ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2010 Cuma

İmamı olmayan Müslüman ülke…

Sürekli din-dışı ideolojilerin insaniyeti ve vicdanı bitiren onca aldatıcılığının üzerinde durarak insanları aydınlatmaya çalışmış, ancak vahiy adına seküler düşüncelerin dolaylı taşeronluğunu üstlenen hurafecilerin çirkin amaçlarını ve nefsi çıkarlarını vurgulamamın da Müslümanların vahiy dışında hiçbir dedikodusal rivayete inanmamaları hususunun vahyi bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Unutulmamalıdır ki Allah, “anamız ve babamız aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik etmemizi” emretmiştir.

“İngiltere’yi karıştıran imam” başlıklı bir haberde, Afganistan’da savaşan İngiliz askerlerine “Nazi” benzetmesi yapan bir imamın bölgede hunharca katledilen Müslüman ölümlerine dikkat çekmek için bir protesto yürüyüşü düzenleyeceğini, yürüyüşün de Afganistan’da ölen İngiliz askerlerin anısına düzenlenen törenlere ev sahipliği yapmakla ünlü bir kasabada gerçekleştirmeyi planladığını açıklaması, nasıl bir muhakeme ise, İngiltere’yi ayağa kaldırdığı yazılıydı. Sırf Müslüman oldukları ve iktidara gelememeleri adına vahşice kıyılan Müslüman çocuk, kadın ve yaşlılar; İngiliz halkını ayağa kaldırmıyor da, yapılmayı düşünülen protesto yürüyüşünün infial oluşturması; tartışılmaz olan İngiliz barbarlığının açık bir kanıtıydı.

Gerek İngiliz, gerek ABD, gerekse ittifak güçlerinin ölen işgalci askerleri ceset torbalarında memleketlerine götürüldüklerinde akıtılan gözyaşları, neden istila ettikleri topraklarda canavarca öldürdükleri insanlar için de dökülmüyor ve vicdanlar sızlamıyordu? İşte seküler inancın şeytani düzeni, sadece kendilerini önemsediklerini ve dışındakileri virüs misali topyekûn yok etmek istediklerini ortaya koyan bir anlayış olarak, dünyadaki yığınlarca meşru kabul edilmesi, zaten kıyametin ta kendisidir.

Allah adına ve İslam’a karşı nefret öyle had safhada ki, İsrail ordusuna ait köpekler bile “Allahuekber” diyenlere saldıracak şekilde eğitilmekte, kendileri yetmezmiş gibi köpekleri de Müslümanları parçalamaya yönlendirmektedirler.

Hiç kimsenin diğerinin üzerinde bir tahakküme kalkışmaması, adaletsel düzenin ve insanlığın olmazsa olmaz öncelikli koşuludur. Ancak İslam düşmanı emperyalist güçlerin izinde yürümeyi ve onların rızasını kazanmayı bir itibar ve şeref addeden gölgeler, her ne inancın üyesi olurlarsa olsunlar özlerini yitirmiş ikiyüzlü sapkın oportünisttirler.

Söz konusu haberin altında yapılan yorumlara göz atmış ve içlerinden “çerkez” rumuzlu bir yorumcunun “Böylelerine din adamı denir. Cübbeli'yle Fethullah gibi riyakârlar görsün Müslüman İmamı!” sözleri, üzerinde ısrarla durduğum ve taraftarlarına anlatmaya çalıştığım ama bir türlü ikna edemediğim gerçeği özetliyordu. Öyle anlaşılıyor ki müritler, önderlerini imam değil hatadan münezzeh tanrı gördüklerinden olsa gerek, böylesi bir savunma direnişinde bulunabilmektedirler…

Gücü, itibarı ve izzeti yalnızca Allah’ın ve iman etmiş Müslümanların yanında değil de, azgın ve sinsi düşmanların nazarında aramaları, neden İslam toplumlarının hor ve hakir kaldığına açık bir ispattır. Sözlerinden düşürmedikleri sözde peygamberlerinin vahiydeki hayatını değil de, özgü inançlarını destekleyecek hurafeleri rehber edinmeleri; tıpkı Hıristiyanların İsa’yı ve Budistlerin Buda’yı efsane peşkeşli akideleri gibi vahyi ve imanı maddileştirmiştirler.

Hâlbuki Hz. Muhammed, İslam’ın kendisine vahyolunduğundan itibaren güçlü münafık ve kâfirlerin hiçbiriyle pazarlığa oturmamış, vahye aykırı taleplerini yerine getirmemiş, egemenliklerindeki bir uzlaşıya yanaşmamış, yardım ve eğitim adı altında imanı materyalistleştirmemiş, önce kendi nefsinde şan ve debdebeden uzak kalarak, sadece Allah’tan emir olana yorumsal hiçbir katkı yapmayıp harfiyen itaat etmek suretiyle sözü, özü, teslimiyeti ve samimiyetiyle tüm insanlığa örnek olmuş, böylece İslam’dan başka bir düşüncenin eşitliği, hürriyeti, mutluluğu, güveni, hakkı ve adaleti sağlayamayacağını yaşamıyla kanıtlayarak, en azılı muhaliflerini bile İslam çatısı altında toplayabilmişti. O, onların egemenliği altındaki bir dini savunmamış, malını ve canını ortaya koyarak; onca eziyet, tehdit, sürgün, baskı, şiddet ve savaşı göğüsleyip, ölümüne mücadele etmişti.

Sorun sadece şöhret, para, iktidar, hocalık ve şeyhlik peşinde koşup din-dışı düzenlerin kucağına oturmuş bahsi konu önderler değildir. Vahyi kul ile Allah arasında gizli bir ibadet ve kültüre dönüştürerek, iftirasal söylentilerle gizli reforma uğratan başta laik ve Atatist devleti dinin egemenliğinden kurtarma misyon sahibi Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, tamamı aynıdır. Oysa İslam, bireyle birey, bireyle toplum ve toplumla devlet arasındaki ilişkileri tanzim edip hükme bağlamış bir ANAYASA’dır. Dolayısıyla her kim dini devletten, yani siyasetten koparmaya çalışırsa, o kâfirden yetmiş kez daha tehlikeli bir MÜNAFIKTIR. Karşı gelebilir, seküler düzenleri destekleyebilir, nefsine mağlup olabilirler ama şeytani fetvalarla aslı, Kur’an’ı değiştiremez, ayetleri eğip bükemezler…

Zaten en korkunç manipülasyon; bir kavramın, düşüncenin veya inancın içeriğini bozmak, amacından saptırtarak riyakâr yığınlar oluşturmaktır. İşte aklı ve vicdanı olmayan seküler düşüncelerin dini parçalayarak gruplara ayırıp kafası ve kalbi karışık topluluklar meydana getirmelerine yol açan güruhlar, katkılarıyla batıl anlayışları ve düzenleri üstün kılmaktadırlar.

“Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” En’am. 159

Neye inandığını ve ne için yaşadığını bilmeyen bir dünya da her şey etiketlenmiş, insan denen mahlûkatın fiziksel suretleri kalmıştır. Allah’a, anayasal kitabına ve peygamberlerine inanmayanlar bir yana, iman ettiklerini iddia eden önderlerin vahiyle davranışlarının tenakuzu, sorumlu oldukları Allah’tan değil de kendi gibi yaratıklardan korkarak; seküler düzenleri ve laiklik gibi birçok din-dışı düşünlere karşı dik durmayıp, üstelik barbarlara karşı direnen Müslümanları dahi en ağır bir üslupla eleştirerek katillikle yaftalamaları, sözde kılavuz edindikleri peygamberimizin cihadi mücadelesine bir hakaret ve doğrudan ayetleri de inkâra neden olmaktadır. Böylece Allah’ın ayetlerini, Peygamberimizin hayatını ve Kur’an’a muvafık hadislerini az bir dünya menfaati karşılığı satanlardan İMAM olabilir mi?

Onların nasıl ahlaksız bir sömürücü ve amelsiz bir münafık oldukları, hata ve yanlışlarındaki ısrarlarından bellidir. “Güzel ahlak hataları eritir. Suyun buzu erittiği gibi. Fena ahlak ta ameli bozar. Sirkenin balı bozduğu gibi.” Hz.Muhammed (S.A.V)

Yüce Allah, Al’i İmran Süresi 19. ve 85. ayetlerde buyurduğu üzere; hak din olarak emrettiği İslam’ı ve sizden İslam’dan başka hiçbir din aranmayacak hükmüne şeytan misali başkaldırarak, “dinler arası diyalog” gibi bağışlanamaz bir şirk, yetmedi İncil ve Tevrat’tan alıntılar katarak, vahiysel kutsalımız Kur’an’la pekiştirebilecek kadar hoyrat bir girişimde bulunabilmeleri, nasıl masonik düşüncelere hizmet ettiklerini ortaya koymuş, dolayısıyla onlarca övülerek ve namütenahi imkânlar sunularak, vahyi bozma ve tüyü yolunmuş sıska bir kaza dönüştürme çabalarıyla haçlıların müttefiki olma hakkını elde etmişlerdir. Neden din, ırk, düşünce ve ideolojiler kendi saflık ve içeriklerinde özgür bırakılmayıp illa birinin egemenliği altına sokulmak ya da desteğine ihtiyaç duyulmak isteniyor? Oysa hiç kimse ama hiç kimse, Allah’ın dinini Allah’a öğretmeye kalkamaz ve O’nun lağvettiği ve lanetlediğini meşrulaştıramaz…

Terör adına İslam’a savaş açmış gerek ABD, gerek Avrupa ve gerekse İsrail’in gözbebeği haline gelen İslam kimlikli fikir öncüleri, özellikle hilafetin önderi Müslüman Türkiye’nin yeniden cihadi şahlanmasının önünde kalkan olmaktadırlar. Böylece başsız kalan Mısır ve Ürdün başta olmak üzere iyice şımaran ve kuduran diğer Arap iktidarlar, Filistin Halkına dahi sahip çıkamamanın pespayeliği ve zilleti içinde haçlıların artığı ve esareti altında onursuzca hüküm sürmekte ama “en” gösterişli olabilme yarışlarında kendilerini adam sanabilmektedirler. Örneğin Arap âlemini fetvalarıyla yönlendiren İsrail yanlısı şeyh M. Sayid Tantavi'ye Müslüman yahut imam diyebilir misiniz?

Bir peygamberimizin, bir de utanmazların karmaşık hayatlarını kıyaslayın da; Müslüman olup olmadıklarına ya da imamlık gibi bir liyakate haiz olup olamayacaklarına öyle karar verin.

“Tok köpekten fena av beklenir” başlıklı yazımda da ifade ettiğim gibi, hem bedenen hem de nefissen tıka basa doymuş ama doyumsuzluk hastalığına yakalanmış din referanslı ejderhaları azdıran ve arsızlaştıran kulsal cemaatleridir. Şöhretli politikacılar, sanatçılar ve sporcular da aynı hastalığın vampirleri değil midir? Nasıl olur da onlardan şükretmeyi, eşit şartlarda paylaşmayı, kıskanç olmamayı ve az ile yetinmeyi bekleyebilirsiniz?

İslam gibi bir dinle şereflendirilmelerini kavrayamayanların nasıl maneviyatla hiçbir ilgilerinin bulunmayıp, tek amaç ve hedeflerinin maddiyat olduğu ittifak içindeki emperyalist dostlarından ve sürekli “para” taleplerinden anlaşılmaktadır. Oysa iman eden bir kimsenin kapısını para için çalmaya gerek yoktur. O, gerçekten imani bir teslimiyete ve insani değerlere sahip ise, tıpkı Hz.Ebubekir gibi varını yoğunu hayır yolunda harcar… Ancak cennetin yardımlarla satın alınabileceği ile ilgili fetvalar, birkaç liraya kolayca cennete girilebilineceği anlayışını mukim kılıyor ise; neden imani hükümlerin çöpe atıldığı, seküler düzenlere peşkeş çekildiği, magazinleştirildiği ve komedileştirildiği anlaşılmaktadır.

Hâlbuki Hz. Muhammed, eğitim ve yardım adı altında hiçbir sahabeden para istememiş, hadis ve ayetlerini bir bedele karşılık tutmamış, geçim gerekçesiyle çok kıymetli eserlerini paraya tahvil etmemiş, gösterişten uzak durulmasını ve israfın haram olduğunu buyurmuş, zengin-fakir, siyah-beyaz, köle-efendi, vali-işçi, sağlıklı-özürlü ayırımı yapmaksızın herkese eşit muamele yapmış, hukuk karşısında kâfir-Müslüman kayırımına girişmeksizin adaletle hükmetmiş, o günün çok zor koşullarında, hatta bileşim teknolojisi, medya ve okullar olmaksızın dini tüm dünyaya yayabilmişti. Kürke değil imani erdemliğe; gösterişe değil tevazua; söze değil öze; haksızlığa değil adalete önem vermiştir. Velev ki evlatları dahi suç işlemiş olsa, adaletten asla taviz vermemiştir.

Beğeni sendromu yaşayan Müslüman kimlikli erkek ve kadınlara kapak olabilmesi hasebiyle; Müslümanlığın nasıl paha biçilmez ebedi bir hazine ve itibar olduğunu Hz. Ömer, şu sözleriyle dile getirmişti.

Hz. Ömer; bir gün, Şam’ı ziyaret edeceği sırada ordusunun komutanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, kendisini karşılamak üzere büyük bir kalabalıkla tören hazırlamıştı. Hz. Ömer, seyahati esnasında kendisine refakat eden kölesinin devesi rahatsızlanmış ve kendi devesini kölesiyle paylaşıp, sırayla biniyorlardı. Uzaktan bakanlar, deveye binmiş köleyi halife, devenin yularını çeken Hz. Ömer’i de köle zannediyordu. Uzaktan Hz. Ömer’i tanıyan komutan ve aynı zamanda vali Ebû Ubeyde bin Cerrâh, hızla Hz. Ömer’in yanına gelerek; “Efendim, bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler, Müslümanların güçlü ve büyük halifesini görmek için toplandılar, size bakıyorlar, bu yaptığınızı nasıl izah edebilirsiniz? Sizi köle zannedecekler, küçümseyecekler” dedi. Komutanın bu komplekssel telaşı karşısında Hz. Ömer şöyle cevap verdi. “Yâ Ebâ Ubeyde! Senin bu sözünü işitenler, insanın şerefini, vasıtaya binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar. Biz daha önce zelil ve hakir bir kavimdik. Allahü Teâlâ bizleri Müslümanlıkla şereflendirerek yüceltti. Bundan başka şeref ararsak, Allahü Teâlâ bizi zelil eder, her şeyden aşağı eder.”

Hz. Muhammed ve Hz. Ömer’in imam olduğu bir dinde, söz konusu bedhah bezirgânların imam olabileceği nasıl düşünülür?

Eğer liyakat amelle değil de ilimle ölçülüyor ise; neden peygamberler üstü ilme sahip şeytana hürmet ve tazim göstermiyorsunuz da, ezberci çapulculara itibar ediyorsunuz?

“Ruhunu kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar.” Victor Hugo

8 Aralık 2009 Salı

‘Dostum ve arkadaşım’ iltifatları yeterli…

Millet olarak nasıl bir lanetle karşı karşıyayız ki içeride Atatürk, dışarıda ABD’ye kul olmaktan sıyrılamıyor, varlıklarını kurtarıcı tazimiyle zihinlerimize ve kalplerimize işleyerek, sözlerini tanrısal bir mutlakmış değerinde inanıp itaat edebiliyoruz. Madem öyle; Atatürk ve ABD’nin neden terör musibetinden, ekonomik sıkıntılardan, felaketlerden, ayırımcılıktan, can ve mal kayıplarımızdan kurtaramadığını hiç sorgulamıyoruz.

Zamanında dünyaya hükmetmiş milletimiz; bugün Obama’nın Başbakanımızı nasıl karşıladığını, 1 saat 40 dakika görüşme lütfunda bulunduğunu, çift limuzinle Beyaz Saraya götürüldüğünü ve yemek verdiği gibi son derece aşağılık bir kompleksle övünebiliyor ise, o millete, hükümetine, aydınına ve medyasına kim saygı gösterir? Sanki T.C’ nin önceki hükümetlerinde de tablo aynı değil miydi? Peki, Obama geldiğinde Türkiye’de durdurulan hayata mukabil bir karşılık verildi mi sorusunu, sanırım birçoğunuzun sorgulayacaktır.

Başbakan Erdoğan’ın kuvvetli umutlarla yaptığı ABD ziyareti ve Obama görüşmesi, ABD’nin merhametten ve adaletten nasip almamış oportünist ve emperyalist politikasının hiç değişmediği ifadelerden anlaşılmış, ancak her zamanki gibi Türkiye lehine şovsal bir atraksiyondan öte bir sonuç çıkmayacağı kabirdekilerce de kavranabilmiştir.

Ne acıdır ki üzerlerine ölü toprağı serpilmiş mühürlüler, fevkalade anlaşılabilir mesajları öyle saptırarak yorumlayabilmektedirler ki, ABD’nin PKK’yı düşman bellediği, terörist faaliyetlere karşı savaşma anlamında dünyanın neresinde olursa olsun birlikte hareket edileceğini, Türkiye’nin vazgeçilemez dost bir müttefik olduğunu, v.s,v.s.

Yıllardır süregelen beyhude sözler, her ABD ziyaretinin klişeleşmiş “sırt sıvazlayıcı” vaatlerden öte hiçbir eylem taşımamakta, sözde terör adına on binlerce km uzaklıktan Afganistan, Pakistan ve Irak’a topyekûn saldırırlarken, bizzat işgal ettikleri Irak’ta üslenen PKK’yı, müttefiki Türkiye’ye tercih ederek, Kuzey Irak’tan çıkmasında yahut etkisizleştirmesinde tek bir adım dahi atılmamaktadır. Çünkü amaçladıkları emperyalist hedefler için, PKK’yı Türkiye’ye karşı joker niyetle şantaj ve tehdit olarak kullanmaktadırlar.

Ne PKK, ne ekonomik çıkarlar, ne AB üyeliği, ne Karabağ ve Filistin işgali, ne de Kıbrıs meselesi Obama’yı hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. Obama’yı, ABD’nin değişmez politikası olan Afganistan, İran ve Ermenistan tasa etmekte, ancak barbar stratejileri doğrultusunda olabilecek müstemlekesel bir itaat Türkiye’yi değere tabi tutmaktadır.

Afganistan’a muharip asker gönderecek misin; İran’a olacak ambargo ve saldırıda ABD’nin yanında yer alacak mısın; işgal edilen Azerbaycan topraklarından Ermenistan’ın geri çekilme edebiyatını bir tarafa bırakıp, anlaşmayı meclise götürerek, diplomatik ilişkilere başlayacak ve kapıları açacak mısın; her şart ve koşulda ABD’nin çıkarlarını koruyacak ve üzerine düşeni yapacak mısın? Gerisi palavra…

Başbakan Erdoğan’ın Barack Obama ile birlikte yaptığı görüşme bildirgesinin dışındaki açıklamaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığı, birlikte dile getirmedikleri konuları tek taraflı açıklamanın hiçbir inandırıcılığı olmadığını düşünüyorum. Ancak Irak işgali öncesi yapılan ihanetsel pazarlıkların bir benzeri yapıldı mı, doğrusu bilemiyorum. Başkan Obama’nın, Başbakan Erdoğan konuşurken yüzünün aldığı sert ve manalı bakışın yorumunu sizlere bırakıyorum.

Neden muhatap olarak APO değil de Obama ile işbirliğine girişildiği ve yardım dilenildiği, sanırım terörü önlemek ve akan kanı durdurmak istenmeyişindendir. APO terörist ise, Obama nedir? ABD nasıl terörsel işgal ve saldırılarla besleniyor ise, Türkiye’deki güçlerde aynı taktiği uygulamaktadırlar.

Dünkü yazımda Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine dikkat çekmiş, tutuklanan ve deşifre olanların hiçbir önem arz etmediği ve organize örgüt tamamıyla ele geçirilmeden terörün, katliamların, provokasyonların, cinayetlerin ve can yakan gösterilerin önünün kesilemeyeceğini vurgulamış, her ne olursa olsun “açılım” projesinin hızla sonuçlandırılmasını, böylece kandan ve terörden beslenenlerin gıdalarının kesilmesi önemini işaret etmiştim.

Bugün yedi askerimiz şehit, üç askerimizde ağır bir şekilde yaralandığı halde faillerin hiçbir izine rastlanamaması, sizce normal mi? Fevkalade hassas güvenlikten geçmiş ve özenle seçilmiş MİT elemanları dahi terör örgütünün üyesi olabiliyorsa, düşünün nasıl bir tehdit ve tehlike içinde yaşadığımızı!

Hiçbir terör örgütü onca askerimizi şehit edip, tek bir kanıt bırakmadan ortadan kaybolamaz. Hani nerede istihbarat, radarlar, helikopterler ve güvenlik güçlerimiz? Hrant Dink’in katilini birkaç saatte yakalayan devlet, 10 askerinin canilerini ele geçiremiyor mu? Eğer öyleyse PKK ya da başka bir terör örgütünü değil, ya içine bakmalı ya da beklenti içindeki dost ve müttefik yabancıya!

Kimliği açık ama özenle korunmaya çalışılan asıl düşmanın üzerine cesaretle gidilmez ise, daha çok canlar yanacak, analar, babalar, eşler ve çocuklar ağlayacak…

Atatürk’e ve Obama’ya değil, Yaratıcınız Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yetecektir.


2 Aralık 2009 Çarşamba

Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar…

İsviçre'deki ''minare'' referandumuyla ilgili davul misali gürlemeler, şovdan ibaret hiçbir değeri ve yaptırımı olmayan sirksel gösterilerdir. Sözde Müslüman ülkelerin, Hıristiyan ve Yahudi egemenliğinde dinler arası diyalogu ve medeniyetler arası ittifakı geliştirip pekiştirme taraftarı olan dini cemaat ve hükümetler; İsviçre’nin referandumundan duydukları elem rahatsızlıklarının altında camilerin minarelerden yoksun bırakılması veya ezan okunması değil, gizli amaçlı hedeflerine ulaşamama endişesi yatmaktadır.

Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.

Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.

Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?

Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.

Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?

Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.

Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…

İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?

Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.

Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…

Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…

Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.

Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?

Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…

Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…

Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?

“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda

15 Ekim 2009 Perşembe

Al Capone'a hakaret…

Başbakan Erdoğan’ın; sinsi bir bölücü, sömürücü ve bozguncuların en dehşetlisi olan Aydın Doğan’ı ünlü mafya lideri Al Capone ile kıyaslama yanlışı, Al Capone aleyhine hiçbir aklın ve vicdanın kabul edemeyeceği bir haksızlık ve aşağılamadır.

Al Capone, 1930 ABD yasalarının yasakladığı alkollü içki kaçakçılığı yaparak, yasakların doğurduğu fırsatları lehine çevirmek suretiyle hem maddi hem de politik güç kazanması, şüphesiz devletin teşviksel yasaklarından ve yetkililerin menfaat bilinçli işbirlikçi tutumlarından kaynaklanmıştır. Kendine rakip suç örgütlerini tasfiye etme ve yıldırma gayesiyle devletin çıkar odaklı politik ve bürokrat yetkililerin “tek adamla” muhatap olma stratejileriyle bir temizlik operasyonu başlatılmış, dolayısıyla seçilen Al Capone, suç çeteleriyle savaşa girişerek, Bugs Moran çetesi gibi yasadışı örgütleri, söz konusu devlet çetesinin onayı, yardım ve yataklıklarıyla öldürerek yahut devre dışı bırakarak, devlet-mafya ortaklığının temsilci baş aktörü olmuştur.

ABD ekonomisinin zor günler yaşadığı o dönemlerde, neredeyse politikacı, yargıç ve güvenlik güçlerinin tamamı gayrimeşru ilişkilerin ortağı ve rüşvet çarkının birer dişlileri olup, irili ufaklı tüm çeteler, alt veya üst düzey yetkililerce korunup gözetilmekteydi. O dönem ABD, mafyanın ve kara paranın hüküm sürdüğü, dolayısıyla sokaktaki halkın geçim araçlarının kurutulduğu bir yer olmakla kalmayıp, mafya belasını da diğer ülkelere angaje ederek, açık bir merkez üssü konumundaydı. Geçmişin ekonomik çapulcu mafyası ABD, bugün politik bir küresel mafyaya dönüşerek, çok daha ürkütücü olduğu malumdur.

Siyaset, ekonomi ve mafya organizesinin arkasındaki yönetici güç; Yahudi ve mason localarıydı. Eski mafya liderlerinden Thomasso Buscetta'nın soruşturma sırasında adından söz etmesiyle deşifre olan Banker Juerg Heer'in şok uyandıran açıklamaları, her türlü kirliliğin arkasındaki gücün Yahudi ve masonlar olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştı. Tıpkı Aydın Doğan ve TÜSİAD’lı birçok üyenin arkasında oldukları gibi!

Al Capone gibi mafyamsı örgütler, hiçbir zaman halkın dini, ırkı, rejimi ve düşüncesiyle ilgilenmez, bölücü terörist faaliyetlerde bulunmazlar. Mafyanın ekonomik ve politik gücü, ancak devletin duruşuyla orantılıdır. Al Capone’nin tahmin edildiğinden daha da güçlenerek kontrol edilemez bir seviyeye ulaşması, işbirlikçi politika, bürokrat, yargı ve bankacı ortaklarını ürkütmüş, deşifre olabilme tedirginliklerinden dolayı müştereken işledikleri suçlardan değil, vergi kaçırdığı iddiasıyla yargılanarak hapse mahkûm edilmişti. Oysa Al Capone, gayri resmi verdiği rüşvetlerle doğrudan devlete değil ama devletin temsilcilerine resmi orantının çok üstünde ödeme yapıyordu. Amaç; devlet, hükümet ve yargının saygınlığını korumak, böylece adalet manipüle edilerek, sözde kötü adamın toplumdan soyutlanmasıydı. Asıl kötü Al Capone mu, yoksa ona yol açıp destek veren politikacı, yargıç, medya ve bankacılar mıydı?

Al Capone’nun kartvizitinde “Kullanılmış Mobilya Satıcısı" yani eskici, Aydın Doğan’ın kartvizitinde ise; “medya patronu, ünlü işadamı ve vergi rekortmeni” yazılı. Bu durumda hangisi daha riyacı, etkili ve tehlikeli?

Aydın Doğan’ın Al Capone misali yükselişi iktidarlarla olan iğrenç çıkar pazarlıkları, tehdit veya şantaj ilişkisine dayalı olup, sahip olduğu medya imparatorluğunun avantajını kullanarak alçakça halkı sömürmüş; laik-Müslüman ayırımı yaparak birlik ve beraberliliği bozmuş; hükümetleri devirmiş; Türk-Kürt bölünmesinde önemli bir bayraktar olmuş; darbecilere arka çıkarak meşruiyetlerine zemin hazırlamış; toplumsal ahlakı darmadağın etmiş; Kemalist diktatörlüğünün sözcülüğünü üstlenmiş; vahye savaş açmış; din ve namus kavramını ayaklar altına alarak insani değerleri bitirmiş ve kendine rakip kim varsa, Al Capone gibi mertçe savaşarak öldürmemiş ama iftira ve fitneleriyle öldürmekten daha beter yapmıştır.

Allah, Bakara Süresi 191. ayette: “Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür” buyurarak; Aydın Doğan’ın, Al Capone’dan çok daha kötü olduğunu vurgulayan emri dikkatle önemsenmelidir. Çünkü fıtratları ve suçların toplumsal tepkisini en iyi bilen Yaratıcı’dır.

Böylece Aydın Doğan’ın yanında Al Capone’nun nasıl masum ve kıyasının mevzubahis olamayacağı tartışılmazdır.

Başbakan Erdoğan’ın politikalarını her ne kadar tasvip etmeyip eleştirsem de; gerek Ergenekon Terör Örgütü, gerek mafya, gerekse tüm iktidarların hizmet erliğini yaptığı Aydın Doğan gibi bir korku imparatoruna karşı onurlu duruşundan dolayı tebrik ediyor, cesaret ve kararlılığından geri adım atmayacağını umuyorum.

Mafya liderine güç katan adamları nasıl aynı derecede suçlu ve katil iseler; Aydın Doğan’ın yanındaki yazar ve gazetecilerde aynı seviyede halk düşmanı bir sömürücüdürler. Aksi takdirde vicdanı ve onuru olan bir insan, asla onun yanında çalışamaz ve destek çıkamaz.

Ayrıca “Harami bir parti” olan CHP’nin Aydın Doğan’a desteği yanıltmamalıdır. Çünkü o CHP, Ergenekon Terör Örgütü gibi acımasız katillere, bölücülere ve isyancılara sahip çıkmış, ülkede ne huzursuzluk ve karışıklık var ise; hepsinin ardında CHP’nin olduğu unutulmamalıdır. Aynı ilke, düşünce ve duyguyla hareket etmelerinden;
Aydın Doğan=CHP’dir.

Şu bir gerçek ki; hükümet, adaletin yerine gelebilmesi adına çabaları her ne kadar takdire şayanda olsa; Aydın Doğan’ın yıllardır kök saldığı bürokrasi ve yargıda lehine kararlar çıkartıp kollanabileceğine şüphem yoktur. Hükümet ve yargının ideolojik sürtüşmesi, millet iradesinin hâkimiyetini, dolayısıyla hükümetin icraatını baltalamakta, böylelikle Aydın Doğan gibi sömürücü ve bölücü imparatorlar; ya kendi ideolojindeki ahbaplıkları, ya arşivlerinde sakladıkları şantajlarla, ya da ekonomik çıkarlarla yetkililer üzerindeki hegemonyalığını sürdürebilmeleri, felaketin ta kendisidir. Velev ki hükümet, yandaşları lehine bir ayrıcalık yapsa da!

Aydın Doğan’ın acımasız ve bencil duygu ve fikirleriyle yetişen kızı Arzuhan Doğan Yalçındağ, Yahudi ve mason localarının talebiyle TÜSİAD başkanlığına getirilmesiyle Türkiye ve halkının seçtiği hükümet aleyhine giriştiği provokasyonlarla TÜSİAD’ın gizli amaçları da deşifre oldu. Ekonomik bir güç gerekçesiyle iktidarlarca şımartılan TÜSİAD, tamamen Siyonizm’e hizmet eden masonik bir kuruluştur. Sadece prestij kazanabilmek maksadıyla üyeliği kendilerinde bir izzet ve ayrıcalık sanan bazı bihaber üyeler, nasıl sinsi bir örgütün içinde bulunduklarını bilmeden hem milletine hem de hükümetlerine büyük bir ihanet içindedirler.

TÜSİAD Başkanı ve Doğan Holding Yönetim Kurulu üyesi Arzuhan Doğan Yalçındağ, babasının intikamını alabilme delaletiyle hükümete, daha doğrusu Türkiye’ye savaş açıp, lobi çalışmalarında Başbakan Erdoğan’ı Rusya Devlet Başkanı Putin’e benzeterek, efendileri Yahudilere şikâyet etme cüretkârlığıyla yardım talep etmesi, asla hoşgörüyle karşılanmamalı ve bağışlanmamalıdır. Tıpkı bölücü ve darbeci Cumhuriyet mitinglerindeki sloganları kullanan Yalçındağ, İslam ve Türk düşmanı Yahudi Cemaati’nin etkili ismi Ariel Cohen’e; “Türkiye korku cumhuriyetine dönüştü. Düşünce özgürlüğü yok. Sokaklarda gezmeye korkuyoruz. Zaten (Erdoğan) Putin oldu. Tek adam diktatörlüğüne döndü. Basın özgürlüğü de yok" iftirasında bulunarak, babası gibi nasıl bir ajan ve hain olduğunu kanıtlayabilmiştir. Peki, Ariel Cohen’den beklentisi neydi? Çıkarları uğruna yapmayacakları hiçbir şey yoktur.

“Brütüs'ün yasadığı yerde Sezar ölmeye mahkûmdur.” SCHILLER

29 Eylül 2009 Salı

Diğerleri farklı mı?

Öze inilmeden yapılan yargılar, kötünün sinsice kökleşerek, yayılıp bakileşmesine, dolayısıyla söküp atılamama gibi bir imkânsızlığa yol açmaktadır. Sağlam zemin üzerine inşa edilmemiş yapıların en basit olumsuzluklarda dahi yıkılabilecek tedirginlik doğurması, yapıların en çürüğü olan örümcek evlerinden farksız bir dayanıklılıkta olduklarını ortaya koymaktadır.

Laik ve putperest Türkiye Cumhuriyet devletinin temelleri; malum Atatürk’ün “din ve namus telakkisini ortadan kaldıran, kuvvetlenmenin ve çabuk zengin olmanın” dinsizlik ve namussuzlukla mümkün olunabileceği düşünceyle atılması; adı, programı ve görüşü her ne olursa olsun tüm partilerin bu temel ilkeyle hareket etmelerinden harami parti CHP’den hiçbir farkları bulunmadığı tartışılmazdır.

Acımasız kapitalist ve ikiyüzlü liberalizmin vicdansız tüm kurallarını benimseyen taraflar; eş, dost ve yandaşları dışında hiç kimseye merhamet gözetmemekte, devlet imkânlarını eşit ve adaletsi bir paylaşımdan yana tasarruf etmeyerek, lehlerine peşkeş çekebilmektedirler. Atatürk’ün ilkesel düşünce, duygu ve davranışlarıyla hareket etmelerinden dolayı gücü ele geçirmenin kendilerince haklı keyfiyetiyle, and içtikleri “ilke” doğrultusunda kuvvetlenmekte, böylece çabuk zengin olabilmektedirler.

Özellikle politikacı, bürokrat, ilahiyatçı ve akademisyenlerin kötüleri; bazen iyi yanları veya kamuflajlı imajlarından ötürü gerçekleri perdeleyebilmekte, böylelikle ne kadar kötü oldukları anlaşılamayarak, derinsi tehlikenin boyutu fark edilememektedir.

Toplulukların önderleri lehine önyargılı davranarak, akıl almaz gerekçelerle hata ve yanlışlarını savunabilmeleri ya da inatla inkâra kalkışmaları; yalanın, çıkarcılığın ve fırsatçılığın daha da yayılmasına, kötülüğün meşrulaşmasına sebep olmaktadır.

Einstein der ki: “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur.”

İnsanoğlunun liderleri veya olayları özde değil de yüzeyde değerlendirerek hükme varmaları; gerçeği veya yalanı, doğruyu veya yanlışı, iyiyi veya kötüyü kestirememelerine, dolayısıyla tehlikesi gidişatı kavrayamayarak acı ve dehşeti çağırmalarına neden olmaktadır.

Benlikleri coşturan güç, makam, şöhret ve paranın sarhoşsal etkinliği hakkı ve adaleti kıydığı halde sürekli şikâyet eden yığınları uyandırmaması dinsiz ve namussuz düzenlerin varlığını sürdürmesine; düşünce ve inancı ne olursa olsun her kesimi çarklarının arasında öğüterek pespayeliğe dönüştürmesine yegâne sebeptir.

Politika öylesine samimiyetsiz alçak bir kapıdır ki, her kim bu kapıdan içeri girerse; onun bir daha aklanabilmesi mümkün olamamaktadır.

Ruhi yahut fiziki can yakan, emanete ihanet eden, halkı aç ve yoksulken kendisi saltanat sürerek hakları zimmetine geçiren, doğru ve dürüst davranmayıp sürekli saf değiştirmek suretiyle yanıp sönenlerin temizlenebilmesi söz konusu değildir.

Böylesi laik ve putperest bir düzende sadece CHP’yi hedef alıp, AKP ve diğerlerini dışarıda bırakmak, şüphesiz insafsızlık ve haksızlıktır. Atatürk ilkelerine and içip boyun eğen herkes, bilinmelidir ki dinsizliği ve namussuzluğu kabullenmenin, çıkarları peşinde koşmanın, yabancı güçlerin artığı ile beslenmenin ve hegemonyalığına teslim olmanın alçaklığıyla politika yapmaktadırlar. Ancak nabza göre çok iyi şerbet verebilmenin usta hünerine sahip cambazlar, kendilerini saklayabilme başarılarından dolayı değiştirdikleri saflarını ya belli etmeyebilmekte ya da ikna edici argümanlarla yanlışı doğru gösterebilmektedirler.

“Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda da ifade ettiğim üzere; bir İngiliz olan Atatürk ilkelerine bağlı politika yaparak devleti ve milleti yöneten her kim olursa olsun; o bir sömürücüdür, o bir vicdansızdır, o bir yalancıdır, o bir riyakârdır ve onun ne bir safı ne de bir siyaseti vardır.

Geçmişte İngiliz mandası altında özgür köle olan Müslüman milletimiz, bugünde Amerika mandası altında varlığını sürdürmekte, buyruğu doğrultusunda politika üretenler, üzerine and içtikleri ilkelerin gereğini yapmaktadırlar. Öyleyse neden öfkeleniyor, hak ve adalet arıyorsunuz ki? Böylesi bir hurdayı sürebilecek bir şoför mümkün mü?

Hakkın ve adaletin egemen olabileceği siyasi bir temel atılmaz ise, onurlu ve bağımsız bir yapının inşa edilebilmesi ve düzlüğe çıkılabilmesi mümkün değildir.

Tamamen dini yok etme odaklı ahlaksız bir çağdaşlaşmayı kalkınmanın, ilerlemenin ve aydınlanmanın anahtarı zanneden anlayış; İslam referanslı Başbakan Erdoğan ve AKP’yi de “Manukyan Ekonomisi” ne götürmüş, İslam ülkeleri üzerinde emelleri olan haçlıların tehditkâr sermayesine muhtaç kılarak, sözde ekonominin rayına oturduğu izlenimi doğurup, ihanetsel her türlü tavizi koparabilmişlerdir.

ABD emreder, Türkiye yapar. Acaba ABD emretmeseydi, adı “Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım” denen uzlaşma, gündeme gelebilir miydi? CHP ve MHP’nin şovsal ve içtensiz muhalefetine de aldanmayın. Şayet onlar iktidarda olsaydı, AKP’den farksız adım atamazlardı. APO’yu idamdan kurtaran CHP zihniyeti ve sözde milliyetçi MHP değil miydi? APO’yu idam ettirmeyen ABD değil miydi? Hangi şartla APO’yu teslim ettiğini bir hatırlayın…

İktidarda kimin oturduğunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü T.C temelleri bu esas üzerine atılmış, yıllarca savaşılan dinimiz ve ırkımıza amansız hasım haçlıların batılı medeniyetinden taviz verilmeyip müttefik manipülasyonuyla her şart ve koşulda müstemlekeliğinin kabul edilmesi, anayasanın değiştirilemez dolaylı ilkeleri arasında bulunmaktadır.

Sorun iktidardaki kimlikte değil, Atatürk’ün tanrısal hükümleriyle bezenmiş değiştirilmesi, hatta tartışılması dahi mevzubahis ettirilmeyen anayasadadır.

Verilen her oy, işte şikâyet edilen bu anayasayı ve düzeni meşrulaştırmaktadır.

26 Mayıs 2009 Salı

Tebrikler Kuzey Kore…

Barbar ABD ve İsrail hegemonyasındaki kukla BM’in, Kuzey Kore ya da emperyalist zalimlere meydan okuyan onurlu herhangi bir ülke üzerinde yaptırım hakkı bulunmamaktadır.

Dünyayı kırıp geçiren, katleden, soykırım yapan, işgal, işkence ve tecavüz ederek insanlığı bitirip tüketen ABD ve İsrail’i destekleyen BM ve taşeronu Rusya ve AB’nin ne Kuzey Kore’yi, ne İran’ı, ne El Kaide’yi, ne Taliban’ı, ne de bağımsızlık direnişçilerini eleştirmeleri söz konusu değildir. Kendi çıkarları, iktidarları ve refahları uğruna zulmü meşrulaştıran caniler, diledikleri toplumlara saldırarak yakıp yıkmışlar, beden üstünde can, temel üstünde bina, toprak üstünde ağaç bırakmayarak toz duman etmişlerdir.

Geçmişteki İslam orduları ve toplumlarının zaferleri, tıpkı Kuzey Kore’nin ifade ettiği gibi, hak ve adalet adına orduların ve halkların savaşa tam hazırlıklı olmasıyla elde edilmişti. İnsanlığı ve barışı tehdit eden şeytanlardan korkarak boyun eğmeyen insanlar sayesinde yaşam ve adalet sağlanmış, nefsi arzular gibi az bir bedele tartışılmayacak değerler satılmayarak, ruhlar, esaretsi bir alçalmışlığı sindirmemişlerdi.

Günümüzün kozmetik ürünlerinden müteşekkil materyalist anlayışı insanlığı, dolayısıyla adaleti çökertmiş, yaşamı; yemek, içmek, giyinmek, güzel görünmek ve şaşalı bir hayat sürmekten öte görmeyen yaratıkların çoğalmasıyla esaret, taklit ve artık, bir onur vesilesi sayılabilmiştir.

Belirlenmiş süre dolduğunda her canlının öleceği bilinen bir gerçekken; nasıl oluyor da aldatıcı oyun ve oyuncaklara meyledilebiliniyor, insanlığa yakışır bir mücadeleden kaçınarak, hayatta kalınabilineceğe inanılabiliniyor? Oysa Allah, Ahzab Süresi 16. ayette; “Resulüm de ki: Eğer ölmekten veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde yaşatılacağınız süre çok değildir.” Bu, fevkalade açık ve seçik olan ayet, mühürlenmemiş olanlar için mutlaka bir yol göstericidir.

Özgürlüklerin, bağımsızlıkların, inançların ve insanlığın acımasız baş belası ABD, tanrılığını kabul etmeyip diz çöktüremediği ülke ve toplumları düşman ilan etmekte, uydurma gerekçelerle her türlü şeytanlığa kalkışarak, acımasız gaddarlığını vicdansızca sergileyebilmektedir. Sözde barış hilesiyle dünyayı aldatan silahşor ve katil ABD, unutulmamalıdır ki küresel güvenlik grubu olan Silahlanma Güvenliği Girişimi’nin öncüsüdür.

Tüm dünyaya meydan okuyarak ulusları sindiren ABD’nin sempatik şeytan başkanı Baracak Obama’nın Kuzey Kore ile ilgili açıklamaları, ancak “pes” dedirten niteliktedir. “Doğrudan ve tehlikeli bir biçimde uluslar arası topluma meydan okuyor. Nükleer ve füze denemeleri, tüm ülkeler için endişe verici bir sorundur. Kuzey Kore’nin tutumu, gerilimi arttırıyor ve kuzeydoğu Asya’da istikrarı baltalıyor.” İşte sinsi şeytanın aynadan kaçırdığı yüzü…

Gerek ABD, gerek AB, gerekse sömürücü ve onursuz devlet ve halkları; ölümden ve sahip oldukları refah hayatı kaybetmekten öylesine korkarlar ki, kendilerinden başkasının lider yahut adaletin egemen olabileceği bir düzene karşı endişe duyarlar, tıpkı aslandan ürküp kaçan yaban eşeklerden farksız bir duyguyla tir tir titrerler. Ancak kendilerinin silahlanmasını, öldürmesini, katletmesini ve işgal etmesini meşru sayarlar.

Bu, nasıl şeytani bir düzendir ki; Kuzey Kore’nin nükleer silah denemesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1718 numaralı kararının açık bir ihlali sayılabiliyor, ama ABD, Rusya ve diğer daimi üyelerin denemeleri ve silahlanmaları ihlal sayılmıyor.

Allah’tan duam odur ki; biran önce üçüncü dünya savaşının çıkması ve bozulan dengelerin yerine oturarak, ezilen ve sömürülenlerin haklarının ve bağımsızlıklarının iade edilmesidir.

Dünyaya sahip olmayanların dünyayı idare etme hezeyanları, mutlaka işbirlikçileri ile birlikte boğulmalarına sebep olacaktır. Zaten korku ve endişeleri, nasıl hiç olduklarına açık bir delildir.

Bırakın yarını, bir saniye sonrası için dahi hiçbir garantileri olmayan sefillerin materyalist teorileri, geçmişte olduğu gibi gelecekte de yıkılacak, şeytan misali benliğini yücelterek tanrılaşanların feci sonları, tekrar dirilecekleri ahırette de devam edecektir.

Savaş ya da küresel bir felaket; insanlığın kurtuluşu, hak ve adaletin yeniden tesisi için elzem olan tek çıkış yoldur. Bu sebeple herkesi duaya, nasıl olsa ecelin belirlediği gün ile ilgili korkmamaya, aciz yaratıkların değil, Yaratıcı’nın hükümlerine itimat edilerek dik durmaya ve gerektiğinde insanca ölmeye davet ediyorum.

Ne dün, ne bugün, ne de yarın lanetli asiler ve zalimler muvaffak olamadı ve olamayacak, yaratıcımız Yüce Allah’ın o kitapta belirlediği kader, emanetsel güçleri her ne olursa olsun hiçbir yaratık tarafından acze uğratılamayacaktır. Canları geri getiremeyen ve musibetleri durduramayan ekonomik palavralar ve makyajsı gösteriler sizleri aldatmasın.

Haçlı ABD ve onu besleyen münafık müttefikler yok edilmedikçe; barış, huzur ve güven var olmaz, felaketlerin önüne geçilemez…

8 Mayıs 2009 Cuma

Sempatik Şeytan

Gıdası kan olan ABD’nin Müslüman ve sivil vahşeti devam etmekte; asla vazgeçmeyeceği kıyımlarla Afganistan’da çok sayıda çocuk-kadın-yaşlı demeden önüne geleni yok etmesi, ne lanettir ki iktidarlarca hukukî sayılabilmektedir. ABD gibi barbar bir devletin başına geçen Obama, estirdiği barış, dostluk,adalet ve hümaniste rüzgarının şeytani bir aldatmaca olduğu öncesinden bilinse de, parçalanmış masum cesetlerden kalkınacağını zanneden fırsatçı ve çıkarcı yandaşlarınca cezp edici bir ambalajla “umut kapısı” olarak toplumlara sunulabilmişti.

ABD Başkanı Obama, Afganistan’ın gayri meşru ve kukla devlet başkanı Karzai ve müstemlekesi Pakistan devlet başkanı Zerdari’ye kendi vatandaşlarını katlettirmekte, dünya ve diğer İslâm ülke hükümetleri de her türlü siyasi desteği acımasızca verebilmektedirler. Obama’nın bir ay önce açıkladığı Pakistan ve Afganistan ile ilgili şeytani stratejisini, bu iki ülkeyle birlikte geliştirip uyguladıklarını ifade etmesi, Hamid Karzai ve Asıf Ali Zerdari’nin nasıl birer hain olduklarını belgelemektedir.

Yaklaşık iki yüzden fazla masum insanı parçalayıp, köy, kasaba ve binaları yerle bir eden, yarım milyona yakın insanın ev ve yurtlarını terk edip sığınacak güvenli bir yer aramalarına neden olan ABD ve NATO, terörün tüm korkunçluğunu ortaya koymaktadırlar.

ABD’nin Müslüman halklara ve sömürgeci egemenliğini kabul etmeyen toplumlara karşı kurduğu komplolar ve canavarlıklar; haklı olarak hak, adalet ve istiklal uğruna mücadele veren direnişçileri meşrulaştırmakta, böylece insanlık onurunun kıyametsi ölümü engellenip, canlılığı sürdürebilinmektedir.

Halkın oylarıyla iktidara gelen Taleban, sırf Müslüman olduğu ve iman ettiği Allah’ın yasalarıyla ülkeyi idare etmek istemesi haçlıları ürkütmüş, geçmişteki çöküşlerini bir kez daha tatmamak adına demokrasi ve terör bahanesiyle yok edici saldırılara yöneltmiştir. Aynı gerekçeyle mazlum halkların savunucusu ve haçlı emperyalizmine direnen kahraman El-Kaide’yi de hedef alarak topyekun savaşa girişmeleri, İslâm egemenliğinden duydukları korkudan dolayıdır.

Hakkı, adaleti ve insanlığı mahveden caniler; güç ve kuvvetleri doğrultusunda kendilerince “doğru” saydıkları düşünce çerçevesinde katletmekte, dolayısıyla güçleri nezdinde haklı ya da haksız sayılarak, ya mükafatlandırılmakta ya da mahkum edilmektedirler.

Oysa tek doğru, yaratıcı Allah’ın vahiy ettiği doğru olduğu için, “o doğru” temel alınmalı, dolayısıyla o doğrulukta olanların kazanacağı, zalimlerin ise hezimete uğrayacaklarına şüphe duyulmamalıdır. Onlar, Allah için bir zaman mefhumu olmayıp, belirlenmiş bir süre bulunduğundan, zelil azabı tadacakları ve sürünecekleri gün ile ilgili hiç merak etmemelidirler… Bu dünyada gizli kalan yahut tam karşılığı bulmayan cezalar, mutlaka başka bir alemde görülecektir.

Bugün Türkiye’yi şok eden ve kırk dört masum insanın öldürüldüğü Mardin katliamı, tıpkı ABD ve İsrail canileri gibi, suçluların “kendi doğru” gerekçelerinden işlenmiştir. ABD ve İsrail’in katliamlarını meşru görüp sessiz kalan iktidar ve çevreler, onların ve diğerlerinkini de meşru saymalıdırlar. İnsanlığı bozarak korkunçlaştıran eğitimli ABD, İsrail ve müttefikleri, sokakta meydana gelen tüm vahşetlerin azmettiricileri ve sorumlularıdırlar. Unutulmamalıdır ki böylesi katliamlar tüm dünyayı saracak, mutlaka devletler ektiğini biçecektir. Dün izleyenler, bugün izlenmekte, yarın ise ne izleyen ne de izlenen kalıp, herkes acı ve dehşet içinde kıvranacaktır.

Her cani, aynı ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın yaptığı gibi katliamlardan sonra derin üzüntü duyduğunu ifade etse, hiçbir değer taşır, karşılıksız bırakılır ve affı mümkün olabilir mi? Üstelik devletsi o barbarların hiçbir yaptırıma uğratılmayıp bir de takdir almaları, şüphesiz katliamların sürmesini cesaretlendirmektedir.

Biliniz ki sokaktaki katiller, onlardan çok daha insaflı ve merhametlidirler. En azından pişman olabiliyor, özür dileyebiliyor ve yaptıklarından dolayı göz yaşı dökerek, vicdan azabı duyabiliyorlar. Onlar ise şeytandan da daha aşağı öylesi acımasız yaratıklardır ki, katlettikleri insanlardan haz duyup tatmin olabiliyor, amaçlarına ulaşabilmenin iğrenç zaferi içinde gururlanabiliyorlar. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez, Gazze’de giriştikleri korkunç soykırım ve yıkım ile ilgili kesinlikle özür dilemeyeceğini beyan edebiliyor ise, sokaktakilerine kızabilmek ve yargılayabilmek akılcı mı?

Hakkı, doğruyu ve adaleti lağveden materyalist devletler, şeytani politikalar ile zulmetmekte, vatandaşlarını ve insanlığı ya sömürerek, ya kıyarak, ya köleleştirerek, ya asimile ederek, ya da işgal ederek değerlerini biçmekte, kendilerine benzetmektedirler.

ABD ve İsrail’e geçit veren hiçbir devlet, sokaktaki suçluyu kınayamaz ve yargılayamaz…

Haydi, Müslüman referanslı başbakan Erdoğan ve dışişleri bakanı Davutoğlu; kardeşlerinizi katleden dostunuz ABD’ye göstermelik ve cılız da olsa bir tepki vermeyecek misiniz?

25 Ocak 2009 Pazar

İsrailoğlları bağışlanabilinir mi?

Yahudilerin her ne şartta olursa olsun asla dost edinilemeyeceği ve güvenilmeyeceği hükme bağlanmış ve Yaratıcı, Tevbe Süresi 28. ayette onların birer “pislik” olduğunu açıkça buyurmuşken, hiçbir Müslüman, Yaratıcı’yı reddeden hümanist bir yaklaşımla vahye karşı çıkıp, yahudileri insan belleyemez ve hoş göremez.

Var olduklarından itibaren hiçbir anlaşmalarını tutmayıp yeminlerini bozan asi İsrailoğulları, sürekli Müslümanlar, hatta başka din ve ırkları aşağılayıp, saldırmışlar, küfrün önderleri olarak dünyadaki barışı ve insani erdemliği yok etmek isteyerek, hayvandan da daha aşağı yaratıklar olduklarını belgelemişlerdir. Dolayısıyla hiçbir dönemde ıslah ve insan olamamışlar, ancak savaşılarak durdurulabilecekleri karara bağlanmıştır. Vahiysel bu gerçekler ve uyarıların yanı sıra, “tecrübe, yediğin kazıkların bir bileşkesi” olarak, geleceğe ışık tutan somut ve tartışılmaz deneyimler olup; hala öğütlerden, tarihten ve acılardan ders çıkarmayıp, yahudilere güvenerek anlaşmaya kalkışıp barış umudu beslemek, hiçbir aklın, duyguların ve tecrübelerin kabul edemeyeceği ütopik bir siyasettir. Bu sebeple, başta Hamas olmak üzere Filistin halkını ve bölge ülkelerine acıyarak kınıyor, defalarca yaşadıkları aynı dehşet ve vahşeti tadacaklarından şüpheleri olmamalarını vurguluyorum. O kadar insan kaybetmelerine, vatanlarının yerle bir olmalarına ve Kur’an hükümlerine aldırış etmeksizin, defalarca sözde anlaştıkları şeytan İsrail ile yeniden masaya oturmaları; hem vicdanen, hem siyasetten hem de dinen kabul edilemez bir girişimdir. Bilmelidirler ki aynı acılara, vahşete ve rezalete müstahak olmaları kaçınılmazdır. “Ya İstiklâl, Ya ölüm” iman ve ilkesiyle bütünleşmemiş toplumlar, esir kalmaya mahkûmdurlar…

(Onlar) bir mümin hakkında ne ahid tanırlar ne de anlaşma. Çünkü onlar, saldırganların kendileridir.” Tevbe. 10
“ Eğer anlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.” Tevbe. 12
“Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.”
Tevbe. 14

Laik Türk devletinin yakın dostu ve müttefiki yahudiler, milletimizin Müslüman olduklarını unutmuşçasına, aleyhlerinde vuku bulan selsi tepkilerden büyük rahatsızlık ve endişe duyduklarını ifade ederek, “Türkiye’deki yahudi nüfusu için kaygılı” olduklarını dile getirmişlerdir. Oysa sadece Türkiye’dekilerden değil, tüm dünyadaki yahudilerin mal ve canlarından endişe duymalarının kaçınılmaz haklı bir karşılık olacağını ifade ediyor; ektikleri cehennemsi ürünleri, mutlaka biçeceklerini muhakeme ederek; sevgi, merhamet ve barış taraftarı insan olabilselerdi, dünyaya yaşattıkları barbarlığın şeytanları olmaz, dolayısıyla hiçbir telâş ve sıkıntıya gerek duymazlardı.

Vahşi İsrail'in Gazze saldırılarına Türkiye'den yükselen tepkiler, ABD ve dünyaya hükmeden ABD'deki yahudi lobilerini endişelendirdi. Ülkenin önde gelen 5 Yahudi lobisi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yazdıkları ortak bir mektupla "Türkiye'deki yahudi nüfusu için kaygılıyız" dedi. ABD'nin en güçlü beş yahudi sivil toplum kuruluşu, Başbakan Erdoğan'a yazdıkları mektupla, yükselen anti-semitizm konusunda endişelerini dile getirerek, Erdoğan'ı gerekeni yapmaya davet ettiler. Oysa aynı lobiler, daha önce, Başbakan Erdoğan’a övgüler yağdırarak, cesaret madalyaları ve çeşitli ödüller taltif etmişler, ama Erdoğan’ın, ne kadar değişse de temelde Müslüman bir kimlik taşıdığı, merhamet duyabilen ve gözyaşı dökebilen bir insan (sakına yanlış anlamayın!) olduğunu hesap etmeyerek, canavarlıklarından yana kayıtsız bir duruş sergileyebileceği yanılgısına düşmüşlerdir. Ayrıca, o onurlu ve erdemli tepkileri gösteren, Erdoğan’ı seçen yiğit Müslüman Türkiye halkı değil mi?!? Diğer taraftan şu gerçeği de göz ardı etmeyip; Başbakan Erdoğan, iktidardaki bir hükümet olmasına ve İsrail ile olan derin anlaşmalarına ve hatalarına rağmen açıkça kükreyebilmiş, ne var ki muhalefetteki Baykal ve Bahçeli, aynı duruşu sergileyememişlerdir. Belki de, yaklaşan seçimlerde yahudilerin desteğini alabilme çıkar hesabı yapmışlardır..

Deccal misali aynı sömürücü ve istismarcı nakaratları peşi sıra sıralayan yahudiler, Erdoğan’a yazdıkları mektupta; "Türkiye yüzyıllardır yahudilerin yaşadığı bir toprak olmakla haklı olarak övünür. Ama bugün, Türkiye'deki yahudi dostlarımız kendilerini kuşatılmış ve tehdit altında hissediyorlar. Ülkede yükselen anti-semitizm ile resmi makamların ortamı alevlendiren söylemleri arasında bir bağ olduğu ortada. Türkiye'nin bölgesindeki önemli rolünü anlıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti ile derin geçmişi olan bir dostluğumuz ve hükümetiniz ile olan ilişkimize de büyük değer veriyoruz. Daha önceleri anti-semitizm'i 'insanlık suçu' sayan görüşlerinize binaen, derin endişelerimizi bildiriyor ve bu nahoş gelişmeleri bilginize sunuyoruz."

Tüm dünyaya meydan okuyarak tehdit eden ve kuşatan bir avuç çapulcu yahudi teröristi; Müslüman Türkiye için bir utanç, ama laik ve Kemalist Türkiye için bir övünç kaynağı olabilir… Ancak emperyalist ve çıkarcı varlıkları, bilinmelidir ki her Müslüman ve vatandaş için bir tehdit ve fitne, ülke aleyhine de bir ayrılık ve bölünmedir. İnsanlık adına topyekun elimine edilmeleri barış ve huzurun anahtarıdır.

Söz konusu lobi çeteleri; “insanlık suçu”nun yegane adresi olan Drakula İsrail’i değil de, Türkiye’yi ve Müslüman toplulukları hedef alıp, aleyhlerine tehdit görebilmeleri, ancak yahudilerin ortaya koyabilecekleri şeytani bir riyakârlık, hilekârlık ve aldatıcılıktır. Sözde dünyanın efendileri varsayımıyla, yaptıkları soykırım ve alçaksı katliamlara hiç aldırış etmeyerek, ileride olabilecek haklı intikamlardan kaygı duyup alışılageldikleri tehditlere devam etmeleri, geçmişte olduğu gibi, bugünde, gelecekte de canavarsı barbarlıklarından hiç vazgeçmeyeceklerini ispatlamakta, dolayısıyla her yahudinin, yaşadığı toplumda zehirsi büyük bir tehlike, gerginlik, esaret ve ölüm olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. Vahiy ve tarih; gerçeğin ta kendisi olup, asla yalan söylemez...

Bunda dolayı, yahudilere karşı girişilecek her eylemin destekçisi ve savunucusu olduğumu açıkça beyan ediyor; içinde insan sevgisi ve hedefinde barış olan herkesin, fiziki şeytanlara karşı kendilerini, analarını, eşlerini, çocuklarını, kardeşlerini, ülkelerini ve geleceklerini koruyabilmeleri ve teminat altına alabilmeleri adına; mutlaka savaşmaları gerekliliğinin altını çiziyorum.

Yahudilerin pervasız ve utanmaz sözleri, bilinmelidir ki insan olmamalarındandır. Sevgi ve barış kaynağını zehirleyerek insanlığı tüketen gaddar vahşilerin hiçbir şey olmamış gibi, bazen insana benzer bir düşünce içinde olmaları, insanoğlunun nasıl sinsi bir Deccal’la karşı karşıya olduğunu ortaya koymakta, baş etmenin tek yolunun da, tartışmak ve uzlaşmak değil, mutlaka savaşmak olduğu aşikardır Amerikan yahudi komitesi dış ilişkiler direktörü Jacob Isaacson; "Bir kere kaynağı zehirlemeye başlarsanız bunun nereye varacağını bilemezsiniz. Bu gelişmelerin politik, sosyal ve kültürel yansımaları olmasından endişeliyiz" diyerek, her zaman ki gibi tehdit etmeyi sürdürebilmiş, ama farkında olmadan itirafta da bulunabilmiştir.

İnsan değil, canavarsı yaratık olmalarından yaşadıkları toplumlara adapte olamamışlar, insani erdem ve fazileti hissetmediklerinden, merhametin ve insanca yaşamanın ne olduğunu bilmediklerinden sürekli horlanarak itilip kakılmışlar, böylece korku, panik ve kaygıdan kurtulamayarak, kafaları arkada gezmişlerdir. Birer pislik olmaları ve lanetlenmelerinden ötürü toplumlarca dışlanmışlar, tehlikeli ve bulaşıcı varlık olmaları gerçeğinden asla sıyrılamamışlardır. Deccal misali yalan, hile, zeka ve yetenekleri onları iktidara taşımış, aldattıkları toplumları kökten ele geçirerek, mahvı perişan etmişlerdir. Soykırım aldatmacasıyla Batı’ya, özellikle ABD’ye doğrudan egemen olan yahudiler, zorbalıkları aleyhine hiçbir yaptırıma uğratılmayarak devamlı kollanıp korunmuşlar, dolayısıyla hak ve adalet, hunharca parçalanmıştır. Herkesçe umut sanılan ABD Başkanı Barack Obama, bir bakın bakalım; acaba esaretsel zincirleri kırarak, İsrail aleyhine bir yaptırıma gidebilecek ve hakkında bir karar aldırabilecek mi? İşte böylece, Barack Obama’nın gerçek yüzü ve adalet samimiyeti ortaya çıkacaktır. Ancak ABD’yi ele geçirmiş İsrail gibi bir virüs, asla buna izin vermeyecek, çok geçmeden Obama balonu da patlayacaktır.

Dünya için İsrail bir belâdır, her yahudi potansiyel sinsi bir tehlikedir ve mutlaka yok edilmelidirler…

“Günün birinde benim altından heykelimi dikecekler” Adolf Hitler

20 Ocak 2009 Salı

Drakulalar…

İnsanoğlu, yaratıldığından itibaren fıtratsal benliklerinin etkisiyle azgınlaşmış, kendinden olmayanlara karşı duydukları kin, adil ve merhametli davranmalarını engellemiş, dolayısıyla akla hayale gelmeyecek kötülükleri işleyerek, gaddarca birbirlerine kıymışlardır. Hayvansı canavarlardan çok daha tehlikeli ve acımasız olan insansı canavarlar, toplumlara saçtıkları korku ve dehşetleriyle tarihte yerlerini almışlar, ne var ki medeniyetlerin gelişmesi, bilim ve teknolojinin ilerlemesi şeytansı duygularını söndürmemiş, bilakis arttırarak kitlesel katliamlara dönüştürmüşlerdir.

Son yüzyılın en büyük katillerinden cellât George W. Bush’un, canavarsı zulümlerine karşılık hiçbir ceza almadan kahramanca ABD başkanlığına veda etmesi ve yerine geçen Barack Obama’nın, aynı insanlık dışı barbar anlayış doğrultusunda liderliğini sürdürecek olması, atılmış olan şeytansı temelin kaçınılmaz bir sonucudur. ABD ve İsrail’in ele başı olduğu günümüz canavarları, kökten yıkılmadıkları müddetçe sürekliliğini koruyacak ve yeryüzünde bağımsız tek toplum kalmamacasına herkes esir bir hayat sürerek, korku ve dehşet asla bitmeyecektir.

ABD’nin Irak misali, Gazze’yi ve halkını yerle bir edip, taş üstünde taş ve insan üstünde can bırakmayarak mahveden İsrail, aynı anlayış çerçevesinde hiçbir yaptırıma uğramayarak, yaptığı canavarlıkla meşruiyet kazanmıştır. Yıllardır Filistin’e kan kusturan, Lübnan’ı hezimete uğratarak perişan eden İsrail, alçaksı saldırıların ve zalimliklerinin bedelini ödemediği ve dünyaca meşru sayılmasından ötürü asla durmamakta; tehdit, şantaj, işgal ve katliamlarına devam ederek, bölgeye ve dünyaya meydan okuyabilmektedir.

Sözde ateşkes kabulüyle olayları unutturmaya çalışan hayvani düzen, tıpkı Lübnan’da olduğu gibi uyduruk barışın sevinciyle günü kurtarmak, İsrail’den öç almak isteyen canı yanmış, aileleri ve vatanları yok olmuş direnişçileri durdurabilmek için, Lübnan’da olduğu gibi sözde “barış gücü askerleri” konumlandırılarak, İsrail canavarları korunacak ve bir dahaki saldırılarına hazırlanabilme imkanı sunulacaktır.

Özellikle Müslümanlara karşı ittifak sağlayan hıristiyan ve yahudi dünyasının fundamentalistleri; Irak ve Filistin’i yağmalayarak, geriye parçalanan insanlar, yıkılan aileler, harabe vatanlar, ırzına geçilen Müslüman kadınlar, aşağılanan ve katledilen çocuklar, idrar ve pisliklerle yıkanan ve hunharca tutsak edilen esirler, Kazıklı Voyvoda’yı aratmayacak acımasızlıkta işkenceler ve akıl almaz vahşetlerin fotoğraf ve belgelerini bıraktılar.

Hıristiyan ve yahudi dünyası; geçmiş uygarlıklarının vahşi yüzlerini tekrar sergileyerek, gerçekte hiç değişmediklerini ve makyajla gizledikleri suratlarını yeniden açığa çıkarmışlardır. İslam referanslı iktidar hükümetlerin bu canavarlıkların tam ortasında keyifle olanları izleyebilmiş, içlerinden biri çıkıp da, vahşilere karşı savaşma cesareti gösterememişlerdi. Çünkü hepsi, barbarlarca satın alınmış birer müstemlekeyiler.

Lanet olsun, böylesi yenidünya düzenine, kukla BM’ne ve münafık iktidarlara…

15. yüzyılın ünlü şeytanı, namı değer Drakula’sı Kazıklı Voyvoda, Romanya prensiydi. Romanya’nın bağımsızlığı için savaşmış milli bir kahraman olarak hâlâ saygıyla anılmaktadır. Kazıklı Voyvoda, canavarlıklarıyla tarihe geçen, portresi bugün Innsbruck yakınlarında Ambras Müzesindeki “Canavarlar Galerisinde” sergilenen ve sinemanın vazgeçilmez karakteri ve vampir öykülerinin de esin kaynağı Dracula’sıdır. Kendisi gelmiş geçmiş en acımasız Müslüman Türk düşmanıydı.

Asıl adı Vlad Tepeş olan Kazıklı Voyvoda’nın en sevdiği eğlencesi kazık işkencesiydi. Yemek yerken kazıklara oturtulmuş insanların çığlıklar içinde can çekişmesini seyrederdi. Hayvanları dahi kazığa oturtur, öldürttüğü annelerin kızartılmış etlerini çocuklarına zorla yedirirdi. Bazen de annelerin memelerini kestirip yerine çocuklarının başlarını dikerdi. İnsanları doğrayarak çömlek içinde pişirirdi.

Vlad Tepeş,, Katolik bir Hıristiyan’dı. Onun binlerce insanı nasıl öldürttüğünü Papanın elçisi Modrusa şöyle anlatır. “Bazılarını, arabaların tekerlekleri altında kemikleri kırılıncaya kadar işkence yapar, bazılarının bağırsaklarına varıncaya kadar derilerini yüzer, bazılarını kazıklara geçirir, ya da akkor halindeki kömürlerin üzerine yatırırdı. Bazılarının ise başlarını, göbeklerini deldirirdi, kazıklara oturtarak, kazığın ağızlarından çıkmasını sağlardı. Annelerin göğüslerine kazıklar saplayıp, bebeklerini bu kazıkların üstüne atardı.”

Kazıklı Voyvodanın en büyük düşmanı Müslüman Türklerdi. Kazıklaravurulmuş ve işkencelerle can vermekte olan Türklerden oluşan bir dairenin etrafında saray halkıyla yemek yemekten büyük haz duyardı.

Eline Türk esir geçtiğinde; el ve ayak derilerini yüzdürür ve meydana çıkan kırmızı etleri tuzla ovuşturduktan sonra, elem ve azabın daha da artması için keçilere yalatırdı. Ona gönderilen Osmanlı elçileri başları açık olarak kendilerini tanıtmak istemeyince, sarıklarını başlarına çivi ile çaktırmıştı.

Bir gün Türk elçileri geldi. Voyvodanın huzuruna çıkınca, onu kendi geleneklerine uygun bir şekilde baş eğerek selamladılar. Sarıklarını çıkarmamışlardı. Drakula; “Büyük bir prensin önündesiniz, neden böyle davranıyorsunuz?” Osmanlı elçileri dediler ki, “Bizim ülkemizde gelenek bu şekildedir.” Bunun üzerine Drakula, “Bende geleneğinizi pekiştireceğim” diyerek, elçilerin sarıklarını başlarına çivilerle bir daha çıkarılmayacak şekilde çakılmasını emretti. Ardından da “şimdi gidin padişahınıza söyleyin, sizin geleneklerinize boyun eğmem” dedi. Tabi ki elçiler öldüğünden mesaj yerine ulaşmadı.

Drakula kadınlara karşı çok acımasızdı. Gömleği çok kısa ve pantolonu dar bir köylünün karısını kocasını böyle giydirdiği için kazığa geçirtti. Ardından da karısını öldürdüğü adamı yeni bir kadınla evlendirip, yeni eşine de, eğer kocasına iyi bakmazsa eski karısının durumuna düşeceğini söyledi. Evli bir kadın, evlilik dışı bir ilişki kurarsa; ya cinsel organını kestirir ya da cinsel organını yüzdürürdü. Aynı cezalar bekâretini korumayan kızlara ve namuslarına sahip çıkmayan dullara da uygulanırdı. Kadınlara, küçük gördüğü suçları için verdiği en hafif ceza ise, meme uçlarından birisini kesmekti.

Arabası mal ve para yüklü Floransalı bir tüccarın Eflak başkenti Tirgovifl’de konaklamasıyla öykü başlar. Tüccar, arabasının çok değerli olduğunu ve korunması gerektiğini prense söylediğinde, Drakula, ondan arabasını şehrin meydanına bırakmasını ister. Tüccar sabah arabasına geldiğinde o kadar mal içinde sadece 160 duka altının kaybolduğunu prense söyler. Drakula da kent halkına; hırsızın bulunmasını, yoksa bütün kenti yerle bir edeceğini söyleyerek katliama başlar.

Bir gün, Drakula, ülkedeki tüm dilencileri saraylarından birinde ziyafete davet eder. Dilenciler bu işe şaşırır ve aynı zamanda prenslerinin cömertlikleriyle övünürler. Tabi Drakula, onları doyurduktan sonra sarayı ateşe vererek hepsini yakar.

Drakula, tıpkı ABD ve İsrail gibi hiçbir itirazı ve insani barışı kabul etmezdi. Yaptığı işlerin yasalara aykırı olduğunu söyleyen çeribaşını kazana koyarak kaynattı ve daha sonra etini bütün çingenelere yedirdi. Hatta kazığa geçirme onda takıntı haline gelmişti. Rus elçisi Fyodar Kuritsin ve Erlau başpiskoposunun Gabriele Rangone, 1476’da Papa 4.Sixtus’a yazdığı mektupta şunları ifade etmişlerdi. “Drakula, Osmanlı ordusuna mağlup olunca sığındığı Macaristan kralı tarafından tutsak edildiği şatoda fare yakalamaktan ve pazardan kuş aldırmaktan kendini alıkoyamamış, fareleri ve kuşları kazığa geçirdiği, bazı kuşların kafalarını kopardığı, bazılarının ise tüylerini yolarak serbest bıraktığını” söylediler..

Cihan sultanı Fatih Sultan Mehmet’in bizzat katıldığı 1462 yılındaki Eflak seferi, Kazıklı Voyvoda hükümdarlığının sonu oldu. Kazıklı Voyvoda ise Macaristan’a kaçtı. Drakula, Macaristan’da 12 yıl süren tutsaklık dönemi geçirdi. 1457 yılının ocak ayında kardeşi Radu’nun ölümü, Eflak kapılarını ona bir kez daha açtı ve 1476 yılında tahtı geri aldı. Fakat bu hükümdarlığı da uzun sürmedi ve kafası kesilerek İstanbul’a getirildi. Cesedi bulunamadığı için, tekrar dirilerek kendilerine zulmedeceğine inanan halk, onu vampirlikle özdeşleştirdi. Tıpkı Firavunun öldüğüne inanamayan İsrailoğulları gibi!

İşte günümüz Drakulaları da, ABD ve İsrail’dir.

Her devirde buna benzer bir çok canavarlar var olmuş ve yok olmalarını sağlayan Fatih Sultan Mehmet gibi nice erdemli kahramanlar da, dengeyi sağlamışlardır. Şeytan var olduğu sürece kötülükler ve canavarlıklar devam edecektir. Bu bir süreçtir ve kaderin akışı içinde iyilerle kötülerin savaşı sürecektir. Ta ki kıyamete kadar!

Aynı ABD ve İsrail gibi; benliği adına savaşarak egemen olabilme iddiasında bulunan iktidarlar, Drakula misali canavarlaşmakta ve önüne geleni yıkmaktan ve doğramaktan inanılmaz zevk alabilmektedirler. Acaba eskide olduğu gibi; günümüzde de korkusuz, ruhuna ve kalbine fiyat etiketi koymamış erdemli ve cesur kahramanlar çıkıp da, ABD ve İsrail gibi bitleri ezebilecek mi?
“Fil olduğundan küçük, bit ise olduğundan büyük çizilir hep.” J.W.SWIFT

12 Ocak 2009 Pazartesi

Zorbalar vuruyor, iktidarlar seyrediyor...

Sanki insanlar, cehennem için yaratılmış birer şeytanlarmışçasına; vahşet karşısında gönülleri buram buram yanmamakta, yüreklerine kor düşmemekte, merhamet ve vicdan ateşiyle erimemekte, acı feryatlar kulaklarını sağır yapmamakta, parçalanan çocukların ve annelerin görüntüleriyle gözlerine mil inmemekte, arzu, hırs ve ihtirasları körelmeyerek, iki damla gözyaşıyla tükenen insanlığı yeniden canlandıracakları veya barış sağlayacakları düşüncesiyle; hem vurdurmakta, hem de ağlamaktadırlar. Makyajlı yüzlerden akan sahte gözyaşları…

Gazze’ye destek için İstanbul’da bir araya gelen sayılı “First Lady”nin düşünce, duygu ve davranışlarındaki menfur tenakuz; içten değil, eşlerini aklama maksatlı politik bir gösteri olduğu gerçeği; tok karınlarından, etraflarında sinek uçurtmayan korumalarından, özel uçaklarından, markalı giyimlerinden, muhteşem bakımlarından ve boğaza karşı ağırlandıkları güvenli mekanlardan anlaşılmakta, canavar İsrail ve ABD’ye karşı mücadele etmekten korkan iktidardaki kocalarını yermek ve sözde gözyaşı döktükleri mazlum halka sahip çıkmayan hükümetlerini eleştirmek yerine, şiirsel sözlerle kabahatlerini örtmeye çalışmaları, şüphesiz katledilen o masum bebeleri, anaları ve insanları istismardan başka bir şey değildir. Neden uluslararası bu çağrıyı Gazze’deki içi ceset dolu yıkıntıların arasından değil de, İstanbul’daki ihtişamlı Four Seasons Sarayından yaptılar?

Acaba kendileri; ardından gözyaşı döktükleri o insanlar gibi ölümcül bir ambargo altında inliyor, açlık, yokluk ve korku içinde kıvranıyorlar mı? Filistinli çocuklar, oyun oynadıkları parklarda bisikletler üzerinde öldürülürlerken, kendi çocukları nerede? Kendi çocukları sıcak kucaklarında, emniyetli ve tok hayat sürerlerken; neden gözyaşı döktükleri o çocukların da güvenli yaşayabilmelerini sağlayacak bir müdahaleyi savunmuyorlar? Saltanat sürdükleri saraylardan afaki nutuklar çekerken, masumiyetin ölümüyle çöken insanlığın vahşi gidişine sebep olan iktidardaki eşlerinin pespaye politikalarından, neden rahatsız olmuyorlar? Tarihin hangi döneminde; absürt sözlerin saldırıları durdurabildiği, ateşkes sağlayabildiği, ambargo kaldırabildiği, barış, hak ve adalet getirebildiği görülmüştür? Erdemli bir fedakarlık olmadan, dileklerin yerine gelebilmesi mümkün mü?

Önce o korkak barbar müstemlekesi eşlerine karşı dik dursunlar ki, söz ve duyguları bir anlam taşısın… Gerçekten onlar bir insan ve anne ise, kocaları insan ve baba değil mi?

BM ve toplumların ateşkes çağrılarına meydan okuyan ABD ve İsrail’i; öyle rahat koltuklardan, şişmiş midelerden, sarp ve sağlam kalelerden durdurmayı düşünenler; bilinmelidirler ki yalancıdırlar, yalancıdırlar, yalancıdırlar….

Tarihin her safhasında Müslümanlara karşı katliamlara girişen ve kölelikten öte hiçbir hak tanımak istemeyen jenosit Batı, günümüzde de aynı yok edici anlayışlarını sürdürerek işgal ve katliamlarına; satın aldığı Müslüman toplumların hain iktidarlarının desteğiyle devam etmekte, gerek BM, gerek AB, gerek AGİT, gerekse Lahey Uluslararası Adalet divanı gibi kuruluşlarının yardımıyla canavarlıklarını meşrulaştırmaktadırlar.

ABD ve İsrail’in soykırımsal katliamları gibi günümüzün belgelenmiş suçları Haçlı Batıyı hiç ilgilendirmemekte, dolayısıyla katil sorumlularına da herhangi bir yaptırım ihtiyacı duymamaktadırlar. Çünkü Müslümanlar teröristtir, evrensel hıristiyanlığın ve siyonist yahudiliğin özgürlük ve demokrasi teminatı adına; görüldükleri yerde öldürülmeleri insanidir. Başta Türkiye olmak üzere sömürge devletlerin, Müslüman halklarına reva gördükleri terör ve haçlı taşeronlukları, hıristiyan-siyonist ittifakını cesaretlendirmekte, dolayısıyla trajik gidişatı körükleyerek, bitmez-tükenmez işgal ve katliamların sonu gelmemektedir. Müslüman toplumların gerçek düşmanı, münafık devletleridir.

Birleşmiş Milletlerin en yüksek yargı organı olan Uluslararası Adalet Divanının Müslümanlara uygulanan işgalleri ve katliamları suç saymaması ve İslâm ülkelerinin savunmalarını güçlendirecek gelişmelerin önünün kesilmek istemesi, yenidünya düzeninin eskisinden farksız hangi haçlı temelinde inşa edildiğini tüm çıplaklığıyla kanıtlamaktadır. Bu sebeple, tehlike gördükleri İran’ı nükleer teknolojiden mahrum etmeye çalışılmaları, asılsız iddialar ve psikolojik savaşlarla nükleer programlarını etkileyerek vazgeçirmeye girişmeleri, nasıl bir zorbalık, adaletsizlik ve tutsaklıkla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koymaktadır.

Yeryüzünün egemenliğini sadece kendilerinde sanan haçlıların İran gibi boyun eğmeyen devletlerin, El Kaide, Hizbullah ve Hamas gibi onurlu direnişçilerin cesur duruşlarıyla hezimete uğrayacakları mutlaktır. Sürekli tekerrür eden kadersel tarihin değiştirilemeyen süreci zaten belirli sonucu güncelleştirecek, gürültüden ibaret tehdit ve şantajların önemsizliği ortaya çıkacaktır.

Korkak ABD ve İsrail’in havlamaktan öte Müslümanlara karşı, gerçekte savaşabilecek hiçbir cesaretleri yoktur. Bugüne kadar hunharca giriştikleri savaşlardaki mağlubiyet ve alçalmışlık kendilerine yeterli derstir. Tek bir Müslüman’ın karşısında bile dayanabilecek direnci bulunmamalarına rağmen, Müslüman toplumların hain iktidarları sayesinde saldırmakta, dolayısıyla acımasız canavarlıklara başvurabilmektedirler. Eğer, sözde inandıkları vahyin gereği, birlik ve berberlik içinde dik durabilselerdi; ne ABD, ne de İsrail, değil işgal etmeyi, konuşacak dahi cesareti kendilerinde bulamaz, dolayısıyla yaşanan acılar vaki olmazdı.

Türkiye’nin amansız kukla hükümetleri ve laik rejimiyle esarete mahkûm kılınan caydırıcı gücü, dengeleri bozmuş, Müslüman halkların işgaline, katline, zulmüne ve zilletine sebep olmuştur. Dünün lider Türkiye’si bugün herkesin rahatlıkla üzerinden geçebildiği bir odalığa dönüşmüştür.

Müslümanların yok farz edildiği bir dünya yaratılmaya çalışılmakta, bu esasta barışçıl ve adil çözüm argümanları manipülasyonla geliştirilerek, devşirilen Müslüman kimliklerin katkılarıyla sonuca gidileceği düşünülmektedir. İslâm toplumlarının alçak hükümetleri; ''Büyük hıristiyan-siyonist dünyası'' yaratma çabalarıyla, dini temizlik kampanyasının baş destekçileri olarak haçlıları cesaretlendirmekte; böylece Müslümanların yok edilme amacı; hem içeride hem de dışarıda sinsice güdülerek, şeytani ittifak dehşet saçmaktadır. Türkiye’nin ve münafık iktidarların, tıpkı satanistlerin taptıkları şeytan misali efendileri ve gizli düşmanları ABD ile birlikte batacakları mutlaktır. Birbirine caka atarak, benlikleri kabarmış üstünlük yarışında bulunan duygusuz kör ve sağırlar, batışlarını asla fark edemezler.

Malum müptezel iktidarları devirmeyip, ayakta tutan toplumlarda aynı derecede suçludurlar. Ancak merak etmesinler; yaşanılmış olan katliamların çok daha acılısını ve dehşetlisini tadacak, pişmanlıkları ise asla yarar sağlamayacaktır.

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekten onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar daha şaşkın haldedirler.” Furkan 44

“Andolsun, biz cin ve insanlardan birçoğunu (sanki) cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, lâkin onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.” A’raf 179

2 Ocak 2009 Cuma

Önce Müslüman, sonra liberal, şimdi de mason mu oldu?

Başbakan Erdoğan’ın ABD emriyle birader İsrail’in katliamlarına süre kazandırmak ve düşmanları İran ve Hamas’ı sindirip boyun eğdirmek maksadıyla Arap liderleriyle yaptığı görüşmeler trajikomik bir utanç vesikası olmaya devam etmektedir. İçinde bulunduğu çıkmazı ve kahreden yanlışı kamufle edebilmek için, Müslüman ve bir insan olduğunu dahi inkar edercesine, pozitivist ve rasyonalist bir kimliğe bürünerek kendini temize çıkarmaya çalışması, “Erdoğan, gerçekte kimdir” sorusunu bir kez daha tekerrür ettirmiştir.

Kendisi gibi ABD ve İsrail’in tutsak müttefiki Hüsnü Mübarek ile yaptığı ihanetsel görüşmelerinin akabinde bir basın mensubunun; “Bölgedeki gelişmelerin gelecekte Türkiye-İsrail ilişkilerini ne derece etkiler” sorusuna verdiği cevap; “Öncelikle şunu söylemek zorundayım. Devletlerarası ilişkilerde duygusallık hiçbir zaman egemen olmamalıdır. Bilgi, akıl, tecrübe egemen olmalıdır. Ama hiçbir zaman da haksızlığa müsaade edilmemelidir. Bir zulüm varsa o zulmün yanında biz yer alamayız. Bunu görüşmeler yoluyla çözmeye çalışırız. Son noktaya kadar yapılması gereken neyse bu konuda onu yaparız. Nihai karar şu an değildir. Onun için süreç biraz uzundur."

Başbakan Erdoğan; masonların, ateistlerin ve laiklerin din ile devleti birbirlerinden ayırmaları gibi, akıl ile duyguyu kutuplara ayırarak, özellikle devletlerarası ilişkilerde duygusallık hiçbir zaman egemen olmamalıdır açıklaması, tıpkı ruhla bedenin veya mantıkla inancın birbirinden ayrı tutulma ütopyasını ortaya çıkarmakta, fikirleri, ünlü mason Lessing’in "İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır" teorisiyle örtüşmektedir. Yine ünlü ateist ve mason düşünür Ernest Renan'ın şu sözleri de dikkat çekicidir: “Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır”

Ruhsuz bir bedenin ölü olması misali, duygusuz bir insan, ruhsuz bir akıl, duygusuz bir din, insansız bir devlet olabilir mi? Rasyonalist felsefenin kurucusu Aristo, aklı “Tanrı”, Tanrı’yı “akıl” olarak tanımlamıştır. Bu hipoteze göre tanrı olan akıl, dilediği gibi duygulara hükmedebilmekte, dolayısıyla ateistlerin savları paralelinde görüş açıklayan Erdoğan’da aklı egemen kılarak, tanrısal bir iradeyle duygularını yönlendirebilmekte veya duygularından tamamen arınabilen maddi bir yaratığa dönüşebilmektedir. İnsan diyemiyorum, çünkü olaylar karşısında duygularını denetim altına alabilecek veya arınabilecek bir insan olamaz. Olsa olsa ruhen saptırılmış bir yaratık olabilir.

Acaba Bush ve Olmert gibi yaratıklar, insanlık dışı saldırılarını bahsi ettiği akıllarıyla mı yoksa duygularıyla mı gerçekleştiriyorlar?

Vahşet ve soykırım işleyen barbar İsrail’i hedef gösterememe cesaretsizliğini anlamsız paradoksal ifadelerle açıklamaya çalışan Erdoğan, bir taraftan pozitivist bir bilgi ve aklı egemen kılmak isterken, diğer taraftan haksızlığa müsaade edilmemesini ve zulmün yanında yer alınamayacağını söyleyerek, inanılmaz bir çelişki batağında çırpınmaktadır. Materyalist ve oportünist aklının gereği, ABD ve İsrail’in sağlayacağı çıkarları, Filistin’den alamayacağını hesap ederek, şüphesiz yanında olması gerekenlerin barbarlar olduğunu düşünmekte ve politikalarını, o doğrultuda gütmektedir. Nede olsa, devletlerarası ilişkilerde duygusallık (Allah, inanç, iman, sevgi, barış, merhamet ve hoşgörü) egemen olmamalıdır görüşünü savunan kendisi değil mi?

Sanırım korkunun salgıladığı kararsızlıktan ne dediğini bilmemekte, dolayısıyla kilise ile cami arasında kalmış bir beynamaz misali ağzına geleni söyleyerek, her iki tarafı da idare etmeye çalışmakta, böylece birbirine zıt kavramları da gelişigüzel kullanarak hem aklı, hem de duyguyu egemen kılmaktadır. Duygusuz bir inanç ve iman olamayacağı gibi, adalet, merhamet, hoşgörü, barış ve sevgi de olamaz.... Zaten duygusuz devlet anlayışından dolayı, içinde yaşadığımız vahşi bu dünya oluşturulmadı mı? Söylediği gibi süreç uzun; tek bir Filistinli kalmayıncaya ya da dizüstü çöküp yahudilerin esirliğini kabul edeceklerine kadar katliamların devam edeceğini örtülü bir üslupla vurgulayarak, nihai kararın şu an alınamayacağını ifade edebilmektedir.

Sultan Yıldırım Beyazıd’ın “Yenileceğinden korkan, daima yenilir” sözünden de anlaşılacağı üzere; gerek Başbakan Erdoğan, gerekse malum Arap liderleri; kaybetmeye, sürünmeye, hor ve hakir kalmaya mahkûmdurlar.

Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerin ne yönde etkileneceği konusunda dahi cevap vermekten aciz ve korkak bir riyakarın idare ettiği devlet ve milletin saygınlığı ve caydırıcılığı ne dün, ne bugün, ne de yarın söz konusu olmamış ve olmayacaktır. Dolayısıyla Erdoğan’ın içerdeki güç gösterisi ya da seçim zaferleri hiçbir şey ifade etmemektedir. "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir." Konficyus.

En muazzam bilgiyle donatılıp cennette yaşayan şeytan, beni ateşten, insanı ise topraktan yarattın diyerek, yaratıcısı Allah’a karşı “benlik” gütmesi, aklının mı yoksa duygularının mı bir sonucuydu? Ne dersin Erdoğan? Şüphesiz Allah’ın azdırdığını ve saptırdığını, ne kadar öğüt verir ve gerçekleri göstersen de, doğru yola iletmek asla mümkün değildir.

“Eğer Allah sizi azdırmak istemişse, ben size öğüt vermek istesem de nasihatim size fayda vermez. Çünkü O, sizin Rabbinizdir. Ve nihayet O’na döndürüleceksiniz. ” Hud. 34

“Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık ona ikramda bulunacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Hacc.18

" (İnsanlar!) Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir." Enbiya. 93

"Yaşamın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok. Yarın akılsız neyi bileceksin." Ömer Hayyam

31 Aralık 2008 Çarşamba

Neden Tel Aviv’e değil de Şam’a?

İsrail’in soykırım hedefli saldırıları devam ederken, Başbakan Erdoğan’ın Şam ve diğer Arap başkentlerine yapacağı ziyaret dikkatle sorgulandığında, ABD direktifli bir plan olduğu anlaşılacaktır. Filistin’de yüzlerce insan ölmeye devam eder ve yurtları başlarına yıkılırken; Erdoğan’ın saldırgan tarafı durdurmak yerine, hunharca kıyıma uğrayan mağdur taraflarla müzakere girişimi; ”İran ve Hamas yüzünden aranızdaki sorunları giderin, Gazze krizi başka türlü aşılmaz” tehditsel açıklamaları, maşasal amacını ortaya koymaktadır.

Birkaç gün önce Ebud Olmert, kadim bir dost olarak Erdoğan’ı ziyaret ederken, neden o, Tel Aviv’e giderek Olmert’in karşısına dikilip katliamları durdurmuyor ya da en azından telefonla olsa dahi kendisini arayıp tepki göstermeye cesaret edemiyor da, sözde kınama mesajlarıyla kamuoyuna şov yapıyor?

Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları ve Suriye’de Mahmud Abbas ile yapacağı görüşmeler, Olmert ve Bush’un açıklamalarıyla örtüşmekte ve düşmanları Hamas’ın her şart ve koşulda mutlaka elimine edilmesi veya dizüstü çöktürülmesi pazarlığı konusunda önceden fikir birliğine varılması, böylece bu planın sözcülüğünü Erdoğan’ın üstlenmiş olması, ihanetin açık bir belgesidir. Zaten Ortadoğu’da ki görevi İsrail’i egemen kılmak ve karşı koyan İran ve Hamas’tan korumak değil mi? Bir taraftan Erdoğan yukarıdaki açıklamayı yaparken, diğer taraftan Olmert, "Hamas'a yeniden toplanmaları için zaman yaratmak istemiyoruz" ve Bush da Filistin lideri Mahmud Abbas'ı arayarak Gazze'deki durumu değerlendirmeleri, Bush ve Abbas'ın yeni bir ateşkese özellikle Hamas'ın uyması gerektiği konusunda anlaştıklarını belirtmesi, anlaşılan Erdoğan’a pek iş bırakmamış. Yazık Erdoğan’a…

Paris'te İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni ile görüşen Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy, pazartesi günü, tıpkı Erdoğan gibi, İsrail’in müstebit çıkarları adına Ortadoğu'yu ziyaret edip, Arap liderlerini tehdit edecek, İran ve Hamas’ı dışlamaları ve ilişkilerini kesmeleri konusunda baskı kuracak olması, Müslümanlar açısından fevkalade elim bir sonuçtur.

Filistin’de işlenen acımasız dram, dinsel ve ırksal anlayıştan çok öte bir insanlık suçu olup, inancı ve ırkı ne olursa olsun zerre kadar insani duygu taşıyan hiçbir beşer, söz konusu vahşete seyirci kalamaz ve çıkar hesabı yapamaz. Ancak, hâlâ alçaksı menfaat peşinde koşan ve barbarların taşeronluğunu üstlenebilen yaratıkların zihnen ve kalben nasıl mühürlendikleri, riyakar düşünce ve davranışlarıyla ortadadır.

Başbakan Erdoğan’ın Ortadoğu ziyareti, İsrail ve ABD karşıtı bir İslam birlikteliği kurma ve mücadele etme misyonu taşımadığı, İsrail ve ABD çıkarlarına hizmet maksadı içerdiği, dolayısıyla işgalci emperyalistlerce fevkalade tehlikeli görülen İran ve Hamas aleyhtarı bir örgütlenme için liderlerle görüşmede bulunacağı, açıklamalarından anlaşılmaktadır. Bu sebeple, başbakan Erdoğan’nın İsrail karşıtı sözlerinde hiçbir samimiyet bulunmamakta, doğrudan işgalci barbar güçlerin yayılmacı çıkarlarına taşeronluk yapmaya devam ettiği aşikardır. Bir insan aç olduğu için değil, hırsız olduğu için çalması misali, devletler de insanlık ve adalet uğruna değil, benlikleri ve materyalist menfaatleri uğruna savaşırlar.

Hatırlanacağı üzere; başbakan Erdoğan, İsrail’in Lübnan saldırısını “Devlet terörü” olarak açıklamış ve bugünkü gibi kamuoyuna yönelik samimiyetsiz bir şov yapmıştı. Bu açıklamasından dolayı, Bush’la görüşme talebi beyaz saray’dan şartlı kabul edilmiş ve İsrail’e gidip Olmert’i ziyareti akabinde kendisine randevu verilmişti.

İktidara geldiği günden beri ABD ve İsrail’in temsilciliğini yapan başbakan Erdoğan, Irak’ta 1 milyondan fazla insanın ölümüne ve parçalanmasına aracılık yaptığı gibi, Ortadoğu’yu İsrail’in hegemonyası altına sokmaya, direnen ve teslim olmayan İran’ı ve Hamas’ı bölge ülkelerce dışlatarak ve Irak’a döndürmek isteyerek Türkiye’yi barbar bir projenin içinde yer edinmeye çalıştığı bilinmelidir.

Aslında, dönen entrikalar o kadar aleni ki, kalpleri, gözleri ve kulakları mühürlenmemiş fiziki özürlüler dahi, dönen dolapları kavrayabilmekte, duyabilmekte ve okuyabilmektedirler.

R.Tayyip Erdoğan, Müslüman kimliğiyle İslam dünyası aleyhine çok büyük bir tehlikedir ve emperyalist canavarların hizmet eridir.

Ayrıca, Beşşar Esad dışında görüşeceği tüm Arap liderleri de, ABD ve İsrail’in kadim müttefikledir. Bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya gerek yoktur.

“Ayakta ölmek dizüstü yaşamaktan daha iyidir.” F.D. Roosevelt

30 Aralık 2008 Salı

İsrail ve ABD’yi değil, münafıkları lanetleyin

Zaten Yaratıcı tarafından lanetlenmiş İsrail ve evladı ABD’nin işlediği amansız kötülüklere ve soykırımlara kahretmenin hiçbir mantığı bulunmamakta, onlara bu fırsatı tanıyarak teşvik eden başta Müslüman ülkeleri ve yıkılası Arap iktidarları olmak üzere; BM, AB ve diğer dünya devletlerine karşı koymak ve iktidarları devirmek, mutlaka barışı ve iyiliği hakim kılacaktır. Terörist ABD ve İsrail güdümündeki dünya, insanlığın silinip süpürülmesinde seyirci kalmakta, kendilerine dokunulmamış olmalarına içten içe sevinerek, en azından gıda ve tıpsal bir müdahaleye dahi cesaret edememektedirler. Ancak cılız kınamalarla, halkların kabaran öfkelerini sindirmeye çalışmakta, canavarların karınlarının doymalarını bekleyerek, cehennemsi vahşetin durulacağını hesap etmektedirler. Oysa cehennemin hiç durulmayacağını bir bilebilseler, hiç böylesi bir alçalmışlığı yol edinirler miydi?

Günlük tecrübelerden dahi ders çıkaramayan hükümetler; o çok önem verdikleri ekonomilerinin bir anda nasıl ve niçin altüst olduğunu muhakeme edemiyor ve çok yakında daha beterini yaşayacaklarını düşünemiyorlar. Haksız yere akan kan ve gözyaşlarının, çığlıkların, parçalanan bedenlerin, yetim ve dul kalan çocuk ve kadınların ahları, muhakkak İlah’ı adaletin sapmayan terazisinde değerlendirilecek ve herkes layık olduğunu bulacaktır. Basit bir ekonomi krizinde sallanan dünya, acaba paha biçemedikleri eşyaları ve cesetleri havada uçuştuklarında ne yapacaktır?

Bulundukları her toplumda karışıklık çıkararak insanları birbirine katıp barışı, birlik ve beraberlikleri bozan, devletleri ve milletleri parçalayan, kendileri dışındakileri acımasızca sömürerek ve katlederek yaşam hakkı tanımayan insan kisvesindeki lanetli yahudiler, tıpkı hayvanlar dünyasının mundar ‘domuz’ misali leş varlıklarıyla evreni cehenneme dönüştürmekte, kimilerinin haram ve pis domuz etini afiyetle yemelerinden farksız devlet ve toplumlarca insan bellenerek, değere tabi tutulmaktadırlar.

Bedeli çok ağır ve yıkıcı olan bu yanlışı Sultan II. Beyazıt’ta yapmış,1492 yılında yurtları İspanya'dan kovulan on binlerce yahudiye Osmanlı kentlerinin kapılarını açarak devletleşmelerine, dolayısıyla Ortadoğu’nun ve dünyanın başına bela olmalarına aracı olmuştur. Günümüz politikacıları gibi ekonomik çıkarlara odaklanan II. Beyazıt, katil yahudilerin iş gücü performanslarını hesap ederek, lanetlenmiş gerçekliklerini göz ardı etmiş, hatta, yahudileri ülkesinden kovan İspanyol kralı Ferdinand hakkında; "Böyle bir kralın zeki ve akıllı olduğunu söyleyebilir misiniz? Kendi ülkesini fakirleştiriyor ve benim imparatorluğumu zenginleştiriyor!" diyerek, gerçekte kimin zeki ve akıllı olduğu, zenginleştireceğini sandığı devletinin nasıl yahudilerce kökten yok edildiği tarihe geçmiştir. Gelişmeye ve kalkınmaya katkı sağlayan zekâları, çalışkanlıkları ve keşifleri iktidarları etkilemiş, yürekleri hoplatıp cinselliği uyaran cezp edici kötü emelli kadınlar misali zerk ettikleri zehrin yansıtacağı ölümcül fatura dikkate alınmamıştır.

Bir çağ kapatıp yeni bir çağ açan iki cihan sultanı, azılı düşmanlarının savaş meydanlarında yenemediği ve şehit edemediği tarihin en önemli, cesur ve dahi devlet adamı Fatih Sultan Mehmet Han’ın, 3 Mayıs 1481’de yahudi dönmesi olan özel doktoru Yakup Paşa tarafından zehirlenerek öldürülmesi, fıtratlarının kaçınılmaz bir davranışlarıdır. Çünkü onlar asla ıslah olmaz ve tövbe etmez hainlerdir.

“Asla güvenilmeyecek bir millet” başlıklı yazımda da izah ettiğim gibi; Allah tarafından fıtratsal bir yazgıyla lanetlenmiş bir topluma gösterebilecek merhamet ve insani bakış, mutlaka geri tepmekte, dolayısıyla en güçlü zehirden beter bir tahribat yaptıkları ve yapacakları tarihçe ve günümüzce belgelenmektedir.

Şeytan yahudilere soykırım uyguladığı gerekçesiyle suçlanan Adolf Hitler, yahudilerin barış ve insanlık aleyhine nasıl vahşi birer canavar olduklarını öncesinde gözlemlemiş, “Günün birinde benim altından heykelimi dikecekler” ileri görüşüyle haklılığı ortaya çıkmıştır… İsrailoğullarının şeytan misali lanetsel yaratılışları kötülüklerin ve en amansız felaketlerin üremesine neden olmakta, dolayısıyla “Adolf Hitler’in bir cani mi, yoksa bir kahraman mı” sorgusu, ciddi anlamda düşünülmelidir.

Zalimlikleri, hainlikleri ve entrikalarıyla şeytana bile pabucunu ters giydiren yahudilerin vicdandan ve merhametten yoksun acımasızlıkları kadersel fıtratlarının bir gereği olup, hiçbir şart ve koşulda itibar edilemeyeceği, akitlerine inanılamayacağı, insan ya da dost zannedilerek güvenilemeyeceği ve asla arka dönülemeyeceği, tartışılması dahi mevzu bahis olmayan vahiysel ve güncel tecrübelerle vakidir. ÇÜNKÜ ONLAR FİZİKİ ŞEYTANLARDIR.

Dünyadaki Müslim-gayrimüslim ülkelerin İsrail vahşetine seyirciliği, aslında şeytani misyonundan dolayı gerçek sorumlunun İsrail değil, izleyiciler olduğu tartışılmazdır. Dünyanın bir suç imparatorluğuna dönüşmesine etken bu süreç, bilinmelidir ki gerek deprem ve afetlerle, gerek savaş ve hastalıklarla, gerekse isyan ve binbir çeşit musibetlerle herkesi kuşatarak vuracak, izlemenin ne denli bir fecaat olduğu; acı, korku ve dehşet içinde tadılacaktır. İsrail’in bir pire gibi ezilerek yok edilebileceği gerçeği, Lübnan hezimetiyle ispatlanmış, direnişçilerin ölümüne mücadeleleri karşısında panikleyerek inlerine kaçışı ibrete âleme bir ders olmuştu. Öyleyse bu sessizlik ve kaçış niye?

İsrail’in Lübnan katliamı akabinde; mücahitlerin nefsi müdafaa girişimlerini
engellemek, dolayısıyla İsrail’i korumak maksadıyla ABD’nin oluşturduğu sözde barış gücünde yer alan köle Türkiye, milyonlarca dolar rüşvetsi bedelle seçildiği BM geçici güvenlik konseyi üyeliğinde; neden İsrail’i durduramıyor, aleyhinde bir karar çıkaramıyor ve etkili olamıyor? Neden bir barış gücü oluşturtamıyor? Yoksa o üyelik sadece bir tabela mı?

Acımasız canavar İsrail’in yakın müttefiki olma utancını Müslüman Türk milletine yaşatan laik Türk devleti; cumhurbaşkanı, başbakanı ve muhalefetiyle trajikomik “kınama” tepkilerinden öte hiçbir yaptırımda bulunamamakta, ayrıca Olmert’in Türkiye’yi ziyaret edip, başbakan Erdoğan ile görüşmesi akabinde bu katliama girişmesi, fevkalade düşündürücüdür. Tıpkı bugün ki gibi, geçmişte cumhurbaşkanı Sezer’in İsrail’i ziyaretinin hemen ardından Lübnan’ı işgal etmesi; acaba bir tesadüf mü, yoksa hainsel bir teşvik miydi?!? Kamuoyunun bilmediği ve perde arkasındaki gizli şifrelerin ne olduğu, bir gün mutlaka deşifre olacaktır.

Yediden yetmişe yahudilerin tamamı, insan siluetindeki şeytanlardır. Müslüman Filistinlilere karşı işledikleri vahşetleri eleştiren veya kınayan tek bir yahudi gösterebilir misiniz? İsrail’deki yaklaşan seçimlere katliam ve soykırımla prim verecek bir toplum, insan olabilir mi?

Ne acıdır ki tek bir yahudi, devletlerinin işlediği ürkütücü katliamlara ve soykırıma aleyhte zerrecik tepki vermezken, sözde Türk aydınlarının 122.000 insanımızı katleden, tecavüz eden ve diri diri yakan Ermenilerden özür dilemeleri, şüphesiz sarsıcıdır.

Geçmişte dünyaya adalet getiren açık alınlı Müslüman Türk milletinin, laik bir müstemlekeliğe dönüşmesiyle nasıl kapkara bir alına büründüğü, apaçık bir ibret vesikasıdır.

Kahrolsun Arap iktidarları, kahrolsun Müslüman toplum iktidarları!..

“Münafık, kafirden yetmiş kez daha tehlikelidir.” Hz.Muhammed. (S.A.V)

29 Kasım 2008 Cumartesi

ABD değil de, Mücahitler mi terörist?

Muhakeme yetilerini tamamen yitirmiş olan günümüz insanoğlu’nun gerçekleri sorgulamadaki akılsızlıkları öylesine olağanlaşmış ki; sevgi, hoşgörü, barış, huzur ve güvenin kaynağı adalet biçilerek, dünyadan silmektedir. Sadist, emperyalist ve barbarların egemen olduğu düzen, hegemonyası altına alamadıklarını, ya dizginlemeye ya da bitirmeye çalışmakta, gerekirse canlı tek bir mahlukat kalmaksızın önüne geleni yakıp yıkmaktadırlar. Caydırıcı olmak ve üstünlük kurmak maksadıyla inanılmaz tehditler ve aşağılık cürümler gerçekleştirmekte; katletmekle, evlerini başlarına geçirmekle veya yurtlarından sürmekle yetinmeyip, en gaddar zulümleri reva görerek, kadın ve çocuklara sapıkça tecavüz ederek, kemiklerini kırarak, kahkahalarla işkence yaparak ve akla hayale gelmeyecek şeytani hunharlıkları işleyerek caniliklerinin meşruluğuna inanılmaz gerekçeler sıralayabilmektedirler.

Gelmiş geçmiş tüm hukuklarda yasal sayılan “nefs-i müdafaa” hakkının mağdurlar, direnişçiler ve özgürlük savaşçıları tarafından kullanılmasını “terör” ile bağdaştıran zalimler, sözde kamuoyunu ikna edebilmek gayretiyle düşünceleri ve dikkatleri manipüle edebilmektedirler. Özellikle insafsızca Müslüman kanı dökmek ve köleleştirmek amacıyla vahşet saçan ABD, İsrail ve İngiltere’ye karşı girişilen her eylem kaçınılmaz bir hak, yani nefsi müdafaadır. Yoksa, Irak ve Filistin’deki canavarlıkları unuttunuz mu?

Ortaya koydukları ütopik bahaneler, sudan sebepler ve yalanlarla Müslüman toplumları işgal eden haçlı ittifakı ve işbirlikçi dostlarının başlarına gelenler karşısında yakınma hakları bulunmamakta, canı yanan toplumlarında eylemcileri değil, ortamı hazırlayıp teşvik edenleri lanetlemeleri, olabilecek bir barış için tek çıkar yoldur. Bir gün, yapılanlara karşılık bilmukabelenin mutlaka gerçekleşebileceği hatırlanılmalı, her devlet, adaletli davranma zorunluluğuna mecbur edilerek, etraflarına etten duvar çektirip en teknolojik silahlarla korutan yöneticilerin, halktan önce ve ziyade korunmalarına asla izin verilmemelidir. Zaten bütün bu gelişmelerin sorumlusu kendileri değil midir?

Bugün, Hindistan’da yaşanan olaylar, gerçekte bir terör eylemi değil, haçlı ittifakının ve işbirlikçilerin yaptıkları eylemlerin en hafifi bir hak arama ve hesap sormadır. Eğer kendileri yaptıklarının hesabını vermiyor, üstelik alkışlanıp saygı görmeye devam ediyorlar ise, bende Mücahitleri alkışlıyor ve diğerleri gibi hiçbir çıkar düşünmeksizin kendilerini feda etmelerinden dolayı saygı duyuyorum. Hindistan’ın, Keşmir’deki Müslümanlara hangi zulümler yaptığı ve yapmaya devam ettiği hala tazeliğini korumakta olup, Hindistan’ı kınamayıp hesap sormayan dünyanın, Mücahitleri de kınaması ve hesap sorabilmesi kabul edilemez. Önce kendin doğru, merhametli ve adaletli ol ki, başkaları da olabilsin. En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.

En iğrenç ve bağışlanamaz olan ise; sözde Müslüman iktidarların, Müslümanlara karşı çok daha düşmansı tavır sergilemeleri ve haçlı ittifakına destek vermeleridir. Ruhlarını şeytana satan bu münafıklar, Müslümanlar acımasızca katledilirken, ırzlarına geçilirken, yurtlarından çıkarılırken, işgal edilirken ve en ağır işkenceler altında inlerken sessiz kalıp, hatta kayırırken, hak arayan Mücahitleri terörizmle aşağılayıp, şiddetle ve nefretle kınayarak lanetlemeleri; nasıl paradoksal bir dünyada yaşadığımızı, kimin, gerçekte kim olduğunun bilinemediğini belgelemektedir.

Haçlı ittifakı, tarihsel gerçekleri de baz alarak Allah yolunda şehid olmanın ebedi bir kurtuluş olduğuna inanan Müslümanlardan öyle korkuyor ve ürküyor ki, kendileri aleyhine hayati tehlike gördükleri bu imanı bertaraf edebilmek veya etkisini tüketebilmek için, başta Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan olmak üzere İslam referanslı iktidarları ve toplumsal önderleri maddi-manevi satın alarak ya da gözdağı vermek suretiyle korkutarak dışlatmakta, dolayısıyla çığ gibi büyümelerinin önüne geçirtmektedir. Oysa acı çeken ve onurlarını kaybedenin odalık iktidarlar değil, Müslümanların kendileri ve hakları olduğu, dolayısıyla Müslümanların haykırışını ve adaletin tesisini de hiçbir şeytani gücün susturamayacağı er geçte olsa anlaşılacaktır.

Geçici çıkarları ve saltanatları uğruna haksızlar karşısında susarak dünyayı şeytanın egemenliğine teslim edenlerin huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.

Bilinmelidir ki, kim, ne yapış ise mutlaka karşılığını ödeyecek ve zalimler cezalandırılmadıkça, dünyadaki korku, kan, gözyaşı ve çığlıklar her geçen gün artarak tüm kainatı saracaktır.

“Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde” Goethe