21 Kasım 2018 Çarşamba

Zina yapmayan yok!

Ateisti de, deisti de, teisti de, dinlisi de, dinsizi de, ılımlısı da, takvalısı da, solcusu da, sağcısı da, liberali de, muhafazakârı da, mütedeyyini de, açığı da, kapalısı da, erkeği de, kadını da…

Fiziki ilişkiyle yapılan zinada ar gözetilip gizliliğe önem verilirken; gözle yapılan zinada öyle bir özgürlük var ki, bedeni birlikteliği azmettirerek sapkınlığa götüren çok daha felaketsi bir haram vuku bulmaktadır. Çünkü göz zinası, bedeni zinayı teşvik eden gizli bir fuhşlyattır; gizli fuhşiyat da insanı zinaya götüren hayâsızlıkların ve sapkınlıkların bütünüdür.

Göz yani bakış zinası öyle bir kapıdır ki, şehveti tetikleyen tahrik edici güdümünden her türlü sapıklığı da doğuran bir giriştir.

Cinsel doyum arzusuyla bakmak olan göz zinasına sebep olan çevresel tesirin umursanmaması tamamen fıtrata aykırı olup, kadın ve erkeği yaratan Allah’ın yaradılış mutlakıyetini yok saymaktır. Dolayısıyla hiçbir insan, yaratılışlındaki fıtratının dışında herhangi bir iradeyi ortaya koyabilmesi mümkün değildir.

Manevi zina, maddi zinadan o kadar çok daha bedbaht bir zehirdir ki hem kalbi duyguların anlığını gidermez, hem cinsel zaafları çoğaltır, hem de eğilimleri arttırır. Bu sebeple bütün ahlak dışı istek ve münasebetler, önce bakışlarla başlar.

Kalp, ruhi ve bedeni tüm organların yönetim merkezi; gözde kalbin ana girişidir. Dolayısıyla ‘kalbi temizlik’ gibi sığ ve yüzeysel düşünceler, fıtrata zıt ve tamamen saçmalıktır. Bilinmelidir ki, duyu organlarımızdan, özellikle gözden kalbe şehevi duyguları uyancı ve azgınlaştırıcı mesajlar gelirse, insan ahlâk dışı bir hayatın ve ilişkilerin arzulusu olur. Çünkü cinsel arzulu bakışlar, Peygamberimizin ifadesiyle: «Şeytanın zehirli oklarından bir oktur...» ve kalbe ekilen şehvet tohumlarıdır.

Cinsel duyguları kamçılayıcı şartların hâkim olduğu öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, gerek tacizci gerek tecavüzcü gerekse çocuklara yapılan sapıklıkları teşvik eden seküler-laik ve demokratik düzenlerdir.

İslam öncesi cahiliye döneminden daha berbat olan çağdaş yani modern düşüncelerin hoyratlıkları, cinsel arzuları fantezileştiren çeşitlerle azgınlaşmış, utanma duygularını öldüren sinema ve televizyon filmleriyle mahremiyet katledilmiş; tiyatrolar, kitaplar, gazeteler, mecmualar, danslar, şovlar ve sokaklardaki dekoltelerle göz ve kalpler fesada uğrayarak, yıkıcılığı tarif edilemez boyutlara ulaşmıştır.

Öyle ki, helal bir ilişkiden tatmine erişilemez olunmuş; fırsatını yakalayamayanlar; ya etkilendikleri erkek ya da kadınları hayal ederek eşleriyle cinsel ilişkiye girmiş ya mastürbasyonla şehvetlerini söndürmeye çalışmış ya da zor kullanmak suretiyle taciz, tecavüz ve sapıklıklara meyledilmiştir.

Kadın fıtratı, erkeğin fıtratından başkadır. Erkek, zinasında cüretkâr olurken; kadın ise saklı ve sabırlıdır. Erkek anında şehvetsi tepkisini gösterirken; kadın, deşifre olmayacak bir kaçamak arar ve fırsatını bulduğu anda; hani derler ya,” denizden babam çıksa yerim” misali tatmini için hiçbir şeyi umursamaz.  Erkek avcısı kadınların, kadın avcısı erkeklerden hiç az olmadığını hatta daha fazla olduğunu biliyor musunuz?

Ama mesele kişinin erkek ya da kadın olması değil, zinadır!

Cinsellik ve şehvet, tıpkı yoğun bir yangının havadaki oksijeni tutuşturup ateş fırtınalarına ve rüzgârın etkisiyle türbülanslara sebep olması misali insanları öyle etkileşmiş ki,  ırzın, ahlakın, namusun ve sadakatin muhafazası imkânsız olmasa da fevkalade zordur.  Çünkü nefis serbest bırakıldığından ahlaklı olmaya fırsat tanıyacak düzen yoktur.  

Tecavüzcüyü ve sapığı tahrik eden hukuktur; devlettir; özgürlüktür; demokrasidir; seküler-laikliktir. Nefse gem vurmayan bir otorite, suçu sokakta değil, kendinde aramalıdır.

Ki, Allah, yarattığı kullarını bilmesinden dolayı indirdiği hükümlerle uyarılarda bulunmuş ve yasaklar getirmiştir. Öyleyse insanların fıtratlarını yaratan Allah bilmiyor da, hürriyet tanıyanlar mı biliyor? Kim o fıtratı verenin üstünde söz söyleyebilir?

Sen kalk, şehveti kamçılayan cinselliği uygarlıkla özdeşleştirerek böbürlenen; sonra da ahlaklıktan ve insanlıktan dem vurarak tecavüzcüyü ve sapığı suçla.

Uyuyana dek cinsellik ve şehvetle bileylenmiş bir erkek yahut kadının uykusunda dahi o etkinin atında kaldığı malum iken, ırz nerededir?

Çok şeyin içinde bizzat bulunarak şahit olmuş biri olarak ahlaksızlıkta öyle dipleri gördüm ki, namuslu sanılanın nasıl bir sapık olduğunu; cinselliğin ve şehvetin insaniyeti nasıl bitirdiğini, hiç ummadığım insanlardaki sapkınlıkları gözlemledim.

Sokaktaki tecavüzcü ve sapıklardan çok daha fazla öyle eğitimli, bilgili, kariyerli, makamlı, itibarlı, şöhretli, servetli, dokunulmaz, müessir ve kitleleri ardına takmış namussuzlar var ama düzen bayraktarı olmalarından baş tacı yapılabilmektedirler.

Her kim ne derse desin gerçek odur ki, şehvet, doğuran cinselliktir; cinselliğin etkisinde kalan şehvet, tepkisini açığa çıkarabilmek için ya gözle ya da ilişkiyle ya da zoraki yanıt vermeye mecbur kalır.  Bu sebeple Kur’an yasaları tartışılmaz bir hassasiyetle kabul edilmelidir.      

 “Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur. “ İsra 32
“(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler.” Nur 30 - 31

“Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.” Mü’min 19

16 Kasım 2018 Cuma

Atatürk ortak bir payda değildir!

Çünkü Müslüman Türk Milleti’nin Allah’ın indirdiği Kur’an ilkelerinden başkaca bir ilkesi olamaz; olabilmesi İslam’dan çıkmasına yegâne sebeptir.

Ancak İslam kimliklide olsalar siyasi partilerin tamamı laik ve Atatürkçü olmalarından Müslümanlar tarafından hiçbir şart ve koşulda temsile layık değillerdir.

Mesele değilim demek değil, sindirebilmek yani razı olmaktır. Bu sebeple kabul edilmiş bir yanlışlık kazanılmış bir zehirdir.

Her ne kadar Atatürk, CHP ve diğer Atatürkçülerin onayladığı bir mahreç ise, Müslüman toplumunda mahreci ALLAH’tır. Diğer bir ifadeyle Atatürk’ün ilkeleri değil, Kur’an ve sünnettir.

Müslümanlık tartışmasız bir ön kimlik; Türklük, Kürtlük, Arablık veya diğer uyruklar ikinci kimliktir. Dolayısıyla Müslüman olmayan bir kimlik asla bağlayıcı değildir ve olası bir bütünlük sağlasa da ancak mezara kadardır. Nasıl ebedilik bedende değil ruhta ise, ebedilik uyrukta değil dindedir.    

Zaten ülkemizdeki ayrışmayı doğuran Türkçülük ve Kürtçülük de dinin yerini laikliğin yani Allah’a olan inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden imansızlıktan dolayıdır. 

Hatırlarsanız Şeyh Said, ayaklanmaya gitmeden önce demişti ki; “Bizleri ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi bağlayan hiçbir şey kalmadı.”

Atatürk’ün ilahlığını sadece devlet ve siyasette değil, Diyanet İşlerinin ilk başkanı Rıfat Börekçi tarafından da kabul etmişti. Demişti ki, "Efendiler, onun her yaptığı doğrudur. Eğer dininizi değiştirin derse, tereddüt etmeyin, onda da bir hikmet vardır." Dolayısıyla münafıklık öyle kök salmış ki, ilahiyat bile etkisindeki ilkeleri din edinebilmiştir.

Asıl sorun partiler değil hukuktur; rejimdir; vahiy dışı düzendir. Gerek iktidardaki gerekse muhalefetteki partiler yani TBMM, CHP sultalığının figüranlarıdırlar.

Dolayısıyla hukukta iktidar olan Atatürk ve CHP’nin pratikte iktidar olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Ancak bu gerçeği idrak edemeyen Müslümanlar, CHP’nin sibobu olmaktan ileri gidememekte; dolayısıyla devlet olabilecekleri hezeyanlarıyla mastürbasyon yapmaktadırlar.

Müslüman millet, damarları kesilip kansızlıktan mevtalaşmış öyle bir hale gelmiştir ki, din ile millet yani nefsi ayrı ayrı rab edinip, dünya ve ahiret ilahları gibi bir hezeyanı içselleştirilerek din ve devlet işleri ayırmıştır. 
   
Atatürk ilkelerini akıl ve bilimin bayraktarı, ALLAH ilkelerini ise ilkelliğin ve cahilliğin kendisi yapmak suretiyle Müslüman Türk Milleti iğfal edilmiştir. Oysa Etkin Akıl olmaksızın bir akıl ve ilim olmadan bir bilimin var olabilmesinin imkânsızlığı idrak edilemedi. Tıpkı ruh olmadan bedenle insan olunamayacağı gibi!

Akıl ve bilimi öyle manipüle ederek din karşıtlığıyla özdeşleştirmişler ki, kader ve ölüm gerçeği dahi sapkınlıktan vazgeçmelerine vesile olamamıştır.

"İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır." G.E.Lessing

Devlet, hukuk; hukukta Atatürk ilkeleridir! Peki, Müslüman olan millet nerdedir?  

Milletin seçerek iktidara yahut muhalefete getirdiği partiler veya vekiller sağır ve dilsizdirler. Dolayısıyla millet iradesinin nasıl bir yalan olduğu Atatürk’ü ilah edinmiş devlet ve siyasetle aşikâr olduğundan milletin düşünce ve duyguları mezardaki ölülerden farksızdır.

Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanan İslam kimlikli siyasi partiler kâfirden daha beter öyle münafıktırlar ki, Allah adına yapılan duruşları provokatörlük sayarak, üzerlerine sıçramaması maksadıyla küfrü imana tercih ederler. Karşılaştığım birçok olayda olduğu gibi! Bu sebeple küfrü asıl meşrulaştıran kendileridir; dolayısıyla Müslüman’a münafıktan daha çok zarar veren yoktur!

Düşünebiliyor musunuz; şirki sindiremeyen Edirne’deki bir kız öğrenci ALLAH adına fırlayarak; “Atatürk ilah değildir” demiş ve o kız, hem tutuklanabilmiş hem de provokatör olduğu iftirasıyla taşlanabilmiştir. Diğer taraftan Cumhuriyet Gazetesindeki CHP’li bir gazeteci; “Atatürk ilahımdır ve kendisine tapıyorum” diyerek Allah’a hakaret yaptığı halde dokunulmamıştır.         

İman etmiş bir Müslüman için aşk ve tazim ancak yaratıcısı ALLAH’a duyulabileceği bir duygudur. Her hangi bir beşerin sultalaşabilmesi ve ilahlaştırılabilmesi apaçık bir küfür olduğundan ne peygamberler ne de Atatürk gibiler asla Müslümanların ilahı olamaz.  

Atatürk ancak Atatürkçülerin paydası olabilir ama Müslümanların asla!
Müslümanlara ALLAH ve elçisi Resulü hem dünya hem ahiret için yeter!

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.”  Tevbe 23

“O (Allah), Kitap'ta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kafirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir. “ Nisa 140 


“Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki, bozguncuların sonu nasıl olmuştur!” A’raf 86

14 Kasım 2018 Çarşamba

Devlet manipülasyonu…

Hak ve adaletin önünde öyle bir takozdur ki, hukuk ve yargıda o takozun kamalarıdırlar.

Seküler-laik bir düzende mesele Allah, Resulü ve vahiy ise, din adına yapılan hileli yönlendirmeler sadece ilahiyatta değil, tepkileri baskı altına almaya çalışan yargıda da mevcuttur.

10 Kasım’da yapılan şirke karşı tebliğ amaçlı reaksiyon gösteren Emine Şahin adlı 21 yaşındaki kız öğrenci; “Atatürk ilah değildir” ayetsi ve sünnetsi duruşunu yargının manipüle etmesiyle “puta” dönüştürülmek suretiyle genelleştirme ve yumuşatma girişimine hiçte yabancı değilim. Çünkü amaçları Kur’an karşıtı devlet aleyhine Müslüman halkın duyacağı infiali engellemektir.  

Aynı şeyi gerek emniyet gerek savcılık gerekse mahkemedeki ifadelerim esnasında aynen yaşamış; “sen öyle değil böyle demek istedin” gibi yönlendirilmelere kalkışılarak saptırmalarla karşı karşıya gelmiştim.

Ancak her defasında; “Bana verilecek cezadan kurtulabilmek için taviz vereceğimi sanıyorsanız umurumda değil. Hiçbir şantaj, baskı ve ceza alacağım kaygısı hakkı batıla çevirmeye; dolayısıyla geri adım atacak bir küfrü uzlaşmayı sindirmeye izin vermem” diyerek, Allah’ın lütfüyle haktan asla sapmadım. 

İman etmiş bir Müslüman’ın hakkı eğip bükerek doğrudan vazgeçebilmesi mümkün olmasa da, devlet güçlerinin tahakkümü adaletsizlikleri doğurabilmektedir. Ama her ne olursa olsun ilahın yani rabbin rızası gözetiliyorsa hiçbir tehdit ve çıkarın korku ve cazibesine kapılmamalıdır.

Yine bir gün Tempo Dergisiyle yaptığım ilk röportajdan dolayı hem şahsımın hem muhabirin hem de yazı işleri müdürünün hakkında dava açılmış ve mahkemeye çıkmıştık. Duruşma hâkimi savunmamı istemesi üzerine, Kur’an’daki bir ayet ışığında ifademi verdiğim sırada; hâkim sözümü keserek; “burada ayet okuyamazsın” dedi. Üstelik ayeti Arapça değil, Türkçe olarak mealden söylemiştim. Bende,”Allah indinde burada okumamın hiçbir sakıncası bulunmadığından söylerim” dedim.  Hakim, şaşkınlıkla bir müddet yüzüme bakmasının ardından; “Seni tutuklarım” dedi. Bende; “Allah izin vermezse tutuklayamazsınız” demem üzerine, beni mahkemeden dışarı çıkartmakla kaldı.

Çünkü Allah dilememişse beni tutuklayabilmesi mümkün değildi!    

Oysa hak ve adalet peşinde koşan Müslümanlar,  tek ilah gördükleri rablerine tumturaklı iman etmiş olsalardı, dünyanın herhangi yerindeki barbarlarca güdülmez; eziyetlerine aldırış etmez; baskı ve tehditlerinden yılmaz; ruhlarına fiyat etiketi koymak suretiyle ölümlü nefislerine peşkeş çekmez, yok öyle değil böyle demiştim diyerek münafıklığa yeltenmezdi.  

Seküler-laik ve demokratik bir düzen Müslümanlar aleyhine her ne kadar zulüm ise de, o zulmün karşısında durmamak, adaletle şahitlik yapmamak, mücadele vermemek, kardeşlerin yanında olmamak, göğsü siper etmemek, kaygılanarak kaçıp kurtulmaya çalışmak, doğruyu savunmaktan imtina etmek, hakkı haykırmamak, Allah’ından ötürü üstün olduğun halde boyun eğmek, hapsedilmekten ya da ölmekten korkmak da, kendine yaptığın zulümdür.  

Filistin, Suriye, Yemen, Doğu Türkistan, Arakan ve dünyanın pek çok yerinde fiziki zulümler var ise de, Türkiye’de de ruhi zulümlerin olduğu bir gerçektir.

Bir Müslüman’ın rabbi olan Allah’ını, Resulünü ve kitabı Kur’an’ı savunmaktan daha normal ne olabilir ki, savunma yasak kılınarak tutuklanılabilmektedir? Tebliğ yapılmasını Allah şart koşmuş ve Peygamberin de bir sünneti olduğuna göre; nasıl oluyor da tebliğin adı provokasyon; tebliğ yapanda provokatör olabiliyor? Güya iman edilen Hz. Peygamber Efendimiz ve sahabelerde tebliğ yapmamışlar mıydı?  Onlar da Türkiye’deki hukuk sistemine göre tutuklanacaklar mıydı?

Emine Şahin adlı 21 yaşındaki kız öğrenci gibi nice Müslüman Türk evladının tutuklanma sebebi, Türkiye’deki ilahın Allah değil Atatürk adlı ölü bir beşerin ilah sayılmasından mıdır?  

Gerek devlet gerek hukuk gerekse yargı Müslüman Türk Milleti’nin tartışılmaz değerlerini muhafazayla yükümlü değiller mi ki, mal ve canlarını Allah’a adamış milletimize ihanet edebilmektedirler? “Allah’tan başka ilah yoktur” ilkesiyle binlerce meşakkatle boğuşarak sayısız şehit veren ve nefsi çıkarları uğruna hiçbir İslam düşmanına prim vermeyen Müslüman Türk Milleti görülen böylesine bir zillet reva mıdır?

Müslüman Türk Milleti asla ne ikinci bir ilahı ne de Allah’tan başkasının ilkelerini kabul eder. Dolayısıyla Müslüman Türkiye asla Atatürk Türkiye’si olamaz. Çünkü Müslüman Türkler, Allah adına savaşmalarından ötürü şehitliği şeref addetmiş; dolayısıyla küfrü bir hukuk zorlamasıyla Allah’ı satmak suretiyle Atatürk’ü ilah edinmez. Ki, canlarını veren Türk asker ve polislere; “ALLAH için mi; yoksa Atatürk için mi” yaşamdan vazgeçtikleri sorulduğunda alınacak yanıt; TÜRKİYE’NİN TA KENDİSİDİR!

“İlahınız bir tek Allah'tır. O'ndan başka ilah yoktur. O, rahmandır, rahimdir.” Bakara 163

“De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah'ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak sahip ve hakimine) insanların ilahına sığınırım!” Nas Süresi

“«Allah'tan başka bir takım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?»” Saffat 86

“De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rab mı arayacağım? Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, uyuşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” En’am 164

12 Kasım 2018 Pazartesi

Vahiy yok; tevil var…

Ayet yok, yorum var;
Ruh yok, beden var;
İman yok, inanç var;
Kader yok, demokrasi var;
Şeriat yok, seküler-laiklik var;
Allah yok, nefis var;
Ahiret yok, dünya var;
Kulluk yok, özgürlük var;
Adalet yok, hümanistlik var;
Halife yok, insan var;
Hadis yok, rivayet var;
Sadakat yok, küfür var;  
Etkin Akıl yok, akıl var;
Mutlak İrade yok, bağımsızlık var;
Yaratıcı yok, yaratık var;
Sünnet yok, Peygamber var;
Vahiy yok, din var;
Ceza yok, kayırma var;
Hakkaniyet yok, benlik var;
İstikrar yok, hukuk var;
Hâkimiyet yok, devlet var;
Meçhullük yok, yarın var;
Bakilik yok, fanilik var;
Güven yok, teknoloji var;
Mutluluk yok, bilim var;
Ölümsüzlük yok, ilim var;
Çare yok, egemenlik var;
Şükür yok, gurur var;
Sabır yok, isyan var;
Ecel yok, ebedilik var;
Başarı yok, kibir var;
Engelleme yok, tadilat var;
Amel yok, söz var;
Doğru yok, yalan var;
Siyaset yok, politika var;
Edep yok, cinsellik var;
Ahlak yok, sömürü var;
Kur’an yok, düzen var;
Temiz yok, kirli var;
Gören yok, göz var;
İşiten yok, kulak var;
Kavrayan yok, kalp var;
İdrak eden yok; akıl var;
MÜSLÜMAN YOK, MÜNAFIK VAR…

Müslümanlık gibi eşi olmayan bir şeref, nefsin eline terk edilmiş olsaydı; ne vahiyle inmiş Kur’an’a ne de indirileni tebliği ile görevlendirilmiş Peygamberlere ihtiyaç olurdu.

Seküler-laik ve demokratik bir devletin verebileceği hayır değil şerdir! Dolayısıyla mutlak hâkim olan ALLAH’ın dışlanarak beşere iman edilmesinin doğurduğu imkânsızlık pratikle kanıtlıdır.

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

“De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber'in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.” Nur 54


“(Benim yaptığım) ancak Allah katından olanı, O'nun gönderdiklerini tebliğdir. Artık kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlikte) içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi vardır.” Cin 23

8 Kasım 2018 Perşembe

Türkçülük kâfirliktir…

Diğer bir ifadeyle dolaylı olarak açık bir inkârcılık ve bir İslam karşıtlığıdır.

Türkçülüğün bayraktarı ve rehberi Hüseyin Nihal Atsız der ki; “Kur’an, Allah kelamı değil, Muhammed’in kendi talimatıdır.” Yani ona göre Hz. Muhammed “Ben Peygamberim” diye ortaya çıkıp halkı aldatan, (haşa) bir sahtekâr konumundadır.

Atsız Mecmua'nın 12. sayısında yayınlanan "Aynı Tarihi Yanlışlığa Düşüyoruz" adlı makalesinde "Dilimize önce Allah girerek Tanrı’yı kovdu. Arkasından 'Muhammed' geldi" diyerek derin kinini göstermiş İslam karşıtı öyle bir kâfirdir ki, “Kur’an’ın Muhammed’in talimatı” olduğunu söyleyerek, Hz. Peygamberin kendi kafasından kurguladığı şeyleri Allah kelamı diyerek, insanları aldattığını iddia etmiştir.

Yine Atsız Mecmua'nın 17. sayısında çıkan "Çanakkale Savaşı" adlı makalesinde, gençliğin bir gemiyle eğlenip içerek Çanakkale’ye gitmesini eleştirir ve Türk gençliğine şöyle seslenir: "Sen Arap Muhammed'in mezarını artık bıraktıktan sonra senin kâben Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar değil midir? Sen kâbene, rahat bir geminin içinde cazbant dinleyerek mi, yoksa yalçın yollarda vaktiyle Çanakkale'de Türk vatanını korumaya koşanların çektiği zahmeti çekerek, yayan mı gitmek istersin?”

Ki, Hüseyin Nihal Atsız gibi Türkçüler öyle yalancı, iftiracı ve sahtekârdırlar ki, haçlı müşriklerinin dâhili uzantıları olarak güttükleri payda, “Kur’an’ı Hz. Muhammed’in kendisi hazırlayıp, Allah bana vahyediyor diye halkı peşine takması” düşünceleridir.

Dolayısıyla İslam’ın ve imanın en temel hakikatini inkâr ederek; “Kur’an, Muhammed’in talimatıdır”  diyebilen Nihal Atsız ve malum Türkçüler, birde kalkıp “İslam Türk’ün ve Turan’ın dinidir” söylemleriyle iman etmedikleri İslam’ı sömürmek maksadıyla istismar etmekte ve bir çeşni olarak değerlendirerek Müslüman halka hoş görünmektedirler.

Nihal Atsız’ın aksine Türkçülüğün fikir babası Ziya Gökalp, samimi olmasa da İslam’a inanırdı ama İslam’ın yenilenmesini isteyen bir reformistti. Diğer bir ifadeyle İslam’ı Türkçülükle özdeşleştirmekten yana bir tavır içindeydi. İslam’a vahyi olarak inanmak yerine sosyolojik ve rasyonalist olarak ele almaktaydı. Oysa İslam bir vahiydir; dolayısıyla sosyolojik ve rasyonalist bir anlayışa ve kanıta ihtiyacı yoktur.

Ziya Gökalp’ın Allah’ı milletle aynı seviyede tutması Türkçülük anlayışının bir yanlışıydı. Çünkü hata ve yanlışlarla dolu olan yaratık bir millet ile her türlü kusurdan uzak olan yaratıcı Allah’ı bir tutmak, asla doğru olamayacak bir şirkti. Ne var ki, Ziya Gökalp'in inanmaya olan hürmetine dayanarak ilahiyatın yerini sosyolojiyle doldurmak istemesi apaçık bir zehirdi.
      
İslam’la şereflenmeleri akabinde kendilerini yaratıcıları Allah’a adamış olan Müslüman Türk Milleti’ni ve devletlerini tahttan indiren Türkçülük yani milliyetçilik fitnesiydi. Kimi Türkçüler doğrudan İslam’a karşı olsalar da; kimileride İslam’ı bir meze olarak kullanmak suretiyle “olmazsa olmaz” Müslümanlık bağlılıklarını maskeleriyle sürdürmüşlerdir. 

Güya İslamiyet’in Türkleri gerilettiğine ve körlettiğine inanan Türkçüler, yine de karşı oldukları İslam’dan Müslüman milletin imanından ötürü vazgeçmemişlerdir. İslami açıdan Türkçülüğün Kürtçülükten ya da Arapçılıktan hiçbir farkı yoktur. Irkçılığın yani milliyetçiliğin öne çıkarılmasıyla İslami aşk ve tazimi yozlaştırarak gözden düşürme politikaları hep olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

1925 yılında İsmet İnönü, Türk Ocağı temsilcilerine yaptığı konuşmada şöyle der: “Görevimiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız."

Her ne kadar Türklerin dinin Müslümanlık olduğunu zoraki kabul etseler de, Türkçülüğü öyle bir üst kimlik olarak görürler ki, Türkçü olmak için mutlaka Müslüman olmaya gerek olmadığı ve din ayrılığı yüzünden gayrimüslimleri Türklükten çıkarmaya ihtiyaç bulunmadığı düşünceleriyle ikilem yaşarlar.  Bunu da Türkiye’de yaşayan ve hayatlarını kazanmak isteyenlerin dinleri ve ırkları ne olursa olsun Türk gibi konuşmak ve Türk gibi yaşamaya zorunlu tutulmalarıdır düşünceleriyle vahiy karşıtlığını kamufle etmeye çalışırlar.   

Haydi, Türkçülüğün bir ırkçılık olmadığını varsayalım. Peki, İslam’ı manipüle edebilmek için Müslüman Türk Milleti’ne dayatılmış bir milliyetçilik yani ulusalcılık olduğu gerçeği görmemezlikten gelinebilir mi? Türkçülükte dinin veya dinsizliğin ya da hıristiyanlık, yahudilik, zerdüştlük, şamanlık veya ateistlik gibi farklı inançların ve inançsızlığın önemli olmadığı; Türkçülük çatısı altında bir birleşmeyi dikte ettiği aşikar ise, Müslüman bir Türk’ün, Türkçü olabilmesi mümkün müdür?

Hani, milletin İslam idi; kavmiyetçilik nedir?
Irkçılık yapanların hıncı; bilesin ki dinedir!...
Türk, Kürt, Arap diye ayırmak; var mı İslam da yeri?
Fesatçılık olur vallahi; ırkı sürmek ileri…
Arap’ın Türk’e, Laz’ın Kürd’e üstünlüğü ne haber;
Küfür diye lanetliyor; öğren, Hazreti Peygamber.
                                           Mehmet Akif Ersoy

“Andolsun ki sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği halde (yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı nice milletleri helak ettik; zaten onlar iman edecek değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri böyle cezalandırırız.” Yunus 13

“Andolsun ki, biz senden önce kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara açık deliller getirdiler. (Onları dinlemeyip) günaha dalanların ise cezalarını hakkıyla vermişizdir. Müminlere yardım etmek de bize düşer.” Rum 47


“Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen aşırı gidenlerin emrine uymayın.” Şu’ara 151 - 152

4 Kasım 2018 Pazar

Nefsi olan her tercih sapıklıktır…

Bu sebeple insanları sapıklığa götüren devletlerdir.

Kökü olmayan kurumuş bir ağaç, nasıl ayakta duramaz pis bir ağaç ise; vahiysiz düşünceye sahip olan devlette pistir; sapkındır.

Seküler-laik ve demokratik bir düşünce düzeyinde nefse hâkimiyet tanınmış olmasından her nefsin farklı arzu ve istekleri bulunmakta; dolayısıyla devlette başlayan sapıklıkta sokağı etkilediğinden taviz ve teşvikin önü alınamamaktadır.  

Yoksa sokaktaki sapıklık nedir ki, devlet ahlak şövalyesi kesilebilsin!      

Asıl siyasi sapıklar öyle çoktur ki, sokaktaki sapıklar yanlarında samanlıktaki bir toplu iğnesi kalmaktadır. Şüphesiz nefis doğrultusunda meşrulaştırılmış bir ahlak ilkesi vahyi bir kural olmadığından tamamen gelenekseldir ve bozulmada bu yüzden ortaya çıkmaktadır. Her halükarda nefsin bir ahlak anlayışı olabilmesi mümkün değildir; velev ki, geleneksel bir anlayışı var ise de o, ahlak değildir’  

Kaynağını Allah’tan ve indirdiği mutlak dininden değil de din dışı seküler-laik düşünceden alan ahlak anlayışının nasıl yıkıcı bir tahribata yol açtığı hem devlet hem de sokaktaki sapkınlık ve adaletsizliklerle alenidir.

Her nefse kazandırılan benliksel ahlak serbestîliği din dışı otoriteyi mahkûm etmiş; dolayısıyla temel esası vahiy olmayan görsel ve göksel öğretiler ve teşviklerden ötürü “ahlaklı sapıklar” zümresi doğmuştur.  

Oysa güvencesi vahiy olmayan bir ahlak, ahlak değil doğrudan sapıklıktır.
Öyle ki, bir düzende veya toplumda yüz kızartıcı söz ve davranışlar halkın genelince kabul görebiliyorsa, artık o söz ve davranışlar yüz kızartıcı olmaktan çıkmıştır. Aksi takdirde gerek devlet gerekse sokaklardaki hoyratlıklara cüret edilebilir miydi?
Ne var ki, asıl sorun sokaktaki insanlar değil devletteki, siyasetteki, basındaki, sanattaki ve üniversitelerdekilerdir.   
“Kültürlü insanların ahlâk çıkmazlarında yardımcı olmak, kültürsüzlere yardımcı olmaktan daha güçtür.” Wolfgang Van Goethe
Esas sapıklık ve çılgınlık odur ki, Allah ve Resulü’nün hükümlerinin kabullenilmemesi, eğilip bükülmesi, itaat edilmemesi, vahiy ve sünnetin engellenmesi, ölçü alınmaması,  ortak koşulması, nefsi isteklerin sindirilmesi, adalete riayet edilmemesi, Allah’ın koyduğu şeriata karşı çıkılması, İslam dışı güçlere uyulması, ahirete değil dünyaya meyledilmesi, bilge olarak nefse inanılması, kendini yaratıcısı Allah’a değil nefsine adayandır.   
Sapıklık ya da ahlaksızlık sadece cinsellikten yani iki bacak arasından ibaret değildir. Ki, öyle olsaydı, mezarda yatan her ölünün cinselliği ve bacak araları mevzubahis edilirdi. Demek ki, insanı diri yapan nasıl beden değil ruh ise, sapıklık ve ahlaksızlıkta bedenden ziyade ruhtadır. Çünkü ruhun aynası bedendir!  
Seküler-laik ve demokratik düşünce düzeyinde insanlar sokağa fırlayıp özgürlük adına “ibneyim, lezbiyenim, geyim, eşcinselim, biseksüelim, transseksüelim, fahişeyim” diyerek haykırabiliyorsa, sapık olan, onlara cesaret vererek ayartan devletlerin ta kendisidir. Hele birde devlet, kerhaneler açarak ahlaksızlığı meşrulaştırmışsa, devletten başkası fahişe olabilir mi?    
Bir toplumun ahlaksız, nankör ve sapık olmasının müsebbibi neden devlettir biliyor musunuz; özgürlük adına nefisleri serbest bırakmasındandır. Ki, haksızlık ve adaletsizliklerin sebebi de devlettir.    
Seküler-laik bir ağaçta türeyen her dal ve yaprak, ahlaksız bir sapık olmak zorundadır. Çünkü kökü başka bir oluşuma izin vermeyeceğinden atıl direnişte bulunan Müslümanlar da yontulduğundan hak üzerindeki bir erdemliği alıkoymaktadırlar.

Cinselliğin, zinanın, fuhşun, kerhaneciliğin, tahrikçiliğin, teşhirciliğin, homoseksüelliğin, lezbiyenliğin, biseksüelliğin ve transseksüellik gibi birçok sapıklığın meşrulaşarak yayıldığı bir ülkede uyanan şehveti bastırmak ancak imanla mümkündür. Ancak Allah’a olan imanı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden seküler-laik bir anlayışta herkesin birbirinin üstüne çıkıp becermesi akan suyun yerini bulması gibi, o düşünceye göre normal bir sonuçtur.
“Bir ülkenin geleceği ve ilerlemesi sağlam kalelerle, güzel binalarla ve milli geliriyle değil, o insanların ahlâki değerlerine bağlıdır.” Martin Luther King
“Şüphesiz inkâr eden ve (başkalarını da) Allah yolundan alıkoyanlar derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.” Nisa 167
“Dünya hayatını ahirete tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir sapıklık içindedirler.” İbrahim 3
“Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.” Kasas 50

“(Resûlüm!) Kur'an'ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönülecek yere döndürecektir. De ki: Rabbim, kimin hidayeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir.” Kasas 85

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36

“Allah'ın davetçisine uymayan kimse yeryüzünde Allah'ı aciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah'tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” Ahkaf 32

"Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler)." Nuh 27

3 Kasım 2018 Cumartesi

Andımız “Veda Hutbesi”’dir!

Çünkü kendini yaratıcısı Allah’a ve dini İslam’a adayarak şehadeti ilke edinmiş Müslüman Türk Milletine başkaca bir ant yaraşmaz; hele de ırki yani milliyetçilik saplantısıyla fani dünya için ebedi ahiret hayatını satabilmesi mümkün değildir.

İŞTE ANDIMIZ…  

 

Allah'a hamd olsun. O'nu över, O'na şükrederiz. O'ndan medet umarız. O'ndan bağışlanma dileriz, tevbe ederek O'na ita­ate yöneliriz. Nefislerimizin kötülük telkinlerinden ve kötü ameller işlemesinden Al­lah'a sığınırız. Allah kime doğruyu gösterirse, kimse onu hak yoldan uzaklaştıra­maz. Kimin de hak yoldan uzaklaşmasına özgürlük tanırsa, kimse ona doğruyu gös­teremez. Tek Allah'tan başka tanrı olma­dığını, ilahlığında, otoritesinde, mülkün­de, tasarruflarında ortağı bulunmadığını kabul ve tasdik ederim. Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğunu kabul ve tasdik ederim.
Ey Allah'ın kulları, size Allah'a sığın­manızı, emirlerine yapışmanızı, günahlar­dan arınmanızı, azabından korunmanızı öğütlerim. Size tekrar tekrar O'na itaati tavsiye ederim. Sözlerime hayırlı olanla, O'nun izni ve yardımıyla başlıyorum.
Ey İnsanlar! Ben sizin hepinize, Al­lah'ın; emirlerini tebliğ ile görevlendirdiği, ilahî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur et­tiği tek yetkili Rasûlüyüm. Beni dinleyin, size bazı açıklamalar yapacağım. Bu yıldan sonra, bir daha burada sizinle buluşup buluşamayacağımı bilemiyorum.
Ey İnsanlar! Kanlarınız, canlarınız, yaşa­ma hakkınız, mallarınız, namuslarınız, haysiyet ve şerefleriniz, vücut bütünlü­ğünüz Rabbinizle buluşacağınız güne ka­dar bu ayınızda, bu beldenizde, bu günü­nüzün saygıya, korunmaya layık olduğu gi­bi, saygıya ve korunmaya layıktır, doku­nulmazdır. Ancak İslam'ın koyduğu sorumluluk gereği uygulanan gerekçeli kara­ra dayalı cezalar müstesnadır.
Benim sözlerimi iyi dinleyin ki, izzet ve şerefle huzurlu yaşamaya devam edesiniz. Sakın haksızlık yapmayın ve zulmetmeyin. Sakın baskı, zulüm ve işkenceye alet olmayın. Sakın zulme boyun eğmeyin. Haksızlığa rı­za göstermeyin. İyice anlatabildim mi?
Allah'ım, Sen de şahit ol.
Ashabım! Siz Rabbinizin huzuruna vara­caksınız, size işlediğiniz bilinçli amellerin hesabını sorulacak. İyice tebliğ edebildim mi?
Allah'ım, Sen de şahit ol!
Ey İnsanlar, Allah'a sığının, emirlerine yapışın, azabından korunun. İnsanların mallarını eksik teslim etmeyin, değerlerini düşürmeyin, bedellerini eksik ödemeyin, mallarını kötülemeyin, haksız rekabet yap­mayın, aldatarak, hile yaparak, fırsat kollayarak, gasp ederek insanların haklarını zayi etmeyin, zayiine sebep olmayın. Ül­kede, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmakta ve küfürde ileri git­meyin.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, bu emaneti sahibine versin. Size hediye verene hediye ile karşılık verin. Kefil borçlu gibidir. Borcun ödenmesi gerekir.
Soyunuzdan sopunuzdan medet umarak benim yanıma yaklaşmayın. İşlediğiniz bi­linçli amelleri vesile ederek yanıma gelin. Ben bütün insanlara da, size de aynı şey­leri söylüyorum.
Cahiliye döneminin faizli alışverişleri kaldırılmıştır. Yüce Allah, kaldırılan ilk faizin,  Abbas b. Abdilmuttalib'inki olmasını emretmiştir. Ancak anaparalarınız sizindir. Ne siz haksızlık edebilirsiniz, ne de haksız­lığa uğratılacaksınız. Allah, faizli alışverişin yapılmayacağını icrası kesin hüküm haline getirdi. Kaldıracağım ilk faiz amcam Ab­bas b. Abdilmuttalib'in faizli alış verişlerindeki faizdir.
Ey İnsanlar! Hangi ayda, hangi günde, hangi ülkede olduğunuzu biliyor musu­nuz?
(İnsanlar, ‘saygıya layık korunan bir günde, dokunulmazlığı olan ülkede ve bir ayda', dediler.)
Ey İnsanlar! Kanlarınız, canlarınız, yaşa­ma hakkınız, mallarınız, namuslarınız, haysiyet ve şerefleriniz, vücut bütünlüğü­nüz, Rabbinizle buluşacağınız güne kadar bu ayınızda, bu beldenizde, bu gününüzün saygıya, korunmaya layık olduğu gibi, saygıya ve korunmaya layıktır, dokunul­mazdır. Ancak İslam'ın koyduğu sorumluluk gereği uygulanan gerekçeli karara da­yalı cezalar müstesnadır.
Ashabım! Şunu belirteyim ki, Cahiliye dönemindeki bütün kan, su ve mal dava­ları, kıyamet gününe kadar şu ayaklarımın altındadır.    
 Kıyamet gününe kadar Cahiliye döneminde var olan kan da­vaları kaldırılmıştır, Cahiliye döneminde var olan kan davaları kaldırılmıştır, kaldıracağımız ilk kan davası, Amir (İyâs) b. Rebîa b. el-Hâris b. Abdülmuttalib'in kan davasıdır. O Sa'd b. Leysoğulları'nda sütanneye verilmiş bir çocuktu. Hüzeyl, onu öldürdü.
İyice tebliğ edebildim mi?
-Allah'ım Sen de şahit ol! Burada bulu­nanlar sözlerimi bulunmayanlara iletsin.   
Kâbe hizmetkârlığı ve hacıların su ihtiya­cını karşılama dışında cahiliye devrinin hükümet görevleri kaldırılmıştır.   
Kasten adam öldürmenin cezası, kısas­tır. Kasten öldürmeye benzeyen cinayet, sopa ve taşla öldürmedir. Diyeti, yüz deve­dir. Kim daha fazlasını isterse, o İslam'ı benimsemeyen Cahiliye dönemini özleyen biridir. En büyük Allah düşmanı, kendisine herhangi bir kastı olmayan birini sebepsiz yere öldürendir, kendisine el kaldırmayana sebepsiz yere vurandır.
İyice tebliğ edebildim? Allah'ım, Sen de şahit ol!
Ey İnsanlar! Sizi uyarıyorum, herkes yal­nızca kendi işlediği suçtan sorumludur. Suçlu evlattan dolayı baba sorumlu tutula­maz, suçlu babadan dolayı evlat da sorum­lu tutulamaz.
Ey İnsanlar! Şeytan, sizin bu toprakla­rınızda kendisine tapınılmasından ümit kesmiş bulunuyor. Ancak, bunun dışındaki önemsiz gördüğünüz davranışlarda, ara­nızda çıkardığı fitne fesatla sizi birbirinize düşürdüğünde   sözünün   dinlenmesinden hoşnut olacaktır. Dininizde sebat ederek, dininize sahip çıkarak, şeytanın, şeytan tıynetli ahlaksız azgınların, şeytani düzen­lerin vesvesesinden, dalaveresinden kendi­nizi koruyun.
Ey İnsanlar, yalan yere Allah'ın adını anarak yemin etmeyin. Yalan yere Allah adına yemin edenin yalanını Allah açığa çıkarır.
Ey İnsanlar! Zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki düzenli sistemine girerek seyrediyor. Ayların sayısı, on ikidir. Dört tanesi, savaşın haram olduğu aylar­dır. Bunlardan üçü birbiri peşinden gelir. Biri tektir. Bunlar Zilkade, Zilhicce, Mu­harrem ve Cumade'l-ahire ile Şaban ara­sındaki Mudar kabilesinin adını koyduğu ay Recep'tir.
Allah'ın, gökleri ve yeri yarattığı gün, Levh-i Mahfuz'da tespit ettiği kayıtlarda, Allah katında, ayların sayısı on ikidir. On iki aydan dördü savaşın haram olduğu ay­lardır. İşte bu haram aylarla ilgili hüküm, insanlığı, insani değerleri ve düzeni ayakta tutan dinin, medeniyetin, zamanla değiş­meyen tabii hukuk kurallarını içeren şe­riatın hükmüdür. Bu aylarla ilgili Allah'ın koyduğu yasakları çiğneyerek kendinize, birbirinize zulmetmeyin.
İlahlığında, otoritesinde, mülkünde, ta­sarruflarında, Allah'a ortak koşan Müşrik­ler nasıl size karşı topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlara karşı topyekûn savaşın. Bilin ki, Allah kendisine sığınıp, emirlerine ya­pışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanlarla,  kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görev­lerinin bilincinde olan müminlerle, muttakilerle beraberdir.
Saldırmazlığın gelenek haline geldiği, Al­lah'ın savaşı haram kıldığı ayları erteleyerek, yerlerini değiştirerek, on iki aya ay ilave ederek, hileli takvim düzenlemek, ke­sinlikle Allah'ın sene ve aylarla ilgili koy­duğu hükmü inkârda ileri gitmektir. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Al­lah'a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin, bu yüzden hak yol­dan uzaklaşmalarının, dalaleti tercihlerinin önü açılır. Erteleyerek, değiştirerek ilave ettikleri aydaki savaşları, bir yıl helal ve meşru, bir yıl haram sayarlar. Allah'ın ha­ram kıldığının sayısına uydursunlar da, Al­lah'ın haram kıldığını helal ve meşru kılsın­lar, isterler. Onların bilinçli kötü amelleri kendilerine süslenip güzel gösterilmiştir. Allah kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah'a iman, kulluk ve sorumlu­luk bilincini şuur altına iterek örtbas edip, küfürde, nankörlükte ısrar eden bir kavme doğru yolu gösterme lütfünde bulunmaya­cak, başarı nasip etmeyecektir.
Onlar bir yıl, Safer ayını helal sayıyorlar, bir yıl Muharrem'i haram sayıyorlardı. Nesî (yıla ekleme), işte budur.
 Allah'ım, Sen de şahit ol!
Ey İnsanlar! Kadınlarınızın sizler üze­rinde hakları, sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız vardır. Sizin onlardaki hakkınız, minderinize sizden başkasını oturtmama­ları, meşru tavsiyelerinizde size karşı çık­mamaları, hoşlanmadığınız kişileri izniniz olmadan eve sokmamaları, kötü söz söyle­memeleri kötü fiil ve davranışta bulunma­malarıdır. Şayet bunları yaparlarsa, Allah onları engellemenize, sıkıştırmanıza yatak­larında tek başlarına bırakmanıza ve hafif­çe, incitmeden vurmanıza izin vermiştir. Bun­lardan vazgeçer ve size itaat ederlerse, meşru, örfe uygun ölçüler içerisinde rızıklarını ve giyimlerini sağlama sorumluluğunuz var. Kadınların iyiliğini isteyin, durum­larının iyileşmesi için çaba sarf edin. Çünkü onlar müşterek hayatın gereği kendileri adına bir şey yapma gücüne ve imkânına sahip olmayan, sizinle birlikte yaşamak mecburiyetinde olan hayat arkadaşlarınızdır. Siz onları Allah'ın emaneti olarak aldı­nız. Allah'ın emri ve hükmüyle onlarla iliş­kiyi helal edindiniz. Eğer haklarını ararlar, sorumluluklarına riayet ederlerse onlara tavır takınmanıza, cezalandırmaya hakkı­nız yoktur. Onların serkeşliğinden ve şid­dete başvurmasından endişe ederseniz, onlara öğüt verin ve yataklarınızı ayırın. Aşırı gitmeden hafifçe vurun. Onların yi­yeceği ve giyimi konusunda cömertçe her türlü iyilik ve ihsanda bulunmanız, onların haklarıdır. Kadınların haklarına riayet ko­nusunda Allah'ın emirlerine yapışın, aza­bından korunun, onların iyiliğini isteyin, durumlarının iyileşmesi için çaba sarf edin. Hanımlarınız, sizlerin izni ve bilgisi olmadıkça, evinizin mali imkânlarını cömertçe harcamasınlar. Sözlerimi iyice anlayarak hatırınızda tutun.
İyice tebliğ edebildim mi? Allah'ım, Sen de şahit ol!
Ey İnsanlar! Meşru şekilde sahip oldu­ğunuz, üzerlerinde meşru haklarınız ve düzgün insani ilişkileriniz olan köle ve ca­riyelerinize, iş akdiyle bağlı işçilerinize ha­yırla muameleyi size tavsiye ederim. Sof­ranızda bulunanları ölçü alarak onların ka­rınlarını doyurmanızı, giydiklerinizi ölçü alarak onların giyimlerini sağlamanızı tav­siye ederim. Affetmeyi düşünmediğiniz bir suç işledikleri takdirde aranızda aynı cins­ten suç işleyenlere uyguladığınız cezaları ölçü alınız. Onlara işkence etmeyiniz, onları cezalandırmayınız.!
Ey İnsanlar! Sözlerimi iyi dinleyin, iyi muhakeme edin. Bütün ırklara mensup Müslümanların, Müslümanların kardeşi ol­duğunu bilin. Bütün müminler kardeştir. Kimseye, gönül rızası olmadıkça, kardeşi­nin malı helal değildir. Sakın haksızlık etmesin, hile yapmasın, haince davranma­sın.
Müslüman’ın kim olduğunu size anlata­yım mı? Müslümanların, dilinden ve elin­den zarar görmediği kişidir.
Müminin kim olduğunu size anlatayım mı? İnsanların mallarına ve canlarına za­rarı dokunmayacağından emin olduğu ki­şidir.
Muhacirin kim olduğunu size anlatayım mı? Kötülükleri ve günah işlemeyi terk eden kişidir.
Mücahidin kim olduğunu size söyleye­yim mi? Allah'a itaat yolunda nefsiyle mücadele eden kişidir.
Bu günün dokunulmazlığı gibi, müminin mümine zarar vermesi haramdır. Etini yeme mesabesinde olan müminin mümini gıybeti de haramdır. Namus ve haysiyetine zarar vermesi de haramdır. Müminin yü­züne tokat vurmak da mümine haramdır. Onu itip kakarak incitmesi de haramdır.
İyice tebliğ edebildim mi? Allah'ım, Sen şahit ol!
Ey İnsanlar! Yeryüzü Allah ve Rasûlüne aittir. İnsanlar, 'Allah'tan başka ilah yok­tur' deyip, benim Allah'ın Rasûlü olduğu­mu kabul edinceye kadar, insanlarla mücadele etmem, savaşmam emredildi. İn­sanlar kelime-i tevhidi söyleyince, kan­larını, canlarını ve mallarını korumuş olur­lar. Ancak İslam'ın koyduğu sorumluluk gereği uygulanan gerekçeli karara dayalı cezalar müstesnadır. Ahiretteki hesapları ise Allah'a aittir. Kendinize, birbirinize haksızlık etmeyin!
Ey Müminler, benden sonra küfre dön­meyin, birbirinin boynunu vuran kâfirler haline gelmeyin. Size, sımsıkı sarıldığınız sürece asla hak yoldan uzaklaşmayacağınız apaçık dinî, ilmî, idari, siyasi kuralları içe­ren Allah'ın kitabı Kur'ân'ı ve Rasûlü'nün sünnetini bıraktım. Bunlarla amel ediniz, davranışlarınıza Kur'ân ve sünneti yan­sıtınız. Bir de soyumdan yakınlarımı, Ehl-i beytimi bıraktım.
İyice tebliğ edebildim mi? Allah'ım, Sen şahit ol!
Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız bir­dir. İslam'da insanlar eşittir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem de toprak­tan yaratıldı. Allah katında en değerliniz, en çok Allah'a sığınanız, emirlerine yapışa­nınız, günahlardan arınanınız, azabından korunanızdır. Bir Arab'ın, Arap olmaya­na, bir başkasının Arab'a, bir siyahın bir kızılderiliye, bir kızılderilinin bir siyaha, takvanın dışında bir üstünlük sebebi yok­tur.
"Ey iman edenler, biz sizi bir erkekle bir kadından, bir asıldan yarattık. Birbirinizle tanışmanız, işlerinizi tedbirle idare etme­niz, karşılıklı olarak, İslami kurallarla örtüşen milletlerarası teamüllere uymanız, yardımlaşmanız, kültür ve medeniyet alış­verişinde bulunmanız, birbirinize iyiliği tav­siye etmeniz için, sizi milletler ve kabileler haline getirdik. Allah yanında en değerli­niz, en üstününüz, en çok Allah'a sığınanı­nız, emirlerine yapışanınız, en çok günah­lardan arınıp azaptan korunanız, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgür­lüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davrana­nınız, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olanınızdır. Allah her şeyi bilir, gizli-açık her şeyden haberdardır."
Ey İnsanlar! Görünürdeki organları kesil­miş bir Habeşli bile başınıza getirilse, size Allah'ın kitabındaki hükümleri uyguladığı sürece, dinleyin ve itaat edin.
İyice tebliğ edebildim mi? Allah'ım, Sen de şahit ol!
Burada bulunanlar, sözlerimi bulun­mayanlara iletsinler.
Ey İnsanlar! İyi dinleyin! Bütün peygam­berlerin daveti geçmişte kalmış, görevleri sona ermiştir. Yalnızca benim davetim ve görevim devam etmektedir. Ben insanların ihtiyacı sebebiyle Rabbimin katında davetimi, görevimi kıyamet gününe kadar muhafaza ettim. Ben önceki ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim. Beni mahcup etmeyin, yüzümü kara çıkarma­yın.
İyi dinleyin, bir kısım insanlar için elim­den bir şey gelmezken bir kısmını kurtaracağım. Ya Rabbi ashabım, diyeceğim. Ba­na, ‘Senden sonra din adına neler icat et­tiklerini bilmiyorsun', buyuracak. Ben cen­netteki havuz başında sizi bekleyen öncünüzüm.   
Ey İnsanlar! Allah, her hak sahibinin hakkını, her varisin, mirastaki payını belirlemiştir. Varise vasiyet yapılamaz. Vasiyet terekenin üçte birini de geçemez. Çocuk meşru eşe aittir. Zina edenin hak sahipliği söz konusu değildir. Hamisinin, amirinin, ortağının, işvereninin, efendisinin sağladı­ğı imkânlara nankörce davranan, Allah'ın Muhammed'e indirdiği Kur'ân'ı inkâr edi­yor demektir. Babasından başkasına men­subiyet öne süren veya efendisinden başkasını veli edinen, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Böylesinin ne azabı geri çevrilir, ne ceza yeri­ne fidye alınır.
Ey İnsanlar! Dinde aşırılıktan sakının. Sizden öncekileri kesinlikle dinde aşırılık­ları helak etmiştir. Hacdaki amelleri, dav­ranışları benden öğrenin. Bu seneden sonra bir daha haccedip edemeyeceğimi bile­miyorum. Bu öğütlerimi burada bulunan­lar bulunmayanlara ulaştırsın. Öğütlerimin ulaştırıldığı bazı kimseler burada dinleyenlerden daha iyi anlayarak, daha iyi mu­hafaza edebilirler, nice kimseler uygulaya­rak daha mutlu olabilirler.    
Ey İnsanlar! Allah sözlerimi işitip de bel­leyene, rahmetini merhametini ihsan et­sin. Allah yüzünü ağartsın. Mana yüklü sözlerimi anlamadan ezberleyen birçok in­san var. Derin manalar içeren sözlerimi bilen birçok insan, kendisinden daha yük­sek anlayış sahiplerine bu sözlerimi ulaş­tırsın. Üç vasfa, üç davranışa sahip olan;
-Samimiyetle Allah rızası için dinî görev­lerini yerine getiren,
-Müslüman idarecilere samimi davranan ve itaat eden,
-İslam toplumunun birliğini ve bütünlüğü­nü koruyan müminlerin İslam'a hıyanet etmeyeceğini, kalplerinden İslam'ı atma­yacağını bilin.
Bütün müminler gelecek nesilleri, İslam ile şereflenmemiş insanları İslam'a davet ederek İslam'ı tebliğ ve davet görevini yeri­ne getirmelidirler.
Benim dışımda benden sonra peygam­ber görevlendirilmeyecektir. Sizin dışınız­da ümmet de olmayacaktır. Rabbinizi ilah tanıyın, candan Müslümanlar olarak Rabbinize teslim olun, saygıyla Rabbinize kulluk ve ibadet edin. Rabbinizin şeriatına boyun eğin, adabına, erkânına riayet ederek beş vakit namazı aksatmadan aşikare kılın. Vicdanı, serveti, sosyal bünyeyi arındıran, berekete vesile olan zekâtı verin. Ramazan orucunu tutun. Yöneticilerinize itaat edin ki Rabbinizin cennetine girersiniz.    
Ey İnsanlar! Yarın Beni size soracaklar. Ne dersiniz? Peygamberlik görevimi yeri­ne getirdim mi? Vazifemi yaptım mı?
-Şahit ol ya Rabbi, şahit ol ya Rabbi, şahit ol ya Rabbi...
Size selam ve selamet diliyorum, Al­lah'ın rahmet ve bereket ihsanını niyaz ediyorum.
“(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” Al-i İmran 31

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” Ahzab 36