında can çekişen sözde Filistin lideri hain Mahmud Abbas’ın vatanında değil de, kaçak bir lider olarak bölge ülkelerinde saklanması ve şeytan Bush ile yeni bir ateşkes anlaşmasında mutabık kalarak İsrail’i azmettiren kararlar alması, ihanetten yargılanarak, mutlak bir idamını zaruri kılmaktadır. Ayrıca Türkiye, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi sefil hükümetlerin İsrail’in yanında yer alarak, mücahit Filistin Halkının da kendileri gibi alçakça boyun eğeceklerini düşünmeleri, Allah’a olan imansızlıklarının en somut delilidir.
Diz üstü yaşamaktansa ayakta ölmenin şerefini idrak edememiş R.Tayyip Erdoğan, Hüsnü Mübarek, ihanetle kurulmuş olan ve İsrail’e Filistin topraklarını satan Ürdün Haşimi krallığının hain kralı Abdullah, Suudi Arabistan kralı Abdullah gibi sofistike liderlerin yönettiği toplumlar, söz konusu iktidarları devirmediği müddetçe esaret altında yaşamayı, dolayısıyla aşağılanmayı hak etmektedirler. Karmaşıklık ve korkaklık içinde yalnız kalma, dışlanma, kaybetme, yoksullaşma, hapsedilme, öldürülme veya işgal edilme endişesiyle uzlaşma ve işbirliği adına berbat politikalar güden söz konusu liderler, taşıdıkları sorumlulukları ve temsil ettikleri Müslüman milletleri adına ya insan gibi var olmalı ya da şerefleriyle ölmelidirler. Ne var ki onlar, hainlik, onursuzluk ve münafıklıkla damgalanmışlardır.
Ey Filistin Halkı! Kendi Müslüman halklarını Batı’nın ayakları altında ezdirerek, terörist ilan ettirip ya aşağılatan ya da kıydıran bu hainlerin kendilerine faydaları yok ki sizlere olsun… Yaratıcınız Allah’a güvenin, dayanın, vekil ve destek olarak O size kâfidir. O’ndan daha güçlü ve yardım edici biri var mı?
Tarihi bir hatırlayın; arkanızın deniz, önünüzün düşman olması misali, Tarık Bin Ziyad ve imanlı ordusu; yaklaşık 9000 iman dolu askeriyle Cebeli Tarık’ı geçerek İspanya topraklarına girmiş ve Allah adına savaşarak, tıpkı İsrail gibi barbar olan, 200000 kişilik orduya sahip ve Batı Roma’da 350 yıl boyunca hükmeden barbar Batı Gotlar’ı (Vizgotlar) yerle bir etmiş ve 800 yıl sürecek olan Endülüs devletinin temellerini atmışlardı.
Kahraman bir atanız olan Tarık Bin Ziyad, askerlerine şöyle seslenmişti:
"Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanız deniz, önünüz düşman ve kaçacak hiçbir yeriniz yok. Artık bizim için geri dönüş yoktur. Direnmekten başka hiçbir şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Vallahi sabır ve sebattan başka yapacağınız bir şey de yok. Vekil ve destek olarak Allah size yeter. Yine iyi biliniz ki, eğer şu zorluklara biraz sabrederseniz daha müreffeh bir hayata kavuşursunuz. En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, önce bizzat kendi canımdan başlıyorum. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem, zafere ulaşana ya da şehit olana dek, kanınızın son damlasına kadar savaşın. Şehitlikten daha üstün bir şeref ve izzet var mı? "
İşte böylesi bir inanç ve imanla azılı düşmanları helak edip silip süpüren kahramanların torunları olan sizler, dik durup direnmeniz ve savunmanızın karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette almanın şerefine nail olacaksınız… Gazze’den hiçbir Müslüman’ın kaçmayıp, aksine içeri girmeleri, düşmanları korkutmuş ve hayal kırıklığına uğratmıştır. Biliniz ki kafir ve münafıklar bir hiçtir ve salgıladığınız korku, onları bitirip tüketmektedir. İmansal silahının ve sayısal çokluğun yanında ;onların silahı ve sayıları, ancak bir oyuncak ve çöpsel bir yığındır.
Sizlerin şerefli bir ölüme koşmanızın mükafatı ebedi cennet, onların ölmemek için korkup kaçmalarının karşılığı ise, ebedi bir cehennemdir.
Barbar dünya şunu hiç hesap etti mi; satın aldıkları hain iktidarlar bir gün devrilip, Müslüman halklar iktidara geldiğinde, acaba nereye kaçıp saklanacaklar?
Zafer; toprak ve benlik için değil, sadece Allah için savaşan Müslümanlarındır.
“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kafirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa.84
“De ki; Bizim için Allah’ın yadığından başkası bize asla erişmez. O, bizim sahibimizdir. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe.51
“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır akıt. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et.” Bakara.250
Hatırlayacağınız üzere; ömrü savaş meydanlarında geçerek, sayısız zaferler kazanan, İslam’ı, dolayısıyla hak ve adaleti yayarak devlete namütenahi topraklar katan, toplumlara huzur, refah ve güven getiren peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V.)’in ünlü komutanlarından Halid Bin Velid, Hz. Ömer’in halife olduğu dönemde başkomutanlık görevinden ayrıldıktan sonra, sürekli şehid olamamanın üzüntüsüyle dertlenmiş, ölüm döşeğinde yattığı sırada başında toplanan ashabı ikram’a şöyle seslenmişti:
Ömrüm savaş meydanlarında geçmiştir
Vücudumun herhangi bir organı yoktur ki
Ok ve kılıç yarası almamış olsun
Lakin canım yatakta çıkıyor
Müjdeler olsun
Savaştan kaçan korkaklara…
Vatan, ancak uğrunda ölünmeye değer bir imanı barındırıyor ise, o bir vatandır. Gizli veya aşikar müstemleke altında yaşanılan imansız bir vatan, cehennemsi bir onursuzluk ve alçaklıktır. Yaşam ve sahip oldukları geçici iktidarlarını kozmetik üründen ibaret sanan hain münafıkların barbar yandaşlıkları, şüphesiz yiğit Filistin halkının yalnız kalmalarına, dolayısıyla İsrail, ABD ve AB gibi haçlı canavarların cesaretlenmelerine yol açmıştır. Ancak en büyük güç, vekil ve destek olan Allah; değil bir topluluğun, bir kişinin bile muzaffer olmasına yeterlidir.
Müslüman halkı bombalar altında can çekişen sözde Filistin lideri hain Mahmud Abbas’ın vatanında değil de, kaçak bir lider olarak bölge ülkelerinde saklanması ve şeytan Bush ile yeni bir ateşkes anlaşmasında mutabık kalarak İsrail’i azmettiren kararlar alması, ihanetten yargılanarak, mutlak bir idamını zaruri kılmaktadır. Ayrıca Türkiye, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi sefil hükümetlerin İsrail’in yanında yer alarak, mücahit Filistin Halkının da kendileri gibi alçakça boyun eğeceklerini düşünmeleri, Allah’a olan imansızlıklarının en somut delilidir.
Diz üstü yaşamaktansa ayakta ölmenin şerefini idrak edememiş R.Tayyip Erdoğan, Hüsnü Mübarek, ihanetle kurulmuş olan ve İsrail’e Filistin topraklarını satan Ürdün Haşimi krallığının hain kralı Abdullah, Suudi Arabistan kralı Abdullah gibi sofistike liderlerin yönettiği toplumlar, söz konusu iktidarları devirmediği müddetçe esaret altında yaşamayı, dolayısıyla aşağılanmayı hak etmektedirler. Karmaşıklık ve korkaklık içinde yalnız kalma, dışlanma, kaybetme, yoksullaşma, hapsedilme, öldürülme veya işgal edilme endişesiyle uzlaşma ve işbirliği adına berbat politikalar güden söz konusu liderler, taşıdıkları sorumlulukları ve temsil ettikleri Müslüman milletleri adına ya insan gibi var olmalı ya da şerefleriyle ölmelidirler. Ne var ki onlar, hainlik, onursuzluk ve münafıklıkla damgalanmışlardır.
Ey Filistin Halkı! Kendi Müslüman halklarını Batı’nın ayakları altında ezdirerek, terörist ilan ettirip ya aşağılatan ya da kıydıran bu hainlerin kendilerine faydaları yok ki sizlere olsun… Yaratıcınız Allah’a güvenin, dayanın, vekil ve destek olarak O size kâfidir. O’ndan daha güçlü ve yardım edici biri var mı?
Tarihi bir hatırlayın; arkanızın deniz, önünüzün düşman olması misali, Tarık Bin Ziyad ve imanlı ordusu; yaklaşık 9000 iman dolu askeriyle Cebeli Tarık’ı geçerek İspanya topraklarına girmiş ve Allah adına savaşarak, tıpkı İsrail gibi barbar olan, 200000 kişilik orduya sahip ve Batı Roma’da 350 yıl boyunca hükmeden barbar Batı Gotlar’ı (Vizgotlar) yerle bir etmiş ve 800 yıl sürecek olan Endülüs devletinin temellerini atmışlardı.
Kahraman bir atanız olan Tarık Bin Ziyad, askerlerine şöyle seslenmişti:
"Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanız deniz, önünüz düşman ve kaçacak hiçbir yeriniz yok. Artık bizim için geri dönüş yoktur. Direnmekten başka hiçbir şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Vallahi sabır ve sebattan başka yapacağınız bir şey de yok. Vekil ve destek olarak Allah size yeter. Yine iyi biliniz ki, eğer şu zorluklara biraz sabrederseniz daha müreffeh bir hayata kavuşursunuz. En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, önce bizzat kendi canımdan başlıyorum. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem, zafere ulaşana ya da şehit olana dek, kanınızın son damlasına kadar savaşın. Şehitlikten daha üstün bir şeref ve izzet var mı? "
İşte böylesi bir inanç ve imanla azılı düşmanları helak edip silip süpüren kahramanların torunları olan sizler, dik durup direnmeniz ve savunmanızın karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette almanın şerefine nail olacaksınız… Gazze’den hiçbir Müslüman’ın kaçmayıp, aksine içeri girmeleri, düşmanları korkutmuş ve hayal kırıklığına uğratmıştır. Biliniz ki kafir ve münafıklar bir hiçtir ve salgıladığınız korku, onları bitirip tüketmektedir. İmansal silahının ve sayısal çokluğun yanında ;onların silahı ve sayıları, ancak bir oyuncak ve çöpsel bir yığındır.
Sizlerin şerefli bir ölüme koşmanızın mükafatı ebedi cennet, onların ölmemek için korkup kaçmalarının karşılığı ise, ebedi bir cehennemdir.
Barbar dünya şunu hiç hesap etti mi; satın aldıkları hain iktidarlar bir gün devrilip, Müslüman halklar iktidara geldiğinde, acaba nereye kaçıp saklanacaklar?
Zafer; toprak ve benlik için değil, sadece Allah için savaşan Müslümanlarındır.
“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kafirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa.84
“De ki; Bizim için Allah’ın yadığından başkası bize asla erişmez. O, bizim sahibimizdir. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe.51
“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır akıt. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et.” Bakara.250
2 Ocak 2009 Cuma
Önce Müslüman, sonra liberal, şimdi de mason mu oldu?
Başbakan Erdoğan’ın ABD emriyle birader İsrail’in katliamlarına süre kazandırmak ve düşmanları İran ve Hamas’ı sindirip boyun eğdirmek maksadıyla Arap liderleriyle yaptığı görüşmeler trajikomik bir utanç vesikası olmaya devam etmektedir. İçinde bulunduğu çıkmazı ve kahreden yanlışı kamufle edebilmek için, Müslüman ve bir insan olduğunu dahi inkar edercesine, pozitivist ve rasyonalist bir kimliğe bürünerek kendini temize çıkarmaya çalışması, “Erdoğan, gerçekte kimdir” sorusunu bir kez daha tekerrür ettirmiştir.
Kendisi gibi ABD ve İsrail’in tutsak müttefiki Hüsnü Mübarek ile yaptığı ihanetsel görüşmelerinin akabinde bir basın mensubunun; “Bölgedeki gelişmelerin gelecekte Türkiye-İsrail ilişkilerini ne derece etkiler” sorusuna verdiği cevap; “Öncelikle şunu söylemek zorundayım. Devletlerarası ilişkilerde duygusallık hiçbir zaman egemen olmamalıdır. Bilgi, akıl, tecrübe egemen olmalıdır. Ama hiçbir zaman da haksızlığa müsaade edilmemelidir. Bir zulüm varsa o zulmün yanında biz yer alamayız. Bunu görüşmeler yoluyla çözmeye çalışırız. Son noktaya kadar yapılması gereken neyse bu konuda onu yaparız. Nihai karar şu an değildir. Onun için süreç biraz uzundur."
Başbakan Erdoğan; masonların, ateistlerin ve laiklerin din ile devleti birbirlerinden ayırmaları gibi, akıl ile duyguyu kutuplara ayırarak, özellikle devletlerarası ilişkilerde duygusallık hiçbir zaman egemen olmamalıdır açıklaması, tıpkı ruhla bedenin veya mantıkla inancın birbirinden ayrı tutulma ütopyasını ortaya çıkarmakta, fikirleri, ünlü mason Lessing’in "İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır" teorisiyle örtüşmektedir. Yine ünlü ateist ve mason düşünür Ernest Renan'ın şu sözleri de dikkat çekicidir: “Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır”
Ruhsuz bir bedenin ölü olması misali, duygusuz bir insan, ruhsuz bir akıl, duygusuz bir din, insansız bir devlet olabilir mi? Rasyonalist felsefenin kurucusu Aristo, aklı “Tanrı”, Tanrı’yı “akıl” olarak tanımlamıştır. Bu hipoteze göre tanrı olan akıl, dilediği gibi duygulara hükmedebilmekte, dolayısıyla ateistlerin savları paralelinde görüş açıklayan Erdoğan’da aklı egemen kılarak, tanrısal bir iradeyle duygularını yönlendirebilmekte veya duygularından tamamen arınabilen maddi bir yaratığa dönüşebilmektedir. İnsan diyemiyorum, çünkü olaylar karşısında duygularını denetim altına alabilecek veya arınabilecek bir insan olamaz. Olsa olsa ruhen saptırılmış bir yaratık olabilir.
Acaba Bush ve Olmert gibi yaratıklar, insanlık dışı saldırılarını bahsi ettiği akıllarıyla mı yoksa duygularıyla mı gerçekleştiriyorlar?
Vahşet ve soykırım işleyen barbar İsrail’i hedef gösterememe cesaretsizliğini anlamsız paradoksal ifadelerle açıklamaya çalışan Erdoğan, bir taraftan pozitivist bir bilgi ve aklı egemen kılmak isterken, diğer taraftan haksızlığa müsaade edilmemesini ve zulmün yanında yer alınamayacağını söyleyerek, inanılmaz bir çelişki batağında çırpınmaktadır. Materyalist ve oportünist aklının gereği, ABD ve İsrail’in sağlayacağı çıkarları, Filistin’den alamayacağını hesap ederek, şüphesiz yanında olması gerekenlerin barbarlar olduğunu düşünmekte ve politikalarını, o doğrultuda gütmektedir. Nede olsa, devletlerarası ilişkilerde duygusallık (Allah, inanç, iman, sevgi, barış, merhamet ve hoşgörü) egemen olmamalıdır görüşünü savunan kendisi değil mi?
Sanırım korkunun salgıladığı kararsızlıktan ne dediğini bilmemekte, dolayısıyla kilise ile cami arasında kalmış bir beynamaz misali ağzına geleni söyleyerek, her iki tarafı da idare etmeye çalışmakta, böylece birbirine zıt kavramları da gelişigüzel kullanarak hem aklı, hem de duyguyu egemen kılmaktadır. Duygusuz bir inanç ve iman olamayacağı gibi, adalet, merhamet, hoşgörü, barış ve sevgi de olamaz.... Zaten duygusuz devlet anlayışından dolayı, içinde yaşadığımız vahşi bu dünya oluşturulmadı mı? Söylediği gibi süreç uzun; tek bir Filistinli kalmayıncaya ya da dizüstü çöküp yahudilerin esirliğini kabul edeceklerine kadar katliamların devam edeceğini örtülü bir üslupla vurgulayarak, nihai kararın şu an alınamayacağını ifade edebilmektedir.
Sultan Yıldırım Beyazıd’ın “Yenileceğinden korkan, daima yenilir” sözünden de anlaşılacağı üzere; gerek Başbakan Erdoğan, gerekse malum Arap liderleri; kaybetmeye, sürünmeye, hor ve hakir kalmaya mahkûmdurlar.
Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerin ne yönde etkileneceği konusunda dahi cevap vermekten aciz ve korkak bir riyakarın idare ettiği devlet ve milletin saygınlığı ve caydırıcılığı ne dün, ne bugün, ne de yarın söz konusu olmamış ve olmayacaktır. Dolayısıyla Erdoğan’ın içerdeki güç gösterisi ya da seçim zaferleri hiçbir şey ifade etmemektedir. "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir." Konficyus.
En muazzam bilgiyle donatılıp cennette yaşayan şeytan, beni ateşten, insanı ise topraktan yarattın diyerek, yaratıcısı Allah’a karşı “benlik” gütmesi, aklının mı yoksa duygularının mı bir sonucuydu? Ne dersin Erdoğan? Şüphesiz Allah’ın azdırdığını ve saptırdığını, ne kadar öğüt verir ve gerçekleri göstersen de, doğru yola iletmek asla mümkün değildir.
“Eğer Allah sizi azdırmak istemişse, ben size öğüt vermek istesem de nasihatim size fayda vermez. Çünkü O, sizin Rabbinizdir. Ve nihayet O’na döndürüleceksiniz. ” Hud. 34
“Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık ona ikramda bulunacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Hacc.18
" (İnsanlar!) Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir." Enbiya. 93
"Yaşamın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok. Yarın akılsız neyi bileceksin." Ömer Hayyam
Kendisi gibi ABD ve İsrail’in tutsak müttefiki Hüsnü Mübarek ile yaptığı ihanetsel görüşmelerinin akabinde bir basın mensubunun; “Bölgedeki gelişmelerin gelecekte Türkiye-İsrail ilişkilerini ne derece etkiler” sorusuna verdiği cevap; “Öncelikle şunu söylemek zorundayım. Devletlerarası ilişkilerde duygusallık hiçbir zaman egemen olmamalıdır. Bilgi, akıl, tecrübe egemen olmalıdır. Ama hiçbir zaman da haksızlığa müsaade edilmemelidir. Bir zulüm varsa o zulmün yanında biz yer alamayız. Bunu görüşmeler yoluyla çözmeye çalışırız. Son noktaya kadar yapılması gereken neyse bu konuda onu yaparız. Nihai karar şu an değildir. Onun için süreç biraz uzundur."
Başbakan Erdoğan; masonların, ateistlerin ve laiklerin din ile devleti birbirlerinden ayırmaları gibi, akıl ile duyguyu kutuplara ayırarak, özellikle devletlerarası ilişkilerde duygusallık hiçbir zaman egemen olmamalıdır açıklaması, tıpkı ruhla bedenin veya mantıkla inancın birbirinden ayrı tutulma ütopyasını ortaya çıkarmakta, fikirleri, ünlü mason Lessing’in "İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır" teorisiyle örtüşmektedir. Yine ünlü ateist ve mason düşünür Ernest Renan'ın şu sözleri de dikkat çekicidir: “Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır”
Ruhsuz bir bedenin ölü olması misali, duygusuz bir insan, ruhsuz bir akıl, duygusuz bir din, insansız bir devlet olabilir mi? Rasyonalist felsefenin kurucusu Aristo, aklı “Tanrı”, Tanrı’yı “akıl” olarak tanımlamıştır. Bu hipoteze göre tanrı olan akıl, dilediği gibi duygulara hükmedebilmekte, dolayısıyla ateistlerin savları paralelinde görüş açıklayan Erdoğan’da aklı egemen kılarak, tanrısal bir iradeyle duygularını yönlendirebilmekte veya duygularından tamamen arınabilen maddi bir yaratığa dönüşebilmektedir. İnsan diyemiyorum, çünkü olaylar karşısında duygularını denetim altına alabilecek veya arınabilecek bir insan olamaz. Olsa olsa ruhen saptırılmış bir yaratık olabilir.
Acaba Bush ve Olmert gibi yaratıklar, insanlık dışı saldırılarını bahsi ettiği akıllarıyla mı yoksa duygularıyla mı gerçekleştiriyorlar?
Vahşet ve soykırım işleyen barbar İsrail’i hedef gösterememe cesaretsizliğini anlamsız paradoksal ifadelerle açıklamaya çalışan Erdoğan, bir taraftan pozitivist bir bilgi ve aklı egemen kılmak isterken, diğer taraftan haksızlığa müsaade edilmemesini ve zulmün yanında yer alınamayacağını söyleyerek, inanılmaz bir çelişki batağında çırpınmaktadır. Materyalist ve oportünist aklının gereği, ABD ve İsrail’in sağlayacağı çıkarları, Filistin’den alamayacağını hesap ederek, şüphesiz yanında olması gerekenlerin barbarlar olduğunu düşünmekte ve politikalarını, o doğrultuda gütmektedir. Nede olsa, devletlerarası ilişkilerde duygusallık (Allah, inanç, iman, sevgi, barış, merhamet ve hoşgörü) egemen olmamalıdır görüşünü savunan kendisi değil mi?
Sanırım korkunun salgıladığı kararsızlıktan ne dediğini bilmemekte, dolayısıyla kilise ile cami arasında kalmış bir beynamaz misali ağzına geleni söyleyerek, her iki tarafı da idare etmeye çalışmakta, böylece birbirine zıt kavramları da gelişigüzel kullanarak hem aklı, hem de duyguyu egemen kılmaktadır. Duygusuz bir inanç ve iman olamayacağı gibi, adalet, merhamet, hoşgörü, barış ve sevgi de olamaz.... Zaten duygusuz devlet anlayışından dolayı, içinde yaşadığımız vahşi bu dünya oluşturulmadı mı? Söylediği gibi süreç uzun; tek bir Filistinli kalmayıncaya ya da dizüstü çöküp yahudilerin esirliğini kabul edeceklerine kadar katliamların devam edeceğini örtülü bir üslupla vurgulayarak, nihai kararın şu an alınamayacağını ifade edebilmektedir.
Sultan Yıldırım Beyazıd’ın “Yenileceğinden korkan, daima yenilir” sözünden de anlaşılacağı üzere; gerek Başbakan Erdoğan, gerekse malum Arap liderleri; kaybetmeye, sürünmeye, hor ve hakir kalmaya mahkûmdurlar.
Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerin ne yönde etkileneceği konusunda dahi cevap vermekten aciz ve korkak bir riyakarın idare ettiği devlet ve milletin saygınlığı ve caydırıcılığı ne dün, ne bugün, ne de yarın söz konusu olmamış ve olmayacaktır. Dolayısıyla Erdoğan’ın içerdeki güç gösterisi ya da seçim zaferleri hiçbir şey ifade etmemektedir. "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir." Konficyus.
En muazzam bilgiyle donatılıp cennette yaşayan şeytan, beni ateşten, insanı ise topraktan yarattın diyerek, yaratıcısı Allah’a karşı “benlik” gütmesi, aklının mı yoksa duygularının mı bir sonucuydu? Ne dersin Erdoğan? Şüphesiz Allah’ın azdırdığını ve saptırdığını, ne kadar öğüt verir ve gerçekleri göstersen de, doğru yola iletmek asla mümkün değildir.
“Eğer Allah sizi azdırmak istemişse, ben size öğüt vermek istesem de nasihatim size fayda vermez. Çünkü O, sizin Rabbinizdir. Ve nihayet O’na döndürüleceksiniz. ” Hud. 34
“Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık ona ikramda bulunacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Hacc.18
" (İnsanlar!) Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir." Enbiya. 93
"Yaşamın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok. Yarın akılsız neyi bileceksin." Ömer Hayyam
Etiketler:
ABD,
Allah,
Arap,
Başbakan Erdoğan,
Filistin,
Hüsnü Mubarek,
İsrail,
liberalizm,
mason,
Mısır,
pozitivizm,
rasyonalizm,
Sultan,
Yıldırım Beyazıt
31 Aralık 2008 Çarşamba
Neden Tel Aviv’e değil de Şam’a?
İsrail’in soykırım hedefli saldırıları devam ederken, Başbakan Erdoğan’ın Şam ve diğer Arap başkentlerine yapacağı ziyaret dikkatle sorgulandığında, ABD direktifli bir plan olduğu anlaşılacaktır. Filistin’de yüzlerce insan ölmeye devam eder ve yurtları başlarına yıkılırken; Erdoğan’ın saldırgan tarafı durdurmak yerine, hunharca kıyıma uğrayan mağdur taraflarla müzakere girişimi; ”İran ve Hamas yüzünden aranızdaki sorunları giderin, Gazze krizi başka türlü aşılmaz” tehditsel açıklamaları, maşasal amacını ortaya koymaktadır.
Birkaç gün önce Ebud Olmert, kadim bir dost olarak Erdoğan’ı ziyaret ederken, neden o, Tel Aviv’e giderek Olmert’in karşısına dikilip katliamları durdurmuyor ya da en azından telefonla olsa dahi kendisini arayıp tepki göstermeye cesaret edemiyor da, sözde kınama mesajlarıyla kamuoyuna şov yapıyor?
Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları ve Suriye’de Mahmud Abbas ile yapacağı görüşmeler, Olmert ve Bush’un açıklamalarıyla örtüşmekte ve düşmanları Hamas’ın her şart ve koşulda mutlaka elimine edilmesi veya dizüstü çöktürülmesi pazarlığı konusunda önceden fikir birliğine varılması, böylece bu planın sözcülüğünü Erdoğan’ın üstlenmiş olması, ihanetin açık bir belgesidir. Zaten Ortadoğu’da ki görevi İsrail’i egemen kılmak ve karşı koyan İran ve Hamas’tan korumak değil mi? Bir taraftan Erdoğan yukarıdaki açıklamayı yaparken, diğer taraftan Olmert, "Hamas'a yeniden toplanmaları için zaman yaratmak istemiyoruz" ve Bush da Filistin lideri Mahmud Abbas'ı arayarak Gazze'deki durumu değerlendirmeleri, Bush ve Abbas'ın yeni bir ateşkese özellikle Hamas'ın uyması gerektiği konusunda anlaştıklarını belirtmesi, anlaşılan Erdoğan’a pek iş bırakmamış. Yazık Erdoğan’a…
Paris'te İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni ile görüşen Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy, pazartesi günü, tıpkı Erdoğan gibi, İsrail’in müstebit çıkarları adına Ortadoğu'yu ziyaret edip, Arap liderlerini tehdit edecek, İran ve Hamas’ı dışlamaları ve ilişkilerini kesmeleri konusunda baskı kuracak olması, Müslümanlar açısından fevkalade elim bir sonuçtur.
Filistin’de işlenen acımasız dram, dinsel ve ırksal anlayıştan çok öte bir insanlık suçu olup, inancı ve ırkı ne olursa olsun zerre kadar insani duygu taşıyan hiçbir beşer, söz konusu vahşete seyirci kalamaz ve çıkar hesabı yapamaz. Ancak, hâlâ alçaksı menfaat peşinde koşan ve barbarların taşeronluğunu üstlenebilen yaratıkların zihnen ve kalben nasıl mühürlendikleri, riyakar düşünce ve davranışlarıyla ortadadır.
Başbakan Erdoğan’ın Ortadoğu ziyareti, İsrail ve ABD karşıtı bir İslam birlikteliği kurma ve mücadele etme misyonu taşımadığı, İsrail ve ABD çıkarlarına hizmet maksadı içerdiği, dolayısıyla işgalci emperyalistlerce fevkalade tehlikeli görülen İran ve Hamas aleyhtarı bir örgütlenme için liderlerle görüşmede bulunacağı, açıklamalarından anlaşılmaktadır. Bu sebeple, başbakan Erdoğan’nın İsrail karşıtı sözlerinde hiçbir samimiyet bulunmamakta, doğrudan işgalci barbar güçlerin yayılmacı çıkarlarına taşeronluk yapmaya devam ettiği aşikardır. Bir insan aç olduğu için değil, hırsız olduğu için çalması misali, devletler de insanlık ve adalet uğruna değil, benlikleri ve materyalist menfaatleri uğruna savaşırlar.
Hatırlanacağı üzere; başbakan Erdoğan, İsrail’in Lübnan saldırısını “Devlet terörü” olarak açıklamış ve bugünkü gibi kamuoyuna yönelik samimiyetsiz bir şov yapmıştı. Bu açıklamasından dolayı, Bush’la görüşme talebi beyaz saray’dan şartlı kabul edilmiş ve İsrail’e gidip Olmert’i ziyareti akabinde kendisine randevu verilmişti.
İktidara geldiği günden beri ABD ve İsrail’in temsilciliğini yapan başbakan Erdoğan, Irak’ta 1 milyondan fazla insanın ölümüne ve parçalanmasına aracılık yaptığı gibi, Ortadoğu’yu İsrail’in hegemonyası altına sokmaya, direnen ve teslim olmayan İran’ı ve Hamas’ı bölge ülkelerce dışlatarak ve Irak’a döndürmek isteyerek Türkiye’yi barbar bir projenin içinde yer edinmeye çalıştığı bilinmelidir.
Aslında, dönen entrikalar o kadar aleni ki, kalpleri, gözleri ve kulakları mühürlenmemiş fiziki özürlüler dahi, dönen dolapları kavrayabilmekte, duyabilmekte ve okuyabilmektedirler.
R.Tayyip Erdoğan, Müslüman kimliğiyle İslam dünyası aleyhine çok büyük bir tehlikedir ve emperyalist canavarların hizmet eridir.
Ayrıca, Beşşar Esad dışında görüşeceği tüm Arap liderleri de, ABD ve İsrail’in kadim müttefikledir. Bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya gerek yoktur.
“Ayakta ölmek dizüstü yaşamaktan daha iyidir.” F.D. Roosevelt
Birkaç gün önce Ebud Olmert, kadim bir dost olarak Erdoğan’ı ziyaret ederken, neden o, Tel Aviv’e giderek Olmert’in karşısına dikilip katliamları durdurmuyor ya da en azından telefonla olsa dahi kendisini arayıp tepki göstermeye cesaret edemiyor da, sözde kınama mesajlarıyla kamuoyuna şov yapıyor?
Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları ve Suriye’de Mahmud Abbas ile yapacağı görüşmeler, Olmert ve Bush’un açıklamalarıyla örtüşmekte ve düşmanları Hamas’ın her şart ve koşulda mutlaka elimine edilmesi veya dizüstü çöktürülmesi pazarlığı konusunda önceden fikir birliğine varılması, böylece bu planın sözcülüğünü Erdoğan’ın üstlenmiş olması, ihanetin açık bir belgesidir. Zaten Ortadoğu’da ki görevi İsrail’i egemen kılmak ve karşı koyan İran ve Hamas’tan korumak değil mi? Bir taraftan Erdoğan yukarıdaki açıklamayı yaparken, diğer taraftan Olmert, "Hamas'a yeniden toplanmaları için zaman yaratmak istemiyoruz" ve Bush da Filistin lideri Mahmud Abbas'ı arayarak Gazze'deki durumu değerlendirmeleri, Bush ve Abbas'ın yeni bir ateşkese özellikle Hamas'ın uyması gerektiği konusunda anlaştıklarını belirtmesi, anlaşılan Erdoğan’a pek iş bırakmamış. Yazık Erdoğan’a…
Paris'te İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni ile görüşen Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy, pazartesi günü, tıpkı Erdoğan gibi, İsrail’in müstebit çıkarları adına Ortadoğu'yu ziyaret edip, Arap liderlerini tehdit edecek, İran ve Hamas’ı dışlamaları ve ilişkilerini kesmeleri konusunda baskı kuracak olması, Müslümanlar açısından fevkalade elim bir sonuçtur.
Filistin’de işlenen acımasız dram, dinsel ve ırksal anlayıştan çok öte bir insanlık suçu olup, inancı ve ırkı ne olursa olsun zerre kadar insani duygu taşıyan hiçbir beşer, söz konusu vahşete seyirci kalamaz ve çıkar hesabı yapamaz. Ancak, hâlâ alçaksı menfaat peşinde koşan ve barbarların taşeronluğunu üstlenebilen yaratıkların zihnen ve kalben nasıl mühürlendikleri, riyakar düşünce ve davranışlarıyla ortadadır.
Başbakan Erdoğan’ın Ortadoğu ziyareti, İsrail ve ABD karşıtı bir İslam birlikteliği kurma ve mücadele etme misyonu taşımadığı, İsrail ve ABD çıkarlarına hizmet maksadı içerdiği, dolayısıyla işgalci emperyalistlerce fevkalade tehlikeli görülen İran ve Hamas aleyhtarı bir örgütlenme için liderlerle görüşmede bulunacağı, açıklamalarından anlaşılmaktadır. Bu sebeple, başbakan Erdoğan’nın İsrail karşıtı sözlerinde hiçbir samimiyet bulunmamakta, doğrudan işgalci barbar güçlerin yayılmacı çıkarlarına taşeronluk yapmaya devam ettiği aşikardır. Bir insan aç olduğu için değil, hırsız olduğu için çalması misali, devletler de insanlık ve adalet uğruna değil, benlikleri ve materyalist menfaatleri uğruna savaşırlar.
Hatırlanacağı üzere; başbakan Erdoğan, İsrail’in Lübnan saldırısını “Devlet terörü” olarak açıklamış ve bugünkü gibi kamuoyuna yönelik samimiyetsiz bir şov yapmıştı. Bu açıklamasından dolayı, Bush’la görüşme talebi beyaz saray’dan şartlı kabul edilmiş ve İsrail’e gidip Olmert’i ziyareti akabinde kendisine randevu verilmişti.
İktidara geldiği günden beri ABD ve İsrail’in temsilciliğini yapan başbakan Erdoğan, Irak’ta 1 milyondan fazla insanın ölümüne ve parçalanmasına aracılık yaptığı gibi, Ortadoğu’yu İsrail’in hegemonyası altına sokmaya, direnen ve teslim olmayan İran’ı ve Hamas’ı bölge ülkelerce dışlatarak ve Irak’a döndürmek isteyerek Türkiye’yi barbar bir projenin içinde yer edinmeye çalıştığı bilinmelidir.
Aslında, dönen entrikalar o kadar aleni ki, kalpleri, gözleri ve kulakları mühürlenmemiş fiziki özürlüler dahi, dönen dolapları kavrayabilmekte, duyabilmekte ve okuyabilmektedirler.
R.Tayyip Erdoğan, Müslüman kimliğiyle İslam dünyası aleyhine çok büyük bir tehlikedir ve emperyalist canavarların hizmet eridir.
Ayrıca, Beşşar Esad dışında görüşeceği tüm Arap liderleri de, ABD ve İsrail’in kadim müttefikledir. Bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya gerek yoktur.
“Ayakta ölmek dizüstü yaşamaktan daha iyidir.” F.D. Roosevelt
30 Aralık 2008 Salı
İsrail ve ABD’yi değil, münafıkları lanetleyin
Zaten Yaratıcı tarafından lanetlenmiş İsrail ve evladı ABD’nin işlediği amansız kötülüklere ve soykırımlara kahretmenin hiçbir mantığı bulunmamakta, onlara bu fırsatı tanıyarak teşvik eden başta Müslüman ülkeleri ve yıkılası Arap iktidarları olmak üzere; BM, AB ve diğer dünya devletlerine karşı koymak ve iktidarları devirmek, mutlaka barışı ve iyiliği hakim kılacaktır. Terörist ABD ve İsrail güdümündeki dünya, insanlığın silinip süpürülmesinde seyirci kalmakta, kendilerine dokunulmamış olmalarına içten içe sevinerek, en azından gıda ve tıpsal bir müdahaleye dahi cesaret edememektedirler. Ancak cılız kınamalarla, halkların kabaran öfkelerini sindirmeye çalışmakta, canavarların karınlarının doymalarını bekleyerek, cehennemsi vahşetin durulacağını hesap etmektedirler. Oysa cehennemin hiç durulmayacağını bir bilebilseler, hiç böylesi bir alçalmışlığı yol edinirler miydi?
Günlük tecrübelerden dahi ders çıkaramayan hükümetler; o çok önem verdikleri ekonomilerinin bir anda nasıl ve niçin altüst olduğunu muhakeme edemiyor ve çok yakında daha beterini yaşayacaklarını düşünemiyorlar. Haksız yere akan kan ve gözyaşlarının, çığlıkların, parçalanan bedenlerin, yetim ve dul kalan çocuk ve kadınların ahları, muhakkak İlah’ı adaletin sapmayan terazisinde değerlendirilecek ve herkes layık olduğunu bulacaktır. Basit bir ekonomi krizinde sallanan dünya, acaba paha biçemedikleri eşyaları ve cesetleri havada uçuştuklarında ne yapacaktır?
Bulundukları her toplumda karışıklık çıkararak insanları birbirine katıp barışı, birlik ve beraberlikleri bozan, devletleri ve milletleri parçalayan, kendileri dışındakileri acımasızca sömürerek ve katlederek yaşam hakkı tanımayan insan kisvesindeki lanetli yahudiler, tıpkı hayvanlar dünyasının mundar ‘domuz’ misali leş varlıklarıyla evreni cehenneme dönüştürmekte, kimilerinin haram ve pis domuz etini afiyetle yemelerinden farksız devlet ve toplumlarca insan bellenerek, değere tabi tutulmaktadırlar.
Bedeli çok ağır ve yıkıcı olan bu yanlışı Sultan II. Beyazıt’ta yapmış,1492 yılında yurtları İspanya'dan kovulan on binlerce yahudiye Osmanlı kentlerinin kapılarını açarak devletleşmelerine, dolayısıyla Ortadoğu’nun ve dünyanın başına bela olmalarına aracı olmuştur. Günümüz politikacıları gibi ekonomik çıkarlara odaklanan II. Beyazıt, katil yahudilerin iş gücü performanslarını hesap ederek, lanetlenmiş gerçekliklerini göz ardı etmiş, hatta, yahudileri ülkesinden kovan İspanyol kralı Ferdinand hakkında; "Böyle bir kralın zeki ve akıllı olduğunu söyleyebilir misiniz? Kendi ülkesini fakirleştiriyor ve benim imparatorluğumu zenginleştiriyor!" diyerek, gerçekte kimin zeki ve akıllı olduğu, zenginleştireceğini sandığı devletinin nasıl yahudilerce kökten yok edildiği tarihe geçmiştir. Gelişmeye ve kalkınmaya katkı sağlayan zekâları, çalışkanlıkları ve keşifleri iktidarları etkilemiş, yürekleri hoplatıp cinselliği uyaran cezp edici kötü emelli kadınlar misali zerk ettikleri zehrin yansıtacağı ölümcül fatura dikkate alınmamıştır.
Bir çağ kapatıp yeni bir çağ açan iki cihan sultanı, azılı düşmanlarının savaş meydanlarında yenemediği ve şehit edemediği tarihin en önemli, cesur ve dahi devlet adamı Fatih Sultan Mehmet Han’ın, 3 Mayıs 1481’de yahudi dönmesi olan özel doktoru Yakup Paşa tarafından zehirlenerek öldürülmesi, fıtratlarının kaçınılmaz bir davranışlarıdır. Çünkü onlar asla ıslah olmaz ve tövbe etmez hainlerdir.
“Asla güvenilmeyecek bir millet” başlıklı yazımda da izah ettiğim gibi; Allah tarafından fıtratsal bir yazgıyla lanetlenmiş bir topluma gösterebilecek merhamet ve insani bakış, mutlaka geri tepmekte, dolayısıyla en güçlü zehirden beter bir tahribat yaptıkları ve yapacakları tarihçe ve günümüzce belgelenmektedir.
Şeytan yahudilere soykırım uyguladığı gerekçesiyle suçlanan Adolf Hitler, yahudilerin barış ve insanlık aleyhine nasıl vahşi birer canavar olduklarını öncesinde gözlemlemiş, “Günün birinde benim altından heykelimi dikecekler” ileri görüşüyle haklılığı ortaya çıkmıştır… İsrailoğullarının şeytan misali lanetsel yaratılışları kötülüklerin ve en amansız felaketlerin üremesine neden olmakta, dolayısıyla “Adolf Hitler’in bir cani mi, yoksa bir kahraman mı” sorgusu, ciddi anlamda düşünülmelidir.
Zalimlikleri, hainlikleri ve entrikalarıyla şeytana bile pabucunu ters giydiren yahudilerin vicdandan ve merhametten yoksun acımasızlıkları kadersel fıtratlarının bir gereği olup, hiçbir şart ve koşulda itibar edilemeyeceği, akitlerine inanılamayacağı, insan ya da dost zannedilerek güvenilemeyeceği ve asla arka dönülemeyeceği, tartışılması dahi mevzu bahis olmayan vahiysel ve güncel tecrübelerle vakidir. ÇÜNKÜ ONLAR FİZİKİ ŞEYTANLARDIR.
Dünyadaki Müslim-gayrimüslim ülkelerin İsrail vahşetine seyirciliği, aslında şeytani misyonundan dolayı gerçek sorumlunun İsrail değil, izleyiciler olduğu tartışılmazdır. Dünyanın bir suç imparatorluğuna dönüşmesine etken bu süreç, bilinmelidir ki gerek deprem ve afetlerle, gerek savaş ve hastalıklarla, gerekse isyan ve binbir çeşit musibetlerle herkesi kuşatarak vuracak, izlemenin ne denli bir fecaat olduğu; acı, korku ve dehşet içinde tadılacaktır. İsrail’in bir pire gibi ezilerek yok edilebileceği gerçeği, Lübnan hezimetiyle ispatlanmış, direnişçilerin ölümüne mücadeleleri karşısında panikleyerek inlerine kaçışı ibrete âleme bir ders olmuştu. Öyleyse bu sessizlik ve kaçış niye?
İsrail’in Lübnan katliamı akabinde; mücahitlerin nefsi müdafaa girişimlerini
engellemek, dolayısıyla İsrail’i korumak maksadıyla ABD’nin oluşturduğu sözde barış gücünde yer alan köle Türkiye, milyonlarca dolar rüşvetsi bedelle seçildiği BM geçici güvenlik konseyi üyeliğinde; neden İsrail’i durduramıyor, aleyhinde bir karar çıkaramıyor ve etkili olamıyor? Neden bir barış gücü oluşturtamıyor? Yoksa o üyelik sadece bir tabela mı?
Acımasız canavar İsrail’in yakın müttefiki olma utancını Müslüman Türk milletine yaşatan laik Türk devleti; cumhurbaşkanı, başbakanı ve muhalefetiyle trajikomik “kınama” tepkilerinden öte hiçbir yaptırımda bulunamamakta, ayrıca Olmert’in Türkiye’yi ziyaret edip, başbakan Erdoğan ile görüşmesi akabinde bu katliama girişmesi, fevkalade düşündürücüdür. Tıpkı bugün ki gibi, geçmişte cumhurbaşkanı Sezer’in İsrail’i ziyaretinin hemen ardından Lübnan’ı işgal etmesi; acaba bir tesadüf mü, yoksa hainsel bir teşvik miydi?!? Kamuoyunun bilmediği ve perde arkasındaki gizli şifrelerin ne olduğu, bir gün mutlaka deşifre olacaktır.
Yediden yetmişe yahudilerin tamamı, insan siluetindeki şeytanlardır. Müslüman Filistinlilere karşı işledikleri vahşetleri eleştiren veya kınayan tek bir yahudi gösterebilir misiniz? İsrail’deki yaklaşan seçimlere katliam ve soykırımla prim verecek bir toplum, insan olabilir mi?
Günlük tecrübelerden dahi ders çıkaramayan hükümetler; o çok önem verdikleri ekonomilerinin bir anda nasıl ve niçin altüst olduğunu muhakeme edemiyor ve çok yakında daha beterini yaşayacaklarını düşünemiyorlar. Haksız yere akan kan ve gözyaşlarının, çığlıkların, parçalanan bedenlerin, yetim ve dul kalan çocuk ve kadınların ahları, muhakkak İlah’ı adaletin sapmayan terazisinde değerlendirilecek ve herkes layık olduğunu bulacaktır. Basit bir ekonomi krizinde sallanan dünya, acaba paha biçemedikleri eşyaları ve cesetleri havada uçuştuklarında ne yapacaktır?
Bulundukları her toplumda karışıklık çıkararak insanları birbirine katıp barışı, birlik ve beraberlikleri bozan, devletleri ve milletleri parçalayan, kendileri dışındakileri acımasızca sömürerek ve katlederek yaşam hakkı tanımayan insan kisvesindeki lanetli yahudiler, tıpkı hayvanlar dünyasının mundar ‘domuz’ misali leş varlıklarıyla evreni cehenneme dönüştürmekte, kimilerinin haram ve pis domuz etini afiyetle yemelerinden farksız devlet ve toplumlarca insan bellenerek, değere tabi tutulmaktadırlar.
Bedeli çok ağır ve yıkıcı olan bu yanlışı Sultan II. Beyazıt’ta yapmış,1492 yılında yurtları İspanya'dan kovulan on binlerce yahudiye Osmanlı kentlerinin kapılarını açarak devletleşmelerine, dolayısıyla Ortadoğu’nun ve dünyanın başına bela olmalarına aracı olmuştur. Günümüz politikacıları gibi ekonomik çıkarlara odaklanan II. Beyazıt, katil yahudilerin iş gücü performanslarını hesap ederek, lanetlenmiş gerçekliklerini göz ardı etmiş, hatta, yahudileri ülkesinden kovan İspanyol kralı Ferdinand hakkında; "Böyle bir kralın zeki ve akıllı olduğunu söyleyebilir misiniz? Kendi ülkesini fakirleştiriyor ve benim imparatorluğumu zenginleştiriyor!" diyerek, gerçekte kimin zeki ve akıllı olduğu, zenginleştireceğini sandığı devletinin nasıl yahudilerce kökten yok edildiği tarihe geçmiştir. Gelişmeye ve kalkınmaya katkı sağlayan zekâları, çalışkanlıkları ve keşifleri iktidarları etkilemiş, yürekleri hoplatıp cinselliği uyaran cezp edici kötü emelli kadınlar misali zerk ettikleri zehrin yansıtacağı ölümcül fatura dikkate alınmamıştır.
Bir çağ kapatıp yeni bir çağ açan iki cihan sultanı, azılı düşmanlarının savaş meydanlarında yenemediği ve şehit edemediği tarihin en önemli, cesur ve dahi devlet adamı Fatih Sultan Mehmet Han’ın, 3 Mayıs 1481’de yahudi dönmesi olan özel doktoru Yakup Paşa tarafından zehirlenerek öldürülmesi, fıtratlarının kaçınılmaz bir davranışlarıdır. Çünkü onlar asla ıslah olmaz ve tövbe etmez hainlerdir.
“Asla güvenilmeyecek bir millet” başlıklı yazımda da izah ettiğim gibi; Allah tarafından fıtratsal bir yazgıyla lanetlenmiş bir topluma gösterebilecek merhamet ve insani bakış, mutlaka geri tepmekte, dolayısıyla en güçlü zehirden beter bir tahribat yaptıkları ve yapacakları tarihçe ve günümüzce belgelenmektedir.
Şeytan yahudilere soykırım uyguladığı gerekçesiyle suçlanan Adolf Hitler, yahudilerin barış ve insanlık aleyhine nasıl vahşi birer canavar olduklarını öncesinde gözlemlemiş, “Günün birinde benim altından heykelimi dikecekler” ileri görüşüyle haklılığı ortaya çıkmıştır… İsrailoğullarının şeytan misali lanetsel yaratılışları kötülüklerin ve en amansız felaketlerin üremesine neden olmakta, dolayısıyla “Adolf Hitler’in bir cani mi, yoksa bir kahraman mı” sorgusu, ciddi anlamda düşünülmelidir.
Zalimlikleri, hainlikleri ve entrikalarıyla şeytana bile pabucunu ters giydiren yahudilerin vicdandan ve merhametten yoksun acımasızlıkları kadersel fıtratlarının bir gereği olup, hiçbir şart ve koşulda itibar edilemeyeceği, akitlerine inanılamayacağı, insan ya da dost zannedilerek güvenilemeyeceği ve asla arka dönülemeyeceği, tartışılması dahi mevzu bahis olmayan vahiysel ve güncel tecrübelerle vakidir. ÇÜNKÜ ONLAR FİZİKİ ŞEYTANLARDIR.
Dünyadaki Müslim-gayrimüslim ülkelerin İsrail vahşetine seyirciliği, aslında şeytani misyonundan dolayı gerçek sorumlunun İsrail değil, izleyiciler olduğu tartışılmazdır. Dünyanın bir suç imparatorluğuna dönüşmesine etken bu süreç, bilinmelidir ki gerek deprem ve afetlerle, gerek savaş ve hastalıklarla, gerekse isyan ve binbir çeşit musibetlerle herkesi kuşatarak vuracak, izlemenin ne denli bir fecaat olduğu; acı, korku ve dehşet içinde tadılacaktır. İsrail’in bir pire gibi ezilerek yok edilebileceği gerçeği, Lübnan hezimetiyle ispatlanmış, direnişçilerin ölümüne mücadeleleri karşısında panikleyerek inlerine kaçışı ibrete âleme bir ders olmuştu. Öyleyse bu sessizlik ve kaçış niye?
İsrail’in Lübnan katliamı akabinde; mücahitlerin nefsi müdafaa girişimlerini
engellemek, dolayısıyla İsrail’i korumak maksadıyla ABD’nin oluşturduğu sözde barış gücünde yer alan köle Türkiye, milyonlarca dolar rüşvetsi bedelle seçildiği BM geçici güvenlik konseyi üyeliğinde; neden İsrail’i durduramıyor, aleyhinde bir karar çıkaramıyor ve etkili olamıyor? Neden bir barış gücü oluşturtamıyor? Yoksa o üyelik sadece bir tabela mı?
Acımasız canavar İsrail’in yakın müttefiki olma utancını Müslüman Türk milletine yaşatan laik Türk devleti; cumhurbaşkanı, başbakanı ve muhalefetiyle trajikomik “kınama” tepkilerinden öte hiçbir yaptırımda bulunamamakta, ayrıca Olmert’in Türkiye’yi ziyaret edip, başbakan Erdoğan ile görüşmesi akabinde bu katliama girişmesi, fevkalade düşündürücüdür. Tıpkı bugün ki gibi, geçmişte cumhurbaşkanı Sezer’in İsrail’i ziyaretinin hemen ardından Lübnan’ı işgal etmesi; acaba bir tesadüf mü, yoksa hainsel bir teşvik miydi?!? Kamuoyunun bilmediği ve perde arkasındaki gizli şifrelerin ne olduğu, bir gün mutlaka deşifre olacaktır.
Yediden yetmişe yahudilerin tamamı, insan siluetindeki şeytanlardır. Müslüman Filistinlilere karşı işledikleri vahşetleri eleştiren veya kınayan tek bir yahudi gösterebilir misiniz? İsrail’deki yaklaşan seçimlere katliam ve soykırımla prim verecek bir toplum, insan olabilir mi?
Ne acıdır ki tek bir yahudi, devletlerinin işlediği ürkütücü katliamlara ve soykırıma aleyhte zerrecik tepki vermezken, sözde Türk aydınlarının 122.000 insanımızı katleden, tecavüz eden ve diri diri yakan Ermenilerden özür dilemeleri, şüphesiz sarsıcıdır.
Geçmişte dünyaya adalet getiren açık alınlı Müslüman Türk milletinin, laik bir müstemlekeliğe dönüşmesiyle nasıl kapkara bir alına büründüğü, apaçık bir ibret vesikasıdır.
Kahrolsun Arap iktidarları, kahrolsun Müslüman toplum iktidarları!..
“Münafık, kafirden yetmiş kez daha tehlikelidir.” Hz.Muhammed. (S.A.V)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)