Filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2009 Salı

‘Dostum ve arkadaşım’ iltifatları yeterli…

Millet olarak nasıl bir lanetle karşı karşıyayız ki içeride Atatürk, dışarıda ABD’ye kul olmaktan sıyrılamıyor, varlıklarını kurtarıcı tazimiyle zihinlerimize ve kalplerimize işleyerek, sözlerini tanrısal bir mutlakmış değerinde inanıp itaat edebiliyoruz. Madem öyle; Atatürk ve ABD’nin neden terör musibetinden, ekonomik sıkıntılardan, felaketlerden, ayırımcılıktan, can ve mal kayıplarımızdan kurtaramadığını hiç sorgulamıyoruz.

Zamanında dünyaya hükmetmiş milletimiz; bugün Obama’nın Başbakanımızı nasıl karşıladığını, 1 saat 40 dakika görüşme lütfunda bulunduğunu, çift limuzinle Beyaz Saraya götürüldüğünü ve yemek verdiği gibi son derece aşağılık bir kompleksle övünebiliyor ise, o millete, hükümetine, aydınına ve medyasına kim saygı gösterir? Sanki T.C’ nin önceki hükümetlerinde de tablo aynı değil miydi? Peki, Obama geldiğinde Türkiye’de durdurulan hayata mukabil bir karşılık verildi mi sorusunu, sanırım birçoğunuzun sorgulayacaktır.

Başbakan Erdoğan’ın kuvvetli umutlarla yaptığı ABD ziyareti ve Obama görüşmesi, ABD’nin merhametten ve adaletten nasip almamış oportünist ve emperyalist politikasının hiç değişmediği ifadelerden anlaşılmış, ancak her zamanki gibi Türkiye lehine şovsal bir atraksiyondan öte bir sonuç çıkmayacağı kabirdekilerce de kavranabilmiştir.

Ne acıdır ki üzerlerine ölü toprağı serpilmiş mühürlüler, fevkalade anlaşılabilir mesajları öyle saptırarak yorumlayabilmektedirler ki, ABD’nin PKK’yı düşman bellediği, terörist faaliyetlere karşı savaşma anlamında dünyanın neresinde olursa olsun birlikte hareket edileceğini, Türkiye’nin vazgeçilemez dost bir müttefik olduğunu, v.s,v.s.

Yıllardır süregelen beyhude sözler, her ABD ziyaretinin klişeleşmiş “sırt sıvazlayıcı” vaatlerden öte hiçbir eylem taşımamakta, sözde terör adına on binlerce km uzaklıktan Afganistan, Pakistan ve Irak’a topyekûn saldırırlarken, bizzat işgal ettikleri Irak’ta üslenen PKK’yı, müttefiki Türkiye’ye tercih ederek, Kuzey Irak’tan çıkmasında yahut etkisizleştirmesinde tek bir adım dahi atılmamaktadır. Çünkü amaçladıkları emperyalist hedefler için, PKK’yı Türkiye’ye karşı joker niyetle şantaj ve tehdit olarak kullanmaktadırlar.

Ne PKK, ne ekonomik çıkarlar, ne AB üyeliği, ne Karabağ ve Filistin işgali, ne de Kıbrıs meselesi Obama’yı hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. Obama’yı, ABD’nin değişmez politikası olan Afganistan, İran ve Ermenistan tasa etmekte, ancak barbar stratejileri doğrultusunda olabilecek müstemlekesel bir itaat Türkiye’yi değere tabi tutmaktadır.

Afganistan’a muharip asker gönderecek misin; İran’a olacak ambargo ve saldırıda ABD’nin yanında yer alacak mısın; işgal edilen Azerbaycan topraklarından Ermenistan’ın geri çekilme edebiyatını bir tarafa bırakıp, anlaşmayı meclise götürerek, diplomatik ilişkilere başlayacak ve kapıları açacak mısın; her şart ve koşulda ABD’nin çıkarlarını koruyacak ve üzerine düşeni yapacak mısın? Gerisi palavra…

Başbakan Erdoğan’ın Barack Obama ile birlikte yaptığı görüşme bildirgesinin dışındaki açıklamaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığı, birlikte dile getirmedikleri konuları tek taraflı açıklamanın hiçbir inandırıcılığı olmadığını düşünüyorum. Ancak Irak işgali öncesi yapılan ihanetsel pazarlıkların bir benzeri yapıldı mı, doğrusu bilemiyorum. Başkan Obama’nın, Başbakan Erdoğan konuşurken yüzünün aldığı sert ve manalı bakışın yorumunu sizlere bırakıyorum.

Neden muhatap olarak APO değil de Obama ile işbirliğine girişildiği ve yardım dilenildiği, sanırım terörü önlemek ve akan kanı durdurmak istenmeyişindendir. APO terörist ise, Obama nedir? ABD nasıl terörsel işgal ve saldırılarla besleniyor ise, Türkiye’deki güçlerde aynı taktiği uygulamaktadırlar.

Dünkü yazımda Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine dikkat çekmiş, tutuklanan ve deşifre olanların hiçbir önem arz etmediği ve organize örgüt tamamıyla ele geçirilmeden terörün, katliamların, provokasyonların, cinayetlerin ve can yakan gösterilerin önünün kesilemeyeceğini vurgulamış, her ne olursa olsun “açılım” projesinin hızla sonuçlandırılmasını, böylece kandan ve terörden beslenenlerin gıdalarının kesilmesi önemini işaret etmiştim.

Bugün yedi askerimiz şehit, üç askerimizde ağır bir şekilde yaralandığı halde faillerin hiçbir izine rastlanamaması, sizce normal mi? Fevkalade hassas güvenlikten geçmiş ve özenle seçilmiş MİT elemanları dahi terör örgütünün üyesi olabiliyorsa, düşünün nasıl bir tehdit ve tehlike içinde yaşadığımızı!

Hiçbir terör örgütü onca askerimizi şehit edip, tek bir kanıt bırakmadan ortadan kaybolamaz. Hani nerede istihbarat, radarlar, helikopterler ve güvenlik güçlerimiz? Hrant Dink’in katilini birkaç saatte yakalayan devlet, 10 askerinin canilerini ele geçiremiyor mu? Eğer öyleyse PKK ya da başka bir terör örgütünü değil, ya içine bakmalı ya da beklenti içindeki dost ve müttefik yabancıya!

Kimliği açık ama özenle korunmaya çalışılan asıl düşmanın üzerine cesaretle gidilmez ise, daha çok canlar yanacak, analar, babalar, eşler ve çocuklar ağlayacak…

Atatürk’e ve Obama’ya değil, Yaratıcınız Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yetecektir.


28 Ekim 2009 Çarşamba

Adolf Hitler mi, yoksa İsrailoğulları mı daha zalim…

İnsanların olayları sığ değerlendirmeleri sonucu vardıkları kararlar, fıtratsal yaratılış gerçeğini irdelemeksizin güttükleri yargılar olmalarından fevkalade vahim bir yanılgının içinde bocalamalarına neden olmaktadır.

Güya Yahudilere soykırım yaptığı iddiasıyla dünyaca mahkûm edilip “canavar” yaftasıyla damgalanan Hitler; zillet ve lanetle mühürlenmiş olan İsrailoğullarından çok daha az zararlı, insaflı ve merhametliydi.

Yoksul, yetim ve eğitimsiz bir geçmişi olan Adolf Hitler’i, dünyaya yayılarak fitne ve bozgunculuk çıkarmış, peygamberleri öldürmüş, arka çıkarak topraklarında yaşam hakkı tanımış sultanları ve devlet başkanlarına suikastlar düzenleşmiş, toplumları bölmüş, kendilerinden başkasını insan saymayarak kanlarını dökmüş ve yurtlarından çıkarmış, isyan ederek haddi aşmış olan Yahudilerle kıyaslamak, takdir edersiniz ki pek adil olmasa gerek…

Vahyi ve tarihi incelediğinizde; Yaratıcı Allah’ın verdiği nimetlere ve bir zamanlar cümle âleme üstün kılınmalarına nankörlük ve ihanet etmelerinden, azgınlık derecesinde kibre kapılarak yeryüzünde fesat çıkarıp düzeni bozmalarından, tıpkı cennette yaşayan şeytan misali ebedi olarak lanetlenmişlerdir. Kötülüğün, yalanın ve hilenin yegâne adresi olan Yahudiler; ne insanlara ne de dinlere hoşgörü ve saygısı olmayan sinsi emperyalistlerdir.

Zulüm, azgınlık ve bozgunculuklarından dolayı Allah, onlara öyle lanet etmiş ve aşağılamıştır ki, hiçbir topluma yasak kılmadığı helal olan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kılarak, insanlık âlemi için nasıl bir tehlike ve pislik olduklarını deşifre edip, insanların onlardan sakınmalarını telkin etmek suretiyle hiçbir sözlerine, akitlerine ve dostluklarına güvenilmemesini buyurmuştur. Çünkü onlar, kendilerinden başkasını insan seviyesinde görmeyip herkesi düşman bellemiş yeryüzünün en zalim, en egoist ve en narksist yaratıklarıdır.

“Yahudilerin yaptıkları zulümden, bir de çok kimseyi Allah yolundan çevirmelerinden, menetmelerinden dolayı kendilerine (daha önce) helal kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık.” Nisa. 160

Müslümanlar ve Hıristiyanlar başta olmak üzere diğer inanç sahiplerini başka ilahlara tapınan putperestler olmakla hedef gösterip, dolaylı yollardan öldürülmelerine hükmetmeleri, onların bir insan değil, en aşağı sapıklar olduğunu kanıtlamaktadır. Bu durumda sadece bir birey olan ve devam eden fiziki bir varlığı bulunmayan Adolf Hitler, her devirde dünyayı tehdit ederek insanları birbirine düşüren kıyıcı ve bozguncu Yahudilerin yanında son derece masum bir kişilikti…

Gelmiş geçmiş en acar ajitasyon ve etkileşme cambazı Yahudiler, sinsi ve acımasız duygularını kamufle ederek sözde soykırım manipülasyonuyla dünyayı kandırmayı başarmış, böylece ekonomik ve siyaset dünyasına hükmederek, neredeyse tüm iktidarları amaçlarına yönlendirebilmişlerdir. Yayın, propaganda ve senaryolaştırdıkları sinema filmleriyle kendilerini acındıran İsrailoğulları, binbir türlü yalanlarla Hitleri ve Almanya’yı karalamış ama kendi vahşi zulümlerinin kamuoyunca duyurulmasına ağır tepkiler göstererek, Türkiye hükümeti başta olmak üzere tehdit ve şantajlarla bilgilenmenin önünü kesebilmişlerdir.

Soykırım abartısıyla onlarca yıl sözde uğradıkları zulümleri dünya kamuoyuna anlatan Yahudiler, neden Filistinli bebek, çocuk, kadın ve yaşlılara yaptıkları barbarlıkları deşifre eden “ayrılık dizisinden” rahatsızlık duyuyorlar? Ne acıdır ki AKP iktidarı, hamisi olduğu Filistin’e ve insani değerlere bir kez daha ihanet ederek, İsrail’in tehditlerine boyun eğme zilletiyle söz konusu diziye sansür uygulamış, dolaylıda olsa lanetli şeytanın yanında yer almıştır.

İsrail’in vahşetine ve etkisi altında bulundurduğu dünyaya meydan okumasına seyirci kalmakla yetinmeyip, canavarlıklarına bilakis destek çıkan iktidarlar; terörün, katliamın, vahşetin, haksızlık ve adaletsizliğin tek müsebbibidirler.

Yaratıcı’nın kahrettiği bir topluluğu hiçbir güç aklayamaz ve insan statüsünde barındıramaz. Hitler’in merhametsizliğinden ve zalimliğinden nefret eden dünya, neden İsrail’e tek bir eleştiri ve yaptırım getirmiyor? Yoksa Yahudiler insan da, Müslümanlar mı insan değil? Hayvan hakları kadarda mı bir değerleri bulunmamaktadır? Yoksa kafaları ve karınları deşilen o bebeler, caniliği hak mı etmişlerdi?

Durmak bilmez azgınlıkları, Müslümanların kutsal mabedi olan Mescid-i Aksa’ya saldırarak direnen Müslümanların kanlarını dökmek, oruçtan önceki yemekte içebilmek içindir. Kutsal mabetlerini savunan Müslümanların karşısına dikilen terörist İsrail, önce radikal örgütleri kışkırtıp, sonra müdahale gerekçesiyle Harem-i Şerifi yağmalayarak, özünden işgal etmeyi planlamaktadır.

Yaratıldıkları günden itibaren hiçbir sözlerinde durmayan; insanı insan yapan yüce değerlerden hiçbirisini; barış, sadakat, sevgi ve hoşgörüyü içlerinde barındırmayan Yahudiler, yeryüzüne gelmiş geçmiş en acımasız, en karıştırıcı, en kan dökücü, en isyan edici, en yayılmacı ve en sinsi topluluktur. Tek amaçları yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak olan Yahudiler; Allah’ın hışmına mahkûm olmalarından ne bu dünyada ne de ahrette huzur ve güvene kavuşamayacak, maskeledikleri yüzleriyle insanları aldattıkları gibi Allah’ı kandırmayacaklardır. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur…

“Andolsun ki İsrailoğullarının sağlam sözünü aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin arzu etmediğini (ilahi hükümleri) getirdi ise bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.” Maide. 70


Küresel bir deprem misali dünyayı titretmiş olan Adolf Hitler, küçük bir kasabada doğup, yoksul bir ailenin sıradan gümrük memuru bir çocuğuydu. Herkesin geçim sıkıntısı çektiği ve işsizliğin hüküm sürdüğü o dönem, babasını endişeye sevk ediyor ve Hitler’in geleceğini garantileyebilmesi adına memur olmasını isteyerek, ona sürekli baskı uyguluyordu. Ancak sanata olan aşırı ilgisinden ressam olabilmek arzusuyla hayaller kuran Hitler, çok sevip saygı duyduğu babasına ısrarla karşı çıkıp, sanatçı olabilmenin evrensel hazzını tatmak istiyordu.

Karşılıklı inatlaşmaları her ne kadar büyük tartışmalara neden oluyor ise de, annesinin araya girmesiyle ortam geçici de olsa yumuşuyordu. Ayrıca Hitler, okuldaki derslerinde isteksiz olmasından hem çok başarısız, hem de tembel lâkabından öğretmenlerince şikâyete uğruyordu. Resim yapmak, onun idealindeki tek amacı olduğundan sadece ileride işine yarayacağını düşündüğü resim ve benzeri derslere ilgi duyarak, diğerlerini gereksiz buluyor ve bir zaman kaybı olarak değerlendiriyordu.

Ne var ki Yaratıcı, “o kitap”’ta yazdığı kaderinin doğrultusunda hüküm verdiğinden; ne Hitler’in, ne de babasının endişe duydukları gelecekle ilgili planlayıp canlandırdıkları meslekleri değil, dünyayı sallayacak ve dünya savaşlarını çıkartacak bir lider olmasına karar vermişti. Neredeyse tüm insanlar da aynı dönüşümle başka bir yönelişin mecburiyetinde hayatlarını sürdürmüyorlar mı?

Sadece yaratık olan bir insanın, iradesince toplum üzerinde herhangi bir gücü olabilmesi mevzubahis değildir. Ancak yüzeysel bakışlar ve safsata hipotezler yanılgıya sebep olsa da, bizzat yaşanılan hayatı ve tarihi irdeleyebilen muhakeme sahipleri, gerçeği kavramakta pek zorlanmamaktadırlar.

Öncesinden yazılmış kader, insanoğlunun özgür olamayışından iradesel arzu ve isteklere göre hayatlarına yön vermelerine izin vermemekte, dolayısıyla dilemenin yaratıksal iradeye endeksli değil, Yaratı’cının Mutlak İradesi’ne göre sonuçlandığı da yaşanılan tecrübelerden anlaşılmaktadır.

On üç yaşında babasını kaybedip yetim kalmasının ardından çok ağır ve şifası uzun bir zaman alan hastalığa yakalanan Hitler, hiç benimsemediği okuluna ara vermek zorunda kalarak, zoraki bir eğitimden kurtulmanın da sevincini yaşamıştı.

Hitler, çocuk yaşta annesini de kaybetmesinin ardından eline geçen çok az bir yetim maaşıyla geçinemeyeceğini hesap ederek, belki ressam olabilir ve bir iş bulabilir gayesiyle Viyana’ya gitti. Güzel Sanatlar Akademisine girebilmek için girdiği sınavda yüzde yüz başarı umudu beklerken, kaybettiğini öğrenince dünya başına yıkılmışçasına altüst oldu. Yeteneksiz olabileceğini asla kabul edemiyor ve hakkının yenildiğini düşünüyordu. Üstelik memur olabilecek veya başka bir işte çalışabileceği bir lise diploması dahi bulunmuyordu. Çünkü hastalık, yetimlik, yalnızlık ve isteksizlikten liseyi bitirmemişti.

Viyana’da aç, yoksul ve acı dolu günler geçirerek, amelelik, boyacılık gibi bulduğu her işte çalışmak suretiyle karnını doyurmaya çabalıyordu. Ancak maddi tüm olumsuzluklar ve iradesel yenilgiler bir sürecin ön adımları olup, hakkında yazılmış olan kaderin o yetim, kimsesiz ve diplomasız amelenin yeryüzüne hükmedecek liderliğe yükseleceğine hiç kimse inanmazdı. Böylece iradesel, akılsal ve öğretisel teorileri darmadağın eden kader; okulsuz, kariyersiz, güçsüz, kimsesiz, yetim ve yoksul bir insanı öyle güçlendirmiş ve yönlendirmişti ki, tüm dünyayı önünde diz çöktürmüştü…

Bilimsel ve iradesel iddialar mı, yoksa kader mi üstün gelmişti?

Sonunda Hitler, Yahudilerle birlikte anılan bir canavara dönüştürüldü.

Zalim Yahudiler ve işbirlikçilerine gösterilebilecek en küçük tolerans ve duyulabilecek bir güven; kötülüğü ve şeytanı davet etmekten öte hiç bir yarar sağlamayacak, dünyayı kasıp kavuran musibetler, şiddetlenerek peşi sıra devam edecektir.

Varlıkları boyunca ırksal ve dinsel bir egemenlik adına hayvan-bitki bile demeden her şeyi yok etmek ya da boyunduruğu altına almak isteyen Yahudiler, kadersel lanetliklerinden dolayı sürekli aşağılanmış ve ürkütücü yaratıklar olarak dışlanmışlardır. Bir toplumun bütünlüğü, huzur ve bekası, ancak Yaratıcı Allah’ın uyarılarıyla mümkün olur.

İkinci Dünya Savaşıyla birlikte geçmişte yaptıkları ve yapacaklarını kendi başlarına tattıran Allah, belki bir ders alıp insan olabilirler imtihanıyla Hitler’i aracı kılmış, ama kaderce lanetlenmiş yaratık olmalarından hiç değişmeyerek, riyakârlık, zalimlik ve gaddarlıklarına son vermemişlerdir. Zihin ve duygularındaki fıtratsal canavarlıkları insanlarca irdelenmediğinden ve vahiy ölçü alınmadığından şımartılmış ve güya mağdur bir toplummuşçasına değer verilmiştir. Kendi tarihimiz olan Osmanlı’da aynı hatayı yapmış, dağılıp yıkılmaktan kurtulamamıştır.

Eğer Yaratıcımız Allah, Yahudilerin insanlık adına korkunç ve sinsi bir düşman ve belâ olduklarını açıkça deklare etmiş ise, iman eden hiçbir mümin onları dost edinmemeli, zerre kadar güvenmemeli ve asla arkalarını dönmemelidirler…

Çünkü onlar, kadersel bir düşmandır…

9 Şubat 2009 Pazartesi

Menfur bir meslek; “politika”…

Siyasetin olmadığı öyle ahlâksız bir dünya inşa edildi ki; sözde popülerlisi ve saygınlığı olduğu varsayımıyla onur ve erdemden uzak yığınların koştukları bir politika üretilmiş, insanı egemen yapan ideolojilerin hüküm sürmesiyle devletler ve toplumlar siyasetle değil, politikalarla yönetilerek; hainlikler, barbarlıklar, haksız ve adaletsizlikler meşrulaştırılmış, insani ve vicdani tüm değerler yok edilmiştir.

Siyaset; insanlar arasında hak ve adaleti, huzur ve güveni, birlik ve beraberliği sağlayan, etnik ve dini, ekonomik ve sosyal yapısı ne olursa olsun hiç kimseyi kayırmayıp adaletle hükmeden, toplumun ve düzenin bekası için suçluya hak ettiği cezayı, iyiye de mükâfatı veren, idaresi altındaki insanların her biri için aş, iş ve barınak sağlamakla sorumlu olan,
halkı tok, huzur ve güvende olmadan kendini doyurmayıp emniyette hissetmeyen, düşmanına karşı dik ve onurlu, halkına ve dostuna karşı alçakgönüllü ve hoşgörülü, ülkesini yaratıksal hiçbir gücün hegemonyası altına sokmayıp; devletini, halkını, dinini, kültürünü ve bağımsızlığını pazarlama konusu yapmayarak fiyatlandırmayan, maddi ve manevi gücünü acze uğratabilecek her türlü tartışmadan uzak tutan, resmi veya gayri resmi herhangi bir silahlı gücün sultalaşmasına izin vermeyen, karşısındaki her kim olursa olsun haksızlık karşısında susmayıp adalet adına karşı koyan, hak ve adalet adına; gerektiğinde dünyanın bir ucundaki zalimlere bile müdahale ederek zulme uğrayan insanlara yardım ederek kötüye karşı mücadele eden kutsal bir yönetimdir.

Siyaset, kısaca yaşamın bütünü, suyu, nefesi ve ruhudur. Siyasetin olmadığı bir toplumda ne düzen, ne birlik, ne güç, ne adalet, ne de dirlik olur.

Ancak günümüz dünyasında erdemliği ve dengeyi tanımlayan bir siyaset olmayıp, politika hüküm sürdüğünden barbarlar söz sahibi olabilmekte, dolayısıyla zayıfların mal, can ve vatanları savunulmayarak, katliamları öngörülüp barış adına esaretleri sağlanmakta, böylece haksızlık ve zulümler mükafatlandırılarak, zalimliklere son verilmemektedir.

Yıllardır İsrail vahşetiyle yaşayan halkını haksız bularak, işgalci İsrail’i destekleyebilen Filistin’in gayrimeşru hain cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ı davet edebilen Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı olduğu dönemde de barbarların sözcülüğünü yapmış, Livni ve Rice’in emir erliğini üstlenerek, dünyaya hükmetmiş Müslüman Türk milletini rezil rüsva etmişti. Dünkü politikası bugün de devam etmekte; korkaklığın, çekimserliğin, esaretin ve ezilmişliğini sürdürmektedir. Cumhurbaşkanı olduğu bir ülkede; hâlâ eşine bir meşruiyet kazandıramayan bir devlet adamından, başka nasıl bir tavır beklenebilir?

İşte böylesi basiretsiz idareciler ve politikacılardan dolayı Türkiye’nin Ortadoğu’daki barış çabaları, İstiklal mücadelesi veren kardeşlerinin lehine değil, müstemlekesi oldukları katillerin direktifi doğrultusunda sürmektedir.

Davos’taki cesur çıkışıyla umutları yeşerten Başbakan Erdoğan’ın, halkını İsrail gibi bir canavara peşkeş çekebilen Mahmud Abbas ile görüşmesini ve sözde kalıcı bir ateşkesin sağlanabilmesi konusunda atılabilecek kölesel adımları müzakere edebilmesini fevkalade yanlış buluyor, o tarihi duruşunu gölgelendirdiğini ve samimiyetini sorgulattırdığını bilmesini isteyerek, konumunu yeniden gözden geçirmesini, politikacı değil, ataları gibi siyaset adamı olmaya gayret etmesini öneriyorum.

Hain Mahmud Abbas’ın Türkiye’ye gelmeden önce İsrail’e açık destek veren ve hunhar işgalini haklı gören Fransa, İngiltere ve Avrupa Parlamentosunda ki görüşmeleri, kendileri gibi Hamas’ın da boyun eğmesini sağlayabilme amacı taşıdığı ve bu temelde sunulan desteğin gereği gibi halkını ikna etme konusunda her türlü girişimde bulunması üzerinde ittifak sağladığı malûmdur. Barbar yandaşı naylon Arap iktidarlarını da arkasına alan Mahmud Abbas, Filistin’in gözyaşı ve kanla yapılmış anahtarını İsrail’e teslim edebilmek için, var gücüyle çaba sarf ettiği tartışılmaz bir gerçektir.

Kötülük olmadan iyilik olmayacağı gibi, savaş olmadan barış da var olamaz. Barış, ancak ödenen bedeller ile mümkün olabilir. Ancak bedel ödemekten korkan insan kisvesi yaratık politikacılar yüzünden toplumlar bağımsızlıklarını ve onurlarını yitirmekte, dolayısıyla kan akıtıcı ve insan parçalayıcı acımasız caniler meydan okuyarak, hedefledikleri toplumları tahakkümleri altına alabilmektedirler. Onlar yok edilmedikçe ya da dize getirilmedikçe; ne barış, ne adalet, ne de güven sağlanamaz.

Savaşın, barış için kaçınılmaz bir yol olduğu akıl ve duygulara nakşolunmadıkça, insani fıtrat ve tarihi gerçekler göz ardı edildikçe, kalıcı bir barışın ve uzlaşmanın elde edilebilmesi asla mümkün değildir. Fırsatlar, ancak eşit şartlar altında değerlendirilmeli, güçlerini barbarca kullananlara bir ayrıcalık ve üstünlük sağlanarak, mal ve can istismarına müsaade edilmemelidir.

İsrail’in esir bir askerine karşılık bin kadar masum Filistinliyi serbest bırakma vaadi, bir yahudinin bin Müslüman’a bedel olduğu anlayışını doğuruyor ki, bu asla kabul edilebilir bir hakaret olmamalıdır. Cani bir askerin masum bin insana bedel tutulması, düzenin nasıl vahşi bir anlayış içinde olduğunu yeterince kanıtlamaktadır.

Cumhurbaşkanı Gül’ün, “Birinci öncelik Filistin uzlaşı hükümetinin kurulması. Filistin davası ancak böyle tekrar güçlü hale gelir" sözleri, İsrail cumhurbaşkanı Perez’in açıklamalarının aynısı olup, apaçık bir teslimiyeti işaret etmekte, böylece esarete mahkûm edilen Filistin’inde konuşulabilecek bir davası olamayacağını, direncinin kırılmasından ötürü de eski gücüne kavuşamayacağını belgelemektedir.

Şeytani politik manipülasyonlarla Filistinlilerin veya diğer toplumların tam bağımsızlık direnişlerini yıkmaya çalışan taşeronlar; öylesine alçaksı bir davranış içendedirler ki, riyakar tavırlarıyla mazlumların yanında görülseler de barbarların dileği doğrultusunda tutum sergilemekte; teslimi barış, onursuzluğu şeref, yenilgiyi zafer addederek, topyekun diz çökmektedirler.

Saltanat sürdükleri iktidarlarını tehlikeye atmamak, kaybetmemek ve tekrar kazanabilmek adına halklarını ezen ve ezdiren politikacılar, yeryüzünün en lanetli fiziki iblisleridir. Onun için hiçbir politikacıya değil oy, arttırabilirler endişesiyle günahımı dahi emanet etmem.

Sadece uluslar arası arenada mı, içeride dahi ne çirkinlik ve ikiyüzlülüklere şahit olabilmekte, sırf iktidara gelebilmek ve seçim kazanabilmek uğruna dine, yaşamaya çalışan Müslümanlara ve peygamberine söven CHP’nin, var olduğundan bugüne kadar düşman belleyip savaştığı müminlere nasıl zulmettiği ve haklarını ellerinden aldığına hiç aldırış etmeden, dalga geçercesine türban ve çarşafı bağrına basıp, Kur’an Kursu açma vaatleri, şüphesiz siyonistçi bir aldatmaca ve iğrenç bir politikadır. Terörist İsrail devletini, ABD'den sonra 2. tanıyanın CHP iktidarı olduğu ve beslediği de unutulmamlıdır. Dün İsrail'i, bugün de Ergenekon Terör Örgütünü tanıyan CHP'nin tarihi incelendiğinde, gerçekler daha net anlaşılabilecektir.

Siyasetin olmadığı bir ülkede politikaya verilen değer, o ülkenin bittiğine ve pespaye olduğuna açık bir delil, bataklıkların üremesine somut bir nedendir.

Politikanın yerini siyaset almadığı müddetçe; onursal bir savaş, esaretsel bir barışa tercih edilmedikçe; hiçbir insan ve toplum; bağımsızlık, hak ve adalet hakketmemelidir.

Bu sebeple; fitne mutlak yok edilmeli, bozguncular lağvedilmelidir.

(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer son verirlerse (onları bırakın). Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” Enfal. 39

4 Ocak 2009 Pazar

NE MUTLU SİZE…

Ey Filistin halkı! Diğerleri gibi kafirlerden yılmayıp ve münafıkların tehditlerine aldırmayıp; Allah’a kayıtsız-şartsız iman edasıyla mücadele etmenizin mükafatını; savaşarak ve şehid olarak kazanmanızdan dolayı sizlere imreniyor, bir gün, geçmişte olduğu gibi Müslüman Türkiye milletinin de aynı hediye ile ödüllendirilmesini temenni ediyorum. Müslüman olmayan münafık ve kafirlerin hissedemeyeceği böylesine eşsiz duygu ve heyecanı tadabilmek, mutlaka her kula nasip olmamakta, ancak Allah’ın lütfettiği iman sahipleri bu ayrıcalıktan yararlanarak, gerçek diriliğe ve ölümsüzlüğe ulaşmaktadırlar.

Hatırlayacağınız üzere; ömrü savaş meydanlarında geçerek, sayısız zaferler kazanan, İslam’ı, dolayısıyla hak ve adaleti yayarak devlete namütenahi topraklar katan, toplumlara huzur, refah ve güven getiren peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V.)’in ünlü komutanlarından Halid Bin Velid, Hz. Ömer’in halife olduğu dönemde başkomutanlık görevinden ayrıldıktan sonra, sürekli şehid olamamanın üzüntüsüyle dertlenmiş, ölüm döşeğinde yattığı sırada başında toplanan ashabı ikram’a şöyle seslenmişti:
Ömrüm savaş meydanlarında geçmiştir
Vücudumun herhangi bir organı yoktur ki
Ok ve kılıç yarası almamış olsun
Lakin canım yatakta çıkıyor
Müjdeler olsun
Savaştan kaçan korkaklara…


Vatan, ancak uğrunda ölünmeye değer bir imanı barındırıyor ise, o bir vatandır. Gizli veya aşikar müstemleke altında yaşanılan imansız bir vatan, cehennemsi bir onursuzluk ve alçaklıktır. Yaşam ve sahip oldukları geçici iktidarlarını kozmetik üründen ibaret sanan hain münafıkların barbar yandaşlıkları, şüphesiz yiğit Filistin halkının yalnız kalmalarına, dolayısıyla İsrail, ABD ve AB gibi haçlı canavarların cesaretlenmelerine yol açmıştır. Ancak en büyük güç, vekil ve destek olan Allah; değil bir topluluğun, bir kişinin bile muzaffer olmasına yeterlidir.

Müslüman halkı bombalar altında can çekişen sözde Filistin lideri hain Mahmud Abbas’ın vatanında değil de, kaçak bir lider olarak bölge ülkelerinde saklanması ve şeytan Bush ile yeni bir ateşkes anlaşmasında mutabık kalarak İsrail’i azmettiren kararlar alması, ihanetten yargılanarak, mutlak bir idamını zaruri kılmaktadır. Ayrıca Türkiye, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi sefil hükümetlerin İsrail’in yanında yer alarak, mücahit Filistin Halkının da kendileri gibi alçakça boyun eğeceklerini düşünmeleri, Allah’a olan imansızlıklarının en somut delilidir.

Diz üstü yaşamaktansa ayakta ölmenin şerefini idrak edememiş R.Tayyip Erdoğan, Hüsnü Mübarek, ihanetle kurulmuş olan ve İsrail’e Filistin topraklarını satan Ürdün Haşimi krallığının hain kralı Abdullah, Suudi Arabistan kralı Abdullah gibi sofistike liderlerin yönettiği toplumlar, söz konusu iktidarları devirmediği müddetçe esaret altında yaşamayı, dolayısıyla aşağılanmayı hak etmektedirler. Karmaşıklık ve korkaklık içinde yalnız kalma, dışlanma, kaybetme, yoksullaşma, hapsedilme, öldürülme veya işgal edilme endişesiyle uzlaşma ve işbirliği adına berbat politikalar güden söz konusu liderler, taşıdıkları sorumlulukları ve temsil ettikleri Müslüman milletleri adına ya insan gibi var olmalı ya da şerefleriyle ölmelidirler. Ne var ki onlar, hainlik, onursuzluk ve münafıklıkla damgalanmışlardır.

Ey Filistin Halkı! Kendi Müslüman halklarını Batı’nın ayakları altında ezdirerek, terörist ilan ettirip ya aşağılatan ya da kıydıran bu hainlerin kendilerine faydaları yok ki sizlere olsun… Yaratıcınız Allah’a güvenin, dayanın, vekil ve destek olarak O size kâfidir. O’ndan daha güçlü ve yardım edici biri var mı?

Tarihi bir hatırlayın; arkanızın deniz, önünüzün düşman olması misali, Tarık Bin Ziyad ve imanlı ordusu; yaklaşık 9000 iman dolu askeriyle Cebeli Tarık’ı geçerek İspanya topraklarına girmiş ve Allah adına savaşarak, tıpkı İsrail gibi barbar olan, 200000 kişilik orduya sahip ve Batı Roma’da 350 yıl boyunca hükmeden barbar Batı Gotlar’ı (Vizgotlar) yerle bir etmiş ve 800 yıl sürecek olan Endülüs devletinin temellerini atmışlardı.

Kahraman bir atanız olan Tarık Bin Ziyad, askerlerine şöyle seslenmişti:
"Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanız deniz, önünüz düşman ve kaçacak hiçbir yeriniz yok. Artık bizim için geri dönüş yoktur. Direnmekten başka hiçbir şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Vallahi sabır ve sebattan başka yapacağınız bir şey de yok. Vekil ve destek olarak Allah size yeter. Yine iyi biliniz ki, eğer şu zorluklara biraz sabrederseniz daha müreffeh bir hayata kavuşursunuz. En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, önce bizzat kendi canımdan başlıyorum. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem, zafere ulaşana ya da şehit olana dek, kanınızın son damlasına kadar savaşın. Şehitlikten daha üstün bir şeref ve izzet var mı? "

İşte böylesi bir inanç ve imanla azılı düşmanları helak edip silip süpüren kahramanların torunları olan sizler, dik durup direnmeniz ve savunmanızın karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette almanın şerefine nail olacaksınız… Gazze’den hiçbir Müslüman’ın kaçmayıp, aksine içeri girmeleri, düşmanları korkutmuş ve hayal kırıklığına uğratmıştır. Biliniz ki kafir ve münafıklar bir hiçtir ve salgıladığınız korku, onları bitirip tüketmektedir. İmansal silahının ve sayısal çokluğun yanında ;onların silahı ve sayıları, ancak bir oyuncak ve çöpsel bir yığındır.

Sizlerin şerefli bir ölüme koşmanızın mükafatı ebedi cennet, onların ölmemek için korkup kaçmalarının karşılığı ise, ebedi bir cehennemdir.

Barbar dünya şunu hiç hesap etti mi; satın aldıkları hain iktidarlar bir gün devrilip, Müslüman halklar iktidara geldiğinde, acaba nereye kaçıp saklanacaklar?

Zafer; toprak ve benlik için değil, sadece Allah için savaşan Müslümanlarındır.

“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kafirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa.84

“De ki; Bizim için Allah’ın yadığından başkası bize asla erişmez. O, bizim sahibimizdir. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe.51

“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır akıt. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et.” Bakara.250

2 Ocak 2009 Cuma

Önce Müslüman, sonra liberal, şimdi de mason mu oldu?

Başbakan Erdoğan’ın ABD emriyle birader İsrail’in katliamlarına süre kazandırmak ve düşmanları İran ve Hamas’ı sindirip boyun eğdirmek maksadıyla Arap liderleriyle yaptığı görüşmeler trajikomik bir utanç vesikası olmaya devam etmektedir. İçinde bulunduğu çıkmazı ve kahreden yanlışı kamufle edebilmek için, Müslüman ve bir insan olduğunu dahi inkar edercesine, pozitivist ve rasyonalist bir kimliğe bürünerek kendini temize çıkarmaya çalışması, “Erdoğan, gerçekte kimdir” sorusunu bir kez daha tekerrür ettirmiştir.

Kendisi gibi ABD ve İsrail’in tutsak müttefiki Hüsnü Mübarek ile yaptığı ihanetsel görüşmelerinin akabinde bir basın mensubunun; “Bölgedeki gelişmelerin gelecekte Türkiye-İsrail ilişkilerini ne derece etkiler” sorusuna verdiği cevap; “Öncelikle şunu söylemek zorundayım. Devletlerarası ilişkilerde duygusallık hiçbir zaman egemen olmamalıdır. Bilgi, akıl, tecrübe egemen olmalıdır. Ama hiçbir zaman da haksızlığa müsaade edilmemelidir. Bir zulüm varsa o zulmün yanında biz yer alamayız. Bunu görüşmeler yoluyla çözmeye çalışırız. Son noktaya kadar yapılması gereken neyse bu konuda onu yaparız. Nihai karar şu an değildir. Onun için süreç biraz uzundur."

Başbakan Erdoğan; masonların, ateistlerin ve laiklerin din ile devleti birbirlerinden ayırmaları gibi, akıl ile duyguyu kutuplara ayırarak, özellikle devletlerarası ilişkilerde duygusallık hiçbir zaman egemen olmamalıdır açıklaması, tıpkı ruhla bedenin veya mantıkla inancın birbirinden ayrı tutulma ütopyasını ortaya çıkarmakta, fikirleri, ünlü mason Lessing’in "İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır" teorisiyle örtüşmektedir. Yine ünlü ateist ve mason düşünür Ernest Renan'ın şu sözleri de dikkat çekicidir: “Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır”

Ruhsuz bir bedenin ölü olması misali, duygusuz bir insan, ruhsuz bir akıl, duygusuz bir din, insansız bir devlet olabilir mi? Rasyonalist felsefenin kurucusu Aristo, aklı “Tanrı”, Tanrı’yı “akıl” olarak tanımlamıştır. Bu hipoteze göre tanrı olan akıl, dilediği gibi duygulara hükmedebilmekte, dolayısıyla ateistlerin savları paralelinde görüş açıklayan Erdoğan’da aklı egemen kılarak, tanrısal bir iradeyle duygularını yönlendirebilmekte veya duygularından tamamen arınabilen maddi bir yaratığa dönüşebilmektedir. İnsan diyemiyorum, çünkü olaylar karşısında duygularını denetim altına alabilecek veya arınabilecek bir insan olamaz. Olsa olsa ruhen saptırılmış bir yaratık olabilir.

Acaba Bush ve Olmert gibi yaratıklar, insanlık dışı saldırılarını bahsi ettiği akıllarıyla mı yoksa duygularıyla mı gerçekleştiriyorlar?

Vahşet ve soykırım işleyen barbar İsrail’i hedef gösterememe cesaretsizliğini anlamsız paradoksal ifadelerle açıklamaya çalışan Erdoğan, bir taraftan pozitivist bir bilgi ve aklı egemen kılmak isterken, diğer taraftan haksızlığa müsaade edilmemesini ve zulmün yanında yer alınamayacağını söyleyerek, inanılmaz bir çelişki batağında çırpınmaktadır. Materyalist ve oportünist aklının gereği, ABD ve İsrail’in sağlayacağı çıkarları, Filistin’den alamayacağını hesap ederek, şüphesiz yanında olması gerekenlerin barbarlar olduğunu düşünmekte ve politikalarını, o doğrultuda gütmektedir. Nede olsa, devletlerarası ilişkilerde duygusallık (Allah, inanç, iman, sevgi, barış, merhamet ve hoşgörü) egemen olmamalıdır görüşünü savunan kendisi değil mi?

Sanırım korkunun salgıladığı kararsızlıktan ne dediğini bilmemekte, dolayısıyla kilise ile cami arasında kalmış bir beynamaz misali ağzına geleni söyleyerek, her iki tarafı da idare etmeye çalışmakta, böylece birbirine zıt kavramları da gelişigüzel kullanarak hem aklı, hem de duyguyu egemen kılmaktadır. Duygusuz bir inanç ve iman olamayacağı gibi, adalet, merhamet, hoşgörü, barış ve sevgi de olamaz.... Zaten duygusuz devlet anlayışından dolayı, içinde yaşadığımız vahşi bu dünya oluşturulmadı mı? Söylediği gibi süreç uzun; tek bir Filistinli kalmayıncaya ya da dizüstü çöküp yahudilerin esirliğini kabul edeceklerine kadar katliamların devam edeceğini örtülü bir üslupla vurgulayarak, nihai kararın şu an alınamayacağını ifade edebilmektedir.

Sultan Yıldırım Beyazıd’ın “Yenileceğinden korkan, daima yenilir” sözünden de anlaşılacağı üzere; gerek Başbakan Erdoğan, gerekse malum Arap liderleri; kaybetmeye, sürünmeye, hor ve hakir kalmaya mahkûmdurlar.

Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerin ne yönde etkileneceği konusunda dahi cevap vermekten aciz ve korkak bir riyakarın idare ettiği devlet ve milletin saygınlığı ve caydırıcılığı ne dün, ne bugün, ne de yarın söz konusu olmamış ve olmayacaktır. Dolayısıyla Erdoğan’ın içerdeki güç gösterisi ya da seçim zaferleri hiçbir şey ifade etmemektedir. "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir." Konficyus.

En muazzam bilgiyle donatılıp cennette yaşayan şeytan, beni ateşten, insanı ise topraktan yarattın diyerek, yaratıcısı Allah’a karşı “benlik” gütmesi, aklının mı yoksa duygularının mı bir sonucuydu? Ne dersin Erdoğan? Şüphesiz Allah’ın azdırdığını ve saptırdığını, ne kadar öğüt verir ve gerçekleri göstersen de, doğru yola iletmek asla mümkün değildir.

“Eğer Allah sizi azdırmak istemişse, ben size öğüt vermek istesem de nasihatim size fayda vermez. Çünkü O, sizin Rabbinizdir. Ve nihayet O’na döndürüleceksiniz. ” Hud. 34

“Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık ona ikramda bulunacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Hacc.18

" (İnsanlar!) Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir." Enbiya. 93

"Yaşamın sırlarını bileydin ölümün sırlarını da çözerdin. Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok. Yarın akılsız neyi bileceksin." Ömer Hayyam

31 Aralık 2008 Çarşamba

Neden Tel Aviv’e değil de Şam’a?

İsrail’in soykırım hedefli saldırıları devam ederken, Başbakan Erdoğan’ın Şam ve diğer Arap başkentlerine yapacağı ziyaret dikkatle sorgulandığında, ABD direktifli bir plan olduğu anlaşılacaktır. Filistin’de yüzlerce insan ölmeye devam eder ve yurtları başlarına yıkılırken; Erdoğan’ın saldırgan tarafı durdurmak yerine, hunharca kıyıma uğrayan mağdur taraflarla müzakere girişimi; ”İran ve Hamas yüzünden aranızdaki sorunları giderin, Gazze krizi başka türlü aşılmaz” tehditsel açıklamaları, maşasal amacını ortaya koymaktadır.

Birkaç gün önce Ebud Olmert, kadim bir dost olarak Erdoğan’ı ziyaret ederken, neden o, Tel Aviv’e giderek Olmert’in karşısına dikilip katliamları durdurmuyor ya da en azından telefonla olsa dahi kendisini arayıp tepki göstermeye cesaret edemiyor da, sözde kınama mesajlarıyla kamuoyuna şov yapıyor?

Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları ve Suriye’de Mahmud Abbas ile yapacağı görüşmeler, Olmert ve Bush’un açıklamalarıyla örtüşmekte ve düşmanları Hamas’ın her şart ve koşulda mutlaka elimine edilmesi veya dizüstü çöktürülmesi pazarlığı konusunda önceden fikir birliğine varılması, böylece bu planın sözcülüğünü Erdoğan’ın üstlenmiş olması, ihanetin açık bir belgesidir. Zaten Ortadoğu’da ki görevi İsrail’i egemen kılmak ve karşı koyan İran ve Hamas’tan korumak değil mi? Bir taraftan Erdoğan yukarıdaki açıklamayı yaparken, diğer taraftan Olmert, "Hamas'a yeniden toplanmaları için zaman yaratmak istemiyoruz" ve Bush da Filistin lideri Mahmud Abbas'ı arayarak Gazze'deki durumu değerlendirmeleri, Bush ve Abbas'ın yeni bir ateşkese özellikle Hamas'ın uyması gerektiği konusunda anlaştıklarını belirtmesi, anlaşılan Erdoğan’a pek iş bırakmamış. Yazık Erdoğan’a…

Paris'te İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni ile görüşen Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy, pazartesi günü, tıpkı Erdoğan gibi, İsrail’in müstebit çıkarları adına Ortadoğu'yu ziyaret edip, Arap liderlerini tehdit edecek, İran ve Hamas’ı dışlamaları ve ilişkilerini kesmeleri konusunda baskı kuracak olması, Müslümanlar açısından fevkalade elim bir sonuçtur.

Filistin’de işlenen acımasız dram, dinsel ve ırksal anlayıştan çok öte bir insanlık suçu olup, inancı ve ırkı ne olursa olsun zerre kadar insani duygu taşıyan hiçbir beşer, söz konusu vahşete seyirci kalamaz ve çıkar hesabı yapamaz. Ancak, hâlâ alçaksı menfaat peşinde koşan ve barbarların taşeronluğunu üstlenebilen yaratıkların zihnen ve kalben nasıl mühürlendikleri, riyakar düşünce ve davranışlarıyla ortadadır.

Başbakan Erdoğan’ın Ortadoğu ziyareti, İsrail ve ABD karşıtı bir İslam birlikteliği kurma ve mücadele etme misyonu taşımadığı, İsrail ve ABD çıkarlarına hizmet maksadı içerdiği, dolayısıyla işgalci emperyalistlerce fevkalade tehlikeli görülen İran ve Hamas aleyhtarı bir örgütlenme için liderlerle görüşmede bulunacağı, açıklamalarından anlaşılmaktadır. Bu sebeple, başbakan Erdoğan’nın İsrail karşıtı sözlerinde hiçbir samimiyet bulunmamakta, doğrudan işgalci barbar güçlerin yayılmacı çıkarlarına taşeronluk yapmaya devam ettiği aşikardır. Bir insan aç olduğu için değil, hırsız olduğu için çalması misali, devletler de insanlık ve adalet uğruna değil, benlikleri ve materyalist menfaatleri uğruna savaşırlar.

Hatırlanacağı üzere; başbakan Erdoğan, İsrail’in Lübnan saldırısını “Devlet terörü” olarak açıklamış ve bugünkü gibi kamuoyuna yönelik samimiyetsiz bir şov yapmıştı. Bu açıklamasından dolayı, Bush’la görüşme talebi beyaz saray’dan şartlı kabul edilmiş ve İsrail’e gidip Olmert’i ziyareti akabinde kendisine randevu verilmişti.

İktidara geldiği günden beri ABD ve İsrail’in temsilciliğini yapan başbakan Erdoğan, Irak’ta 1 milyondan fazla insanın ölümüne ve parçalanmasına aracılık yaptığı gibi, Ortadoğu’yu İsrail’in hegemonyası altına sokmaya, direnen ve teslim olmayan İran’ı ve Hamas’ı bölge ülkelerce dışlatarak ve Irak’a döndürmek isteyerek Türkiye’yi barbar bir projenin içinde yer edinmeye çalıştığı bilinmelidir.

Aslında, dönen entrikalar o kadar aleni ki, kalpleri, gözleri ve kulakları mühürlenmemiş fiziki özürlüler dahi, dönen dolapları kavrayabilmekte, duyabilmekte ve okuyabilmektedirler.

R.Tayyip Erdoğan, Müslüman kimliğiyle İslam dünyası aleyhine çok büyük bir tehlikedir ve emperyalist canavarların hizmet eridir.

Ayrıca, Beşşar Esad dışında görüşeceği tüm Arap liderleri de, ABD ve İsrail’in kadim müttefikledir. Bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya gerek yoktur.

“Ayakta ölmek dizüstü yaşamaktan daha iyidir.” F.D. Roosevelt

30 Aralık 2008 Salı

İsrail ve ABD’yi değil, münafıkları lanetleyin

Zaten Yaratıcı tarafından lanetlenmiş İsrail ve evladı ABD’nin işlediği amansız kötülüklere ve soykırımlara kahretmenin hiçbir mantığı bulunmamakta, onlara bu fırsatı tanıyarak teşvik eden başta Müslüman ülkeleri ve yıkılası Arap iktidarları olmak üzere; BM, AB ve diğer dünya devletlerine karşı koymak ve iktidarları devirmek, mutlaka barışı ve iyiliği hakim kılacaktır. Terörist ABD ve İsrail güdümündeki dünya, insanlığın silinip süpürülmesinde seyirci kalmakta, kendilerine dokunulmamış olmalarına içten içe sevinerek, en azından gıda ve tıpsal bir müdahaleye dahi cesaret edememektedirler. Ancak cılız kınamalarla, halkların kabaran öfkelerini sindirmeye çalışmakta, canavarların karınlarının doymalarını bekleyerek, cehennemsi vahşetin durulacağını hesap etmektedirler. Oysa cehennemin hiç durulmayacağını bir bilebilseler, hiç böylesi bir alçalmışlığı yol edinirler miydi?

Günlük tecrübelerden dahi ders çıkaramayan hükümetler; o çok önem verdikleri ekonomilerinin bir anda nasıl ve niçin altüst olduğunu muhakeme edemiyor ve çok yakında daha beterini yaşayacaklarını düşünemiyorlar. Haksız yere akan kan ve gözyaşlarının, çığlıkların, parçalanan bedenlerin, yetim ve dul kalan çocuk ve kadınların ahları, muhakkak İlah’ı adaletin sapmayan terazisinde değerlendirilecek ve herkes layık olduğunu bulacaktır. Basit bir ekonomi krizinde sallanan dünya, acaba paha biçemedikleri eşyaları ve cesetleri havada uçuştuklarında ne yapacaktır?

Bulundukları her toplumda karışıklık çıkararak insanları birbirine katıp barışı, birlik ve beraberlikleri bozan, devletleri ve milletleri parçalayan, kendileri dışındakileri acımasızca sömürerek ve katlederek yaşam hakkı tanımayan insan kisvesindeki lanetli yahudiler, tıpkı hayvanlar dünyasının mundar ‘domuz’ misali leş varlıklarıyla evreni cehenneme dönüştürmekte, kimilerinin haram ve pis domuz etini afiyetle yemelerinden farksız devlet ve toplumlarca insan bellenerek, değere tabi tutulmaktadırlar.

Bedeli çok ağır ve yıkıcı olan bu yanlışı Sultan II. Beyazıt’ta yapmış,1492 yılında yurtları İspanya'dan kovulan on binlerce yahudiye Osmanlı kentlerinin kapılarını açarak devletleşmelerine, dolayısıyla Ortadoğu’nun ve dünyanın başına bela olmalarına aracı olmuştur. Günümüz politikacıları gibi ekonomik çıkarlara odaklanan II. Beyazıt, katil yahudilerin iş gücü performanslarını hesap ederek, lanetlenmiş gerçekliklerini göz ardı etmiş, hatta, yahudileri ülkesinden kovan İspanyol kralı Ferdinand hakkında; "Böyle bir kralın zeki ve akıllı olduğunu söyleyebilir misiniz? Kendi ülkesini fakirleştiriyor ve benim imparatorluğumu zenginleştiriyor!" diyerek, gerçekte kimin zeki ve akıllı olduğu, zenginleştireceğini sandığı devletinin nasıl yahudilerce kökten yok edildiği tarihe geçmiştir. Gelişmeye ve kalkınmaya katkı sağlayan zekâları, çalışkanlıkları ve keşifleri iktidarları etkilemiş, yürekleri hoplatıp cinselliği uyaran cezp edici kötü emelli kadınlar misali zerk ettikleri zehrin yansıtacağı ölümcül fatura dikkate alınmamıştır.

Bir çağ kapatıp yeni bir çağ açan iki cihan sultanı, azılı düşmanlarının savaş meydanlarında yenemediği ve şehit edemediği tarihin en önemli, cesur ve dahi devlet adamı Fatih Sultan Mehmet Han’ın, 3 Mayıs 1481’de yahudi dönmesi olan özel doktoru Yakup Paşa tarafından zehirlenerek öldürülmesi, fıtratlarının kaçınılmaz bir davranışlarıdır. Çünkü onlar asla ıslah olmaz ve tövbe etmez hainlerdir.

“Asla güvenilmeyecek bir millet” başlıklı yazımda da izah ettiğim gibi; Allah tarafından fıtratsal bir yazgıyla lanetlenmiş bir topluma gösterebilecek merhamet ve insani bakış, mutlaka geri tepmekte, dolayısıyla en güçlü zehirden beter bir tahribat yaptıkları ve yapacakları tarihçe ve günümüzce belgelenmektedir.

Şeytan yahudilere soykırım uyguladığı gerekçesiyle suçlanan Adolf Hitler, yahudilerin barış ve insanlık aleyhine nasıl vahşi birer canavar olduklarını öncesinde gözlemlemiş, “Günün birinde benim altından heykelimi dikecekler” ileri görüşüyle haklılığı ortaya çıkmıştır… İsrailoğullarının şeytan misali lanetsel yaratılışları kötülüklerin ve en amansız felaketlerin üremesine neden olmakta, dolayısıyla “Adolf Hitler’in bir cani mi, yoksa bir kahraman mı” sorgusu, ciddi anlamda düşünülmelidir.

Zalimlikleri, hainlikleri ve entrikalarıyla şeytana bile pabucunu ters giydiren yahudilerin vicdandan ve merhametten yoksun acımasızlıkları kadersel fıtratlarının bir gereği olup, hiçbir şart ve koşulda itibar edilemeyeceği, akitlerine inanılamayacağı, insan ya da dost zannedilerek güvenilemeyeceği ve asla arka dönülemeyeceği, tartışılması dahi mevzu bahis olmayan vahiysel ve güncel tecrübelerle vakidir. ÇÜNKÜ ONLAR FİZİKİ ŞEYTANLARDIR.

Dünyadaki Müslim-gayrimüslim ülkelerin İsrail vahşetine seyirciliği, aslında şeytani misyonundan dolayı gerçek sorumlunun İsrail değil, izleyiciler olduğu tartışılmazdır. Dünyanın bir suç imparatorluğuna dönüşmesine etken bu süreç, bilinmelidir ki gerek deprem ve afetlerle, gerek savaş ve hastalıklarla, gerekse isyan ve binbir çeşit musibetlerle herkesi kuşatarak vuracak, izlemenin ne denli bir fecaat olduğu; acı, korku ve dehşet içinde tadılacaktır. İsrail’in bir pire gibi ezilerek yok edilebileceği gerçeği, Lübnan hezimetiyle ispatlanmış, direnişçilerin ölümüne mücadeleleri karşısında panikleyerek inlerine kaçışı ibrete âleme bir ders olmuştu. Öyleyse bu sessizlik ve kaçış niye?

İsrail’in Lübnan katliamı akabinde; mücahitlerin nefsi müdafaa girişimlerini
engellemek, dolayısıyla İsrail’i korumak maksadıyla ABD’nin oluşturduğu sözde barış gücünde yer alan köle Türkiye, milyonlarca dolar rüşvetsi bedelle seçildiği BM geçici güvenlik konseyi üyeliğinde; neden İsrail’i durduramıyor, aleyhinde bir karar çıkaramıyor ve etkili olamıyor? Neden bir barış gücü oluşturtamıyor? Yoksa o üyelik sadece bir tabela mı?

Acımasız canavar İsrail’in yakın müttefiki olma utancını Müslüman Türk milletine yaşatan laik Türk devleti; cumhurbaşkanı, başbakanı ve muhalefetiyle trajikomik “kınama” tepkilerinden öte hiçbir yaptırımda bulunamamakta, ayrıca Olmert’in Türkiye’yi ziyaret edip, başbakan Erdoğan ile görüşmesi akabinde bu katliama girişmesi, fevkalade düşündürücüdür. Tıpkı bugün ki gibi, geçmişte cumhurbaşkanı Sezer’in İsrail’i ziyaretinin hemen ardından Lübnan’ı işgal etmesi; acaba bir tesadüf mü, yoksa hainsel bir teşvik miydi?!? Kamuoyunun bilmediği ve perde arkasındaki gizli şifrelerin ne olduğu, bir gün mutlaka deşifre olacaktır.

Yediden yetmişe yahudilerin tamamı, insan siluetindeki şeytanlardır. Müslüman Filistinlilere karşı işledikleri vahşetleri eleştiren veya kınayan tek bir yahudi gösterebilir misiniz? İsrail’deki yaklaşan seçimlere katliam ve soykırımla prim verecek bir toplum, insan olabilir mi?

Ne acıdır ki tek bir yahudi, devletlerinin işlediği ürkütücü katliamlara ve soykırıma aleyhte zerrecik tepki vermezken, sözde Türk aydınlarının 122.000 insanımızı katleden, tecavüz eden ve diri diri yakan Ermenilerden özür dilemeleri, şüphesiz sarsıcıdır.

Geçmişte dünyaya adalet getiren açık alınlı Müslüman Türk milletinin, laik bir müstemlekeliğe dönüşmesiyle nasıl kapkara bir alına büründüğü, apaçık bir ibret vesikasıdır.

Kahrolsun Arap iktidarları, kahrolsun Müslüman toplum iktidarları!..

“Münafık, kafirden yetmiş kez daha tehlikelidir.” Hz.Muhammed. (S.A.V)

29 Kasım 2008 Cumartesi

ABD değil de, Mücahitler mi terörist?

Muhakeme yetilerini tamamen yitirmiş olan günümüz insanoğlu’nun gerçekleri sorgulamadaki akılsızlıkları öylesine olağanlaşmış ki; sevgi, hoşgörü, barış, huzur ve güvenin kaynağı adalet biçilerek, dünyadan silmektedir. Sadist, emperyalist ve barbarların egemen olduğu düzen, hegemonyası altına alamadıklarını, ya dizginlemeye ya da bitirmeye çalışmakta, gerekirse canlı tek bir mahlukat kalmaksızın önüne geleni yakıp yıkmaktadırlar. Caydırıcı olmak ve üstünlük kurmak maksadıyla inanılmaz tehditler ve aşağılık cürümler gerçekleştirmekte; katletmekle, evlerini başlarına geçirmekle veya yurtlarından sürmekle yetinmeyip, en gaddar zulümleri reva görerek, kadın ve çocuklara sapıkça tecavüz ederek, kemiklerini kırarak, kahkahalarla işkence yaparak ve akla hayale gelmeyecek şeytani hunharlıkları işleyerek caniliklerinin meşruluğuna inanılmaz gerekçeler sıralayabilmektedirler.

Gelmiş geçmiş tüm hukuklarda yasal sayılan “nefs-i müdafaa” hakkının mağdurlar, direnişçiler ve özgürlük savaşçıları tarafından kullanılmasını “terör” ile bağdaştıran zalimler, sözde kamuoyunu ikna edebilmek gayretiyle düşünceleri ve dikkatleri manipüle edebilmektedirler. Özellikle insafsızca Müslüman kanı dökmek ve köleleştirmek amacıyla vahşet saçan ABD, İsrail ve İngiltere’ye karşı girişilen her eylem kaçınılmaz bir hak, yani nefsi müdafaadır. Yoksa, Irak ve Filistin’deki canavarlıkları unuttunuz mu?

Ortaya koydukları ütopik bahaneler, sudan sebepler ve yalanlarla Müslüman toplumları işgal eden haçlı ittifakı ve işbirlikçi dostlarının başlarına gelenler karşısında yakınma hakları bulunmamakta, canı yanan toplumlarında eylemcileri değil, ortamı hazırlayıp teşvik edenleri lanetlemeleri, olabilecek bir barış için tek çıkar yoldur. Bir gün, yapılanlara karşılık bilmukabelenin mutlaka gerçekleşebileceği hatırlanılmalı, her devlet, adaletli davranma zorunluluğuna mecbur edilerek, etraflarına etten duvar çektirip en teknolojik silahlarla korutan yöneticilerin, halktan önce ve ziyade korunmalarına asla izin verilmemelidir. Zaten bütün bu gelişmelerin sorumlusu kendileri değil midir?

Bugün, Hindistan’da yaşanan olaylar, gerçekte bir terör eylemi değil, haçlı ittifakının ve işbirlikçilerin yaptıkları eylemlerin en hafifi bir hak arama ve hesap sormadır. Eğer kendileri yaptıklarının hesabını vermiyor, üstelik alkışlanıp saygı görmeye devam ediyorlar ise, bende Mücahitleri alkışlıyor ve diğerleri gibi hiçbir çıkar düşünmeksizin kendilerini feda etmelerinden dolayı saygı duyuyorum. Hindistan’ın, Keşmir’deki Müslümanlara hangi zulümler yaptığı ve yapmaya devam ettiği hala tazeliğini korumakta olup, Hindistan’ı kınamayıp hesap sormayan dünyanın, Mücahitleri de kınaması ve hesap sorabilmesi kabul edilemez. Önce kendin doğru, merhametli ve adaletli ol ki, başkaları da olabilsin. En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.

En iğrenç ve bağışlanamaz olan ise; sözde Müslüman iktidarların, Müslümanlara karşı çok daha düşmansı tavır sergilemeleri ve haçlı ittifakına destek vermeleridir. Ruhlarını şeytana satan bu münafıklar, Müslümanlar acımasızca katledilirken, ırzlarına geçilirken, yurtlarından çıkarılırken, işgal edilirken ve en ağır işkenceler altında inlerken sessiz kalıp, hatta kayırırken, hak arayan Mücahitleri terörizmle aşağılayıp, şiddetle ve nefretle kınayarak lanetlemeleri; nasıl paradoksal bir dünyada yaşadığımızı, kimin, gerçekte kim olduğunun bilinemediğini belgelemektedir.

Haçlı ittifakı, tarihsel gerçekleri de baz alarak Allah yolunda şehid olmanın ebedi bir kurtuluş olduğuna inanan Müslümanlardan öyle korkuyor ve ürküyor ki, kendileri aleyhine hayati tehlike gördükleri bu imanı bertaraf edebilmek veya etkisini tüketebilmek için, başta Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan olmak üzere İslam referanslı iktidarları ve toplumsal önderleri maddi-manevi satın alarak ya da gözdağı vermek suretiyle korkutarak dışlatmakta, dolayısıyla çığ gibi büyümelerinin önüne geçirtmektedir. Oysa acı çeken ve onurlarını kaybedenin odalık iktidarlar değil, Müslümanların kendileri ve hakları olduğu, dolayısıyla Müslümanların haykırışını ve adaletin tesisini de hiçbir şeytani gücün susturamayacağı er geçte olsa anlaşılacaktır.

Geçici çıkarları ve saltanatları uğruna haksızlar karşısında susarak dünyayı şeytanın egemenliğine teslim edenlerin huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.

Bilinmelidir ki, kim, ne yapış ise mutlaka karşılığını ödeyecek ve zalimler cezalandırılmadıkça, dünyadaki korku, kan, gözyaşı ve çığlıklar her geçen gün artarak tüm kainatı saracaktır.

“Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde” Goethe