AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2010 Perşembe

CHP anayasası mutlaka delinmelidir…

Çakma namı Türkiye Cumhuriyeti ve anayasası olan CHP devleti ve anayasasının halk tarafından çizilmesine sayılı günler kaldı. Bundan böyle diktatörlüğün bürokratik silahlı ve cübbeli şövalye ve yandaş örgütlerini ismen anmayı “elebaşı” ‘yı gölgelendirdiği gerekçesiyle; her yıkıcı, isyancı ve bölücü bozgunculuğun, provokasyonun ve terörün merkezi CHP olduğu gerçeğini vurgulayacağım. Türkiye Halkının azılı tek kalleşi vardır, o’da kargaşa, fitne ve tahrikin odağı CHP’dir…

Öylesine şeytani bir politika izler ve üsluba bürünürler ki, önce kışkırtır sonra geri çekilerek muhatabını yasa ve kamuoyu önünde suçlu çıkarırlar. Hoşgörüsüz, uzlaşmasız, samimiyetsiz ve vicdansız olup, her türlü iyi niyet, müsamaha ve toleranstan uzak bir uyuşmazlık içinde halkın koruyucu efendileri sıfatıyla diz çöktürmedeki despotlukları, hayatta kalabilmelerinin besin kaynağıdır. Dolayısıyla CHP gibi bir kalleşi, akli ve bağlaşabilir bir pakt tarafı sanıp işbirliğine girişileceğine, en azılı mert bir düşmanla masaya oturmak çok daha ehvendir. Acımasız amaçları uğruna komita yandaşlarını dahi katletmeleri, ne kadar insafsız bir barbar olduklarını kanıtlamaya yeterlidir. Sırf Ak Partiyi ve Müslümanları suçlatabilmek adına Danıştay saldırısını tertipleyip, akabinde “ikinci Kubilay Vakası” kışkırtmasıyla savaş çığırtkanlığı yaparak Cumhurbaşkanı, hükümet, İslam ve Müslüman halkın aleyhine saldırmaları, başka bir delile gerek bırakmamaktadır.

Öyle ki, CHP militanlarından Danıştay eski Başsavcısı Tansel Çölaşan’ın saldırı anındaki Müslümanları suçlayıcı açıklamaları, hatırlayacağınız üzere saldırıya muhatap üyelerce yalanlanmıştı. Dolayısıyla saldırı öncesi kurguladığı senaryo ile saldırının bizzat içinde olduğu tartışılmaz olan Çölaşan, gerek saldırganlara yardım ve yataklık etmesi, gerek kasetteki görüntülerin silmesi ve gerekse delillerin karartılmasındaki rolüyle asıl sorumlu ve hesap vermesi gereken laik hatundur. Diasporanın sözcüsü Baykal, ihanetlerin deşifre olmaması ve dosyanın kapatılabilmesi için Ergenekon Terör Örgütünün avukatlığını üstlenip baskı kurmasının altında yatan gerçek, varlığını besleyen kan emicilerin ortaya çıkmalarını engellemek ve tutuklananların özgür bırakılıp diktatörlüklerini sürdürebilmektir. Çünkü onlarsız CHP, damarları kesilip kansızlıktan mevtalaşmış bir CHP’dir.

CHP ile tartışan ve çözüm bulabilme umuduyla anlaşabileceğini sanan iktidar sözcüleri ya ahmak ya da CHP burjuvazisinin kompleksinden sıyrılamamış olmanın ezikliğiyle özgüvenden yoksun olmalarının farkında değillerdir. Onlarla herhangi bir ittifak amaçla müzakere etmek yerine duvarla konuşmak, en azından aksiseda doğuracağından bir karşılık bulunabilecektir.

1923’de yapılan anayasa başta olmak üzere 1924,1961 ve 1982 anayasaları CHP ilkeleri temel alınarak ve kayıtsız bağlılık gösterilerek dayatılmış; darbeler, muhtıralar, mitingler ve bilumum kargaşalar, CHP Diktatörlüğünün halel görmemesi adına eyleme dönüştürülüp, başkaldırılar ve ihanetsi planlar, diasporanın ikbali için meşrulaşmıştır. Unutmayınız ki Türkiye gibi farklı din, inanç, ideoloji ve ırkları içinde barındıran bir ülkenin konjonktürü açısından tarafsız olma hassasiyetini idrak edememiş Genelkurmay ve Yüksek Yargı’nın militarist taraftarlıkları, birlik ve beraberliği bozan, bölücülüğü tetikleyen, adaleti ve vicdanı doğrayan bir felaket olmaya devam etmektedir.

Her siyasi parti CHP anayasasının kurallarını kabul ettikten sonra legalliğe kavuşmakta, meclis, hükümet ve bürokrasi, olmazsa olmaz bir zorlamayla CHP egemenliği altında varlıklarını sürdürmektedirler. 1980 darbesinde dokunulmaz olan CHP; her ne kadar kapatılmış ise de ilkelerinden asla taviz verilmemiş, iktidara gelemeyip Müslüman Halkı bütünüyle Atatürkçüleştirememenin ve şahsi çıkarlarını öne çıkararak düzen lehine başarı kaydedememelerinin sonucu diktatörlüğün askeri kanadınca cezalandırılmışlardır.

Ne var ki ısrar ve inatla CHP anayasasını koruma ve muhafaza edebilmek için akıl dışı gerekçeler ve Bizanssı Ak Parti düşmanlığıyla arka çıkan MHP, BDP, DSP ve bağımsız milletvekillerinin nasıl bir ihanet ve pespaye içinde oldukları milletimizin dikkatinden kaçmamaktadır. Özellikle namussuzların, hainlerin, katillerin, sapıkların, teröristlerin, gaspçıların ve hortumcuların kurtarıcı anası Rahşan Ecevit’in suçlu affıyla masum milletimizin huzur ve güvenini tehdit eden vicdansızlığı unutulmamış, dolayısıyla Anayasa Değişiklik paketine karşı çıkması ve yargıca durdurulmasında ki rolü şaşırtmamıştır. Milletvekillerine ültimatomlar yağdırarak CHP’ye destek verme direktifine itaat edenlerin milletin vekilliğini reddedip halk düşmanı Rahşan Ecevit’in vekilliğini sindirebilmeleri, onursuz bir kuklalık değil de nedir? Ancak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin bataklığına düşüp şövalyelerine boyun eğen DYP ve ANAP’ın nasıl boğulduklarını da hatırlatmakta yarar görüyorum. Buna rağmen ders almamışlar, Hüsamettin Cindoruk gibi bunak bir mumyanın liderliğinde birleşebilmişlerdir.

Kimin vekilleridirler, kendilerini CHP ya da Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri mi yoksa halk mı seçmiştir? Benliksi hırs, ideolojik saplantı, kişisel, partizan ve rejimsel kaygılarından millet egemenliğine set çekebilecek kadar akıl ve vicdandan yoksun vekillerin nasıl ayıklanarak seçilebildiklerini mantıken kavrayamamış isem de, vahyen çözüme ulaştığımı ifade etmek isterim.

Eski Sovyetler Birliğindeki propaganda ve siyasetle ilgili devlete hükmeden politbüro misali Türkiye’nin ordusu ve yargısıyla devleti çekip çeviren CHP Diasporası, diktatörlüğünün yıkılabileceği korkusuyla şeytanın dahi düşünemeyeceği entrikalara, tehditlere, tahriklere, komplolara ve kumpaslara başvurarak, gerek devletin oligarşik güçlerini isyana ve hukuksuzluğa teşvik etmekte, gerek iğfal edilmiş zayıfları teröre kışkırtmakta, gerek muhalefet parti ve bağımsızlar üzerinde Ak Parti baskısı kurarak milliyetçi, demokrasi ve irtica argümanlarını güdümleyerek halk iradesi aleyhine bileylemekte, gerekse hükümete gözdağı verip halkın ekonomik ve sosyal sorunlarını istismar etmek ve duygularını sömürmek suretiyle usta bir hilekârlıkla hedef şaşırtmaya, böylece despot krallığını sürdürmeye çalışmaktadır.

Atatürkçü Diasporanın politik lideri Deniz Baykal; ”AKP kendi anayasasını yapıyor. Bizim anayasamız TC Anayasası'dır. Şimdi AKP, RTE Anayasası yapıyor” açıklaması, belki muhakemesiz ve peşin hükümlü birilerini ikna edebilir ama var olan totaliter ideolojik anayasanın TC değil CHP anayasası olduğu gerçeği kabullenildiğinde, çırpınışının altında yatan gizli niyette açıklığa kavuşmuş olacak, ardına takılanların pişmanlıkları ve tövbeleri asla fayda sağlamayacaktır.

Her ne kadar fikri ve inançsı ayrılığımız olsa da BDP milletvekili Ufuk Uras’ın hiçbir çıkar düşünmeksizin, “Paketin 330'un altında kalması, Ergenekon'un zaferi olur" duruşu, bağımsız seçildiği milletvekilliğine nasıl layık olduğunu ve seçmenlerinin de tercihlerindeki isabetini ortaya koymaktadır. Ancak diğer BDP milletvekillerinin bir taraftan CHP Diktatörya’sından şikâyet edip eşit hak, tarafsız yargı, bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi nutukları atarken, diğer taraftan ezici statükoyu devam ettirici tavır sergilemeleri, halkına ve ölümüne savundukları mücadelelerine apaçık bir ihanettir. Ayrıca nasıl kör ve vicdansız bir yargı içindeler ise, Müslüman olmalarından ötürü Kürtleri katleden ve diri diri yakan Ermeni çetelerinden özür dileyebilecek kadar muhakemelerini yitirmiş Kürt kökenli BDP vekillerinin hıyanetsi tavırlarını da fıtratsal mühürlüklerine yorumluyorum. Nede olsa sadece ırkını düşünen kafatasçı ve vahiy düşmanıdırlar…

Şüphesiz söz konusu kısmi Anayasa Değişiklik paketi yeterli olmayıp, hiç kimsenin dilediği bir özgürlüğü, hakkı ve adaleti kapsamamaktadır. Fakat 80 yıldır ucuna dahi dokunulmasına fırsat verilmeyen CHP anayasasının ısırılarak, oligarşik güçlerin etkilerinin zayıflatılması bile gelecek adına kaçınılmaz bir umuttur. Yoksa hem kitaplarımda hem de yazılarımda ifade ettiğim gibi Ak Parti’nin içte ve dışta yürüttüğü politikaların büyük bir çoğunluğuna katılmıyor, ABD’nin Irak’ı işgalindeki teşvikinden dolayı Başbakan Erdoğan’ı affedemiyorum. Hedef Ak Parti değil CHP olmalıdır. Çünkü Ak Parti de diğer partiler gibi CHP sultasının bir figüranıdır.

MHP, mühürlü şeytan misali öyle lanetlenmiş ki, şehit yakınlarına sağlanan ayrıcalığa ve ülkücülerin zulme uğrayıp işkenceler altında inim inim inledikleri 1980 ihtilalının sorgulanmasına dahi ret oyu kullanmayı sindirebilmişlerdir. Ak Parti paranoyasıyla kendini var eden doktrinlerine ve değerlerine kıyabilen MHP, artık CHP Diasporasının taşeronu olmaktan öte halk lehine hiçbir çözüme yanaşmamakta, tedavisi imkânsız bir Ak Parti sendromu yaşamalarından, canlarını feda eden ülkücüleri CHP’nin esaretine peşkeş çekebilmektedirler. Ne var ki eceli gelen azgınların gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri duyarsız olur…

Milletvekilleri, partilileri ve seçmenlerini manipüle eden Devlet Bahçeli ve lafebesi soytarıları, güya Yüce Divan’a götüreceklerini iddia ettikleri Başbakan Erdoğan’ın kendini kurtarabilmek adına yargıda reforma gittiğini ve kendini aklayabilmek için adamlarını yerleştirme niyeti taşıdığı mazeretiyle Anayasa Değişikliğine karşı çıkma inatları; doğrudan Abdullah Öcalan’ı idamdan kurtarmalarını hatıra getirmektedir. İktidara gelmeden önce Apo ile ilgili halkı kandırdığı söylemleri anımsadığımızda, sadece bir fırsatçının ya da bir yalancının absürt taahhütlerinden ibaret bir taktik olduğu anlaşılacaktır. Ayrıca “yargıyı ele geçirmek ve kendi adamı” ne demek? Ak Parti ya da halk, devletin düşmanı yahut işgal güçleri mi ki ele geçirme gibi alçak ve ayrılıkçı bir hezeyanda bulunabiliniyor? Eğer yargı üyeleri; adaletle hükmetmek ve tarafsızca karar vermek yerine birilerinin adamlığı ve ideolojileriyle yönlendiriliyorlar ise, zulmü başka yerde aramaya gerek yoktur. Zaten yapılmayı düşünülen değişiklik, CHP Diktatörya’sına sadık yargıyı ve yasaları ıslah etmek değil mi? “Kötü yasalar, zulmün en berbat şeklidir.” Burke

Milleti aptal ve sinik yığınlar addederek güya prangadan kurtardıkları kulları sanacak kadar kendilerini dev aynasında, hatta tanrı gören CHP ve şövalyeleri; alışageldikleri şirret cüretkârlıklarıyla halkı sindirebileceklerini yahut hitap cambazlıklarıyla etkileyebileceklerini düşünmektedirler. Oysa milletin gözü açılmış, üç-beş lafa ve kuru tehditlere pabuç bırakmayacak cesaret ve muhakeme yetisine kavuşmuş olduklarını gözlemleyemeyecek kadar gafildirler.

Anayasa Mahkemesiyle halkı tehdit edip iradesel kararını engellemeye çalışan CHP DİASPOROSU, bundan böyle milletimizin sessiz kalmayacağını ciddi bir sorgulamayla idrak etmelidir. Aslında referandumu iptal edebilecek bir yargı kararı, CHP Diktatörlüğü’nün ikrarına ve Türkiye’nin cumhuriyetle değil oligarşiyle yönetildiğini alenileştirip, değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez buyurgan maddeler dâhil Anayasanın kökten değişimine zemin hazırlayacaktır.

Artık zaman, hep birlikte CHP Burjuvazi’sine son verme zamanıdır. Parti çıkarları, partizan sadakat, lidere bağlılık, oy endişesi ve gelecek kaygıları gözetilmeksizin millet lehine yekvücut olma zamanıdır. Milletin vereceği karardan ürküp kaçanların milletle ne denli özdeşleştiği, sinsi bir kalleş ve hain olduğu ortadadır. CHP’nin halkın bir partisi olmadığı, şimdiden hazırlığını yaptığı Anayasa Mahkemesine başvurabilme arayışıyla tartışılmazdır. Değişikliğe karşı çıkabilir ve reformdan yana olmayabilirsiniz. Ama sizi seçip o makamlara getiren halkın görüşüne ve iradesine saygınız var ise, vereceği kararı engelleyecek bir beklentinin içinde olamazsınız. Eğer 11 kişilik yargı heyeti, yetmiş beş milyonluk millet adına karar verme yetkisini sindirebiliyorsa; zaten konuşulacak ve tartışılacak bir şey yok demektir.

Sizlere güvenerek seçen milletin vekili olunuz, arkadan hançerleyen kalleşleri değil. Kararı CHP ya da Anayasa Mahkemesi’ne verdirmeyin. Çünkü sizi seçip meclise taşıyanın CHP ve yüksek yargının olmadığını hatırlayın. Aksi takdirde yaftalanacağınız ihanetten ne şahsınız ne eş, çocuk, kardeş ve ebeveynleriniz ne de seçmenleriniz kurtulabilecektir.

Yargıdaki ideolojik kararlar, adaleti lağveden kayırmalar, hukuku paçavraya çeviren yorumlar, halkına katliam ve zincirlerle tutsaklığı planlayan onca darbe ve terörist girişimler hiçbir anlam ifade etmiyor mu? Halkının dinine, ırkına, temel hak ve hürriyetlerine, inanç ve düşüncelerine amansız hasım bir diktatörlüğü desteklemeyi; vekilliğiniz ve insanlığınızla bağdaştırabilecek misiniz? İyilik yapmayı bilmiyorsanız en azından kötülük yapmayınız…

“Şahsiyeti olmayanın hiçbir şeyi yoktur.” N.F.Kısakürek

Bilmelisiniz ki CHP Diasporasının yanında Ermeni Diasporası bir balondur…

CHP’nin din ve namus karşıtı bir burjuva partisi olduğu, Atatürk’ün “Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz” direktifiyle açık olup, bugün yoksulluktan, işsizlikten, yolsuzluktan şikâyet edenlere CHP’nin savaştan çıkan milletimizi nasıl sefalete mahkûm edip varlıklarını zimmetlerine geçirdiklerini öğrenmelerinde fayda görüyorum.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Kürtler gibi bir mücadeleye mi girişilmeli!...

Totaliter Kemalist devletin kendi ideolojisinden başka hiç kimseye yaşam, düşünce ve inanç serbestîsi tanımayarak, tartışılmaz evrensel bir insan hakkı olan “kişi din ve ibadet özgürlüğüne” dayattığı bütüncül yasalarla kısıtlama, yasak ve baskı uygulayıp, vatandaşlarının onur ve haysiyetlerini aşağılayan bir dışlamaya kalkışması; en tabii ve kaçınılmaz hak olan sert bir direnişi gerekli kılmaktadır. Kurtuluş zaferleri de bu amaç uğruna elde edilmemiş miydi?

Fethiye İmam Hatip Lisesi öğrencisi masum bir kızımız, “Cumhuriyet Eğitim Gezileri Projesi” kapsamında Muğla’dan Çanakkale’ye gitmek üzere, geziye katılan arkadaşlarıyla birlikte otobüse binmiş, otobüsün hareketinden 15 dakika sonra “TÜRBANLI” olduğu gerekçesiyle gaddarca indirilerek, karaçalınmış bir boynu büküklükte evine gönderilmiş. Acaba o kızımız, cumhuriyetin bir ferdi değil miydi?

Oysa ziyaret edinilen Çanakkale Şehitliği; işte bugün aşağılanan o türban adına haçlılara karşı şehit olan müstesna kahramanların kutsal bir mabetleriydi.

Kızımız; gelecekteki evlatları, dinleri ve bağımsızlıkları uğruna canlarını veren atalarını ziyaret ederek, şükranlarını bildirme heyecanıyla gece dahi uyku uyamayıp kavuşabilme arzusuyla yanıp tutuşurken, dâhili haçlıların nefretsi barbarlıklarıyla önü kesilip, bir çöp misali sokağa atılmasına hiçbir akıl ve vicdan sahibi olur veremez. Ancak hayvandan bile daha aşağı merhametsiz ve bölücü haçlı yaratıklar, sırf vahye karşı düzenlenen kıyafet yükümlülüğü gibi bir despotluğu içlerine sindirebilmişlerdir. Ancak uğruna yüzlerce insanın idam edildiği “Şapka Kanunu” ile ilgili aynı buyurganlık gösterilmemekte, sadece kadınların örtüsüne saldırılarak, dinin görsel hükümlerine tahammül edilmemektedir. Eğer kanun bir mecburiyet ise; neden erkeklerin tamamı şapka ile dolaşmıyor?

Ayrıca hangi akıl ve mantıkla Taliban ve İran gibi rejimlerin kadınları zorla örttükleri tartışması yapabiliyorlar?

Ne yapılmalı?

PKK denen örgüt, yıllarca süren silahlı ve politik mücadele sonrası umutlarına kavuştu ve dağdan inenler, kahraman cengâverler misali tören ve zafer çığlıklarıyla karşılanarak, savaştıkları devletçe meşrulaştırıldılar. Ancak Kürtlerin temsilcileri DTP ve PKK; Müslüman kimlikli sinsi münafıklar gibi inançlarını makam ve para karşılığı satmadılar; azim ve kararlılıkla mücadele ettikleri davalarından zerre dahi geri adım atmayıp, öldürülmekten, hapis yatmaktan ve idam edilmekten korkmayarak hedeflerine öyle kilitlendiler ki; hiçbir kanun, ceza, tehdit ve dışlanma onları yolundan çevirmeye yetmedi. Zaten zaferlerde bu iman, cesaret ve kararlılıkla kazanılmıyor mu?

Şimdi de Başbakan Erdoğan; Türkiye’ye gelen PKK’lılara karşı düzenlenen törenleri sert bir şekilde eleştirerek, "Ülkenin hissiyatına, hassasiyetlerine saygısızlıktır" diyor. Yıllardır sürdürdükleri mücadelede kazandıkları zaferi kutlamayacaklar da, neyi kutlayacaklar? Ağrına mı gitti, yoksa pişman mı oldu? Haydi, gücü yetebiliyorsa ABD’yi ikna etsin de, türbanı da Ermeni ve PKK direktifiyle çözüme kavuşturma gayreti içinde olsun… Ancak unutmasın ki aynı çığlık ve törenler türban içinde yapılacaktır. Çünkü onlarda az çekmediler…

Yıllar önce, bir türbanlı avukatı barodan atan Gümüşhane Baro Başkanını öldüren şahsa avukat tutabilmek için hangi Müslüman kimlikli hukukçunun kapısını çalıp, ücretlerini peşin ödeyeceğimi belirtsem de korkularından davayı almaktan kaçınmışlardı. Erzincan’daki bir avukat önce kabul edip, ücreti vekâletinin tamamını nakit ödediğim halde, sonradan davayı almaktan kaçarak, paramı iade etmişti. Sonra Trabzon’da avukatlık yapan eski bir tanıdığımı zorla ikna edip, riskleri bahane ederek talep ettiği yüksek miktardaki meblağı da peşin ödemek suretiyle davayı aldırdım, ancak sanığa onursuzca geri adım attırmak isteyip ve yaşından dolayı deli raporu almayı teklif edince; hem bana hem de fevkalade kangrensi önem taşıyan türban davasına ihanet etmişti. Üstelik o avukatlık bürosunun sahibi de, Refah Partisinin Trabzon milletvekili ve önde gelen hukukçularından birisi…

Ne var ki binlerce insanın ölümünden sorumlu tutulan ve terörist başı namıyla yaftalanan Abdullah Öcalan’ı savunabilmek için yüzlerce avukat birbirleriyle yarışarak gönüllü olmuşlardı…

İşte Marksist avukatlar, nerede Müslümanlar…

Aziz Nesin olayında olduğu gibi fitneci ve tahrikçilerin habis bedenleriyle ilgilenmiyor; ülkemin huzur ve güveni, birlik ve beraberlik içinde barışçıl bir yaşamı sağlayabilmek adına devletin sorumlu olduğu yükümlülüğü, caydırabilme gayesiyle yapmaya çalışıyordum. Beyazların zencilere müstahak kıldığı zulmü Kemalistlerin türbanlılara uyguladığını hiç kimse reddedemez. Cumhuriyet Üniversitesindeki bir dekanın, okul birincisi türbanlı bir öğrenciyi ağzından kaparak kürsüden aşağı atması, hala hafızalardadır. Daha niceleri…

Şöhreti “Balon mücahit” olan Necmeddin Erbakan’ın “Rektörler türbanın karşısında selam duracak” vaadiyle iktidara gelmesinin akabinde tarihsel bir utanç olan 28 Şubat yaygarasıyla rektörlerin ve generallerin karşısında selam durarak, vahye iman etmiş Müslümanlar aleyhine alınan neo-nazi kararları uygulamaya sokan pespaye bir başbakanla mı, doğranan insan hakları, inanç ve ibadet özgürlükleri sahiplerine teslim edilecek ve zulüm sona erecekti? Bırakın sokaktaki türbanlıları, kendi milletvekiline bile sahip çıkamayarak meclisten kapı dışarı yaptıran Erbakan’dan ve SP’lilerden ne olur? Haydi, sıkıysa meclis kürsülerinden APO ve PKK’yı savunan DTP milletvekillerini atabilseler ya!

Çok büyük bir çoğunlukla tek başına geldiği ve yedi yıldır sürdürdüğü iktidarında inanç kasaplarına karşı tek bir ifade kullanmaya cesaret edemeyerek ve türbanlı kızlarını ABD’de okutarak ve eşini resmi protokollere kabul ettiremeyerek, sırtını Batı’ya dayamış Recep Tayyip Erdoğan’la mı, bu sorun giderilecek?

Dışişleri Bakanı olmadan önce eşinin üniversiteye alınmayarak aşağılanmasının ardından tüm türbanlıların hürriyetleri adına AİHM’ne dava açan, ancak bakan olduktan sonra davayı geri çektiren ve mahkemede türban aleyhine savunma yaparak inancına ve türbanlı halkına ihanet eden, bir generalin tepkisinden dolayı eşini protokol önünden dahi geçiremeyerek dışlatan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile mi, problem aşılacak? Acaba şehit adayı doğuran ve yetiştiren türbanlı halkının Ermeniler ve PKK kadarda mı, değerleri bulunmamaktadır?

İktidara gelmeden önce “başörtüsü namusumuzdur ve bu meseleyi mutlak çözeceğiz” vaadinde bulunarak, önce TBMM başkanlık makamına oturduğu halde kendi eşinin türbanını dahi meşrulaştıramayıp dik duramayan, sonrada Başbakan Yardımcısı olan Bülent Arınç, o sözünde duramaz riyakârlıkla mı, halkının menfaatlerini gözetecek, hürriyetleri sağlayacak? Yetmedi, başında bulunduğu TRT’de yayınlanan İsrail zulmünü konu alan diziyle ilgili sansürü hazmederek, zalim Yahudi devletinin önünde diz çökerek, katledilen masum çocuklara ihanet etti… Türk kahvesinin önemi yanında Müslüman çocukların canları neden sorun olsun ki?

Türkiye’de bir PKK’lının taşıdığı samimi inanç benzeri fedakâr tek bir Müslüman yoktur. Sadece üzerinde fiyat etiketi taşıyan satılmaya hazır yaratıklar vardır.

İşte DTP… Nerede AKP, nerede SP, nerede MHP, nerede CHP…

Ey halkım…

Her ne düşünce ve inançta olursanız olun; kendi çıkarları ve saltanatlarından başka hiçbir şeyi tasa etmeyen açgözlü ve kaşarlanmış politikacılara ve öğrencilerine hatırsal bir destek ve atomik güven duygusu bile; fıtratsal özgürlüğünüzü, dininizi, onurunuzu, namusunuzu, erdemliğinizi ve gücünüzü bitirmeye yetecektir.

Siz, siz olun; insanlığı, merhameti, yardımı, doğruyu, dürüstlüğü, hakkı ve adaleti alttan alta yok eden cehennemsi politikacılara inanmayın; kandırabilme telaşı içindeyseniz, bir salgın hastalık tedirginliğiyle kaçabildiğiniz kadar kaçın. İnsanlığınızı muhafaza edip memleketinizi kurtarmanız, ancak bu duruşla mümkün olabilir. Bilin ki yoksa siz de onlar gibi olursunuz…

İster beğenin, ister beğenmeyin; ister lanetleyin, ister destekleyin; ister kahredin, ister sevinin; söyleyebileceğim gerçek, bu ülkede siyaset yapan tek partinin DTP olduğudur. Bu sebeple DTP’nin zafer naraları ve coşkulu törenleri tartışılmaz haklarıdır.

Daha bitmedi, çok yakın bir gelecekte APO’nun cumhurbaşkanlığını da sindirecek ve zorda olsa alışacaksınız.

Nasıl olsa “türban”, 1.derece tehlike olma vahametini sürdürmektedir.

Başlığı her ne ise, “açılımı” önce savunup sonra “vah” demeyi bırakın…

29 Eylül 2009 Salı

Diğerleri farklı mı?

Öze inilmeden yapılan yargılar, kötünün sinsice kökleşerek, yayılıp bakileşmesine, dolayısıyla söküp atılamama gibi bir imkânsızlığa yol açmaktadır. Sağlam zemin üzerine inşa edilmemiş yapıların en basit olumsuzluklarda dahi yıkılabilecek tedirginlik doğurması, yapıların en çürüğü olan örümcek evlerinden farksız bir dayanıklılıkta olduklarını ortaya koymaktadır.

Laik ve putperest Türkiye Cumhuriyet devletinin temelleri; malum Atatürk’ün “din ve namus telakkisini ortadan kaldıran, kuvvetlenmenin ve çabuk zengin olmanın” dinsizlik ve namussuzlukla mümkün olunabileceği düşünceyle atılması; adı, programı ve görüşü her ne olursa olsun tüm partilerin bu temel ilkeyle hareket etmelerinden harami parti CHP’den hiçbir farkları bulunmadığı tartışılmazdır.

Acımasız kapitalist ve ikiyüzlü liberalizmin vicdansız tüm kurallarını benimseyen taraflar; eş, dost ve yandaşları dışında hiç kimseye merhamet gözetmemekte, devlet imkânlarını eşit ve adaletsi bir paylaşımdan yana tasarruf etmeyerek, lehlerine peşkeş çekebilmektedirler. Atatürk’ün ilkesel düşünce, duygu ve davranışlarıyla hareket etmelerinden dolayı gücü ele geçirmenin kendilerince haklı keyfiyetiyle, and içtikleri “ilke” doğrultusunda kuvvetlenmekte, böylece çabuk zengin olabilmektedirler.

Özellikle politikacı, bürokrat, ilahiyatçı ve akademisyenlerin kötüleri; bazen iyi yanları veya kamuflajlı imajlarından ötürü gerçekleri perdeleyebilmekte, böylelikle ne kadar kötü oldukları anlaşılamayarak, derinsi tehlikenin boyutu fark edilememektedir.

Toplulukların önderleri lehine önyargılı davranarak, akıl almaz gerekçelerle hata ve yanlışlarını savunabilmeleri ya da inatla inkâra kalkışmaları; yalanın, çıkarcılığın ve fırsatçılığın daha da yayılmasına, kötülüğün meşrulaşmasına sebep olmaktadır.

Einstein der ki: “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur.”

İnsanoğlunun liderleri veya olayları özde değil de yüzeyde değerlendirerek hükme varmaları; gerçeği veya yalanı, doğruyu veya yanlışı, iyiyi veya kötüyü kestirememelerine, dolayısıyla tehlikesi gidişatı kavrayamayarak acı ve dehşeti çağırmalarına neden olmaktadır.

Benlikleri coşturan güç, makam, şöhret ve paranın sarhoşsal etkinliği hakkı ve adaleti kıydığı halde sürekli şikâyet eden yığınları uyandırmaması dinsiz ve namussuz düzenlerin varlığını sürdürmesine; düşünce ve inancı ne olursa olsun her kesimi çarklarının arasında öğüterek pespayeliğe dönüştürmesine yegâne sebeptir.

Politika öylesine samimiyetsiz alçak bir kapıdır ki, her kim bu kapıdan içeri girerse; onun bir daha aklanabilmesi mümkün olamamaktadır.

Ruhi yahut fiziki can yakan, emanete ihanet eden, halkı aç ve yoksulken kendisi saltanat sürerek hakları zimmetine geçiren, doğru ve dürüst davranmayıp sürekli saf değiştirmek suretiyle yanıp sönenlerin temizlenebilmesi söz konusu değildir.

Böylesi laik ve putperest bir düzende sadece CHP’yi hedef alıp, AKP ve diğerlerini dışarıda bırakmak, şüphesiz insafsızlık ve haksızlıktır. Atatürk ilkelerine and içip boyun eğen herkes, bilinmelidir ki dinsizliği ve namussuzluğu kabullenmenin, çıkarları peşinde koşmanın, yabancı güçlerin artığı ile beslenmenin ve hegemonyalığına teslim olmanın alçaklığıyla politika yapmaktadırlar. Ancak nabza göre çok iyi şerbet verebilmenin usta hünerine sahip cambazlar, kendilerini saklayabilme başarılarından dolayı değiştirdikleri saflarını ya belli etmeyebilmekte ya da ikna edici argümanlarla yanlışı doğru gösterebilmektedirler.

“Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda da ifade ettiğim üzere; bir İngiliz olan Atatürk ilkelerine bağlı politika yaparak devleti ve milleti yöneten her kim olursa olsun; o bir sömürücüdür, o bir vicdansızdır, o bir yalancıdır, o bir riyakârdır ve onun ne bir safı ne de bir siyaseti vardır.

Geçmişte İngiliz mandası altında özgür köle olan Müslüman milletimiz, bugünde Amerika mandası altında varlığını sürdürmekte, buyruğu doğrultusunda politika üretenler, üzerine and içtikleri ilkelerin gereğini yapmaktadırlar. Öyleyse neden öfkeleniyor, hak ve adalet arıyorsunuz ki? Böylesi bir hurdayı sürebilecek bir şoför mümkün mü?

Hakkın ve adaletin egemen olabileceği siyasi bir temel atılmaz ise, onurlu ve bağımsız bir yapının inşa edilebilmesi ve düzlüğe çıkılabilmesi mümkün değildir.

Tamamen dini yok etme odaklı ahlaksız bir çağdaşlaşmayı kalkınmanın, ilerlemenin ve aydınlanmanın anahtarı zanneden anlayış; İslam referanslı Başbakan Erdoğan ve AKP’yi de “Manukyan Ekonomisi” ne götürmüş, İslam ülkeleri üzerinde emelleri olan haçlıların tehditkâr sermayesine muhtaç kılarak, sözde ekonominin rayına oturduğu izlenimi doğurup, ihanetsel her türlü tavizi koparabilmişlerdir.

ABD emreder, Türkiye yapar. Acaba ABD emretmeseydi, adı “Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım” denen uzlaşma, gündeme gelebilir miydi? CHP ve MHP’nin şovsal ve içtensiz muhalefetine de aldanmayın. Şayet onlar iktidarda olsaydı, AKP’den farksız adım atamazlardı. APO’yu idamdan kurtaran CHP zihniyeti ve sözde milliyetçi MHP değil miydi? APO’yu idam ettirmeyen ABD değil miydi? Hangi şartla APO’yu teslim ettiğini bir hatırlayın…

İktidarda kimin oturduğunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü T.C temelleri bu esas üzerine atılmış, yıllarca savaşılan dinimiz ve ırkımıza amansız hasım haçlıların batılı medeniyetinden taviz verilmeyip müttefik manipülasyonuyla her şart ve koşulda müstemlekeliğinin kabul edilmesi, anayasanın değiştirilemez dolaylı ilkeleri arasında bulunmaktadır.

Sorun iktidardaki kimlikte değil, Atatürk’ün tanrısal hükümleriyle bezenmiş değiştirilmesi, hatta tartışılması dahi mevzubahis ettirilmeyen anayasadadır.

Verilen her oy, işte şikâyet edilen bu anayasayı ve düzeni meşrulaştırmaktadır.

11 Ağustos 2009 Salı

Utanabilecek bir ar damarınız var mı?

Sürekli insanların neden düşünmediklerini, muhakeme etmediklerini ve gerçeği araştırmadıklarını sorgulayarak, kıyasıya eleştirilerde bulunmuş, fotoğrafı; birilerinin güttüğü doğrultuda tek açıdan değil, tarafsız bir adaletle çok yönlü gözlemlenilmesi üzerinde durmuş, kötülük fışkırtan benliği hapsedip erdemliği açığa çıkaranın sadece “iman” olduğunu vurgulamıştım.

Öncelikle kuralları belirleyip kimin dost veya düşman olduğunu benliksel çıkarlar kriterinde değerlendiren güçlere, şeytani bir nefis taşımalarından itibar edilmemesi, haklı veya haksızın hangi ölçülerde muahezenesi, ancak hakkı ve adaleti ayakta tutan barışçıl bir anlayışla mümkün olunabileceğinin üzerinde durmuştum.

Neyin iyi veya kötü, kimin insan veya şeytan, samimi veya sinsi olduğunu yaratıklar değil, akıl ve kalplerde saklı olanı ve kaderi elinde bulunduran Yaratıcı bilir.

Halkının din ve ırkını ülke aleyhine birinci derece tehlike kabullenen laik ve Kemalist bir düşüncenin devlet ve milleti bütünleştirebilmesi, birlik ve beraberliği tesis edebilmesi, insani değerleri yüceltebilmesi, barış ve huzuru sağlayabilmesi asla söz konusu değildir. Olmadığı da, milletin İslam ve Kürt kesimine karşı takınılan düşmanca tavırdan anlaşılmakta, sürekli taciz, baskı, hakaret, ayrımcılık ve yasaklarla toplum bölünerek, yazık ki damarlara kadar işlenebilmektedir.

Şovenist bir Atatürk yahut Türk milliyetçiliğinin amansızca vurgulanması Kürt kökenli toplumumuzun milli duygularını kabartıp mücadeleye sürüklemiş, ideolojik devletin dışlaması ve ayırım yaparak, o bölgelere gereken sosyal ve ekonomik hizmeti götürmemesi, otomatikman insani refleksi doğurarak, hak arayışına itmiştir. Diğer taraftan vahye karşı laikliğin ve Kemalizm’in bir sopa misali sürekli kafalara indirilmesine ise Müslümanlar çeşitli gerekçelerle tepki vermemiş, Kürtler gibi silahlı veya siyasi bir mücadeleye kalkışmamışlardır.

Kürtlerin PKK adında silahlı bir örgütlenmeye girişerek; ırkçı, laik ve Kemalist devlete karşı mücadeleye teşebbüsleri, öyle içi boş bir “terör” anlayışıyla geçiştirebilecek ve haksızlıkları kamufle edebilecek bir vatan savunması görülmemeli, derinine inilerek adaletsizliğin üstesinden gelebilecek bir siyasetin kaçınılmaz adımlarının atılması ve köklü bir çözüme gidilmesi, ancak tarafların kökten ırki sevdalarından vazgeçmesiyle mümkün olur. Unutulmamalıdır ki ırkçı bir milliyetçilik; halkı, hatta dünyayı bölen en büyük felakettir. Allah, Yasin Suresi 62. ayette: “Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?”

Kürtlerin haklarını siyasi bir zeminde arama gayretleri; cesur, kararlı ve dik duruşlarıyla meyvelerini vermeye başlamış; hiçbir makam, yasak ve baskılar kendilerini yıldırmayıp, herhangi bir tavizi ihanet addetmeleri savlarıyla ödeyecekleri bedellere dahi aldırış etmeksizin, yanlış veya doğru, topyekûn onurlu bir duruş sergilemişlerdir. Maalesef sözde ahirete inandıklarını iddia eden Müslüman politikacılar ve yandaşları, korkularından kendilerine fiyat etiketi biçerek hem dinlerini hem de haysiyetlerini alçakça satabilmişlerdir. Hala çözemedikleri türban meselesi ve kahredici Merve Kavakçı’nın TBMM’den kovulma olayı, başka bir örneğe ihtiyaç bırakmayan rezaletlerdir.

Her Türk vatandaşı gibi ben de, laik ve Kemalist devletin kurguladığı senaryodan filmi izlemiş, PKK ve DTP’ye aşırı tepki göstererek, açık düşman bellemiştim. Oysa sözde Atatürk ve Türk milliyetçisi merhametsiz şövalyelerin kurdukları Ergenekon Terör Örgütündeki PKK ile olan işbirlikleri ve birlikte işledikleri cinayetler, komplolar, saldırılar ve darbe planları; gerçek teröristin kim olduğu sorusunu sorgulamama, dolayısıyla çok korkunç bir aldatmayla karşı karşıya olduğumuzu anlamama neden olmuştur. Aslında Ergenekon Terör Örgütünün acımasız hedefi; tıpkı haçlı Amerika ve İsrail gibi vahiysel İslam ve Müslümanlardır. MGK Siyaset Belgesi olan “Kırmızı Kitap”’ta da İslam, yani irtica birinci derece düşman bellenmiş, binlerce kişiyi öldüren ve ölümüne sebep olan PKK ise ikinci derecede sınıflandırılarak, dolaylı da olsa itibar görebilmiştir.

Laiklik ve Atatürkçülüğün bekçisi olduğunu her platformda dikta eden Kemalist Genelkurmay, İslam referanslı Cumhurbaşkanı, Başbakan, hükümet ve Müslümanlara karşı aşikâr olan aleyhtarlığını, Kürtlerin temsilcisi DTP’ye karşı da haykırmış, kendince ortaya koyduğu tepkilerle İslam’ı irtica, Kürtleri de PKK olarak tanımlayarak, türbanlı veya dindarların, ayrıca DTP milletvekillerinin bulunduğu ortamları protesto etmek suretiyle hedef düşman saymaktan vazgeçmemiştir. Ancak ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti, sözde DTP yüzünden protesto etmeye cesaret gösterdikleri TBMM’ne girmeyi engellememiş, ABD’nin emrine boyun eğerek, DTP ile girişilen uzlaşmaya sessiz kalabilmiştir.

Yıllarca süren savaşta ölen binlerce insanın ve kaybedilen ekonominin ikna edici sebebi anlaşılamamış, bu vatan için ölen ve ölmeye devam eden halkın farklı din ve etnik köken taşımalarından dolayı “devlet-terörist” çatışmasının soğuk ve sıcak savaşıyla insanlarımız manipüle edilerek, yüz binlerce aile acıya boğdurulmuştur. Oysa ortada bir dışlanma, adaletsizlik, haksızlık, dini ve ırki bir gerilim ve kamplaşma vardır.

Kürtler; gerek ferdi, gerekse siyasi partileri kanalıyla mücadelelerini azim ve umutla sürdürme cesaretini ve kararlılığını gösterirken; sözde Müslümanlar ise az bir bedel karşılığı laik ve Kemalistlerin kayığına binme izzetsizliğini sürdürmeye devam etmektedir.

Sözde ırki bir bağımsızlık adına mücadelesini sürdüren PKK ve DTP, Marksist olmalarından hiçbir vicdan taşımamakta, kendilerinden olmayanları biçmeye çalışarak, caniliklerini sürdürmektedirler. Devlet de laik ve Kemalist olmasından aynı sertlikte mukabelede bulunmakta, dolayısıyla benlik, yani ırki egemenlik savaşında halkımız büyük bir kayba uğramaktadır. Oysa Allah dileseydi tüm dünyayı tek bir millet, tek bir renk ve tek bir lisanla konuşan bir topluluk yapardı. Öyleyse bu bölünme ve çatışmanın ardındaki gerçek; her iki tarafın da Allah’a olan iman ve inancı reddetmesi, vahyi kabul etmeyerek birbirlerinden üstün olduğu iddiasında bulunmalarıdır. Allah, Şura Suresi 8. Ayette: “Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.”

Rum Suresi 22. ayette ise: “O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır. “Şûrâ 8

Eski Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun; “TSK’ da bazen, görev dürüstlükten önemlidir.” sözleri, aleni bir barbarlığı ve adaletsizliği belgelemektedir. Böylesi bir ilkeyle komuta eden Genelkurmay’ın radikal ideolojisinden herhangi bir merhamet, adalet ve hakkaniyet beklenemez. Vahyi reddedenin dürüst ve adil olabilmesi, vicdan taşıyabilmesi ve insani bir değere sahip olabilmesi düşünülemez.

Otuz yıldır yanlış inanç, düşünce ve fikirlerden dolayı akan kanı teşvik eden ve durduramayan devlet; şehitlere ve halkına karşı tek sorumlu suçlu olmaktan ne kendini kurtarabilecek ne de aklanabilecektir. ABD’nin çözüm direktifiyle harekete geçen Abdullah Gül ve AKP hükümetini insani değerler açısından samimi bulmuyor, yaklaşık yedi yıldır iktidarları döneminde inisiyatifi kullanmayarak, elem bir felaket yaşatmalarından suçlu olduklarını düşünüyorum.

Ancak evrim teorisine inananlar milliyetçiliği savunur ve hayvanlar misali birbirlerinden üstün olduklarını zannederek, kendilerinden başkasına bir özgürlük ve bağımsızlık tanımak istemezler. Atatürk milliyetçisi CHP ile Türk milliyetçisi MHP’nin, Kürt milliyetçisi PKK ya da DTP’ den hiçbir farkları bulunmamakta, dolayısıyla zalimsel düşünce ve duyguları aynı paralelde birleşmektedir.

“Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, Rabbiniz birdir; babanız da birdir. Bilin ki, Arabın Arap olmayan üzerinde, Arap olmayanın da Arap üzerinde; kızıl derilinin siyah derili üzerinde; siyah derilinin kızıl derili üzerinde hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur, ancak takva (Allah’tan korkup fenalıklardan sakınmak, ilâhî sınırlara uymak) ile üstünlük vardır. “ Hz. Muhammed (S.A.V)

Darwinistlerin, kendileri gibi yaratık olan maymundan türediklerine inanmalarından ötürü babaları Âdem ve anaları Havva’yı inkâr etmekte, dolayısıyla birbirlerine karşı üstün olabileceklerini zannederek, Yaratıcı Allah’ın arzında barış ve kardeşlik içinde yaşamaktan ise, birbirlerine karşı ırki bir benlik yarışa girişip, hunharca katletmektedirler.

“İnsanlar birbirine benzerlik cihetiyle denktirler, Babaları Âdem, anaları Havva’dır.” Hz. Muhammed (S.A.V)

Her kim ırkçılığı temel alır, şoven bir milliyetçilikte ısrar eder ise, o günümüzün veya geleceğin acımasız bir canisi ve insanlığın yüzkarasıdır. Gerek DTP, gerek CHP, gerekse MHP bölücüdürler ve Türkiye’nin bütünlüğü aleyhine çok büyük felaketlerdir. Bu sebeple taraftarlarını uyarıyor, mutlaka insanlık dışı yok edici bu zehirden kurtularak, hilkatteki eşlerine hoşgörülü ve saygılı olmalarını öğütlüyorum. Bilinmelidir ki ırkçı bir egemenlik adına savaşan insan değildir, tüm düşünmce ve politikaları da şeytanidir. Onlar gensel maymunlardır…

“Irkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık üzerine savaşan bizden değildir! Irkçılık üzerine ölen de bizden değildir.” Hz. Muhammed (S.A.V)

Unutulmamalıdır ki; sen Atatürk veya Türk milliyetçiliğinde ısrar eder isen, onun da Kürt milliyetçiliğinde veya başka bir tâbiiyette ısrarı meşrudur.

Birbirlerini kıyasıya yok ederek savaşan Avrupa Birliği ülkeleri nasıl Hıristiyanlık şemsiyesi altında toplanıp bir birlik oluşturmuşlar ise, biz de adaletli ve merhametli İslam şemsiyenin altında bütünleşerek, her türlü benlikten arınalım… Kurtuluş için tek çıkar yol, Yaratıcı’nıza dayanıp, güvenmek ve O’nun hükümlerine itaat etmektir.

Unutma; sen bir yaratıksın, ırkını belirleyen de Yaratıcındır...

30 Mart 2009 Pazartesi

Haçlılar kaybetti…

Sırf İslâm kimliğinden dolayı Başbakan Erdoğan ve Ak Parti’ye karşı yekvücut birleşen şer ittifakının tüm entrika ve saldırılarına rağmen planlanan yenilginin gerçekleşmemesi, Türkiye milletinin sanıldığı gibi “aptal” olmadığını ortaya koymuştur.

"Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur" temel ilkesiyle kurulmuş bir CHP, onun bu kural ve inkılaplarıyla yasalaşmış laik bir devleti ve Kemalist despot bir rejimi meşrulaştırmama adına yine “oy” kullanmamış, ama Ak Partinin kazanması için temenni de bulunmuştum

Ak Parti, her ne kadar emperyalist İslâm ve adalet düşmanı ABD, İsrail ve AB’nin bir müttefiki ve kışkırtıcı bir Irak katili olsa da, Türkiye’yi kasıp kavuran, hak ve hürriyetleri lağveden, baskılarla Müslümanlara ve Kürtlere yaşam hakkı tanımak istemeyen dahili haçlıların çok daha tehlikeli ve şiddetli bir düşman oldukları gerçeğini göz ardı etmeyerek, dolaylıda olsa Başbakan Erdoğan’ı desteklemek zorunda kalmışımdır.

Aynı duygu ve muhakemeyi; 28 Şubat’ın mağlup ve zelil Başbakanı Necmeddin Erbakan, taşeronu SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, kör ve sağır yandaş yığınlarından beklerdim. Ancak cennetteki şeytanı ebedi cehenneme gark eden benlik ve hırsları gerçeği kavramalarına engel olmuş, haçlı ittifakına destek vermek suretiyle din ve namus karşıtı amaçlarına hizmet ettirmiştir. Geçmişte kendilerine kurulan tuzak, darbe ve saldırıları unutmuşçasına haçlı medyanın puştluklarına malzeme olan Erbakan ve Saadet Partisi; gerek dinlerine, gerekse Müslüman milletine ihanet etmişlerdir. Acaba kazanmış olsalardı; Erdoğan gibi darbeleri durdurabilecek, Ergenekon gibi acımasız çeteleri hapse tıkayabilecek, Davos’taki duruşu sergileyebilecek, kan emici, sömürücü ve provokatör medyayı dize getirebilecek bir cesareti gösterebilecekler miydi? Yoksa, Osman Özbek gibi sıradan bir general’in, bugün kucaklarına oturdukları medyanın hakaret ve tehditlerinde korkup sindikleri gibi, bir kavuğa saklanarak, milletini azgınlara mı peşkeş çekeceklerdi? Allah aşkına, hangi yüzle konuşuyor, Erdoğan ve AK Partiyi eleştirebiliyorlar?

Ey Müslüman Türkiye milleti! Lütfen biran olun, birkaç dakikalık otokritik yapın ki, AK partiyi neden karaladıklarını ve devirmeye çalıştıklarını anlamaya çalışınız…

Sözde dürüstlük maskesiyle halka doğruları anlattıklarını iddia eden, her türlü fitne, entrika, bölücü, çete ve darbe planlayıcısı gazeteci sürüsü; önce hırsız ve sömürücü patronlarına karşı adaletle şahitlik etsinler de, sonra sözleri ciddiye alınsın. Saltanatlarını ve şöhretlerini muhafaza edebilmek adına onurlarını ve halkını satan lejyonerlere duyulabilecek bir güven, şüphesiz açık bir felakettir.

2 Şubat tarihinde “Bırak derinlerindeki pislikleri kussunlar” başlıklı yazımda Başbakan Erdoğan’a seslenerek; medya ve meydanlarda adlarını ağzından düşürmeyip dalaştığı, üstelik hiçbir başarıları olmayan Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’yi muhatap almamasını, Davos ve Ergenekon sonrası yüklendiği misyonun gereği gibi söz ve davranışlarını gözden geçirmesini, ezilen ve horlananlarca takdir toplayan onurlu, kararlı ve cesur duruşuna yakışır bir lider olmasını, dolayısıyla ilerlemeyi sürdürmesini öğütlemiştim. O ise, sürekli hiçleri muhatap alarak seviyesini düşürmüş, dolayısıyla böbürlenmesinin kompleksiyle rahatlıkla savunabileceği ekonomik krizi anlatamamış, halkını ikna ve motive edebilecek gerçeklerden kaçınmış, ne Ergenekon Terör Örgütünü, ne de PKK’ca sömürülen Kürt sorununu izah edemeyerek, iğrenç politikalardan sıyrılabilecek bir siyaseti ortaya koyamamıştır. Buna rağmen milletimiz, onun anlatmaya başaramadığı gerçekleri hafızalarından çıkarmamış ve hakkını teslim ederek hezimete uğratmamıştır.

Yüzeysel bir hatırlatmayla; CHP, MHP, DTP ve SP’nin örtbas edilemeyecek bölücü, kötü ve akim referansları, zaten halkın takdirinden kaçmayacaktı. Ancak bunu başaramadı ve onları büyüterek kendine rakip yaptı.

Halkı işsiz ve yoksul olan bir hükümetin hiçbir üyesi, ailesi ve yakınları iş sahibi ve tok olmamalı, nüfuz ayrıcalığından yararlanmamalıdır. Her kim olursa olsun, velev ki partilerine güç katmış ve fedakarlık yapmış olsalar bile yolsuzluk yapanların üzerine samimiyetle ve adaletle gidilmeli, dokunulmazlıkları düşürülerek yargıya teslim edilmelidir. Yolsuzluğu ve rüşveti belgelerle kanıtlanmış Şaban Dişli gibi bir yöneticinin, göstermelik parti görevinden istifa ettirilmesi asla yeterli olmamalıydı. Olmadığı da seçimlerdeki sonuçla cevabını bulmuştur.

Kendiniz olun ki, halkta dürüst olsun… İlla seçim kazanabilmek uğruna verilen tavizler, bölgeye uygun sözde adaylar ve fırıldaklıklar, mutlaka geri tepmekte, büsbütün büyük bir ziyan baş göstermektedir. Gerek CHP’nin Sultanbeyli imam adayı, gerekse AKP’nin Çankaya, Kadıköy ve Beşiktaş adayları gibi niceleri…

İnşallah ders alınmış, öyle eskisi gibi halkın manipüle edilemeyeceği görülmüştür.

Şu özellikle bilinmelidir ki, Başbakan Erdoğan ve Ak Parti’de doğru yolda değildirler.

ABD’nin cesur ve kararlı başkanı Abraham Lincoln’un, “oğlumun öğretmeni” başlıklı mektubunu, bir kez daha hediye ediyorum.

Oğlumun Öğretmenine,

”Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.
Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona.
Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...
Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı...Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.
Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi... Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona.
Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.
Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret...
Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini...
Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret.
Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.
Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır... Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bakalım... O ne kadar iyi, küçük bir insan, oğlum..."

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez.” Maide. 105

12 Şubat 2009 Perşembe

VİCDANSIZLAR…

Şeytanın cennetten kovulup cehenneme gark olmasına neden olan “benlik”; insanları öylesine kuşatmış ve cehennemsi bir çıkar materyalizmine dönüştürmüş ki, giriştikleri vahşi katliamlarının yanı sıra yoksula yardımları bile tartışma konusu yaptırarak, insanı insan yapan değerleri bitirip tüketmiştir.

Milyonlarca insanın işsizlikten yada pahalılıktan geçinemediği kapitalist dünyada merhametin ve yardımlaşmanın ortadan kalkması dengeleri bozmuş, aç ve yoksulların çığ gibi büyüdüğü benliksel bir dünya oluşarak, suçlar çoğalmıştır. Allah’a olan iman ve inancı reddeden laik anlayışın hüküm sürmesi akıl ve duyguları tahrip etmiş, herkesin kendini düşündüğü nefislerin doymak bilmez şükürsüzlükleri insaniyeti yok etmiştir. Zengin devlet, toplum ve bireylerin aç köpek misali sürekli avlanma psikolojileri kaçınılmaz paylaşımı lağvetmiş, benliklerinden gayrisini dert edinmemeye yöneltmiştir. Sanki rızık sahibi, iradesel başarılarıymış gibi yoksullarında çalışıp kazanmalarını öğütlemişler, dolayısıyla hiçbir sorumluluk üstlenmeyerek; markalaşmaktan, ayrıcalıklı ve üstün olmaktan inanılmaz haz duyup aralarına kalın duvarlar örmüşlerdir.

Ancak yaşadığımız ekonomik krizde başarılarının iradesel değil, kadersel olduğu bir bir dökülmelerinden kanıtlansa da, laik kafaları ve bencil duygularından ötürü birbirlerini suçlamakta ve gerçeği görmemede direnmeye devam edebilmektedirler.

Türkiye’deki laik ve deist medya ve partilerin yardım derneklerine ve yoksul vatandaşlara hizmet etmeye çalışan hükümete karşı başlattıkları insafsız karalamalar, tüm çirkinliklerini ortaya koymaktadır. Özellikle CHP ve MHP’nin sırf benliksel ihtiraslarının fışkırttığı oy kaygıları, fakirlere yapılmaya çalışılan yardımları önleme amacı taşımaktadır. Kendileri iktidarda olduğu dönemde yapmadıkları yardımlara oy kaybı endişelerinden çeşitli yasasal bahanelere sığınarak, gayriahlaki eleştiri getirmeleri, asla inandırıcı, samimi ve hoş görülebilir tepkiler değildir.

Ömürlerinde buzdolabı ve çamaşır makinelerine, üstlerinde yatacak rahat bir yatak ve oturabilecek koltuklara sahip olmayarak ücra köşelere atılıp kimsenin sormadığı, ancak askeri görevlerinden dolayı aranarak mevzilerde canları alınan fukaralara ulaştırılan yardımlar, hangi gerekçe ve gaye ile yapılırsa yapılsın, asla dillendirilmemeli ve muaheze edilmemelidir. Madem hükümeti ve özellikle Deniz Feneri gibi yardımsever bir derneği acımasızca eleştiriyorlar; seçimlerden dolayı milletimizi kandırabilmek için, nefisleri adına harcadıkları o milyonları; neden yoksullara dağıtıp, AKP’nin önüne geçmiyorlar?

Onların millet yararına adaletli bir siyaset değil, sırf kendi çıkarları adına sömürüsel bir politika yaptıkları tartışılmazdır.

Hiçbir karşılık ve menfaat düşünmeksizin yapılan hayırlar Allah nezdinde bir değer taşımakta, velev ki aracı kurumlarda baş gösteren istismarlar, yine de söz konusu yardımların önünü kesebilecek yıkıcı bir propagandaya dönüştürülmemelidir. Hangi gizli amaç ve niyette olunursa olunsun, bir düşmüşün karnını doyurmak ve ihtiyaçlarını gidermek bile, o toplumu belâlardan defetmeye yeterli bir sonuçtur.

Öyle ki; kanalların ünlü sonucu ve sanatçıları eşliğinde düzenledikleri yardım kampanyaları tamamen şov ve reklam amaçlı olmasına rağmen; yine de eleştiri getirilmemeli, inim inim inleyen yoksulların yaralarına pansuman olabileceği gerçeğiyle herkesçe takdir edilmelidir.

Allah adına yapılan hayırların (zekat ve sadaka) gizli oluşu, karşılığının Allah’tan beklenilmesinden, benlik adına yapılan yardımların (bağış) afişe edilmesi, karşılığının insanlardan veya devletlerden beklenmesinden dolayıdır.

Yaklaşık on beş yıl önce, Karaköy’deki şirket merkezimi ziyaret eden tarihi Yer altı camii imamı, camiinin gerekli tadilatlarının yapılabilmesi için yardım toplamaya çalıştığını, tüm şirketlerin orada bulunmasına rağmen, bir kısmının işlerinin durgunluğunu öne sürerek hiç oralı olmadığını, bir kısmının da dilenci misali yardım etmelerinden büyük hicap duyduğunu dile getirmişti. Ben de kendisine; yardım edenleri Cuma hutbesinden ismen ve madden açıklamasını, böylece herkesin yardımda yarışacağından şüphesi olmadığını öğütledim. Gerçekten düşündüğüm gibi herkes yardıma koşmuş ve hiç beklemediği bir para toplayarak, bana teşekkür ve dua etmişti.

Laikleşen insanların ortaya koyduğu inançsız ve isteksiz yardımlar, ancak reklamasyonlarla sağlanabilmekte, dolayısıyla kimliklerinin duyurulmadığı yardımlara itibar edilmemektedir. Allah’a ve vereceği karşılığa samimi bir itikatla inanılmadığından; ya yapılan yardımlar vergiden muaf tutulmakta ya da benlikleri kabartan “desinler” laik mantığıyla hareket edilmektedir.

Ya yap, ya sus…

Osmanlı döneminde zekat verecek bir zenginin, aylar süren aramasına karşın, zekatını verebilecek tek bir fakir bulamayıp, altınlarını bir keseye koyarak, Cağaloğlu’ndaki bir ağaca asıp, “içindeki altınlar zekattır, fakirseniz alınız” diye bir kağıt yazıp bıraktığı ve o altın dolu kesenin üç ay boyunca orada asılı kaldığını bir hatırlayalım. O zaman fakir yok muydu? Tabii ki vardı, ancak haline şükreden ve “benden daha beteri vardır” diyerek, kendisine sunulan yardımları geri çevirebilen samimi bir inanç ve bir iman vardı.

Şimdi ne var?

Şükretmeyip isyan eden ve bir türlü doymak bilmeyen açgözlü bir toplum var…

Peki, sebebi ne?

Allah’a olan iman ve inancı akıllardan ve kalplerden söküp atan laik anlayış…

17 Aralık 2008 Çarşamba

Namussuzlar…

Barbar Haçlı Batının savaş meydanlarında mağlup edemediği Müslüman Türk milletini, sözde ‘aydın!’ maskeli dahili hainler aracılığıyla parçalayarak ve batıl medeniyetlerini dayattırarak, bizi kendi gücümüzden utanmaya zorlayıp kazanmaları, şüphesiz hiçbir aklın ve mantığın kabul edemeyeceği kadersel bir sonuçtur. O günkü Haçlı entrikaları bugünde devam etmekte ve militarist bir Ermeni yazarın öldürülmesiyle düzenlenen mitingde “Hepimiz Ermeniyiz”, “Hepimiz Hıristiyanız” pankartları açtırarak ve sloganlar attırarak, nasıl bir hiç olduğumuz utancını, ne acıdır ki gözler önüne serebilmişlerdir. Bütün bu ihanetlerin temel nedeni; Müslüman Türkiye’yi, Haçlı Hıristiyan batının, en azından daimi laik bir üyesi yapabilmektir.

Lanetsel bir dönüşümle Batı kompleksini içten içe yaşayan başbakan Erdoğan; “Tarihi, tarihçilere bırakalım. Biz işimize bakalım” diyerek, günümüzün cumhurbaşkanı Gül ile birlikte kayıtsız-şartsız teslimiyetçi ve zilletsel bir dış politika izlemiş, gerek dışarıda, gerekse içerideki ihanetsel gelişmeleri tetikleyerek, geçmişteki Jön Türkler, İttihadı Terakki ve Kuvayi Milliye hareketlerinin devamı bir batılılaşmayı sürdüre gelmişlerdir. Tanzimat fermanı ile başlayan, Islahat fermanı ve meşrutiyetlerle devam eden batılılaşma, cumhuriyetle öyle bir acımasız süreci başlattı ki; “Yok edin halkı, kırın, susturun onları. Çünkü Avrupa aydınlanması halktan çok daha önemlidir" düşüncesiyle, kurtuluş savaşındaki kayıplarımızdan daha çoğunu vermek durumunda kalmıştık. Mustafa Kemal, 27 ağustos 1925, İnebolu’da yaptığı konuşmada; “Kesin bir gerçek olarak söylüyorum; korkmayınız. Bu gidiş zorunludur ve bu zorunluluk bizi yüksek ve önemli bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz bildireyim ki; bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca ulaşabilmek için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur."

Tarihsel süreç dikkatle irdelendiğinde varılacak sonuç; batılılaşmadaki misyonun tamamen dinsel amaç taşıması, Türk milletinin İslam’la bütünleşmesinden korkusuz, güçlü ve yenilmez kuvvetini kırabilmek, dolayısıyla çağdaşlık manipülasyonuyla vahiyden uzaklaştırarak topyekun esaret altına alıp, yüzyıllardır süren liderliğine ve korkuya son verebilmektir.

Bugün, Ermenilerden özür dileyen namussuz öğretim görevlileri, gazeteci, yazar ve sanatçıların tamamının gizli veya aleni birer İslam düşmanı, sabatayis, ya da münafık oldukları, Türkiye halkının Müslüman kimliklerinden dolayı utanç duydukları bilinmekte, ayrıca ABD ve Batı’sız bir hiç olunacağı inancı taşımalarıdır.

Osmanlı devletinin Ermenilere liyakat vererek “millet” olmalarını sağlaması ve devletin üst düzeylerinde görev addederek ayrıcalığa tabi tutmaması ihanetlerini engellememiş, 1. Dünya Savaşında Ruslarla işbirliği yaparak Osmanlı Devletine hıyanet edip arkadan vurmuşlardı. Namussuzların; 1915 yılını referans göstererek, Ermenilerin sözde maruz kaldıkları “büyük felaket”ten özür dilemeye kalkışmaları, asıl o günkü canilerden veya torunlarından değil de, “Sırf Müslüman oldukları için tecavüz ettikleri Türk ve Kürt kadınlarından; doldurdukları ahırlarda yaktıkları yaşlı-hasta-kadın-çocuklardan; astıkları ve lime-lime parçaladıkları insanlarımızdan; Osmanlı köpekleri diye hakarete uğrayanlardan; önce ırzlarına geçip, sonra öldürüp ve daha sonra Osmanlıya ders olsun diye parçalayıp sokağa attıkları kokmuş ceset sahibi analarımızdan ve hunharca katledilen masum Türk çocuklarından” ÖZÜR DİLESİNLER YA…

Kahraman askerlerimizin Sarıkamış’a savaşa gitmelerini fırsat bilen Ermeni çeteleri, ancak geride kalan çocuk-hasta ve kadınlara saldırarak katletmişler, Yezidi ve Hıristiyanlara hiç dokunmayarak, Müslüman Türk ve Kürtlerin kanını içmişlerdi. O aç köpeklerden ”özür dileyen” namussuzlar, aynı alçak duyguyla hareket etmiyorlar mı?

Tıpkı Ermeniler gibi ihanet eden bu namussuzlar, kuvvetle muhtemeldir ki Ermenilerin geriye bıraktıkları iğrenç döllerinden türemiş yaratıklardır. Ya da, kendileri gibi aydın hain Abdullah Cevdet’in, batıdan getirttiği damızlıkların birer ürünleridir. Tüm tarihsel gerçekler apaçık ortadayken; şehitlerine, ecdatlarına, milletine ve devletlerine böylesi bir ihaneti ve düşmanlığı gösterebilmeleri mümkün müdür? Kim bilir, yarın da öldürülen PKK teröristlerinden özür diler ve canlarını veren şehitlere lanet yağdırırlar mı?

Namussuzların ihanetsel girişimini destekleyen, basta AK Parti milletvekili ve PKK dostu Dengir Mir Mehmet Fırat olmak üzere; namussuzları destekleyen tüm hainleri lanetle kınıyor, güttükleri “Manukyan Ekonomisi” uğruna Türkiye’yi ve Türkiye milletini içeride ve dışarıda rezil rüsva ederek gücünü zayıflara peşkeş çeken AK Parti hükümetinin aklını başına almasını ihtar ediyorum. Dengir Mir Mehmet Fırat ile aynı görüşleri paylaşan DTP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır’ı ise, Ermeniler misali damgalanmış bir acımasız ve hain oluşundan fikirleriyle baş başa bırakıyorum. Onun gerçekten bir Kürt sevgisi ve iddia ettiği vicdanı olsaydı, Kürt kadın ve çocukları katleden Ermenilerden özür dilemesi söz konusu olmazdı. Acaba haçlı batının ve İsrail’in vazgeçilmez ve kadim dostları Abdullah Gül ne diyor? Ayrıca, AK Parti disiplin kurulu, hain Dengir Mir Mehmet Fırat’ı ihraç ederek, samimiyetini kanıtlayabilecek mi?

“Kişi, dostunun dini üzeridir.” Hz.Muhammed (S.A.V)

“Kötülüklerin ilki ve en büyüğü, haksızlıkların cezasız kalmasıdır.” Platon

Türkiye'yi ve Türk milletini aşağılayan namussuz hainlerin isim listesi:

http://www.ozurdiliyoruz.com/

4 Aralık 2008 Perşembe

Laiklerin kurtuluş umudu çarşaf

İrtica adına ülkeyi çatıştırma, bölme ve yok etme pahasına yıllardır savaş verdikleri dini simge ve obje tanımıyla türbanı ve İslami örtü başörtüsünü (çarşaf) akıl almaz gerekçelere sığınarak savuna duruma gelen oportünist politikacı ve gazeteci laiklerin beklenmeyen dönüşümleri, iktidar saltanatının bitmez tükenmez çıkarlarından yararlanabilmek içindir. Laisizm ve Kemalizm’i koruma emelli 1. derece tehlike saydıkları vahiy ve başörtüsü ile ilgili aşırı baskılarından akıl almaz sapma göstererek, ilkelerini ayaklar altına almaları kimi kökten laikleri rahatsız etse de, Müslümanları dışlayarak iktidara gelemeyeceklerini anlayan CHP ve yandaş medya, halkı etkileyerek ikna edebilmek cihetiyle anaları, anneanneleri ve babaannelerinin örtülü ve çarşaflı fotoğraflarını sandıklardan çıkarıp, gelenekten ve özgürlükten dem vurmak suretiyle kamuoyuna sergileyebilmeleri, erdemliği ve ilkeselliği doğrayan korkunç davranışlardır.

İktidarı fakir halka yardım yaptığı bahanesiyle eleştirenlerin, dini ve kadınları kullanarak asıl istismarı gerçekleştirdikleri kamuoyunun dikkatinden kaçmamaktadır. Bugüne kadar kadınları acımasızca sömürerek cinselliklerini pazarlayanların, şimdi de örtülerini kıymetlendirme tüccarlıkları, hiçte yabancı olmadıkları profesyonelliklerinin bir gereğidir.

İnsanı, insan yapan değerlerin böylesine biçilmesi ahlâkı ve dürüstlüğü bertaraf etmiş, çıkar ve iktidar için her düşünce ve davranış mubah sayılarak, ne acıdır ki meşrulaştırılabilmiştir. İslamcı kimliğiyle şöhretleşen Ak Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan’ın liberalliğe ve laikliğe geçişteki müthiş dönüşünü örnek alan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı pek kınamıyor, eğer samimi ise yanlıştan doğruya geçmesinden dolayı bilakis kutlamakta pek sakınca görmüyorum.

“Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda; politikacılar, tıpkı hırsızlar gibidir; hırsız, para ve eşya çalar, politikacılarda inançları, umutları ve erdemliği çalarlar, diyerek; politikacılığın inancı, imanı ve fazileti bitiren ne bedbaht bir mürailik ve münafıklık olduğunu vurgulamıştım. Siyasetle yakından uzaktan ilgisi olmayan politikacıların sahip olmadıkları duygu, düşünce, erdem, değer veya özelliklerini, sanki sahipmiş gibi davranmaları veya sahip olduğunu iddia etmeleri, toplumların tamamını etkilemekte, dolayısıyla çok kötü bir eylemle insanlığı zehirlemektedirler. Tüm dinlerde ve ahlâki öğretilerde şiddetle kınanan ikiyüzlülük, politikacıların öğretisi ve teşvikiyle atomdan da tehlikeli bir silah olmayı sürdürmektedir. Şeytanı, lanetleyerek şeytan yapan bencilliğin tüm zararlı ve kötü nefsaniyeti karabasan misali korku ve güvensizlik salmakta, maskeli yüzleri tanıyamamanın verdiği ürkeklikle karanlıkta yaşanmaktadır.

Siyaseti egemen kılmanın tek inşasal yolu, politikacıları gömmekle mümkün olabileceği kaçınılmaz bir temel olup, düşünce, söz ve tavırlarındaki farklılıklar ve değişimlerden asla etkilenmeyerek pirim yapmalarına, dolayısıyla aldatmalarına fırsat tanınmamalıdır.

Seçtikleriniz sizleri değil, kendilerini, yakınlarını ve üzerlerine yatırım yapan yandaşlarını kollayıp besleyeceklerinden, ellerinizle kendinizi, çocuklarınızı ve toplumunuzu karartmayınız. Benlikleri kudurmuş politikacılara sunulabilecek her destek; kişisel, ailesel ve toplumsal ahlakı daha da çökertecek, artık içinde yaşayamayacağınız bir dünyayı imar etmenin bedhahlığıyla kahrolacaksınız ve kahrolmaktasınız da. Önce dürüstlük ve erdemlik….

Her ne düşünce ve ideolojideki parti gelirse gelsin, kişisel çıkarlar yegane sebep olduğundan lehinize bir çalışma ve mücadele olasılığı ütopiktir, dolayısıyla iktidar ve karar organı seçtikleriniz değil, sadece ve sadece Genel Kurmay ve Anayasa Mahkemesidir.

Hâlâ kendinizi kandırmaya devam edecek misiniz?…