Devlet Bahçeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devlet Bahçeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2009 Çarşamba

“Vatan, Millet” tekerlemelerine devam edin bakalım…

Halk düşmanı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin “Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, irticayla mücadeleve birçok darbe plânları hazırlayıp, öğrenci çocukları dahi katletmeyi tasarladıkları belgeler ve maddi kanıtlarla aşikârken, alçakça kıyılan 10 askerimizin canilerini arama ve bilinen terör örgütlerine yamama hilesi, geçmişte olduğu gibi hiç kimseyi inandırmaya yetmeyecektir.

“Vatan bölünmez, şehitler ölmez” gibi sinsi ve samimiyetsiz sloganlarının bayraktarları tarafından katledilen askerlerimiz, artık şüphe götürmez gaddar emelleriyle hem vatanı bölmekte, hem de vatanı koruyan yiğitleri kahpece şehit ederek, efendileri şeytanın yolunda hızla ilerlemektedirler.

Org. Şener Eruygur, Org. Hurşit Tolon ve Tuğgeneral Veli Küçük’ü cepheye sürerek, kendilerini gizleyen ele başlar; öylesine ürkütücü bir yapı hazırlamışlar ki, ’A’ darbe planı deşifre olursa ’B’ planı, eğer ’B’ planı deşifre olursa da ’C’ ve ’D’ darbe planlarını yedekte bulundurdukları ve tüm ’deşifre’ olasılıklarını düşündükleri ortaya çıkmıştır.

Acaba hunharca katledilen askerlerimiz, diri diri yakılan kızımız, öldürülen öğrencimiz ve yurtta çıkarılan onca eylem; hangi planın bir sonucuydu? Bundan sonra devreye sokacakları planlarındaki saptadıkları hedefler nedir?

Ataist askeri, sivil, üniversite, medya ve politikacı üst ve alt herkesin içinde bulunduğu örgütlenme, ancak milletin insani ve vicdani bir bütünlük içinde bir araya gelmesiyle çöker. İktidarsız bir hükümet, tehdit altındaki savcı ve yargıçlarla dehşetsi çeteyi bertaraf edebilmek mümkün değildir.

Bizzat örgütün merkezinde olan ve ihanetsel isyanları planlayan emekli kuvvet komutanları Org. İbrahim Fırtına, Org. Aytaç Yalman ve Oramiral Özden Örnek’in tartışılmaz elebaşlılıkları, göstermelik bir sorguyla örtbas edilebiliyor, Alb. Dursun Çiçek salıveriliyor, Org. Hurşit Tolon ve Şener Eruygur tahliye edilebiliyor ise; çok daha derin şokları ve felaketleri yaşayacağımıza bir tereddüt bulunmamalıdır.

Hiç kimse ama hiç kimse, PKK ya da sol terör örgütlerini hedef alarak, asıl düşmanları saklama arayışına girmemeli, propagandasal pis entrikalarına alet olup, yarın ağlayacaklar arasında yer almamaya dikkat etmelidir.

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik cenapları olan Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin, apo’dan dahi daha bölücü ve tehlikeli oldukları unutulmamalıdır. Apo illegal ve zindanda, onlar ise legal ve özgür olup, kendilerine gönül vermiş masum halkımızı insafsızca sömürerek, terör belâsının provokatörleri ve darbecileri motive edenlerdir.

CHP ve MHP’lileri peşin hükümlerden uzak serinkanlı bir muhakemeyle liderlerini ve güttükleri politikaları sorgulamalarını ve yakın bir gelecekte sıranın kendilerine yahut çocuklarına geleceklerini düşünerek, insani bir yargıya varmalarını öğütlüyorum.

Türkiye’deki her felaketin sorumlusu; Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir, başka hiçbir adresi aramayınız… Bulsanız da kışkırtan yine onlardır.

Gandhi’nin ifade ettiği gibi “Altın prangalar demir olanlardan çok daha kötüdür.” sözünü ilke edinerek, bedeli her ne olursa olsun insan olmanızdan haksızlık karşısında asla susmayın ve hiç kimseden korkmayınız.

30 Mart 2009 Pazartesi

Haçlılar kaybetti…

Sırf İslâm kimliğinden dolayı Başbakan Erdoğan ve Ak Parti’ye karşı yekvücut birleşen şer ittifakının tüm entrika ve saldırılarına rağmen planlanan yenilginin gerçekleşmemesi, Türkiye milletinin sanıldığı gibi “aptal” olmadığını ortaya koymuştur.

"Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur" temel ilkesiyle kurulmuş bir CHP, onun bu kural ve inkılaplarıyla yasalaşmış laik bir devleti ve Kemalist despot bir rejimi meşrulaştırmama adına yine “oy” kullanmamış, ama Ak Partinin kazanması için temenni de bulunmuştum

Ak Parti, her ne kadar emperyalist İslâm ve adalet düşmanı ABD, İsrail ve AB’nin bir müttefiki ve kışkırtıcı bir Irak katili olsa da, Türkiye’yi kasıp kavuran, hak ve hürriyetleri lağveden, baskılarla Müslümanlara ve Kürtlere yaşam hakkı tanımak istemeyen dahili haçlıların çok daha tehlikeli ve şiddetli bir düşman oldukları gerçeğini göz ardı etmeyerek, dolaylıda olsa Başbakan Erdoğan’ı desteklemek zorunda kalmışımdır.

Aynı duygu ve muhakemeyi; 28 Şubat’ın mağlup ve zelil Başbakanı Necmeddin Erbakan, taşeronu SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, kör ve sağır yandaş yığınlarından beklerdim. Ancak cennetteki şeytanı ebedi cehenneme gark eden benlik ve hırsları gerçeği kavramalarına engel olmuş, haçlı ittifakına destek vermek suretiyle din ve namus karşıtı amaçlarına hizmet ettirmiştir. Geçmişte kendilerine kurulan tuzak, darbe ve saldırıları unutmuşçasına haçlı medyanın puştluklarına malzeme olan Erbakan ve Saadet Partisi; gerek dinlerine, gerekse Müslüman milletine ihanet etmişlerdir. Acaba kazanmış olsalardı; Erdoğan gibi darbeleri durdurabilecek, Ergenekon gibi acımasız çeteleri hapse tıkayabilecek, Davos’taki duruşu sergileyebilecek, kan emici, sömürücü ve provokatör medyayı dize getirebilecek bir cesareti gösterebilecekler miydi? Yoksa, Osman Özbek gibi sıradan bir general’in, bugün kucaklarına oturdukları medyanın hakaret ve tehditlerinde korkup sindikleri gibi, bir kavuğa saklanarak, milletini azgınlara mı peşkeş çekeceklerdi? Allah aşkına, hangi yüzle konuşuyor, Erdoğan ve AK Partiyi eleştirebiliyorlar?

Ey Müslüman Türkiye milleti! Lütfen biran olun, birkaç dakikalık otokritik yapın ki, AK partiyi neden karaladıklarını ve devirmeye çalıştıklarını anlamaya çalışınız…

Sözde dürüstlük maskesiyle halka doğruları anlattıklarını iddia eden, her türlü fitne, entrika, bölücü, çete ve darbe planlayıcısı gazeteci sürüsü; önce hırsız ve sömürücü patronlarına karşı adaletle şahitlik etsinler de, sonra sözleri ciddiye alınsın. Saltanatlarını ve şöhretlerini muhafaza edebilmek adına onurlarını ve halkını satan lejyonerlere duyulabilecek bir güven, şüphesiz açık bir felakettir.

2 Şubat tarihinde “Bırak derinlerindeki pislikleri kussunlar” başlıklı yazımda Başbakan Erdoğan’a seslenerek; medya ve meydanlarda adlarını ağzından düşürmeyip dalaştığı, üstelik hiçbir başarıları olmayan Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’yi muhatap almamasını, Davos ve Ergenekon sonrası yüklendiği misyonun gereği gibi söz ve davranışlarını gözden geçirmesini, ezilen ve horlananlarca takdir toplayan onurlu, kararlı ve cesur duruşuna yakışır bir lider olmasını, dolayısıyla ilerlemeyi sürdürmesini öğütlemiştim. O ise, sürekli hiçleri muhatap alarak seviyesini düşürmüş, dolayısıyla böbürlenmesinin kompleksiyle rahatlıkla savunabileceği ekonomik krizi anlatamamış, halkını ikna ve motive edebilecek gerçeklerden kaçınmış, ne Ergenekon Terör Örgütünü, ne de PKK’ca sömürülen Kürt sorununu izah edemeyerek, iğrenç politikalardan sıyrılabilecek bir siyaseti ortaya koyamamıştır. Buna rağmen milletimiz, onun anlatmaya başaramadığı gerçekleri hafızalarından çıkarmamış ve hakkını teslim ederek hezimete uğratmamıştır.

Yüzeysel bir hatırlatmayla; CHP, MHP, DTP ve SP’nin örtbas edilemeyecek bölücü, kötü ve akim referansları, zaten halkın takdirinden kaçmayacaktı. Ancak bunu başaramadı ve onları büyüterek kendine rakip yaptı.

Halkı işsiz ve yoksul olan bir hükümetin hiçbir üyesi, ailesi ve yakınları iş sahibi ve tok olmamalı, nüfuz ayrıcalığından yararlanmamalıdır. Her kim olursa olsun, velev ki partilerine güç katmış ve fedakarlık yapmış olsalar bile yolsuzluk yapanların üzerine samimiyetle ve adaletle gidilmeli, dokunulmazlıkları düşürülerek yargıya teslim edilmelidir. Yolsuzluğu ve rüşveti belgelerle kanıtlanmış Şaban Dişli gibi bir yöneticinin, göstermelik parti görevinden istifa ettirilmesi asla yeterli olmamalıydı. Olmadığı da seçimlerdeki sonuçla cevabını bulmuştur.

Kendiniz olun ki, halkta dürüst olsun… İlla seçim kazanabilmek uğruna verilen tavizler, bölgeye uygun sözde adaylar ve fırıldaklıklar, mutlaka geri tepmekte, büsbütün büyük bir ziyan baş göstermektedir. Gerek CHP’nin Sultanbeyli imam adayı, gerekse AKP’nin Çankaya, Kadıköy ve Beşiktaş adayları gibi niceleri…

İnşallah ders alınmış, öyle eskisi gibi halkın manipüle edilemeyeceği görülmüştür.

Şu özellikle bilinmelidir ki, Başbakan Erdoğan ve Ak Parti’de doğru yolda değildirler.

ABD’nin cesur ve kararlı başkanı Abraham Lincoln’un, “oğlumun öğretmeni” başlıklı mektubunu, bir kez daha hediye ediyorum.

Oğlumun Öğretmenine,

”Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.
Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona.
Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...
Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı...Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.
Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi... Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona.
Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.
Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret...
Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini...
Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret.
Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.
Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır... Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bakalım... O ne kadar iyi, küçük bir insan, oğlum..."

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez.” Maide. 105

20 Mart 2009 Cuma

Hiç mi muhakemeniz yok?

Allah’ın saptırıp önüne ve arkasına perde çektiği yığınların muhakeme edebilmelerini sağlayacak çaba ve gayretlerin ne kadar beyhude olduğu liderlerden, miting meydanlarından ve kütük mantıklardan anlaşılmaktadır. Tamamen iğrenç çıkarlara endeksli politik yarışın tarafı olmayı bir onursuzluk addettiğimden yazılarıma ara vermiş, benliksel kazançtan öte hiçbir adalet ve vicdan taşımayanlara söylenebilecek bir sözün olamayacağı gerçeğiyle, izlemeye bile tahammül edemez duruma gelmişimdir.

Siyasetin silinip süpürülmesine; ahlaksızlık, samimiyetsizlik ve yüzsüzlüğün egemen olmasına neden olan çapulcu politikacılar değil, destekleyen, kışkırtan ve teşvik eden toplumun ta kendisidir. İnancı ve düşüncesi her ne olursa olsun tecrübelerden ders almayan ve itirafları çözemeyen böylesi bir halkın adalete, barışa ve refaha kavuşabilmesi mümkün değildir. Liderler, ancak milletin aynasıdır…

Her çıktığı meydanda; taahhütlerini yerine getiremezse “namert” olmayı bir ayrıcalık, üstünlük ve kazanç argümanı sayan MHP lideri Devlet Bahçeli, Müslüman Türk ülkücülerinin alınlarına kara çalmış bir hain ve yüzkarasıdır. Deist inancıyla Müslüman ülkücüleri asimilasyona uğratarak önce Kemalistleştirip sonra CHP’lileştiren Bahçeli, hatırlanacağı üzere APO’nun yakalanıp idam edilmesiyle ile ilgili aynı yeminleri sarf etmiş, dolayısıyla APO’yu affederek, “namertlikle” damgalanmıştı. Namertliği perçinlenmiş bir Bahçeli’nin yeniden “namertlik” andı, takdir edileceği üzere hiçbir mana ifade etmemektedir.

Başbakan Erdoğan’ın Baykal ile ruh ikizi olduğu sözlerine tepki gösteren Bahçeli, “Baykal ile ruh ikizi olmaktan hatta, Türkiye’de kurulan her siyasi partinin lideri ile ruh ikizi olmaktan şeref duyarım” sözleriyle, APO ve DTP liderleriyle de şeref duyduğunu açıklamakta herhangi bir sakınca görmemektedir. Bu ülkenin bir insanı olduğunu referans göstererek, her partiye oy verenle de ruh ikizi olmaktan kıvanç duyduğunu ifade eden Bahçeli, dolaylıda olsa bu ülkenin teröristleriyle de onur duyabilmektedir.

Devlet Bahçeli’nin gerçekte kim olduğu, hiç sorgulandı mı?!?

Müslümanlara karşı düzenlenen ihanetsel Cumhuriyet mitinglerinde, Ergenekon Terör Örgütünde ve diğer birçok tertipte CHP, PKK ve İslam düşmanı darbecilerle yek vücut hareket eden bugünkü MHP, asla Müslüman ülkücüleri temsil etmemekte, Kemalizm’in sağ fraksiyon misyonunu sürdürmektedir. Bu sebeple Müslüman Türkiye milleti aleyhine CHP’den çok daha tehlikeli, bölücü, sinsi ve yıkıcı bir organizasyon olduğu hafızalardan çıkarılmamalı, dolayısıyla münafığın kafirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu unutulmamalıdır.

Sen bir insansın, artık uyan…

28 Ocak 2009 Çarşamba

Müslüman değil “deist”tirler

Tek ve hak din olan İslâm’a, kavramlarına ve simgelerine bedhah bir rakip olan CHP, bir siyasi parti olarak halkın dahili ve harici kalkınması, bütünlüğü, ilerlemesi, güçlenmesi ve caydırıcı olmasına değil, vahiysel İslâm’ı ortadan kaldırıp, ideolojileri temelinde kurguladıkları Kemalist bir dini egemen kılmaya ve diktatörlüğe odaklanmıştır.

CHP’nin birçoğu her ne kadar ateist bir görüşe sahip ise de, “deist” inanç taşıyanlarda azımsamayacak bir çoğunluktadır. Türk bir şoven milliyetçisi (Atatürk milliyetçisi) olmalarından, Hz.Muhammed’i, Arap kökeninden dolayı tamamen reddetmekte ve “Türk-İslam” gibi sapkın bir din üreterek, ırkçı (kafatasçı) MHP ile aynı çizgide buluşmaktadırlar. Gerek cumhuriyet adına düzenledikleri ihanet mitinglerinde, gerekse Ergenekon Terör Örgütündeki birlikteliklerinden, CHP ile MHP yekvücut ittifak içindedirler. Ancak Müslüman ülkücüler, CHP ve MHP’ye oy veren bilinçsiz Müslüman vatandaşlar, bu oluşumun ve tanımın dışındadır.

Deist; doğaüstü olayların tanrıdan geldiğine inanarak, Tanrı’yı tek başına kabul eden, ancak Yaratıcı’nın dinlerle ve elçileri peygamberlerle olan bağını kökten reddedendir. Deistler, doğru dinin insan mantığında ve tabiatın kanunlarında görmeyi tercik eder ve Allah’ın, peygamber aracılığıyla gönderdiği ilkeleri kesinlikle inkâr ederler. Dolayısıyla bu doğrultudaki tek bir Tanrı’nın, yani iradesiz bir Allah’ın varlığına inanırlar. Oysa, Allah ile peygamberleri birbirinde ayırarak, bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmayanlar lanetlenmişler ve inançlarının hiçbir hükmü olmadıkları kesin bir ifadeyle açıklanmıştır.

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirlerinden ayırıp; diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu: İşte gerçekten kâfir bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” Nisa. 150-151

Doğa dini olan deizm’e inanış, 17. yüzyılın Avrupa’sında bir devrim olmuş, laik Türkiye Cumhuriyetini kuran CHP gibi birçok kültür bu akıma, yani vahiysiz ve peygambersiz bir Tanrı’ya destek vererek, Rönesans dönemindeki hümanist yaklaşım çerçevesinde dolaylı bir ateizmi ya da “Doğa tanrısı” diye yetkisiz bir tanrıyı kendilerine öylesine ilâh edinmişlerdir.

Türkiye’deki deistlere (CHP) göre; İslam’ın vahiysel bir din olduğuna inanmadıklarından, Hz.Muhammed (S.A.V) vahiy alan bir peygamber değil, dahî ve Arap bir din kurucusu olarak kabul edilmiştir. Tıpkı Hıristiyanların, yüce peygamberimiz Hz. Muhammed’e ‘yazar’ demeleri misali! Hatta onlar nezdinde, Resul peygamberler ile yalancı peygamberler arasında fark görülmemiştir.

Bu düşünceyi ortaya koyan CHP’li Türk masonları, peygamberlikte toplumsal şartların oldukça etken olduğunu, bundan dolayı peygamberlik iddiasında bulunanların bazısının başarılı olup peygamber vasfı aldığını, bazısının da başarılı olamayıp yalancı peygamber ünvanını
aldığını ileri sürmüşlerdir. Yine onlara göre; Allah’ın aracıya ihtiyacı bulunmaması ve Allah inancının yeterli olmasından hareketle, ayrıca bir peygamber inancının ortaya konmasına gerek bulunmadığını iddia ederek, Müslüman Türkiye halkının taptığı Allah’a, peygamberine ve vahiysel dinine savaş açıp çağdaşlık, akılcılık ve batılılaşma adına; amansız ve zalim bir propaganda ve yasalarla asimilasyona girişmişlerdir.

CHP’nin iktidarsal kuruluşuyla başlayan asimilasyon, halk evleri aracılığıyla yayılmış, o dönemin gerek Milli Eğitim Bakanı, gerekse İçişleri bakanı başta olmak üzere tamamı, vahiysel dine ve peygamberimize saldırarak, Müslümanları devşirmeye çalışmışlar, zayıf inanç ve karakter taşıyanlarda başarılı olmuşlardır.

1924 Anayasasını hazırlayan komisyonda başkan ve raportör olarak görev yapan, inkılâplarda etkili olan CHP milletvekili Celal Nuri’ye göre de vahiy ve aracı melek, bir sembolden ibarettir. CHP’ye göre; “din denilen şey, peygamberin zihninin ürünüdür.”

1939 ve 1950 yıllarında CHP milletvekili Hüseyin Cahit ve Abdullah Cevdet gibi birçok mason; peygamberlerin milli olması gerektiğini savunarak, kendilerinden olmayan bir peygambere uyma zorunluluğundan bahsedilemeyeceğini ileri sürmüşler, İslâm’ı, bir “Arap dini” olarak kabul etmişlerdir. Bu anlayışı temel alan günümüz Kemalistleri, tanrının da milli olması gerekliliğine inanarak, maalesef Atatürk’ü hatadan münezzeh “tanrı” bellemişler, ilkelerinin kutsallığına iman ederek, bir zorlama ve baskı haline getirmişlerdir. Onun ilkelerine ant içmeyen seçilmiş bir vekil dahi parlamentoya girememekte, hükümet olamamaktadır.

Bu sebeple; vahye ve peygambere iman etmiş hiçbir Müslüman, gerekçesi ne olursa olsun CHP’yi dost edinemez, destekleyemez ve varlığını içine sindiremez.

Hatırlanacağı üzere; daha çok kısa bir zaman önce CHP Genel Sekreteri Önder Sav, yüce peygamberimize hakaret ettiği halde ne CHP kurularınca, ne de yargıca hakkında hiçbir yasal işlem başlatılmamış, CHP’deki üst düzey görevine devam ederek, kin ve nefret duyduğu türban ve çarşaflıları, oy kaygısıyla partisine katan genel başkanı Deniz Baykal’ın bir tek eleştirisine bile maruz kalmamış, ikinci adam olmaya devam edebilmiştir. Oysa AKP’de, Atatürk’ün aleyhine tek bir söz söyleyen her kim olursa olsun partiden derhal ihraç edilerek, Atatürkçü topluma saygı gösterilebilmektedir.

Diğer taraftan; Müslüman halkının canı pahasına önemsediği peygamberlerine yapılan hakarete duyarsız kalan Kemalist CHP’nin ve Kemalist yargının tutumuna karşılık; bir Hıristiyan ülkesi olan Avustralya’da ise, Susanne Winter adındaki aşırı sağcı milletvekilinin peygamberimiz Hz. Muhammed’e hakareti karşılıksız kalmamış, derhal dokunulmazlığı kaldırılarak, “dini topluluklar arasında kin ve nefret oluşturduğu” gerekçesiyle, 3 ay hapis ve 24 bin Euro para cezasına çarptırılabilmiştir.

CHP’nin hiç değişmediği, temel hak ve hürriyet olan İslâm’i inanç, ibadet değerleri ve özgürlüklerine sürekli saldırıp aşağılayarak, akıl almaz hakaretler ve baskılar yaptıkları malûmdur. Muhalefette olmalarından dolayı doğrudan etkili olamayan CHP, ancak diktası altındaki caydırıcı ve provokatör kurumlar aracılığıyla amaçlarını sürdürmekte, aktif olamadıklarında ise, terör örgütü ve suç çeteleri kurdurmak suretiyle hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Ya iktidara geldiklerinde neler yapabileceklerini, sanırım hayal bile etmek istemezsiniz…

Deniz Baykal, Ergenekon Terör Örgütünün tüm gerçekleri deşifre edilip, nasıl acımasız ve hain bir yapılanma olduğu kamuoyunca da tasdik edilmesine rağmen; hala teröristlere sahip çıkarak ısrarla savunmasını sürdürebilmesi ve Silivri’yi “AKP’nin Guantanamo”’su olarak tanımlamasına karşılık; acaba Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğundan bugüne, Türkiye’de yaşanacak bir karış özgür yer bırakmamacasına ülkeyi “Kemalist Guantanamo”’ya çeviren CHP diktatörlüğü için ne diyecek?

CHP’liler, bazen hiç farkında olmadan yada medyanın azizliğine uğrayarak sakladıkları gerçek yüzlerini ortaya çıkarıp deşifre olsalar da; eski başsavcı Sabih Kanadoğlu, Yekta Güngör Özden, Tuncer Kılınç ve benzeri sözcüleri aracılığıyla amaçlarını gizlemeye gerek görmeyebilmektedirler. Başka bir argüman bulamadıkları için Türbanı, dinin siyasete alet edilmesi olarak değerlendirip; “Bu gidiş, dinci dikta rejimine gidiştir” diyerek, Müslüman toplumu bitmez-tükenmez kinlerinden hedef almakta, neden hala hazırdaki Kemalist dikta rejiminin korku, baskı ve cezalarından bunalan halkımız ve kapatılan siyasi partilerin karşı duruşlarından rahatsız olabildiklerine mantıki ve insani hiçbir açıklama getirememektedirler.

Bir “türban”, rejimi değiştirebilecek bir tehlike arz edebiliyor da, neden “Ergenekon” gibi derin ve etkili silahlı bir terörist organizasyonun darbe girişimi ve bölücü faaliyetleri inandırıcı olmayabiliyor? “Üç-beş bomba ve bir avuç insan” ile darbe mi yapılır iddiasıyla, neden kurumsallaşmış teröristlere sahip çıkılıp, mahkemelere baskı ve hakaret yapılabiliyor? Onun için mi, yıllardır milletimiz ahlkasızca kandırılarak, türbanın PKK'dan bile daha tehlikeli olduğu varsayımıyla MGK'ca 1. derece addedilebilmiştir?

Daha öncede defalarca vurguladığım gibi: CHP, açık bir düşmandan çok daha tehlikeli, sinsi ve acımasızdır. Aynı ilkeleri paylaşan deist ve şovenist Bahçeli’nin MHP’si de ondan farksızdır.

Haçlıların yüzyıllardır mağlup edemediği ve yıkamadığı köklü Osmanlı Devletinin içeriden parçalanarak zayıflatıp nasıl ortadan kaldırıldığı, asla unutulmamalıdır. Tıplı ittihat-terakki örgütünde olduğu gibi birbirinden farklı düşünce, ırk ve ideolojilerin bir araya gelip, Osmanlı’nın temellerini sarsarak tahrip eden o günkü hainler, bugün ki alçaklara referans olmuş, aynı oyun tekrar oynanmak isteyerek, önce mitingler, şimdi de terör örgütleriyle halkımız acılara gömülmek ve vatansız bırakılmak istenerek, kanlı bir işgalin altyapısı oluşturulmaya çalışılmıştır.
CHP ve MHP’nin seçim kazanmaları veya iyi bir hizmet getirecek olmaları hiçbir önem teşkil etmemeli, Müslümanlara ve Kürtlere besledikleri dinsel ve ırksal nefretleri, mutlaka geleceğe yönelik bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Ayrıca geçmişte hem CHP hem de MHP zihniyeti iktidara gelmişler ve belediye seçimlerini kazanmışlardı. Peki ne oldu? Herkesin hatırlayacağı gibi büyük bir hüsran ve kaos…

Altyapısı ve ideolojisi aynı olup hiç değişmeyen bu yönetimlerin, halkın lehine farklı bir şey yapabilmeleri, toplulukları kucaklayabilmeleri, ayırımcılığa son verebilmeleri, güçlü bir Türkiye oluşturabilmeleri, haktan ve adaletten yana olabilmeleri mümkün mü? Ele geçirdikleri her yere, aç kurt misali yağmalamaya hazır bir kuduruşla bekleyen Ergenekon terör örgütü üyelerini, suç çetelerini, mafya bozuntularını yerleştirmekten, sübvanse etmekten ve başka örgütler kurdurmaktan ayrı ne yapacaklar? Eğer daha iyisini bir bilen var ise, lütfen bana da söylesin, olur da görmediğim veya bilemediğim gerçekler olabilir…

Halkın özgür, adaletli, birlik ve beraberliği için gerekli olan, tüm insanlarımızın bu tehlikeye karşılık yekvücut bir araya gelerek, hiçbir şahsi ve kurumsal çıkar düşünmeksizin benliklerini gömmeleri, fevkalade yıkıcı bu tehlikeden ülkeyi ve kendilerini muhafaza etmeleridir.

Yine birçok okuyucum beni taraflı ve AKP’li olmakla suçlayacaktır. Ancak AKP’li olmadığım gibi, “Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda belirttiğim gerekçelerden dolayı kesinlikle “oy” kullanmadığım ve kullanmayacağım bilinmelidir. Oy kullanmamak, kökten bir çözüm için en akılcı karardır.

Türkiye’nin temel sorunu; Kemalist CHP ve şovenist MHP’dir.

25 Ocak 2009 Pazar

İsrailoğlları bağışlanabilinir mi?

Yahudilerin her ne şartta olursa olsun asla dost edinilemeyeceği ve güvenilmeyeceği hükme bağlanmış ve Yaratıcı, Tevbe Süresi 28. ayette onların birer “pislik” olduğunu açıkça buyurmuşken, hiçbir Müslüman, Yaratıcı’yı reddeden hümanist bir yaklaşımla vahye karşı çıkıp, yahudileri insan belleyemez ve hoş göremez.

Var olduklarından itibaren hiçbir anlaşmalarını tutmayıp yeminlerini bozan asi İsrailoğulları, sürekli Müslümanlar, hatta başka din ve ırkları aşağılayıp, saldırmışlar, küfrün önderleri olarak dünyadaki barışı ve insani erdemliği yok etmek isteyerek, hayvandan da daha aşağı yaratıklar olduklarını belgelemişlerdir. Dolayısıyla hiçbir dönemde ıslah ve insan olamamışlar, ancak savaşılarak durdurulabilecekleri karara bağlanmıştır. Vahiysel bu gerçekler ve uyarıların yanı sıra, “tecrübe, yediğin kazıkların bir bileşkesi” olarak, geleceğe ışık tutan somut ve tartışılmaz deneyimler olup; hala öğütlerden, tarihten ve acılardan ders çıkarmayıp, yahudilere güvenerek anlaşmaya kalkışıp barış umudu beslemek, hiçbir aklın, duyguların ve tecrübelerin kabul edemeyeceği ütopik bir siyasettir. Bu sebeple, başta Hamas olmak üzere Filistin halkını ve bölge ülkelerine acıyarak kınıyor, defalarca yaşadıkları aynı dehşet ve vahşeti tadacaklarından şüpheleri olmamalarını vurguluyorum. O kadar insan kaybetmelerine, vatanlarının yerle bir olmalarına ve Kur’an hükümlerine aldırış etmeksizin, defalarca sözde anlaştıkları şeytan İsrail ile yeniden masaya oturmaları; hem vicdanen, hem siyasetten hem de dinen kabul edilemez bir girişimdir. Bilmelidirler ki aynı acılara, vahşete ve rezalete müstahak olmaları kaçınılmazdır. “Ya İstiklâl, Ya ölüm” iman ve ilkesiyle bütünleşmemiş toplumlar, esir kalmaya mahkûmdurlar…

(Onlar) bir mümin hakkında ne ahid tanırlar ne de anlaşma. Çünkü onlar, saldırganların kendileridir.” Tevbe. 10
“ Eğer anlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.” Tevbe. 12
“Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.”
Tevbe. 14

Laik Türk devletinin yakın dostu ve müttefiki yahudiler, milletimizin Müslüman olduklarını unutmuşçasına, aleyhlerinde vuku bulan selsi tepkilerden büyük rahatsızlık ve endişe duyduklarını ifade ederek, “Türkiye’deki yahudi nüfusu için kaygılı” olduklarını dile getirmişlerdir. Oysa sadece Türkiye’dekilerden değil, tüm dünyadaki yahudilerin mal ve canlarından endişe duymalarının kaçınılmaz haklı bir karşılık olacağını ifade ediyor; ektikleri cehennemsi ürünleri, mutlaka biçeceklerini muhakeme ederek; sevgi, merhamet ve barış taraftarı insan olabilselerdi, dünyaya yaşattıkları barbarlığın şeytanları olmaz, dolayısıyla hiçbir telâş ve sıkıntıya gerek duymazlardı.

Vahşi İsrail'in Gazze saldırılarına Türkiye'den yükselen tepkiler, ABD ve dünyaya hükmeden ABD'deki yahudi lobilerini endişelendirdi. Ülkenin önde gelen 5 Yahudi lobisi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yazdıkları ortak bir mektupla "Türkiye'deki yahudi nüfusu için kaygılıyız" dedi. ABD'nin en güçlü beş yahudi sivil toplum kuruluşu, Başbakan Erdoğan'a yazdıkları mektupla, yükselen anti-semitizm konusunda endişelerini dile getirerek, Erdoğan'ı gerekeni yapmaya davet ettiler. Oysa aynı lobiler, daha önce, Başbakan Erdoğan’a övgüler yağdırarak, cesaret madalyaları ve çeşitli ödüller taltif etmişler, ama Erdoğan’ın, ne kadar değişse de temelde Müslüman bir kimlik taşıdığı, merhamet duyabilen ve gözyaşı dökebilen bir insan (sakına yanlış anlamayın!) olduğunu hesap etmeyerek, canavarlıklarından yana kayıtsız bir duruş sergileyebileceği yanılgısına düşmüşlerdir. Ayrıca, o onurlu ve erdemli tepkileri gösteren, Erdoğan’ı seçen yiğit Müslüman Türkiye halkı değil mi?!? Diğer taraftan şu gerçeği de göz ardı etmeyip; Başbakan Erdoğan, iktidardaki bir hükümet olmasına ve İsrail ile olan derin anlaşmalarına ve hatalarına rağmen açıkça kükreyebilmiş, ne var ki muhalefetteki Baykal ve Bahçeli, aynı duruşu sergileyememişlerdir. Belki de, yaklaşan seçimlerde yahudilerin desteğini alabilme çıkar hesabı yapmışlardır..

Deccal misali aynı sömürücü ve istismarcı nakaratları peşi sıra sıralayan yahudiler, Erdoğan’a yazdıkları mektupta; "Türkiye yüzyıllardır yahudilerin yaşadığı bir toprak olmakla haklı olarak övünür. Ama bugün, Türkiye'deki yahudi dostlarımız kendilerini kuşatılmış ve tehdit altında hissediyorlar. Ülkede yükselen anti-semitizm ile resmi makamların ortamı alevlendiren söylemleri arasında bir bağ olduğu ortada. Türkiye'nin bölgesindeki önemli rolünü anlıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti ile derin geçmişi olan bir dostluğumuz ve hükümetiniz ile olan ilişkimize de büyük değer veriyoruz. Daha önceleri anti-semitizm'i 'insanlık suçu' sayan görüşlerinize binaen, derin endişelerimizi bildiriyor ve bu nahoş gelişmeleri bilginize sunuyoruz."

Tüm dünyaya meydan okuyarak tehdit eden ve kuşatan bir avuç çapulcu yahudi teröristi; Müslüman Türkiye için bir utanç, ama laik ve Kemalist Türkiye için bir övünç kaynağı olabilir… Ancak emperyalist ve çıkarcı varlıkları, bilinmelidir ki her Müslüman ve vatandaş için bir tehdit ve fitne, ülke aleyhine de bir ayrılık ve bölünmedir. İnsanlık adına topyekun elimine edilmeleri barış ve huzurun anahtarıdır.

Söz konusu lobi çeteleri; “insanlık suçu”nun yegane adresi olan Drakula İsrail’i değil de, Türkiye’yi ve Müslüman toplulukları hedef alıp, aleyhlerine tehdit görebilmeleri, ancak yahudilerin ortaya koyabilecekleri şeytani bir riyakârlık, hilekârlık ve aldatıcılıktır. Sözde dünyanın efendileri varsayımıyla, yaptıkları soykırım ve alçaksı katliamlara hiç aldırış etmeyerek, ileride olabilecek haklı intikamlardan kaygı duyup alışılageldikleri tehditlere devam etmeleri, geçmişte olduğu gibi, bugünde, gelecekte de canavarsı barbarlıklarından hiç vazgeçmeyeceklerini ispatlamakta, dolayısıyla her yahudinin, yaşadığı toplumda zehirsi büyük bir tehlike, gerginlik, esaret ve ölüm olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. Vahiy ve tarih; gerçeğin ta kendisi olup, asla yalan söylemez...

Bunda dolayı, yahudilere karşı girişilecek her eylemin destekçisi ve savunucusu olduğumu açıkça beyan ediyor; içinde insan sevgisi ve hedefinde barış olan herkesin, fiziki şeytanlara karşı kendilerini, analarını, eşlerini, çocuklarını, kardeşlerini, ülkelerini ve geleceklerini koruyabilmeleri ve teminat altına alabilmeleri adına; mutlaka savaşmaları gerekliliğinin altını çiziyorum.

Yahudilerin pervasız ve utanmaz sözleri, bilinmelidir ki insan olmamalarındandır. Sevgi ve barış kaynağını zehirleyerek insanlığı tüketen gaddar vahşilerin hiçbir şey olmamış gibi, bazen insana benzer bir düşünce içinde olmaları, insanoğlunun nasıl sinsi bir Deccal’la karşı karşıya olduğunu ortaya koymakta, baş etmenin tek yolunun da, tartışmak ve uzlaşmak değil, mutlaka savaşmak olduğu aşikardır Amerikan yahudi komitesi dış ilişkiler direktörü Jacob Isaacson; "Bir kere kaynağı zehirlemeye başlarsanız bunun nereye varacağını bilemezsiniz. Bu gelişmelerin politik, sosyal ve kültürel yansımaları olmasından endişeliyiz" diyerek, her zaman ki gibi tehdit etmeyi sürdürebilmiş, ama farkında olmadan itirafta da bulunabilmiştir.

İnsan değil, canavarsı yaratık olmalarından yaşadıkları toplumlara adapte olamamışlar, insani erdem ve fazileti hissetmediklerinden, merhametin ve insanca yaşamanın ne olduğunu bilmediklerinden sürekli horlanarak itilip kakılmışlar, böylece korku, panik ve kaygıdan kurtulamayarak, kafaları arkada gezmişlerdir. Birer pislik olmaları ve lanetlenmelerinden ötürü toplumlarca dışlanmışlar, tehlikeli ve bulaşıcı varlık olmaları gerçeğinden asla sıyrılamamışlardır. Deccal misali yalan, hile, zeka ve yetenekleri onları iktidara taşımış, aldattıkları toplumları kökten ele geçirerek, mahvı perişan etmişlerdir. Soykırım aldatmacasıyla Batı’ya, özellikle ABD’ye doğrudan egemen olan yahudiler, zorbalıkları aleyhine hiçbir yaptırıma uğratılmayarak devamlı kollanıp korunmuşlar, dolayısıyla hak ve adalet, hunharca parçalanmıştır. Herkesçe umut sanılan ABD Başkanı Barack Obama, bir bakın bakalım; acaba esaretsel zincirleri kırarak, İsrail aleyhine bir yaptırıma gidebilecek ve hakkında bir karar aldırabilecek mi? İşte böylece, Barack Obama’nın gerçek yüzü ve adalet samimiyeti ortaya çıkacaktır. Ancak ABD’yi ele geçirmiş İsrail gibi bir virüs, asla buna izin vermeyecek, çok geçmeden Obama balonu da patlayacaktır.

Dünya için İsrail bir belâdır, her yahudi potansiyel sinsi bir tehlikedir ve mutlaka yok edilmelidirler…

“Günün birinde benim altından heykelimi dikecekler” Adolf Hitler

7 Ocak 2009 Çarşamba

Şerefli yiğit milletim

Haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olmayı tepkileriyle reddeden Müslüman Türkiye milleti, geçmişte olduğu gibi bir gün öyle şahlanacak ki, karşısında hiçbir barbar ve haz duyan taraf münafıklar duramayacak, tüm dünyaya hak ve adalet dağıtmanın onurunu yaşayacak ve yaşatacaklardır. “Açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez.” A.Gide

Basiretsiz ve korkak İsrail yandaşı AKP hükümetinin ve meclisin yapamadığını milletin yiğit evlatları yaparak, katil İsrail’in vahşetten zevk alan yabanî sporcularını sahaya çıkarmayıp püskürtmüşler, dolayısıyla Müslüman Türkiye milletinin sindiremediği katliamların affedilemeyeceği mesajını dünyaya duyurmuşlardır. İsrail’in işlediği canavarlıktan milletimiz büyük bir infial içinde her gün gözyaşı dökerken;, hükümetin cani İsrail’i desteklercesine maçı ertelemeyip oynanmasına izin vermesi, başbakan Erdoğan’ın “Biz bakkal dükkanı değil, Türkiye’yi yönetiyoruz” açıklamalarının ne kadar abes olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Oysa 80 milyonluk Türkiye’yi, “müşteri velinimetimizdir, her zaman haklıdır” çıkar mantığıyla bir bakkal dükkanı felsefesiyle idare eden hükümet, hiçbir dirayet gösterememekte, yöneten değil, yönetilen bir müstemleke olmaktan öte bağımsız ve insani hiçbir duruş sergileyememektedir. Başbakan Erdoğan’ın bir taraftan İsrail’e tepki gösterirken, diğer taraftan alttan alta yahudileri destekler eylemsel politikaları halkımızın gözünden kaçmamakta, kasap İsrail’in başbakanı Olmert ile Ankara’da yaptığı gizli görüşmede, büyükelçi Gabby Levy’nin iddia ettiği “Gazze işgalinden Erdoğan’ın haberi vardı” sözlerine ikna edici bir açıklama getirememektedir. Ancak iktidarsal hırs ve tutkusu yüzünden ABD’yi Irak’a işgal ettirirken de aynı soğukkanlı korkutucu bir riyakarlıkta bulunmuş, dolayısıyla 1 milyondan fazla insan katledilerek, en ağır işkencelere maruz bıraktırılarak ve ırzlarına geçirtilerek yurtlarından çıkarılmasında rol oynamıştı.

Tarihin azılı Müslüman düşmanı Kazıklı Voyvda namlı Vlad tepeş benzeri bir canilikle Filistinlileri abluka altına alarak önce aç ve susuz bırakan, yardımları engelleyip ölümcül bir ambargo uygulayan, sonra en ağır silahlarla kıyım gerçekleştiren, yaralanan çocukların tedavi görmemeleri için ölüme terk etme düşüncesiyle doktorları hedef alarak öldüren, önüne gelen ne varsa; okul, cami, hastane ve evleri bombalayan İsrail’e ve %95 destek veren Yahudilere, gerekçesi her ne olursa olsun asla müsamaha gösterilemez.

Başbakan Erdoğan’ın şovsal tepkileri tribüne endeksli olsa da, tribündekileri de inandıramadığı Ankara’daki olaylarla anlaşılmıştır. Ayrıca, milletimizin acı ve ızdırablarını hiçe sayarak meydan okuyan Türk Telekom’u ve sporcularını nefretle kınıyor, acımasızca insanlık suçu işleyen yahudilerle müsabaka yapmayı reddetmedikleri için protesto ediyorum.

Daha dün, Rusya’nın Gürcistan’ı işgalinde, tarafları ateşkese razı etme maksadıyla arabuluculuğa soyunmuş, sözde insanlık ve bölge barışı adına apar topar Tiflis ve Moskova’ya giderek, muhatap liderlerle görüşmüştü. Peki, neden aynı diplomasiyi İsrail ve Gazze’ye giderek gerçekleştirmedi, doğrudan hedef olmayan ve saldırgan tarafça muhatap alınmayan bölge ülkelerini ziyaret etti? Eğer savaş, resmiyette İsrail ile Hamas arasında geçiyor ise; tıpkı Kafkasya da olduğu gibi Tel Aviv ve Gazze’yi ziyaret etmesi gerekmez miydi? Yoksa efendisi Bush mu izin vermedi ya da Hamas’ın tamamen yok edilmesi konusunda İsrail-ABD-Türkiye arasında gizli bir ittifak mı vardı, yahut Hamas’ın diz çöküp teslim olması konusunda bölge ülkelerinden baskı kurulması mı talep ediliyordu? Veya öldürülebilir korkusuyla mı Gazze’ye gitmekten, ya da yaptığı pazarlık ve işbirliği ihanetinden mi Tel Aviv’e gitmekten çekindi? İsrail gündemi altında her şeyini yitirecek olan başbakan Erdoğan; son derece usta olduğu “gündem değiştirme” konusunda elini çabuk tutmasını öğütlüyorum. Olmert, nasıl güvenilmez ise, benim için Erdoğan’da o derece güvenilmezdir.

Başbakan Erdoğan’ın halkın indindeki fevkalade zor durumunu lehlerine oya dönüştürmeye çalışan fırsatçı Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin tepkileri ve eleştirileri kesinlikle samimi değildir. Unutulmamalıdır ki, Ergenekon terörist çetesinin organizasyonunda Müslüman milletimize karşı savaş naraları atılarak düzenlenen ihanet mitinglerine destek veren Baykal ve Bahçeli, neden İsrail karşıtı mitinglerde yer almamakta, her riyakar şeytan misali durumdan yararlanmaya çalışarak, halkımızın inanç ve duygularını çirkin emellerine alet edebilmektedirler.

Hiç mi liğme liğme doğranarak çuvallara dahi zor konulabilen ceset parçalarından, kafasız, kolsuz ve bacaksız vücutlardan, ortadan ikiye bölünmüş çocuk bedenlerinden etkilenmiyorlar? Yoksa onlar insan değil mi?

Ne var ki kendileri gibi bilgi, akıl ve tecrübeyle değil de duygularıyla hareket eden merhametli ve erdemli milletimizin kusuruna bakmasınlar… Onlar bilgisiz, akılsız ve tecrübesiz olduklarından başbakanları veya liderleri gibi düşünememekte, devletlerarası ilişkileri bilemediklerinden, olayları da diplomatik veya çıkar ilişkiler çerçevesinde yorumlayamamaktadırlar. Bağışlayın, hoşgörün, onlar yığındırlar… Ancak kendilerini seçip iktidara taşımaları ve saltanat sürdürmeleri kâfidir… Hadlerini aşıp devlet işlere burunlarını sokmasınlar ve yerlerinde otursunlar mantığı, mutlaka diktatörsel bir yaklaşımdır…

Artık insanoğlu öylesine çirkinleşmiş, erdem ve faziletten soyutlanarak tarifi imkansız yaratıklara dönüşmüş ki; geçmişte sayı ile gösterilebilen acımasız katiler ve diktatörler, neredeyse bugün tüm insanlığı kuşatmış bir potansiyele ulaşarak, başarının ve yükselmenin itici gücü; artık benlik, yani çıkar, soykırım, katliam, vahşet ve düşmanlık olmuştur. Akıl ve bilgi manipülasyonuyla benlik merkezli eğitilen ve yetiştirilen insanoğlu, sevgi ve merhametten arınmalarından günden güne kin ve nefretle büyüyerek ve nesilleri etkileyerek milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarcasının da hayatlarını bir daha düzeltemeyecek bir lanetle altüst olmalarına sebep olmaktadırlar. ABD ve İsrail’in katliamları, iktidarlara prim yaptırarak seçim zaferleri kazandırıyor ve dünya toplumları da bundan etkileniyor ise; artık söylenebilecek başka bir söz bulunmamakta, kıyametin her an olabilme zorunluluğu mecburiyet kazanmaktadır. Acaba insanlar; kötülüğü, hırsları güçlü olduğu için mi, vicdanları olmadığı için mi yaparlar?

“Muhabbet ve merhamet insanlığın ; hiddet ve şehvet de hayvanların sıfatlarıdır.” Mevlana

”Merhameti olmayan cennete giremez.” Hz.Muhammed (S.A.V)

“Senden, azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer önceden tayin edilmiş bir vade olmasaydı, azap elbette onlara gelip çatmıştı. Fakat yine de, hiç farkına varmadıkları bir sırada o kendilerine mutlaka gelecektir.” Ankebut. 53

“Hevasını (kötü duygularını) tanrı edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye. 23

.