Anıtkabir tapınak şövalyelerinin hükmettiği bir ülkede cumhurbaşkanlığı, meclis, hükümet ve partilerin kuklasal varlıkları çok can acıtsa ve sabır duvarlarını yıkıp geçse de; millet olarak ancak layık olduğumuzla idare edileceğimize şüphe olmadığı, YAŞ kararlarıyla bir kez daha ispatlanmıştır.
Aylardır ülkeyi çalkalayan ”irtica” planlarıyla hükümete ve Müslüman halka savaş açıp her türlü terörist eylemi meşru sayan tapınak şövalyelerinin hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak meydan okuyuşları, sözde TSK’nın temel yapısını ve disiplinini bozacak şekilde irticai tutum ve davranışları gerekçesiyle iki subayını ihraç edebilmesi, benim gibi gerçeği görmezlikten gelmek isteyen ahmaklara verilen okkalı bir cevaptır…
Terör örgütü kurmak, toplu kıyımlar gerçekleştirmek, cinayetler, suikastlar, komplolar, provokasyonlar ve akla gelebilecek her türlü organize suçu işleyen ve halkı isyana teşvik eden subaylar, özellikle tutuklu subaylar değil de, Yaratıcı’ya, vahye ve Peygambere tutkulu vatansever subayların ordudan atılabilmeleri, aslında hiçbir yoruma gerek bırakmayan putperest bir totalitarizmi ortaya koymaktadır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında alınan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayladığı vicdanları doğrayan karar; körleri, sağırları ve duyarsızları uyandırmaya yetmiyor ise, daha beterini hak ettikleri muhakkaktır.
Meydanlarda ve ekranlarda hukuk ve adalet, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi ve bağımsızlık adına ahkâm kesen Başbakan ve Cumhurbaşkanı; neden Askeri Şura’da hesap soramıyor ve onların emri doğrultusunda alınan kararlara sessiz kalıp, onaylayabiliyorlar?
Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı Askeri Şura’da alınan kararlara izin verip de, “istemem ama yan cebime koy” misali sonradan koyduğu şerh parafları ne anlam ifade ediyor ve bugüne kadar bir yaptırımı olmuş mu?
Bu millet aşağılanmayı ve aldatılmayı hak ediyor olmalı ki, umutla seçtikleri oyuncular tapınak şövalyeleri diktasında kukla varlıklarını sürdürebilmekte ve rutin işlerden sorumlu yükümlülüklerini yerine getirebilme gururuyla böbürlenebilmektedirler.
Genelkurmay’daki ihanetsel entrikaları deşifre eden ihbarcı subaylara mesajım odur ki; hukukun, adaletin ve bağımsız bir yargının olmadığı, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere meclisin ve hükümetin o şikâyet ettikleri Genelkurmay diktasında görev yaptıkları gerçeğiyle muhakeme ederek, hukuksal ve adaletsel duyarlılıklarını gözden geçirmeleridir.
Yalan ve ihanet üzerine inşa edilmiş bir yapıda; hak, hukuk, adalet, siyaset, dürüstlük ve onurlu bir erdemlik var olmaz…
terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Aralık 2009 Cumartesi
29 Kasım 2008 Cumartesi
ABD değil de, Mücahitler mi terörist?
Muhakeme yetilerini tamamen yitirmiş olan günümüz insanoğlu’nun gerçekleri sorgulamadaki akılsızlıkları öylesine olağanlaşmış ki; sevgi, hoşgörü, barış, huzur ve güvenin kaynağı adalet biçilerek, dünyadan silmektedir. Sadist, emperyalist ve barbarların egemen olduğu düzen, hegemonyası altına alamadıklarını, ya dizginlemeye ya da bitirmeye çalışmakta, gerekirse canlı tek bir mahlukat kalmaksızın önüne geleni yakıp yıkmaktadırlar. Caydırıcı olmak ve üstünlük kurmak maksadıyla inanılmaz tehditler ve aşağılık cürümler gerçekleştirmekte; katletmekle, evlerini başlarına geçirmekle veya yurtlarından sürmekle yetinmeyip, en gaddar zulümleri reva görerek, kadın ve çocuklara sapıkça tecavüz ederek, kemiklerini kırarak, kahkahalarla işkence yaparak ve akla hayale gelmeyecek şeytani hunharlıkları işleyerek caniliklerinin meşruluğuna inanılmaz gerekçeler sıralayabilmektedirler.
Gelmiş geçmiş tüm hukuklarda yasal sayılan “nefs-i müdafaa” hakkının mağdurlar, direnişçiler ve özgürlük savaşçıları tarafından kullanılmasını “terör” ile bağdaştıran zalimler, sözde kamuoyunu ikna edebilmek gayretiyle düşünceleri ve dikkatleri manipüle edebilmektedirler. Özellikle insafsızca Müslüman kanı dökmek ve köleleştirmek amacıyla vahşet saçan ABD, İsrail ve İngiltere’ye karşı girişilen her eylem kaçınılmaz bir hak, yani nefsi müdafaadır. Yoksa, Irak ve Filistin’deki canavarlıkları unuttunuz mu?
Ortaya koydukları ütopik bahaneler, sudan sebepler ve yalanlarla Müslüman toplumları işgal eden haçlı ittifakı ve işbirlikçi dostlarının başlarına gelenler karşısında yakınma hakları bulunmamakta, canı yanan toplumlarında eylemcileri değil, ortamı hazırlayıp teşvik edenleri lanetlemeleri, olabilecek bir barış için tek çıkar yoldur. Bir gün, yapılanlara karşılık bilmukabelenin mutlaka gerçekleşebileceği hatırlanılmalı, her devlet, adaletli davranma zorunluluğuna mecbur edilerek, etraflarına etten duvar çektirip en teknolojik silahlarla korutan yöneticilerin, halktan önce ve ziyade korunmalarına asla izin verilmemelidir. Zaten bütün bu gelişmelerin sorumlusu kendileri değil midir?
Bugün, Hindistan’da yaşanan olaylar, gerçekte bir terör eylemi değil, haçlı ittifakının ve işbirlikçilerin yaptıkları eylemlerin en hafifi bir hak arama ve hesap sormadır. Eğer kendileri yaptıklarının hesabını vermiyor, üstelik alkışlanıp saygı görmeye devam ediyorlar ise, bende Mücahitleri alkışlıyor ve diğerleri gibi hiçbir çıkar düşünmeksizin kendilerini feda etmelerinden dolayı saygı duyuyorum. Hindistan’ın, Keşmir’deki Müslümanlara hangi zulümler yaptığı ve yapmaya devam ettiği hala tazeliğini korumakta olup, Hindistan’ı kınamayıp hesap sormayan dünyanın, Mücahitleri de kınaması ve hesap sorabilmesi kabul edilemez. Önce kendin doğru, merhametli ve adaletli ol ki, başkaları da olabilsin. En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.
En iğrenç ve bağışlanamaz olan ise; sözde Müslüman iktidarların, Müslümanlara karşı çok daha düşmansı tavır sergilemeleri ve haçlı ittifakına destek vermeleridir. Ruhlarını şeytana satan bu münafıklar, Müslümanlar acımasızca katledilirken, ırzlarına geçilirken, yurtlarından çıkarılırken, işgal edilirken ve en ağır işkenceler altında inlerken sessiz kalıp, hatta kayırırken, hak arayan Mücahitleri terörizmle aşağılayıp, şiddetle ve nefretle kınayarak lanetlemeleri; nasıl paradoksal bir dünyada yaşadığımızı, kimin, gerçekte kim olduğunun bilinemediğini belgelemektedir.
Haçlı ittifakı, tarihsel gerçekleri de baz alarak Allah yolunda şehid olmanın ebedi bir kurtuluş olduğuna inanan Müslümanlardan öyle korkuyor ve ürküyor ki, kendileri aleyhine hayati tehlike gördükleri bu imanı bertaraf edebilmek veya etkisini tüketebilmek için, başta Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan olmak üzere İslam referanslı iktidarları ve toplumsal önderleri maddi-manevi satın alarak ya da gözdağı vermek suretiyle korkutarak dışlatmakta, dolayısıyla çığ gibi büyümelerinin önüne geçirtmektedir. Oysa acı çeken ve onurlarını kaybedenin odalık iktidarlar değil, Müslümanların kendileri ve hakları olduğu, dolayısıyla Müslümanların haykırışını ve adaletin tesisini de hiçbir şeytani gücün susturamayacağı er geçte olsa anlaşılacaktır.
Geçici çıkarları ve saltanatları uğruna haksızlar karşısında susarak dünyayı şeytanın egemenliğine teslim edenlerin huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.
Bilinmelidir ki, kim, ne yapış ise mutlaka karşılığını ödeyecek ve zalimler cezalandırılmadıkça, dünyadaki korku, kan, gözyaşı ve çığlıklar her geçen gün artarak tüm kainatı saracaktır.
“Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde” Goethe
Gelmiş geçmiş tüm hukuklarda yasal sayılan “nefs-i müdafaa” hakkının mağdurlar, direnişçiler ve özgürlük savaşçıları tarafından kullanılmasını “terör” ile bağdaştıran zalimler, sözde kamuoyunu ikna edebilmek gayretiyle düşünceleri ve dikkatleri manipüle edebilmektedirler. Özellikle insafsızca Müslüman kanı dökmek ve köleleştirmek amacıyla vahşet saçan ABD, İsrail ve İngiltere’ye karşı girişilen her eylem kaçınılmaz bir hak, yani nefsi müdafaadır. Yoksa, Irak ve Filistin’deki canavarlıkları unuttunuz mu?
Ortaya koydukları ütopik bahaneler, sudan sebepler ve yalanlarla Müslüman toplumları işgal eden haçlı ittifakı ve işbirlikçi dostlarının başlarına gelenler karşısında yakınma hakları bulunmamakta, canı yanan toplumlarında eylemcileri değil, ortamı hazırlayıp teşvik edenleri lanetlemeleri, olabilecek bir barış için tek çıkar yoldur. Bir gün, yapılanlara karşılık bilmukabelenin mutlaka gerçekleşebileceği hatırlanılmalı, her devlet, adaletli davranma zorunluluğuna mecbur edilerek, etraflarına etten duvar çektirip en teknolojik silahlarla korutan yöneticilerin, halktan önce ve ziyade korunmalarına asla izin verilmemelidir. Zaten bütün bu gelişmelerin sorumlusu kendileri değil midir?
Bugün, Hindistan’da yaşanan olaylar, gerçekte bir terör eylemi değil, haçlı ittifakının ve işbirlikçilerin yaptıkları eylemlerin en hafifi bir hak arama ve hesap sormadır. Eğer kendileri yaptıklarının hesabını vermiyor, üstelik alkışlanıp saygı görmeye devam ediyorlar ise, bende Mücahitleri alkışlıyor ve diğerleri gibi hiçbir çıkar düşünmeksizin kendilerini feda etmelerinden dolayı saygı duyuyorum. Hindistan’ın, Keşmir’deki Müslümanlara hangi zulümler yaptığı ve yapmaya devam ettiği hala tazeliğini korumakta olup, Hindistan’ı kınamayıp hesap sormayan dünyanın, Mücahitleri de kınaması ve hesap sorabilmesi kabul edilemez. Önce kendin doğru, merhametli ve adaletli ol ki, başkaları da olabilsin. En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.
En iğrenç ve bağışlanamaz olan ise; sözde Müslüman iktidarların, Müslümanlara karşı çok daha düşmansı tavır sergilemeleri ve haçlı ittifakına destek vermeleridir. Ruhlarını şeytana satan bu münafıklar, Müslümanlar acımasızca katledilirken, ırzlarına geçilirken, yurtlarından çıkarılırken, işgal edilirken ve en ağır işkenceler altında inlerken sessiz kalıp, hatta kayırırken, hak arayan Mücahitleri terörizmle aşağılayıp, şiddetle ve nefretle kınayarak lanetlemeleri; nasıl paradoksal bir dünyada yaşadığımızı, kimin, gerçekte kim olduğunun bilinemediğini belgelemektedir.
Haçlı ittifakı, tarihsel gerçekleri de baz alarak Allah yolunda şehid olmanın ebedi bir kurtuluş olduğuna inanan Müslümanlardan öyle korkuyor ve ürküyor ki, kendileri aleyhine hayati tehlike gördükleri bu imanı bertaraf edebilmek veya etkisini tüketebilmek için, başta Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan olmak üzere İslam referanslı iktidarları ve toplumsal önderleri maddi-manevi satın alarak ya da gözdağı vermek suretiyle korkutarak dışlatmakta, dolayısıyla çığ gibi büyümelerinin önüne geçirtmektedir. Oysa acı çeken ve onurlarını kaybedenin odalık iktidarlar değil, Müslümanların kendileri ve hakları olduğu, dolayısıyla Müslümanların haykırışını ve adaletin tesisini de hiçbir şeytani gücün susturamayacağı er geçte olsa anlaşılacaktır.
Geçici çıkarları ve saltanatları uğruna haksızlar karşısında susarak dünyayı şeytanın egemenliğine teslim edenlerin huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.
Bilinmelidir ki, kim, ne yapış ise mutlaka karşılığını ödeyecek ve zalimler cezalandırılmadıkça, dünyadaki korku, kan, gözyaşı ve çığlıklar her geçen gün artarak tüm kainatı saracaktır.
“Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde” Goethe
10 Ekim 2008 Cuma
APO’yu asmadan terörü önleyebilir misiniz?
Başarısız, iktidarsız ve kararsız hükümetlerin ve Genelkurmay’ın Batı hegemonyasındaki esaretsel duruşları; güvenlik güçlerimizin ve vatandaşlarımızın katliamlarını arttırarak devam ettirmekte, dolayısıyla 25 yıldır bir avuç çapulcu teröristin baskınlarına ve galebe çalmalarına fırsat tanımaktadır. Avrupa İnsan Hakları adına kaldırılan idam cezaları azgın ve bölücüleri cesaretlendirmiş, azılı cani APO’nun idam edilmeyerek sunulan hükümranlığı, doğal olarak terör eylemlerini çoğaltarak parçalanmayı hızlandırmıştır. Yoksa bütün bunlar, ileride APO’yu cumhurbaşkanı koltuğuna oturtmak ve Atakürk yapmak için mi?
Cav cavlı törenlerin, nutukların ve sözde olağanüstü toplantıların boş bir gösteri ve sedadan öte hiçbir sonuç getirmediği apaçık ortadadır. Terörü, can kaybını ve göz yaşını bitirmenin olamazsa olmaz sadece iki yolu vardır. Ya, idam cezası yeniden kanunlaştırılarak başta APO olmak üzere tüm katiller asılacak, ya da PKK’nın talep ettiği şartlar temelinde uzlaşma sağlanacak. Bunun dışındaki başka yollar, insan fıtratına ve evrenin kanunlarına tamamen aykırıdır.
Hükümet ve Genelkurmay’ın Türk milletini daha fazla aldatmaktan vazgeçerek gerçeğe, yalnızca gerçeğe yoğunlaşıp sonuca gitmeleri, bu fedakar millete vazgeçilmez can borçlarıdır. Günü kansız, acısız ve feryatsız geçmeyen bir ülkede; öyle demokrasi, özgürlük, çağdaşlık, insan hakları gibi ütopik sözcüklerle müspet hiçbir sonuca varılmadığı ve varılmayacağı, muhakeme edebilen her aklın ulaşabileceği bir yargıdır.
Ayrıca şehit cenazelerinde görülen içler acısı ve tüyler ürpertici bir başka paradoksal manzara ise; vatanları uğruna ölen şehitlerin geriye bıraktıkları türbanlı dul ve yetimlerin, kamu alanı gibi bir yasakla karşı karşıya olmalarıdır. Demokrasi ve insan hakları adına teröristi idam etmeyerek af edip, canına kastettikleri halkın vergileriyle besleyen düşünce; başı örtülü şehit eş ve çocuklarına aynı özgürlük hakkı tanımıyor, eğitimine ve çalışmasına izin vermiyor… Lütfen söyler misiniz? Böylesine korkunç bir acımasızlığı ve totalitarizmi nasıl bir vicdan içine sindirebilir ve dünyanın neresinde mevcuttur?!?
Herkesçe bilinmelidir ki; gerçek suçlu sokaktaki suçlu ve terörist değil, onu cesaretlendiren politikacılar, yasalar ve karar organlarıdır
Cav cavlı törenlerin, nutukların ve sözde olağanüstü toplantıların boş bir gösteri ve sedadan öte hiçbir sonuç getirmediği apaçık ortadadır. Terörü, can kaybını ve göz yaşını bitirmenin olamazsa olmaz sadece iki yolu vardır. Ya, idam cezası yeniden kanunlaştırılarak başta APO olmak üzere tüm katiller asılacak, ya da PKK’nın talep ettiği şartlar temelinde uzlaşma sağlanacak. Bunun dışındaki başka yollar, insan fıtratına ve evrenin kanunlarına tamamen aykırıdır.
Hükümet ve Genelkurmay’ın Türk milletini daha fazla aldatmaktan vazgeçerek gerçeğe, yalnızca gerçeğe yoğunlaşıp sonuca gitmeleri, bu fedakar millete vazgeçilmez can borçlarıdır. Günü kansız, acısız ve feryatsız geçmeyen bir ülkede; öyle demokrasi, özgürlük, çağdaşlık, insan hakları gibi ütopik sözcüklerle müspet hiçbir sonuca varılmadığı ve varılmayacağı, muhakeme edebilen her aklın ulaşabileceği bir yargıdır.
Ayrıca şehit cenazelerinde görülen içler acısı ve tüyler ürpertici bir başka paradoksal manzara ise; vatanları uğruna ölen şehitlerin geriye bıraktıkları türbanlı dul ve yetimlerin, kamu alanı gibi bir yasakla karşı karşıya olmalarıdır. Demokrasi ve insan hakları adına teröristi idam etmeyerek af edip, canına kastettikleri halkın vergileriyle besleyen düşünce; başı örtülü şehit eş ve çocuklarına aynı özgürlük hakkı tanımıyor, eğitimine ve çalışmasına izin vermiyor… Lütfen söyler misiniz? Böylesine korkunç bir acımasızlığı ve totalitarizmi nasıl bir vicdan içine sindirebilir ve dünyanın neresinde mevcuttur?!?
Herkesçe bilinmelidir ki; gerçek suçlu sokaktaki suçlu ve terörist değil, onu cesaretlendiren politikacılar, yasalar ve karar organlarıdır
Etiketler:
Apo,
cumhurbaşkanı,
Genelkurmay,
idam,
terör,
tören
5 Ekim 2008 Pazar
Kemalist teröristler
Müslüman milletimize karşı amansız düşmanlığı kendilerine hedef edinip nifak, bölücülük ve şiddete başvurabilen mihrakların tutuklanarak adalet önünde hesaba çekilmeleri, şüphesiz her vatandaşımızın sevindiği bir gelişmedir. “Ergenekon” çatısı altında ittifak sağlayan söz konusu teröristlerin emekli general, subay, polis, işadamı, gazeteci ve yazar gibi çevrelerden oluşmaları vahameti bir kat daha arttırmakta, beslendikleri kaynağında CHP olduğu ifadelerle ve desteğiyle ortaya çıkmaktadır.
Dün müttefiki PKK‘yı destekleyen bugün de “Ergenekon Terör Örgütü”ne açıkça sahip çıkabilecek cesareti gösterebilen CHP’nin, siyasi bağlamda DTP’den hiçbir farkı bulunmamakta, hatta gizli hesaplarından ve sinsi emellerinden dolayı onlardan da çok daha tehlikeli oldukları anlaşılmaktadır. Nur Serter gibi acımasız çetenin şövalyelerinden bir neonazi’yi milletvekili yaparak dokunulmazlığa bürüyen CHP, bugün olabilecekleri kestirebilseydi tutuklanan tüm teröristlere milletvekili imkânı sağlayarak, mutlaka yargılanmalarını önlemek isterdi.
Cumhuriyet kurulduğundan günümüze kendilerini Türkiye’nin yegane sahibi zannıyla doğrudan ya da dolaylı yollardan iktidarlarını sürdüren CHP ve Kemalist çeteler, artık milletimizin söz sahibi olmak istemeleriyle okkalı bir tokat yemişler ve tüm kirlilikleri her geçen gün su yüzüne çıkmaya devam etmiştir. Sözde egemenliklerini sürdürebilmek için bölücülüğü ve şiddeti meşru gören odaklar, bilinmelidir ki Türkiye’nin en büyük düşmanı ve en merhametsiz bozguncularıdır.
Kemalistler, İslam’ı irticacılıkla özdeşleştirip yıllardır Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde 1.derece tehdit olarak addettirmeyi başarmış, katliamlar yapan PKK’dan bile daha tehlikeli gösterttirerek, Müslüman toplumumuzu yüce dinleri İslam’a karşı korkutabilmişlerdir. Resmiyette bugün dahi öyle değil mi?
Münafığın kafirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu gerçeği temel alınır ise; PKK’dan ve DTP’den çok daha tehlikeli Kemalist teröristler ve CHP’nin olduğu apaçık kavranabilecektir.
Düşmanını uzakta değil, her zaman yakınında ara…
“De ki; Bizim için Allah’ın yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim sahibimizdir. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe.51
Dün müttefiki PKK‘yı destekleyen bugün de “Ergenekon Terör Örgütü”ne açıkça sahip çıkabilecek cesareti gösterebilen CHP’nin, siyasi bağlamda DTP’den hiçbir farkı bulunmamakta, hatta gizli hesaplarından ve sinsi emellerinden dolayı onlardan da çok daha tehlikeli oldukları anlaşılmaktadır. Nur Serter gibi acımasız çetenin şövalyelerinden bir neonazi’yi milletvekili yaparak dokunulmazlığa bürüyen CHP, bugün olabilecekleri kestirebilseydi tutuklanan tüm teröristlere milletvekili imkânı sağlayarak, mutlaka yargılanmalarını önlemek isterdi.
Cumhuriyet kurulduğundan günümüze kendilerini Türkiye’nin yegane sahibi zannıyla doğrudan ya da dolaylı yollardan iktidarlarını sürdüren CHP ve Kemalist çeteler, artık milletimizin söz sahibi olmak istemeleriyle okkalı bir tokat yemişler ve tüm kirlilikleri her geçen gün su yüzüne çıkmaya devam etmiştir. Sözde egemenliklerini sürdürebilmek için bölücülüğü ve şiddeti meşru gören odaklar, bilinmelidir ki Türkiye’nin en büyük düşmanı ve en merhametsiz bozguncularıdır.
Kemalistler, İslam’ı irticacılıkla özdeşleştirip yıllardır Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde 1.derece tehdit olarak addettirmeyi başarmış, katliamlar yapan PKK’dan bile daha tehlikeli gösterttirerek, Müslüman toplumumuzu yüce dinleri İslam’a karşı korkutabilmişlerdir. Resmiyette bugün dahi öyle değil mi?
Münafığın kafirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu gerçeği temel alınır ise; PKK’dan ve DTP’den çok daha tehlikeli Kemalist teröristler ve CHP’nin olduğu apaçık kavranabilecektir.
Düşmanını uzakta değil, her zaman yakınında ara…
“De ki; Bizim için Allah’ın yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim sahibimizdir. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe.51
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)