Tarihin hiçbir sayfasında kendini oluşturan milletine ve o milletin ordusuna bu kadar acımasız, hain ve sinsi bir Genelkurmay’a rastlanmamış, tüyler ürpertici “Ergenekon, Kafes ve Balyoz” gibi harekâtlarla Müslüman halkını topyekûn yok etmek isteyen gözü dönmüş rütbeli canilere şahit olunmamıştır. “İnsanlar kötülüğü arzuları güçlü olduğu için değil, vicdanları zayıf olduğu için yaparlar.” J.S.Mill
15. yüzyılın ünlü drakulası Vlad Tepeş’in şöhretini gölgeleyen cani komutanlar ve sivil güruhlar, onun en sevdiği eğlencesi kazık işkencesi misali öğrenci çocuklarımızı ve camilerde Yaratıcılarına secde eden müminleri bombalarla parçalara ayırıp, organlarının havada uçuşmasından doruk bir haz duyacaklarının kanıtlanması; vatanımızı, malımızı ve canımızı emanet ettiğimiz dâhili amansız şeytanlarla nasıl birlikte yaşayabildiğimizi ortaya koymaktadır. Meğerse Türkiye, koynunda yılan beslemiş…
Geçmiş şartlarda yapılan vahşetlerle günümüz modern dünyasındaki gaddarlık özde hiçbir değişime uğramamış, o gün kazıklara oturtulmuş insanların çığlıklar içinde can çekişmesi ya da öldürülen annelerin kızartılmış etlerini çocuklarına zorla yedirilmesi nasıl keyifle izlenip tatmine sebep oluyorsa, bugün de medeniyetsel gelişmenin kıyıcı silahları ve işkencesel taktikleriyle aynı duygular hunharca yaşanabilmektedir.
Azgın, vicdansız, müsamahasız, uzlaşısız ve ıslah olmaz Ataistlerin (Kemalistlerin) bitmez tükenmez böylesi kin ve nefreti ancak Yahudilerde görülmüş, sanki Yahudilerin Müslümanlar üzerindeki emellerinin taşeronluğunu üstlenmişlercesine her türlü vahşeti düşünmek ve planlamaktan geri durmamaktadırlar. Yoksa cunta üyeleri CIA ve MOSSAD ajanları mı?
Ancak her ne olursa olsunlar Müslüman milletimize karşı en azılı düşman oldukları tartışılmaz olup; orduda, yargıda, üniversitede, medyada ve mecliste varlıklarını sürdürmelerinden her an her şeyin olabileceği tedirginliğiyle bertaraf edilmelerini sadece istemek yetmez, acil bir müdahaleyle duracak olan hayatın ve sönecek olan milyonlarca ocağın yaşatılabilmesi için her türlü fedakârlık göze alınmalıdır. “İstemek, ‘İstiyorum’ demek değil, harekete geçmektir.” A.Maurrois
Aslında her şey o kadar şeffaf ki hain, gaddar ve komplocu çapulcularla ilgili tartışmak yerine serbest kalmalarına izin verilmemeli, taşıdıkları rütbelerin bir hiç olduğu, dolayısıyla ne yargının ne halkın ne TSK’nın ne gazetecilerin ne de hükümetin etki altında kalmaksızın otoriteyi sağlamalarının hayati sorumluluğuyla hak ettikleri cezalara çarptırılmalı ve toplumdan dışlanmaları elbirliğiyle gerçekleştirilmelidir.
Oysa benliklerinin esaretine kapılmalarından muhakeme yetilerini öyle kaybetmişler ve gerçek dünyadan soyutlanmışlar ki, sözde irtica adına düzenledikleri haçlı planlarıyla yok etmeyi düşündükleri Müslümanların da emir verecekleri TSK’nin üyeleri olduğunu hesap dahi edemiyorlar. Acaba hangi Müslüman asker, o canilerin emirlerine itaat edip; namaz kıldığı babasını, okula gittiği kardeşini, başını ve cinselliğini örttüğü anasını ve kız kardeşini öldürecek?
Üzerinde ısrarla durduğum ve her defasında dile getirdiğim; mutlaka Genelkurmay ile TSK’nin ayrı inanç, düşünce ve vicdanda olduğunun altı çizilmesi, onlar yüzünden güvenirliliği erozyona uğrayan ve caydırıcı gücü yitirtilen TSK’nin o hain rütbelilerle hiçbir ilgisinin bulunmadığının deklare edilmesidir.
Bütün bu gerçekler aleniyken hala bazı gazeteciler, CHP ve aydınların(!) drakulaları aklayabilme çaba ve destekleri; şüphesiz onların da birer halk düşmanı cani olduklarını ispatlamaktadır.
İnsanları doğrayarak çömlek içinde pişirilen medeniyetten, bombalarla doğranarak sokaklarda pişirilen uygarlığımız arasında bir fark var mı?
Allah’ın sevgisinden mahrum oldukları için hainliği, nankörlüğü, vicdansızlığı ve acımasızlığı ideolojileri adına şeref addedebiliyorlar.
“Allah, iman edenleri korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder.” Hac. 38
Müslümanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müslümanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Ocak 2010 Cuma
2 Aralık 2009 Çarşamba
Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar…
İsviçre'deki ''minare'' referandumuyla ilgili davul misali gürlemeler, şovdan ibaret hiçbir değeri ve yaptırımı olmayan sirksel gösterilerdir. Sözde Müslüman ülkelerin, Hıristiyan ve Yahudi egemenliğinde dinler arası diyalogu ve medeniyetler arası ittifakı geliştirip pekiştirme taraftarı olan dini cemaat ve hükümetler; İsviçre’nin referandumundan duydukları elem rahatsızlıklarının altında camilerin minarelerden yoksun bırakılması veya ezan okunması değil, gizli amaçlı hedeflerine ulaşamama endişesi yatmaktadır.
Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.
Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.
Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?
Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.
Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?
Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.
Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…
İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?
Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.
Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…
Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…
Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.
Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?
Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…
Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…
Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?
“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda
Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.
Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.
Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?
Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.
Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?
Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.
Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…
İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?
Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.
Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…
Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…
Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.
Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?
Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…
Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…
Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?
“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda
Etiketler:
AB,
ABD,
batı,
cami,
CHP milletvekilleri,
ezan,
Haçlılar,
irtica,
İsviçre,
laiklik,
minare,
Müslüman Türkiye,
Müslümanlar,
özgürlük,
referandum,
temel insan hakları,
vahiy
19 Aralık 2008 Cuma
Gül’den namussuzlara örtülü destek
Türkiye’nin milli ve manevi değerlerini koruyup gözetmekle yükümlü cumhurbaşkanının, dış işleri bakanıyken ortaya koyduğu alçaltı düşünce ve tavırlarına devam eden eylem ve açıklamaları; tarihe, ecdada ve biz torunlara açık bir vefasızlıktır. Cesaret, kararlılık ve erdemlik taşımayanların iktidar olduğu Türkiye’de; kölesel korku ve çekinceliklerini gizleyebilmek için sürekli barıştan ve komşularla iyi ilişkilerden bahsederek, batılı efendilerinin direktifinde politikalar izlemeleri, Müslüman milletimizi canlı-canlı gömmektedir.
Komşumuz Irak’ı barbar ABD’ye işgal ettirerek, 1.Dünya savaşında Müslüman milletimizin yaşadığı Ermeni vahşetini tattıran cumhurbaşkanı Gül; nasıl bir komşuluk ilişkisinden, en iyi noktaya getirtmekten, güven ve istikrar temin etmekten ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini sağlamaktan bahsederek, bunun yolunun da “Ermeni Soykırımını” kabul etmekten geçeceğini ima edebilir? Acaba Türkiye’yi Irak’a mı döndürmek istiyor?
Batısız var olabilmenin imkansızlığı paranoyasıyla hareket eden cumhurbaşkanı, başbakan ve besledikleri yandaşları, haçlıların ön şart koştuğu “Ermeni soykırımı” yalanını “Büyük Felaket” yumuşatmasıyla devlete ve millete kabul ettirebilmek için sinsice alttan alta dahili lobiler oluşturtmakta, dönen entrikalardan bihaber milletimiz de, üç-beş çapulcu sefile tepki göstererek, asıl başları görememektedirler.
Şerefli tarihinde herhangi bir canlıyı katletmek bir yana, hiçbir azınlığa kötü muamele ve haksızlık dahi yapmayarak özgürlükleri ve insanlığı en dorukta tanımış onurlu Müslüman milletimize dayattırılmaya çalışılan aşağılayıcı bu leke, hâlâ düşmanlık güden insafsız batıca vurulmak istenmektedir. Kendi barbarlıklarını ve soykırımlarını unutmuşçasına, hak ve adalet timsali Müslümanları önce terörist, sonrada soykırımla damgalama girişimleri, maalesef içsel politik ve aydın kimlikli hainlerin işbirliğiyle, korkarım başarıya ulaşacaktır.
Söz konusu “özür dileme” ihanetine imza atan bir kısım sefilin, bir haber programındaki “neden” sorusuna cevap veremeyişleri, sadece olmayan vicdanlarından ve Türkiye çıkarları için bu kampanyayı bireysel destekte bulunduklarını ifade etmeleri, tıpkı Nobel ödülü karşılığı satın alınan Orhan Pamuk misali, başta Batı olmak üzere, Ermenistan ve diasporası tarafından nasıl satın alındıklarını apaçık ortaya koymuştur. Onun için, bunlarla tartışmak ve ikna edip doğruya yöneltmek mümkün değildir. Çünkü onlar, gözleri,kulakları ve kalpleri mühürlü birer hainlerdir.
Gelişmeler; laik mi, Müslüman mı olduğu belirsiz ve kimlik buhranı içindeki Türkiye’nin, sanki helak edilmiş bir vatanmışçasına gitgide çöküşe sürüklenmesi, gerçekleri bilfiil yaşadığı halde kavrayamamasındandır. Tarih, Ermenilerin işlediği “Müslüman Türk ve Kürt soykırımı” gerçeğini ispatlayan kanıtlarla dolu olmasına rağmen, “Ermeni soykırımı”’ savı, batıca desteklenebilmektedir. Sadece günü geçiştirip bir parça kemik kapmayı ilke edinenlerin söz sahibi olduğu Türkiye, eğer Yaratıcı tarafından lanetlenmiş ise, artık yapılacak hiç.bir şey yoktur. Neden gerçekleri gördüğümüz halde muhakeme ve tövbe edemiyor, güvendiğimiz kimselerin ihanetine uğrayabiliyoruz?!?
“Helak ettiğimiz bir beldeye, artık (iyi davranış ve makbul çaba) haramdır; çünkü onlar tekrar (tövbeye) dönmezler.” Enbiya.95
“İyilik yapmayı bilmiyorsan, hiç olmazsa kötülük yapma...” H.Dehlevi
Komşumuz Irak’ı barbar ABD’ye işgal ettirerek, 1.Dünya savaşında Müslüman milletimizin yaşadığı Ermeni vahşetini tattıran cumhurbaşkanı Gül; nasıl bir komşuluk ilişkisinden, en iyi noktaya getirtmekten, güven ve istikrar temin etmekten ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini sağlamaktan bahsederek, bunun yolunun da “Ermeni Soykırımını” kabul etmekten geçeceğini ima edebilir? Acaba Türkiye’yi Irak’a mı döndürmek istiyor?
Batısız var olabilmenin imkansızlığı paranoyasıyla hareket eden cumhurbaşkanı, başbakan ve besledikleri yandaşları, haçlıların ön şart koştuğu “Ermeni soykırımı” yalanını “Büyük Felaket” yumuşatmasıyla devlete ve millete kabul ettirebilmek için sinsice alttan alta dahili lobiler oluşturtmakta, dönen entrikalardan bihaber milletimiz de, üç-beş çapulcu sefile tepki göstererek, asıl başları görememektedirler.
Şerefli tarihinde herhangi bir canlıyı katletmek bir yana, hiçbir azınlığa kötü muamele ve haksızlık dahi yapmayarak özgürlükleri ve insanlığı en dorukta tanımış onurlu Müslüman milletimize dayattırılmaya çalışılan aşağılayıcı bu leke, hâlâ düşmanlık güden insafsız batıca vurulmak istenmektedir. Kendi barbarlıklarını ve soykırımlarını unutmuşçasına, hak ve adalet timsali Müslümanları önce terörist, sonrada soykırımla damgalama girişimleri, maalesef içsel politik ve aydın kimlikli hainlerin işbirliğiyle, korkarım başarıya ulaşacaktır.
Söz konusu “özür dileme” ihanetine imza atan bir kısım sefilin, bir haber programındaki “neden” sorusuna cevap veremeyişleri, sadece olmayan vicdanlarından ve Türkiye çıkarları için bu kampanyayı bireysel destekte bulunduklarını ifade etmeleri, tıpkı Nobel ödülü karşılığı satın alınan Orhan Pamuk misali, başta Batı olmak üzere, Ermenistan ve diasporası tarafından nasıl satın alındıklarını apaçık ortaya koymuştur. Onun için, bunlarla tartışmak ve ikna edip doğruya yöneltmek mümkün değildir. Çünkü onlar, gözleri,kulakları ve kalpleri mühürlü birer hainlerdir.
Gelişmeler; laik mi, Müslüman mı olduğu belirsiz ve kimlik buhranı içindeki Türkiye’nin, sanki helak edilmiş bir vatanmışçasına gitgide çöküşe sürüklenmesi, gerçekleri bilfiil yaşadığı halde kavrayamamasındandır. Tarih, Ermenilerin işlediği “Müslüman Türk ve Kürt soykırımı” gerçeğini ispatlayan kanıtlarla dolu olmasına rağmen, “Ermeni soykırımı”’ savı, batıca desteklenebilmektedir. Sadece günü geçiştirip bir parça kemik kapmayı ilke edinenlerin söz sahibi olduğu Türkiye, eğer Yaratıcı tarafından lanetlenmiş ise, artık yapılacak hiç.bir şey yoktur. Neden gerçekleri gördüğümüz halde muhakeme ve tövbe edemiyor, güvendiğimiz kimselerin ihanetine uğrayabiliyoruz?!?
“Helak ettiğimiz bir beldeye, artık (iyi davranış ve makbul çaba) haramdır; çünkü onlar tekrar (tövbeye) dönmezler.” Enbiya.95
“İyilik yapmayı bilmiyorsan, hiç olmazsa kötülük yapma...” H.Dehlevi
Etiketler:
Abdullah Gül,
batı,
Ermeni Soykırımı,
Müslümanlar,
namussuzlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)