referandum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
referandum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2010 Pazar

Apo insafa gelebilir ama Baykal asla…

Aslında yaratıkların büyük gölgeleri güneşin battığına her ne kadar açık bir delil ise de insanların bu gerçeği kavrayamamaları ancak lanetlenmişliklerinin bir sonucudur.

İdol belledikleri ölü ya da diri kurtarıcılarının ardına takılarak sözde aydınlığa, hidayete, refaha veya özgürlüğe kavuşacaklarını sananların gerçeği görebilmeleri, işitebilmeleri ve algılayabilmelerinin söz konusu olamaması akli değil kaderseldir. Yoksa akılları oldukları halde muhakeme edemeyip yanlışlıkta ısrar edebilmeleri ve tartışılmaz kanıtları umursamamalarının başka türlü izahı mümkün değildir. Zaten Yaratıcı Allah da kadersel mührü özellikle vurgulayarak, onlar mucizeler de görseler yine söz dinlemez, kulluğu ve doğruyu yol edinmezler buyurmuyor mu?

Bu sapıklık gerçeğini bizzat derinden yaşadığımız Türkiye; zorba, gaddar, riyakâr ve yalancı önder gölgelerin ahkâm kestiği, coşturdukları toplumların düşünen insanlar değil de sanki ne düğü belirsiz tutsak yaratıklar olduğunu gözler önüne seren bir ülke olarak; kaçınılmaz insani haklardan dahi vazgeçilebildiği, kendileri yerine başkalarının yargılarıyla güdülen milletsi bir yığın oldukları aşikârdır.

Geçen akşam habertürk adlı bir televizyon kanalında cübbeli, sakallı ve aynı zamanda CHP ile çıkar işbirliğine girişmiş hoca’nın ”Batı’daki gibi bir laiklik istiyorum” açıklaması üzerine, sunucunun “laikliğin ne olduğunu biliyor musunuz” şaşkın sorusu üzerine, “özgürlüktür” cevabı; sözde şeriatı, Allah’ın hükümlerini savunduğu sanılan bir hocanın ya cehaletini ya da münafıklığını ortaya koymuştur. Yoksa İslam, o özgürlüğü, barışı, hak ve adaleti tesis etmiyor mu ki laikliği bir yaşam felsefesi olarak kabullenebilmektedir? Acaba laikliğin; Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden seküler, yani din-dışı bir düşünce olduğunu bilmiyor mu? Onu izleyen ve her söylediği söze kayıtsız itaat eden yığınlarda mı bilmiyorlar?

Sadece din adamları mı? 1980 ihtilalına karşı çıkan ve 1982 anayasasını darbecilerin yaptığı totaliter bir dayatma olduğunu savunanların adaleti yağmalamak, yargı üyelerini ideolojileri lehine caydırabilmek ve hukuk karşısında hesap vermemek adına Politbüro mantığıyla kurdukları HSYK’yı laik ve Atatürkçü rejimin bir teminatı olarak himaye etmeye kalkışan oportünist riyakârlara ne demeli?

Sırf vahyi ve Mutlak İrade’yi dışlayabilmek gerekçesiyle özgürlük ve demokrasi aldatmacalarıyla mıhlanan laik düşünce ve putperest devlet; Türkiye’de yaşanan bölünmelerin, düşmanlığın, terörün, kayırmacılığın, yoksulluğun, isyanın, vicdansızlığın, haksızlık ve adaletsizliklerin yegâne sebebidir.

İşte bu laik ideoloji gereği benliğinin esiri olup Kürtçülük adına binlerce vatandaşını katlederek halkını gözyaşına ve acılara boğmak suretiyle perişan eden Abdullah Öcalan, aslında rejimin kışkırttığı ve laik düşüncenin doktrinleriyle hareket eden bir suçludur. Ancak düşünce ve eylemlerini Atatürk ulusçuluğu lehine değil de Kürt milliyetçiliği hesabına amaçlamasından kendisi teröristlikle yaftalanmıştır. CHP’li Nazi Onur Öymen’in Atatürk’ü referans göstererek Kürt ve Alevileri topyekûn katletmek fikri, Apo’nunkinden çok daha korkunç olmasına rağmen; rejim bayraktarları kendisini suçlama bir yana, Deniz Baykal başta olmak üzere tamamı sahiplenmiştir.

Yıllardır laiklik ve Atatürk milliyetçiliği hedefine akıtılan kanlar, zorbalıklar, zulümler, yasaklar, darbeler ve katliamlar devletin oligarşik Anıtkabir Tapınak Şövalyelerince yapıldığından meşru sayılmış, asıl terörist ve katillikle suçlanması gereken idamsı failler, vatan-cumhuriyet edebiyatıyla aklanmışlardır.

Onca dehşetsi darbe planları, millete ihanet belgeleri ve özellikle vahye iman etmiş Müslümanları katletme, hapsetme ve işkencelerle yıldırma düşünceleri sözlü ve yazılı kanıtlarla deşifre olmuşken, üniformalı ve üniformasız mücrimlerin tahliyeleri ve korunup kollanmaları, Türkiye’nin bir hukuk devleti değil ataist (Kemalist) diktatörlüğüyle idare edilen totaliter bir derebeylik olduğunu ortaya koymuştur.

Apo ve bir avuç çetesiyle, meclisi ve hükümetleri dize getiren CHP ve Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri kıyaslandığında; kimin daha cani ve tehlikeli olduğu son derece alenidir.

Onlar için bu ülkede vahye iman etmiş bir Müslüman özgürce yaşayamaz, eşit haklara sahip olamaz, iktidara gelemez, kendilerini yönetecek ve diktatörlüklerinin aleyhine millet lehine yasa çıkartabilecek bir çoğunlukta ve makamda bulunamazlar. Anti laik ve Atatürkçüler köledir, laik ve Atatürkçü cumhuriyet var oldukça köle kalmaya mahkûmdur despot anlayışları; bitmez tükenmez çatışmaları, ayrılıkları, kutuplaşmaları, nefretleri, ihanetleri ve acımasız planları doğurmaktadır.

Bu sebeple gerek Genelkurmay’ın deşifre olan darbe planları, gerek yüksek yargının rejim lehtarı suçlu aklama ve gözetleme operasyonları, gerekse CHP’nin cumhuriyet ve demokrasi adına avukatlığı, işbirliği ve destekçiliği, aslında anormal sayılmamalıdır. Her ne kadar gizlenmek istense de soğuk bir savaşın sürdüğü, her geçen gün ısınarak, kaderce belirli o günde patlak vereceğine hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Hiçbir halkın haykırışını ve dirilişini silahlar susturamaz. Ancak para, marka, sanatçı, futbolcu ve uçkuru peşinde koşan yığınların susmalarına “HÖD” bile kâfidir.

Devletin temelini bombalayan öyle ideolojik bir yargı duvarıyla çerçevelenmişiz ki, meclisten çıkan kararları iptal edebilme müstebit yetkilerinin yanı sıra referandum dahi onların iznine bağlıdır. Açıkça da anlaşılacağı üzere anayasa da yazılı olan millet egemenliği, meclis iktidarı veya millet adına alınan yargı kararları pratikte hiçbir anlam ifade etmemekte, halkın, ideolojik askeri ve cübbeli despotizmin kuşatması altında süründüğü her alanda görebilmektedir. “Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.” Platon

Halkın seçtiği meclisin özgürlük, bağımsızlık ve egemenlik adına yekvücut karar alamayıp statükoyu devam ettirici bir bölünmüşlüğü sergilemesi diktatörlüğü indirememekte, dolayısıyla millet aleyhine düşünülen ve yapılan tertip ve eylemler demokrasi gerekçesiyle hukuklaşabilmektedir.

Tamamen milletin egemenliği, eşitliği ve hukuku adına yapılmak istenen Anayasa değişikliğine kıyametsi bir tepkiyle feryat eden jakobenler, anayasanın toplumsal bir uzlaşı olduğunu ve uzlaşmayla çıkabileceğini ifade etmeleri; halkımızı aptal sanmalarından alçaltıcı bir hakarettir. Bu millet zannettikleri gibi gerçekten o kadar salak mı ki, seçtikleri hükümete bile tahammül edemeyen, inançlarına hakaret eden, varlıklarına katlanamayan, gördükleri yerde aşağılayarak dışlayan, iktidarda oldukları halde darbe ve provokasyonlarla kıyım planlayan azgın ve acımasızların uzlaşma manipülasyonlarına kansın? Acaba ünlü Müslüman Türk düşmanı şeytan Vlad Tepeş’ten ne farkları var?

CHP ve Genel Başkanı Deniz Baykal’ın darbe planlarına, teröristlere, suçlulara, tanıklara müdahaleye, millet aleyhine düzenlenen komplolara sahip çıkarak failleri açıktan müdafaa etmesi, hatta avukatlığını ilan edebilecek kadar fütursuzca doğrudan desteklemesi, aslında ideolojik fanatizmden bakıldığında pek yadırganmamalıdır.

Demokrasi öyle sihirli ve tutsaklığı meşrulaştırıcı bir parola ki darbecisi de, katliamcısı da, mevcut durumu savunanı da bir can simidi misali sarılabilmekte, böylece demokrasinin boyundurukçu, jenositçi ve despotçu düşüncelere de deva gizemi sürebilmektedir. Oysa demokrasi, kavramsal amacının aksine Mutlak İrade’ye karşı insanı etkin ve üstün kılan sinsi bir terminoloji olup, Allah’a inanıp iman edenlerin demokrasi talepleri inandırıcı bulunmamakta ve hedef için bir araç olarak kullanıldığı varsayılmaktadır. Demokrat olabilmen için mutlaka özde laik veya sekülerist bir düşünceye sahip olma zorunluluğu vardır.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Anıtkabir Tapınak Şövalyelerini arkasına alarak dilediği gibi meydan okuyup, halkın iktidara gelmemesi adına çevirdiği entrika ve komplolar, Abdullah Öcalan’ı kuzu masumluğuna dönüştürmüştür. Deniz Baykal’ın halkına karşı böylesi acımasızlığı ve fırsatını yakaladığı an en zalim diktatörlere bile rahmet okutturacak kin ve nefreti, üslup ve lafebeliğindeki üstün yeteneğiyle dikkatlerden kaçsa da, acıtıldığı anda saklamayı başaramadığı refleksleriyle de açığa çıkmaktadır.

Bu sebeple ideolojisine bağlı silahlı güçlerin yanı sıra yargıdaki hâkimiyeti, ne kadar güçlü olduğuna açık bir delil olup, bundan ötürü milletin peygamberine küfredebilen, halkının bir bölümünün katlini savunan, Müslüman halkının kılık ve kıyafetlerine savaş açabilen, terör örgütlerine arka çıkabilen, tehdit ve şantajlarla hükümete, meclise ve Müslüman halka korku salan nasıl organizeli bir çete oldukları ortadadır.

Apo’dan çok daha insafsız ve insaniyetsiz Deniz Baykal’ın, tıpkı Apo’nun peşine düşenlerin mahvı misali çok daha şiddetli bir acıya ve hüsrana uğrayacakları kesindir.

Herkes şunu çok iyi bilmelidir ki ülkenin bağımsızlığı, bütünlüğü, refahı ve güvenliği için Deniz Baykal’ın da İmralı’ya gönderilip ömür boyu hapsedilmesi abartı sayılmamalıdır.

Anayasa değişikliğindeki totalitarizminin bel kemiği yüksek yargı ile ilgili yeterli olmasa da yapılmayı düşünülen açılım, necip milletimiz için büyük bir fırsattır. Ne Baykal ne Bahçeli ne köşe bucak dolaşan sözde hukukçu şaşkınlarına ne de medya borazancılarına itibar edilmemeli, Ak Parti ile doğrudan ilgisi olmayan referandumun Türkiye’de söz sahibinin askeri ve cübbeli darbecilerin değil millet olduğunu kanıtlamak açısından hayati bir yükümlülük taşıdığı akla ve kalplere nakşedilmelidir. Temelinde adalet olmayan bir devlet, ancak tabela devletidir.

“Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamaktır.” İhering

5 Mart 2010 Cuma

Kalleşsi riyakârlık…

Kimliği her ne kadar cumhuriyet hukuk devleti olsa da gizliden gizliye oligarşiyle yönetilen ve halk iradesinden kopuk “tabela devlet”leri, cumhuriyet ve demokrasinin temel prensibi olan referandumdan ısrarla kaçınır, sözde bağımsız ancak ideolojik rejimin garantörü millet meclisi ve bürokrat güçlerin danışık ve dayanışmalarıyla oluşturulan konsensüsle totaliter rejim özenle korunarak; halk iradesi, hiçbir zaman hayvan hakları kadar kıymete bile tabi tutulmaz. Sadece seçim gibi bir manipülasyonla statükonun otoritesini devam ettirecek devşirme aday ve partilerle millet öyle kandırılır ki, mevcut durumun değişeceği umuduyla tercihini yapan vatandaşlar, hiçbir şeyin neden farklı olamadığı hayretiyle dövünür, buyurgan rejim karşısında oylarının çöpe muadil bir değer taşıdığı gerçeğini muhakeme edemeyerek, yeni taşeronları seçmekle dileklerine kavuşabileceklerini zannedip, esaretsi zincirlerin altında ömürlerini tüketip giderler.

Cumhuriyet rejiminin olmazsa olmazı referandum; halkın satın alınamadığı, baskı ve tehditle yönlendirilemediği ve hiçbir gücün bozamadığı tartışılmaz bir karar olup, genelde anayasa değişiklikleri, rejimce yasaklanan ancak halkça özgürlüğü talep edilen yasaların kabulü, halkın totaliter anayasa mahkemesinde, yüksek yargısında veya silahlı güçlerin dayatmasında aşamadığı taleplerini elde edebilmek maksadıyla iradelerini ortaya koyduğu katkısız bir oylamadır.

Cumhuriyet ve demokrasi tiyatrosuyla halkı aldatan çakma rejim; halk iradesinin doğrudan doğruya yönetime yansımaması için öylesine temsili demokrasi gibi bir hileyi allayıp pullamışlar ki, sözde seçtiği vekillerle temsil edildiğini düşünen halk, nasıl kendi elleriyle korkunç bir ihanetin çarkı olduklarını hesap edememişlerdir. Gerek parlamento gerekse hükümet tıpkı hâkimler gibi tarafsız ve adil olması gerekirlerken; her iki kurum da devletin ve rejimin muhafızlığını yaparak çıkarlarını korumakta, böylece halkı bir köle misali itip kakarak; sıkıntı, arzu ve taleplerine aldırış etmeksizin ninnisel gerekçelerle geçiştirmektedirler.

Oysa Cumhuriyet rejimini esas alan halk; ilk elden yönetime katılması, görevi sadece temsilcilerini seçmek değil, gerek anayasayı yapmak gerekse yasama yetkisine oylarıyla doğrudan iştirak etmek ve söz sahibi olmakla mükelleftirler.

Yetkili makamın bir kanun tasarısı veya teklifinin esaslı kısımları hakkında halkoyuna başvurması mecburiyken; ideolojik rejimin marjinal güçlerince engellenmekte, böylece despotizmin çizdiği sınırların dışına çıkılamayarak, sözde halkı temsil ettiği sanılan kuklalaştırılmış parlamento, maalesef diktatörlüğe meşruiyet kazandırmaktadır. Oysa cumhuriyetle idare edilen rejimler, yasama organı olan parlamentonun hazırladığı kanunlar hakkında halkın oyuna aslen müracaat etmek zorundadır.

Her ne şart ve koşulda olursa olsun, muhalefet karşıda çıksa ya da rejimin aleyhine dahi olsa meclisin hazırlamış olduğu kanun tasarısı, yürürlüğe girmeden önce halka sunulmalı, menfi veya müspet tasdiki alınmak zorunluluğu hiçbir gerekçeyle geçiştirilmemelidir. Ancak totalitarizmle idare edilen toplumlar; Türkiye’de bizzat şahit olunduğu gibi ya darbelerle ya da Anayasa Mahkemesi yahut diğer yüksek yargının kalkansı misyonlarıyla püskürtülmekte, dolayısıyla halkın dileğine set çekilerek, parlamento ve hükümetin de göstermelik bir figüran veya emir eri oldukları açığa çıkmaktadır.

Türkiye’nin cumhuriyet ya da demokrasiyle yönetilen bir rejim olmayıp Atatürk diktatörlüğüyle inşa edilmiş ideolojik bir otokrasi olduğu, 1924 anayasasıyla belgelenmiştir.

Sözde milletin egemenliği adına monarşi iddiasıyla Osmanlı Devletini yıkıp, adı Türkiye Cumhuriyeti olan ancak şahsına münhasır bir devlet kuran Atatürk; 1924 Anayasasıyla meclise diktatörlük hukukunu bizzat kendi kazandırmış, sözlerinin aksine milletin kararsal iradesini zerre kadar önemsemeyip, 1924 Anayasasını referandumla halkın oyuna sunmayarak, şantaj, tehdit veya niteliksiz oy sayımıyla muhalefeti etkisiz kılıp, meclisteki oylamayı üçte iki çoğunlukla değil 158 oyla kabul ettirerek, hem milleti hem de anayasal niteliği hiçe saymıştı.
Atatürk’ün kendi adına kurduğu sözde cumhuriyet'in sadece devletin değil hükümetin de şekli olduğuna dair ideolojik bir vurgu yapıp, CHP teşkilatı yoluyla meclis üzerinde kurduğu mutlak otorite yüzünden antidemokratik tek parti rejimiyle CHP'nin “altı umde” sini de anayasanın temel ilkesi yapması, tartışılmaz diktatörlüğünü perçinleştirmişti. Dolayısıyla Osmanlı Devleti yıkıldı, yerine Atatürk Devleti ya da CHP Devleti kuruldu.

Bu sebeple CHP’yi de kapatan Kenan Evren darbesini, karşıda olsam tebrik ediyorum.

1961 ve 1982 anayasaları her ne kadar darbeciler tarafından hazırlanmışlar ise de, halkın oyuna sunulmalarından ötürü 1921 ve 1924 anayasaları gibi gayrimeşru değiller ve “darbe anayasası” diye eleştirmesini de doğru bulmuyorum. Onların halka gidip sözde sivil sanılan meclisin gitmeye cesaret edememesi, aslında kimin totaliter oluğunu kanıtlamaktadır.

Dikkatle irdelendiğinde Osmanlı’nın yıkılıp yerine Atatürk Devletinin kurulmasındaki gizli amaç; tamamen din ve İslam dünyasının halifeliğini üstlenen Osmanlı’nın haçlılara hükmetmesini engellemekti. Bu gücün kırılması ve milletimizin İslam’dan aldığı motivasyonla haçlıları yenilgiye uğratması, dünyaya adil bir düzen ve barış getirmek istemesi, ancak içten bir parçalanma ve ihanetle aşılabilirdi. Böylece Yahudi-mason ittifakının hazırladığı senaryoyla dünyaya hükmeden Osmanlı sinsice zayıflatılarak yıkılmış, böylece masonların idaresindeki CHP; kanlı devrimlerle devleti ele geçirmeleri akabinde "Devletin dini Din-i İslam’dır” ilkesini öncelikle anayasadan kaldırarak, sekülerizm’e yani laikliğe geçişin altyapısını hazırlamış, ayrıca Türkçülük gibi bölücü bir ırkçılığı da anayasalaştırarak darmadağın etmişlerdir.

İşte bugün yaşadığımız gerginlikler, darbeler, terörler, çatışmalar ve bölünmeler; bu temel yanlışın bir sonucu olup, mutlaka halkın yasamaya hükmetmesini zaruri kılmaktadır.

Egemenliğin ideolojik devletin dayatmasıyla çeşitli organlara bölünmesi, kurumlar arasında uyumlu çalışma ortamının sağlanamamasına, seçilen meclis ve hükümetlerin asla iktidara kavuşturulmayarak şantaj ve tehditlerle yetinmeyip, yargıyla, olmadı silahla etkisizleştirilerek alaşağı edilmeleri, şüphesiz halkın doğrudan yönetime katılmamasındandır. Siyasi ve sosyal istikrarsızlığın, çok başlılığın, yüksek yargı, Genelkurmay ve terör örgütlerinin meydan okuyabilme cesaretlerinin nedeni; halk iradesinin dışlanmasıdır.

Ne var ki ancak diktatörlüklerin yaptırımı olan değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez kanunların metazori yürürlülükleri, 1961 ve 1982 anayasalarında da hassasiyetle korunmuş, halkın onayına sunulan anayasaların ruhu değil de çelişkili fiziki önemi süslü bir paket halinde hediye edilerek, köklü ve kalıcı bir çözüm gerçekleştirilememiştir. Buna rağmen halkımız tarafından kabul edilmesinden dolayı yine de hiç kimsenin itiraz hakkı bulunmamalıdır.

Devleti, vatandaşın önünde tutan despot kanunlar yüzünden, Türkiye’de hiçbir yasa ve düzen halk tarafından değil tepeden inme yapılmakta, dolayısıyla faşist adaletsizlikler, bölücü, baskıcı ve totaliter anlayışların üremesine mani olunamamaktadır. Meclis ve hükümetlerin bir piyon ve Atatürk diktatörlüğünün rutin işlerini yapmakla mükellef bir yüklenici oldukları gayet açıktır.

Bugüne kadar gelen hükümetler arasında en çok umut duyulan AK Parti hükümeti bile 8 yıldır sözde iktidar olduğu Türkiye’de anayasal hak olan referandumu çalıştırmaya cesaret edememiş, çıkardığı kanunları ya ideolojik yargı duvarına çarptırarak ya terörist şövalyelerin sözcüleri olan muhalefetin direnişlerine karşı koyamayarak ya da Genelkurmay’ın emrine boyun eğerek, kangren olmuş sorunların üstesinden gelememiştir. Oysa gerçekten samimi olsalardı; yapmak istedikleri değişiklikleri paketleyip meclisten geçirerek, doğrudan halkın onayına sunar; ne yüksek yargı ne muhalefet ne de silahlı güçlerin velayetsi baskılarına muhatap olmadan hem hedef olmaz hem de tartışmalara son verirlerdi.

Her kim yapılacak değişikliklere karşı ise; er meydanı olan halk oylamasında ret oyu verir, böylece karşı duruşlarındaki haklı mazeretlerini halk iradesinin takdirine bırakırlardı. Neden yapmaya cesaret edemiyorlar? Halktan daha üstün bir karar organı mı var ki ısrarla uzlaşma arayışı safsatasıyla Genelkurmay’ın, yüksek yargının, medyanın, muhalefetin, sivil toplum örgütlerinin, sanatçıların v.s, gibi politize olmuş ideolojik ve fırsatçı resmi ve tüzel bir avuç insanın halkı temsil edebileceği ve gıyaplarında karar verebileceklerini düşünebilmektedirler? Yoksa gizli bir oyunun figüranları mıdırlar?

Rejim, kendini öyle mıhlamış, kurumları ve halkı mahkûm etmiş ki; bayraktarlığını yapan ne yargı ne de ordu, yetkilerini halkın iradesinden almaktadırlar. Meclis ve hükümet fizikken yetkisini halktan aldığı görüntüsü verse de, ruhen Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin ideolojik çıkarlarını gözetmek zorunda; en basiti, milletvekili veya bakan andı bile Atatürk ilkeleri ve laikliğin üzerine yapılmadığı takdirde parlamentoya girmeye ve hükümet olmaya hak kazanılamamaktadır.

Türkiye’deki gibi totaliter rejimler, asla halk iradesini tek güç olarak kabul etmez; yasama-yürütme-yargı gibi birbirinden bağımsız, ezici ve rakip güçler oluşturarak, akılları sıra demokratik sistem hilesiyle köle halkı, yönetimden uzak tutmaya çalışıp, rejimin tutsaklarına dönüştürürler. Eğer bir yargı; parlamentonun çıkardığı yasaları iptal edebiliyor; partileri kapatabiliyor ise; aslında o parlamentonun özgür değil ideolojik yargının vesayeti hafif kalır, doğrudan hegemonyası altında olduğu tartışılmazdır.

Halkın seçtiği vekillerin zincirlendiği ideolojik bir düzende, halk iradesini ortaya koyacak bir referandumun söz konusu mümkün olamamaktadır. Çünkü referandumdan çıkan kararı bozabilecek ne bir Anayasa Mahkemesi ne de başka bir güç vardır!

Statükocu gazeteci, bürokrat ve politikacılar, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi referandumdan kaçar, tutsakları altındaki parlamentoda çoğulcu demokrasiyi savunarak, yargı veya darbeyle, beğenmedikleri kararları kolayca tarumar ederler. Ancak çoğunlukçu demokrasi olan referandumu sandık demokrasisi tanımıyla küçük gören faşist rejim yanlıları, halk iradesinin tek güç olmasını rejim aleyhine büyük bir tehlike görürler.

Cumhurbaşkanı, başbakan ve hükümet üyeleri! Nasıl bir baskı ve tehditle karşı karşıyasınız ki, çözümün tek kaynağı olan referandum müessesesini çalıştırmayarak, halkı statükoya ve diktatörlere peşkeş çekebiliyorsunuz? 61 ve 82 darbecileri kadarda mı halkınıza saygı duymuyor ve iradesine güvenmiyorsunuz? Tüm gerginlikleri, sıkıntıları, tartışmaları, haksızlık ve adaletsizlikleri bitirecek olan referanduma gitmekten korkuyor mu, yoksa gitmenizi engelleyen bir baskı ve tehditle mi karşı karşıyasınız? Haydi bakalım, referandumdan çıkacak karara o burnundan kıl aldırmayan Genelkurmay, yüksek yargı, gazeteciler ve bilumum Atatürk diktatoryasının şövalyeleri karşı koyma cesareti bulabilecek ve doğrudan muhatap olan halka meydan okuyabilecekler mi?

Etrafı mayınlarla çevrilmiş TBMM’nin tek başına “Anayasa Değişikliği” yapabilmesi söz konusu değildir. Bırakın halk yapsın, bırakın halk muhatap olsun…

Uzlaşmayı halk iradesinde değil de neden ataist terör örgütlerinin sözcüleri ile yapmakta ısrar ediyorsunuz? Statükocu Baykal ve Bahçeli ile uzlaşma arayışındaki inadınız; provokatörleri, Ergenekon’u, Kafes’i ve Balyoz’u meşrulaştırmayacak mı? Çocuklarımızı parçalayacak ve halkı katledebilecek kadar canavarlaşmışların arkalarında durabilecek kadar vicdansızlaşmışların fikrine danışmak, rızasını almak, işbirliğine kalkışmak; millete, özgürlüğe, hukuka ve adalete bir ihanet değil midir?

Onların halkı temsil etmediği, riyakâr yüzlerini ustaca gizleyerek aldatmalarının neticesi toplumuzun bir kısmınca seçilmiş olmaları yanıltmamalı, zaten halkın lehine yapılacak bir referandumda gerekli cevabı alarak silinip süpürüleceklerinin de kaçınılmaz olacağı unutulmamalıdır. Yeter ki biraz cesaret, kararlılık ve vakurlu bir duruş…

Gerek Türk-Kürt kardeşliğiyle ilgili açılım, gerekse fevkalade hayati önem arz eden yargı reformuyla ilgili anayasa değişiklikleri, derhal halkın iradesine sunulmalı, böylece despotların yolları kapatılmalıdır.

Artık yıllardır aynı gazeli okuyan ezberci kavram cambazlarından bıkılmış, bireyi öne çıkaracak somut adımlar atılarak, devlet idaresi doğrudan, sahibi olan halka devredilmelidir. İdeolojik yargıca iptali aşikâr olan gerek türban yasağı ve gerekse eğitimdeki eşitsizlik ile ilgili bölücü ve bunaltıcı birçok sorunu mecliste çözmek yerine doğrudan referanduma götürülseydi; şüphesiz kökten bir sonuca ulaşılacak, dolayısıyla gündemi işgal eden beyhude tartışmalar ve gerginlikler uzamayacak, toplumun aşağılanan ve dışlanan bireyleri de gözyaşlarına ya da göçebeliğe mahkûm edilmeyecekti.

Ayrıca “türban” ile ilgili AK Parti Hükümetinin sözde MHP desteğiyle çıkardığı yasanın, CHP’nin Anayasa Mahkemesine itirazlıyla nasıl kökten çözümsüzlüğe ulaştığı ve sırf referanduma gidilmemesi için MHP’nin CHP ile yaptığı gizli pazarlığı hatırlatmak isterim. Eğer AK Parti böylesine kalleşsi bir riyakârlık içinde değil ise, yine referandumun önünü kesebilmek adına yapmayı düşündükleri “Anayasa Değişikliği” girişimlerinin de aynı tezgâhla meclisten geçirilip, akabinde Anayasa Mahkemesine yapılacak itirazla reddedileceği akıllardan çıkmamalıdır.

AK Parti’nin söz ve davranışlarından anladığım kadarıyla çözüm isteyen ama statükocularca izin verilmeyen mağdur ve çaresiz rolü oynamak istediğidir. Ancak referandum gibi sonucu tartışılmaz ve hiçbir yargıca bozulamaz bir yolun yok sayılmasını hiç kimseye izah edebilmesi mümkün değildir.

Meclis ve cumhurbaşkanının çıkarılan kanunlarda mutlak yaptırımlarının bulunmadığı ve son kararı yüksek yargının verdiği gerçeğini çok iyi bildikleri halde taktiksel kandırmalara devam eder, referanduma giderek son noktayı koymak yerine tiyatro sahnesinden farksız meclis ve salt yetkisi olmayan cumhurbaşkanlığı onayı gibi orta bir oyunu sürdürür, çözümü referandumda değil de iptali kesin mecliste aramaya kalkışırlarsa; bilsinler ki perde arkası pazarlıkların, artık uyanmaya başlayan halkın dikkatinden kaçmayacağıdır.

Örneğin; millete ihanet belgesi olan “irticayla mücadele eylem planı” ile ilgili Alb. Dursun Çiçek’e baştan beri sahip çıkarak, belgeyi çöpsel bir kâğıt parçasına benzetip yargılanmasını sabote eden Genelkurmay’ın Jandarma kriminal laboratuarlarında imzasının gerçek olduğu belgelendikten sonra Askeri Savcılığın tutuklanmasını isteyip Askeri Mahkemenin reddetmesi nasıl hiçbir samimiyet içermiyorsa, hükümetin de referanduma yanaşmayıp meclisten sonra dolaylı yollardan Anayasa Mahkemesini adres göstermesi, aynı samimiyetsizliğin bir göstergesidir.

Yedi düvele kök söktürmüş milletimin hiçbir ferdi güdülmeye izin vermez ve hilkatte bir eşi olanın hegemonyalığını sindirmez!

Yeter ki neyin ne olduğunu dikkatlice irdelesin ve maskelerin altında saklanan kalleşsi riyakârları hiçbir etki altında kalmaksızın teşhis edebilsin…

Tek çözüm referandum…


2 Aralık 2009 Çarşamba

Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar…

İsviçre'deki ''minare'' referandumuyla ilgili davul misali gürlemeler, şovdan ibaret hiçbir değeri ve yaptırımı olmayan sirksel gösterilerdir. Sözde Müslüman ülkelerin, Hıristiyan ve Yahudi egemenliğinde dinler arası diyalogu ve medeniyetler arası ittifakı geliştirip pekiştirme taraftarı olan dini cemaat ve hükümetler; İsviçre’nin referandumundan duydukları elem rahatsızlıklarının altında camilerin minarelerden yoksun bırakılması veya ezan okunması değil, gizli amaçlı hedeflerine ulaşamama endişesi yatmaktadır.

Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.

Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.

Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?

Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.

Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?

Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.

Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…

İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?

Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.

Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…

Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…

Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.

Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?

Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…

Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…

Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?

“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda