30 Haziran 2010 Çarşamba
Şeyh Said asıldı da apo neden affedildi?
Osmanlının yıkılıp CHP cumhuriyetinin kurulmasıyla İslam’a ve Kürt halkına karşı düşmansı politikalar üretilmesi Şeyh Said’i ayaklandırmış; “Bizleri ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi bağlayan hiçbir şey kalmadı” diyerek, haksızlık ve adaletsizliğe karşı halkına; ‘Evet ben cihada başladım, korkanlar cihad edemeyecekler, hastalar gelmesin. Bu yol korkakların yolu değildir’ inancıyla sefere koyulmuş, Osmanlının yüzyıllardır din çatısı altında sağladığı birlik ve beraberliği CHP’nin yıkmasıyla kardeşin kardeşi öldürdüğü savaş, tarihin en acımasız katliamıyla neticelenmişti.
Birgün önce haçlı düşmanlarına karşı cephede omuz omuza savaşan kardeşler, fitne tohumları eken CHP’nin ırkçı ve din karşıtı baskılarıyla birbirlerine hasım olmuş, sonuç; 14 şehir, 700 köy, 9000’e yakın ev harabeye dönmüş, 50.000 kişi göç ettirilmiş, 7500 kişi zindanlara atılmış, 660 kişi idam edilmiş ve 80.000 Müslüman Kürt öldürülmüştü. Belki de bir o kadar da Müslüman Türkler zayiat vermiş, tıpkı Müslüman Kürtlere yapılan zulüm Müslüman Türklerin imani ruhlarını darağaçları ve kurşunlarla bedenlerinden ayırmıştı. İstiklal Harplerinde düşmana karşı vermediğimiz kıyımsal kayıpları kardeş savaşında verebilmemizin sorumlusu kimdi?
Şüphesiz din ve Kürt düşmanı mason CHP… Ancak Abdullah Öcalan gibi CHP devletine ajanlık yapan Şeyh Said’in bacanağı hain Kaso (Binbaşı Kasım), Müslüman Kürtlere unutulmayacak bir ihanet yaparak, Şeyh Said ve arkadaşlarının yerini ihbar etmiş, böylece Şeyh Said ve 46 arkadaşı idam edilmesiyle mücadele yenilgiyle sonuçlanmıştı. Apo, kendisi gibi hain Kaso’nun izini sürerek Müslüman Kürtleri Müslüman Türk kardeşlerine düşman kılmış, CHP diktatoryasının bir piyonu ve Müslüman Kürtleri bastırma ve silme görevini üstlenerek din karşıtı totaliter rejime kurban etmiştir.
Bütün bu gerçeklere rağmen Kürtlerin nasıl oluyor da Apo gibi bir ajanın peşine takılabildiğini ve atalarına ihanet edebildiklerini, Müslüman Türklerin CHP desteğiyle özdeşleştiriyorum. İlmik boynuna geçirildiğinde Şeyh Said’in Kürtçe söylediği son söz; “Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesin.”
Ne acıdır ki Şeyh Said’in korktuğu gerçekleşmiş, canını verdiği İslam ve adalet için torunları, canından üstün saydığı değerlerine peşkeş çekip düşmanlarıyla işbirliği yaparak, Kürtçülük adına Marksist/ateist bir ajan/hainin kölesi olabilmişlerdir.
Uğruna 80.000 Müslüman Kürdün öldüğü Şeyh Said, asılmadan önce bir kâğıdın üzerine Arapça; “Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm İslam ve Allah içindir” yazmıştı.
Peki, peşine düşülen apo, bdp ve pkk’lı teröristler hangi davayı güdüyor, ne için öldürüyor ve ölüyorlar? İslam düşmanlığı, Marksizm, ırkçılık, Ergenekon ve İsrail taşeronluğu…
İşte İslam düşmanı olmasından ötürü haçlı batıca ve laik diktatörlükçe koruma altına alınan apo asılmadı, binlerce Müslüman Türk ve Kürdün katili pkk, İslam’dan ve Müslümanlardan üstün ve ayrıcalıklı görüldü.
Beyazların zencileri olimpiyatlardan olimpiyatlara sevmesi gibi, Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri de pkk’yı İslam karşıtlığından dolayı desteklemekte ve işbirliği yapmaktadırlar. Dün onbinlerce Müslüman kürdü katledenler, bugün Marksist/ateist Kürtlere bağımsızlık verebilme arayışı içindedirler…
“Bir zencinin rengini değiştirmenin tek yolu, beyaz adamlara beyaz yürekler vermektir.” Panin
Mümkün mü?…
12 Aralık 2009 Cumartesi
Faşist CHP ve MHP’nin hiç mi onurları kalmadı?
ABD’nin PKK’yı kanlı bir terör örgütü ve düşman ilan etmesini referans gösteren bölücü mihraklar, neden ABD’nin DTP’yi PKK’dan ayırarak, neden legal bir ofis açma izni verdiklerini yanıtlayabilirler mi?
Silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik sözcüleri CHP ve MHP, DTP vekillerinin Apo’nun emir kulu ve PKK’nın temsilcileri oldukları bahanesiyle şehit ve vatan edebiyatı yaparak, kardeşçe eşit bir hak olan açılıma şiddet ve tehditle karşı çıkarlarken; neden DTP’nin kapatılma kararından sonra sine-i millete dönmemelerini ve mecliste kalarak mücadelelerine devam etmelerini talep etmektedirler? Neden dün değil de bugün halkı birlik içinde sükûnete davet edip, amaçlarına ulaşmış bir zafer üstünlüğüyle demokrasiden, barış ve uzlaşıdan söz edebiliyorlar?
MHP'nin kalesi olan Reşadiye'deki askerlerimizin şehit edilmeleriyle ilgili ATŞ ile bir ittifakları olası dahilinde mi?
Dünyada riyakârlık ve namussuzluğun bu kadarına şahit olunmayan bir ülkede istikrarın, huzurun, birlikteliğin, adaletin ve dürüstlüğün sağlanabilmesi asla mümkün değildir.
Gerek Cumhurbaşkanı, gerek Meclis Başkanı ve gerekse bazı AKP vekillerin; “DTP yöneticilerinin partilerini korumak için gerekli özeni göstermediği ve DTP’nin kapatılması için ellerinden geleni yaptıkları” ifadeleri, kayıtsız-şartsız Ataist müstemlekeliğine boyun eğme ve teslim olma zorunluluğunun bir göstergesidir.
Geçmişte politika yaptıkları partilerinin aynı dikta güçlerce kapatılmasıyla dimdik duramayan ve ilkelerini savunamayanların DTP’nin de kendileri gibi ödün vermeleri ve haysiyetsizce vekilliklerini sürdürme düşünceleri, neden oligarşiden kurtulamayıp halkın söz sahibi olamadığına apaçık bir cevaptır.
Sokak gösterilerinin ve eylemlerin çok daha beteri beklenirken aksi bir durumun ortaya çıkması, daha öncede ısrarla vurguladığım üzere o eylemlerin arkasındaki gücün ATŞ olduğuna tartışılmaz bir kanıttır.
Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere, isyana ve teröre doğrudan ya da dolaylı bulaşmış general, amiral ve subaylar; Ergenekon Terör Örgütünü meydan okurcasına destekleyen CHP yargılanıp gerekli yaptırımlar uygulanmadığı müddetçe DTP ile ilgili verilen karar hukuki değil siyasidir. Çünkü hukuk diye dayatılan yasalar eşit ve hassas terazisel bir adaleti temsil etmemekte, Ataist hegemonyasına razı olmayanlar, hukuk manipülasyonuyla saf dışı bırakılmaktadırlar.
Türkiye’nin derebeylikle yönetilen bir devlet olduğu, Atatürk adına yapılan darbeler, başkaldırılar, katliamlar, yasadışı örgütlenmeler, ihanetsel planlar, tahrik edici baskı ve yasakların meşruiyetiyle ortadadır.
Milletin ötekileştirilmemiş bir parçası, eşit haklara sahip olma ve adaletli bir barış mücadelesinden başka hiçbir hak talep etmeyen DTP’nin kapatılmasının ülkemiz lehine bir milat olmasını temenni ediyor, aslında bir hiç ve korkak olan zalim güçlere karşı cesaret ve kararlılıkla durulmasını, böylece haksızlıkları ve ayrışmışlığı giderecek bir başlangıç olacağını umuyorum…
CHP’nin “dersim” örnekli katliam özlemi gündemden düşürülmüş olsa da, sessizliğin bir gün gerçeğe dönüştürülmek isteneceğine şüphe duyulmamalı, karşıt düşüncelere gösterilen tepki ve yaptırımın onlara da gösterilmesinin hayati zorunluluğu akıllardan çıkarılmamalıdır. İşbirlikçi medyanın hala katliamcı barbar Onur Öymen’i demokrasi adına ekranlarına, halkın karşısına çıkartmaları da, olabilecek soykırımsı bir katliamı sinsice alttan alta hazmettirebilmek içindir.
Sokakta ve çocuklarının yanında alnı dik bir onurla dolaşmak isteyenler, CHP ve MHP taraftarlılığının nasıl utanç bir kara leke olduğu bilinciyle hareket etmelidirler.
11 Aralık 2009 Cuma
Zarara uğrayacak her vatandaşın sorumlusu devlettir…
Kuvvet komutanları, ordu komutanları, general, amiral ve politikacılardan oluşan Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin teröristsel onca plan ve eylemleri yanı sıra, Ergenekon Terör Örgütüne desteklerinden dolayı hesabını soramayanların, pkk adlı terör örgütüne destek verdikleri gerekçesiyle DTP’yi kapatması, muhakeme edebilen hiçbir aklın ve vicdanın razı olabileceği bir sonuç değildir.
Ayrıca pkk'dan çok daha gaddar ve vahşi Ergenekon Terör Örgütüne destek veren ve doğrudan avukatlığını yapan CHP neden kapatılmıyor? Neden hakkında göstermelik dahi olsa bir soruşturma açılmıyor?
Tokat’ta şehit edilen yiğitlerimiz ile ilgili Genelkurmay’ın açıklaması, asla gerçeği yansıtmamakta ve sanırım hiçbir vatandaşımızca da inandırıcı bulunmamaktadır. MHP’nin kalesi ve herkesin birbirini tanıdığı küçük bir ilçeye sayısı yedi ya da sekiz diye ifade edilen Tunceli’liden kalkıp gelen teröristlerin, tanrısal bir görünmezlikle kendilerini fark ettirmeyip pusuya yatmaları ve dakikada üç yüz mermi atan ağır silahlarla askerlerimizi katlettikten sonra aynı soyut görünmezlikte ortadan kaybolmalarına kanabilecek tek bir APTAL var mı? Diğer taraftan güya pkk'lı teröristlerin telsiz konuşmalarının da tamamen düzmece bir kurgu olduğu da aşikardır. Neden eylem öncesi telsiz görüşmeleri istihbaratlarının dikkatinden kaçmış?
Milletimizin kardeşçe bir arada yaşamalarını istemeyen şovenist ve ulusalcı putperest bölücüler, “açılım” gibi fevkalade insani bir bütünlüğü doğrayabilmek için her türlü Bizans entrikalarını çevirerek, açılımı ortadan kaldırabilecek DTP’nin kapatılabilmesi için, o malum planlarını devreye sokarak, amaçlarına ulaşmışlardır.
Gerçi kapatılma sürecide siyasi bir mühendislikle gerçekleşmiş, DTP’nin topyekûn meclisten istifa ederek, sokağa dönmelerini önlemek maksadıyla sadece iki milletvekilliğine yasak getirilmiş, böylece adı dillendirilen bağımsız milletvekili Ufuk Uras’ı DTP’ye iltihak ettirmek suretiyle grubu yeniden kurmalarını ve vekillerinde mecliste kalmalarını projelendirmişlerdir. Sonra da, mücadeleye demokratik yollardan devam edilsin mesajıyla, sanki gönüllerinde yatan pkk aşkını ve birlikteliğini yok etmişlercesine kendilerince insanları kandıracaklarını düşünmektedirler.
Neyse olan oldu, bundan sonra ne olacak?
Artık devlet gereğini yapmalı; liderler, komutanlar, hükümet üyeleri, valiler, yargı üyeleri ve bilumum bürokratlar nasıl korunup gözetiliyorsa, dağdaki vatandaş dahi korunmalı, kendilerinin canlarına duydukları hassasiyeti vatandaşlarının tamamına da göstertmek zorundadırlar.
Atılacak bir tokat da dahi sorumlu devlet olmalıdır ve her mağdur vatandaş, tokatı atanı değil attıran ve tahrik eden devletin yakasına yapışmalıdır.
Bilinmelidir ki hiçbir vatandaş; devletin ve rejimin yanlışlıklarının bedelini ödeyemez. Önce kendileri ödeyecek…
Bundan böyle sokaklarda yakılan, malları kundaklanan, kurşuna dizilenlerin ardından dökülen timsah gözyaşlarına, riyakâr nutuklara ve şovsal törenlere karınlar tok…
Vatandaş sokakta nasıl geziyor, işine gidiyor ve evinde oturuyorsa, onlar da aynı açıklıkta hayat süreceklerdir.
Halkı emniyette olmadan kendi emniyette olan, şeytanın fiziki bir gölgesidir.
8 Aralık 2009 Salı
‘Dostum ve arkadaşım’ iltifatları yeterli…
Zamanında dünyaya hükmetmiş milletimiz; bugün Obama’nın Başbakanımızı nasıl karşıladığını, 1 saat 40 dakika görüşme lütfunda bulunduğunu, çift limuzinle Beyaz Saraya götürüldüğünü ve yemek verdiği gibi son derece aşağılık bir kompleksle övünebiliyor ise, o millete, hükümetine, aydınına ve medyasına kim saygı gösterir? Sanki T.C’ nin önceki hükümetlerinde de tablo aynı değil miydi? Peki, Obama geldiğinde Türkiye’de durdurulan hayata mukabil bir karşılık verildi mi sorusunu, sanırım birçoğunuzun sorgulayacaktır.
Başbakan Erdoğan’ın kuvvetli umutlarla yaptığı ABD ziyareti ve Obama görüşmesi, ABD’nin merhametten ve adaletten nasip almamış oportünist ve emperyalist politikasının hiç değişmediği ifadelerden anlaşılmış, ancak her zamanki gibi Türkiye lehine şovsal bir atraksiyondan öte bir sonuç çıkmayacağı kabirdekilerce de kavranabilmiştir.
Ne acıdır ki üzerlerine ölü toprağı serpilmiş mühürlüler, fevkalade anlaşılabilir mesajları öyle saptırarak yorumlayabilmektedirler ki, ABD’nin PKK’yı düşman bellediği, terörist faaliyetlere karşı savaşma anlamında dünyanın neresinde olursa olsun birlikte hareket edileceğini, Türkiye’nin vazgeçilemez dost bir müttefik olduğunu, v.s,v.s.
Yıllardır süregelen beyhude sözler, her ABD ziyaretinin klişeleşmiş “sırt sıvazlayıcı” vaatlerden öte hiçbir eylem taşımamakta, sözde terör adına on binlerce km uzaklıktan Afganistan, Pakistan ve Irak’a topyekûn saldırırlarken, bizzat işgal ettikleri Irak’ta üslenen PKK’yı, müttefiki Türkiye’ye tercih ederek, Kuzey Irak’tan çıkmasında yahut etkisizleştirmesinde tek bir adım dahi atılmamaktadır. Çünkü amaçladıkları emperyalist hedefler için, PKK’yı Türkiye’ye karşı joker niyetle şantaj ve tehdit olarak kullanmaktadırlar.
Ne PKK, ne ekonomik çıkarlar, ne AB üyeliği, ne Karabağ ve Filistin işgali, ne de Kıbrıs meselesi Obama’yı hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. Obama’yı, ABD’nin değişmez politikası olan Afganistan, İran ve Ermenistan tasa etmekte, ancak barbar stratejileri doğrultusunda olabilecek müstemlekesel bir itaat Türkiye’yi değere tabi tutmaktadır.
Afganistan’a muharip asker gönderecek misin; İran’a olacak ambargo ve saldırıda ABD’nin yanında yer alacak mısın; işgal edilen Azerbaycan topraklarından Ermenistan’ın geri çekilme edebiyatını bir tarafa bırakıp, anlaşmayı meclise götürerek, diplomatik ilişkilere başlayacak ve kapıları açacak mısın; her şart ve koşulda ABD’nin çıkarlarını koruyacak ve üzerine düşeni yapacak mısın? Gerisi palavra…
Başbakan Erdoğan’ın Barack Obama ile birlikte yaptığı görüşme bildirgesinin dışındaki açıklamaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığı, birlikte dile getirmedikleri konuları tek taraflı açıklamanın hiçbir inandırıcılığı olmadığını düşünüyorum. Ancak Irak işgali öncesi yapılan ihanetsel pazarlıkların bir benzeri yapıldı mı, doğrusu bilemiyorum. Başkan Obama’nın, Başbakan Erdoğan konuşurken yüzünün aldığı sert ve manalı bakışın yorumunu sizlere bırakıyorum.
Neden muhatap olarak APO değil de Obama ile işbirliğine girişildiği ve yardım dilenildiği, sanırım terörü önlemek ve akan kanı durdurmak istenmeyişindendir. APO terörist ise, Obama nedir? ABD nasıl terörsel işgal ve saldırılarla besleniyor ise, Türkiye’deki güçlerde aynı taktiği uygulamaktadırlar.
Dünkü yazımda Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine dikkat çekmiş, tutuklanan ve deşifre olanların hiçbir önem arz etmediği ve organize örgüt tamamıyla ele geçirilmeden terörün, katliamların, provokasyonların, cinayetlerin ve can yakan gösterilerin önünün kesilemeyeceğini vurgulamış, her ne olursa olsun “açılım” projesinin hızla sonuçlandırılmasını, böylece kandan ve terörden beslenenlerin gıdalarının kesilmesi önemini işaret etmiştim.
Bugün yedi askerimiz şehit, üç askerimizde ağır bir şekilde yaralandığı halde faillerin hiçbir izine rastlanamaması, sizce normal mi? Fevkalade hassas güvenlikten geçmiş ve özenle seçilmiş MİT elemanları dahi terör örgütünün üyesi olabiliyorsa, düşünün nasıl bir tehdit ve tehlike içinde yaşadığımızı!
Hiçbir terör örgütü onca askerimizi şehit edip, tek bir kanıt bırakmadan ortadan kaybolamaz. Hani nerede istihbarat, radarlar, helikopterler ve güvenlik güçlerimiz? Hrant Dink’in katilini birkaç saatte yakalayan devlet, 10 askerinin canilerini ele geçiremiyor mu? Eğer öyleyse PKK ya da başka bir terör örgütünü değil, ya içine bakmalı ya da beklenti içindeki dost ve müttefik yabancıya!
Kimliği açık ama özenle korunmaya çalışılan asıl düşmanın üzerine cesaretle gidilmez ise, daha çok canlar yanacak, analar, babalar, eşler ve çocuklar ağlayacak…
Atatürk’e ve Obama’ya değil, Yaratıcınız Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yetecektir.
26 Ekim 2009 Pazartesi
Kürtler gibi bir mücadeleye mi girişilmeli!...
Fethiye İmam Hatip Lisesi öğrencisi masum bir kızımız, “Cumhuriyet Eğitim Gezileri Projesi” kapsamında Muğla’dan Çanakkale’ye gitmek üzere, geziye katılan arkadaşlarıyla birlikte otobüse binmiş, otobüsün hareketinden 15 dakika sonra “TÜRBANLI” olduğu gerekçesiyle gaddarca indirilerek, karaçalınmış bir boynu büküklükte evine gönderilmiş. Acaba o kızımız, cumhuriyetin bir ferdi değil miydi?
Oysa ziyaret edinilen Çanakkale Şehitliği; işte bugün aşağılanan o türban adına haçlılara karşı şehit olan müstesna kahramanların kutsal bir mabetleriydi.
Kızımız; gelecekteki evlatları, dinleri ve bağımsızlıkları uğruna canlarını veren atalarını ziyaret ederek, şükranlarını bildirme heyecanıyla gece dahi uyku uyamayıp kavuşabilme arzusuyla yanıp tutuşurken, dâhili haçlıların nefretsi barbarlıklarıyla önü kesilip, bir çöp misali sokağa atılmasına hiçbir akıl ve vicdan sahibi olur veremez. Ancak hayvandan bile daha aşağı merhametsiz ve bölücü haçlı yaratıklar, sırf vahye karşı düzenlenen kıyafet yükümlülüğü gibi bir despotluğu içlerine sindirebilmişlerdir. Ancak uğruna yüzlerce insanın idam edildiği “Şapka Kanunu” ile ilgili aynı buyurganlık gösterilmemekte, sadece kadınların örtüsüne saldırılarak, dinin görsel hükümlerine tahammül edilmemektedir. Eğer kanun bir mecburiyet ise; neden erkeklerin tamamı şapka ile dolaşmıyor?
Ayrıca hangi akıl ve mantıkla Taliban ve İran gibi rejimlerin kadınları zorla örttükleri tartışması yapabiliyorlar?
Ne yapılmalı?
PKK denen örgüt, yıllarca süren silahlı ve politik mücadele sonrası umutlarına kavuştu ve dağdan inenler, kahraman cengâverler misali tören ve zafer çığlıklarıyla karşılanarak, savaştıkları devletçe meşrulaştırıldılar. Ancak Kürtlerin temsilcileri DTP ve PKK; Müslüman kimlikli sinsi münafıklar gibi inançlarını makam ve para karşılığı satmadılar; azim ve kararlılıkla mücadele ettikleri davalarından zerre dahi geri adım atmayıp, öldürülmekten, hapis yatmaktan ve idam edilmekten korkmayarak hedeflerine öyle kilitlendiler ki; hiçbir kanun, ceza, tehdit ve dışlanma onları yolundan çevirmeye yetmedi. Zaten zaferlerde bu iman, cesaret ve kararlılıkla kazanılmıyor mu?
Şimdi de Başbakan Erdoğan; Türkiye’ye gelen PKK’lılara karşı düzenlenen törenleri sert bir şekilde eleştirerek, "Ülkenin hissiyatına, hassasiyetlerine saygısızlıktır" diyor. Yıllardır sürdürdükleri mücadelede kazandıkları zaferi kutlamayacaklar da, neyi kutlayacaklar? Ağrına mı gitti, yoksa pişman mı oldu? Haydi, gücü yetebiliyorsa ABD’yi ikna etsin de, türbanı da Ermeni ve PKK direktifiyle çözüme kavuşturma gayreti içinde olsun… Ancak unutmasın ki aynı çığlık ve törenler türban içinde yapılacaktır. Çünkü onlarda az çekmediler…
Yıllar önce, bir türbanlı avukatı barodan atan Gümüşhane Baro Başkanını öldüren şahsa avukat tutabilmek için hangi Müslüman kimlikli hukukçunun kapısını çalıp, ücretlerini peşin ödeyeceğimi belirtsem de korkularından davayı almaktan kaçınmışlardı. Erzincan’daki bir avukat önce kabul edip, ücreti vekâletinin tamamını nakit ödediğim halde, sonradan davayı almaktan kaçarak, paramı iade etmişti. Sonra Trabzon’da avukatlık yapan eski bir tanıdığımı zorla ikna edip, riskleri bahane ederek talep ettiği yüksek miktardaki meblağı da peşin ödemek suretiyle davayı aldırdım, ancak sanığa onursuzca geri adım attırmak isteyip ve yaşından dolayı deli raporu almayı teklif edince; hem bana hem de fevkalade kangrensi önem taşıyan türban davasına ihanet etmişti. Üstelik o avukatlık bürosunun sahibi de, Refah Partisinin Trabzon milletvekili ve önde gelen hukukçularından birisi…
Ne var ki binlerce insanın ölümünden sorumlu tutulan ve terörist başı namıyla yaftalanan Abdullah Öcalan’ı savunabilmek için yüzlerce avukat birbirleriyle yarışarak gönüllü olmuşlardı…
İşte Marksist avukatlar, nerede Müslümanlar…
Aziz Nesin olayında olduğu gibi fitneci ve tahrikçilerin habis bedenleriyle ilgilenmiyor; ülkemin huzur ve güveni, birlik ve beraberlik içinde barışçıl bir yaşamı sağlayabilmek adına devletin sorumlu olduğu yükümlülüğü, caydırabilme gayesiyle yapmaya çalışıyordum. Beyazların zencilere müstahak kıldığı zulmü Kemalistlerin türbanlılara uyguladığını hiç kimse reddedemez. Cumhuriyet Üniversitesindeki bir dekanın, okul birincisi türbanlı bir öğrenciyi ağzından kaparak kürsüden aşağı atması, hala hafızalardadır. Daha niceleri…
Şöhreti “Balon mücahit” olan Necmeddin Erbakan’ın “Rektörler türbanın karşısında selam duracak” vaadiyle iktidara gelmesinin akabinde tarihsel bir utanç olan 28 Şubat yaygarasıyla rektörlerin ve generallerin karşısında selam durarak, vahye iman etmiş Müslümanlar aleyhine alınan neo-nazi kararları uygulamaya sokan pespaye bir başbakanla mı, doğranan insan hakları, inanç ve ibadet özgürlükleri sahiplerine teslim edilecek ve zulüm sona erecekti? Bırakın sokaktaki türbanlıları, kendi milletvekiline bile sahip çıkamayarak meclisten kapı dışarı yaptıran Erbakan’dan ve SP’lilerden ne olur? Haydi, sıkıysa meclis kürsülerinden APO ve PKK’yı savunan DTP milletvekillerini atabilseler ya!
Çok büyük bir çoğunlukla tek başına geldiği ve yedi yıldır sürdürdüğü iktidarında inanç kasaplarına karşı tek bir ifade kullanmaya cesaret edemeyerek ve türbanlı kızlarını ABD’de okutarak ve eşini resmi protokollere kabul ettiremeyerek, sırtını Batı’ya dayamış Recep Tayyip Erdoğan’la mı, bu sorun giderilecek?
Dışişleri Bakanı olmadan önce eşinin üniversiteye alınmayarak aşağılanmasının ardından tüm türbanlıların hürriyetleri adına AİHM’ne dava açan, ancak bakan olduktan sonra davayı geri çektiren ve mahkemede türban aleyhine savunma yaparak inancına ve türbanlı halkına ihanet eden, bir generalin tepkisinden dolayı eşini protokol önünden dahi geçiremeyerek dışlatan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile mi, problem aşılacak? Acaba şehit adayı doğuran ve yetiştiren türbanlı halkının Ermeniler ve PKK kadarda mı, değerleri bulunmamaktadır?
İktidara gelmeden önce “başörtüsü namusumuzdur ve bu meseleyi mutlak çözeceğiz” vaadinde bulunarak, önce TBMM başkanlık makamına oturduğu halde kendi eşinin türbanını dahi meşrulaştıramayıp dik duramayan, sonrada Başbakan Yardımcısı olan Bülent Arınç, o sözünde duramaz riyakârlıkla mı, halkının menfaatlerini gözetecek, hürriyetleri sağlayacak? Yetmedi, başında bulunduğu TRT’de yayınlanan İsrail zulmünü konu alan diziyle ilgili sansürü hazmederek, zalim Yahudi devletinin önünde diz çökerek, katledilen masum çocuklara ihanet etti… Türk kahvesinin önemi yanında Müslüman çocukların canları neden sorun olsun ki?
Türkiye’de bir PKK’lının taşıdığı samimi inanç benzeri fedakâr tek bir Müslüman yoktur. Sadece üzerinde fiyat etiketi taşıyan satılmaya hazır yaratıklar vardır.
İşte DTP… Nerede AKP, nerede SP, nerede MHP, nerede CHP…
Ey halkım…
Her ne düşünce ve inançta olursanız olun; kendi çıkarları ve saltanatlarından başka hiçbir şeyi tasa etmeyen açgözlü ve kaşarlanmış politikacılara ve öğrencilerine hatırsal bir destek ve atomik güven duygusu bile; fıtratsal özgürlüğünüzü, dininizi, onurunuzu, namusunuzu, erdemliğinizi ve gücünüzü bitirmeye yetecektir.
Siz, siz olun; insanlığı, merhameti, yardımı, doğruyu, dürüstlüğü, hakkı ve adaleti alttan alta yok eden cehennemsi politikacılara inanmayın; kandırabilme telaşı içindeyseniz, bir salgın hastalık tedirginliğiyle kaçabildiğiniz kadar kaçın. İnsanlığınızı muhafaza edip memleketinizi kurtarmanız, ancak bu duruşla mümkün olabilir. Bilin ki yoksa siz de onlar gibi olursunuz…
İster beğenin, ister beğenmeyin; ister lanetleyin, ister destekleyin; ister kahredin, ister sevinin; söyleyebileceğim gerçek, bu ülkede siyaset yapan tek partinin DTP olduğudur. Bu sebeple DTP’nin zafer naraları ve coşkulu törenleri tartışılmaz haklarıdır.
Daha bitmedi, çok yakın bir gelecekte APO’nun cumhurbaşkanlığını da sindirecek ve zorda olsa alışacaksınız.
Nasıl olsa “türban”, 1.derece tehlike olma vahametini sürdürmektedir.
Başlığı her ne ise, “açılımı” önce savunup sonra “vah” demeyi bırakın…
12 Eylül 2009 Cumartesi
Şehit eşi, çocuk, ana ve babaları!
Ancak öylesine çirkin ve pespaye bir entrika içinde evlatlar kıydırılıyor ki, değil gözyaşları içinde ağıt yakmak, kendinizi uçurumlara atsanız dahi bu ihaneti unutabilmeniz mümkün değildir.
Adına “TERÖR” denilen ve yaklaşık otuz yıldır süren acımasız senaryonun kurgulayıcısı ve sorumlusu doğrudan devlettir. Çapulculardan müteşekkil PKK gibi acziyeti tartışılmaz bir örgütün onlarca yıl dünyanın en güçlü dördüncü ordusu ile baş edebilmesinin imkânsızlığı, takdir edilir ki görmemezlikten gelinemez.
Tamamen Genelkurmay’ın koruma ve gözetiminde olan Abdullah Öcalan, eğer tutuklu bulunduğu hapishaneden örgütüne direktifler yağdırıp aktif bir yönetim gerçekleştirebiliyor, hatta yol haritası planlayabiliyor ise, sorumlusu iktidarsız bir hükümet ve sefil bir PKK değil, mutlak muhatap Genelkurmay’dır. Ücra köşelerdeki kız çocuklarının türbanları ve Kur’an okumalarıyla ilgili muhtıralar yayınlayan Genelkurmay, neden APO’nun çalışmalarına destek verdiği sorgulanmadığı müddetçe, sorunu temelden çözebilmek mümkün değildir.
Unutulmamalıdır ki hükümet, teoride her ne kadar devlet ise de, maalesef Türkiye gibi Genelkurmay’ın diktasıyla yönetilen ülkelerde sadece rutin işleri yapmaktan öte hiçbir yetkileri bulunmamakta, tecrübe edinildiği üzere herhangi bir itirazda muhtıralarla karşılaşıldığı ve silahların çekilebildiği hatırlanılmalıdır.
Eski Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş’in devletin “gizli anayasa”sından söz ederek; “bütün politikaların tanrısıdır, anayasasıdır” itirafı, öyle üstü kapatılacak bir ikrar olmamasına rağmen; bugüne kadar ne hükümet, ne meclis, ne yargı, ne de halk hesabını sormamış ve Genelkurmay’ın süregelen diktatörlüğü emrinde varlıklarını sürdürebilmişlerdir. PKK’da aynı politikanın bir ürünü değil mi?
PKK’yı doğuran, besleyen, ana ve babaların başına belâ eden, Kemalistlerin egemenliğindeki gizli devlet, yani Genelkurmay’dır. Gerek Cumhurbaşkanı, gerekse Başbakan bu iğrenç oyunu bozabilmek için, kendilerinden hiç beklemediğim cesur ve kararlı bir adımla, bir hiç uğruna canlarını yitiren kardeşlerin daha fazla birbirlerini öldürüp yok etmelerinin önüne geçebilmek adına gereğini yapmaya karar vermeleri, Türkiye şartlarında takdir edilmelidir.
General ve subayların liderliğindeki Ergenekon Terör Örgütünün PKK ile olan işbirliği dikkatle ve ehemmiyetle irdelenmeli, sözde vatan adına canlarını veren yiğitlerimizin nasıl bir ihanete kurban gittikleri anlaşılmalıdır.
Ey elleri öpülesi eş ve analar!
Sizleri izledikçe kalbim dağlanıyor ve pis çıkarlar uğruna feda edilen gençlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerine dayanamıyorum. Sizleri ahlaksızca ve vicdansızca kullanmayı sürdüren CHP ve MHP gibi politik sorumlulara sığınıp yardım talep etmenizi ise, anlamakta zorlanıyorum. O bağlı bulunduğunuz dermeklerin birçoğu tarafından güdülerek, eş ve evlatlarınız gibi zalimlere peşkeş çekilip, üzerinizden politika yapılarak sömürülmenizi hazmedemiyorum.
Birçoğunuz türbanlı ama ne okuma, ne çalışma, ne de kamu alanı diye sınırlandırılan yasak bölgelere girme hakkınız bulunmaktadır. Oysa sizler; kutsal örtünüzü bir bez parçası olmakla aşağılayan, dışlayan, hor ve hakir gören bir devlet için canlarınızı feda etmiş ve ömür boyu yanan yüreklerinizin acısıyla elem bir yaşama mahkûm oldunuz. Ayrıcalık bir saygı görmeniz ve baş tacı edilmeniz gerekirken, sizleri kendileriyle eşit görmeyen Kemalist güruhun baskı ve hakareti altında ezilmeye devam etmenizi sindiremiyorum. Sizlere müstahak görülen bu aşağılanmanın ve ölen evlatlarınızın hesabını hükümetten ya da bir avuç çapulcu PKK’dan değil, Kemalist Genelkurmay’dan sormalı, tartışılması dahi mevzubahis olmayan temel haklarınızı mutlaka geri almalısınız...
Belki sizler, tıpkı ön safta savaşan askerlerin mutlak ölümü misali eş ve evlatlarınızı kaybederek öncülük etmenin kaderini yaşadınız. Ancak bundan böyle eş, çocuk, ana ve babaların acı çekmemeleri, dul ve yetim kalmamaları adına tarihi bu adıma kahretmeyin ve sinsi şeytanların sürdürmeye çalıştıkları haçlı entrikalarına pirim vermeyiniz.
Unutmayınız ki ortada ne bir vatan müdafaası, ne de bir düşman var. Kemalist ve ırkçıların işbirliği içindeki göstermelik karşılıklı dalaşmaları ve adilerce ödetilen acı bedeller var… Bu öylesine gaddar bir oyun ki, sağlık açısından gerçeği öğrenmemek belki çok daha iyi.
Sizler, bu Müslüman halkın seçkin ve liyakat sahibi üyeleri olarak, nefsi değil, Allah için sağlıklı düşünerek barbarların devam ettirmeye çalıştıkları tuzakları bozun ve gidişata sahip çıkın ki, artık Müslüman milletimizi daha fazla aldatamayacakları ve birbirine kıydıramayacakları onurlu duruşu sergileyin. Çünkü sizler, o seviyede insanlarsınız…
“Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma!” Nahl.127
“Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir. Onları da Allah'a amel-i salih ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur.” Fatır.10
11 Ağustos 2009 Salı
Utanabilecek bir ar damarınız var mı?
Sürekli insanların neden düşünmediklerini, muhakeme etmediklerini ve gerçeği araştırmadıklarını sorgulayarak, kıyasıya eleştirilerde bulunmuş, fotoğrafı; birilerinin güttüğü doğrultuda tek açıdan değil, tarafsız bir adaletle çok yönlü gözlemlenilmesi üzerinde durmuş, kötülük fışkırtan benliği hapsedip erdemliği açığa çıkaranın sadece “iman” olduğunu vurgulamıştım.
Öncelikle kuralları belirleyip kimin dost veya düşman olduğunu benliksel çıkarlar kriterinde değerlendiren güçlere, şeytani bir nefis taşımalarından itibar edilmemesi, haklı veya haksızın hangi ölçülerde muahezenesi, ancak hakkı ve adaleti ayakta tutan barışçıl bir anlayışla mümkün olunabileceğinin üzerinde durmuştum.
Neyin iyi veya kötü, kimin insan veya şeytan, samimi veya sinsi olduğunu yaratıklar değil, akıl ve kalplerde saklı olanı ve kaderi elinde bulunduran Yaratıcı bilir.
Halkının din ve ırkını ülke aleyhine birinci derece tehlike kabullenen laik ve Kemalist bir düşüncenin devlet ve milleti bütünleştirebilmesi, birlik ve beraberliği tesis edebilmesi, insani değerleri yüceltebilmesi, barış ve huzuru sağlayabilmesi asla söz konusu değildir. Olmadığı da, milletin İslam ve Kürt kesimine karşı takınılan düşmanca tavırdan anlaşılmakta, sürekli taciz, baskı, hakaret, ayrımcılık ve yasaklarla toplum bölünerek, yazık ki damarlara kadar işlenebilmektedir.
Şovenist bir Atatürk yahut Türk milliyetçiliğinin amansızca vurgulanması Kürt kökenli toplumumuzun milli duygularını kabartıp mücadeleye sürüklemiş, ideolojik devletin dışlaması ve ayırım yaparak, o bölgelere gereken sosyal ve ekonomik hizmeti götürmemesi, otomatikman insani refleksi doğurarak, hak arayışına itmiştir. Diğer taraftan vahye karşı laikliğin ve Kemalizm’in bir sopa misali sürekli kafalara indirilmesine ise Müslümanlar çeşitli gerekçelerle tepki vermemiş, Kürtler gibi silahlı veya siyasi bir mücadeleye kalkışmamışlardır.
Kürtlerin PKK adında silahlı bir örgütlenmeye girişerek; ırkçı, laik ve Kemalist devlete karşı mücadeleye teşebbüsleri, öyle içi boş bir “terör” anlayışıyla geçiştirebilecek ve haksızlıkları kamufle edebilecek bir vatan savunması görülmemeli, derinine inilerek adaletsizliğin üstesinden gelebilecek bir siyasetin kaçınılmaz adımlarının atılması ve köklü bir çözüme gidilmesi, ancak tarafların kökten ırki sevdalarından vazgeçmesiyle mümkün olur. Unutulmamalıdır ki ırkçı bir milliyetçilik; halkı, hatta dünyayı bölen en büyük felakettir. Allah, Yasin Suresi 62. ayette: “Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?”
Kürtlerin haklarını siyasi bir zeminde arama gayretleri; cesur, kararlı ve dik duruşlarıyla meyvelerini vermeye başlamış; hiçbir makam, yasak ve baskılar kendilerini yıldırmayıp, herhangi bir tavizi ihanet addetmeleri savlarıyla ödeyecekleri bedellere dahi aldırış etmeksizin, yanlış veya doğru, topyekûn onurlu bir duruş sergilemişlerdir. Maalesef sözde ahirete inandıklarını iddia eden Müslüman politikacılar ve yandaşları, korkularından kendilerine fiyat etiketi biçerek hem dinlerini hem de haysiyetlerini alçakça satabilmişlerdir. Hala çözemedikleri türban meselesi ve kahredici Merve Kavakçı’nın TBMM’den kovulma olayı, başka bir örneğe ihtiyaç bırakmayan rezaletlerdir.
Her Türk vatandaşı gibi ben de, laik ve Kemalist devletin kurguladığı senaryodan filmi izlemiş, PKK ve DTP’ye aşırı tepki göstererek, açık düşman bellemiştim. Oysa sözde Atatürk ve Türk milliyetçisi merhametsiz şövalyelerin kurdukları Ergenekon Terör Örgütündeki PKK ile olan işbirlikleri ve birlikte işledikleri cinayetler, komplolar, saldırılar ve darbe planları; gerçek teröristin kim olduğu sorusunu sorgulamama, dolayısıyla çok korkunç bir aldatmayla karşı karşıya olduğumuzu anlamama neden olmuştur. Aslında Ergenekon Terör Örgütünün acımasız hedefi; tıpkı haçlı Amerika ve İsrail gibi vahiysel İslam ve Müslümanlardır. MGK Siyaset Belgesi olan “Kırmızı Kitap”’ta da İslam, yani irtica birinci derece düşman bellenmiş, binlerce kişiyi öldüren ve ölümüne sebep olan PKK ise ikinci derecede sınıflandırılarak, dolaylı da olsa itibar görebilmiştir.
Laiklik ve Atatürkçülüğün bekçisi olduğunu her platformda dikta eden Kemalist Genelkurmay, İslam referanslı Cumhurbaşkanı, Başbakan, hükümet ve Müslümanlara karşı aşikâr olan aleyhtarlığını, Kürtlerin temsilcisi DTP’ye karşı da haykırmış, kendince ortaya koyduğu tepkilerle İslam’ı irtica, Kürtleri de PKK olarak tanımlayarak, türbanlı veya dindarların, ayrıca DTP milletvekillerinin bulunduğu ortamları protesto etmek suretiyle hedef düşman saymaktan vazgeçmemiştir. Ancak ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti, sözde DTP yüzünden protesto etmeye cesaret gösterdikleri TBMM’ne girmeyi engellememiş, ABD’nin emrine boyun eğerek, DTP ile girişilen uzlaşmaya sessiz kalabilmiştir.
Yıllarca süren savaşta ölen binlerce insanın ve kaybedilen ekonominin ikna edici sebebi anlaşılamamış, bu vatan için ölen ve ölmeye devam eden halkın farklı din ve etnik köken taşımalarından dolayı “devlet-terörist” çatışmasının soğuk ve sıcak savaşıyla insanlarımız manipüle edilerek, yüz binlerce aile acıya boğdurulmuştur. Oysa ortada bir dışlanma, adaletsizlik, haksızlık, dini ve ırki bir gerilim ve kamplaşma vardır.
Kürtler; gerek ferdi, gerekse siyasi partileri kanalıyla mücadelelerini azim ve umutla sürdürme cesaretini ve kararlılığını gösterirken; sözde Müslümanlar ise az bir bedel karşılığı laik ve Kemalistlerin kayığına binme izzetsizliğini sürdürmeye devam etmektedir.
Sözde ırki bir bağımsızlık adına mücadelesini sürdüren PKK ve DTP, Marksist olmalarından hiçbir vicdan taşımamakta, kendilerinden olmayanları biçmeye çalışarak, caniliklerini sürdürmektedirler. Devlet de laik ve Kemalist olmasından aynı sertlikte mukabelede bulunmakta, dolayısıyla benlik, yani ırki egemenlik savaşında halkımız büyük bir kayba uğramaktadır. Oysa Allah dileseydi tüm dünyayı tek bir millet, tek bir renk ve tek bir lisanla konuşan bir topluluk yapardı. Öyleyse bu bölünme ve çatışmanın ardındaki gerçek; her iki tarafın da Allah’a olan iman ve inancı reddetmesi, vahyi kabul etmeyerek birbirlerinden üstün olduğu iddiasında bulunmalarıdır. Allah, Şura Suresi 8. Ayette: “Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.”
Rum Suresi 22. ayette ise: “O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır. “Şûrâ 8
Eski Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun; “TSK’ da bazen, görev dürüstlükten önemlidir.” sözleri, aleni bir barbarlığı ve adaletsizliği belgelemektedir. Böylesi bir ilkeyle komuta eden Genelkurmay’ın radikal ideolojisinden herhangi bir merhamet, adalet ve hakkaniyet beklenemez. Vahyi reddedenin dürüst ve adil olabilmesi, vicdan taşıyabilmesi ve insani bir değere sahip olabilmesi düşünülemez.
Otuz yıldır yanlış inanç, düşünce ve fikirlerden dolayı akan kanı teşvik eden ve durduramayan devlet; şehitlere ve halkına karşı tek sorumlu suçlu olmaktan ne kendini kurtarabilecek ne de aklanabilecektir. ABD’nin çözüm direktifiyle harekete geçen Abdullah Gül ve AKP hükümetini insani değerler açısından samimi bulmuyor, yaklaşık yedi yıldır iktidarları döneminde inisiyatifi kullanmayarak, elem bir felaket yaşatmalarından suçlu olduklarını düşünüyorum.
Ancak evrim teorisine inananlar milliyetçiliği savunur ve hayvanlar misali birbirlerinden üstün olduklarını zannederek, kendilerinden başkasına bir özgürlük ve bağımsızlık tanımak istemezler. Atatürk milliyetçisi CHP ile Türk milliyetçisi MHP’nin, Kürt milliyetçisi PKK ya da DTP’ den hiçbir farkları bulunmamakta, dolayısıyla zalimsel düşünce ve duyguları aynı paralelde birleşmektedir.
“Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, Rabbiniz birdir; babanız da birdir. Bilin ki, Arabın Arap olmayan üzerinde, Arap olmayanın da Arap üzerinde; kızıl derilinin siyah derili üzerinde; siyah derilinin kızıl derili üzerinde hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur, ancak takva (Allah’tan korkup fenalıklardan sakınmak, ilâhî sınırlara uymak) ile üstünlük vardır. “ Hz. Muhammed (S.A.V)
Darwinistlerin, kendileri gibi yaratık olan maymundan türediklerine inanmalarından ötürü babaları Âdem ve anaları Havva’yı inkâr etmekte, dolayısıyla birbirlerine karşı üstün olabileceklerini zannederek, Yaratıcı Allah’ın arzında barış ve kardeşlik içinde yaşamaktan ise, birbirlerine karşı ırki bir benlik yarışa girişip, hunharca katletmektedirler.
“İnsanlar birbirine benzerlik cihetiyle denktirler, Babaları Âdem, anaları Havva’dır.” Hz. Muhammed (S.A.V)
Her kim ırkçılığı temel alır, şoven bir milliyetçilikte ısrar eder ise, o günümüzün veya geleceğin acımasız bir canisi ve insanlığın yüzkarasıdır. Gerek DTP, gerek CHP, gerekse MHP bölücüdürler ve Türkiye’nin bütünlüğü aleyhine çok büyük felaketlerdir. Bu sebeple taraftarlarını uyarıyor, mutlaka insanlık dışı yok edici bu zehirden kurtularak, hilkatteki eşlerine hoşgörülü ve saygılı olmalarını öğütlüyorum. Bilinmelidir ki ırkçı bir egemenlik adına savaşan insan değildir, tüm düşünmce ve politikaları da şeytanidir. Onlar gensel maymunlardır…
“Irkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık üzerine savaşan bizden değildir! Irkçılık üzerine ölen de bizden değildir.” Hz. Muhammed (S.A.V)
Unutulmamalıdır ki; sen Atatürk veya Türk milliyetçiliğinde ısrar eder isen, onun da Kürt milliyetçiliğinde veya başka bir tâbiiyette ısrarı meşrudur.
Birbirlerini kıyasıya yok ederek savaşan Avrupa Birliği ülkeleri nasıl Hıristiyanlık şemsiyesi altında toplanıp bir birlik oluşturmuşlar ise, biz de adaletli ve merhametli İslam şemsiyenin altında bütünleşerek, her türlü benlikten arınalım… Kurtuluş için tek çıkar yol, Yaratıcı’nıza dayanıp, güvenmek ve O’nun hükümlerine itaat etmektir.
Unutma; sen bir yaratıksın, ırkını belirleyen de Yaratıcındır...
31 Mayıs 2009 Pazar
Vatan sağolsun, ama….
Halkların vatanları adına gösterdikleri cesur ve şehitsel fedakârlığı devletin ve yöneten politikacıların hissetmemesi, o vatanın kutsallığını yok etmekte, ölümcül mücadeleler ve akıtılan kanlar politik iğrenç çıkarlara peşkeş çekilerek, etiketlendirilebilmektedir. Canlarını veren yiğitler, hayatları yıkılan ebeveynler, dul ve yetim kalan eş ve çocuklar, parçalanan aileler devletçe tasa edilmiyor ve vefa duyulmayarak, ihanetsel gizli pazarlıklar yapılabiliniyor ise, o vatan, sanıldığı gibi hiçbir değer taşımamaktadır.
Binlerce ölümü, akan gözyaşı ve feryatları vicdansızca istismar ederek, duygu yüklü insanları bileyleyen devlet, düzenlediği törenler ve samimiyetsiz nutuklarla masa başında yapacağı pazarlıkta güçlü olabilmenin menfur hesabı içindedir.
Halk için var olmayan bir devlet, adaletsiz bir devlet için var olan bir halk; mutlaka yok olmaya ve parçalanmaya mahkûmdur…
'Vatan sana canım feda', 'Şehitler ölmez vatan bölünmez' ve 'akan kan bayrak için' gibi fevkalade ulvî kelimelerle galeyana gelen halkı politik emelleri uğruna coşturan bencil devlet, sadece kendi menfaatlerini düşünerek, merhametsiz ve adaletsiz varlığını sürdürme peşindedir.
Sözde bölücü ve terörist ilan ettikleri PKK’ya karşı savaşılıp on binlerce evladımız ve sokaktaki insanlarımız ölürlerken, nasıl oluyor da PKK, meclisteki temsilcileriyle meşrulaşabiliyor? Öyleyse askerlerimiz; kimin adına ve ne uğruna canlarını veriyor, neden geriye bıraktıkları acılara boğultulmakta ve hayat ışıkları söndürülmektedir?
PKK ya da DTP’nin Kürt toplumunu temsil ettikleri resmiyette de kabul edilmiş ise, bu savaş niye? Eğer etmiyorlar ise, PKK’nın mecliste ne işi var? Dağlardan önce, neden meclisteki PKK ve İmralı’daki APO etkisizleştirilmiyor? Devletin bağımsız olmayıp, batının müstemlekesi altında olmasından dolayı mı, barbar insan hakları ve demokrasi adına sinsice desteklenen sözde vekil teröristler baş tacı edilebiliyor?
Hatırlanacağı üzere; bir zamanların jakoben ve vahiy düşmanı Bülent Ecevit, laik ve Kemalist vekillerine talimat vererek, halkın seçtiği vekil Merve Kavakçı’yı, sırf türbanından dolayı ”Burası devlete meydan okunacak yer değil” direktifiyle meclisten attırmış ve milletin seçtiği Türk insanına vekillik hakkı verilmemişti. Bugün ise, devlete ve millete meydan okuyup, açıkça APO’yu ve güya teröristleri destekleyenler, diledikleri gibi ahkâm kesebilmekte, devlet ve millet bir yana, yargıya dahi meydan okuyabilmektedirler.
Bu, nasıl bir devlet; bu, nasıl bir rejim; bu, nasıl bir siyaset…
Her şart ve koşulda irtica adına vahye ve Müslümanlara saldıran ve yaşam hakkı tanımak istemeyen laik ve Kemalist devlet, vatanını bölmek ve milletin birliğini bozarak parçalamak isteyen laik PKK’ya karşı tavizkar ve koruyucu politikasını sürdürmektedir. Ne de olsa devlet aleyhine birinci derece tehlike irtica (İslam) değil mi?
AB’nin buyruğu ve gözetiminde sürdürülen gizli pazarlıkların bir an önce son bulmasını, dolayısıyla bir hiç uğruna canlarını veren asker ölümlerinin durdurulmasını temenni etmekteyim.
Ancak devlet, hükümet ve idareciler şunu çok iyi bilsinler ki; dostları PKK (DTP)’nın değil, bizzat kendilerinin öldürdükleri o yiğit askerlerimiz, ana, baba, eş ve çocuklarının kanları, gözyaşları ve ağıtları; hem bu dünyada hem de ahirette kendilerine cehennem olacaktır.
Milleti hem dinen hem de ırkken bölerek birbirine düşman kılan ateist bir rejim, sloganlarla vatanın bölünmüşlüğünü engelleyemez.
Gerçeği, yalnızca gerçeği okumaya ve muhakeme etmeye çalışınız…
17 Aralık 2008 Çarşamba
Namussuzlar…
Lanetsel bir dönüşümle Batı kompleksini içten içe yaşayan başbakan Erdoğan; “Tarihi, tarihçilere bırakalım. Biz işimize bakalım” diyerek, günümüzün cumhurbaşkanı Gül ile birlikte kayıtsız-şartsız teslimiyetçi ve zilletsel bir dış politika izlemiş, gerek dışarıda, gerekse içerideki ihanetsel gelişmeleri tetikleyerek, geçmişteki Jön Türkler, İttihadı Terakki ve Kuvayi Milliye hareketlerinin devamı bir batılılaşmayı sürdüre gelmişlerdir. Tanzimat fermanı ile başlayan, Islahat fermanı ve meşrutiyetlerle devam eden batılılaşma, cumhuriyetle öyle bir acımasız süreci başlattı ki; “Yok edin halkı, kırın, susturun onları. Çünkü Avrupa aydınlanması halktan çok daha önemlidir" düşüncesiyle, kurtuluş savaşındaki kayıplarımızdan daha çoğunu vermek durumunda kalmıştık. Mustafa Kemal, 27 ağustos 1925, İnebolu’da yaptığı konuşmada; “Kesin bir gerçek olarak söylüyorum; korkmayınız. Bu gidiş zorunludur ve bu zorunluluk bizi yüksek ve önemli bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz bildireyim ki; bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca ulaşabilmek için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur."
Tarihsel süreç dikkatle irdelendiğinde varılacak sonuç; batılılaşmadaki misyonun tamamen dinsel amaç taşıması, Türk milletinin İslam’la bütünleşmesinden korkusuz, güçlü ve yenilmez kuvvetini kırabilmek, dolayısıyla çağdaşlık manipülasyonuyla vahiyden uzaklaştırarak topyekun esaret altına alıp, yüzyıllardır süren liderliğine ve korkuya son verebilmektir.
Bugün, Ermenilerden özür dileyen namussuz öğretim görevlileri, gazeteci, yazar ve sanatçıların tamamının gizli veya aleni birer İslam düşmanı, sabatayis, ya da münafık oldukları, Türkiye halkının Müslüman kimliklerinden dolayı utanç duydukları bilinmekte, ayrıca ABD ve Batı’sız bir hiç olunacağı inancı taşımalarıdır.
Osmanlı devletinin Ermenilere liyakat vererek “millet” olmalarını sağlaması ve devletin üst düzeylerinde görev addederek ayrıcalığa tabi tutmaması ihanetlerini engellememiş, 1. Dünya Savaşında Ruslarla işbirliği yaparak Osmanlı Devletine hıyanet edip arkadan vurmuşlardı. Namussuzların; 1915 yılını referans göstererek, Ermenilerin sözde maruz kaldıkları “büyük felaket”ten özür dilemeye kalkışmaları, asıl o günkü canilerden veya torunlarından değil de, “Sırf Müslüman oldukları için tecavüz ettikleri Türk ve Kürt kadınlarından; doldurdukları ahırlarda yaktıkları yaşlı-hasta-kadın-çocuklardan; astıkları ve lime-lime parçaladıkları insanlarımızdan; Osmanlı köpekleri diye hakarete uğrayanlardan; önce ırzlarına geçip, sonra öldürüp ve daha sonra Osmanlıya ders olsun diye parçalayıp sokağa attıkları kokmuş ceset sahibi analarımızdan ve hunharca katledilen masum Türk çocuklarından” ÖZÜR DİLESİNLER YA…
Kahraman askerlerimizin Sarıkamış’a savaşa gitmelerini fırsat bilen Ermeni çeteleri, ancak geride kalan çocuk-hasta ve kadınlara saldırarak katletmişler, Yezidi ve Hıristiyanlara hiç dokunmayarak, Müslüman Türk ve Kürtlerin kanını içmişlerdi. O aç köpeklerden ”özür dileyen” namussuzlar, aynı alçak duyguyla hareket etmiyorlar mı?
Tıpkı Ermeniler gibi ihanet eden bu namussuzlar, kuvvetle muhtemeldir ki Ermenilerin geriye bıraktıkları iğrenç döllerinden türemiş yaratıklardır. Ya da, kendileri gibi aydın hain Abdullah Cevdet’in, batıdan getirttiği damızlıkların birer ürünleridir. Tüm tarihsel gerçekler apaçık ortadayken; şehitlerine, ecdatlarına, milletine ve devletlerine böylesi bir ihaneti ve düşmanlığı gösterebilmeleri mümkün müdür? Kim bilir, yarın da öldürülen PKK teröristlerinden özür diler ve canlarını veren şehitlere lanet yağdırırlar mı?
Namussuzların ihanetsel girişimini destekleyen, basta AK Parti milletvekili ve PKK dostu Dengir Mir Mehmet Fırat olmak üzere; namussuzları destekleyen tüm hainleri lanetle kınıyor, güttükleri “Manukyan Ekonomisi” uğruna Türkiye’yi ve Türkiye milletini içeride ve dışarıda rezil rüsva ederek gücünü zayıflara peşkeş çeken AK Parti hükümetinin aklını başına almasını ihtar ediyorum. Dengir Mir Mehmet Fırat ile aynı görüşleri paylaşan DTP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır’ı ise, Ermeniler misali damgalanmış bir acımasız ve hain oluşundan fikirleriyle baş başa bırakıyorum. Onun gerçekten bir Kürt sevgisi ve iddia ettiği vicdanı olsaydı, Kürt kadın ve çocukları katleden Ermenilerden özür dilemesi söz konusu olmazdı. Acaba haçlı batının ve İsrail’in vazgeçilmez ve kadim dostları Abdullah Gül ne diyor? Ayrıca, AK Parti disiplin kurulu, hain Dengir Mir Mehmet Fırat’ı ihraç ederek, samimiyetini kanıtlayabilecek mi?
“Kişi, dostunun dini üzeridir.” Hz.Muhammed (S.A.V)
“Kötülüklerin ilki ve en büyüğü, haksızlıkların cezasız kalmasıdır.” Platon
Türkiye'yi ve Türk milletini aşağılayan namussuz hainlerin isim listesi:
http://www.ozurdiliyoruz.com/
17 Ekim 2008 Cuma
Genelkurmay, TSK’ni yıpratıyor
PKK gibi çapulcu bir terör örgütünü 25 yıldır elimine edemeyerek saldırılarını püskürtemeyen bir yönetimin sorgulanması, şüphesiz binlerce can vermiş, mal ve can güvenliğini yitirmiş endişeli milletimizin kaçınılmaz hakkıdır. Kemalist yapısıyla tamamen politiğe olmuş bir kurumun, yıllardır irtica gibi ütopik bir tehlikeye yoğunlaşarak asıl hedeften sapması, otomatikman yaşanılan felaketleri doğurmuş, dolayısıyla PKK’nın bitmez tükenmez barbar varlığı, güçlenerek süregelebilmiştir. Bugün terör örgütü ile baş etmekte aczi yet gösteren bir Genelkurmay, nasıl olacak da yarın meydana gelebilecek ciddi bir savaşta TSK’ni yönetebilecek ve zafer kazandırabilecek?
Darbe ve irtica korkusuyla iktidarını tescil edemeyen Müslüman referanslı hükümet, Genelkurmay’ın hata ve yanlışlarına sessiz kalmakla yetinmeyip, birde halkımızı tehdit eden çıkışlarına alkış tutabilecek bir yalakalığı içine sindirebilmektedir. Bu durumda terörle baş edebilmemiz veya terörü bitirebilmemiz mümkün mü? Öyle, sorgulayanları ve hesap soranları susturmakla ancak günü kurtarabilirler. Ya sonrası? İstihbarat eksikliğinden ve başıboşluktan yüzlerce asker ve vatandaşımız canlarını verirler ve beldeler boşaltılırken, kendileri ya golf oynayabilmekte, ya başka bir keyif içinde güvenli yaşamlarını sürdürmektedirler. Ya da hegemonyası altındaki efendileriyle çıkar pazarlığı yaparak, PKK ve destekçilerine meşruiyet yolları aramaktadırlar.
Aktütün veya Bayraklı karakolları tüm alana ve sınıra hakim bir konumda bulunmalarına rağmen teröristlerin gelişinin fark edilememeleri ya da görülüp bilgi verilmesine rağmen, helikopter veya uçakların müdahale etmemelerinin hesabını kim vermelidir? “Zaten askerlerimiz ve halkımız canlarıyla ve organlarıyla gerekli bedelleri ödemiyorlar mı?” diye düşünebilirsiniz…
Artık bugün, tüm milletimizin hesap sorma zamanıdır… İçi boş, sonu ihanet olan şehit edebiyatını, farazi gösterileri ve abartı nutukları dışladığımız an, bilinmelidir ki Genelkurmay da hükümet de hadlerini öğrenip görevlerini yapmak mecburiyetinde kalacak, dolayısıyla terörün bitirilme süreci başlayacaktır.
5 Ekim 2008 Pazar
Kemalist teröristler
Dün müttefiki PKK‘yı destekleyen bugün de “Ergenekon Terör Örgütü”ne açıkça sahip çıkabilecek cesareti gösterebilen CHP’nin, siyasi bağlamda DTP’den hiçbir farkı bulunmamakta, hatta gizli hesaplarından ve sinsi emellerinden dolayı onlardan da çok daha tehlikeli oldukları anlaşılmaktadır. Nur Serter gibi acımasız çetenin şövalyelerinden bir neonazi’yi milletvekili yaparak dokunulmazlığa bürüyen CHP, bugün olabilecekleri kestirebilseydi tutuklanan tüm teröristlere milletvekili imkânı sağlayarak, mutlaka yargılanmalarını önlemek isterdi.
Cumhuriyet kurulduğundan günümüze kendilerini Türkiye’nin yegane sahibi zannıyla doğrudan ya da dolaylı yollardan iktidarlarını sürdüren CHP ve Kemalist çeteler, artık milletimizin söz sahibi olmak istemeleriyle okkalı bir tokat yemişler ve tüm kirlilikleri her geçen gün su yüzüne çıkmaya devam etmiştir. Sözde egemenliklerini sürdürebilmek için bölücülüğü ve şiddeti meşru gören odaklar, bilinmelidir ki Türkiye’nin en büyük düşmanı ve en merhametsiz bozguncularıdır.
Kemalistler, İslam’ı irticacılıkla özdeşleştirip yıllardır Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde 1.derece tehdit olarak addettirmeyi başarmış, katliamlar yapan PKK’dan bile daha tehlikeli gösterttirerek, Müslüman toplumumuzu yüce dinleri İslam’a karşı korkutabilmişlerdir. Resmiyette bugün dahi öyle değil mi?
Münafığın kafirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu gerçeği temel alınır ise; PKK’dan ve DTP’den çok daha tehlikeli Kemalist teröristler ve CHP’nin olduğu apaçık kavranabilecektir.
Düşmanını uzakta değil, her zaman yakınında ara…
“De ki; Bizim için Allah’ın yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim sahibimizdir. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe.51