5 Eylül 2010 Pazar

Böylesi bir Genelkurmay ve yargıya saygı duyulabilinir mi?

Genelkurmay ve yüksek yargıya yapılan eleştirileri cumhuriyete karşı bir saldırı olmakla manipüle edip suçlarını gizlemeye kalkışan halk düşmanı rütbeli ve cübbeli mücrimlerin girişimleri; devleti ve milleti yozlaşmışlığa, hukuksuzluğa ve adaletsizliğe götüren yegâne sebeptir.

Vahiy ve vicdan karşıtı ideolojik yargının haksız, adaletsiz ve taraflı kararlarına getirilen haklı tenkitleri “yargı kararlarına saygı” baskısı ve istismarı bir gerekçeyle tanrısal dokunulmazlığa gidilmesi, ancak diktatörsel bir bağımsızlık dayatmasıdır. Israrla vurgulanan yargı bağımsızlığının da amacı; hiç kimseye hesap vermeme üstünlüğünün bir buyurganlığıdır.

Genelkurmay ve yargının; cumhuriyet ve hukuk devletinin temel güvencesi olduğu anlayışı, sırf bürokratik oligarşinin olmazsa olmaz egemenlik vurgusudur. Halk iradesinin hâkim olmadığı ülkelerde hükmeden memurların kudretle donatıldığı rejimimizle sabittir. İdeolojileri doğrultusunda diledikleri gibi halkı ve siyaseti gütmelerinden baskın, adaletsiz ve taraflı davranmakta, dolayısıyla siyasi tartışma ve çekişmelerin bizzat merkezi olmalarından devletin ve milletin efendileri olarak gözdağı ve şiddeti rejim adına yapmayı meşru bir hak sayabilmektedirler. Halkın, dolayısıyla vekili hükümetin denetimden uzak bir başıboşlukla bağımsızlık adına tanrısal bir yetkiyle konumlandırılmalarından terör, kaos ve suçlar patlamakta; ayırımcılık, eşitsizlik, haksızlık ve adaletsizlikler vicdanları dağlamakta, ideolojik yargı cinayetleri ülkeyi sarsmaktadır.

Dünya, vicdanları eritip bitiren öyle vahşiliklere sahne olmuş ki; fotoğrafı çektiren gibi izleyenlerde aynı acı, dehşet ve ürpertiye kapılarak bu nasıl bir canavarlık sorgularıyla cebelleşip, yine de doğruda birleşememeleri çözülemeyen bilimsel bir muammadır.

Hilkatte insan görünümündeki şeytanların maddi, dini ve ırki vahşilikleri; en yırtıcı hayvanları bile gıpta ettirmiştir. Canavarlığın tartışılmaz simgesi olan Darakula ya da Kazıklı Voyvoda lakaplı Vlad Tepeş’in Müslüman Türk düşmanlığı ile devrimlerin İstiklal Mahkemesi yargıçları ve CHP’nin vahiy düşmanlığı arasında hiçbir fark bulunmadığı kararları ve politikalarından anlaşılmaktadır.

Vlad Tepeş, en acımasız ve amansız Müslüman Türk düşmanıydı. Kazıklara vurulmuş ve işkencelerle can vermekte olan Türklerden oluşan bir dairenin etrafında saray halkıyla yemek yemekten haz duyar, eline geçirdiği Türk esirlerin el ve ayak derilerini yüzdürür ve meydana çıkan kırmızı etlerini tuzla ovuşturduktan sonra, elem ve azabın daha da artması için keçilere yalatırdı. Ona gönderilen Osmanlı elçileri başları açık olarak kendilerini tanıtmak istemeyince, sarıklarını, başlarına çivi ile çaktırırdı. Sonunda Fatih Sultan Mehmet, zalimliğiyle tüm dünyayı titreten Drakula Tepeş’in kellesini vücudundan ayırarak başını İstanbul’a getirtmiş, ancak Drakula’nın dehşeti bir efsane olarak günümüze dek uzanmıştır.

İşte 25 Kasım 1925 yılında İstiklal Harplerinden yeni çıkmış aç, işsiz, evsiz, dul, yetim, gözü yaşlı, yorgun ve perişan Müslüman milletimizi dini emir, örf ve geleneklerinden koparabilmek maksadıyla kanlı devrimler başlatılmış, devrimlerin sembolü kabul edilen “Şapka İktisası Kanunu” ile insanlar ya zindanlara atılıp çürümeye terk edilmiş ya da asılarak idam edilmişti.

Vlad Tepeş, sarıklarını çıkarmayan Müslümanların başlarına çivi çaktırırken, İstiklal Mahkemesi yargıçları da idam ediyordu. “Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur.” Atatürk

Ancak bugün Kemalistlerin ısrarla inkâr ettikleri yahut o günün şartları diye geçiştirdikleri bir olay var ki, sanırım Vlad Tepeş bile o kadarını yapmamıştır.

İstiklal Mahkemeleri, tıpkı Osmanlı Elçilerinin sarıklarını çıkarmayı reddetmeleri akabinde başlarına çivi çakılması misali şapka mecburiyetine karşı çıkanları gıyabında yargılayıp idam kararı veriyordu. O tarihlerde şapkaya karşı çıkanlardan Mevlevi ibrahim Hakkı Efendi’de, Erzincan İstiklal Mahkemesince gıyabında idama mahkûm edilir. Ancak her vatan evladı gibi işgalci düşmanlara karşı vatanını ve milletini savunan âlimi bulamadıkları için idam kararını gerçekleştiremezler. Aradan iki gün geçtikten sonra bir sabah namazı vakti, İbrahim Efendi’nin eceli gelir. Çocukları babalarının ölüm haberini İstiklal Mahkemesine bildirir. Mahkeme tarafından köye bir müfreze gönderilir. Müfreze başındaki yetkili bu durumu kabul etmez. “Olmaz, bu adam kanuna karşı geldi, mutlaka asmam lazım.” der. Bunun üzerine kabir açılıp ceset çıkarılır, şahitlerin huzurunda kanuna muhalefet etmek suçundan cesedi asarak tekrar gömerler.

Dünyada bir eşi ve benzeri bulunmayan ve insanlık ayıbından çok daha öte, hatta tarihte kara bir leke dahi olamayacak vahşi bir mahkeme kararına mı saygı duyalım?

Ayrıca devrimlerin sembolü kabul edilen şapka kanunu; hedeflenen amacına ulaştığından mı yürürlükte olmasına rağmen anıtkabir tapınak şövalyeleri başta olmak üzere laikler ve Atatürkçülerce itibar edilmiyor?

O günün koşulları ve özgürlük gerekçesiyle örtbas edilmeye çalışılan vahşiliklerin yaşandığı acımasız CHP diktatörlüğünde insani değerler yok muydu? Ülke halkını her alanda çağdaş ve uygar düzeye çıkarabilmek için mi insanlara akıl almaz işkenceler uygulandı ve cesetleri mezardan çıkarılıp asıldı? Acaba merhametin, insanlığın, acımanın, vicdanın anlamı bilinmiyor muydu? Yoksa o dönemin çağdaş CHP’si insan değildi de şimdi mi insanlaştı?

Geçmişin CHP’li Türkiye’si çağdaşlaşma ve özgürlük adına Genelkurmay ve yargı despotluğuyla nasıl Müslüman, Kürt ve Alevi halkını doğramış ise; günümüz şartlarında da aynı amaç peşinde koşup, fırsatını yakaladığı anda eskisinden çok daha korkunç eylemlere girişeceğinden şüphe duyulmamalıdır. Darbe planları, yargı kararları ve diktatoryaya son verecek anayasaya değişiklik paketine karşı çıkışları, bu gerçeğin bir kanıtıdır. Olası bir CHP iktidarında pusuda bekleyen Ergenekon ve pkk’nın Türkiye’yi cehenneme çevireceğini insanlar idrak edemese bile deprem misali hayvanlar hissetmektedirler.

ABD Başkanı Obama’nın kanla suladığı ve ceset dağlarına çevirdiği Irak’tan çekilmesini “Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu sona ermiştir” açıklaması ne ise, CHP diktatöryasının da akıttığı kanlarla ABD misali Türkiye’yi çağdaşlaştırması aynıydı.

Hain komutanların terör örgütü pkk ve Ergenekon ile yakın işbirlikleri deşifre olmuş, yüksek yargının uç beylerinin de aynı ihanet içinde yer aldıkları gündeme oturmuştur.

Gerek HSYK gerek Yargıtay ve gerekse Danıştay’da ki vicdan ve halk iradesi tanımaz başı buyrukluk ve insafsızlıkları referandum korkusuyla öyle had safhaya çıktı ki, Abdullah Öcalan’dan bile medet umar hale gelmeleri, yargının ne kadar güvenilmesi ve saygı duyulması gerektiğini ortaya koymaktadır. Kayıtsız ve şartsız egemenliklerinin devamı için millet hâkimiyeti aleyhine pkk ile işbirliğine kalkışan ve bdp’nin kendilerine lazım olduğunu, aksi takdirde referandumda çıkacak bir “EVET”’le işlerinin biteceğini yani, diktatörlüklerinin sona ereceğini itiraf etmeleri, yine de bazılarına ders olmayabilmektedir. Çünkü mühürlüdürler…

Bdp’nin boykot kararını kendilerinin aldırdığını, bdp’nin Kürtlerin Müslüman bölümü olmadığını, yöneticilerin kendileri gibi vahiy düşmanı olduklarını, dolayısıyla bdp’nin CHP’ye çok yakın yani, acımasız olduğunu, referandum sürecinde, tıpkı cuntacı milliyetçilerin MHP’nin elinden tutmaları misali CHP’nin de bdp’nin elinden tutması gerektiği önemini vurgulamaları, yüksek yargının ihaneti değil de nedir? Nasıl olur da böylesi bir anlayışa sahip ve kaos çıkarabilmek için terör örgütleriyle işbirliğine cesaret edebilen ve kışkırtabilen bir yargıya güvenebilinir ve kararlarına saygı duyulabilinir?

Gerek darbeci teröristlerin salıverilmesi, gerek darbe planlarının üstü örtülmek istenmesi, gerek muvazzaf generallerin yargıdan kaçırılması, gerek Erzincan Başsavcısının kurtarılması ve teröristlikle yargılanırken görevine iadesi, gerekse söz konusu ihanetsi görüşmelerin sıcağı sıcağına kamuoyuna yansımasına binaen suçlu yargı üyelerinin millete meydan okurcasına sahiplenilmesi; yargıya güvensizliğin ve kararlarına saygı duyulmamasının haklı bir sebebi değil mi? Yargı, ideolojik bağımsızlığından koparılmadıkça adaletin mukim olabilmesi mümkün müdür?

Hâlâ düşünüyor musunuz?

HSYK Başkan vekili Kadir Özbek’in “konuşmalarının içeri önemli değil, kimin dinlediği ve sızdırdığı önemlidir” açıklaması; Kemalist yargı üyeleri hangi suçu işlerlerse işlesinler asla dokunulamaz tanrısallıklarının bir delilidir. Açıkça anlaşılacağı üzere; bağımsızlık gerekçesiyle idamlık suç işleyen yargı üyelerinin mutlak dokunulmazlıklarının devamı ve adalet önünde yargılanmamaları; yargı organlarının halkın yani, vekili olan meclisin kontrolünde olmayışlarındandır.

Zaten terörü ve adi suçları azmettirerek devlete ve millete zarar verenler atanmış kirli yargı üyeleri ve komutanlar değil de halkın iradesiyle seçilmiş hükümet veya meclis midir?

Başarısızlığın ve mağlubiyetin sembolü Org Başbuğ’un emekliye ayrılması sırasında gözyaşları içinde; “Özellikle 2 yıllık Genelkurmay Başkanlığım görevim sırasında bana destek olan eşime ve benim çocuklarım oldukları için kızıma ve oğluma teşekkür ediyorum ” sözleri, bilhassa pkk’nın Hantepe baskını sırasında katledilen Mehmetçiklerimizin şehit edilişlerini canlı olarak ekrandan seyredip hiçbir müdahalede bulunmayan Org. Başbuğ’un utancı olması gerekirken, pkk’lı bir teröristin arkadaşı olan oğlu için gözyaşları dökmesine literatürde hiçbir karşılık bulamıyorum. Acaba komutanlıkları boyunca milletimiz ve şehitlerimiz yanında değildi de sadece eş ve çocukları mı kendisine destek vermişti? Neden komutası altında can veren vatan evlatları için gözyaşı dökmedi de sağ olan eşi, kızı ve oğlu için gözyaşı döktü? Sadece eşi, kızı ve oğlunun mu Genelkurmay Başkanıydı? Binlerce dul ve yetim kalmış milletin evlatları kendisi için hiçbir şey ifade etmiyor muydu?

Org. Başbuğ’un Müslüman TSK’nın komutanı olmasına rağmen camide dua eden ve dinci diye düşman ilan ettiği sarıklı kendi vatandaşlarıyla tek bir görüntüsü bulunmazken; İsrail’i ziyareti sırasında Yahudilerin kutsal yeri “ağlama duvarında” ibadet ettiği ve aşırı dinci bir yahudi’yle samimi fotoğrafı, zaten düşünce, duygu ve inancını özetleyen bir kanıttı. Askerlerimiz canlarını veriyor ama o, gözyaşı döktüğü eş ve çocuklarıyla birlikte hayatın tadını çıkarıyor…

Bunu da mı muhakeme edemiyorsunuz?

İşte komutanlar; işte yargı üyeleri; işte pkk ve Ergenekon terör örgütleri! Nerede Müslüman Türkler, Kürtler ve diğerleri…

Referandumda oylanacak olan milletin anahtarı Anayasa Değişiklik Paketi, diktatörlerce iddia edildiği gibi Ak Parti’nin lehine hazırlanan bir anayasa değişikliği olsaydı, genel veya yerel seçimlerde olduğu gibi yine oy kullanmazdım. Çünkü Ak Parti gidici, kalıcı olan ise bağımsızlıktan dem vuran oligarşi bürokrasidir. Çünkü sizlerin parti seçme tasarrufu ne Genelkurmay’da ne de yüksek yargı’da mevcuttur.

Bugüne kadar hiç oy kullanmadım. İnşallah referandumda ilk defa oy kullanıp “EVET” diyerek; haksızlıklara, adaletsizliklere, hainlere, provokatörlere, sömürücülere ve acımasız diktatörlüğe karşı hayati vazifemi yerine getirecek, bizler için canlarını feda eden şehitlerin, sakat kalan gazilerin ve atalarımın kanlarını yerde bırakmayarak, gelecek nesillerin hür, adil, birlik ve barış içinde yaşayabilmelerine katkıda bulunabilmek için tüm aile efradımı sandığa götüreceğim…

Hatırlayacağınız üzere; dünyadaki birçok büyük kentleri geride bırakarak çocuk pornosu izlemede Türkiye’ye kara leke çalarak İzmir’i, Ankara’yı ve İstanbul’u ilk dörde yerleştirenler kimlerse; referandumda “hayır” oyu verecek olanlarda onlardır...

Sizde mi onlardan biri olmak istiyorsunuz?

Hiç yorum yok: