25 Mayıs 2015 Pazartesi

Dinsiz siyaset, ruhsuz beden gibidir!



Dolayısıyla beden nasıl çürüyerek cüruf halini alıyorsa,  siyasette yozlaştırılarak politika haline geliyor. 
Sözde yaratıcı Allah’a ve dinine lütfedercesine tanıdıkları kutsallık payesiyle siyaset ve dünya işlerini vahiyden öyle hileyle dışlamışlar ki, gökyüzünde Allah’ı, yeryüzünde de beşeri egemen kılarak, kendilerini yeryüzü tanrısı yapmışlardır. Lakin düştükleri ikilem çukurunda debelenmekten sakınamamışlar; başarılarını iradelerine, başarısızlıklarını da doğa yahut Allah’a yükleyerek acizliklerini ikrar etmekten de kaçınamamışlardır.    
Oysa Allah, yarattığı kâinat, dünya ve tüm canlılar için hükümler koymuş, cin ve insan dışında her şey zatına boyun eğdiği halde onlar, “ben” diyerek asi olmuşlardır.  
Dini siyasetten ayırmanın amacı, Allah’a olan kulluğu doğrudan reddetmektir; diğer bir ifadeyle Allah’ın karşısında “ben” de varım demektir. Yani Allah’a karşı açılan bir egemenlik savaşıdır.
Ruhsuz bir bedenin ölümünü engelleyemeyerek yenilmeleri gibi dinsiz bir siyasette de düzen tutturamayak çerçöp olduklarını istemeseler de kabul ediyorlar ama nefislerinin ısrar ve inatlarından Allah’ın mutlak hükümranlığına teslim olmamak için cambazlıkta sınır tanımıyorlar.  
Dini vicdana, aklı da siyasete bağlama manipülasyonunda toplumları ikna eden seküler merkezli tüm düşünceler,  gerek vicdan gerekse aklı birbirinden bağımsız etkin güçler olarak tanımlayarak, aklı, kişinin özgür iradesiyle özdeşleştirmişlerdir. Hâlbuki akıl ve vicdan, ruhun direktifinde etkileşim gösterdiklerinden yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildirici kalp ve zihinden üreyen kuvvetlerdir. Neden kalpten üreyen bilgiler ruhun öz malı olabiliyor da, zihinden üreyenler bedenin iradesinden kaynaklanıyor sorusunun sorgulanmaması yanlışı meşrulaştırmıştır. Eğer beden, beyin veya diğer organlar akıl ve irade için mutlak bir güç ise,  neden ruhun bedenden ayrılmasıyla akıl muhafaza edilemiyor? Her ne kadar akıl ya da mantık ön plana çıkarılmaya ve sürekli duygu ya da vicdana karşı üstün getirilmeye çalışılsa da, aklı ve kalbi güden ruhtur. Dolayısıyla vicdanı ruhla bütünleştirip de aklı ayrı tutmak mümkün değildir.
Yaratıcın “Etkin Ruh”u, nasıl kâinata ve bedenlere hayatiyet kazandıran ruhları güdüyor ise, Etkin Akıl ya da Etkin Duygu da, kulsal akıl ve duygulara hükmediyor. Bu sebeple ne akıl ne düşünce ne duygu ne de irade; iddia edildiği gibi özgür ve mutlak değil, Yaratıcının etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Hiçbir teorinin bu gerçeği değiştiremediği yaşamsal kanıtlarla ortadadır.
İnsan aklı ve duyguların özü; bilmek ve hissetmek ise de, insan her zaman biliyor ve hissediyor yahut bildiğini veya hissettiğini yapıyor demek değildir. Dolayısıyla insanın bilebilmeye veya hissetmeye yetili olması, mümkün olmaktan öte iradesel hiçbir şey ifade etmemekte ve yaptırımı bulunmamaktadır.
İşte gerçek ile yalanı ortaya koyan doğrular denizi, din ve siyaset ayırımıyla ilgili öne sürülen düzmeceleri kanıtlamakta, böylece din ile siyasetin birbirlerine zıt ve düşman değil bir bütün olduğunu ispatlamaktadır. Diyeceksiniz ki, ruh ile bedeni ayrı ve bağımsız kuvvetler hatta ruhu tamamen reddedip bedeni mutlak kılmaya çalışan düşünce, neden din ile siyaseti savaştırmasın?
Peki, sürekli tartışılan, itiraz edilen, dayatılan ve savaşılan din ve siyasetin anlamını biliyor muyuz?
Din; itaat, hizmet, birisinin emri altına girmek, başkasının üstünlüğünü kabul edip boyun eğmek, ilkelere, kurallara ve prensiplere kayıtsız bağlılık, kanun, ceza ve millettir. Din, her ne kadar tanrısal ve kutsal bir terimmiş gibi algılansa da, gerçekte sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri yasaların bütünüdür. Hukuksal, siyasal ve idaresel her anlayış ve sistem, bir dindir.   

Siyaset; devlet yönetmedir. İnsanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, asayiş ve düzeni sağlayan; etnik ve dini, ekonomik ve sosyal yapısı ne olursa olsun hiç kimseyi kayırmayıp birbirinden ayrıcalıklı ve üstün tutmayarak ceza ve mükâfatta eşit muamelede taviz vermeyen ve idaresi altındaki toplumun bağlı olduğu düşünce temeline göre yasalar yapandır. Yani siyaset, kısacası yaşamın bütünü, gıdası, suyu ve nefesidir.
  
Şimdi kendimize bir soralım; dini siyasetten ayırabilmek mümkün müdür? Din kutsal da, siyaset kutsal değil midir? Siyasetin amacı insanlığa hizmet olduğuna göre; siyaseti kutsal bulmayan bir düşünce şeytani değil midir?
Ancak siyaset gibi ulvi bir devlet ve millet yönetimini nefse odaklatarak materyalistleştirip dinden kopararak politiğe dönüştürmeleri, neden din ile siyaseti düşman kıldıklarına açık bir yanıttır.
Dolayısıyla dinsiz siyaset tamamen batıldır, nefsidir, şeytanidir! Yaratıcı Allah’ın değil nefsin egemenliğini talep edenlerin şer için yarıştıkları düzende hayra ulaşabilmek imkânsızdır. Bu sebeple siyasetin değil politikanın at başı olduğu âlemde riyakârlık, hilekârlık, yalancılık, sömürücülük, aldatıcılık, sahtekârlık, şirk, haksızlık ve adaletsizlikler meşrulaşmıştır.

Egemenlik ya Allah’ındır ya da beşerindir. Gökyüzünde Allah, yeryüzünde beşer gibi bir taht paylaşımı ancak iblislerin bir hezeyanıdır. Dinsiz yani Allahsız bir siyaset olamaz; sadece insanın egemen olmaya çalıştığı yeryüzünde, aldatıcılığın merkezi politika var olabilir. Eğer ruhsuz bir beden hayatiyet kazanamıyorsa, dinsiz bir siyasette hayatiyet kazanamaz!   

Ey Müslüman! Dinsiz siyaseti savunan her kimse biliniz ki, o, şeytanın sözcüsü hatta ta kendisidir. Ondan kötülükten başka hiçbir gelmez; neden mi; çünkü o, rabbin Allah’a karşı egemenlik yarışına girerek savaş açmış bir zalim ve Allah’ın lanetine uğramış bir yalancıdır. Oysa sen, Allah’a iman ederek yardım ve desteğine muhtaç bir itikattasın. Bu durumda Allah’ın düşmanını dost edinerek ve destek vererek aleyhine delil vermenin getireceği felaketinde farkındasındır. Unutma ki, dünyada her neye sahip olmak istiyorsan, verebilecek Mutlak İrade yalnızca Allah’tır! Dolayısıyla aldatıcılardan medet umarak, içinde az bir süre kalacağın dünyanı harap etmekle kalmayıp, ebedi ahiret hayatını da mahvedeceksin!   

(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir.” Enbiya 93

“Onlara: Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” Bakara 170

Hiç yorum yok: