5 Ekim 2012 Cuma

Kötülük ve haksızlığa karşı şiddet ve ceza;


İyilik ve adaletin egemenliği için vazgeçilemez bir yaptırım ise, direnmenin maksadı nedir?

Benliğini galebe çaldırmış şeytan ve adımlarını takip eden insanların; nefislerini hapsederek doğruya, hakka ve adalete yönetebilmek mümkün müdür?

Eğer mümkün ise; neden Allah, kötüye karşı şiddet ve cezayı şart koşmuştur? Bu durumda Allah, yarattığı insanın düşmanı mıdır? Bir bilgiye göre saptırılmış insanların ıslah olabilmelerinin imkânsızlığını buyuran Allah, yalan mı söylemektedir? İnsanların iyi yahut kötüdeki etkileşimlerini iradesi altında bulunduran Allah mı, yoksa insan mıdır?

İyi ile kötü insanı, insan hakları çerçevesinde müsavileştiren hümanist düşünce; insanoğlunun hayrına mı, yoksa şerrine mi odaklıdır?

Şeytan, hümanizm adına nefisleri azdırarak bilumum kötülükleri temsil ediyor ise, insanlığa faydalı olabilmesi olası mıdır?

Aklın; doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran bağımsız bir güç olduğu teorisiyle sözde insanı egemenleştiren özgür irade savı; neden iyi de değil de kötüde yarışıp şeytanlıkta sınır tanımamaktadır? Temel, iyi ile kötü esası üzerine atılmış olduğundan, iyi de kötüde gereğini yapmakla mükelleftirler. Ancak kötüler, yaptıkları canavarlık, haksızlık ve adaletsizlikleri nefsi mazeretleri doğrultusunda iyi ve dosdoğru telakki etmelerinden neyin iyi, neyin kötü olduğu karmaşası, nefislerin gücü nispetinde meşruiyet kazanmaktadır. 

Bir düzende kötü ile yanlış, iyi ile doğru nefislerin eline terk edilmiş ise; o düzende hakkın ve adaletin sağlanabilmesi mümkün olmadığı gibi, vicdandan da söz edebilmek imkânsızdır.

Kötüye ve suça karşı verilen her taviz, sadece o toplumu değil, tüm insaniyetin sonunu getirecek tetiklemeyi yapar. Gerekçesi ne olursa olsun şiddete karşı şiddet, suça karşı ceza uygulamayan iktidarlar, şeytanın batağından ve şeytan dostlarının esaretinden kurtulamamaktadırlar.

Savaştan ve ceza uygulamaktan sakınan devletler, milletine ve insanlık âlemine güç ve izzet kazandıramaz, huzur ve güveni sağlayamazlar. Savaşa hayır diyenler; şeytanın yani kötülüğün ardına düşmüş korkak, hain ve nankör yaratıklardır.  

Nefislerin hüküm sürdüğü bir dünyada kendilerini hakka ve adalete adamayarak mücadele etmeyenlere ‘iyi’ diyebilmek söz konusu değildir.

İnsanlığın var olma amacı; kötüye karşı mücadele ve iyiliği egemen kılmak değil de nedir? 

“Cesaret insanı Zafere, Kararsızlık tehlikeye, Korkaklık ise ölüme götürür.” Yavuz Sultan Selim

Toplumları tutsak kılan korkaklıklarıdır. Umutlarını barbar güçlere bağlamış toplumlar, içinde bulundukları esaretten ve felaketlerden cesaretleriyle değil, sözde politik mantıklarla kurtarmaya çalışırlar. Oysa cesaretin mantıktan çok daha etkin olduğu aleniyken, başa gelebilecek bela korkusuyla şerefsizliğe razı olanlar, imansızlıklarını da kanıtlarlar.

Dünyaya hükmetmiş Müslüman bir millet olarak zaferlerimizi cesaretle Allah’a dayanarak elde ettiğimizi hatırlayabilirsek; ne ABD ne AB ne de NATO’ya ihtiyaç duymayıp her türlü müşkülatın altından kalkabileceğimiz tarihsel ve imansal bir delildir. Hak ve adalet uğruna girişilen savaş kayıp değil bilakis ekonomik açıdan da bir kazançtır. Çünkü nefsi bir çıkar gütmeksizin Allah adına yapılan savaşlar, o toplumu ihya eder. Eğer rızkın ve zenginliğin Allah tarafından verildiğine inanılıyorsa! Geçmişteki referansımızdan dolayı ayakta kaldığımız ve haçlıların saldırılarından korunduğumuz unutulmamalıdır. Bu kadar teslimiyetçi ve ayakçı politikalarımıza rağmen silinememiş olmamızın nedeni, atalarımızın bıraktığı mirastandır.     

Milletimiz her ne kadar imansal cesaretlerini koruyor ise de, vekil olarak seçtiğimiz politikacıların korkaklıklarından bedel ödemekte, tarihimizdeki şahlanışımızı gerçekleştiremeyerek bir kere ölmektense cehennem misali bin kere ölmekteyiz.

Suriye’den atılan top sonrası yöre halkın haykırarak, “Artık yeter! Bırakın savaşalım. Bin canımız olsa binini de çekinmeden feda ederiz” açıklamaları, millet ile politikacıların arasındaki farkı ortaya koymuş, cesur ve imanlı milletimizin geçmişinden hiçbir şey yitirmediğini ancak kendilerine fiyat etiketi koymuş politikacıların nasıl bu milleri çer çöp haline getirdiği ortaya çıkmıştır.

Sesleri gür çıkan insan müsveddesi korkak yığınların ulumalarına kulak verildiğinden, batıl güçlerden ve artıklarından medet uman pespaye politikacı ve gazeteciler, cesaretiyle namlı Müslüman Türk milletini dünyada rezil rüsva etmişlerdir. Köpekler misali havlamaktan dahi çekinen politikacıların idare ettiği bir toplumun başı dik olabilir mi?

Barış, adalet ve insanlık adına kötüye karşı yapılacak savaşı felaket görenden daha alçak ve şerefsiz kim olabilir?

CHP’nin terörist BDP ile aynı safta yer alarak tezkereye karşı muhalefet etmeleri, millet düşmanlığının bir kanıtıdır. Güya gençlerimizi düşünerek çıkacak savaşta ölebileceklerinden endişe duyma gerekçeleri, kanla sulanmış bu vatan topraklarında yaşamalarını haram kılmaktadır. Ayrıca öylesine yıkıcı bir fitne de sokmaktadırlar ki, savaşta ölecek olanların masum Anadolu gençleri olacağı, cephelerde ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan ne vekil ne de zengin çocuklarının çarpışmayacaklarını iddia ederek, vatanın bütünlüğünü tehlikeye sokma ihanetinden de kaçınmamışlardır.

Oysa gerçekten bu cesur ve imanlı milletin fertleri olmuş olsalardı, hiçbir vatan evladının hesap yapma arayışlarına kalkışmadan canlarını seve seve değerleri uğruna feda etmekten kaçınmayacaklarını bilirlerdi. Ama PKK’lı teröristlerin katliamlarına pekâlâ sevinmekten de geri durmazlar. Bu vatan ve milletin iktidarını CHP’ye emanet etmekle şeytana emanet etmenin bir farkı var mıdır?

Neymiş efendim; Türkiye ile Suriye’yi karşı karşıya getirip savaşa sokmak için tahrik amaçlı saldırılara karşı soğukkanlı ve temkinli davranmak gerekliymiş, Türkiye’nin başını derde sokmamalı ve sıkıntıya düşürmemeliymiş, Türkiye savaşa girmemeliymiş gibi korkakların sığındıkları argümanlar, Türkiye’yi güçlü, bağımsız ve caydırıcı kılabilir mi?  Hem güçlü ve bağımsız bir devletim diyeceksin, hem de kötüye karşı savaşmaktan korkacaksın! “Cesurun ayakları dayanmak, korkakların ayakları kaçmak için yaratılmıştır.” Hz. Ali (r.a)

Şeytanı takip eden kötüler kadar, iyilik ve adaletin taraftarları da aynı cesaret ve kararlılıkta hakkın yanında yer almış olsalardı, kötülüğün nebze kadar zararı hissedilmezdi. Ama savaş ve öldürülmekten kaçınanlar, dilsiz şeytanların ta kendileridirler. Bilmediğimiz şeyler bizi felakete sürüklemez. Bizi felakete sürükleyen şeyler, gayet iyi bildiğimizi sandığımız, fakat öyle olmayan şeylerdir.” Samuel Johnson

İnsanlar, yaşadıkları onca tecrübeye karşın akılları olduğu halde muhakemeden yoksun olmalarını ve duyguları bulunduğu halde vicdan taşımamalarını saptırılmışlıklarına yorumluyorum. Sürekli barıştan ve mutluluktan söz eder ama bedelini ödemeye yanaşmazlar. Savaşsız bir barış, sıkıntısız bir mutluluk elde edilebilir mi?

Savaşı bir ölüm ve felaket görürler ancak binlerce musibetin etraflarını çevirip çok daha beter uğrayacakları fecaatleri hiç hesaba katmazlar. Sanki ölüm ve felaket, sadece savaşla sahipleniliyor! Güçleri yetiyorsa ölümü ve felaket getiren diğer musibetleri de engellesinler de, korkaklıkları değer kazansın!  

Oysa musibetin, hilkatteki insanın insan olabilmesi için hakiki bir mihenk taşı olduğunu idrak edebilseler isyan değil sabreder, hatta beterin daha beteri olduğu muhakemesiyle şükrederler.

Kötüyle savaşmayacak, suçluya ceza vermeyeceksin; sonra da barış, iyilik ve adaletten yana olduğunu iddia edeceksin. Bedeli ödenmeden elde edilen kazanç gayrimeşru olduğuna göre; gayrimeşru bir barışın, iyiliğin ve adaletin mukim kılınabilmesi mümkün müdür?

Mal kaybeden bir şey kaybetmiştir;
Şerefini kaybeden birçok şey kaybetmiştir;
Cesaretini kaybeden de her şeyini kaybetmiştir… Goethe 

1 yorum:

Adsız dedi ki...

merhaba güzel abim şehit usma için vermiş olduğun taziye ilan beni burya getirdi.Suriye ile ilgili yazını da beğendim. selamtle