12 Şubat 2013 Salı

Geçmişin kölesi günümüzün robotu…


Amerikalı Marksist ünlü psikanalist ve sosyolog Erich Fromm, “Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğinki ise robot” tespitiyle insanoğlunun sözdeki özgürlüğünün hiçbir zaman özde gerçekleşmeyeceğini ortaya koymuştu.

Ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin'in; Hiçbir şey icat edilmedi, yeniden keşfedildi” ifadesindeki gibi kulsal akıl ve iradesini özgür sanan insan, kölelikten robota manipüle edilmesiyle ‘özgürlük fenomeni’ nefsini kandırdı ve geçici yetkiyle donatılan bir güçlü misali mutlak olacağını zannetti. Oysa yaratık olan insanoğlunun dilediğini yapabilecek bir özgürlüğe kavuşabilmesi ASLA mümkün değildir. Ne zaman Yaratıcıyı mağlup eder tahtına kurulur, o zaman özgür bir akla ve iradeye ulaşabilir.

Yahut İnsana ve maddeye bireysellik ve fiziksel özellik kazandıran ölümsüz ruhu dilediği gibi programlayarak yaratır, o zaman dilediği özgürlüğe kavuşur. Bedenler ve maddeler yok olur ama ruh ölümsüzdür ve varlığı hiçbir şekilde etkilenmez.  Varolma ve yaşama ruhsaldır, fizik mazerettir. “Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm

Ruhların her birine değişik bilgiler ve görevler yüklenerek, kimi yaşamın sonuna kadar iyi, kimi kötü olarak bedendeki ve maddedeki görevlerini sürdürürler. Kimileri de farklı davranışlar yahut atıllık sergileyerek ya iyiyle kötü arasında gidip gelir ya da durağanlık gösterir.

Ruhların programları gereği bedenlerinde olduğu insanlara işlev kazandırması ve yönlendirmesi, mutlak iradenin “o kitap”ta ki yazgısındandır. Her ruh; çirkin veya güzel, sakat veya sağlam, sağlıklı veya hastalıklı, güçlü veya zayıf bir oluşumla bedenleri biçimlendirmekte ve programı doğrultusunda fiziği güncelleştirmektedir. Bu oluşumun zaman içinde farklılıklar doğurması tamamen kadersel çizgisindendir.

Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek nasıl ki bir icat değil keşif ise; Yaratıcının etkisi ve yönlendirmesi altında olan akıl da özgür ve mutlak bir güç değildir.

Mümkün olan bir şey, başlı başına bir şeyi yoktan var edemez. Çünkü o, kendinin malik olmadığı bir şeyi kendi dışındaki şeylere vermek imkânına sahip değildir. Nasıl ki, sıfırdan pozitif bir sayı türetmek mümkün değil ise, mümkün olmayan bir şeyden de yeni bir şey meydana getirmek mümkün değildir. Bunun için muhakkak harici bir sebebe ihtiyaç vardır ve ancak o sebeple etkilenip varlık kazanabilir. Bu harici sebep kendiliğinden mevcut değil ise, elbette ki bir başkasına ihtiyaç duyacaktır. Bu sebepler zinciri neticede bütün sebeplerin ana sebebi durumunda olan bir sebebin varlığını zaruri kılacaktır. 

İlk neden, ilk gerçekliktir. Yaratıcı’dan ilk ruh ve akıl ortaya çıkar. Çokluk, ruhla ve akılla başlar. Bundan da âlem ve nefsin akılları türer. Her akıldan da, o aklın özü ve cismi oluşur. Akıl, cismi ruhsuz hareket edemeyeceğinden, akıllar sırasının sonunda Etkin Ruh bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri, insan özleri ve bilgileri doğar. Etkin Akıl, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk akıl, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk akıl kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her soyut âlemin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan ruhsal programdır.

İnsan zihninin özü, bilmektir, ancak insan her zaman biliyor değil ya da bildiğini yapabiliyor demek değildir. İnsan aklı, bilebilmeye yetilidir, fakat insanın bilme tarzı yalnızca mümkündür. İnsan zihni gerçekte herhangi bir bilgi olmadan, ancak bilebilme gücüyle bezenmiş olarak yaratılmıştır. İbni Sina bilgi anlayışında, insan zihninde bilginin varoluşu için, iki öğenin zorunlu olduğunu belirtir. Duyusal nesneleri algılamamızı sağlayan duyular ve algıladığımız bu nesnelerin suret ya da imgelerini bellekte saklama gücü ve soyutlama yoluyla nesnelerdeki özü ya da tümel unsuru yakalama yetisi. Fakat bu soyutlama, İbn Sina’ya göre insan zihni tarafından kendiliğinden gerçekleşmeyip, Yaratıcı’nın Etkin Aklı’nın bir eseridir. Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini aydınlatır. Allah, bundan dolayı insanın yaratıcısı ve buna ek olarak, insan bilgisindeki aktif güçtür. Buradan da anlaşılacağı üzere; tüm insanlarda hepsinin birden pay aldığı tek bir Etkin Akıl vardır. O’da Yaratıcı Allah’tır.

Akılsal kuralları, iradeyi ve mantığı bertaraf eden olaylar, düşünsel ve davranışsal bir ayniyet sağlayamıyor ve yaşanan ikilemler önlenemiyorsa; iddia edilen akılcı bir muhakeme ve yargıyla mutlak olmayan bilime dayalı iradesel bir çözümü gerçekleştirebilmek söz konusu değildir. Sadece entelektüellerin tartıştığı; okullarda, ekonomik, sosyal ve siyasi münazaralarda dolgu malzemesi olarak kullanıldığı, asırlar öncesine dayalı ütopik doktrinlerin karşılığı olmayan kuramsal döküntüleriyle bilim adına “bilgi terörü” estirildiği, böylece kaderin güttüğü fiziki hayatın serapsı fikirlerle örtbas edilmeye çalışıldığı aşikardır. Bu yüzden ne politikacıların, ne din adamlarının ne entelektüellerin, ne de eğiticilerin insanlara hiçbir katkıları bulunmamakta, dolayısıyla düzenlenen tartışma şovlarıyla en iyi laf ebeliği yarışmaları yapılarak, insanların etkilenebileceği sanılmaktadır. Ancak kaderle örtüşenler istisna!

Bu sebeple olumsuzlukların meydana gelmesi, aldatılma, sömürülme, sapma ve kandırılmada ki etki, ardına düşünülen arkadaş, bilge veya önderlerin iknasından değil Allah öyle dilediği içindir. Allah’a kul olmayı reddedenlerin özgürlük adına hilkatteki eşlerine kullukla mahkûmlukları, idrak edebilenler için apaçık bir lanettir.

“Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.” Fussilet 25

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” Maide 105

Özgür olabilme hevasıyle kölelikten özgürlüğe geçiş serüveninde robotluktan öteye ilerleyemeyen insanın Allah’a kullukta teslim olamamasının nedeni; sürükleyici güce sahip bir inat ve itiraz duygusu taşımasındandır. Bu duygu veya mantığının tesirine kapılan insan, Allah’ın haklı olduğunu bildiği halde bir türlü kabul etmez, yani nefsine mağlup olur. Şu halde insan, belirtilen inatçı duygusuna karşı koymak suretiyle nefsine hakim olmasını ve gerçeği kabul etmesini bilmesi gerekirken yahut bildiği halde; neden başaramıyor?

Allah kuluna kâfi değil midir? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun yolunu doğrultacak biri yoktur. Allah kime de hidayet ederse, artık onu saptıracak yoktur. Allah, mutlak güç sahibi ve intikam alıcı değil midir?” Zümer 36-37

Hiç yorum yok: