anıtkabir tapınak şövalyeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anıtkabir tapınak şövalyeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2010 Salı

Acıma yok, tepeleme var…

Öncelikle halk düşmanı hain rütbelileri tutuklayan İstanbul 10.Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimlerini; baskı, şantaj ve tehditlere meydan okuyarak adaletin yerini bulması adına gösterdikleri vicdani cesaret ve kararlılıktan tebrik ediyor, katledilmeyi düşünülen halkımıza güven ve umut tesis ederek, tedirgin oldukları gelecek yarınlardan bir korku duyulmaması emniyeti vermelerinden kahraman ilan ediyorum.

Halkın ırzını, namusunu, vatanını, evladını, malını ve canını teslim ettiği komutanların ideolojik gerekçelerle emanete ihanet edip insanları hayvanmışçasına itlaf emellerini insani hiçbir düşünce savunamaz. Ancak insan kisvesindeki yaratıkların gerek hukuk gerek TSK gerekse masumiyet karinesini gibi argümanları istismar ederek aklama girişimleri, insan düşmanı teröristlerin nasıl bu kadar cüretkâr ve gaddar olabildiklerine açık bir delildir.

Adaletsizliği işleyenin çekenden daha sefil olduğu gerçeği; maalesef rütbe, makam ve aydın şöhretli pespayeleri kamufle etmeye yeterli olabilmektedir. Kamuoyuna deşifre olan onca delilere rağmen insanlıktan çıkmış acımasızları müdafaaya, koruyup kollamaya çalışanların muhakeme edebilen insanlar olamayacağı aşikârdır. Ne var ki vicdandan yoksun maskelilerin halkı ve yargıyı etkileyerek suçluları masumlaştırılabilme çırpınışları aklıselim vatandaşlarımızca itibar görmemesi, aklın tanımıdır.

Mafya ve terörist âleminde olduğu gibi oligarşik güçlerin raconları bırakın halkı, kendi yakınları, hatta aile bireylerini dahi öldürmeye odaklı bir vicdansızlık taşımaktadır. İdeolojileri aleyhine herhangi bir düşünceyi dahi kanla bertaraf etmeye yemin etmiş canilere duyulabilecek zerrecik bir acıma veya kayırma, daha korkunç felaketleri doğuracak bir tetiklemeye neden olmaktadır. Bundan dolayı insanlığın, ülkenin ve halkın bekası için acımasızlıkla bütünleşmiş insafsızlara karşı adaletten asla taviz verilmemeli; referansları, rütbeleri, makamları ve kariyerleri adaletin egemenliğine mani olmamalıdır.

Onuru, vicdanı, zaferleri ve kahramanlıklarıyla tartışılmaz bir şöhrete sahip TSK’ni abluka altına alan Müslüman düşmanı laik Ergenekoncuların ordu komutasındaki hâkimiyetleri, sadece TSK’yı değil halkımızı da derinden tehdit etmekte; kimilerinin eyleme dönüşmemiş bir plan ya da düşünce olarak geçiştirmeye çalışarak cezasız kalmalarını talep ettikleri hainlerin fırsatını yakaladıklarında daha beterini yapma intikamında olacakları gelişmelerden anlaşılmaktadır. Oysa iddialar ve ortaya konan deliller sokaktaki bir adi suçlunun planları değil, yetmiş milyonluk halkı acımadan tepelemek isteyen silahlı ve tehlikeli bir terör örgütüyle ilgilidir. Üstelik devletin kalbinde görev yapan silahlı bir teşkilat…

Halk ve hükümet düşmanı bu kadar çok general ve amiralin fail olabilmesi ürkütücüdür. Sanki Genelkurmay’ın tamamı Ergenekoncuymuş gibi bir tablo yansıyarak YAŞ’ta yapılması düşünülen terfilerde tutuklanan ve yargılanan subayların yerine kimin getirileceği tartışması apaçık bir vahamettir. Adı terörizme karışmış subayların terfisindeki ısrar, başarılamamış darbenin yeniden ifası için midir? Geçmişte de hep böyleydiler de bugün mü deşifre oldular? Sayılarının çokluğu dokunulamaz diktatörlüklerinin yargıdan muaf tutulmalarının bir sonucu değil midir?

Pkk terörü, askerlerimiz ve halkımızı deşerken ve ülkeyi bölmeye niyetlenmişken; nasıl oluyor da teröre değil de masum ve mağdur halkın dinine savaş açtılar? Şerefli TSK’ni komuta edenler, nasıl oluyor da Ergenekon Terör Örgütü gibi asi bir yapılanmanın içinde yer alabildiler? Neden pkk’ya ve ülkemizde emelleri olan düşmanlara acımayıp tepelemediler de camileri ve Müslümanları hedef seçtiler? Nasıl oldu da halka karşı pkk ile işbirliğini sindirebildiler? Askeri okullar ve harp akademilerindeki din karşıtı eğitimlerle Müslüman Halka ve seçtiği hükümete karşı düşman yetiştirilmelerinin nedeni vahiy değil de nedir?

Perdenin açılmasıyla aydınlanan gerçek, artık rütbelilerin dikta ettiği düzeni sarsıp güveni yok ettiğinden, bundan böyle cübbelilerin hükmedeceği bir yapılanmayla yüksek yargı oligarşisini muhafaza edebilecek manevralara girişilmiştir. CHP’nin sinsi bir manipülasyonla yüksek yargının etkisini devam ettirebilmek için yargının ideolojik yapısını delecek olan referandumdan hayır çıkabilmesi için öyle bir hileye kalkıştı ki, ani bir atakla TSK İç Hizmet Kanunun 35. Maddesinin değiştirilmesi teklifini getirerek, güya darbeye meşruiyet kazandıran gerekçeyi ortadan kaldırmaya gönüllüymüş. Hâlbuki darbeyi yasaklayan Anayasa’nın tartışılmaz maddeleri darbecilere caydırıcı olmamış, işledikleri cinayet ve işkencelere rağmen dokunulmaz kılınabilinmiştir.

Oysa komutanlara sivil yargı yolu açılması, zaten darbe heveslilerini zincirleyen en hayati bir düzenlemedir. Anayasa Değişiklik Paketine “hayır” diyen, Ergenekon Terör Örgütünün avukatlığını yapan ve acımasızlara söz söyletmeyen CHP’ye birden ne oldu da söz konusu 35.maddeyle ilgili mahşerin şövalyelerini dizginleyecek bir duruşun yanlısı olabildi? Zaten darbelerin, muhtıraların, baskıların ve Kemalist terör örgütlerinin nedeni CHP Diktatörlüğü’nü muhafaza edebilmek değil midir? Eee, nasıl olsa halkımız aptal!

Kişiyi veya düşünceyi özde değil de sözde değerlendirdiğinizde aydınlığa kavuşabilmeniz mümkün değildir. MHP’de aynı hileyle tanrısı bozkurt’u, Demirel’de masonik felsefeyi kalplerinde gizleyerek ve laikliğin Allah’a olan iman ve inancı reddeden temel doktrinini saklayarak Müslümanları aldatmadılar mı? Hükümete ve halka karşı gizli veya aşikâr yekvücut birleşmiş CHP-MHP-BDP, Genelkurmay ve yüksek yargıdan müteşekkil Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin hedefi, yalnızca İslam ve iman etmiş Müslüman halktır. Ancak kötülerin iyi yanları; yalan, hile, ihanet, acı ve dehşetin anahtarı olmaya devam etmektedir.

Hiçbir pazarlık ve çıkar ilişkisi, adaleti lağvedecek bir felakete kurban edilmemelidir. Özellikle hükümetin terörist general ve amiralleri salıverip aklayacak bir menfaat arayışına girerek iktidar pazarlığı yapması, tartışılmaz bir adalet cinayetidir. Gerek adı olup kendi olmayan Milli Savunma Bakanı, gerekse İçişleri Bakanının suçlu subayları görevlerinden almayıp görevlerini sürdürmedeki çıkarsı duyarsızlıkları, korku içindeki halka bir ihanet değil de nedir? Güne değil geleceğe odaklanılması ve adaletin mukim kılınması siyasettin felsefesidir. Lakin endişe duymakta ve gelişmelerin filizlenen adaleti yeniden öldürecek bir sonuç doğurabileceği telaşı içindeyim.

Referanduma kadar sürecek olan terör saldırıları, cinayetler, provokasyonlar ve gerilimlerin sorumlusu Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir.

Genelkurmay, ayyuka çıkıp TSK’in itibarını ve güvenini yıkan yasadışı bağışlanamaz ihanetlerle ilgili halkından özür dileyip suça karışmış mensuplarını dışlayacağına doğrudan sahip çıkarak, hukuki manevra ve taktiklere başvurması çok büyük bir felakettir. Acaba halktan ve adaletten yana tek bir mensubu bulunmamakta mıdır?

“Öyle büyük boş laflar vardır ki içinde bir millet esirdir.” S.Lec

23 Haziran 2010 Çarşamba

Ya sert bir mücadele ya da vatandaşlıktan çıkın…

Milleti düşünce ve inançlarından dolayı düşman kamplara bölerek, uyguladıkları ideolojik çakma bir hukukla vicdanları delip geçen yargı diktatoryasının karşısında çaresiz kalan hükümet ve halk; nasıl bir istila ve tutsaklıkla çevrelendiğinin inanılamaz acı gerçeğini yaşamaktadır.

Alışageldikleri silahlı baskı, tehdit ve darbeleri sinsi bir manevrayla yargıya devreden Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri, bağımsız ve dokunulmaz yargı manipülasyonuyla millet düşmanı teröristleri eşine rastlanmayacak taktiklerle cezadan sıyırabilmek için akıl almaz bir cüretkârlık ve hoyratlıkla adaleti izabe potalarında eritmişler, dolayısıyla adaletsizliği işleyen yargıçların çekenlerden daha sefil olduğu bir hukuk cürufu inşa edilerek, Atatürkçü ideolojik suçlar suç olmaktan çıkarılmıştır.

İnsanı maddi bir meta sanan Darwinist anlayışlarından dolayı insanın ne olduğunu çözemeyen evrimciler, hedef ve gayeleri eşitliği sağlamaları gerekirken yanlı, iltimaslı ve baskın kararlarla dine ve dindarlara karşı acımasız tavırlarıyla adaleti katletmişlerdir.
Önce köpeklerine ısırtıp sonra itlâf ekiplerini çağırarak topyekûn bir temizliğe kalkışma planlarıyla halkına komplo ve kumpas kurarak, ezmeyi düşünen silahlı ve cübbeli bürokratların egemen olduğu bir devlette ne seçilmiş hükümetin ne de hiçbir vatandaşın mal, can ve yargı güvenliği bulunmamaktadır.

Cumhuriyet ve demokrasi tiyatrosunun halk temsilcisi aktörü politikacıların gerçeği itiraf etmeyip mücadeleden kaçmalarından kronikleşen diktatörlük her ne kadar deşifre olsa, belgeler ve gizli konuşmalar kamuoyuna yansısa da etkilenmeyip yıkılmamakta, CHP ve MHP’nin iktidarsı yağma emellerinden dolayı halk egemenliği adına mücadele eden hükümete karşı taarruzları, acımasız varlıklarını sürdürmede motivasyon sağlamaktadır.

Fikir ve düşünceleriyle zaten iktidarda olan CHP’nin tıpkı aç sırtlan misali tetikte bekleyen insafsız üyelerinin hükümete gelmeleriyle talanlamayı düşündükleri devleti ve geçmişte olduğu gibi millettin haklarını zimmetlerine geçirerek zengin olabilmeleri için hukuksuzluğu ve adaletsizliği meşru sayan silahlı ve cübbeli statükocuları desteklemeleri anormal karşılanmamalıdır. Ancak inançlı ve halk yanlısı bilinen MHP’nin CHP’den çok daha tehlikeli nefsi düşmanlığı, en azından dinleri ve vatanları uğruna canlarını vermiş ve işkencelere maruz kalmış ülkücüler açısından fevkalade düşündürücüdür. İman ve vicdan sahibi hiçbir ülkücünün yoldan çıkmış Devlet Bahçeli ve ekibinin ihanetsi emellerine dolgu malzemesi olmayacaklarını düşünmekteyim.

Milletimiz; acımasız diktatörlükten, terör belasından ve yabancı düşmanların tehdit ve saldırılarından kurtulabilmenin sıkıntı ve mücadelesini yaşarken, absürt gerekçelerle sürekli erken seçim talep eden Devlet Bahçeli; velev ki iktidar gelse ne yapacak ve neyi değiştirecek?

Ne yurt içinde ne de yurt dışında hiçbir itibarı, bilgisi, cesareti, güvenirliliği, projesi ve çözümü olmayan Devlet Bahçeli’nin Başbakan Erdoğan karşıtlığı: ülkeyi kalkındırmaya, terörü önlemeye; İsrail’i durdurmaya; ABD’nin hegemonyasından kurtarmaya; dikta otoriteden sıyırıp bağımsızlığa kavuşturmaya; Genelkurmay ve yargı kıskacından sakınmaya; yargıdaki haksız ve adaletsizlikleri engellemeye; ideolojik baskıları durdurmaya; ayırımcılığa son vermeye; bütünlüğü, huzur ve güveni tesis etmeye ve uluslararası arenada söz sahibi yapmaya yeterli olacak mı? Ergenekon terör örgütü, balyoz, kafes ve milleti birbirine düşürme eylem planlarına karşı çıkmayarak hükümete cephe alan ve halk iradesini desteklemeyen, yargı diktasına bir nebze de olsa son verecek referandum kararı aleyhinde CHP ve BDP ile aynı çizgide bulunan, teröristleri kurtarabilmek için azılı PKK fikir hocası Yalçın Küçük adlı hainle işbirliği yapan yüksek yargı üyelerinin entrikalarına sessiz kalan, İsrail saldırısını dahi alçakça istismar ederek Başbakan Erdoğan’a yüklenen Devlet Bahçeli’den ne olacağı sanılıyor? Ne var ki Allah’ın saptırdığını doğru yola ulaştırabilecek hiçbir delil, hatta mucizenin dahi fayda sağlamayacağı muhakkaktır
.
Tıpkı PKK gibi general, amiral ve subayların Ak Parti düşmanlıkları, neden onlarca şehit verebildiğimize açık bir kanıttır.

Gerek dünyadaki kanlı ve işgalsi gelişmeler, gerek Ortadoğu’daki hayati stratejik önem, gerekse PKK terör örgütünün saldırıları ve yok oluşlarıyla ilgili planlar yapacaklarına; Ak Parti hükümetini iktidardan uzaklaştırmak ve halkı sindirebilmek, yetmedi katledebilmek amacıyla yekvücut giriştikleri onlarca darbe hazırlıkları; sanki Genelkurmay’ın hedef ve gayesi olan milleti koruyup muhafaza etmek değil de hükümeti ve halkı ortadan kaldırma amacı taşıdığını hafızalara kazımıştır. Başbakana duydukları kin ve nefret, terörist başı Apo’yu da aşarak parolalarına yansımış, “Adi Başbakan” isyanlarıyla hükümet otoritesini zayıflatıp, PKK terör örgütünü cesaretlendirmişlerdir. TSK’ni sevk ve idare etmekle yükümlü bir komutanlık, böyle isyansı ve ihanetsi bir düşünce içindeyse; PKK’yı çökertebilmek ya da yabancı bir düşmanı elimine etmek veya caydırıcı olabilmek mümkün müdür?

“Düşmanımın düşmanı benim dostumdur” felsefesiyle Ergenekon Terör Örgütü kurucularının ve diğer darbe planlayıcı asker ve yüksek yargı üyelerinin nasıl PKK teröristleriyle içi içe oldukları ve taşeron olarak kullandıkları görüntüler ve belgelerle kanıtlanmış, dolayısıyla PKK ve uzantı örgütlerinin meydan okuma sebepleri netlik kazanmıştır. İrtica adına Müslümanlar hakkında istihbarat toplamaktan PKK’nın askerlerimizi şehit eden kanlı karakol ve birlik saldırıları hakkında istihbaratı bilgilere gerek görmemiş, bugün toprağa verdiğimiz şehitlerin katledişleri öyle nutuklarla ve törenlerle geçiştirilmeyecek bir vahameti dikkatlere sunmuştur. Bu sebeple hiç kimse, Genelkurmay ve yüksek yargının hükmettiği bir düzende yasal hakkı olan iktidara kavuşamamış bir hükümeti şehit olan kahramanlarımızdan ötürü suçlayamaz ve sorumlu tutamaz. Genelkurmay ve yargıca iktidarı vesayet altında bulunan bir hükümete hiçbir konuda eleştiri getirilemez ve hesap sorulamaz. Açıkça ifade ederim ki terörün artmasına, şehitlere ve gözü yaşlı ailelere karşı sorumlu tek merci Genelkurmay’dır…

Hükümet; radikal ve önyargılı insanın fıtratsal psikolojisinin değişebileceği yanılgısıyla halk desteği ve uzlaşmayla diktatörlüğe son verebileceğini, aykırılıkları giderebileceğini, birlik ve beraberliği sağlayarak ülke menfaatinde birleştirebileceğini, nefreti yumuşatarak her şeyin insanlık ve adalet adına ittifakla çözümlenebileceği umuduyla ne içeride ne de dışarıda düşündüğü bir insaniyet çatısını gerçekleştirememiştir. Kadersel bir yaptırım olmasından ve Allah’ın izni olmadan ne onun ne de bir başkasının başarabilmesi de imkânsızdır
.
PKK’nın siyasi ve askeri stratejisini tatbik eden ve Genelkurmay’da hazırlanan “irticayla mücadele eylem planı”’nı uygulamaya sokan Erzincan Başsavcısı ve 3.Ordu Komutanı’nın aklanması ve başsavcının tahliyesi için Yargıtay’daki yargılamaya açık destek vererek, bizzat onur izleyicisi olan PKK hocası Yalçın Küçük; yargı, ordu ve pkk üçgeninin tartışılmaz simgesi olmuştur. Ergenekon Terör Örgütü üyesi, Apo’nun kadim dostu, PKK’nın halkımız ve askerlerimize daha acımasız saldırışlarının stratejisti ve fikir babası Yalçın Küçük; terörden yargılanan başsavcı İlhan Cihaner’in ve kimi yüksek yargı üyelerinin yakın arkadaşı ise, o yargıya nasıl güvenebilirsiniz? Ayrıca CHP’nin kukla genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, neden PKK’lı Yalçın Küçük’ü savundu?

Artık her şey aleni, konuşulacak ve tartışılacak bir şeyde yoktur. Ne hükümetin ne de Müslüman milletin yaşam ve adalet güvencesi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin referandum aleyhine alacağı kararla, hükümetin ve Ak Parti milletvekillerinin toptan istifası ve her Müslüman vatandaşın hiçbir kaygı gütmeden derhal vatandaşlıktan çıkma talepleri gündeme gelerek, hukukun ve adaletin olmadığı despot bir devlette insanca yaşayabilmenin olanaksızlığı dile getirilmelidir. Bakalım, Müslüman milletin olmadığı bir Türkiye var olabilir mi?

Bir insan için mal ve canın şereften daha değerli olmadığı, şeref kaybedildiğinde geriye hiçbir şeyin kalmayacağı bilinciyle asla esarete, haksızlık ve adaletsizliğe razı olunmamalıdır. Aksi takdirde şerefsiz bir mahlûktan öte bir değer taşımazsın.

Bırak öldürsünler, bırak idam etsinler, bırak hapsetsinler; ama asla insanlığınıza tecavüz ettirmeyiniz…

Tarihin Müslüman düşünür ve liderlerinin örneksi yaşamları yanı sıra batılı bir kısım düşünür ve liderler de şeref ve adaleti yaşamlarından öncelikli görmüştü. Örneğin Sokrat, devlet dinini bozmak ve gençliğe zarar vermekle suçlanmıştı. Her ne kadar kendini suçsuz görmüş, düşünce ve inanç özgürlüğü uğruna mücadele etmişse de, iktidara gelen kendi gibi demokrat ama kukla hükümetçe idama mahkûm edilmiş, barbar otoriteye boyun eğip şerefsizce yaşamaktan ise şerefli bir ölümü tercih etmişti. Dostlar gözyaşları içinde onu zindandan kaçırmak istemişler, ancak o kabul etmeyip, “Kaygılanmayın, gömdüğünüz sadece bedenimdir.” demişti.

Bir de bir kısmınız ebedi hayat olan ahirete iman etmiş Müslüman, bir kısmınız da kendini insanlığa adamış hümanistler olacaksınız…

Sokrat’ın karısı ve arkadaşları idam kararına çok üzülüyorlardı. Karısı, Sokrat’ın tutsak edildiği zindana son kez gittiğinde; “Yazık, suçsuz yere seni öldürecek olmalarına çok üzülüyorum.” İdamına saatler kalan Sokrat’ın cevabı ise tüm insanlığa ders verir nitelikteydi: “İyi ki haksız yere öldürülüyorum, bir de suçlu olarak mı öldürülseydim?”

Teoriyi akıl ve kalbinin odağı haline getiren halkımız, teoride iktidar pratikte genelkurmay ve yargının vesayeti altında zincirlere vurulmuş hükümete tenkit hakkı bulunmamaktadır. Hükümetin kendi başlarına buyruk olan rütbeli ve cübbeli buyurganların hegemonyasına ayak sürttüğü zaman kurumlar arası kavga kışkırtmalarıyla suçlayan ve suçlayanlara tepki göstermeyerek; siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal hüsranı hak eden insanlar, peşin hükümden sıyrılıp adil bir muhakemeye kalkıştıklarında, gerçeğin önlerinde durduğunu görebilecek ve haddi aşanlara gerekli dersi vererek ıslah edebilme yolunu seçebilmelidirler. Aldığı sosyal ve ekonomik kararları dahi yargıdan dönebilen bir hükümet; işsizliği ve yoksulluğu nasıl aşabilir, yatırımlarıyla istihdam oluşturabilir, eşit paylaşımı, hakkı ve adaleti mukim kılabilir?

Devletin oligarşileşmiş kurumları tehditlerini sürdürüyor, ideolojik baskı ve inatçı kararlarıyla bariyer olabiliyor, başbakanı “adi başbakan” parolalarıyla aşağılayabiliyorsa; hükümet ne yapabilir? Başbakan ve emrindeki hükümet, sırf bir huzursuzluk ve gerilme olmaması maksadıyla gösterdiği azami tevazuunun bedelini ödemekte, bu olumsuzluklara rağmen yaptıklarını da takdir etmek gerekir. Eğer anayasanın kendine tanıdığı yetki doğrultusunda cesur ve kararlı bir duruş sergileyebilseydi; ne Genelkurmay ne de yüksek yargı ahkâm kesemeyecek, tek başına kalsa da tarihteki örneklerden biri olabilecekti. Ancak ruhlarına ve kalplerine fiyat etiketi koymuş satılık partilileri de geri adım atmasında önemli rol oynamışlardır.

Satın aldığı gömleğinin fiyatını sormayacak kadar ileride olabilecek iktidar umuduyla ulaşabileceği zenginliğinin hayalini yaşayan bir kukla ile başbakanın yurt dışı gezilerini “dünyanın bir ucunda ne işi var” düşüncesiyle tarihinden bile bihaber bir sefilin peşine takılarak, dileklerinize kavuşacağınızı mı sanıyorsunuz? Kavuşacağınız tek şey, statükonun ve oligarşinin daha da kökleşmesi, alıştığınız esaretin daha da derinleşmesidir. CHP, MHP ve BDP’nin verebileceği tek şey; felaket, yokluk, kargaşa, düşmanlık, ölüm, zulüm, tutsaklık ve şerefsizliktir…

Ne zamanki Genelkurmay ve yargı oligarşisinin ortadan kaldırılması için hükümete tam destek verir, el birliğiyle millet egemenliğini sağlarsınız; işte o zaman hükümete hesap sorma hakkı doğar. Bugün hesap sorulması gereken Genelkurmay ve yargıdır…

Soramıyorsanız topluca vatandaşlıktan çıkınız!

Türkiye’de oligarşin güçler, dünyada da İsrail mahkûm edilmez ise; hiçbir sorun çözüme kavuşturulamaz…

“Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.” Einstein

“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: “Ne işde idiniz!” dediler. Bunlar: “Biz yeryüzünde çaresizdik” diye cevap verdiler. Melekler de: “Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.” Nisa.97

26 Şubat 2010 Cuma

Atatürkçüsü gibi dinlisi de yoldan çıktı…

Önce kendilerine bakmayıp doğru ve adil yolda olmamalarından sapan kimselerin zararlarından dert yanarak, ya sinsice bilmukabele de bulunabilme hınçları ya da aynı yanlışlıkta çözüm aramaları, hem dinen hem ahlâken hem de siyaseten vahimdir. Gerek Allah, Maide Süresi 105. Ayette,”Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez” hükmüyle, gerekse Malcom X’in “En iyi nasihat iyi örnek olmaktır” sözüyle, insanların önce aynaya bakıp sonra başkalarını eleştirebilme hakkı olup olmadığına karar vermeleri insanlığın, yani erdemliğin ta kendisidir.

AK Parti Kahramanmaraş milletvekili Avni Doğan’ın “Şimdi biz onları fişliyoruz, sıra bizde. Yahu hükümet biziz. Yapılan her şeyi biz yaparız. Bizim istemediğimiz şeyi de kimse yapamaz” düşünceleri, Atatürkçülerden hiçbir farkı olmadığını, güç kimin elinde ise hukuk ve adalet tanımaksızın despotluğu kendilerine bir hak görebildikleri vicdansız anlayışın benliksi felaketi, muhakkak hukuk ve adaleti yağmalamaktadır. Üstelik İslam kimliğini ön plana çıkarıp eşitlik, barış, hoşgörü ve adaleti vurgulayanların dizginleyemedikleri nefisleri, diğerlerinden hiçbir ayrıcalığı olmadığını gözler önüne sermektedir. Benliklerinin galebe çalmalarına mani olamayanların hukuk ve adalet anlayışları, ancak çıkarları lehinde ucube bir hak arayışını mukim kılmaktadır.

Dilleri Allah’a inanç, sevgi ve korkuyu mırıldanırken, kalplerinde şeytanın cirit atması, şüphesiz iman etmiş olamamalarındandır. Hâlbuki iman, inançlarının samimiyet ve teslimiyet göstergesi olup, hiçbir şart ve koşulda bir topluluğa duydukları kin, kendilerini adil davranmamaya itmemelidir. Bu tür fıtratlar, haksızlık yapanların karşısına dikilip hesap sorma yerine, korkak ve kalleşçe fişlemeye yeltenerek; sevgi, barış, hukuk ve adalet adına halkın verdiği yetkiyi fırsatını bulduğu anda barbarca kullanmaya hazır olduklarını ortaya koymaktadır. Oysa yaratık insanın fişlemesini ya da dinlemesini değil Yaratıcı Allah’ın fişlemesini ve işitmesini dikkate alsalardı, böylesine adaletsiz bir kinle özdeşleşmez, insani ve İslam’i bir örnekle haksızlık ve adaletsizlik içinde olanlara rehberlik ederlerdi.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’i öldürmeye giden Hz. Ömer’in öfke, kin ve intikam saçan duygularının tam öldüreceği sırada sevgi ve merhamete dönüşerek, nasıl iman ettiği sürecini biliyorlar ama idrak edemiyorlar.

Şüphe yok ki her şeyi gözetip yönlendiren Allah’ı mutlak egemen kabul ederek iradesine boyun eğmiş muttakiler, hem halkına hem de düşmanlarına adalet ve merhametle davranır, adalet karşısında aleyhlerine dahi olsa kıl kadar haksızlık yapmazlar.

O devir toplumlarının korkulu kâbusları İran’ın zalim ve acımasız komutanı Zerdüşt, yani ateşe tapan Hürmizan, yenilmez ordusuyla mağlup olup korku içinde teslim olunca, Hz. Ömer’in huzuruna getirildi. Hürmizan, herkesi kendi gibi canavar zannetmesinden işkenceler altında öldürüleceğini düşünüyordu. Oysa Hz. Ömer, af dileyip iman etmesinin ardından bırakın idam etmeyi zindana dahi atmayıp, bir de can düşmanı Hürmizan’a maaş bağlamıştı. Çünkü nefsi için hiçbir düşünce ve eylemin içinde bulunmayıp şahsi hesaplaşma, fırsat ve çıkar kollamıyor, her şeyi iman ettiği Allah’ın kurallarıyla yapıyordu. Çünkü adalet, bunu gerektiriyordu.

Onun için, Müslüman kimlik taşıyanların Müslümanlıkla karıştırılmamasının önemine işaret ediyor, Avni Doğan gibi benliğine yenik düşen zavallıların yanlışları, İslam’i kurallara mal edilmemelidir. Dolayısıyla Avni Doğan, tıpkı Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri gibi halkımızın vekilliğini ve yönetimini sürdürebilecek bir liyakate sahip değildir; ya pişmanlığını dile getirerek af dilemeli ya da vekillikten istifa ederek ortalarda dolaşmamalıdır.

Dinlisi de dinsizi de o kadar bozulmuş ki barışın, uzlaşının, hakkın ve adaletin egemen olabilmesi, pek söz konusu görülmemektedir. Ancak İstiklal harplerinin kahraman ataları, geriye kendilerine yakışır öyle cesur, inançlı ve kararlı evlatlar bıraktılar ki milletimizin üzerine çöküp tepelemek isteyerek acımadan katletmeyi planlayan rütbeli hainleri adalet önüne çıkartanlar, hakkın ve adaletin yeniden tesis edilebileceği umutlarını yeşertmektedirler.

Org. Başbuğ’un kükremelerine, esip gürlemelerine, tehditlerine ve gözdağına aldırış etmeksizin hukuka kilitlenerek adalete koşan o yiğit savcı ve hâkimler tarih yazmaktadırlar. Nazi ve İsrail kopyası darbecilerin yanı sıra sözde siyasi parti kimlikleriyle milletimizin arasına sızıp cuntanın hükümranlığını savunan CHP ve MHP’nin duydukları kaygılar, yaslandıkları gücün güven ve itibar kaybederek gün geçtikçe erimeleri, bir daha iktidar yüzü görmeyecek olmalarıdır.
Ne var ki ekilen zehir her kesimi kapsamı altına almış, sözde muhafazakârlığıyla şöhretleşen yöneticileri de adaletsizliğe itmiştir. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun kişiye özel yasa çıkarma diyalogları; insanlığın nasıl bu kadar lanetsi bir pespayeliğe dönüşebildiğinin derin üzüntüsüne neden olmuştur.

Melih Gökçek’in “görevini kötüye kullandığı” gerekçesiyle hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istenen davası ile ilgili Burhan Kuzu’dan özel bir yasa çıkartılarak cezasının hafifletme talebi ve Burhan Kuzu’nun da gereğinin yapılabileceği cevabı; sözde hukuk ve adalet yanlılarının içler acısı münafıklıklarını ortaya koymaktadır.

Toplumumuz gerek dini gerekse ırki baskı ve çatışmalarla bölünürken; terörist şövalyeler askeri ve yargıyı etkileri altına alıp milletimizi yok etmeyi planlarken; hukuk ve adalet tamamen yıkılıp diktatörlük hüküm sürerken; binlerce insanımız hapishanelerde cezalarını çekerken; insanlarımız her an birbirlerini kıyacak statik bir elektriğin dahi etkisiyle yoğunlaşmışken; huzur ve güven ulaşılamaz bir ütopyaya dönüşmüşken; Melih Gökçek adlı belediye başkanı, utanmadan ve sıkılmadan benliğini düşünebilmekte, daha az nasıl ceza alabilirim endişesiyle lehine yasa çıkarabilme arayışına girebilmektedir.

Melih Gökçek gibi egoist bir nefse değil 1 yıl, yasaları çıkarı amacına kullanmak istemesinden ne zaman müebbet hapse çarpılırsa, işte o zaman tarafsız ve bağımsız bir adaletin işlediği anlaşılacak, bundan böyle Allah’ın ve halkın tasarrufuyla geçici iktidara kavuşanlar, bu tür çirkinlik ve kayırmalara cesaret bulamayacaklardır.

Artık Burhan Kuzu’nun da hukuk ve adaletten bahsedebilecek hiçbir inandırıcılığı ve saygınlığı kalmamış, tamamen yandaşlarını gözeterek ve partizanlık yaparak, gücü ve makamını peşkeş çekmek istemesinden şikâyet ettiği kanunsuzlardan hiçbir ayrıcalığı olmadığı kanıtlanmıştır. Kendilerine ancak yazıklar olsun diyor ve hangi yüzle haktan, hukuktan ve adaletten söz edebileceklerini merak ediyorum. Diyeceksiniz ki onlar politikacı ve halkta bir sürü; ne değişecek?

Artık fırıldaklıklarıyla ünlenen Melih Gökçek; nasıl bir onur, vicdan ve insanlık taşıyor ki kirli düşüncelerini deşifre eden ve yayınlayan gazetecileri yasalarla tehdit ederek, engellemeye kalkışabilmektedir. Oysa adil olmamakla suçlayıp lehine karar çıkarmaya çalıştığı yasalarla kendini korumaya çalışması apaçık bir çelişki değil mi? Rakipleri dinlendiğinde keyiften dört köşe olan Gökçek, neden kendi konuşmaları kamuoyuna servis edildiğinde tehditlere başvurup, “özel görüşme” safsatasını savunabiliyor? İnsandan utanacağına sözde inandığı Allah’tan utanmış olsaydı, zaten adil davranır, çıkarlarının peşinde koşup saltanatını devam ettirebilme yerine halkının derdini ve acısını paylaşarak adaletin kölesi olurdu. Onun gibiler için haksızlıkların Allah tarafından bilinmesi veya duyulmasının ehemmiyeti bulunmamakta, varsa yoksa insanların gerçekleri bilmemesi ve şeytani övülmeleridir. Ancak benlikleri kaşarlanmışların adaletsi bir imana ve insanlık özverisine sahip olabilmeleri mümkün değildir. Çünkü harami saltanatları Allah’a imandan ve her türlü insani davranıştan önceliklidir.

Ancak şu hakkı da sahibine teslim etmek gerekir ki AK Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan, parti milletvekilleri ve mensuplarından her kim yanlışa sapmış ve halkı rencide etmiş ise ya ihraçla ya görevden alarak ya da uyarı cezalarıyla duruşunu ortaya koyabilmektedir. Oysa CHP (ATŞP) nin Genel Başkanı Deniz Baykal ise; ülkeyi mezbahaneye çevirmek isteyenleri fütursuzca kayırıp destekleyebilmekte, bağışlanmaz yanlışların içinde olan, örneğin; milletin peygamberiyle dalga geçen ve hakaret eden Öder Sav’ı, Kürt Halkının topyekûn katledilmesini savunan Onur Öymen’i, Türk milletine mazoşist deyip, eziyete layık gören Mustafa Özyürek’i, milletin canının verdiği ezandan rahatsız olan Bülent Baratalı’yı, İzmir’in “çocuk pornosu” gibi iğrenç bir sapıklıkta google da dünya birinciliğini eleştirmemden dolayı sapıklığı savunan Erdal Karademir gibi yüzlerce partilisini bırakın ihraç etmeyi ya da uyarmayı, halka meydan okurcasına sahip çıkabilmiştir. Şüphesiz Başbakan Erdoğan ile Deniz Baykal’ın aralarındaki derinsi farkı da göz ardı etmemek lazım. Bununla beraber, Başbakan Erdoğan her ne kadar birçok hata ve yanlış yapmış ise de, totalitarizmin insafsız statükocuları Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli ile kıyaslanamayacak kadar millet ve adalet yanlısıdır.

Milletimizin inanç ve vicdanlarını deşen Deniz Feneri Derneği ile ilgili ayyuka çıkan gayriahlâkî iddiaları savunma güdüsüyle karşı çıkıp, yargılanmasını tıkamak isteyenleri geçmişte her ne kadar eleştirdiysem de, hala insanların rahatsızlıklarının devam edebildiğine şahit olabilmekteyim. Oysa İslam’ın şemsiyesi altında olduğunu öne sürüp alttan alta Müslümanlıklarını işleyenler; değil Zekeriya Kahraman’ı, ana ve babalarının aleyhlerine dahi olsa adaletle şahitlik etmeliler ki adil olmamakla suçladıkları kesime benzememelidirler. Aksi takdirde sömürücü Mehmetçik Vakfı'ndan ne farkları kalır? Kişilerin din, devlet, hükümet, kurum ve kuruluşları tahrip etmelerine asla izin verilmemeli, haksız olanın inancı, nüfuzu, makamı ve konumuna bakılmaksızın adaletin önüne çıkarılıp, hak ettiği karşılığı alması sağlanmalı, tüm milletçe dışlanmalıdırlar ki adil bir düzene kavuşulabilsin.

Ancak Tempo Dergisinde verdiğim beyanatı aynen tekrarlıyor; Türkiye’de vahyin emrettiği doğrultuda şahsım da dâhil tek bir Müslüman bulunmamaktadır.

“Sadece benliğin mahsulü bulunan işler, olgunlaşmaktan ziyade çürüyen meyvelere benzerler.” Marie J.GUYAU

25 Ocak 2010 Pazartesi

Katletmeyi planlayacağınıza, neden sınır dışı etmiyorsunuz?

Aslında geçmişteki barbar putperestleri incelediğimizde Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin akıl ve duygularına şaşırmamalı, uluları Atatürk’ün de aynı düşünce ve emellerle Osmanlıya ve millete karşı nasıl bir düşmanlık ve acımasızlıkla katliamlar yaparak, münhasır şanına dikta bir Cumhuriyet kurduğu ve Türkiye’nin resmi bir tanrısı olarak herkesin kayıtsız itaati ve sadakatinin hükme bağlandığı unutulmamalıdır. Böylece Atatürk Cumhuriyetinin bekası için merhametten soyutlanmış putperestler, hiç kimsenin gözyaşına bakmaksızın her türlü vahşeti mubah sayabilmekte, sözlü ve yazılı belgelerle deşifre olduğu gibi ırkçı ve zalim ataları Cengiz Han misali antiataistlerin topyekûn katlini meşru addedebilmektedirler. Oysa hiçbir devletin baki kalmadığı, yalnızca Hakk ve adaletin sonsuzluğunu bir kavrayabilseler…

Hedefi tüm dünyayı istila ve herkesi yok etmek olan Cengiz Han ve dünyayı titreten büyük devleti Moğol İmparatorluğundan geriye ne kaldı? Öncesinde bir hiçken, tarihteki en büyük kara imparatorluğunu, Almanya sınırlarından başlayarak büyük okyanusa kadar uzanan devasa Moğol devletini kuran Cengiz Han; tıpkı Atatürk gibi felâket, cani, kahraman, askeri deha ve yarı-tanrı olarak tanımlanırdı. Müslümanlar, Ruslar, Çinliler ve Batılılarca; milyonların katili, acımasız bir zalim, en merhametsiz işgalcisi; Moğollar için ise gücün, bağımsızlığın, barışın, aydınlığın ve hâkimiyetin temsilcisiydi.

13. yüzyıl Avrupalılarına göre; Cengiz Han ve orduları cehennemden geliyordu. Onlar Yunan mitolojisinin ölüler diyarı Hades’te günahkârların cezalandırıldığı Tartarus’tan gelen Tatarlardı. Atatürkçüler de Tartarus gibi dipsiz kuyu olan Anıtkabirden fışkıran vicdansız putperestlerdir.

Moğollar, işgal ettikleri her yeri yakıp yıkarak taş üstünde taş bırakmayan, kundaktaki bebek, çocuk, genç, yaşlı, kedi köpek demeden her canlıyı hunharca boğazlayan, her kadına tecavüz edip öylesine acımasız ve merhametten yoksunlardı ki, ele geçirdikleri hiçbir canlıyı sağ koymamakta ve parçaladıkları cesetleri, yeryüzünde yaşayan hayvan dahi bırakmadıkları için akbabalara yem ediyorlardı. İşte Anıtkabir Tapınak Şövalyelerin “balyoz” adlı darbedeki yapmayı düşündükleri caniliklerin ilham kaynağı da Moğollardır. Ancak yaşama ve iktidar olma hakkı kendilerinindir, ötekileri ölmek ve tutsak olma zorundadırlar…

Irkını yüceltip benliğini tanrılaştırarak Hakk ve adaleti umursamayan uluslar, lâyık oldukları cezaya öyle çarptırılıyorlar ki kader, hiç ummadıkları doğasal veya insansal bir gücü başlarına belâ edip, ya tek canlı kalmamacasına ya da büyük bir bölümünü acılar içinde hezimete uğratarak silip süpürmektedir. O gün galip olan ve hükmeden güç, daha sonra başka bir aracı güç tarafından yok ediliyor. Çünkü araçsal tüm güçlerin arkasındaki mutlak güç, her zaman ve her mekânda varlığını göstererek çarkı döndürmektedir.

Müslüman milletimiz ve Kürt halkının nasıl bir işgal ve tehdit altında olduğu Genelkurmay’ın gaddar planlarıyla anlaşılmış, itiraf ettikleri söz konusu “balyoz eylem planının “ bir seminerde açıklandığı, Genelkurmay Başkanlığının 2003-2006 yılları arasındaki Tatbikatlar Programında bulunduğu, maalesef resmiyet kazanabilmiştir.

Şifreleri çözebilenler için Genelkurmay öyle bir ipucu verdi ki, Plan Seminerinin gayesi, dış tehdide ilişkin olarak hazırlanan Harekât Planlarını geliştirmek ve ilgili personelin eğitimlerini sağlamaktır.”

Peki, kim bu dış tehdit? Plandaki eylemlerden de açıkça anlaşılacağı üzere tek muhatap; MGK’nın da yasalaştırdığı irtica adına Müslümanlar, bölücü adına Kürtlerdir…

Müslümanları ve Kürtleri milletten saymayıp tamamen istilacı dış güç mantığıyla değerlendiren Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri, cesaretle ikrar edemedikleri felsefelerini, üstü kapalı dolaylı tanımlamalarla 1. Derece tehlikeli ve amansız düşman kategorisinde sınıflandırarak, herkesin sandığının aksine yabancı bir dış tehdit imajı vermeye çalışmaktadırlar. Aptal halk anlamasın diye de, sözde açık sularda kendi jetimizi düşürerek Yunanları dış düşman olarak manipüleye kalkışarak, asıl hedeflerindeki Müslüman ve Kürtleri kırmaktır.

Artık Genelkurmay’ın ne içeride ne de dışarıda hiçbir güvenirliliği kalmamış, dolayısıyla dışarıda hem TSK hem de milletimizi vahim bir töhmet altına sokmuş, içeride de etrafa ördükleri dikenli tel ve duvarlarla açık bir toplama kampından farksız namlu ucunda yaşamaya mahkûm kılmışlardır.

Müslümanları ve Kürtleri gerginliği tırmandıran düşman taraflar ilan eden Genelkurmay, balyoz adıyla yapılan söz konusu seminerin de bu senaryo içerisinde uygulanacağını açıklayabilmiştir.

Atatürk’ün seküler Atatürk Cumhuriyetini kurarken çektiği besmele; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur." ilkesini nas kabul eden şövalyelerden insani bir davranış beklenebilir mi?

Vahşi kıyım sonrası kuracakları hükümet ve seçecekleri bürokratların ya CHP’li ya da mason olmalarını ısrarla vurgulamaları, CHP ve masonların da kanlı isyandaki tartışılmaz konumlarını ve desteklerini belgelemektedir. Müslüman ve Kürtlerden arındırılmış bir Türkiye’de sağlamayı düşündükleri “Milli Mutabakat”, herhalde bir avuç barbardan fazla olmayacaktır.

Artık asker ve sivil şövalyelerin Türkiye Halkı için ezeli tek düşman oldukları hafızalara kazanmıştır. Bundan böyle terör, kaos, isyan, komplo, cinayet, tehdit ve bilumum kötülüklerin merkezi; Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir.

Oysa kalplerinde zerre kadar bir vicdan, akıllarında atomcuk bir muhakeme yetisi bulunmuş olsalar; Müslümanları ve Kürtleri katletmek, işkence etmek, stadlara gömmek ve kardeşi kardeşe vurdurmak yerine vatandaşlıktan çıkarıp sınır dışı ederler, dolayısıyla işlemeyi düşündükleri vahşeti planlamazlardı. Ancak Müslüman halkımız ve TSK olmaksızın bir hiç olduklarını, İstiklal savaşlarında kurşunlara ve bombalara bedenlerini siper eden Mehmetçiklerin boyun eğmeyeceklerini hesap etmiş olmalılar ki, şeytansı ihanetlerinden geri adım atmak zorunda kalarak, vazgeçmişlerdir. Zaten korkaklıkları inkâr, hile ve sinsiliklerinden aşikârdır. Onlar savaşmaz, güvenli köşelerine çekilir, kahpece milletin evlatlarını birbirine kıydırarak seyrederler.

Hak etmedikleri TSK gibi bir gücü yönetiyormuş görünerek, bilim-kurgu âlemlerindeki harp oyunları, plan tatbikatları ve seminerlerle o rütbeleri kazanmadılar mı?

Bu sebeple onların rütbelerine, kalıplarına, nutuklarına asla aldanmayın…

“Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl olup da döndürülüyorlar?” Münafikun 3-4.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Faşist CHP ve MHP’nin hiç mi onurları kalmadı?

Cumhuriyet, demokrasi, meclis, seçim ve siyasi parti varlıklarının tamamen bir aldatmaca olduğu bir kez daha kanıtlanmış, Ataist totalitarizmin egemenliğine karşı çıkanların silinip süpürüldüğü belgelenmiştir. Artık can çekişen rejimi diriltmeye çalışan putperest şövalyeler, Türkiye’yi adım adım karanlığa doğru sürüklemektedirler. Einstein der ki: “Karşılaşılan önemli yaşam sorunları, o sorunları ortaya çıkaran düşünce düzeyinde çözülemez.”

ABD’nin PKK’yı kanlı bir terör örgütü ve düşman ilan etmesini referans gösteren bölücü mihraklar, neden ABD’nin DTP’yi PKK’dan ayırarak, neden legal bir ofis açma izni verdiklerini yanıtlayabilirler mi?

Silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik sözcüleri CHP ve MHP, DTP vekillerinin Apo’nun emir kulu ve PKK’nın temsilcileri oldukları bahanesiyle şehit ve vatan edebiyatı yaparak, kardeşçe eşit bir hak olan açılıma şiddet ve tehditle karşı çıkarlarken; neden DTP’nin kapatılma kararından sonra sine-i millete dönmemelerini ve mecliste kalarak mücadelelerine devam etmelerini talep etmektedirler? Neden dün değil de bugün halkı birlik içinde sükûnete davet edip, amaçlarına ulaşmış bir zafer üstünlüğüyle demokrasiden, barış ve uzlaşıdan söz edebiliyorlar?

MHP'nin kalesi olan Reşadiye'deki askerlerimizin şehit edilmeleriyle ilgili ATŞ ile bir ittifakları olası dahilinde mi?

Dünyada riyakârlık ve namussuzluğun bu kadarına şahit olunmayan bir ülkede istikrarın, huzurun, birlikteliğin, adaletin ve dürüstlüğün sağlanabilmesi asla mümkün değildir.

Gerek Cumhurbaşkanı, gerek Meclis Başkanı ve gerekse bazı AKP vekillerin; “DTP yöneticilerinin partilerini korumak için gerekli özeni göstermediği ve DTP’nin kapatılması için ellerinden geleni yaptıkları” ifadeleri, kayıtsız-şartsız Ataist müstemlekeliğine boyun eğme ve teslim olma zorunluluğunun bir göstergesidir.

Geçmişte politika yaptıkları partilerinin aynı dikta güçlerce kapatılmasıyla dimdik duramayan ve ilkelerini savunamayanların DTP’nin de kendileri gibi ödün vermeleri ve haysiyetsizce vekilliklerini sürdürme düşünceleri, neden oligarşiden kurtulamayıp halkın söz sahibi olamadığına apaçık bir cevaptır.

Sokak gösterilerinin ve eylemlerin çok daha beteri beklenirken aksi bir durumun ortaya çıkması, daha öncede ısrarla vurguladığım üzere o eylemlerin arkasındaki gücün ATŞ olduğuna tartışılmaz bir kanıttır.

Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere, isyana ve teröre doğrudan ya da dolaylı bulaşmış general, amiral ve subaylar; Ergenekon Terör Örgütünü meydan okurcasına destekleyen CHP yargılanıp gerekli yaptırımlar uygulanmadığı müddetçe DTP ile ilgili verilen karar hukuki değil siyasidir. Çünkü hukuk diye dayatılan yasalar eşit ve hassas terazisel bir adaleti temsil etmemekte, Ataist hegemonyasına razı olmayanlar, hukuk manipülasyonuyla saf dışı bırakılmaktadırlar.

Türkiye’nin derebeylikle yönetilen bir devlet olduğu, Atatürk adına yapılan darbeler, başkaldırılar, katliamlar, yasadışı örgütlenmeler, ihanetsel planlar, tahrik edici baskı ve yasakların meşruiyetiyle ortadadır.

Milletin ötekileştirilmemiş bir parçası, eşit haklara sahip olma ve adaletli bir barış mücadelesinden başka hiçbir hak talep etmeyen DTP’nin kapatılmasının ülkemiz lehine bir milat olmasını temenni ediyor, aslında bir hiç ve korkak olan zalim güçlere karşı cesaret ve kararlılıkla durulmasını, böylece haksızlıkları ve ayrışmışlığı giderecek bir başlangıç olacağını umuyorum…

CHP’nin “dersim” örnekli katliam özlemi gündemden düşürülmüş olsa da, sessizliğin bir gün gerçeğe dönüştürülmek isteneceğine şüphe duyulmamalı, karşıt düşüncelere gösterilen tepki ve yaptırımın onlara da gösterilmesinin hayati zorunluluğu akıllardan çıkarılmamalıdır. İşbirlikçi medyanın hala katliamcı barbar Onur Öymen’i demokrasi adına ekranlarına, halkın karşısına çıkartmaları da, olabilecek soykırımsı bir katliamı sinsice alttan alta hazmettirebilmek içindir.

Sokakta ve çocuklarının yanında alnı dik bir onurla dolaşmak isteyenler, CHP ve MHP taraftarlılığının nasıl utanç bir kara leke olduğu bilinciyle hareket etmelidirler.

9 Aralık 2009 Çarşamba

“Vatan, Millet” tekerlemelerine devam edin bakalım…

Halk düşmanı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin “Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, irticayla mücadeleve birçok darbe plânları hazırlayıp, öğrenci çocukları dahi katletmeyi tasarladıkları belgeler ve maddi kanıtlarla aşikârken, alçakça kıyılan 10 askerimizin canilerini arama ve bilinen terör örgütlerine yamama hilesi, geçmişte olduğu gibi hiç kimseyi inandırmaya yetmeyecektir.

“Vatan bölünmez, şehitler ölmez” gibi sinsi ve samimiyetsiz sloganlarının bayraktarları tarafından katledilen askerlerimiz, artık şüphe götürmez gaddar emelleriyle hem vatanı bölmekte, hem de vatanı koruyan yiğitleri kahpece şehit ederek, efendileri şeytanın yolunda hızla ilerlemektedirler.

Org. Şener Eruygur, Org. Hurşit Tolon ve Tuğgeneral Veli Küçük’ü cepheye sürerek, kendilerini gizleyen ele başlar; öylesine ürkütücü bir yapı hazırlamışlar ki, ’A’ darbe planı deşifre olursa ’B’ planı, eğer ’B’ planı deşifre olursa da ’C’ ve ’D’ darbe planlarını yedekte bulundurdukları ve tüm ’deşifre’ olasılıklarını düşündükleri ortaya çıkmıştır.

Acaba hunharca katledilen askerlerimiz, diri diri yakılan kızımız, öldürülen öğrencimiz ve yurtta çıkarılan onca eylem; hangi planın bir sonucuydu? Bundan sonra devreye sokacakları planlarındaki saptadıkları hedefler nedir?

Ataist askeri, sivil, üniversite, medya ve politikacı üst ve alt herkesin içinde bulunduğu örgütlenme, ancak milletin insani ve vicdani bir bütünlük içinde bir araya gelmesiyle çöker. İktidarsız bir hükümet, tehdit altındaki savcı ve yargıçlarla dehşetsi çeteyi bertaraf edebilmek mümkün değildir.

Bizzat örgütün merkezinde olan ve ihanetsel isyanları planlayan emekli kuvvet komutanları Org. İbrahim Fırtına, Org. Aytaç Yalman ve Oramiral Özden Örnek’in tartışılmaz elebaşlılıkları, göstermelik bir sorguyla örtbas edilebiliyor, Alb. Dursun Çiçek salıveriliyor, Org. Hurşit Tolon ve Şener Eruygur tahliye edilebiliyor ise; çok daha derin şokları ve felaketleri yaşayacağımıza bir tereddüt bulunmamalıdır.

Hiç kimse ama hiç kimse, PKK ya da sol terör örgütlerini hedef alarak, asıl düşmanları saklama arayışına girmemeli, propagandasal pis entrikalarına alet olup, yarın ağlayacaklar arasında yer almamaya dikkat etmelidir.

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik cenapları olan Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin, apo’dan dahi daha bölücü ve tehlikeli oldukları unutulmamalıdır. Apo illegal ve zindanda, onlar ise legal ve özgür olup, kendilerine gönül vermiş masum halkımızı insafsızca sömürerek, terör belâsının provokatörleri ve darbecileri motive edenlerdir.

CHP ve MHP’lileri peşin hükümlerden uzak serinkanlı bir muhakemeyle liderlerini ve güttükleri politikaları sorgulamalarını ve yakın bir gelecekte sıranın kendilerine yahut çocuklarına geleceklerini düşünerek, insani bir yargıya varmalarını öğütlüyorum.

Türkiye’deki her felaketin sorumlusu; Anıtkabir Tapınak Şövalyeleridir, başka hiçbir adresi aramayınız… Bulsanız da kışkırtan yine onlardır.

Gandhi’nin ifade ettiği gibi “Altın prangalar demir olanlardan çok daha kötüdür.” sözünü ilke edinerek, bedeli her ne olursa olsun insan olmanızdan haksızlık karşısında asla susmayın ve hiç kimseden korkmayınız.

8 Aralık 2009 Salı

‘Dostum ve arkadaşım’ iltifatları yeterli…

Millet olarak nasıl bir lanetle karşı karşıyayız ki içeride Atatürk, dışarıda ABD’ye kul olmaktan sıyrılamıyor, varlıklarını kurtarıcı tazimiyle zihinlerimize ve kalplerimize işleyerek, sözlerini tanrısal bir mutlakmış değerinde inanıp itaat edebiliyoruz. Madem öyle; Atatürk ve ABD’nin neden terör musibetinden, ekonomik sıkıntılardan, felaketlerden, ayırımcılıktan, can ve mal kayıplarımızdan kurtaramadığını hiç sorgulamıyoruz.

Zamanında dünyaya hükmetmiş milletimiz; bugün Obama’nın Başbakanımızı nasıl karşıladığını, 1 saat 40 dakika görüşme lütfunda bulunduğunu, çift limuzinle Beyaz Saraya götürüldüğünü ve yemek verdiği gibi son derece aşağılık bir kompleksle övünebiliyor ise, o millete, hükümetine, aydınına ve medyasına kim saygı gösterir? Sanki T.C’ nin önceki hükümetlerinde de tablo aynı değil miydi? Peki, Obama geldiğinde Türkiye’de durdurulan hayata mukabil bir karşılık verildi mi sorusunu, sanırım birçoğunuzun sorgulayacaktır.

Başbakan Erdoğan’ın kuvvetli umutlarla yaptığı ABD ziyareti ve Obama görüşmesi, ABD’nin merhametten ve adaletten nasip almamış oportünist ve emperyalist politikasının hiç değişmediği ifadelerden anlaşılmış, ancak her zamanki gibi Türkiye lehine şovsal bir atraksiyondan öte bir sonuç çıkmayacağı kabirdekilerce de kavranabilmiştir.

Ne acıdır ki üzerlerine ölü toprağı serpilmiş mühürlüler, fevkalade anlaşılabilir mesajları öyle saptırarak yorumlayabilmektedirler ki, ABD’nin PKK’yı düşman bellediği, terörist faaliyetlere karşı savaşma anlamında dünyanın neresinde olursa olsun birlikte hareket edileceğini, Türkiye’nin vazgeçilemez dost bir müttefik olduğunu, v.s,v.s.

Yıllardır süregelen beyhude sözler, her ABD ziyaretinin klişeleşmiş “sırt sıvazlayıcı” vaatlerden öte hiçbir eylem taşımamakta, sözde terör adına on binlerce km uzaklıktan Afganistan, Pakistan ve Irak’a topyekûn saldırırlarken, bizzat işgal ettikleri Irak’ta üslenen PKK’yı, müttefiki Türkiye’ye tercih ederek, Kuzey Irak’tan çıkmasında yahut etkisizleştirmesinde tek bir adım dahi atılmamaktadır. Çünkü amaçladıkları emperyalist hedefler için, PKK’yı Türkiye’ye karşı joker niyetle şantaj ve tehdit olarak kullanmaktadırlar.

Ne PKK, ne ekonomik çıkarlar, ne AB üyeliği, ne Karabağ ve Filistin işgali, ne de Kıbrıs meselesi Obama’yı hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. Obama’yı, ABD’nin değişmez politikası olan Afganistan, İran ve Ermenistan tasa etmekte, ancak barbar stratejileri doğrultusunda olabilecek müstemlekesel bir itaat Türkiye’yi değere tabi tutmaktadır.

Afganistan’a muharip asker gönderecek misin; İran’a olacak ambargo ve saldırıda ABD’nin yanında yer alacak mısın; işgal edilen Azerbaycan topraklarından Ermenistan’ın geri çekilme edebiyatını bir tarafa bırakıp, anlaşmayı meclise götürerek, diplomatik ilişkilere başlayacak ve kapıları açacak mısın; her şart ve koşulda ABD’nin çıkarlarını koruyacak ve üzerine düşeni yapacak mısın? Gerisi palavra…

Başbakan Erdoğan’ın Barack Obama ile birlikte yaptığı görüşme bildirgesinin dışındaki açıklamaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığı, birlikte dile getirmedikleri konuları tek taraflı açıklamanın hiçbir inandırıcılığı olmadığını düşünüyorum. Ancak Irak işgali öncesi yapılan ihanetsel pazarlıkların bir benzeri yapıldı mı, doğrusu bilemiyorum. Başkan Obama’nın, Başbakan Erdoğan konuşurken yüzünün aldığı sert ve manalı bakışın yorumunu sizlere bırakıyorum.

Neden muhatap olarak APO değil de Obama ile işbirliğine girişildiği ve yardım dilenildiği, sanırım terörü önlemek ve akan kanı durdurmak istenmeyişindendir. APO terörist ise, Obama nedir? ABD nasıl terörsel işgal ve saldırılarla besleniyor ise, Türkiye’deki güçlerde aynı taktiği uygulamaktadırlar.

Dünkü yazımda Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine dikkat çekmiş, tutuklanan ve deşifre olanların hiçbir önem arz etmediği ve organize örgüt tamamıyla ele geçirilmeden terörün, katliamların, provokasyonların, cinayetlerin ve can yakan gösterilerin önünün kesilemeyeceğini vurgulamış, her ne olursa olsun “açılım” projesinin hızla sonuçlandırılmasını, böylece kandan ve terörden beslenenlerin gıdalarının kesilmesi önemini işaret etmiştim.

Bugün yedi askerimiz şehit, üç askerimizde ağır bir şekilde yaralandığı halde faillerin hiçbir izine rastlanamaması, sizce normal mi? Fevkalade hassas güvenlikten geçmiş ve özenle seçilmiş MİT elemanları dahi terör örgütünün üyesi olabiliyorsa, düşünün nasıl bir tehdit ve tehlike içinde yaşadığımızı!

Hiçbir terör örgütü onca askerimizi şehit edip, tek bir kanıt bırakmadan ortadan kaybolamaz. Hani nerede istihbarat, radarlar, helikopterler ve güvenlik güçlerimiz? Hrant Dink’in katilini birkaç saatte yakalayan devlet, 10 askerinin canilerini ele geçiremiyor mu? Eğer öyleyse PKK ya da başka bir terör örgütünü değil, ya içine bakmalı ya da beklenti içindeki dost ve müttefik yabancıya!

Kimliği açık ama özenle korunmaya çalışılan asıl düşmanın üzerine cesaretle gidilmez ise, daha çok canlar yanacak, analar, babalar, eşler ve çocuklar ağlayacak…

Atatürk’e ve Obama’ya değil, Yaratıcınız Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yetecektir.


6 Aralık 2009 Pazar

Adres Tapınak Şövalyeleri…

İçeriği bilinmeyen gizli bir pazarlık sonucu ABD’nin Kuzey Irak’ı, Türkiye kökenli Kürtlerden ve PKK’dan arındırmak maksadıyla Başbakan Erdoğan’la yaptığı işbirliği neticesi ülke yararına fevkalade olumlu sonuçlar doğuracak olan “açılım” girişiminde gerekli kararlılığı gösteremeyen hükümet, faşist ve bölücü CHP ve MHP’nin tuzağına düşmek suretiyle DTP’yi hedef alması, bugün yaşadığımız ve gelişerek daha da korkunç felaketlere yol açacak cehennemsi kapıyı aralamasına neden olmuştur.

Hükmettikleri despot ve ırkçı politikalarla PKK’yı doğuran, büyüten ve Türkiye’nin başına belâ eden Anıtkabirin Tapınak Şövalyeleri (ATŞ), resmiyette düşman ancak kapalı kapılar ardında müttefik sayarak taşeron kullandıkları PKK’yı, APO’nun hücresi bahane edilerek yeniden organize etmeleri, başka bir adres aramaya gerek bırakmayacak açıklıktadır. Ne var ki pazarlıklı sorgulanmaları ve serbest bırakılmaları, kendilerini büsbütün azdıracak bir teşviki tetiklemektedir.

İhanetlerinin ve acımasızlıklarının deşifre edilmesiyle bir bir tutuklanan ve yargı önüne çıkarılıp dokunulmazlıkları yıkılarak fevkalade zor dönem geçiren ATŞ, millet indindeki güvensizliklerini ve hasımlıklarını örtbas edebilme gayesiyle PKK’yı sokağa döküp, halkın mal ve can güvenliklerini büyük tehdit altında bırakarak, hükümeti erken seçime ve iktidardan uzaklaştırma stratejisini uygulamaya koymuşlardır.

Milletimizin kalbi olan TSK’yı öyle sömürmektedirler ki, çocuklarımızın topluca katledilme planlarının dahi yer aldığı terörist organizasyonlar ortalığı kasıp kavururken; güya “Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen asimetrik psikolojik harekât” gibi hainlikleri manipüle etmeye yönelik bir yaklaşım, ihanetleri gizlemeye yeterli olmayacaktır. Bu milletin her bir ferdi, TSK’nın bir üyesi olma şerefiyle ödüllendirilmiş, dolayısıyla hiçbir saptırma, insanlarımızı gerçeklerin üzerine gitmekten alıkoymayacaktır.

“Böl, parçala ve yönet” felsefiyle iktidarlarını yürüten putperest jakobenler; toplumsal birlik ve bütünlüğü, huzur ve güvenliği, halkın egemenliğini zorba iktidarlarının kaybı düşünmekte, dolayısıyla şeytani ne kadar hile var ise sırasıyla devreye sokmaktadırlar.

Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümet ve parti, tüm sorunların üstesinden gelebilecek adaletsi bir çözümü başarabilecek cesaret ve kararlıkta değillerdir. Gerek ABD gerekse AB’nin dayatmasıyla yol alamayacakları aşikârdır.

Genelkurmay’ın diktatörlüğü ve ona bağlı ATŞ’nin hâkimiyetine son verilmeden, yargının ideolojik yapısı ortadan kaldırılmadan, gerek bürokratların gerekse sokaktaki insanların alt yapıları hazırlanmadan, yanlışın üzerine doğrudan gidilmeyerek ürkekliğin olumsuzluklarından kurtulmadan düzlüğe çıkabilmek, dini, ırki, zihni ve kalbi ayrılıkları yok edebilmek imkânsızdır. Önce yekvücudu sağlayacak anahtarın adı konulsun ve o çerçevede bir araya gelinerek aykırılıklar giderebilsin…

Ortak bir barış ve uzlaşıya sürekli karşı çıkan CHP ve MHP’nin, acaba ırkçı ve ulusçu argümanlarından başka her tarafın razı olabileceği bir çözüm anahtarları var mı? Sokaktaki insanlar yakılırlarken, öldürülürlerken ve malları zarara uğratılırlarken; çözümleri “dersim” gibi toplu bir vahşet mi? Zaten itiraf etmediler mi?

Hiçbir şehit yakını, o onura ihanet edercesine mason CHP ve ırkçı MHP’nin provokasyonlarına alet olmamalı, nefsi değil rahmani, bireysel değil toplumsal düşünmelidirler. Çıkarcı hiçbir acımasıza kendilerini kullandırmasın, o gözyaşlarının ve yanan kalplerinin müsebbiplerinin ırkçı ve ulusalcı barbarların olduğunu akıllarından çıkarmasınlar.

DTP’nin kendileri gibi ilkesiz ve ödün vereceğini sanan hükümet, asla “açılım ve barış” serüvenine girmemeli, girdiyse de bedelini ödeyecek cesaret ve kararlılığı göstermeliydi. Ancak oy kaybı telaşı içinde olan bir anlayıştan samimi ve insancıl bir adım beklenemez…

Oysa bırakın oy kaybını, Türkiye’ye barış, huzur ve güven getirmesinden iktidara kavuşacak ve söküp atılamaz bir güce ulaşacaktı. Masum bir insanın canı, hükümet olmaktan daha önemli değil mi? Ne var ki söz konusu açılım hükümetin samimi duygularla programladığı bir çözüm değil, yabancıların dayatmasıyla olgunlaştığı bir paket olduğundan geri tepti.

Yıllardır binlerce insanın öldüğü, ailelerin parçalandığı ve göçmenlerin oluştuğu bir terör ülkesi olduğumuzu, sanırım etrafını güvenlik çemberleriyle kuşatmış derebeyliler umursamıyor. Hukukun, meclisin, anayasanın ve ceza yasalarının olduğu bir ülkede; hiçbir parti kapatılmamalı, suç işleyenler cezalandırılmalıdırlar.

Halkın seçtiği DTP’yi kapatmak, açık bir cinayet, malları yağmalanan ve kanları dökülen sokaktaki vatandaşlara gaddar bir düşmanlıktır. DTP’nin kapatılma kararını verecek yargıçlar ve taraftar politikacılar, acaba sıradan vatandaşlar gibi korumasız dolaşacaklar mı? Gerek yargı gerekse siyaset; vatandaşın mal ve can güvenliğini sağlayacak hassasiyeti dikkate alarak, kararlarını ve politikalarını düzenlemelidirler.

Neden açılım müjdesinin habercisi Cumhurbaşkanı Gül susuyor? Halkının korku ve panikle kaçıştığı, yakılıp öldürüldüğü ve ortalığın karıştığı bir anda Başbakan Erdoğan’ın ABD ve Meksika ziyareti daha mı önemli?

“Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir.” Anatole France


5 Aralık 2009 Cumartesi

İster darbe, ister katliam; her şey hakkınız…

Anıtkabir tapınak şövalyelerinin hükmettiği bir ülkede cumhurbaşkanlığı, meclis, hükümet ve partilerin kuklasal varlıkları çok can acıtsa ve sabır duvarlarını yıkıp geçse de; millet olarak ancak layık olduğumuzla idare edileceğimize şüphe olmadığı, YAŞ kararlarıyla bir kez daha ispatlanmıştır.

Aylardır ülkeyi çalkalayan ”irtica” planlarıyla hükümete ve Müslüman halka savaş açıp her türlü terörist eylemi meşru sayan tapınak şövalyelerinin hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak meydan okuyuşları, sözde TSK’nın temel yapısını ve disiplinini bozacak şekilde irticai tutum ve davranışları gerekçesiyle iki subayını ihraç edebilmesi, benim gibi gerçeği görmezlikten gelmek isteyen ahmaklara verilen okkalı bir cevaptır…

Terör örgütü kurmak, toplu kıyımlar gerçekleştirmek, cinayetler, suikastlar, komplolar, provokasyonlar ve akla gelebilecek her türlü organize suçu işleyen ve halkı isyana teşvik eden subaylar, özellikle tutuklu subaylar değil de, Yaratıcı’ya, vahye ve Peygambere tutkulu vatansever subayların ordudan atılabilmeleri, aslında hiçbir yoruma gerek bırakmayan putperest bir totalitarizmi ortaya koymaktadır.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında alınan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayladığı vicdanları doğrayan karar; körleri, sağırları ve duyarsızları uyandırmaya yetmiyor ise, daha beterini hak ettikleri muhakkaktır.

Meydanlarda ve ekranlarda hukuk ve adalet, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi ve bağımsızlık adına ahkâm kesen Başbakan ve Cumhurbaşkanı; neden Askeri Şura’da hesap soramıyor ve onların emri doğrultusunda alınan kararlara sessiz kalıp, onaylayabiliyorlar?

Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı Askeri Şura’da alınan kararlara izin verip de, “istemem ama yan cebime koy” misali sonradan koyduğu şerh parafları ne anlam ifade ediyor ve bugüne kadar bir yaptırımı olmuş mu?

Bu millet aşağılanmayı ve aldatılmayı hak ediyor olmalı ki, umutla seçtikleri oyuncular tapınak şövalyeleri diktasında kukla varlıklarını sürdürebilmekte ve rutin işlerden sorumlu yükümlülüklerini yerine getirebilme gururuyla böbürlenebilmektedirler.

Genelkurmay’daki ihanetsel entrikaları deşifre eden ihbarcı subaylara mesajım odur ki; hukukun, adaletin ve bağımsız bir yargının olmadığı, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere meclisin ve hükümetin o şikâyet ettikleri Genelkurmay diktasında görev yaptıkları gerçeğiyle muhakeme ederek, hukuksal ve adaletsel duyarlılıklarını gözden geçirmeleridir.

Yalan ve ihanet üzerine inşa edilmiş bir yapıda; hak, hukuk, adalet, siyaset, dürüstlük ve onurlu bir erdemlik var olmaz…