mason etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mason etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2009 Perşembe

Al Capone'a hakaret…

Başbakan Erdoğan’ın; sinsi bir bölücü, sömürücü ve bozguncuların en dehşetlisi olan Aydın Doğan’ı ünlü mafya lideri Al Capone ile kıyaslama yanlışı, Al Capone aleyhine hiçbir aklın ve vicdanın kabul edemeyeceği bir haksızlık ve aşağılamadır.

Al Capone, 1930 ABD yasalarının yasakladığı alkollü içki kaçakçılığı yaparak, yasakların doğurduğu fırsatları lehine çevirmek suretiyle hem maddi hem de politik güç kazanması, şüphesiz devletin teşviksel yasaklarından ve yetkililerin menfaat bilinçli işbirlikçi tutumlarından kaynaklanmıştır. Kendine rakip suç örgütlerini tasfiye etme ve yıldırma gayesiyle devletin çıkar odaklı politik ve bürokrat yetkililerin “tek adamla” muhatap olma stratejileriyle bir temizlik operasyonu başlatılmış, dolayısıyla seçilen Al Capone, suç çeteleriyle savaşa girişerek, Bugs Moran çetesi gibi yasadışı örgütleri, söz konusu devlet çetesinin onayı, yardım ve yataklıklarıyla öldürerek yahut devre dışı bırakarak, devlet-mafya ortaklığının temsilci baş aktörü olmuştur.

ABD ekonomisinin zor günler yaşadığı o dönemlerde, neredeyse politikacı, yargıç ve güvenlik güçlerinin tamamı gayrimeşru ilişkilerin ortağı ve rüşvet çarkının birer dişlileri olup, irili ufaklı tüm çeteler, alt veya üst düzey yetkililerce korunup gözetilmekteydi. O dönem ABD, mafyanın ve kara paranın hüküm sürdüğü, dolayısıyla sokaktaki halkın geçim araçlarının kurutulduğu bir yer olmakla kalmayıp, mafya belasını da diğer ülkelere angaje ederek, açık bir merkez üssü konumundaydı. Geçmişin ekonomik çapulcu mafyası ABD, bugün politik bir küresel mafyaya dönüşerek, çok daha ürkütücü olduğu malumdur.

Siyaset, ekonomi ve mafya organizesinin arkasındaki yönetici güç; Yahudi ve mason localarıydı. Eski mafya liderlerinden Thomasso Buscetta'nın soruşturma sırasında adından söz etmesiyle deşifre olan Banker Juerg Heer'in şok uyandıran açıklamaları, her türlü kirliliğin arkasındaki gücün Yahudi ve masonlar olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştı. Tıpkı Aydın Doğan ve TÜSİAD’lı birçok üyenin arkasında oldukları gibi!

Al Capone gibi mafyamsı örgütler, hiçbir zaman halkın dini, ırkı, rejimi ve düşüncesiyle ilgilenmez, bölücü terörist faaliyetlerde bulunmazlar. Mafyanın ekonomik ve politik gücü, ancak devletin duruşuyla orantılıdır. Al Capone’nin tahmin edildiğinden daha da güçlenerek kontrol edilemez bir seviyeye ulaşması, işbirlikçi politika, bürokrat, yargı ve bankacı ortaklarını ürkütmüş, deşifre olabilme tedirginliklerinden dolayı müştereken işledikleri suçlardan değil, vergi kaçırdığı iddiasıyla yargılanarak hapse mahkûm edilmişti. Oysa Al Capone, gayri resmi verdiği rüşvetlerle doğrudan devlete değil ama devletin temsilcilerine resmi orantının çok üstünde ödeme yapıyordu. Amaç; devlet, hükümet ve yargının saygınlığını korumak, böylece adalet manipüle edilerek, sözde kötü adamın toplumdan soyutlanmasıydı. Asıl kötü Al Capone mu, yoksa ona yol açıp destek veren politikacı, yargıç, medya ve bankacılar mıydı?

Al Capone’nun kartvizitinde “Kullanılmış Mobilya Satıcısı" yani eskici, Aydın Doğan’ın kartvizitinde ise; “medya patronu, ünlü işadamı ve vergi rekortmeni” yazılı. Bu durumda hangisi daha riyacı, etkili ve tehlikeli?

Aydın Doğan’ın Al Capone misali yükselişi iktidarlarla olan iğrenç çıkar pazarlıkları, tehdit veya şantaj ilişkisine dayalı olup, sahip olduğu medya imparatorluğunun avantajını kullanarak alçakça halkı sömürmüş; laik-Müslüman ayırımı yaparak birlik ve beraberliliği bozmuş; hükümetleri devirmiş; Türk-Kürt bölünmesinde önemli bir bayraktar olmuş; darbecilere arka çıkarak meşruiyetlerine zemin hazırlamış; toplumsal ahlakı darmadağın etmiş; Kemalist diktatörlüğünün sözcülüğünü üstlenmiş; vahye savaş açmış; din ve namus kavramını ayaklar altına alarak insani değerleri bitirmiş ve kendine rakip kim varsa, Al Capone gibi mertçe savaşarak öldürmemiş ama iftira ve fitneleriyle öldürmekten daha beter yapmıştır.

Allah, Bakara Süresi 191. ayette: “Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür” buyurarak; Aydın Doğan’ın, Al Capone’dan çok daha kötü olduğunu vurgulayan emri dikkatle önemsenmelidir. Çünkü fıtratları ve suçların toplumsal tepkisini en iyi bilen Yaratıcı’dır.

Böylece Aydın Doğan’ın yanında Al Capone’nun nasıl masum ve kıyasının mevzubahis olamayacağı tartışılmazdır.

Başbakan Erdoğan’ın politikalarını her ne kadar tasvip etmeyip eleştirsem de; gerek Ergenekon Terör Örgütü, gerek mafya, gerekse tüm iktidarların hizmet erliğini yaptığı Aydın Doğan gibi bir korku imparatoruna karşı onurlu duruşundan dolayı tebrik ediyor, cesaret ve kararlılığından geri adım atmayacağını umuyorum.

Mafya liderine güç katan adamları nasıl aynı derecede suçlu ve katil iseler; Aydın Doğan’ın yanındaki yazar ve gazetecilerde aynı seviyede halk düşmanı bir sömürücüdürler. Aksi takdirde vicdanı ve onuru olan bir insan, asla onun yanında çalışamaz ve destek çıkamaz.

Ayrıca “Harami bir parti” olan CHP’nin Aydın Doğan’a desteği yanıltmamalıdır. Çünkü o CHP, Ergenekon Terör Örgütü gibi acımasız katillere, bölücülere ve isyancılara sahip çıkmış, ülkede ne huzursuzluk ve karışıklık var ise; hepsinin ardında CHP’nin olduğu unutulmamalıdır. Aynı ilke, düşünce ve duyguyla hareket etmelerinden;
Aydın Doğan=CHP’dir.

Şu bir gerçek ki; hükümet, adaletin yerine gelebilmesi adına çabaları her ne kadar takdire şayanda olsa; Aydın Doğan’ın yıllardır kök saldığı bürokrasi ve yargıda lehine kararlar çıkartıp kollanabileceğine şüphem yoktur. Hükümet ve yargının ideolojik sürtüşmesi, millet iradesinin hâkimiyetini, dolayısıyla hükümetin icraatını baltalamakta, böylelikle Aydın Doğan gibi sömürücü ve bölücü imparatorlar; ya kendi ideolojindeki ahbaplıkları, ya arşivlerinde sakladıkları şantajlarla, ya da ekonomik çıkarlarla yetkililer üzerindeki hegemonyalığını sürdürebilmeleri, felaketin ta kendisidir. Velev ki hükümet, yandaşları lehine bir ayrıcalık yapsa da!

Aydın Doğan’ın acımasız ve bencil duygu ve fikirleriyle yetişen kızı Arzuhan Doğan Yalçındağ, Yahudi ve mason localarının talebiyle TÜSİAD başkanlığına getirilmesiyle Türkiye ve halkının seçtiği hükümet aleyhine giriştiği provokasyonlarla TÜSİAD’ın gizli amaçları da deşifre oldu. Ekonomik bir güç gerekçesiyle iktidarlarca şımartılan TÜSİAD, tamamen Siyonizm’e hizmet eden masonik bir kuruluştur. Sadece prestij kazanabilmek maksadıyla üyeliği kendilerinde bir izzet ve ayrıcalık sanan bazı bihaber üyeler, nasıl sinsi bir örgütün içinde bulunduklarını bilmeden hem milletine hem de hükümetlerine büyük bir ihanet içindedirler.

TÜSİAD Başkanı ve Doğan Holding Yönetim Kurulu üyesi Arzuhan Doğan Yalçındağ, babasının intikamını alabilme delaletiyle hükümete, daha doğrusu Türkiye’ye savaş açıp, lobi çalışmalarında Başbakan Erdoğan’ı Rusya Devlet Başkanı Putin’e benzeterek, efendileri Yahudilere şikâyet etme cüretkârlığıyla yardım talep etmesi, asla hoşgörüyle karşılanmamalı ve bağışlanmamalıdır. Tıpkı bölücü ve darbeci Cumhuriyet mitinglerindeki sloganları kullanan Yalçındağ, İslam ve Türk düşmanı Yahudi Cemaati’nin etkili ismi Ariel Cohen’e; “Türkiye korku cumhuriyetine dönüştü. Düşünce özgürlüğü yok. Sokaklarda gezmeye korkuyoruz. Zaten (Erdoğan) Putin oldu. Tek adam diktatörlüğüne döndü. Basın özgürlüğü de yok" iftirasında bulunarak, babası gibi nasıl bir ajan ve hain olduğunu kanıtlayabilmiştir. Peki, Ariel Cohen’den beklentisi neydi? Çıkarları uğruna yapmayacakları hiçbir şey yoktur.

“Brütüs'ün yasadığı yerde Sezar ölmeye mahkûmdur.” SCHILLER

27 Eylül 2009 Pazar

Harami bir parti…

Din, ırz ve namustan daha onurlu ve değerli bir şeyin olmadığı dünyada; ne tarihte, ne de günümüzde örneği bulunmayan ürkütücü bir ilkeyle temelleri atılmış Cumhuriyet Halk Partisi’nin hala varlığını sürdürüyor olması, milletimiz adına fevkalade utandırıcı ve düşündürücüdür.

Manevi kıymetlerden tamamen yoksun materyalist bir İngiliz Atatürk’ünün kurduğu CHP, zenginleşmeyi ve kazanmayı “dinsizlik ve namussuzlukla” başarılabileceği düşüncesiyle hareket ederek; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” harcıyla atılan temel, CHP’nin gerçekte dinsiz ve namussuz bir parti olduğu; parti yöneticilerinin, üyelerinin ve destekleyenlerinin, böylece bilinçli ya da bilinçsiz dinsiz ve namussuz oldukları belgelenmektedir.


1812 ve 1887 yıllarında ve günümüzde dahi dünyanın en önemli çelik üreticisi olan “Krupp Çelik”’in kurucusu Alfred Krupp; “Kaybedilen para bir şey değildir, ama kaybedilen namus çok şeydir “ inancıyla, İngiliz Atatürk’ünün düşündüğü ve CHP’nin kabul ettiği gibi, kuvvetlenmenin ve zenginliğin namussuzlukla elde edilemeyeceğini, çok zengin ve başarılı bir iş adamı sıfatıyla dikta etmiştir. Unutulmamalıdır ki ilk kurduğu fabrikasında 4 kişi çalışırken, öldüğünde ise fabrikalarında 20000 kişiden fazla işçi çalışmaktaydı.

İnsanı hayvandan ayırıp disipline ederek üstün bir yaratığa dönüştüren din ve namus telakkisinin ortadan kaldırılması, benliğe galebe çaldırıp şeytanı azdırırcasına egemen kılmasından iyi ve güzel ne varsa topyekûn yok olabileceği gerçeği, maalesef beyinci kümbetlerce idrak edilememektedir. Ne var ki dinin ve namusun görünmez ruhi gücü ve etkisi; enerji ile kütlenin çatışma veya çakışmasını sonsuzlukla çarpıp boyutlarını tüm evrene yaymaya başarabilen insanın kavrayabileceği bir kudrettir.

CHP gibi nice din ve namus düşmanlarının vicdansız kalplerini ve muhakemesiz akıllarını ustaca kamufle eden söylemleri; nasıl sinsi bir illüzyonist, hipnoz uzmanı ve akıl manipülatörü olduklarını kanıtlamakta, tıpkı kamuflajın ustaları olarak tanımlanan “Besiceros” cinsi karıncalar misali, amaç ve gayelerini “görünmez” kılabilmektedirler. Shakespeare’in ifade ettiği gibi, “Namus görünmez bir cevherdir; çok kere ona sahip olmayanlar sahipmiş gibi görünürler.”

CHP’nin masonik felsefesi kurulduğu andan itibaren hiç değişmemiş ve tüm kadrolarında örgütlenerek, Halk Evleri ve Köy Enstitüleri gibi kurumlarla kitleleşerek devam etmiş ve Kemalist devlet destekli Atatürkçü kurumlarla perçinlenmiştir.

Mustafa Kemal’in “Kanuni nizam Kur’an’ı azimüşşandır” ilkesine bağlı binlerce masum Müslüman’ın asılmasından sorumlu Ankara İstiklal Mahkemesinin reisi ünlü mason Dr. Reşid Galip, “İslam dininin Türkiye için yol gösterici olamayacağını” vurgulayarak, Kazıklı Voyvoda’dan farksız Müslüman Türk kanı akıtmaya doymamış bir canavardır.

Dinsizliğin, namussuzluğun ve ahlaksızlığın bayraktarı ve ülkedeki en yüksek dereceli masonlardan biri olan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, “Halkevleri, vatandaşların medeni, bedii irfan ve zevk ihtiyaçlarını tatmin edecek müesseselerdir" diyerek, iffetli Müslüman Türkiye aleyhine alçakça nasıl bir asimilasyona ve namussuzluğa giriştiklerini itiraf etmektedir.

1935 yılında Atatürk’ün mason localarının kapatılması ile ilgili karar, öyle sanıldığı gibi millet aleyhine büyük bir tehlike arz etme gerekçesinden dolayı değildir. İngiliz Atatürk’ün ölümüne kadar İçişleri Bakanlığını sürdüren ve daha sonra CHP Genel Sekreteri olan Şükrü Kaya, "Halkevlerinin mason localarının işlevini yerine getirdiğini ve bu yüzden mason localarının kapatılmasında bir sakınca görmediklerini" açıklaması, önemle altı çizilmesi gereken bir gerekçedir. Masonların Üstad-ı Azamı Kemalettin Apak, Türkiye'de Masonluk Tarihi adlı kitabında, Kaya'nın bu yaklaşımını şöyle anlatıyor: "Bu 33 dereceli kardeşin toplantısında Şükrü Kaya birader, masonluğun istihdaf eylediği sosyal ve kültürel faaliyetlerin bir müddetten beri Halk Evleri ve Halk Odaları tarafından yapılmakta olduğu göz önünde bulundurularak, masonluğun artık faaliyetlerini tatil etmesi lâzım geldiğine partice karar verilmiş olduğunu, Hükümetin de bu kararı tatbik mevkiine koymak zorunda olduğunu bildirdi."

Açıkça görüldüğü üzere mason localarının kapatılması, halkın uyanmasını engellemek maksadıyla masonlarca alınmış ve hükümete dayatılmış hükümsel bir karar olup, şırıngaladıkları zehirle artık işlevini yerine getirmiş olmalarının güveniyle hiçbir sakınca görmediklerini deklare edebilmektedirler.

Ünlü dil devriminin temellerini atan mason Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’de Köy Enstitülerini masonik felsefe olan “dinsizlik ve namussuzluğu” topluma empoze etmek aracı olarak kullanmıştı.

CHP, totaliter 40 yıllık iktidarında milletin dinini ve namusunu yok edebilmek için öylesi barbarlıklara ve adaletsizliklere başvurmuş, vatanı uğruna canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerin haklarını gasp etmiş ki, kendilerini ebedileştirebilmek ve sürekli iktidar kalabilmek maksadıyla İngiliz Atatürk’ünü tanrılığa yücelterek; ülkenin her karış toprağı, insanı, devleti ve kamu hazinesi dâhil her şey, sokaktaki hayvanlar ve bitkiler bile İngiliz Atatürk’ün mülkü haline getirmişlerdir.

Kurtuluş Savaşlarında cephede savaşan askerlerin sabahları bazen Üzüm Hoşafı, bazen Yağlı Buğday, bazen Yarım Ekmek yiyerek, öğle ve akşam tek bir lokma bulamadıkları bir mücadelenin ağır ve fedakâr yükü haince unutularak, geriye bıraktıkları gözü yaşlı dul ve yetimlerin açlık ve yoksulluk içindeki sürünmeleri tasa edilmeyerek, sadece kendi çıkarlarını düşünüp, partililerini zengin etme gayretleri, hangi insan vicdanının kabul edebileceği bir hazımdır? CHP, devletin ve milletin sahibi hülyasından asla kurtulamadığından iktidara gelse, yine aynı düşünce ve duygularla talana ve sömürüye yeltenmeyecek mi? Dini ve namusu ortadan kaldıranlardan vicdan, merhamet ve adalet beklenebilir mi?

Atatürk’ün Mustafa Kemal olmadığına başka bir delil ise; Türkiye’nin kendisinin olduğu diktatör anlayışıyla açlıktan midelerinden gümbür gümbür sesler gelen yoksulun, fukaralıktan namusunu satan şehit eşinin ve tüyü bitmemiş yetimin haklarını zimmetine geçirerek dilediği gibi saltanat sürmesi ve partisi CHP’ye acımasızca peşkeş çekmesidir. CHP’ye bağışladığı Türkiye İş Bankası hisseleri, devlet başkanlığı sırasında hak ettiği maaşlarının bir birikintisi mi, yoksa canlarını veren şehitlerin yüzde yüz helal hakları mı? Gayrimeşru yapılan insafsızlıklar öyle diz boyuydu ki, cumhuriyet rejiminin hak ve adalet ilkesine tamamen aykırı sömürülerden Atatürk’ün manevi kızları bile nasiplenmiş, kendilerine ömür boyu yüksek maaşlar bağlanmış, milletin geri kalanı çöplüğe atılmıştır.

Bu nasıl bir kurtarıcıydı ki ayrıcalık yaparak kendini, yakınlarını ve partisini kollayıp kayırarak, devlet imkânları ve yetimlerin haklarını onlara bağışlamak suretiyle diğer vatan evlatlarını saf dışı bırakabilmiştir? Ancak o, Müslüman ve Türk düşmanı merhametsiz ve adaletsiz İngiliz Atatürk’tü… Mustafa Kemal ise böylesi haksız ve adaletsiz bir davranışı aklından bile geçirmezdi.

CHP’nin laiklik ve Atatürkçülük lehine estirdiği korku imparatorluğuyla halkı Müslümanlara karşı isyana teşvik etme ve her sesten irkilme paranoyaları, şüphesiz ilkeleri olan namussuzlukların bir sonucudur. Oysa 17. yüzyılda yaşamış İngiliz rahip ve tarihçi Thomas Fuller; “Namuslu kişiler, ne aydınlıktan ne de karanlıktan korkarlar.” diyerek, Kemalist ve laik CHP’nin namussuzluğunu kanıtlamıştır.

Sözde halkçı CHP, temeli harami olmasından böylesi haksızlıkları ve adaletsizlikleri rahatlıkla hazmedebilir, çünkü din ve namus gibi yüce değerlere sahip olmadıklarından, var olma amaçları tamamıyla bencil ve oportünist bir iktidarda, geçmişte olduğu gibi aç bir sırtlanın avını bekler misali tetikte hazır yığınlarını zengin edebilmek, dinini ve namusunu muhafaza etmeye çalışan halkını baskıyla maneviyattan koparabilmek, çağdaşlık hilesiyle hayvani ilişkilere ve cinselliğe zorlayarak, iffetli genç kızlarımızı fuhşa itmektir.

Harami bir yapının ömrü, kökü olmayan bir ağacın ayakta zorla durdurulmaya çalışılan pis gövdesi kadardır. Bir rüzgâr ya da bir üfleme onu yıkacaktır ama ya o yoksa…

Atatürk’le gerçekte nasıl bir ilişkisi ve yakınlığı bilinmeyip, manevi kızı olarak kamuoyuna takdim edilen sözde manevi kızı Ülkü Adatepe’nin televizyonlara çıkıp; utanmadan dul ve yetim fukaranın hakkı olan aylık beş milyar ile geçinemediğini, özel bir makam aracına, şoföre ve korumaya ihtiyacı olduğunu, Atatürk’ün kendisini çok şık ve pahalı elbiseler giydirdiğini, dolayısıyla aynı klâsı devam ettirmesi gerektiğini söylemesi, her ne kadar vicdanları dağlasa da; haktan, hukuktan, adaletten ve eşitlikten bahseden laik jakoben aydınlarca eleştirilmesi bir yana, üstelik onu savunur bir üslup kullanarak, Atatürkçüğün ve CHP’nin zarar görmemesi için skandalın üstünü kapatabilmeleri, şüphesiz vicdanın yer almadığı “dinsiz ve namussuz” bir ruh ve beden taşımalarındandır.

Susmaya devam mı etmeliyiz?

Namuslu olmayanların siyasetçi olabilmeleri mümkün değildir, bundan dolayıdır ki onlar ancak politikacıdırlar. Siyaset; devleti hak ve adaletle yönetme sanatı olup; kendini, yakınını ve yandaşını zerre kadar ayrıma tabi tutmayıp, etnisite, inanç, fikir ve düşünceye bakmaksızın yönettiğin toplumun tamamını eşitlik ve adalet ilkeleriyle sevk ve idare ederek, ahlak kurallarını acze uğratmadan yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek, binmeyip bindirmek ve halkı güvende olmadan kendini güvende hissetmemektir. Dini ve namusu ortadan kaldıran bir düşüncenin siyaset yapabilmesi mümkün müdür?

16 yüzyılda yaşamış ünlü İspanyol romancı ve şair Miguel de Cervantes; “Namuslu davranmak en iyi siyasettir.”

Yazımdan dolayı hiçbir CHP’linin öfkelenmeye hakkı yoktur. Eğer hesap soracaklar ise; tapınıp önder ve kurtarıcı edindikleri İngiliz Atatürk’üne ve böylesi aşağılayıcı bir ilkeyle varlığını sürdüren parti yönetimini protesto etmelidirler, olmadı derhal istifa ederek ya da desteğini çekerek, hata ve yanlıştan dönmenin erdemliğini gösterebilirler. CHP, Atatürk’ün açıkça deklare ettiği üzere; dinsiz ve namussuz bir anlayışla kurulmuş partidir. Ancak dinsizliği ve namussuzluğu temsil etmesinden, o partide bulunmayı içine sindiren herkes, bilinmelidir ki istese de istemese de dinsizliği ve namussuzluğu kabullenmiş olmanın yaftasıyla dolaşacaktır.

Ayrıca aziz vatanlarını kurtarabilme uğruna geriye gözü yaşlı eş ve çocuklarını bırakan gazi ve şehitlerin haklarını gasp ederek zimmetlerine geçiren CHP; sömürünün, yolsuzluğun ve gaspın bayraktarıdır. Bu sebeple hiç kimseyi eleştirme hakları bulunmadıkları bir yana, dinden, namustan, dürüstlükten ve adaletten bahsedemezler.

Onlar o kadar dehşetsi sinsi bir kötüyle özdeşleşmişlerdir ki bazılarının iyi yanları gizlenmelerine, dolayısıyla çok daha beter olmalarına zemin hazırlamaktadır. 17. yüzyılın Fransız yazarı François La Rochefoucauld; “Nice kötü insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı.”

CHP’nin söylemsel aldatıcı görüngüsüne değil, özüne inildiğinde lanetsel varlığı anlaşılacak ve Müslüman bir Türkiye’de yeri bulunmadığı kavranabilecektir.

12. yüzyılda yaşamış saygın ve derin İslam âlimi İmam Gazali;
“Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.”

Namus bir fert, bir toplum ve bir millet için öylesine hayati bir değer ve fıtratsal bir dürtüdür ki hiç kimse, ama hiç kimse onunla oynamamalı, ülkeyi geriletecek, terörleştirecek ve düzeni yerle bir edecek bir müdahalede bulunmamalıdır. Kötülüğün diğer bir adı da olan namussuzluk, Allah tarafından da önemle vurgulanmış, isnadın dahi lanetlenmeye sebep olduğunu açıkça buyurmuştur.

“Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır.” Nur 23

2 Ocak 2009 Cuma

Önce Müslüman, sonra liberal, şimdi de mason mu oldu?

Başbakan Erdoğan’ın ABD emriyle birader İsrail’in katliamlarına süre kazandırmak ve düşmanları İran ve Hamas’ı sindirip boyun eğdirmek maksadıyla Arap liderleriyle yaptığı görüşmeler trajikomik bir utanç vesikası olmaya devam etmektedir. İçinde bulunduğu çıkmazı ve kahreden yanlışı kamufle edebilmek için, Müslüman ve bir insan olduğunu dahi inkar edercesine, pozitivist ve rasyonalist bir kimliğe bürünerek kendini temize çıkarmaya çalışması, “Erdoğan, gerçekte kimdir” sorusunu bir kez daha tekerrür ettirmiştir.

Kendisi gibi ABD ve İsrail’in tutsak müttefiki Hüsnü Mübarek ile yaptığı ihanetsel görüşmelerinin akabinde bir basın mensubunun; “Bölgedeki gelişmelerin gelecekte Türkiye-İsrail ilişkilerini ne derece etkiler” sorusuna verdiği cevap; “Öncelikle şunu söylemek zorundayım. Devletlerarası ilişkilerde duygusallık hiçbir zaman egemen olmamalıdır. Bilgi, akıl, tecrübe egemen olmalıdır. Ama hiçbir zaman da haksızlığa müsaade edilmemelidir. Bir zulüm varsa o zulmün yanında biz yer alamayız. Bunu görüşmeler yoluyla çözmeye çalışırız. Son noktaya kadar yapılması gereken neyse bu konuda onu yaparız. Nihai karar şu an değildir. Onun için süreç biraz uzundur."

Başbakan Erdoğan; masonların, ateistlerin ve laiklerin din ile devleti birbirlerinden ayırmaları gibi, akıl ile duyguyu kutuplara ayırarak, özellikle devletlerarası ilişkilerde duygusallık hiçbir zaman egemen olmamalıdır açıklaması, tıpkı ruhla bedenin veya mantıkla inancın birbirinden ayrı tutulma ütopyasını ortaya çıkarmakta, fikirleri, ünlü mason Lessing’in "İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır" teorisiyle örtüşmektedir. Yine ünlü ateist ve mason düşünür Ernest Renan'ın şu sözleri de dikkat çekicidir: “Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır”

Ruhsuz bir bedenin ölü olması misali, duygusuz bir insan, ruhsuz bir akıl, duygusuz bir din, insansız bir devlet olabilir mi? Rasyonalist felsefenin kurucusu Aristo, aklı “Tanrı”, Tanrı’yı “akıl” olarak tanımlamıştır. Bu hipoteze göre tanrı olan akıl, dilediği gibi duygulara hükmedebilmekte, dolayısıyla ateistlerin savları paralelinde görüş açıklayan Erdoğan’da aklı egemen kılarak, tanrısal bir iradeyle duygularını yönlendirebilmekte veya duygularından tamamen arınabilen maddi bir yaratığa dönüşebilmektedir. İnsan diyemiyorum, çünkü olaylar karşısında duygularını denetim altına alabilecek veya arınabilecek bir insan olamaz. Olsa olsa ruhen saptırılmış bir yaratık olabilir.

Acaba Bush ve Olmert gibi yaratıklar, insanlık dışı saldırılarını bahsi ettiği akıllarıyla mı yoksa duygularıyla mı gerçekleştiriyorlar?

Vahşet ve soykırım işleyen barbar İsrail’i hedef gösterememe cesaretsizliğini anlamsız paradoksal ifadelerle açıklamaya çalışan Erdoğan, bir taraftan pozitivist bir bilgi ve aklı egemen kılmak isterken, diğer taraftan haksızlığa müsaade edilmemesini ve zulmün yanında yer alınamayacağını söyleyerek, inanılmaz bir çelişki batağında çırpınmaktadır. Materyalist ve oportünist aklının gereği, ABD ve İsrail’in sağlayacağı çıkarları, Filistin’den alamayacağını hesap ederek, şüphesiz yanında olması gerekenlerin barbarlar olduğunu düşünmekte ve politikalarını, o doğrultuda gütmektedir. Nede olsa, devletlerarası ilişkilerde duygusallık (Allah, inanç, iman, sevgi, barış, merhamet ve hoşgörü) egemen olmamalıdır görüşünü savunan kendisi değil mi?

Sanırım korkunun salgıladığı kararsızlıktan ne dediğini bilmemekte, dolayısıyla kilise ile cami arasında kalmış bir beynamaz misali ağzına geleni söyleyerek, her iki tarafı da idare etmeye çalışmakta, böylece birbirine zıt kavramları da gelişigüzel kullanarak hem aklı, hem de duyguyu egemen kılmaktadır. Duygusuz bir inanç ve iman olamayacağı gibi, adalet, merhamet, hoşgörü, barış ve sevgi de olamaz.... Zaten duygusuz devlet anlayışından dolayı, içinde yaşadığımız vahşi bu dünya oluşturulmadı mı? Söylediği gibi süreç uzun; tek bir Filistinli kalmayıncaya ya da dizüstü çöküp yahudilerin esirliğini kabul edeceklerine kadar katliamların devam edeceğini örtülü bir üslupla vurgulayarak, nihai kararın şu an alınamayacağını ifade edebilmektedir.

Sultan Yıldırım Beyazıd’ın “Yenileceğinden korkan, daima yenilir” sözünden de anlaşılacağı üzere; gerek Başbakan Erdoğan, gerekse malum Arap liderleri; kaybetmeye, sürünmeye, hor ve hakir kalmaya mahkûmdurlar.

Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerin ne yönde etkileneceği konusunda dahi cevap vermekten aciz ve korkak bir riyakarın idare ettiği devlet ve milletin saygınlığı ve caydırıcılığı ne dün, ne bugün, ne de yarın söz konusu olmamış ve olmayacaktır. Dolayısıyla Erdoğan’ın içerdeki güç gösterisi ya da seçim zaferleri hiçbir şey ifade etmemektedir. "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir." Konficyus.

En muazzam bilgiyle donatılıp cennette yaşayan şeytan, beni ateşten, insanı ise topraktan yarattın diyerek, yaratıcısı Allah’a karşı “benlik” gütmesi, aklının mı yoksa duygularının mı bir sonucuydu? Ne dersin Erdoğan? Şüphesiz Allah’ın azdırdığını ve saptırdığını, ne kadar öğüt verir ve gerçekleri göstersen de, doğru yola iletmek asla mümkün değildir.

“Eğer Allah sizi azdırmak istemişse, ben size öğüt vermek istesem de nasihatim size fayda vermez. Çünkü O, sizin Rabbinizdir. Ve nihayet O’na döndürüleceksiniz. ” Hud. 34

“Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık ona ikramda bulunacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Hacc.18

" (İnsanlar!) Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir." Enbiya. 93

"Yaşamın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok. Yarın akılsız neyi bileceksin." Ömer Hayyam