Sinir kütlesinden ibaret beyinleri olup da muhakeme edebilecek akılların olmaması, insanı “yığın” yapan sebeptir. Akıl ve iradenin özgürlüğüne kanıt gösterilmeye çalışılan sözde bilimsel kuramlar; beyin ile fizik, ruh ile beden gibi somut ve soyut varlıkları ya birbirleriyle çatıştırıp üstün kılarak ya da yok farz ederek paradokslar yaşayıp, tamamen niceliğe yönelik bir kanıta çalışırlar. Ancak sinir kitlesi olan kellesel beynin tıpkı cesetsel beden gibi öldüğünde çürümesi misali, yaşarken de insanı hiçliğe ve akılsız bir kümbete dönüştürmesi, aklı yöneten bir özgür iradenin olmayışını ortaya koymaktadır.
Örneğin; Osman Kaçmaz adlı bir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, hakkındaki iddiaları bir ölü olan Atatürk’e şikâyet ederek, karşılığında yardım ve destek alabileceğini düşünüyor ise; o hâkimin beyinsel özgür bir akla mı, yoksa ruhi kadersel bir akla mı sahip olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Aynı şekilde, Prof.Dr. Fazıl Necdet Ardıç isimli bir rektör, Atatürk’e mektup yazarak, yolunda ilerledikleri mesajıyla takdir bekleyebiliyor ise; eğitimli ve makamlı insanların durumunu sorgulayarak, özgür bir aklın nasıl böylesi bir divaneliği yapabileceğini, sanırım irdelemeye bile gerek yoktur. Öylesi bir hâkimden adalet, rektörden de bilim beklenebilir mi?
Ruhsuz bir madde ve fiziğin gücüyle üstün ve egemen olabileceğini pozitivist savlarla ispatlamaya çalışan çevreler, özgür olamama ve hür düşünememe kaygısıyla ısrarla Yaratıcı’dan ve kaderden kaçınmakta, dolayısıyla bir yaratık olduklarını kabullenmek istemeyerek, benliklerini tanrısal yüceliğe ulaştırabilmek için saçma ne var ise, bilimselleştirmeye kalkışmak suretiyle bilimin saygınlığını da baltalamaktadırlar.
İnsan benliğindeki yücelik hırsı, ebedi iktidar, sonsuz heves, talep ve arzunun süresi; ancak başa gelecek musibetin tadılmasına kadar sürdüğü halde yine de gerçeğin reddedilmesi; özgür iradenin ve muhakeme edebilen bir aklın verebileceği tepkiler değildir. O an, birde bakarsınız ki böbürlenerek gökyüzünde dolaşan benlik yerde sürünmeye başlamış, namütenahi dileklerden vazgeçilerek, başa gelen belâdan kurtulabilme arayışına girilip can derdine düşülmüştür. Böylece her şeyin hile, aldatma ve görüntüden ibaret bir yalan olduğu gerçeği fark edilebilse de, olumsuzluklardan kurtulduğunda benlik yeniden coşar, tanrısal hırs ve ihtiras girdabına kapılır. Ne zamana kadar? Yeni bir fecaat ve sıkıntıya kadar! İşte benlik egemenli beyinsi irade ile Allah teslimiyetli mutlak irade arasındaki fark...
Evrimci bilimcilere göre; insan, "beyni" sayesinde düşünür ve akıl sahibi olur. Beyni olmadan düşünemiyor ise; beyinli akılsızlar hangi kategoride değerlendirilmelidirler?
Eski Yunanlılar, işlerine geldikçe ve zorda kaldıklarında somut doğa olaylarına bakarlardı. Bunu yaparlarken de, hani neredeyse yaptıklarından utanırlardı. Onlara göre edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak, yani iradeyle elde edilen bilgiydi. Evrensel gerçekler ve günlük olaylarla ilgili somut bilgiler, onların gözünde “ikinci sınıf” bilgiydi. Tıpkı günümüz insanların “din ve bilim” ya da “kader ve özgür irade” ikilemleri gibi! Aslında insan çok sefil ve acınası bir yaratıktır…
İnsanoğlunun mutlak güç olarak biyolojik bir beyni, ruhsuz fiziği ve kadersiz yaşamı savunması, özgür ve egemen olabilme arayışından ileri gelmektedir. Tanrı, ruh, kader, vahiy, melek, cin, peygamber ve şeytan gibi mutlak varlıkları ya tamamen ya da kısmen inkâr etmeleri, sınırlarını daraltmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirmeleri, benliksel kompleksin egemen olabilme talebinden kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillere şahit olmalarına rağmen, fikirlerindeki ısrarcılıkları, yine de gerçekleri ve mutlak hükümranı gizlemeye yeterli olmamaktadır. Ne de olsa gerçek dünyayla ilgili somut bilgiler “ikinci sınıf bilgi”, sanal alemin yaşamla örtüşmeyen ütopik düşleri ve karşılığı olmayan teori, felsefe ve hipotezleri ise “birinci sınıf bilgi” olarak kabul görmekte, böylece yaratıcı olabilme vasfına ulaşılarak, kurtarıcı “sanal tanrı” kimliğine bürünebilmektedirler. Ancak tecrübesel hayat, iddiaların çöpten ibaret olduğunu her an kanıtlamaktadır.
Ne sefilliktir ki Yaratıcı’ya kulluğu ilkellik, gericilik ve karanlık addedenler, ulu önder belledikleri canlılara, hatta ölülere kulluğu akılcılıkla, aydınlıkla ve uygarlıkla özdeşleştirebilmektedirler. Çeşitli toplumlardaki putperestsi örnekler, yaratıkların en yücesi olan insanı en aşağıya çekebilmektedir. 10 Kasım ayinine ne demeli?
Hinduların putları ve hayvanları, Budistlerin Buda’yı ve Ataistlerin Atatürk’ü ululaştıran hezeyanları; özgür bir aklın ve iradenin olmadığı ve kadersel lanetin saptırılmasıyla mühürlendiklerine yeterli bir kanıttır.
Gerek geçmişteki gerek günümüzdeki toplumlar, ya bir dine ya da dinsizliğe bağlı inançlara sahiptirler. Her ikisini birden yaşayan karmaşık tek toplum Türkiye’dir. Bir taraftan Allah’a iman ettikleri halde, diğer taraftan Atatürk’ün ululuğuna ve kurtarıcılığına da inanırlar. Batı uygarlığını örnek alan Türkiye, inanç konusunda doğudaki putperestliği benimseyerek, hem Müslüman hem de putperestliğin dünyadaki ayrıcalığını yaşamaktadır. Atatürk’ün, Türkiye’nin Buda’sına dönüştürülmesi, çarpık anlayışların ve tüm sorunların kilidi olmuştur. İnsanlar ruhsal bir Tanrı’dan yeterince tatmin olmamakta, dolayısıyla karşılarında dokunabilecekleri fiziki bir tanrıya rağbet etmektedirler.
Ruh, bünyesinde barındırdığı zihinsel ve duygusal oluşumları programı doğrultusunda hayata geçirerek, durağan bir madde olan beden ve organlara fiziksel işlev kazandırmaktadır. Bireysel, toplumsal ve evrensel olaylar, "o kitap"’ta yazılan mutlak düzeneğe göre etkileşerek gelişmekte ve iradesel hiçbir katkı veya müdahaleye izin verilmemektedir. Rahmani veya şeytani her düşünce ve eylem, Mutlak İrade’ce önceden takdir edilmiş "bir bilgi"’ye göre olgunlaşarak etkileşmekte ve kadersel düzen, kendi mecrasında akışına devam etmektedir.
Bundan dolayı insanların vahye veya fiziğe olan güvenleri iradesel değil kaderseldir. Düşünce ile davranışın, inanç ile imanın, mantık ile duygunun çoğunlukla örtüşmeyerek çatışması ve sürekli değişkenlik göstererek çelişkili sonuçlar doğurması, insanoğlunun özgür olamayışından ve dilediğini yapabilecek iradesel bir gücü bulunmayışındandır.
Öyleyse bu itiraz ve inat neden diye bir soruya, aslında ihtiyaç yoktur.
Egemenlik ve irade savaşı öylesi bir karmaşa ve tutarsızlık içinde sürer ki, Mutlak İrade, Özgür İrade ve Cüz’i İrade konusu aralıksız tartışılır, birbirine hükmeden veya dışlayan yorumlarla saçma anlayışlar, dinler, mezhepler ve tanrılar üretilir. Oysa herkesin içinde yaşadığı gerçek dünya tek ve olaylar da aşağı yukarı birbirini tamamlayan çeşitlerdir. Bu sebeple Mutlak İrade gerçeğine kayıtsız inananlar; bu tür anlamsız, tutarsız ve sonuç getirmez tabansız tartışmalara itibar etmez, ancak inandıkları "o kitap"ın takdir ettiği zaman ve mekân dâhilinde gereğini yaparlar.
Neticede hidayete erdirenin de saptırtanın da Yaratıcı olduğu içyüzü aleniyken ve her şey O’nun dilemesi ve yönlendirmesiyle gerçekleştiği ortadayken, tartışmanın hiçbir yarar getirmeyeceği de aşikârdır.
Sözle fiil, mantıkla duygu, gerçekle kuram, düşünceyle irade, inançla iman arasındaki dengesizlik, aykırılık, denetimsizlik ve çatışma; beyinsel fiziki iktidarı sarsmakta, zihinsel ve bedensel özgür düşünce ve iradenin yıkımına neden olmaktadır. Başarı ya da başarısızlık, iyilik ya da kötülük, doğruluk ya da sapkınlık, özgürlük ya da kulluk, yönetim ya da yönlendirme de sorumlu olan egemen güç ya daima Yaratıcı Allah’tır, ya da daima yaratık insandır. Yani ya Mutlak İrade ya da özgür iradedir…
Hâlbuki düşünce ve eylemi denetleme zorunluluğu olan beyin, her türlü dış müdahaleye karşı kalkan misali kendini koruması gerekirken, arzu etmediği bir şeyi yapabilmekte, acı ve dehşeti önleyememekte, duygulara mağlup olabilmekte, kendi içinde çatışabilmekte, yaptığı plân ve programları bozabilmekte, hiç beklemediği olaylar karşısında sarsılarak yenilgiye uğrayabilmekte, dolayısıyla korku ve endişe içinde geleceğinden şüphe duyabilmektedir. Bilimsel değerler ve kurallar işletildiği halde aksaklıklar baş gösteriyor ve irade etkisiz kalıyorsa, bilimsel aklın ve mantığın kabul etmek istemediği fevkalâde önemli temel bir tehdit ve tehlikenin varlığı gözlenmektedir. Neden çözemiyor ve diledikleri akli bir toplum yaratamıyorlar?
Acaba kafatasçı çağdaş beyinciler; insanları hangi argümanlarla peşlerinden sürüklüyorlar?
Uygarlığın doğuşu olarak nitelendirilen Helenistik dönem, fiziksel görüntü ve aldatmaların ilk merkezidir. İnsanın temel oluşumu ruh ve asla kurtulamadığı hastalık, ölüm, musibetler, kader ve yaşam sürecinde ilerleme kaydedemeyen “tanrı krallar”, debdebeye önem vererek insanların gözlerini boyamak, etkilemek ve güçlerini pekiştirebilmek için, öncelikle mimari alanda yenilikler yaptılar. Bu şekilde büyük binalar yapılmaya başlandı ve şehirciliğe önem verilerek, benlikler okşandı. Ululuk ve egemenlik duygusu uyandırabilmek amacıyla süslemeye aşırı önem verildi. Gösteriş, lüks ve konfor merakıyla evler değiştirildi. Mozaikler, mermer sütunlar, süslü mobilyalar ve biblo gibi eşyalar kullanılmaya başlandı. Ancak her şey, tıpkı bakımlı ve şehvetsel vücutların leşe dönüşmesi misali çeşitli felaketlerle yerle bir oldu, dolaysıyla tanrısal gösterişler de kısa sürdü.
Krallar, tanrısal güçte olduklarını kanıtlayabilmek adına ihtişama, azamete ve gösterişe olağanüstü önem verip insanları etkilemeye çalıştılar. Bu gösterişin adı ve gücü, o gün nasıl bir uygarlık idiyse, bugün de aynıdır. Değişen sadece aksesuar, süs, boya ve makyajın cinsi, markası, görüntüsü ve çeşididir. İşte çağdaş olarak övünülen ve iradenin gücünü simgeleyen olgular, şüphesiz etkisel amaçlı ve gerçekte hiçbir kalıcılığı olmayan illüzyonsal kozmetik ürünlerdir.
Eğer sinir kütlesinden müteşekkil beyne, şeytanın cirit attığı zihne, nefsi duygulara ve dilediğini yapamayan iradeye güvenilirse, yapılabilecek bir şeyin de olamayacağı alenidir. Geçmiştekiler ne yapabilmiş ki gelecektekiler yapabilsin!
Öyle bir cumhuriyet düşünün ki hem diktatörlük hem de demokrasi ile yönetiliyor. Kendini devletin ve milletin efendisi, ayrıca cumhuriyetin yaratıcı tanrısı Atatürk’ün veliahdı ilan eden Genelkurmay ile halkın seçimle başa getirdiği Hükümetçe yönetilen bu ülke; adalet, refah, huzur ve barış içinde olabilir mi?
Vicdanlarında Yaratıcı korku ve sevgisi olmayan “Ataist” kesim öylesine tahammülsüz, merhametsiz, hoşgörüsüz ve uzlaşısız ki, kendinden başka hiçbir hükümete ve yasalarca destekleyen millete yaşam hakkı tanımak istemiyor; ülkeyi bölüp parçalayacak ve kardeşlerin birbirlerini katledebileceği entrika ve fitnelere acımasızca başvurarak, despotik iktidarını faşist yollarla korumaya çalışıyor. Bu nasıl bir beyin ve aklının ürünüdür?
Silahın ve ordunun verdiği güçle bağlı olduğu hükümete, meclise ve millete meydan okuyan Genelkurmay, kurduğu provokasyon amaçlı illegal internet siteleri ve örgütlenmelerle halkı hükümete ve birbirine karşı saldırtarak terör, anarşi ve savaş çığırtkanlığı yapabiliyor, sadece fikri beyanlarda bulunan haber sitelerini kara listeye alarak düşman mimleyebiliyor ise; bu nasıl özgür bir aklın insani eylemidir?
Müslüman halkına karşı mitingler düzenleyerek, üniversiteleri, sivil toplum örgütlerini ve medyayı kışkırtarak, silahlı örgütler kurdurarak, militanlara destek çıkarak, milletin diniyle alay ederek, ibadetlerini engelleyerek, putperestliğe zorlayarak varlığını sürdürmeye çalışan bir kurum; nasıl bir beyinle muhakeme ediyor?
Bazıları halk nezdinde öyle dokunulmaz ve değerlidirler ki, bitki gibi çiçek açmaları, nebatat vermeleri sizi asla yanıltmasın. Çünkü salgıladıkları zehir, tüm toplumu helak edebilecek tehlikededir.
“Kabul edilen bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir.” Gascoigne.
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Kasım 2009 Perşembe
Kula kulluk eden akılsızlar…
Etiketler:
akıl,
ataist,
Atatürk,
beyin,
Buda,
Budist,
düşünce,
fizik,
Genelkurmay,
hakim Osman Kaçmaz,
irade,
kul,
mantık,
ordu,
putperest,
rektör Ardıç,
ruh,
sanal tanrı,
Türkiye,
zehir
30 Ekim 2009 Cuma
Devlet mi, tiyatro mu?
“Domuz gribi” şöhretli salgın, “devlet gribi” den daha tehlikeli, tahripkâr ve yok edici değildir. İnsanlar domuz gribinden duydukları endişe ve paniği devlet gribinde hissedebilselerdi, haksızlık ve adaletsizliklerin hüküm sürdüğü barbar bir dünya oluşmaz, çıkarcı ve diktacı politikacı ve bürokratları teşvikkâr fütursuz bir cesarete ulaştırmazdı.
İnsanoğlunu fiziki ve ruhi öldüren, sakat bırakan ve mahveden o kadar çok neden var ki, bir de domuz gribi olsa ne çıkar? Asıl kaygı duyulması gereken totaliter ve putperest devletlerin kendilerini var eden halklarını sömürmesi, aşağılaması, katletmesi ve acımasızca esaretleştirmeleridir. Adaletin, merhametin ve hakkın olmadığı bir düzende; domuz gribinden daha zararsız ne olabilir? Diğer hastalıklar ve felaketler gibi oda kaderce seçilmişlerin üzerinde etkisini gösterecek, kimi kurtulacak kimi de ölerek, asla engelleyemedikleri kaderi ve eceli tadacaklardır.
Eğer kafayı, bedeni ve ruhu çökerten öldürücü ve süründürücü hastalıkları Allah yaratıyor ise; Allah’tan başka sığınabilecek bir koruyucu ve kurtarıcı da yoktur. Onun için, “Allah’ıma dayandım güvendim, vekil ve destek olarak Allah bana yeter” samimi teslimiyet, başınıza gelebilecek tüm musibetleri geri teptirir. Ancak kafatasçı sakatatçılar, bu gerçeği saçma ve ilkel bulurlar ama ellerinden de hiçbir şey gelmez… Ayrıca hastalıktan ölmeyenleri yanlış teşhis ve tedaviden öldürenler de kendileridirler.
Bir tarafta Kemalist “Genelkurmay Cumhuriyeti”nin hüküm sürdüğü bir oligarşi, diğer tarafta ise adı, sözde “demokrasi” olan bir yönetimle tiyatro sergilenmekte, insanlarda yığın mantığıyla kimin daha güçlü ve üstün olduğu merak içinde izleyerek, fanatik taraftarlar misali şakşakçılıktan öte hiçbir şey yapmamakta ve risk yüklenmemektedirler. Sonuçta süregelen iktidar mücadelesindeki dalaş; akıbetini düşünmeyip sadece seyretmekle heyecanlanan halkı tarumar etmekte, dolayısıyla aynı tas aynı hamamın sahnelendiği tiyatro sahnesinde, değişen sadece oyuncu tellaklar olmaktadır. Kışkırtan ve bölen putperest Kemalist rejimin varlığı ise sürebilmektedir.
Eşit bir hak ve adaletin olmadığı öyle korkunç bir despotizmle idare ediliyoruz ki, toplumu kökten bitiren halk düşmanı organize gladio üyelerinin şövalyeleri; makam, rütbe ve etkinliklerine göre destek aldıkları kurumlarca kayrılarak, “hukuk devleti, masumiyet karinası ve yargısız infaz” gibi asla inanmadıkları erdemlikleri sıralayarak, affedilmez suçlarını örtbas edebilme hileleriyle şovlarını sürdürmekte, böylece asla uslanmaz ve pişmanlık duymaz azgın benlikleriyle acımasız emellerini devam ettirebilecek meşru yollar aramaktadırlar.
Kendilerini devlet ve milletin asıl yöneticileri ve sahibi olduklarını sanan hasta kafalar, kurdukları korku imparatorluğuyla dokunulmaz ve yargılanamaz güvencelerinden hukuk ve adalet çiğnenmekte, dolayısıyla onların dışında geri kalanın yargılaması, ne acıdır ki aynı ideoloji paylaşan bir kısım halk ve politikacıların ihanetleriyle meşrulaşabilmektedir.
T.C. kurulduğundan bugüne dek milleti, meclisi ve hükümetleri baskı ve tehditle yıldırarak ideolojileri doğrultusunda hükmeden Genelkurmay, yargı, YÖK ve işbirlikçi medya; bir bir deşifre olan hainlikleriyle öyle şamar yediler ki, artık kamuoyundan saklayamadıkları gerçeklerin ortaya dökülmesiyle ne yapacaklarını bilemez bir şaşkınlıkta akıl almaz demeçler verebilmektedirler.
Suçluları değil, delillerin kamuoyuna yansımasına inanılmaz tepkiler göstererek; gazetecileri, itirafçıları ve kendi onurlu subaylarını kanıtları karartmayıp afişe etmelerinden hainlikle suçlayabilmektedirler. Çünkü onlar dokunulmaz efendilerdir ve kanunsuz ne yaparlarsa yapsınlar, her şey devlet ve Kemalist rejim için olduğundan; millet, anayasa, meclis ve siyaset üstüdürler…
Emir komuta zinciriyle meclisi, hükümeti ve halkı yönetmeye alışmış kurumsal cuntacılar; millet egemenliğine ve Müslüman iktidarlarına olan tahammülsüzlükleri fevkalade aleni olup, “irtica ile mücadele eylem planı” başlıklı hazırlıkların yer aldığı belge, her zaman üzerine bastıkları ve MGK Siyaset Belgesinde önemle vurguladıkları 1. derece tehlike olarak, zaten sıcak gündemini korumuyor mu? Gerek 28 Şubat isyanı, gerek cumhuriyet mitingleri, gerek Ergenekon Terör Örgütü, gerekse Genelkurmay’ın stratejik doktrini; irticayı, yani İslam’ı önlemeye yönelik değil mi? Öyleyse söz konusu belgenin asılsız olabileceği iddiası, apaçık bir saptırma ve ihaneti gizleme telaşından başka ne olabilir?
Belgede imzası bulunan Alb. Dursun Çiçek, yalnızca bir görevli olup, asıl sorgulanması ve yargılanması gereken başta Org. Başbuğ ve üst düzey yetkililerdir. Çünkü onların haberi olmadan, bırakın böylesi detaylı eylemsel bir plan hazırlamak, düşüncesi dahi mümkün değildir. Ayrıca bilgileri olmadan hiçbir işin, hatta hayalin dahi olamayacağı kendi itiraflarıdır.
TSK’ne zarar veren ve güvenirliğini baltalayan, komuta görevindeki Genelkurmay’dır. Bu sebeple Genelkurmay ile TSK’ni ayrı kuvvetler olarak değerlendirmeli, nasıl iktidardaki bir parti tüm milleti temsil etmiyor, duygu ve düşüncelerini yansıtmıyor, hata, yanlış veya ihanetinden dolayı millet sorumlu tutulamıyorsa; olanlardan TSK’yı yükümlü tutmak, şüphesiz insaf dışıdır. Çünkü milletin her bireyi; Kemalist Genelkurmay’ın değil, Müslüman TSK’nin bir üyesidir.
Org. Başbuğ’un söz konusu belgeyi “bir kağıt parçası” olmakla aşağılayarak, başında ve içinde bulunduğu ekibi aklama çabaları, orijinalin ortaya çıkmasıyla her ne kadar sükutu hayal yaşatsa da, ona da bir kulp uydurup olayı kapatmaya çalışacaklarına şüphe yoktur.
Bunları ancak güçlü bir iktidar, yargı ve millet durdurur.
Org. Başbuğ’un sarsıcı şu açıklamaları, amacının ne olduğunu ortaya koymaktaydı. “Askeri savcılığın kararından sonra bu bir kağıt parçasıdır. Ancak bu konuların askeri savcılıkta değerlendirileceği açıktır. Bizim sivil savcılardan beklentimiz, bu kağıt parçasının doğru olup olmadığı değil, nerede, nasıl, kimler tarafından hazırlandığı, nasıl sızdırıldığını ortaya çıkarmalarıdır.”
Böylesine meclisi ve hükümeti devre dışı bırakacak ve toplumu birbirine kıydırıp böldürecek isyansı belgeyi, “Türkiye, bu kağıt parçası etrafında fazla enerji tüketti” diyerek küçümseyen Org. Başbuğ, bütün bunların fitne ve fesat çıkarma maksadıyla düzenlendiğini iddia ederek, “bırakın yapsınlar, bırakın devirsinler, bırakın sustursunlar” derebeyi felsefesiyle yolları açmaya çalışmaktadır.
Herkes şu gerçeği çok iyi bilmelidir ki, TSK üzerinde oyun oynayan tek merci Genelkurmay’dır… Bu sebeple Genelkurmay’ın Kemalist yapısına son verilerek TSK ile özdeşleştirilmeli, amacı halkının dini, düşünce, ibadet ve etnik özgürlüğü değil, doğrudan vatanı koruyup gözetlemek olduğu kesinlikle hükme bağlanmalıdır. Ancak yetmez… Askeri okullardaki bölücü Kemalist eğitimine de son verilerek, düşünce ve inancı her ne olursa olsun milletin her vatandaşına sevgi, saygı ve hoşgörüyle yaklaşılması, ayırımcılıktan kaçınılması ve vatan uğruna yek vücut olunma zorunluluğu belletilip, sadece askeri eğitimin verilmesi sağlanarak, halkına karşı düşmanca güdülen psikolojik harekata son verilmelidir. Onların ne kadar Kemalist olma hakları ve özgürlükleri mahfuz ise, diğerlerinin de Müslüman, alevi, Hıristiyan veya Yahudi olma hakları vardır. Hiçbir kanun ve gerekçe, evrensel insan haklarını doğrayamaz…
Arkasında silahlı otoriter bir kurum olamayanların komploları etki yapmaz. Eğer bir yerde veya bir konuda komplo var ise; tahrikin, tuzakların, kıydırmanın, darbenin ve kanların arkasında mutlaka devletin bir kurumu vardır.
Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yer alan duyuruda ki açıklamaların öncesinden farklı olmadığı, başkaldırının Alb. Dursun Çiçek veya birkaç kişiyle sınırlı tutulamayacağı o kadar aşikar ki, Genelkurmay’ın tamamının sorgulanmasını ve yargılanmasını gerekli kılabilecek bir deryadadır. Bildiri de ''Şayet ortada delil değeri taşıyan bir belge mevcut ise bunun bulunması gereken yerin basın organları değil, yetkili soruşturma makamları olduğu'' vurgulanarak, ''yaşanan gelişmelerin, konuyla ilgili yeni deliller yaratmaya yönelik çabalar olarak algılanmasının dahi mümkün olduğuna'' dikkat çekebilmişlerdir. Bu nasıl bir mantık? Ayrıca, ''Bu husus şüphesiz hukuk devleti ilkesi ile bağdaştırılamaz'' denilen duyuruda, ''bu kapsamda, soruşturma konusu olaylarla ilgili olarak yargısız infaz sonucunu ortaya çıkarabilecek davranışlardan kaçınılması, soruşturmanın gizliliğinin ihlali anlamına gelebilecek bilgi ve belge sızdırma eylemlerinin önlenmesi ve faillerinin cezalandırılmalarının'' gereği üzerinde ısrarla durulması; gizlilik adı altında ihanetlerin deşifresini önlemek maksadıyla halka duyurulmasının önüne geçmek, kurumda yok ettikleri gibi, bugüne kadar alışageldikleri çirkin yöntemlerle bu olayı da karanlığa gömebilmek paniğiyle, hiç takmadıkları hukuku referans göstermeleri, ancak “pes” dedirtmektedir.
Neden kamuoyunun öğrenmesinden korkuyorlar? Milletin öğrenmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmıyor da; vatandaşına karşı psikolojik harekât planlanması, provokasyonlar, tahrikler, insanları birbirine ve tuzaklara düşürmeler, darbeler, tehditler, kan gölleri oluşturma niyetleri mi hukuk devletiyle bağdaşıyor? Askerleri ifade vermeye göndermemeleri ve kanun dışı askeri yargıya gitmalari mi hukuk devletiyle bağdaşıyor?
Artık başka bir şey yazmayı gerekli görmüyor; gerek hükümeti, gerek savcı ve hakimleri, gerekse bu milletin cesur ve kahraman subay evlatlarına şükranlarımı sunar, tüm milletimizin arkalarında durmalarının hayatiyeti üzerinde duruyorum.
Diktatörlük bu kere çökertilmez ise, böyle bir fırsat bir daha doğar mı, bilemem…
Unutulmamalıdır ki; CHP’nin desteği olmadan, hiçbir Ergenekoncu ve cuntacı güçlü ve cesareti olamaz, halka meydan okuyamaz…
İnsanoğlunu fiziki ve ruhi öldüren, sakat bırakan ve mahveden o kadar çok neden var ki, bir de domuz gribi olsa ne çıkar? Asıl kaygı duyulması gereken totaliter ve putperest devletlerin kendilerini var eden halklarını sömürmesi, aşağılaması, katletmesi ve acımasızca esaretleştirmeleridir. Adaletin, merhametin ve hakkın olmadığı bir düzende; domuz gribinden daha zararsız ne olabilir? Diğer hastalıklar ve felaketler gibi oda kaderce seçilmişlerin üzerinde etkisini gösterecek, kimi kurtulacak kimi de ölerek, asla engelleyemedikleri kaderi ve eceli tadacaklardır.
Eğer kafayı, bedeni ve ruhu çökerten öldürücü ve süründürücü hastalıkları Allah yaratıyor ise; Allah’tan başka sığınabilecek bir koruyucu ve kurtarıcı da yoktur. Onun için, “Allah’ıma dayandım güvendim, vekil ve destek olarak Allah bana yeter” samimi teslimiyet, başınıza gelebilecek tüm musibetleri geri teptirir. Ancak kafatasçı sakatatçılar, bu gerçeği saçma ve ilkel bulurlar ama ellerinden de hiçbir şey gelmez… Ayrıca hastalıktan ölmeyenleri yanlış teşhis ve tedaviden öldürenler de kendileridirler.
Bir tarafta Kemalist “Genelkurmay Cumhuriyeti”nin hüküm sürdüğü bir oligarşi, diğer tarafta ise adı, sözde “demokrasi” olan bir yönetimle tiyatro sergilenmekte, insanlarda yığın mantığıyla kimin daha güçlü ve üstün olduğu merak içinde izleyerek, fanatik taraftarlar misali şakşakçılıktan öte hiçbir şey yapmamakta ve risk yüklenmemektedirler. Sonuçta süregelen iktidar mücadelesindeki dalaş; akıbetini düşünmeyip sadece seyretmekle heyecanlanan halkı tarumar etmekte, dolayısıyla aynı tas aynı hamamın sahnelendiği tiyatro sahnesinde, değişen sadece oyuncu tellaklar olmaktadır. Kışkırtan ve bölen putperest Kemalist rejimin varlığı ise sürebilmektedir.
Eşit bir hak ve adaletin olmadığı öyle korkunç bir despotizmle idare ediliyoruz ki, toplumu kökten bitiren halk düşmanı organize gladio üyelerinin şövalyeleri; makam, rütbe ve etkinliklerine göre destek aldıkları kurumlarca kayrılarak, “hukuk devleti, masumiyet karinası ve yargısız infaz” gibi asla inanmadıkları erdemlikleri sıralayarak, affedilmez suçlarını örtbas edebilme hileleriyle şovlarını sürdürmekte, böylece asla uslanmaz ve pişmanlık duymaz azgın benlikleriyle acımasız emellerini devam ettirebilecek meşru yollar aramaktadırlar.
Kendilerini devlet ve milletin asıl yöneticileri ve sahibi olduklarını sanan hasta kafalar, kurdukları korku imparatorluğuyla dokunulmaz ve yargılanamaz güvencelerinden hukuk ve adalet çiğnenmekte, dolayısıyla onların dışında geri kalanın yargılaması, ne acıdır ki aynı ideoloji paylaşan bir kısım halk ve politikacıların ihanetleriyle meşrulaşabilmektedir.
T.C. kurulduğundan bugüne dek milleti, meclisi ve hükümetleri baskı ve tehditle yıldırarak ideolojileri doğrultusunda hükmeden Genelkurmay, yargı, YÖK ve işbirlikçi medya; bir bir deşifre olan hainlikleriyle öyle şamar yediler ki, artık kamuoyundan saklayamadıkları gerçeklerin ortaya dökülmesiyle ne yapacaklarını bilemez bir şaşkınlıkta akıl almaz demeçler verebilmektedirler.
Suçluları değil, delillerin kamuoyuna yansımasına inanılmaz tepkiler göstererek; gazetecileri, itirafçıları ve kendi onurlu subaylarını kanıtları karartmayıp afişe etmelerinden hainlikle suçlayabilmektedirler. Çünkü onlar dokunulmaz efendilerdir ve kanunsuz ne yaparlarsa yapsınlar, her şey devlet ve Kemalist rejim için olduğundan; millet, anayasa, meclis ve siyaset üstüdürler…
Emir komuta zinciriyle meclisi, hükümeti ve halkı yönetmeye alışmış kurumsal cuntacılar; millet egemenliğine ve Müslüman iktidarlarına olan tahammülsüzlükleri fevkalade aleni olup, “irtica ile mücadele eylem planı” başlıklı hazırlıkların yer aldığı belge, her zaman üzerine bastıkları ve MGK Siyaset Belgesinde önemle vurguladıkları 1. derece tehlike olarak, zaten sıcak gündemini korumuyor mu? Gerek 28 Şubat isyanı, gerek cumhuriyet mitingleri, gerek Ergenekon Terör Örgütü, gerekse Genelkurmay’ın stratejik doktrini; irticayı, yani İslam’ı önlemeye yönelik değil mi? Öyleyse söz konusu belgenin asılsız olabileceği iddiası, apaçık bir saptırma ve ihaneti gizleme telaşından başka ne olabilir?
Belgede imzası bulunan Alb. Dursun Çiçek, yalnızca bir görevli olup, asıl sorgulanması ve yargılanması gereken başta Org. Başbuğ ve üst düzey yetkililerdir. Çünkü onların haberi olmadan, bırakın böylesi detaylı eylemsel bir plan hazırlamak, düşüncesi dahi mümkün değildir. Ayrıca bilgileri olmadan hiçbir işin, hatta hayalin dahi olamayacağı kendi itiraflarıdır.
TSK’ne zarar veren ve güvenirliğini baltalayan, komuta görevindeki Genelkurmay’dır. Bu sebeple Genelkurmay ile TSK’ni ayrı kuvvetler olarak değerlendirmeli, nasıl iktidardaki bir parti tüm milleti temsil etmiyor, duygu ve düşüncelerini yansıtmıyor, hata, yanlış veya ihanetinden dolayı millet sorumlu tutulamıyorsa; olanlardan TSK’yı yükümlü tutmak, şüphesiz insaf dışıdır. Çünkü milletin her bireyi; Kemalist Genelkurmay’ın değil, Müslüman TSK’nin bir üyesidir.
Org. Başbuğ’un söz konusu belgeyi “bir kağıt parçası” olmakla aşağılayarak, başında ve içinde bulunduğu ekibi aklama çabaları, orijinalin ortaya çıkmasıyla her ne kadar sükutu hayal yaşatsa da, ona da bir kulp uydurup olayı kapatmaya çalışacaklarına şüphe yoktur.
Bunları ancak güçlü bir iktidar, yargı ve millet durdurur.
Org. Başbuğ’un sarsıcı şu açıklamaları, amacının ne olduğunu ortaya koymaktaydı. “Askeri savcılığın kararından sonra bu bir kağıt parçasıdır. Ancak bu konuların askeri savcılıkta değerlendirileceği açıktır. Bizim sivil savcılardan beklentimiz, bu kağıt parçasının doğru olup olmadığı değil, nerede, nasıl, kimler tarafından hazırlandığı, nasıl sızdırıldığını ortaya çıkarmalarıdır.”
Böylesine meclisi ve hükümeti devre dışı bırakacak ve toplumu birbirine kıydırıp böldürecek isyansı belgeyi, “Türkiye, bu kağıt parçası etrafında fazla enerji tüketti” diyerek küçümseyen Org. Başbuğ, bütün bunların fitne ve fesat çıkarma maksadıyla düzenlendiğini iddia ederek, “bırakın yapsınlar, bırakın devirsinler, bırakın sustursunlar” derebeyi felsefesiyle yolları açmaya çalışmaktadır.
Herkes şu gerçeği çok iyi bilmelidir ki, TSK üzerinde oyun oynayan tek merci Genelkurmay’dır… Bu sebeple Genelkurmay’ın Kemalist yapısına son verilerek TSK ile özdeşleştirilmeli, amacı halkının dini, düşünce, ibadet ve etnik özgürlüğü değil, doğrudan vatanı koruyup gözetlemek olduğu kesinlikle hükme bağlanmalıdır. Ancak yetmez… Askeri okullardaki bölücü Kemalist eğitimine de son verilerek, düşünce ve inancı her ne olursa olsun milletin her vatandaşına sevgi, saygı ve hoşgörüyle yaklaşılması, ayırımcılıktan kaçınılması ve vatan uğruna yek vücut olunma zorunluluğu belletilip, sadece askeri eğitimin verilmesi sağlanarak, halkına karşı düşmanca güdülen psikolojik harekata son verilmelidir. Onların ne kadar Kemalist olma hakları ve özgürlükleri mahfuz ise, diğerlerinin de Müslüman, alevi, Hıristiyan veya Yahudi olma hakları vardır. Hiçbir kanun ve gerekçe, evrensel insan haklarını doğrayamaz…
Arkasında silahlı otoriter bir kurum olamayanların komploları etki yapmaz. Eğer bir yerde veya bir konuda komplo var ise; tahrikin, tuzakların, kıydırmanın, darbenin ve kanların arkasında mutlaka devletin bir kurumu vardır.
Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yer alan duyuruda ki açıklamaların öncesinden farklı olmadığı, başkaldırının Alb. Dursun Çiçek veya birkaç kişiyle sınırlı tutulamayacağı o kadar aşikar ki, Genelkurmay’ın tamamının sorgulanmasını ve yargılanmasını gerekli kılabilecek bir deryadadır. Bildiri de ''Şayet ortada delil değeri taşıyan bir belge mevcut ise bunun bulunması gereken yerin basın organları değil, yetkili soruşturma makamları olduğu'' vurgulanarak, ''yaşanan gelişmelerin, konuyla ilgili yeni deliller yaratmaya yönelik çabalar olarak algılanmasının dahi mümkün olduğuna'' dikkat çekebilmişlerdir. Bu nasıl bir mantık? Ayrıca, ''Bu husus şüphesiz hukuk devleti ilkesi ile bağdaştırılamaz'' denilen duyuruda, ''bu kapsamda, soruşturma konusu olaylarla ilgili olarak yargısız infaz sonucunu ortaya çıkarabilecek davranışlardan kaçınılması, soruşturmanın gizliliğinin ihlali anlamına gelebilecek bilgi ve belge sızdırma eylemlerinin önlenmesi ve faillerinin cezalandırılmalarının'' gereği üzerinde ısrarla durulması; gizlilik adı altında ihanetlerin deşifresini önlemek maksadıyla halka duyurulmasının önüne geçmek, kurumda yok ettikleri gibi, bugüne kadar alışageldikleri çirkin yöntemlerle bu olayı da karanlığa gömebilmek paniğiyle, hiç takmadıkları hukuku referans göstermeleri, ancak “pes” dedirtmektedir.
Neden kamuoyunun öğrenmesinden korkuyorlar? Milletin öğrenmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmıyor da; vatandaşına karşı psikolojik harekât planlanması, provokasyonlar, tahrikler, insanları birbirine ve tuzaklara düşürmeler, darbeler, tehditler, kan gölleri oluşturma niyetleri mi hukuk devletiyle bağdaşıyor? Askerleri ifade vermeye göndermemeleri ve kanun dışı askeri yargıya gitmalari mi hukuk devletiyle bağdaşıyor?
Artık başka bir şey yazmayı gerekli görmüyor; gerek hükümeti, gerek savcı ve hakimleri, gerekse bu milletin cesur ve kahraman subay evlatlarına şükranlarımı sunar, tüm milletimizin arkalarında durmalarının hayatiyeti üzerinde duruyorum.
Diktatörlük bu kere çökertilmez ise, böyle bir fırsat bir daha doğar mı, bilemem…
Unutulmamalıdır ki; CHP’nin desteği olmadan, hiçbir Ergenekoncu ve cuntacı güçlü ve cesareti olamaz, halka meydan okuyamaz…
Etiketler:
adalet,
chp,
cunta,
devlet gribi,
diktaör,
domuz gribi,
Genelkurmay,
genelkurmay cumhuriyeti,
gladio,
ihanet belgesi,
irtica,
kanun,
kemalizm,
MGK,
tiyatro,
TSK,
Türkiye,
yargısız infaz
17 Mayıs 2009 Pazar
Eurovision maskaralığı
“Ancak tabela devleti olabildik” başlıklı yazımla kimliğini, gücünü ve onurunu ilkelliğe peşkeş çeken Türk devleti ve milletinin çöküşü üzerinde durmuş, inanılmaz bin bir türlü gerekçelerle nasıl pespayeliğe döndüğümüzü delillerle ortaya koymuştum.
Adı “Eurovision şarkı yarışması” olan sanatsal bir gösteriyi “SEX SHOW”’a dönüştürerek, Müslüman Türkiye milletini rezil rüsva eden hükümet, sözde çağdaş medyanın ve yığınların desteğiyle Türkiye’yi tanıtma adına milli seferberlik abartısıyla bir devletin ve milletin helakını gözler önüne sermişlerdir.
Belçika’da doğarak batı ahlakı ve kültürüyle yetişmiş zavallı bir Belçikalıyı Türkiye adına yarıştıran AKP Hükümeti, cinselliğini fışkırtarak ve gayri ahlaki ilişkilere girerek şarkıcılık yapmaya çalışan liyakatsiz kadına öylesine ağır bir sorumluluk yüklediler ki, kadıncağız yetmiş milyonun ağırlığı altında ezilerek, depresyona girmekten ve hasta olmaktan kurtulamamış, umutla beklenilen sonucun aksine perişan olmuştur. Uluslar arası sıradan bir yarışmayı kurtuluş mücadelesine çeviren ve milli bir dava haline getiren hükümet, olası bir zafer edasıyla destek arayışında dahi bulunmayı içine sindirebilmiştir. Geçmişte kazandılar ne oldu ki, bugün kazanmış olsaydılar ne değişecekti?
DAVOS’taki duruşunun gerçekte bir manipülasyon olduğunu kanıtlayan başbakan Erdoğan, Müslüman Türkiye milletini ve devletini idare eden bir lider olduğunu unutarak, söz konusu zavallı kadına anchormanlık yapmış, canlı yayında bağlanarak, her türlü desteğinin üzerinde olduğunu ve Moskova’ya ziyaret düzenleyeceğini ifade etmek suretiyle dolaylı da olsa ziyaret amacını ortaya koymuştu.
Başta Almanya olmak üzere birçok ülkenin canlı yayın dahi yapmaya tenezzül etmediği alelâde bir şarkı yarışmasına, dünyadaki hiçbir lider, sarkıcı temsilcisine böylesine açık bir destek vermemiş, insanlarını galeyana getirmemiş, milli ve manevi menfaatlerinden üstün tutmayarak, sadece halklarının boğuştuğu ekonomi kriz ve siyasi çıkarlarını dert edinme erdemliği ve sorumluluğuyla siyasi bir duruş sergilemişlerdi. Böylesi bir tabloda; başbakan Erdoğan’dan bir lider, ülke lehine bağımsız bir hizmet beklenebilir mi?
Seks ve cinsel fahişesel show’un değil; sözün, bestenin, sanatın ve ilkelerin kazanabileceğini idrak edemeyen kompleksi sefiller, hem yarıştırdıkları o kadını kahramanca yücelterek psikolojisini bozmuşlar, hem de Müslüman halkına ihanet ederek; inanç, iffet ve onurlarına kapkara leke sürmüşlerdir.
Hatırlanacağı üzere; bir zamanlar “çocuk pornosu” izleme sapkınlığını hiçbir ülkeye kaptırmayarak dünya birincisi Türkiye, başları öne düşüren sabıkasını Eurovision’da da yinelemiş, utandırıcı cinsellikten öte bir değeri olmayan seks show’uyla şehvetleri kabartmıştır. Azerbaycan ve Ukrayna’nın show’undan daha beterini ortaya koyarak, çocukların seyretmemesi için “kırmızı nokta” ile yayınlanması gereken pornografik bir gösteriyi dünyaya izletmeleri, hangi temel kriterde Türkiye’nin tanıtılmaya çalışıldığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Çağdaş bir batı ülkesi olabilmeyi cinsellik ve seksle bağdaştıran sapkınlar, her geçen gün bir zamanların ünlü seks ve sapkınlık merkezlerinden biri olan knisos’a benzemekte, dolayısıyla aynı akıbete uğrayacağına da şüphe duyulmamalıdır.
Sanatsal, bestesel ve kültürel bir kıymet taşımayan, yalnızca seksiliği ve çıplaklığıyla ön plana çıkan Eurovision temsilcisine kayıtsız destek veren başbakan Erdoğan, izlediği pornografik gösteriden ne kadar tatmin oldu ve memnun kaldı bilemiyorum. Ancak şu bir gerçek ki, temsilcinin tamamen cinsel içerikli seksi show’nun en doruk noktasında cehennemden kaçmış zebani misali kavalye ile sarmalayışı ve yüzeysel sevişme sahnesi, sebep olanların boynunda bir ar yaftası olarak asılı kalacaktır.
Türkiye’yi ve Türkiye milletini tanıtma adına yapıla gelen rezaletler, artık kimsenin suratına bakılamayacak bir hal almıştır. Oysa gerek batı, gerekse doğu Türkiye’yi ve halkını hem şerefli tarihinden hem de günümüzdeki dönekliğinden çok iyi tanımaktadır. Acaba onlar tanıyor mu?
Cahiliye dönemi, ilk ve orta çağın yegane kültürleri ve yaşam biçimleri olan cinsellik, kendilerini kabul ettirmeye çalışan üçüncü dünya ülkelerinde fevkalade önem arz etmekte, kendilerince tanılanacağı ve saygı görüleceği yönünde bir arayışa itmektedir. Oysa maddi veya manevi fahişelik, hiçbir dönemde itibar görmemiş, saygınlık kazanmayarak toplumlarca sindirilmemiştir. İnat ve ısrarla kazanma adına başkalaşarak değişime uğrayan hainlere güvenilemeyeceği, fıtratsal bir olgudur.
Başbakan Erdoğan, hükümet, medya ve çağdaş özentili yığınlara soruyorum; inançları, özgü sanatları ve kültürlerini tanıtmak amacıyla düzenlenen yarışmalara iffetli Müslüman Türk kadınları ve erkeklerin cinselliğini pazarlama girişimleri, kendilerine batı nezdinde bir kazanç mı sağladı, yoksa alçaltıcı bir kayıp mı? Uygar olabildiler mi?!?
Adı “Eurovision şarkı yarışması” olan sanatsal bir gösteriyi “SEX SHOW”’a dönüştürerek, Müslüman Türkiye milletini rezil rüsva eden hükümet, sözde çağdaş medyanın ve yığınların desteğiyle Türkiye’yi tanıtma adına milli seferberlik abartısıyla bir devletin ve milletin helakını gözler önüne sermişlerdir.
Belçika’da doğarak batı ahlakı ve kültürüyle yetişmiş zavallı bir Belçikalıyı Türkiye adına yarıştıran AKP Hükümeti, cinselliğini fışkırtarak ve gayri ahlaki ilişkilere girerek şarkıcılık yapmaya çalışan liyakatsiz kadına öylesine ağır bir sorumluluk yüklediler ki, kadıncağız yetmiş milyonun ağırlığı altında ezilerek, depresyona girmekten ve hasta olmaktan kurtulamamış, umutla beklenilen sonucun aksine perişan olmuştur. Uluslar arası sıradan bir yarışmayı kurtuluş mücadelesine çeviren ve milli bir dava haline getiren hükümet, olası bir zafer edasıyla destek arayışında dahi bulunmayı içine sindirebilmiştir. Geçmişte kazandılar ne oldu ki, bugün kazanmış olsaydılar ne değişecekti?
DAVOS’taki duruşunun gerçekte bir manipülasyon olduğunu kanıtlayan başbakan Erdoğan, Müslüman Türkiye milletini ve devletini idare eden bir lider olduğunu unutarak, söz konusu zavallı kadına anchormanlık yapmış, canlı yayında bağlanarak, her türlü desteğinin üzerinde olduğunu ve Moskova’ya ziyaret düzenleyeceğini ifade etmek suretiyle dolaylı da olsa ziyaret amacını ortaya koymuştu.
Başta Almanya olmak üzere birçok ülkenin canlı yayın dahi yapmaya tenezzül etmediği alelâde bir şarkı yarışmasına, dünyadaki hiçbir lider, sarkıcı temsilcisine böylesine açık bir destek vermemiş, insanlarını galeyana getirmemiş, milli ve manevi menfaatlerinden üstün tutmayarak, sadece halklarının boğuştuğu ekonomi kriz ve siyasi çıkarlarını dert edinme erdemliği ve sorumluluğuyla siyasi bir duruş sergilemişlerdi. Böylesi bir tabloda; başbakan Erdoğan’dan bir lider, ülke lehine bağımsız bir hizmet beklenebilir mi?
Seks ve cinsel fahişesel show’un değil; sözün, bestenin, sanatın ve ilkelerin kazanabileceğini idrak edemeyen kompleksi sefiller, hem yarıştırdıkları o kadını kahramanca yücelterek psikolojisini bozmuşlar, hem de Müslüman halkına ihanet ederek; inanç, iffet ve onurlarına kapkara leke sürmüşlerdir.
Hatırlanacağı üzere; bir zamanlar “çocuk pornosu” izleme sapkınlığını hiçbir ülkeye kaptırmayarak dünya birincisi Türkiye, başları öne düşüren sabıkasını Eurovision’da da yinelemiş, utandırıcı cinsellikten öte bir değeri olmayan seks show’uyla şehvetleri kabartmıştır. Azerbaycan ve Ukrayna’nın show’undan daha beterini ortaya koyarak, çocukların seyretmemesi için “kırmızı nokta” ile yayınlanması gereken pornografik bir gösteriyi dünyaya izletmeleri, hangi temel kriterde Türkiye’nin tanıtılmaya çalışıldığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Çağdaş bir batı ülkesi olabilmeyi cinsellik ve seksle bağdaştıran sapkınlar, her geçen gün bir zamanların ünlü seks ve sapkınlık merkezlerinden biri olan knisos’a benzemekte, dolayısıyla aynı akıbete uğrayacağına da şüphe duyulmamalıdır.
Sanatsal, bestesel ve kültürel bir kıymet taşımayan, yalnızca seksiliği ve çıplaklığıyla ön plana çıkan Eurovision temsilcisine kayıtsız destek veren başbakan Erdoğan, izlediği pornografik gösteriden ne kadar tatmin oldu ve memnun kaldı bilemiyorum. Ancak şu bir gerçek ki, temsilcinin tamamen cinsel içerikli seksi show’nun en doruk noktasında cehennemden kaçmış zebani misali kavalye ile sarmalayışı ve yüzeysel sevişme sahnesi, sebep olanların boynunda bir ar yaftası olarak asılı kalacaktır.
Türkiye’yi ve Türkiye milletini tanıtma adına yapıla gelen rezaletler, artık kimsenin suratına bakılamayacak bir hal almıştır. Oysa gerek batı, gerekse doğu Türkiye’yi ve halkını hem şerefli tarihinden hem de günümüzdeki dönekliğinden çok iyi tanımaktadır. Acaba onlar tanıyor mu?
Cahiliye dönemi, ilk ve orta çağın yegane kültürleri ve yaşam biçimleri olan cinsellik, kendilerini kabul ettirmeye çalışan üçüncü dünya ülkelerinde fevkalade önem arz etmekte, kendilerince tanılanacağı ve saygı görüleceği yönünde bir arayışa itmektedir. Oysa maddi veya manevi fahişelik, hiçbir dönemde itibar görmemiş, saygınlık kazanmayarak toplumlarca sindirilmemiştir. İnat ve ısrarla kazanma adına başkalaşarak değişime uğrayan hainlere güvenilemeyeceği, fıtratsal bir olgudur.
Başbakan Erdoğan, hükümet, medya ve çağdaş özentili yığınlara soruyorum; inançları, özgü sanatları ve kültürlerini tanıtmak amacıyla düzenlenen yarışmalara iffetli Müslüman Türk kadınları ve erkeklerin cinselliğini pazarlama girişimleri, kendilerine batı nezdinde bir kazanç mı sağladı, yoksa alçaltıcı bir kayıp mı? Uygar olabildiler mi?!?
Etiketler:
Başbakan Erdoğan,
Eurovision,
Hadise,
Mehmet Ali Şadoğlu,
Türkiye
28 Ocak 2009 Çarşamba
Müslüman değil “deist”tirler
Tek ve hak din olan İslâm’a, kavramlarına ve simgelerine bedhah bir rakip olan CHP, bir siyasi parti olarak halkın dahili ve harici kalkınması, bütünlüğü, ilerlemesi, güçlenmesi ve caydırıcı olmasına değil, vahiysel İslâm’ı ortadan kaldırıp, ideolojileri temelinde kurguladıkları Kemalist bir dini egemen kılmaya ve diktatörlüğe odaklanmıştır.
CHP’nin birçoğu her ne kadar ateist bir görüşe sahip ise de, “deist” inanç taşıyanlarda azımsamayacak bir çoğunluktadır. Türk bir şoven milliyetçisi (Atatürk milliyetçisi) olmalarından, Hz.Muhammed’i, Arap kökeninden dolayı tamamen reddetmekte ve “Türk-İslam” gibi sapkın bir din üreterek, ırkçı (kafatasçı) MHP ile aynı çizgide buluşmaktadırlar. Gerek cumhuriyet adına düzenledikleri ihanet mitinglerinde, gerekse Ergenekon Terör Örgütündeki birlikteliklerinden, CHP ile MHP yekvücut ittifak içindedirler. Ancak Müslüman ülkücüler, CHP ve MHP’ye oy veren bilinçsiz Müslüman vatandaşlar, bu oluşumun ve tanımın dışındadır.
Deist; doğaüstü olayların tanrıdan geldiğine inanarak, Tanrı’yı tek başına kabul eden, ancak Yaratıcı’nın dinlerle ve elçileri peygamberlerle olan bağını kökten reddedendir. Deistler, doğru dinin insan mantığında ve tabiatın kanunlarında görmeyi tercik eder ve Allah’ın, peygamber aracılığıyla gönderdiği ilkeleri kesinlikle inkâr ederler. Dolayısıyla bu doğrultudaki tek bir Tanrı’nın, yani iradesiz bir Allah’ın varlığına inanırlar. Oysa, Allah ile peygamberleri birbirinde ayırarak, bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmayanlar lanetlenmişler ve inançlarının hiçbir hükmü olmadıkları kesin bir ifadeyle açıklanmıştır.
“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirlerinden ayırıp;diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu: İşte gerçekten kâfir bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” Nisa. 150-151
Doğa dini olan deizm’e inanış, 17. yüzyılın Avrupa’sında bir devrim olmuş, laik Türkiye Cumhuriyetini kuran CHP gibi birçok kültür bu akıma, yani vahiysiz ve peygambersiz bir Tanrı’ya destek vererek, Rönesans dönemindeki hümanist yaklaşım çerçevesinde dolaylı bir ateizmi ya da “Doğa tanrısı” diye yetkisiz bir tanrıyı kendilerine öylesine ilâh edinmişlerdir.
Türkiye’deki deistlere (CHP) göre; İslam’ın vahiysel bir din olduğuna inanmadıklarından, Hz.Muhammed (S.A.V) vahiy alan bir peygamber değil, dahî ve Arap bir din kurucusu olarak kabul edilmiştir. Tıpkı Hıristiyanların, yüce peygamberimiz Hz. Muhammed’e ‘yazar’ demeleri misali! Hatta onlar nezdinde, Resul peygamberler ile yalancı peygamberler arasında fark görülmemiştir.
Bu düşünceyi ortaya koyan CHP’li Türk masonları, peygamberlikte toplumsal şartların oldukça etken olduğunu, bundan dolayı peygamberlik iddiasında bulunanların bazısının başarılı olup peygamber vasfı aldığını, bazısının da başarılı olamayıp yalancı peygamber ünvanını
aldığını ileri sürmüşlerdir. Yine onlara göre; Allah’ın aracıya ihtiyacı bulunmaması ve Allah inancının yeterli olmasından hareketle, ayrıca bir peygamber inancının ortaya konmasına gerek bulunmadığını iddia ederek, Müslüman Türkiye halkının taptığı Allah’a, peygamberine ve vahiysel dinine savaş açıp çağdaşlık, akılcılık ve batılılaşma adına; amansız ve zalim bir propaganda ve yasalarla asimilasyona girişmişlerdir.
CHP’nin iktidarsal kuruluşuyla başlayan asimilasyon, halk evleri aracılığıyla yayılmış, o dönemin gerek Milli Eğitim Bakanı, gerekse İçişleri bakanı başta olmak üzere tamamı, vahiysel dine ve peygamberimize saldırarak, Müslümanları devşirmeye çalışmışlar, zayıf inanç ve karakter taşıyanlarda başarılı olmuşlardır.
1924 Anayasasını hazırlayan komisyonda başkan ve raportör olarak görev yapan, inkılâplarda etkili olan CHP milletvekili Celal Nuri’ye göre de vahiy ve aracı melek, bir sembolden ibarettir. CHP’ye göre; “din denilen şey, peygamberin zihninin ürünüdür.”
1939 ve 1950 yıllarında CHP milletvekili Hüseyin Cahit ve Abdullah Cevdet gibi birçok mason; peygamberlerin milli olması gerektiğini savunarak, kendilerinden olmayan bir peygambere uyma zorunluluğundan bahsedilemeyeceğini ileri sürmüşler, İslâm’ı, bir “Arap dini” olarak kabul etmişlerdir. Bu anlayışı temel alan günümüz Kemalistleri, tanrının da milli olması gerekliliğine inanarak, maalesef Atatürk’ü hatadan münezzeh “tanrı” bellemişler, ilkelerinin kutsallığına iman ederek, bir zorlama ve baskı haline getirmişlerdir. Onun ilkelerine ant içmeyen seçilmiş bir vekil dahi parlamentoya girememekte, hükümet olamamaktadır.
Bu sebeple; vahye ve peygambere iman etmiş hiçbir Müslüman, gerekçesi ne olursa olsun CHP’yi dost edinemez, destekleyemez ve varlığını içine sindiremez.
Hatırlanacağı üzere; daha çok kısa bir zaman önce CHP Genel Sekreteri Önder Sav, yüce peygamberimize hakaret ettiği halde ne CHP kurularınca, ne de yargıca hakkında hiçbir yasal işlem başlatılmamış, CHP’deki üst düzey görevine devam ederek, kin ve nefret duyduğu türban ve çarşaflıları, oy kaygısıyla partisine katan genel başkanı Deniz Baykal’ın bir tek eleştirisine bile maruz kalmamış, ikinci adam olmaya devam edebilmiştir. Oysa AKP’de, Atatürk’ün aleyhine tek bir söz söyleyen her kim olursa olsun partiden derhal ihraç edilerek, Atatürkçü topluma saygı gösterilebilmektedir.
Diğer taraftan; Müslüman halkının canı pahasına önemsediği peygamberlerine yapılan hakarete duyarsız kalan Kemalist CHP’nin ve Kemalist yargının tutumuna karşılık; bir Hıristiyan ülkesi olan Avustralya’da ise, Susanne Winter adındaki aşırı sağcı milletvekilinin peygamberimiz Hz. Muhammed’e hakareti karşılıksız kalmamış, derhal dokunulmazlığı kaldırılarak, “dini topluluklar arasında kin ve nefret oluşturduğu” gerekçesiyle, 3 ay hapis ve 24 bin Euro para cezasına çarptırılabilmiştir.
CHP’nin hiç değişmediği, temel hak ve hürriyet olan İslâm’i inanç, ibadet değerleri ve özgürlüklerine sürekli saldırıp aşağılayarak, akıl almaz hakaretler ve baskılar yaptıkları malûmdur. Muhalefette olmalarından dolayı doğrudan etkili olamayan CHP, ancak diktası altındaki caydırıcı ve provokatör kurumlar aracılığıyla amaçlarını sürdürmekte, aktif olamadıklarında ise, terör örgütü ve suç çeteleri kurdurmak suretiyle hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Ya iktidara geldiklerinde neler yapabileceklerini, sanırım hayal bile etmek istemezsiniz…
Deniz Baykal, Ergenekon Terör Örgütünün tüm gerçekleri deşifre edilip, nasıl acımasız ve hain bir yapılanma olduğu kamuoyunca da tasdik edilmesine rağmen; hala teröristlere sahip çıkarak ısrarla savunmasını sürdürebilmesi ve Silivri’yi “AKP’nin Guantanamo”’su olarak tanımlamasına karşılık; acaba Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğundan bugüne, Türkiye’de yaşanacak bir karış özgür yer bırakmamacasına ülkeyi “Kemalist Guantanamo”’ya çeviren CHP diktatörlüğü için ne diyecek?
CHP’liler, bazen hiç farkında olmadan yada medyanın azizliğine uğrayarak sakladıkları gerçek yüzlerini ortaya çıkarıp deşifre olsalar da; eski başsavcı Sabih Kanadoğlu, Yekta Güngör Özden, Tuncer Kılınç ve benzeri sözcüleri aracılığıyla amaçlarını gizlemeye gerek görmeyebilmektedirler. Başka bir argüman bulamadıkları için Türbanı, dinin siyasete alet edilmesi olarak değerlendirip; “Bu gidiş, dinci dikta rejimine gidiştir” diyerek, Müslüman toplumu bitmez-tükenmez kinlerinden hedef almakta, neden hala hazırdaki Kemalist dikta rejiminin korku, baskı ve cezalarından bunalan halkımız ve kapatılan siyasi partilerin karşı duruşlarından rahatsız olabildiklerine mantıki ve insani hiçbir açıklama getirememektedirler.
Bir “türban”, rejimi değiştirebilecek bir tehlike arz edebiliyor da, neden “Ergenekon” gibi derin ve etkili silahlı bir terörist organizasyonun darbe girişimi ve bölücü faaliyetleri inandırıcı olmayabiliyor? “Üç-beş bomba ve bir avuç insan” ile darbe mi yapılır iddiasıyla, neden kurumsallaşmış teröristlere sahip çıkılıp, mahkemelere baskı ve hakaret yapılabiliyor? Onun için mi, yıllardır milletimiz ahlkasızca kandırılarak, türbanın PKK'dan bile daha tehlikeli olduğu varsayımıyla MGK'ca 1. derece addedilebilmiştir?
Daha öncede defalarca vurguladığım gibi: CHP, açık bir düşmandan çok daha tehlikeli, sinsi ve acımasızdır. Aynı ilkeleri paylaşan deist ve şovenist Bahçeli’nin MHP’si de ondan farksızdır.
Haçlıların yüzyıllardır mağlup edemediği ve yıkamadığı köklü Osmanlı Devletinin içeriden parçalanarak zayıflatıp nasıl ortadan kaldırıldığı, asla unutulmamalıdır. Tıplı ittihat-terakki örgütünde olduğu gibi birbirinden farklı düşünce, ırk ve ideolojilerin bir araya gelip, Osmanlı’nın temellerini sarsarak tahrip eden o günkü hainler, bugün ki alçaklara referans olmuş, aynı oyun tekrar oynanmak isteyerek, önce mitingler, şimdi de terör örgütleriyle halkımız acılara gömülmek ve vatansız bırakılmak istenerek, kanlı bir işgalin altyapısı oluşturulmaya çalışılmıştır.
CHP ve MHP’nin seçim kazanmaları veya iyi bir hizmet getirecek olmaları hiçbir önem teşkil etmemeli, Müslümanlara ve Kürtlere besledikleri dinsel ve ırksal nefretleri, mutlaka geleceğe yönelik bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Ayrıca geçmişte hem CHP hem de MHP zihniyeti iktidara gelmişler ve belediye seçimlerini kazanmışlardı. Peki ne oldu? Herkesin hatırlayacağı gibi büyük bir hüsran ve kaos…
Altyapısı ve ideolojisi aynı olup hiç değişmeyen bu yönetimlerin, halkın lehine farklı bir şey yapabilmeleri, toplulukları kucaklayabilmeleri, ayırımcılığa son verebilmeleri, güçlü bir Türkiye oluşturabilmeleri, haktan ve adaletten yana olabilmeleri mümkün mü? Ele geçirdikleri her yere, aç kurt misali yağmalamaya hazır bir kuduruşla bekleyen Ergenekon terör örgütü üyelerini, suç çetelerini, mafya bozuntularını yerleştirmekten, sübvanse etmekten ve başka örgütler kurdurmaktan ayrı ne yapacaklar? Eğer daha iyisini bir bilen var ise, lütfen bana da söylesin, olur da görmediğim veya bilemediğim gerçekler olabilir…
Halkın özgür, adaletli, birlik ve beraberliği için gerekli olan, tüm insanlarımızın bu tehlikeye karşılık yekvücut bir araya gelerek, hiçbir şahsi ve kurumsal çıkar düşünmeksizin benliklerini gömmeleri, fevkalade yıkıcı bu tehlikeden ülkeyi ve kendilerini muhafaza etmeleridir.
Yine birçok okuyucum beni taraflı ve AKP’li olmakla suçlayacaktır. Ancak AKP’li olmadığım gibi, “Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda belirttiğim gerekçelerden dolayı kesinlikle “oy” kullanmadığım ve kullanmayacağım bilinmelidir. Oy kullanmamak, kökten bir çözüm için en akılcı karardır.
Türkiye’nin temel sorunu; Kemalist CHP ve şovenist MHP’dir.
CHP’nin birçoğu her ne kadar ateist bir görüşe sahip ise de, “deist” inanç taşıyanlarda azımsamayacak bir çoğunluktadır. Türk bir şoven milliyetçisi (Atatürk milliyetçisi) olmalarından, Hz.Muhammed’i, Arap kökeninden dolayı tamamen reddetmekte ve “Türk-İslam” gibi sapkın bir din üreterek, ırkçı (kafatasçı) MHP ile aynı çizgide buluşmaktadırlar. Gerek cumhuriyet adına düzenledikleri ihanet mitinglerinde, gerekse Ergenekon Terör Örgütündeki birlikteliklerinden, CHP ile MHP yekvücut ittifak içindedirler. Ancak Müslüman ülkücüler, CHP ve MHP’ye oy veren bilinçsiz Müslüman vatandaşlar, bu oluşumun ve tanımın dışındadır.
Deist; doğaüstü olayların tanrıdan geldiğine inanarak, Tanrı’yı tek başına kabul eden, ancak Yaratıcı’nın dinlerle ve elçileri peygamberlerle olan bağını kökten reddedendir. Deistler, doğru dinin insan mantığında ve tabiatın kanunlarında görmeyi tercik eder ve Allah’ın, peygamber aracılığıyla gönderdiği ilkeleri kesinlikle inkâr ederler. Dolayısıyla bu doğrultudaki tek bir Tanrı’nın, yani iradesiz bir Allah’ın varlığına inanırlar. Oysa, Allah ile peygamberleri birbirinde ayırarak, bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmayanlar lanetlenmişler ve inançlarının hiçbir hükmü olmadıkları kesin bir ifadeyle açıklanmıştır.
“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirlerinden ayırıp;
Doğa dini olan deizm’e inanış, 17. yüzyılın Avrupa’sında bir devrim olmuş, laik Türkiye Cumhuriyetini kuran CHP gibi birçok kültür bu akıma, yani vahiysiz ve peygambersiz bir Tanrı’ya destek vererek, Rönesans dönemindeki hümanist yaklaşım çerçevesinde dolaylı bir ateizmi ya da “Doğa tanrısı” diye yetkisiz bir tanrıyı kendilerine öylesine ilâh edinmişlerdir.
Türkiye’deki deistlere (CHP) göre; İslam’ın vahiysel bir din olduğuna inanmadıklarından, Hz.Muhammed (S.A.V) vahiy alan bir peygamber değil, dahî ve Arap bir din kurucusu olarak kabul edilmiştir. Tıpkı Hıristiyanların, yüce peygamberimiz Hz. Muhammed’e ‘yazar’ demeleri misali! Hatta onlar nezdinde, Resul peygamberler ile yalancı peygamberler arasında fark görülmemiştir.
Bu düşünceyi ortaya koyan CHP’li Türk masonları, peygamberlikte toplumsal şartların oldukça etken olduğunu, bundan dolayı peygamberlik iddiasında bulunanların bazısının başarılı olup peygamber vasfı aldığını, bazısının da başarılı olamayıp yalancı peygamber ünvanını
aldığını ileri sürmüşlerdir. Yine onlara göre; Allah’ın aracıya ihtiyacı bulunmaması ve Allah inancının yeterli olmasından hareketle, ayrıca bir peygamber inancının ortaya konmasına gerek bulunmadığını iddia ederek, Müslüman Türkiye halkının taptığı Allah’a, peygamberine ve vahiysel dinine savaş açıp çağdaşlık, akılcılık ve batılılaşma adına; amansız ve zalim bir propaganda ve yasalarla asimilasyona girişmişlerdir.
CHP’nin iktidarsal kuruluşuyla başlayan asimilasyon, halk evleri aracılığıyla yayılmış, o dönemin gerek Milli Eğitim Bakanı, gerekse İçişleri bakanı başta olmak üzere tamamı, vahiysel dine ve peygamberimize saldırarak, Müslümanları devşirmeye çalışmışlar, zayıf inanç ve karakter taşıyanlarda başarılı olmuşlardır.
1924 Anayasasını hazırlayan komisyonda başkan ve raportör olarak görev yapan, inkılâplarda etkili olan CHP milletvekili Celal Nuri’ye göre de vahiy ve aracı melek, bir sembolden ibarettir. CHP’ye göre; “din denilen şey, peygamberin zihninin ürünüdür.”
1939 ve 1950 yıllarında CHP milletvekili Hüseyin Cahit ve Abdullah Cevdet gibi birçok mason; peygamberlerin milli olması gerektiğini savunarak, kendilerinden olmayan bir peygambere uyma zorunluluğundan bahsedilemeyeceğini ileri sürmüşler, İslâm’ı, bir “Arap dini” olarak kabul etmişlerdir. Bu anlayışı temel alan günümüz Kemalistleri, tanrının da milli olması gerekliliğine inanarak, maalesef Atatürk’ü hatadan münezzeh “tanrı” bellemişler, ilkelerinin kutsallığına iman ederek, bir zorlama ve baskı haline getirmişlerdir. Onun ilkelerine ant içmeyen seçilmiş bir vekil dahi parlamentoya girememekte, hükümet olamamaktadır.
Bu sebeple; vahye ve peygambere iman etmiş hiçbir Müslüman, gerekçesi ne olursa olsun CHP’yi dost edinemez, destekleyemez ve varlığını içine sindiremez.
Hatırlanacağı üzere; daha çok kısa bir zaman önce CHP Genel Sekreteri Önder Sav, yüce peygamberimize hakaret ettiği halde ne CHP kurularınca, ne de yargıca hakkında hiçbir yasal işlem başlatılmamış, CHP’deki üst düzey görevine devam ederek, kin ve nefret duyduğu türban ve çarşaflıları, oy kaygısıyla partisine katan genel başkanı Deniz Baykal’ın bir tek eleştirisine bile maruz kalmamış, ikinci adam olmaya devam edebilmiştir. Oysa AKP’de, Atatürk’ün aleyhine tek bir söz söyleyen her kim olursa olsun partiden derhal ihraç edilerek, Atatürkçü topluma saygı gösterilebilmektedir.
Diğer taraftan; Müslüman halkının canı pahasına önemsediği peygamberlerine yapılan hakarete duyarsız kalan Kemalist CHP’nin ve Kemalist yargının tutumuna karşılık; bir Hıristiyan ülkesi olan Avustralya’da ise, Susanne Winter adındaki aşırı sağcı milletvekilinin peygamberimiz Hz. Muhammed’e hakareti karşılıksız kalmamış, derhal dokunulmazlığı kaldırılarak, “dini topluluklar arasında kin ve nefret oluşturduğu” gerekçesiyle, 3 ay hapis ve 24 bin Euro para cezasına çarptırılabilmiştir.
CHP’nin hiç değişmediği, temel hak ve hürriyet olan İslâm’i inanç, ibadet değerleri ve özgürlüklerine sürekli saldırıp aşağılayarak, akıl almaz hakaretler ve baskılar yaptıkları malûmdur. Muhalefette olmalarından dolayı doğrudan etkili olamayan CHP, ancak diktası altındaki caydırıcı ve provokatör kurumlar aracılığıyla amaçlarını sürdürmekte, aktif olamadıklarında ise, terör örgütü ve suç çeteleri kurdurmak suretiyle hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Ya iktidara geldiklerinde neler yapabileceklerini, sanırım hayal bile etmek istemezsiniz…
Deniz Baykal, Ergenekon Terör Örgütünün tüm gerçekleri deşifre edilip, nasıl acımasız ve hain bir yapılanma olduğu kamuoyunca da tasdik edilmesine rağmen; hala teröristlere sahip çıkarak ısrarla savunmasını sürdürebilmesi ve Silivri’yi “AKP’nin Guantanamo”’su olarak tanımlamasına karşılık; acaba Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğundan bugüne, Türkiye’de yaşanacak bir karış özgür yer bırakmamacasına ülkeyi “Kemalist Guantanamo”’ya çeviren CHP diktatörlüğü için ne diyecek?
CHP’liler, bazen hiç farkında olmadan yada medyanın azizliğine uğrayarak sakladıkları gerçek yüzlerini ortaya çıkarıp deşifre olsalar da; eski başsavcı Sabih Kanadoğlu, Yekta Güngör Özden, Tuncer Kılınç ve benzeri sözcüleri aracılığıyla amaçlarını gizlemeye gerek görmeyebilmektedirler. Başka bir argüman bulamadıkları için Türbanı, dinin siyasete alet edilmesi olarak değerlendirip; “Bu gidiş, dinci dikta rejimine gidiştir” diyerek, Müslüman toplumu bitmez-tükenmez kinlerinden hedef almakta, neden hala hazırdaki Kemalist dikta rejiminin korku, baskı ve cezalarından bunalan halkımız ve kapatılan siyasi partilerin karşı duruşlarından rahatsız olabildiklerine mantıki ve insani hiçbir açıklama getirememektedirler.
Bir “türban”, rejimi değiştirebilecek bir tehlike arz edebiliyor da, neden “Ergenekon” gibi derin ve etkili silahlı bir terörist organizasyonun darbe girişimi ve bölücü faaliyetleri inandırıcı olmayabiliyor? “Üç-beş bomba ve bir avuç insan” ile darbe mi yapılır iddiasıyla, neden kurumsallaşmış teröristlere sahip çıkılıp, mahkemelere baskı ve hakaret yapılabiliyor? Onun için mi, yıllardır milletimiz ahlkasızca kandırılarak, türbanın PKK'dan bile daha tehlikeli olduğu varsayımıyla MGK'ca 1. derece addedilebilmiştir?
Daha öncede defalarca vurguladığım gibi: CHP, açık bir düşmandan çok daha tehlikeli, sinsi ve acımasızdır. Aynı ilkeleri paylaşan deist ve şovenist Bahçeli’nin MHP’si de ondan farksızdır.
Haçlıların yüzyıllardır mağlup edemediği ve yıkamadığı köklü Osmanlı Devletinin içeriden parçalanarak zayıflatıp nasıl ortadan kaldırıldığı, asla unutulmamalıdır. Tıplı ittihat-terakki örgütünde olduğu gibi birbirinden farklı düşünce, ırk ve ideolojilerin bir araya gelip, Osmanlı’nın temellerini sarsarak tahrip eden o günkü hainler, bugün ki alçaklara referans olmuş, aynı oyun tekrar oynanmak isteyerek, önce mitingler, şimdi de terör örgütleriyle halkımız acılara gömülmek ve vatansız bırakılmak istenerek, kanlı bir işgalin altyapısı oluşturulmaya çalışılmıştır.
CHP ve MHP’nin seçim kazanmaları veya iyi bir hizmet getirecek olmaları hiçbir önem teşkil etmemeli, Müslümanlara ve Kürtlere besledikleri dinsel ve ırksal nefretleri, mutlaka geleceğe yönelik bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Ayrıca geçmişte hem CHP hem de MHP zihniyeti iktidara gelmişler ve belediye seçimlerini kazanmışlardı. Peki ne oldu? Herkesin hatırlayacağı gibi büyük bir hüsran ve kaos…
Altyapısı ve ideolojisi aynı olup hiç değişmeyen bu yönetimlerin, halkın lehine farklı bir şey yapabilmeleri, toplulukları kucaklayabilmeleri, ayırımcılığa son verebilmeleri, güçlü bir Türkiye oluşturabilmeleri, haktan ve adaletten yana olabilmeleri mümkün mü? Ele geçirdikleri her yere, aç kurt misali yağmalamaya hazır bir kuduruşla bekleyen Ergenekon terör örgütü üyelerini, suç çetelerini, mafya bozuntularını yerleştirmekten, sübvanse etmekten ve başka örgütler kurdurmaktan ayrı ne yapacaklar? Eğer daha iyisini bir bilen var ise, lütfen bana da söylesin, olur da görmediğim veya bilemediğim gerçekler olabilir…
Halkın özgür, adaletli, birlik ve beraberliği için gerekli olan, tüm insanlarımızın bu tehlikeye karşılık yekvücut bir araya gelerek, hiçbir şahsi ve kurumsal çıkar düşünmeksizin benliklerini gömmeleri, fevkalade yıkıcı bu tehlikeden ülkeyi ve kendilerini muhafaza etmeleridir.
Yine birçok okuyucum beni taraflı ve AKP’li olmakla suçlayacaktır. Ancak AKP’li olmadığım gibi, “Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda belirttiğim gerekçelerden dolayı kesinlikle “oy” kullanmadığım ve kullanmayacağım bilinmelidir. Oy kullanmamak, kökten bir çözüm için en akılcı karardır.
Türkiye’nin temel sorunu; Kemalist CHP ve şovenist MHP’dir.
Etiketler:
chp,
deist,
Deniz Baykal,
Devlet Bahçeli,
kemalizm,
Mehmet Ali Şadoğlu,
MHP,
Türkiye
18 Ocak 2009 Pazar
Kemalist oligarşi
Devletin caydırıcı kurumlarına hükmeden Kemalist jakobenlerin Müslüman Türkiye halkı üzerindeki korku imparatorlukları, seçilmiş meclisi ve hükümetleri sindirmekte, adaletsel yargıyı baskı altında tutarak, amansız ideolojileri doğrultusunda yönlendirmektedirler. Çıkardıkları yıkıcı ve bölücü fitne ve karışıklıklarla ülkenin huzur, güven, barış ve bütünlüğünü bozan buyurganlar, gizli despotik iktidarlarını peyderpey açığa çıkararak, tek söz sahibinin kendileri ve hiçbir şartta yargılanamayacak bir dokunulmazlığa sahip olduklarını pervasız söz ve müdahaleleriyle vurgulayabilmektedirler.
Yüzyıllardır hiçbir gücün zincir vuramadığı ve esir edemediği necip milletimizi tutsak ederek; tehdit ve hakaretlerle aşağılayan, düşünce ve inanç hürriyetlerini yasaklayan, sırf vahiysel dinlerine olan imanlarından dolayı hükümetlerini deviren ya da çalışmalarını engelleyerek etkisizleştiren, diledikleri gibi yargılayarak mahkum eden Kemalistler; yazarları, gazetecileri, papazları, akademisyenleri, yargı mensupları, generalleri ve daha birçok üyeleriyle kurdukları Ergenekon Terör Örgütü ile gizliden gizliye yürüttükleri bedhah plan ve eylemlerinin deşifre olmasıyla paniğe kapılmışlar, mevki ve makamlarından dolayı kamuoyundaki saygılıkları ve güvenlerinin sarsılıp, maskelerinin düşmesiyle yargıya ve hükümete haçlılar misali saldırarak, tehditler savurarak, bertaraf etmeye çalışmaktadırlar. Ancak mermi namludan çıkmış, artık geri dönüş yoktur…
Ne var ki burası, çıkarsal iğrenç pazarlıkların alabildiğine döndüğü bir Türkiye ve tüm bu işgalci saldırılara, haksızlık ve adaletsizliklere siper olabilecek cesur ve kararlı bir hükümetin dik durabileceği endişesi, maalesef halkımızda mevcuttur.
Son operasyonda Kemalizm’in şövalyeleri eski MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, Org. Kemal Yavuz, eski Yargıtay başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve eski YÖK başkanı Kemal Gürüz’ün gözaltına alınmaları, ne yazık ki Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’u ve malum köktenkemalistleri harekete geçirmiş; medya, hücre çeteler ve sivil toplum örgütleri bir yana, Genelkurmay’ı da kaygılandırıp, Org. Başbuğ’un cumhurbaşkanı ve başbakanı ziyaret etmesiyle adalet hançerlenmiş, söz konusu sanıklar savcılıkça serbest bırakılabilmiştir.
Müslüman Türkiye milletinin amansız düşmanı emekli Org.Tuncer Kılınç’ın bölücü ve yıkıcı şu söylemleri, hâlâ hafızalardadır. "Atatürk milliyetçisi değilseniz vatan hainisiniz." Ayrıca, eşleri türbanlı olan milletvekillerine: “Eğer eşleriniz sizi dinlemiyorlar da dini inancımızdır falan diyorlarsa, boşayın.” diyebilecek kadar haddini aşan, düşmansı kin ve nefret dolu bir kimse; “bölücü ve provokatör” değil de nedir? Ülkesini parçalamaya ve birbirine kıydırmaya çalışan Tuncer Kılınç’ın, Ergenekon Terör Örgütü’nün bir üyesi veya sempatizanı olduğu tartışılmazdır.
Gizli iktidarları yıkılmakta olan despotik Kemalistlerin tekrar eski derebeyliklerini kazanabilmek için “her yol mubahtır” , velev ki tek bir insan dahi kalmasa, “ya biz, ya hiç” felsefesiyle Müslüman halkına karşı muharebeye girişen gözü dönmüş azılı çeteler ve yandaşlarına; rütbeleri, makamları ve güçleri ne olursa olsun asla müsamaha gösterilmemeli, hukukun gereği yapılmalıdır. PKK’dan daha tehlikeli ve insafsız bir terör örgütüne gösterilebilecek en zerrecik taviz, umutları karartacak ve eskisinden çok daha beterinin yaşanmasına sebep olacaktır. “Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.” Freud
Ey başbakan, hükümet üyeleri ve muhalefet! Bari bu olayda sebatkâr davranın da, bir nebze de olsa ihanetsel hata ve yanlışlarınızı telafi edebilin…
İşte nüfusunun neredeyse tamamı kırmada olsa Müslüman olan toplumumuza böylesine hakaret edebilen köktenkemalist bir generalin hezeyansal bölücü sözleri; en azılı hasımlarımız haçlıları bile aratmayacak bir düşmanlıktadır. Farklı etnik ve dini toplulukların yaşadıkları ülkeleri vatan kabul ederek gerektiğinde canlarını veren Türkiye halkını fitne çıkararak kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden ve aşağılayan Org. Tuncer Kılınç, Anayasanın 216. maddesi gereği bölücülük suçundan yargılanması gerekirken; sözde cumhuriyetçi Kemalist dokunulmazlığından dolayı kendisine dokunulamamış, aynı gerekçeyle, bugün ETÖ ile olan bağlantısı, tutuklanmasını, hatta hakim önüne çıkarılmasını engelleyebilmiştir. Ama, en azından kendisine sürtünüldü ya…
Cumhuriyet, laiklik ve Atatürkçülük adına sürekli yargıya müdahale ederek soruşturma açılmasına bile fırsat tanımayan Kemalistler, cesaret eden vatanperver savcı ve hakimleri görevlerinden attırarak cezalandırabilmektedirler. Hatırlanacağı üzere; Şemdinli terör olaylarında bir kitapçıya bomba atarak terörist faaliyette bulunan bir Astsubay’ı koruyan eski Genelkurmay başkanı Org.Yaşar Büyükanıt, hakim ve savcılar yüksek kurulunu harekete geçirtmiş, hakkında soruşturma başlatılan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı, “görevini kötüye kullanma” gerekçesiyle görevinden men ettirmişti. Adaletin yerini bulması konusunda gösterdiği erdemliğin karşılığını ağır bir bedelle ödeyen Ferhat Sarıkaya’ya yapılan daha nice haksızlıkların yaşandığı totaliter bir devletin yumrukları altında adalet paçavraya çevrilebilmektedir. Onun için, ancak “tabela devleti” olabildik…
Asla unutamadığım ve karşı gelmemden dolayı ceza alarak tam 71 gün hapis yattığım bir başka vahim olay ise; eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in, “Laik olmayan insan, insan değildir. Onların kanından şüphe ederim.” açıklaması, her ne kadar Müslüman Türkiye milletine karşı işlenmiş düşmansı bir hakaret, bölücülük ve cürüm ise de, kendisine hiçbir yaptırım uygulanmamış ve soruşturma açılmamıştı.
Çünkü onlar, Türkiye’nin dokunulmaz efendileri ve diktatörleridir…
Oligarşi Kemalizm’in politik kurumu ve derebeyi CHP ve Deniz Baykal; suç işlemede özgür olan ve yasalar karşısında gizli bir dokunulmazlıkları bulunan rütbeli rütbesiz tüm Kemalist suçlulara hakkı ve hukuku doğrama pahasına arka çıkmakta, akıl almaz savunma ve sebeplerle bölücüleri ve kışkırtıcıları cesaretlendirerek, büsbütün meydan okumalarını, isyanlarını ve çeteleşmelerini teşvik etmektedir. Bugün ki gibi geçmişte de aynı argümanları kullanan Deniz Baykal, herhangi suçlu bir Kemalist’in yargı önünde hesap vermesine şiddetle karşı çıkmış; bağımsız hukukun icrasından, adaletten ve halktan yana bir duruş sergilemesi gerekirken, kendinden olan teröristlere ve bozgunculara sahip çıkmakta, böylece millet, hak ve adalet aleyhine ne kadar tehlikeli ve İsrailsi sinsi bir despot olduğunu ortaya koymaktadır.
Sömürü ve istismar ile birlikte anılan Deniz Baykal; laiklik adına sürekli Müslüman milletimizi aşağılamış ve insafsızca dışlayarak, Kemalistlerin işlediği suçlarda adalet arayan gerek hükümete, gerek polislere, gerek hakim ve savcılara en ağır şekilde hücum edip, her olayda “Cumhuriyete bir saldırı ve düşmanlık” nakaratlarıyla, tahrikçi ve habis üslûbundan hiç vazgeçmemiştir. Kendisinin gerçekte cumhuriyetçi bir parti lideri mi, yoksa faşist bir diktatör mü olduğu yargısı, şüphesiz söz ve davranışlarıyla kanıtlanmaktadır. “İnsana aradığı şeye bakılarak değer biçilir.” Mevlana
Geçmişte olduğu gibi bugünde, gelecekte de ülkenin başına çok büyük bir bela ve fitneleriyle kurumları birbirine düşürüp infiale neden olan Deniz Baykal; fevkalade hassas bir denge olan halkın seçtiği hükümet ile Genelkurmay’ın arasını açarak, darbeyle devirme planlarını gündeminden hiç düşürmemiş, başaramayacağını anlayınca, cumhuriyet ve laiklik adına isyansı mitingler, yetmedi, Ergenekon gibi terör örgütleri kurdurarak ve daha birçok bölücü faaliyetleri organize ederek, hem dışarıda hem de içeride Türkiye’nin gücünü kırmıştır.
Deniz Baykal; önce arka çıkıp, sonra hükmedemeyip dışladığı ve hükümetten rüşvet almakla suçladığı Org. Büyükanıt aleyhine hazırlanan Şemdinli iddianamesine bölücü amaçlı tepki göstererek; "Ne yazık ki hükümetin Silahlı Kuvvetlerine karşı bir darbe girişiminin söz konusu olduğudur. Bu iddianame orduya karşı açık bir darbedir. Herkes bu iddianameye karşı çıkmalıdır. Asıl üzüntü verici olan da o darbe girişimine yargının alet edilmiş olmasıdır. Yargı, bir süreden beri gerçek işlevini ciddi ölçüde kaybetmiş gözüküyor. Bunun da ötesinde yargının çok sakıncalı amaçlar için alet edildiğine tanık oluyoruz." Bu sözleri söyleyen despot bir general değil, halkın oyuyla meclise girmiş bir parti lideri. Ancak 29 yıl askeri bir rejimle ülkeyi yöneten bir partiden, hürriyetçi ve halkçı bir tavır beklemek fevkalâde irrasyoneldir. Ne de olsa hep silahların desteğinde varlıklarını sürdürmemişler mi?
Hatırlanılacağı üzere; Org Büyükanıt, CHP için, “seviyesiz ve hain” açıklamasını yapmıştı. Çıkar ilişkilerin hazin sonu…
Ünlü İngiliz ajanı ve Türk düşmanı Lawrence’in politikasını güden Deniz Baykal, yıllardır gericilikle aşağıladığı türban ve çarşafa kurtuluş tek umudu sarılarak, köktenkemalist üyelerinin eleştirilerine dahi aldırmadan türban ve çarşafı öven sözler söylemişti. Oysa sağ kolu ve Genel Sekreteri Önder Sav; İslam’ın yüce Peygamberi Hz.Muhammed (S.A.V) ile alay edebilmiş, “hac ibadetinin abes, Araplara para kaptırmaktan başka bir şey olmadığını” açıkça ifade ederek, gerçekte nasıl bir peygamber ve din düşmanı olduklarını kanıtlamışlardır.
12 Eyül 1980 yılında isyan eden Genelkurmay’ın cunta şefi Org.Kenan Evren, elinde Kur’an, il il dolaşarak, halka verdiği vaazları unuttunuz mu? PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı terör karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç, tıpkı Deniz Baykal gibi ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık, Atatürkçülük ve laiklik terminolojisinde işedikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden attırarak, afişler hazırlattırarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? O ilânlarda ne yazılıydı? "Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor... Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkarları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir." Oysa, irtica adına vahye savaş açıp, Müslümanlara hayatı zehir kılan Kemalistler; inanmadıkları dinin birleştirici tek güç ve çözüm olduğunu bildikleri halde, yine de düşmanlıklarından vazgeçmemekte, sıkıştıkları anda bir can simidi misali sarılmaya devam etmektedirler.
Şunu da herkes bilmelidir ki: Kitaplarımda da altını ısrarla çizdiğim gerçek; Genelkurmay ile TSK’nın, tıpkı ruh ile beden yahut hükümet ile halk misali birbirinden ayrı kuvvetler olduğudur. Genelkurmay, ancak Türk Silahlı Kuvvetlerini yönetmekle yükümlü bir kurumdur. Genelkurmay, her ne kadar Kemalist bir ideolojiye sahip ise de, içinde benim ve milyonlarca Müslüman’ın olduğu TSK, Kemalist veya laik değil, her düşünce, inanç ve ırkın bir araya geldiği ve vatanları uğruna canlarını vermeye hazır olduğu kahramanlardır.
Türkiye’yi sürekli gerip sarsan Kemalistler, halkımıza özgür bir nefes aldırmamış, değeri olan her şeyi sömürerek istismar etmişlerdir. Türk milletinin diğer bir kimliği olan Türk Silahlı Kuvvetleri, birkaç generale bedel tutulmaya çalışılamaz. Aksi takdirde, Türk ordusunda görev yaparak canlarını veren şehitleri hiçe saymak olur ki, herkes ağzından çıkacak olanı önce tartmalı, sonra konuşmalıdır. Bu sebeple, ne Genelkurmay’ın ne de generallerin ideolojik görüşleri TSK’ni bağlamamakta ve iddia edildiği gibi adalet önünde hesaba çekilmeleri veya eleştirilere uğramaları zerrecikte olsa hiçbir zarar vermemektedir. Şüphesiz kendilerinin verdikleri dışında…
Böylesi Kemalist bir diktatörlükte cesur ve kararlıkla görev yapan kahraman hakim ve savcıları kutluyor, ataları gibi dik ve onurlu bir duruşla, Müslüman Türkiye milletini yeniden eski birliğine ve gücüne kavuşturacaklarına inanıyorum.
“İnsanlar ancak adaletle doyurulur.” Emerson
“Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur.” Platon (M.Ö.427-347)
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahidlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) dır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” Maide.8
Yüzyıllardır hiçbir gücün zincir vuramadığı ve esir edemediği necip milletimizi tutsak ederek; tehdit ve hakaretlerle aşağılayan, düşünce ve inanç hürriyetlerini yasaklayan, sırf vahiysel dinlerine olan imanlarından dolayı hükümetlerini deviren ya da çalışmalarını engelleyerek etkisizleştiren, diledikleri gibi yargılayarak mahkum eden Kemalistler; yazarları, gazetecileri, papazları, akademisyenleri, yargı mensupları, generalleri ve daha birçok üyeleriyle kurdukları Ergenekon Terör Örgütü ile gizliden gizliye yürüttükleri bedhah plan ve eylemlerinin deşifre olmasıyla paniğe kapılmışlar, mevki ve makamlarından dolayı kamuoyundaki saygılıkları ve güvenlerinin sarsılıp, maskelerinin düşmesiyle yargıya ve hükümete haçlılar misali saldırarak, tehditler savurarak, bertaraf etmeye çalışmaktadırlar. Ancak mermi namludan çıkmış, artık geri dönüş yoktur…
Ne var ki burası, çıkarsal iğrenç pazarlıkların alabildiğine döndüğü bir Türkiye ve tüm bu işgalci saldırılara, haksızlık ve adaletsizliklere siper olabilecek cesur ve kararlı bir hükümetin dik durabileceği endişesi, maalesef halkımızda mevcuttur.
Son operasyonda Kemalizm’in şövalyeleri eski MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, Org. Kemal Yavuz, eski Yargıtay başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve eski YÖK başkanı Kemal Gürüz’ün gözaltına alınmaları, ne yazık ki Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’u ve malum köktenkemalistleri harekete geçirmiş; medya, hücre çeteler ve sivil toplum örgütleri bir yana, Genelkurmay’ı da kaygılandırıp, Org. Başbuğ’un cumhurbaşkanı ve başbakanı ziyaret etmesiyle adalet hançerlenmiş, söz konusu sanıklar savcılıkça serbest bırakılabilmiştir.
Müslüman Türkiye milletinin amansız düşmanı emekli Org.Tuncer Kılınç’ın bölücü ve yıkıcı şu söylemleri, hâlâ hafızalardadır. "Atatürk milliyetçisi değilseniz vatan hainisiniz." Ayrıca, eşleri türbanlı olan milletvekillerine: “Eğer eşleriniz sizi dinlemiyorlar da dini inancımızdır falan diyorlarsa, boşayın.” diyebilecek kadar haddini aşan, düşmansı kin ve nefret dolu bir kimse; “bölücü ve provokatör” değil de nedir? Ülkesini parçalamaya ve birbirine kıydırmaya çalışan Tuncer Kılınç’ın, Ergenekon Terör Örgütü’nün bir üyesi veya sempatizanı olduğu tartışılmazdır.
Gizli iktidarları yıkılmakta olan despotik Kemalistlerin tekrar eski derebeyliklerini kazanabilmek için “her yol mubahtır” , velev ki tek bir insan dahi kalmasa, “ya biz, ya hiç” felsefesiyle Müslüman halkına karşı muharebeye girişen gözü dönmüş azılı çeteler ve yandaşlarına; rütbeleri, makamları ve güçleri ne olursa olsun asla müsamaha gösterilmemeli, hukukun gereği yapılmalıdır. PKK’dan daha tehlikeli ve insafsız bir terör örgütüne gösterilebilecek en zerrecik taviz, umutları karartacak ve eskisinden çok daha beterinin yaşanmasına sebep olacaktır. “Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.” Freud
Ey başbakan, hükümet üyeleri ve muhalefet! Bari bu olayda sebatkâr davranın da, bir nebze de olsa ihanetsel hata ve yanlışlarınızı telafi edebilin…
İşte nüfusunun neredeyse tamamı kırmada olsa Müslüman olan toplumumuza böylesine hakaret edebilen köktenkemalist bir generalin hezeyansal bölücü sözleri; en azılı hasımlarımız haçlıları bile aratmayacak bir düşmanlıktadır. Farklı etnik ve dini toplulukların yaşadıkları ülkeleri vatan kabul ederek gerektiğinde canlarını veren Türkiye halkını fitne çıkararak kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden ve aşağılayan Org. Tuncer Kılınç, Anayasanın 216. maddesi gereği bölücülük suçundan yargılanması gerekirken; sözde cumhuriyetçi Kemalist dokunulmazlığından dolayı kendisine dokunulamamış, aynı gerekçeyle, bugün ETÖ ile olan bağlantısı, tutuklanmasını, hatta hakim önüne çıkarılmasını engelleyebilmiştir. Ama, en azından kendisine sürtünüldü ya…
Cumhuriyet, laiklik ve Atatürkçülük adına sürekli yargıya müdahale ederek soruşturma açılmasına bile fırsat tanımayan Kemalistler, cesaret eden vatanperver savcı ve hakimleri görevlerinden attırarak cezalandırabilmektedirler. Hatırlanacağı üzere; Şemdinli terör olaylarında bir kitapçıya bomba atarak terörist faaliyette bulunan bir Astsubay’ı koruyan eski Genelkurmay başkanı Org.Yaşar Büyükanıt, hakim ve savcılar yüksek kurulunu harekete geçirtmiş, hakkında soruşturma başlatılan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı, “görevini kötüye kullanma” gerekçesiyle görevinden men ettirmişti. Adaletin yerini bulması konusunda gösterdiği erdemliğin karşılığını ağır bir bedelle ödeyen Ferhat Sarıkaya’ya yapılan daha nice haksızlıkların yaşandığı totaliter bir devletin yumrukları altında adalet paçavraya çevrilebilmektedir. Onun için, ancak “tabela devleti” olabildik…
Asla unutamadığım ve karşı gelmemden dolayı ceza alarak tam 71 gün hapis yattığım bir başka vahim olay ise; eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in, “Laik olmayan insan, insan değildir. Onların kanından şüphe ederim.” açıklaması, her ne kadar Müslüman Türkiye milletine karşı işlenmiş düşmansı bir hakaret, bölücülük ve cürüm ise de, kendisine hiçbir yaptırım uygulanmamış ve soruşturma açılmamıştı.
Çünkü onlar, Türkiye’nin dokunulmaz efendileri ve diktatörleridir…
Oligarşi Kemalizm’in politik kurumu ve derebeyi CHP ve Deniz Baykal; suç işlemede özgür olan ve yasalar karşısında gizli bir dokunulmazlıkları bulunan rütbeli rütbesiz tüm Kemalist suçlulara hakkı ve hukuku doğrama pahasına arka çıkmakta, akıl almaz savunma ve sebeplerle bölücüleri ve kışkırtıcıları cesaretlendirerek, büsbütün meydan okumalarını, isyanlarını ve çeteleşmelerini teşvik etmektedir. Bugün ki gibi geçmişte de aynı argümanları kullanan Deniz Baykal, herhangi suçlu bir Kemalist’in yargı önünde hesap vermesine şiddetle karşı çıkmış; bağımsız hukukun icrasından, adaletten ve halktan yana bir duruş sergilemesi gerekirken, kendinden olan teröristlere ve bozgunculara sahip çıkmakta, böylece millet, hak ve adalet aleyhine ne kadar tehlikeli ve İsrailsi sinsi bir despot olduğunu ortaya koymaktadır.
Sömürü ve istismar ile birlikte anılan Deniz Baykal; laiklik adına sürekli Müslüman milletimizi aşağılamış ve insafsızca dışlayarak, Kemalistlerin işlediği suçlarda adalet arayan gerek hükümete, gerek polislere, gerek hakim ve savcılara en ağır şekilde hücum edip, her olayda “Cumhuriyete bir saldırı ve düşmanlık” nakaratlarıyla, tahrikçi ve habis üslûbundan hiç vazgeçmemiştir. Kendisinin gerçekte cumhuriyetçi bir parti lideri mi, yoksa faşist bir diktatör mü olduğu yargısı, şüphesiz söz ve davranışlarıyla kanıtlanmaktadır. “İnsana aradığı şeye bakılarak değer biçilir.” Mevlana
Geçmişte olduğu gibi bugünde, gelecekte de ülkenin başına çok büyük bir bela ve fitneleriyle kurumları birbirine düşürüp infiale neden olan Deniz Baykal; fevkalade hassas bir denge olan halkın seçtiği hükümet ile Genelkurmay’ın arasını açarak, darbeyle devirme planlarını gündeminden hiç düşürmemiş, başaramayacağını anlayınca, cumhuriyet ve laiklik adına isyansı mitingler, yetmedi, Ergenekon gibi terör örgütleri kurdurarak ve daha birçok bölücü faaliyetleri organize ederek, hem dışarıda hem de içeride Türkiye’nin gücünü kırmıştır.
Deniz Baykal; önce arka çıkıp, sonra hükmedemeyip dışladığı ve hükümetten rüşvet almakla suçladığı Org. Büyükanıt aleyhine hazırlanan Şemdinli iddianamesine bölücü amaçlı tepki göstererek; "Ne yazık ki hükümetin Silahlı Kuvvetlerine karşı bir darbe girişiminin söz konusu olduğudur. Bu iddianame orduya karşı açık bir darbedir. Herkes bu iddianameye karşı çıkmalıdır. Asıl üzüntü verici olan da o darbe girişimine yargının alet edilmiş olmasıdır. Yargı, bir süreden beri gerçek işlevini ciddi ölçüde kaybetmiş gözüküyor. Bunun da ötesinde yargının çok sakıncalı amaçlar için alet edildiğine tanık oluyoruz." Bu sözleri söyleyen despot bir general değil, halkın oyuyla meclise girmiş bir parti lideri. Ancak 29 yıl askeri bir rejimle ülkeyi yöneten bir partiden, hürriyetçi ve halkçı bir tavır beklemek fevkalâde irrasyoneldir. Ne de olsa hep silahların desteğinde varlıklarını sürdürmemişler mi?
Hatırlanılacağı üzere; Org Büyükanıt, CHP için, “seviyesiz ve hain” açıklamasını yapmıştı. Çıkar ilişkilerin hazin sonu…
Ünlü İngiliz ajanı ve Türk düşmanı Lawrence’in politikasını güden Deniz Baykal, yıllardır gericilikle aşağıladığı türban ve çarşafa kurtuluş tek umudu sarılarak, köktenkemalist üyelerinin eleştirilerine dahi aldırmadan türban ve çarşafı öven sözler söylemişti. Oysa sağ kolu ve Genel Sekreteri Önder Sav; İslam’ın yüce Peygamberi Hz.Muhammed (S.A.V) ile alay edebilmiş, “hac ibadetinin abes, Araplara para kaptırmaktan başka bir şey olmadığını” açıkça ifade ederek, gerçekte nasıl bir peygamber ve din düşmanı olduklarını kanıtlamışlardır.
12 Eyül 1980 yılında isyan eden Genelkurmay’ın cunta şefi Org.Kenan Evren, elinde Kur’an, il il dolaşarak, halka verdiği vaazları unuttunuz mu? PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı terör karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç, tıpkı Deniz Baykal gibi ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık, Atatürkçülük ve laiklik terminolojisinde işedikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden attırarak, afişler hazırlattırarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? O ilânlarda ne yazılıydı? "Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor... Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkarları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir." Oysa, irtica adına vahye savaş açıp, Müslümanlara hayatı zehir kılan Kemalistler; inanmadıkları dinin birleştirici tek güç ve çözüm olduğunu bildikleri halde, yine de düşmanlıklarından vazgeçmemekte, sıkıştıkları anda bir can simidi misali sarılmaya devam etmektedirler.
Şunu da herkes bilmelidir ki: Kitaplarımda da altını ısrarla çizdiğim gerçek; Genelkurmay ile TSK’nın, tıpkı ruh ile beden yahut hükümet ile halk misali birbirinden ayrı kuvvetler olduğudur. Genelkurmay, ancak Türk Silahlı Kuvvetlerini yönetmekle yükümlü bir kurumdur. Genelkurmay, her ne kadar Kemalist bir ideolojiye sahip ise de, içinde benim ve milyonlarca Müslüman’ın olduğu TSK, Kemalist veya laik değil, her düşünce, inanç ve ırkın bir araya geldiği ve vatanları uğruna canlarını vermeye hazır olduğu kahramanlardır.
Türkiye’yi sürekli gerip sarsan Kemalistler, halkımıza özgür bir nefes aldırmamış, değeri olan her şeyi sömürerek istismar etmişlerdir. Türk milletinin diğer bir kimliği olan Türk Silahlı Kuvvetleri, birkaç generale bedel tutulmaya çalışılamaz. Aksi takdirde, Türk ordusunda görev yaparak canlarını veren şehitleri hiçe saymak olur ki, herkes ağzından çıkacak olanı önce tartmalı, sonra konuşmalıdır. Bu sebeple, ne Genelkurmay’ın ne de generallerin ideolojik görüşleri TSK’ni bağlamamakta ve iddia edildiği gibi adalet önünde hesaba çekilmeleri veya eleştirilere uğramaları zerrecikte olsa hiçbir zarar vermemektedir. Şüphesiz kendilerinin verdikleri dışında…
Böylesi Kemalist bir diktatörlükte cesur ve kararlıkla görev yapan kahraman hakim ve savcıları kutluyor, ataları gibi dik ve onurlu bir duruşla, Müslüman Türkiye milletini yeniden eski birliğine ve gücüne kavuşturacaklarına inanıyorum.
“İnsanlar ancak adaletle doyurulur.” Emerson
“Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur.” Platon (M.Ö.427-347)
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahidlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) dır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” Maide.8
4 Ocak 2009 Pazar
NE MUTLU SİZE…
Ey Filistin halkı! Diğerleri gibi kafirlerden yılmayıp ve münafıkların tehditlerine aldırmayıp; Allah’a kayıtsız-şartsız iman edasıyla mücadele etmenizin mükafatını; savaşarak ve şehid olarak kazanmanızdan dolayı sizlere imreniyor, bir gün, geçmişte olduğu gibi Müslüman Türkiye milletinin de aynı hediye ile ödüllendirilmesini temenni ediyorum. Müslüman olmayan münafık ve kafirlerin hissedemeyeceği böylesine eşsiz duygu ve heyecanı tadabilmek, mutlaka her kula nasip olmamakta, ancak Allah’ın lütfettiği iman sahipleri bu ayrıcalıktan yararlanarak, gerçek diriliğe ve ölümsüzlüğe ulaşmaktadırlar.
Hatırlayacağınız üzere; ömrü savaş meydanlarında geçerek, sayısız zaferler kazanan, İslam’ı, dolayısıyla hak ve adaleti yayarak devlete namütenahi topraklar katan, toplumlara huzur, refah ve güven getiren peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V.)’in ünlü komutanlarından Halid Bin Velid, Hz. Ömer’in halife olduğu dönemde başkomutanlık görevinden ayrıldıktan sonra, sürekli şehid olamamanın üzüntüsüyle dertlenmiş, ölüm döşeğinde yattığı sırada başında toplanan ashabı ikram’a şöyle seslenmişti:
Ömrüm savaş meydanlarında geçmiştir
Vücudumun herhangi bir organı yoktur ki
Ok ve kılıç yarası almamış olsun
Lakin canım yatakta çıkıyor
Müjdeler olsun
Savaştan kaçan korkaklara…
Vatan, ancak uğrunda ölünmeye değer bir imanı barındırıyor ise, o bir vatandır. Gizli veya aşikar müstemleke altında yaşanılan imansız bir vatan, cehennemsi bir onursuzluk ve alçaklıktır. Yaşam ve sahip oldukları geçici iktidarlarını kozmetik üründen ibaret sanan hain münafıkların barbar yandaşlıkları, şüphesiz yiğit Filistin halkının yalnız kalmalarına, dolayısıyla İsrail, ABD ve AB gibi haçlı canavarların cesaretlenmelerine yol açmıştır. Ancak en büyük güç, vekil ve destek olan Allah; değil bir topluluğun, bir kişinin bile muzaffer olmasına yeterlidir.
Müslüman halkı bombalar altında can çekişen sözde Filistin lideri hain Mahmud Abbas’ın vatanında değil de, kaçak bir lider olarak bölge ülkelerinde saklanması ve şeytan Bush ile yeni bir ateşkes anlaşmasında mutabık kalarak İsrail’i azmettiren kararlar alması, ihanetten yargılanarak, mutlak bir idamını zaruri kılmaktadır. Ayrıca Türkiye, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi sefil hükümetlerin İsrail’in yanında yer alarak, mücahit Filistin Halkının da kendileri gibi alçakça boyun eğeceklerini düşünmeleri, Allah’a olan imansızlıklarının en somut delilidir.
Diz üstü yaşamaktansa ayakta ölmenin şerefini idrak edememiş R.Tayyip Erdoğan, Hüsnü Mübarek, ihanetle kurulmuş olan ve İsrail’e Filistin topraklarını satan Ürdün Haşimi krallığının hain kralı Abdullah, Suudi Arabistan kralı Abdullah gibi sofistike liderlerin yönettiği toplumlar, söz konusu iktidarları devirmediği müddetçe esaret altında yaşamayı, dolayısıyla aşağılanmayı hak etmektedirler. Karmaşıklık ve korkaklık içinde yalnız kalma, dışlanma, kaybetme, yoksullaşma, hapsedilme, öldürülme veya işgal edilme endişesiyle uzlaşma ve işbirliği adına berbat politikalar güden söz konusu liderler, taşıdıkları sorumlulukları ve temsil ettikleri Müslüman milletleri adına ya insan gibi var olmalı ya da şerefleriyle ölmelidirler. Ne var ki onlar, hainlik, onursuzluk ve münafıklıkla damgalanmışlardır.
Ey Filistin Halkı! Kendi Müslüman halklarını Batı’nın ayakları altında ezdirerek, terörist ilan ettirip ya aşağılatan ya da kıydıran bu hainlerin kendilerine faydaları yok ki sizlere olsun… Yaratıcınız Allah’a güvenin, dayanın, vekil ve destek olarak O size kâfidir. O’ndan daha güçlü ve yardım edici biri var mı?
Tarihi bir hatırlayın; arkanızın deniz, önünüzün düşman olması misali, Tarık Bin Ziyad ve imanlı ordusu; yaklaşık 9000 iman dolu askeriyle Cebeli Tarık’ı geçerek İspanya topraklarına girmiş ve Allah adına savaşarak, tıpkı İsrail gibi barbar olan, 200000 kişilik orduya sahip ve Batı Roma’da 350 yıl boyunca hükmeden barbar Batı Gotlar’ı (Vizgotlar) yerle bir etmiş ve 800 yıl sürecek olan Endülüs devletinin temellerini atmışlardı.
Kahraman bir atanız olan Tarık Bin Ziyad, askerlerine şöyle seslenmişti:
"Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanız deniz, önünüz düşman ve kaçacak hiçbir yeriniz yok. Artık bizim için geri dönüş yoktur. Direnmekten başka hiçbir şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Vallahi sabır ve sebattan başka yapacağınız bir şey de yok. Vekil ve destek olarak Allah size yeter. Yine iyi biliniz ki, eğer şu zorluklara biraz sabrederseniz daha müreffeh bir hayata kavuşursunuz. En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, önce bizzat kendi canımdan başlıyorum. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem, zafere ulaşana ya da şehit olana dek, kanınızın son damlasına kadar savaşın. Şehitlikten daha üstün bir şeref ve izzet var mı? "
İşte böylesi bir inanç ve imanla azılı düşmanları helak edip silip süpüren kahramanların torunları olan sizler, dik durup direnmeniz ve savunmanızın karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette almanın şerefine nail olacaksınız… Gazze’den hiçbir Müslüman’ın kaçmayıp, aksine içeri girmeleri, düşmanları korkutmuş ve hayal kırıklığına uğratmıştır. Biliniz ki kafir ve münafıklar bir hiçtir ve salgıladığınız korku, onları bitirip tüketmektedir. İmansal silahının ve sayısal çokluğun yanında ;onların silahı ve sayıları, ancak bir oyuncak ve çöpsel bir yığındır.
Sizlerin şerefli bir ölüme koşmanızın mükafatı ebedi cennet, onların ölmemek için korkup kaçmalarının karşılığı ise, ebedi bir cehennemdir.
Barbar dünya şunu hiç hesap etti mi; satın aldıkları hain iktidarlar bir gün devrilip, Müslüman halklar iktidara geldiğinde, acaba nereye kaçıp saklanacaklar?
Zafer; toprak ve benlik için değil, sadece Allah için savaşan Müslümanlarındır.
“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kafirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa.84
“De ki; Bizim için Allah’ın yadığından başkası bize asla erişmez. O, bizim sahibimizdir. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe.51
“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır akıt. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et.” Bakara.250
Hatırlayacağınız üzere; ömrü savaş meydanlarında geçerek, sayısız zaferler kazanan, İslam’ı, dolayısıyla hak ve adaleti yayarak devlete namütenahi topraklar katan, toplumlara huzur, refah ve güven getiren peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V.)’in ünlü komutanlarından Halid Bin Velid, Hz. Ömer’in halife olduğu dönemde başkomutanlık görevinden ayrıldıktan sonra, sürekli şehid olamamanın üzüntüsüyle dertlenmiş, ölüm döşeğinde yattığı sırada başında toplanan ashabı ikram’a şöyle seslenmişti:
Ömrüm savaş meydanlarında geçmiştir
Vücudumun herhangi bir organı yoktur ki
Ok ve kılıç yarası almamış olsun
Lakin canım yatakta çıkıyor
Müjdeler olsun
Savaştan kaçan korkaklara…
Vatan, ancak uğrunda ölünmeye değer bir imanı barındırıyor ise, o bir vatandır. Gizli veya aşikar müstemleke altında yaşanılan imansız bir vatan, cehennemsi bir onursuzluk ve alçaklıktır. Yaşam ve sahip oldukları geçici iktidarlarını kozmetik üründen ibaret sanan hain münafıkların barbar yandaşlıkları, şüphesiz yiğit Filistin halkının yalnız kalmalarına, dolayısıyla İsrail, ABD ve AB gibi haçlı canavarların cesaretlenmelerine yol açmıştır. Ancak en büyük güç, vekil ve destek olan Allah; değil bir topluluğun, bir kişinin bile muzaffer olmasına yeterlidir.
Müslüman halkı bombalar altında can çekişen sözde Filistin lideri hain Mahmud Abbas’ın vatanında değil de, kaçak bir lider olarak bölge ülkelerinde saklanması ve şeytan Bush ile yeni bir ateşkes anlaşmasında mutabık kalarak İsrail’i azmettiren kararlar alması, ihanetten yargılanarak, mutlak bir idamını zaruri kılmaktadır. Ayrıca Türkiye, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi sefil hükümetlerin İsrail’in yanında yer alarak, mücahit Filistin Halkının da kendileri gibi alçakça boyun eğeceklerini düşünmeleri, Allah’a olan imansızlıklarının en somut delilidir.
Diz üstü yaşamaktansa ayakta ölmenin şerefini idrak edememiş R.Tayyip Erdoğan, Hüsnü Mübarek, ihanetle kurulmuş olan ve İsrail’e Filistin topraklarını satan Ürdün Haşimi krallığının hain kralı Abdullah, Suudi Arabistan kralı Abdullah gibi sofistike liderlerin yönettiği toplumlar, söz konusu iktidarları devirmediği müddetçe esaret altında yaşamayı, dolayısıyla aşağılanmayı hak etmektedirler. Karmaşıklık ve korkaklık içinde yalnız kalma, dışlanma, kaybetme, yoksullaşma, hapsedilme, öldürülme veya işgal edilme endişesiyle uzlaşma ve işbirliği adına berbat politikalar güden söz konusu liderler, taşıdıkları sorumlulukları ve temsil ettikleri Müslüman milletleri adına ya insan gibi var olmalı ya da şerefleriyle ölmelidirler. Ne var ki onlar, hainlik, onursuzluk ve münafıklıkla damgalanmışlardır.
Ey Filistin Halkı! Kendi Müslüman halklarını Batı’nın ayakları altında ezdirerek, terörist ilan ettirip ya aşağılatan ya da kıydıran bu hainlerin kendilerine faydaları yok ki sizlere olsun… Yaratıcınız Allah’a güvenin, dayanın, vekil ve destek olarak O size kâfidir. O’ndan daha güçlü ve yardım edici biri var mı?
Tarihi bir hatırlayın; arkanızın deniz, önünüzün düşman olması misali, Tarık Bin Ziyad ve imanlı ordusu; yaklaşık 9000 iman dolu askeriyle Cebeli Tarık’ı geçerek İspanya topraklarına girmiş ve Allah adına savaşarak, tıpkı İsrail gibi barbar olan, 200000 kişilik orduya sahip ve Batı Roma’da 350 yıl boyunca hükmeden barbar Batı Gotlar’ı (Vizgotlar) yerle bir etmiş ve 800 yıl sürecek olan Endülüs devletinin temellerini atmışlardı.
Kahraman bir atanız olan Tarık Bin Ziyad, askerlerine şöyle seslenmişti:
"Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanız deniz, önünüz düşman ve kaçacak hiçbir yeriniz yok. Artık bizim için geri dönüş yoktur. Direnmekten başka hiçbir şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Vallahi sabır ve sebattan başka yapacağınız bir şey de yok. Vekil ve destek olarak Allah size yeter. Yine iyi biliniz ki, eğer şu zorluklara biraz sabrederseniz daha müreffeh bir hayata kavuşursunuz. En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, önce bizzat kendi canımdan başlıyorum. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem, zafere ulaşana ya da şehit olana dek, kanınızın son damlasına kadar savaşın. Şehitlikten daha üstün bir şeref ve izzet var mı? "
İşte böylesi bir inanç ve imanla azılı düşmanları helak edip silip süpüren kahramanların torunları olan sizler, dik durup direnmeniz ve savunmanızın karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette almanın şerefine nail olacaksınız… Gazze’den hiçbir Müslüman’ın kaçmayıp, aksine içeri girmeleri, düşmanları korkutmuş ve hayal kırıklığına uğratmıştır. Biliniz ki kafir ve münafıklar bir hiçtir ve salgıladığınız korku, onları bitirip tüketmektedir. İmansal silahının ve sayısal çokluğun yanında ;onların silahı ve sayıları, ancak bir oyuncak ve çöpsel bir yığındır.
Sizlerin şerefli bir ölüme koşmanızın mükafatı ebedi cennet, onların ölmemek için korkup kaçmalarının karşılığı ise, ebedi bir cehennemdir.
Barbar dünya şunu hiç hesap etti mi; satın aldıkları hain iktidarlar bir gün devrilip, Müslüman halklar iktidara geldiğinde, acaba nereye kaçıp saklanacaklar?
Zafer; toprak ve benlik için değil, sadece Allah için savaşan Müslümanlarındır.
“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kafirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa.84
“De ki; Bizim için Allah’ın yadığından başkası bize asla erişmez. O, bizim sahibimizdir. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe.51
“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır akıt. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et.” Bakara.250
31 Aralık 2008 Çarşamba
Neden Tel Aviv’e değil de Şam’a?
İsrail’in soykırım hedefli saldırıları devam ederken, Başbakan Erdoğan’ın Şam ve diğer Arap başkentlerine yapacağı ziyaret dikkatle sorgulandığında, ABD direktifli bir plan olduğu anlaşılacaktır. Filistin’de yüzlerce insan ölmeye devam eder ve yurtları başlarına yıkılırken; Erdoğan’ın saldırgan tarafı durdurmak yerine, hunharca kıyıma uğrayan mağdur taraflarla müzakere girişimi; ”İran ve Hamas yüzünden aranızdaki sorunları giderin, Gazze krizi başka türlü aşılmaz” tehditsel açıklamaları, maşasal amacını ortaya koymaktadır.
Birkaç gün önce Ebud Olmert, kadim bir dost olarak Erdoğan’ı ziyaret ederken, neden o, Tel Aviv’e giderek Olmert’in karşısına dikilip katliamları durdurmuyor ya da en azından telefonla olsa dahi kendisini arayıp tepki göstermeye cesaret edemiyor da, sözde kınama mesajlarıyla kamuoyuna şov yapıyor?
Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları ve Suriye’de Mahmud Abbas ile yapacağı görüşmeler, Olmert ve Bush’un açıklamalarıyla örtüşmekte ve düşmanları Hamas’ın her şart ve koşulda mutlaka elimine edilmesi veya dizüstü çöktürülmesi pazarlığı konusunda önceden fikir birliğine varılması, böylece bu planın sözcülüğünü Erdoğan’ın üstlenmiş olması, ihanetin açık bir belgesidir. Zaten Ortadoğu’da ki görevi İsrail’i egemen kılmak ve karşı koyan İran ve Hamas’tan korumak değil mi? Bir taraftan Erdoğan yukarıdaki açıklamayı yaparken, diğer taraftan Olmert, "Hamas'a yeniden toplanmaları için zaman yaratmak istemiyoruz" ve Bush da Filistin lideri Mahmud Abbas'ı arayarak Gazze'deki durumu değerlendirmeleri, Bush ve Abbas'ın yeni bir ateşkese özellikle Hamas'ın uyması gerektiği konusunda anlaştıklarını belirtmesi, anlaşılan Erdoğan’a pek iş bırakmamış. Yazık Erdoğan’a…
Paris'te İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni ile görüşen Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy, pazartesi günü, tıpkı Erdoğan gibi, İsrail’in müstebit çıkarları adına Ortadoğu'yu ziyaret edip, Arap liderlerini tehdit edecek, İran ve Hamas’ı dışlamaları ve ilişkilerini kesmeleri konusunda baskı kuracak olması, Müslümanlar açısından fevkalade elim bir sonuçtur.
Filistin’de işlenen acımasız dram, dinsel ve ırksal anlayıştan çok öte bir insanlık suçu olup, inancı ve ırkı ne olursa olsun zerre kadar insani duygu taşıyan hiçbir beşer, söz konusu vahşete seyirci kalamaz ve çıkar hesabı yapamaz. Ancak, hâlâ alçaksı menfaat peşinde koşan ve barbarların taşeronluğunu üstlenebilen yaratıkların zihnen ve kalben nasıl mühürlendikleri, riyakar düşünce ve davranışlarıyla ortadadır.
Başbakan Erdoğan’ın Ortadoğu ziyareti, İsrail ve ABD karşıtı bir İslam birlikteliği kurma ve mücadele etme misyonu taşımadığı, İsrail ve ABD çıkarlarına hizmet maksadı içerdiği, dolayısıyla işgalci emperyalistlerce fevkalade tehlikeli görülen İran ve Hamas aleyhtarı bir örgütlenme için liderlerle görüşmede bulunacağı, açıklamalarından anlaşılmaktadır. Bu sebeple, başbakan Erdoğan’nın İsrail karşıtı sözlerinde hiçbir samimiyet bulunmamakta, doğrudan işgalci barbar güçlerin yayılmacı çıkarlarına taşeronluk yapmaya devam ettiği aşikardır. Bir insan aç olduğu için değil, hırsız olduğu için çalması misali, devletler de insanlık ve adalet uğruna değil, benlikleri ve materyalist menfaatleri uğruna savaşırlar.
Hatırlanacağı üzere; başbakan Erdoğan, İsrail’in Lübnan saldırısını “Devlet terörü” olarak açıklamış ve bugünkü gibi kamuoyuna yönelik samimiyetsiz bir şov yapmıştı. Bu açıklamasından dolayı, Bush’la görüşme talebi beyaz saray’dan şartlı kabul edilmiş ve İsrail’e gidip Olmert’i ziyareti akabinde kendisine randevu verilmişti.
İktidara geldiği günden beri ABD ve İsrail’in temsilciliğini yapan başbakan Erdoğan, Irak’ta 1 milyondan fazla insanın ölümüne ve parçalanmasına aracılık yaptığı gibi, Ortadoğu’yu İsrail’in hegemonyası altına sokmaya, direnen ve teslim olmayan İran’ı ve Hamas’ı bölge ülkelerce dışlatarak ve Irak’a döndürmek isteyerek Türkiye’yi barbar bir projenin içinde yer edinmeye çalıştığı bilinmelidir.
Aslında, dönen entrikalar o kadar aleni ki, kalpleri, gözleri ve kulakları mühürlenmemiş fiziki özürlüler dahi, dönen dolapları kavrayabilmekte, duyabilmekte ve okuyabilmektedirler.
R.Tayyip Erdoğan, Müslüman kimliğiyle İslam dünyası aleyhine çok büyük bir tehlikedir ve emperyalist canavarların hizmet eridir.
Ayrıca, Beşşar Esad dışında görüşeceği tüm Arap liderleri de, ABD ve İsrail’in kadim müttefikledir. Bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya gerek yoktur.
“Ayakta ölmek dizüstü yaşamaktan daha iyidir.” F.D. Roosevelt
Birkaç gün önce Ebud Olmert, kadim bir dost olarak Erdoğan’ı ziyaret ederken, neden o, Tel Aviv’e giderek Olmert’in karşısına dikilip katliamları durdurmuyor ya da en azından telefonla olsa dahi kendisini arayıp tepki göstermeye cesaret edemiyor da, sözde kınama mesajlarıyla kamuoyuna şov yapıyor?
Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları ve Suriye’de Mahmud Abbas ile yapacağı görüşmeler, Olmert ve Bush’un açıklamalarıyla örtüşmekte ve düşmanları Hamas’ın her şart ve koşulda mutlaka elimine edilmesi veya dizüstü çöktürülmesi pazarlığı konusunda önceden fikir birliğine varılması, böylece bu planın sözcülüğünü Erdoğan’ın üstlenmiş olması, ihanetin açık bir belgesidir. Zaten Ortadoğu’da ki görevi İsrail’i egemen kılmak ve karşı koyan İran ve Hamas’tan korumak değil mi? Bir taraftan Erdoğan yukarıdaki açıklamayı yaparken, diğer taraftan Olmert, "Hamas'a yeniden toplanmaları için zaman yaratmak istemiyoruz" ve Bush da Filistin lideri Mahmud Abbas'ı arayarak Gazze'deki durumu değerlendirmeleri, Bush ve Abbas'ın yeni bir ateşkese özellikle Hamas'ın uyması gerektiği konusunda anlaştıklarını belirtmesi, anlaşılan Erdoğan’a pek iş bırakmamış. Yazık Erdoğan’a…
Paris'te İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni ile görüşen Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy, pazartesi günü, tıpkı Erdoğan gibi, İsrail’in müstebit çıkarları adına Ortadoğu'yu ziyaret edip, Arap liderlerini tehdit edecek, İran ve Hamas’ı dışlamaları ve ilişkilerini kesmeleri konusunda baskı kuracak olması, Müslümanlar açısından fevkalade elim bir sonuçtur.
Filistin’de işlenen acımasız dram, dinsel ve ırksal anlayıştan çok öte bir insanlık suçu olup, inancı ve ırkı ne olursa olsun zerre kadar insani duygu taşıyan hiçbir beşer, söz konusu vahşete seyirci kalamaz ve çıkar hesabı yapamaz. Ancak, hâlâ alçaksı menfaat peşinde koşan ve barbarların taşeronluğunu üstlenebilen yaratıkların zihnen ve kalben nasıl mühürlendikleri, riyakar düşünce ve davranışlarıyla ortadadır.
Başbakan Erdoğan’ın Ortadoğu ziyareti, İsrail ve ABD karşıtı bir İslam birlikteliği kurma ve mücadele etme misyonu taşımadığı, İsrail ve ABD çıkarlarına hizmet maksadı içerdiği, dolayısıyla işgalci emperyalistlerce fevkalade tehlikeli görülen İran ve Hamas aleyhtarı bir örgütlenme için liderlerle görüşmede bulunacağı, açıklamalarından anlaşılmaktadır. Bu sebeple, başbakan Erdoğan’nın İsrail karşıtı sözlerinde hiçbir samimiyet bulunmamakta, doğrudan işgalci barbar güçlerin yayılmacı çıkarlarına taşeronluk yapmaya devam ettiği aşikardır. Bir insan aç olduğu için değil, hırsız olduğu için çalması misali, devletler de insanlık ve adalet uğruna değil, benlikleri ve materyalist menfaatleri uğruna savaşırlar.
Hatırlanacağı üzere; başbakan Erdoğan, İsrail’in Lübnan saldırısını “Devlet terörü” olarak açıklamış ve bugünkü gibi kamuoyuna yönelik samimiyetsiz bir şov yapmıştı. Bu açıklamasından dolayı, Bush’la görüşme talebi beyaz saray’dan şartlı kabul edilmiş ve İsrail’e gidip Olmert’i ziyareti akabinde kendisine randevu verilmişti.
İktidara geldiği günden beri ABD ve İsrail’in temsilciliğini yapan başbakan Erdoğan, Irak’ta 1 milyondan fazla insanın ölümüne ve parçalanmasına aracılık yaptığı gibi, Ortadoğu’yu İsrail’in hegemonyası altına sokmaya, direnen ve teslim olmayan İran’ı ve Hamas’ı bölge ülkelerce dışlatarak ve Irak’a döndürmek isteyerek Türkiye’yi barbar bir projenin içinde yer edinmeye çalıştığı bilinmelidir.
Aslında, dönen entrikalar o kadar aleni ki, kalpleri, gözleri ve kulakları mühürlenmemiş fiziki özürlüler dahi, dönen dolapları kavrayabilmekte, duyabilmekte ve okuyabilmektedirler.
R.Tayyip Erdoğan, Müslüman kimliğiyle İslam dünyası aleyhine çok büyük bir tehlikedir ve emperyalist canavarların hizmet eridir.
Ayrıca, Beşşar Esad dışında görüşeceği tüm Arap liderleri de, ABD ve İsrail’in kadim müttefikledir. Bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya gerek yoktur.
“Ayakta ölmek dizüstü yaşamaktan daha iyidir.” F.D. Roosevelt
30 Aralık 2008 Salı
İsrail ve ABD’yi değil, münafıkları lanetleyin
Zaten Yaratıcı tarafından lanetlenmiş İsrail ve evladı ABD’nin işlediği amansız kötülüklere ve soykırımlara kahretmenin hiçbir mantığı bulunmamakta, onlara bu fırsatı tanıyarak teşvik eden başta Müslüman ülkeleri ve yıkılası Arap iktidarları olmak üzere; BM, AB ve diğer dünya devletlerine karşı koymak ve iktidarları devirmek, mutlaka barışı ve iyiliği hakim kılacaktır. Terörist ABD ve İsrail güdümündeki dünya, insanlığın silinip süpürülmesinde seyirci kalmakta, kendilerine dokunulmamış olmalarına içten içe sevinerek, en azından gıda ve tıpsal bir müdahaleye dahi cesaret edememektedirler. Ancak cılız kınamalarla, halkların kabaran öfkelerini sindirmeye çalışmakta, canavarların karınlarının doymalarını bekleyerek, cehennemsi vahşetin durulacağını hesap etmektedirler. Oysa cehennemin hiç durulmayacağını bir bilebilseler, hiç böylesi bir alçalmışlığı yol edinirler miydi?
Günlük tecrübelerden dahi ders çıkaramayan hükümetler; o çok önem verdikleri ekonomilerinin bir anda nasıl ve niçin altüst olduğunu muhakeme edemiyor ve çok yakında daha beterini yaşayacaklarını düşünemiyorlar. Haksız yere akan kan ve gözyaşlarının, çığlıkların, parçalanan bedenlerin, yetim ve dul kalan çocuk ve kadınların ahları, muhakkak İlah’ı adaletin sapmayan terazisinde değerlendirilecek ve herkes layık olduğunu bulacaktır. Basit bir ekonomi krizinde sallanan dünya, acaba paha biçemedikleri eşyaları ve cesetleri havada uçuştuklarında ne yapacaktır?
Bulundukları her toplumda karışıklık çıkararak insanları birbirine katıp barışı, birlik ve beraberlikleri bozan, devletleri ve milletleri parçalayan, kendileri dışındakileri acımasızca sömürerek ve katlederek yaşam hakkı tanımayan insan kisvesindeki lanetli yahudiler, tıpkı hayvanlar dünyasının mundar ‘domuz’ misali leş varlıklarıyla evreni cehenneme dönüştürmekte, kimilerinin haram ve pis domuz etini afiyetle yemelerinden farksız devlet ve toplumlarca insan bellenerek, değere tabi tutulmaktadırlar.
Bedeli çok ağır ve yıkıcı olan bu yanlışı Sultan II. Beyazıt’ta yapmış,1492 yılında yurtları İspanya'dan kovulan on binlerce yahudiye Osmanlı kentlerinin kapılarını açarak devletleşmelerine, dolayısıyla Ortadoğu’nun ve dünyanın başına bela olmalarına aracı olmuştur. Günümüz politikacıları gibi ekonomik çıkarlara odaklanan II. Beyazıt, katil yahudilerin iş gücü performanslarını hesap ederek, lanetlenmiş gerçekliklerini göz ardı etmiş, hatta, yahudileri ülkesinden kovan İspanyol kralı Ferdinand hakkında; "Böyle bir kralın zeki ve akıllı olduğunu söyleyebilir misiniz? Kendi ülkesini fakirleştiriyor ve benim imparatorluğumu zenginleştiriyor!" diyerek, gerçekte kimin zeki ve akıllı olduğu, zenginleştireceğini sandığı devletinin nasıl yahudilerce kökten yok edildiği tarihe geçmiştir. Gelişmeye ve kalkınmaya katkı sağlayan zekâları, çalışkanlıkları ve keşifleri iktidarları etkilemiş, yürekleri hoplatıp cinselliği uyaran cezp edici kötü emelli kadınlar misali zerk ettikleri zehrin yansıtacağı ölümcül fatura dikkate alınmamıştır.
Bir çağ kapatıp yeni bir çağ açan iki cihan sultanı, azılı düşmanlarının savaş meydanlarında yenemediği ve şehit edemediği tarihin en önemli, cesur ve dahi devlet adamı Fatih Sultan Mehmet Han’ın, 3 Mayıs 1481’de yahudi dönmesi olan özel doktoru Yakup Paşa tarafından zehirlenerek öldürülmesi, fıtratlarının kaçınılmaz bir davranışlarıdır. Çünkü onlar asla ıslah olmaz ve tövbe etmez hainlerdir.
“Asla güvenilmeyecek bir millet” başlıklı yazımda da izah ettiğim gibi; Allah tarafından fıtratsal bir yazgıyla lanetlenmiş bir topluma gösterebilecek merhamet ve insani bakış, mutlaka geri tepmekte, dolayısıyla en güçlü zehirden beter bir tahribat yaptıkları ve yapacakları tarihçe ve günümüzce belgelenmektedir.
Şeytan yahudilere soykırım uyguladığı gerekçesiyle suçlanan Adolf Hitler, yahudilerin barış ve insanlık aleyhine nasıl vahşi birer canavar olduklarını öncesinde gözlemlemiş, “Günün birinde benim altından heykelimi dikecekler” ileri görüşüyle haklılığı ortaya çıkmıştır… İsrailoğullarının şeytan misali lanetsel yaratılışları kötülüklerin ve en amansız felaketlerin üremesine neden olmakta, dolayısıyla “Adolf Hitler’in bir cani mi, yoksa bir kahraman mı” sorgusu, ciddi anlamda düşünülmelidir.
Zalimlikleri, hainlikleri ve entrikalarıyla şeytana bile pabucunu ters giydiren yahudilerin vicdandan ve merhametten yoksun acımasızlıkları kadersel fıtratlarının bir gereği olup, hiçbir şart ve koşulda itibar edilemeyeceği, akitlerine inanılamayacağı, insan ya da dost zannedilerek güvenilemeyeceği ve asla arka dönülemeyeceği, tartışılması dahi mevzu bahis olmayan vahiysel ve güncel tecrübelerle vakidir. ÇÜNKÜ ONLAR FİZİKİ ŞEYTANLARDIR.
Dünyadaki Müslim-gayrimüslim ülkelerin İsrail vahşetine seyirciliği, aslında şeytani misyonundan dolayı gerçek sorumlunun İsrail değil, izleyiciler olduğu tartışılmazdır. Dünyanın bir suç imparatorluğuna dönüşmesine etken bu süreç, bilinmelidir ki gerek deprem ve afetlerle, gerek savaş ve hastalıklarla, gerekse isyan ve binbir çeşit musibetlerle herkesi kuşatarak vuracak, izlemenin ne denli bir fecaat olduğu; acı, korku ve dehşet içinde tadılacaktır. İsrail’in bir pire gibi ezilerek yok edilebileceği gerçeği, Lübnan hezimetiyle ispatlanmış, direnişçilerin ölümüne mücadeleleri karşısında panikleyerek inlerine kaçışı ibrete âleme bir ders olmuştu. Öyleyse bu sessizlik ve kaçış niye?
İsrail’in Lübnan katliamı akabinde; mücahitlerin nefsi müdafaa girişimlerini
engellemek, dolayısıyla İsrail’i korumak maksadıyla ABD’nin oluşturduğu sözde barış gücünde yer alan köle Türkiye, milyonlarca dolar rüşvetsi bedelle seçildiği BM geçici güvenlik konseyi üyeliğinde; neden İsrail’i durduramıyor, aleyhinde bir karar çıkaramıyor ve etkili olamıyor? Neden bir barış gücü oluşturtamıyor? Yoksa o üyelik sadece bir tabela mı?
Acımasız canavar İsrail’in yakın müttefiki olma utancını Müslüman Türk milletine yaşatan laik Türk devleti; cumhurbaşkanı, başbakanı ve muhalefetiyle trajikomik “kınama” tepkilerinden öte hiçbir yaptırımda bulunamamakta, ayrıca Olmert’in Türkiye’yi ziyaret edip, başbakan Erdoğan ile görüşmesi akabinde bu katliama girişmesi, fevkalade düşündürücüdür. Tıpkı bugün ki gibi, geçmişte cumhurbaşkanı Sezer’in İsrail’i ziyaretinin hemen ardından Lübnan’ı işgal etmesi; acaba bir tesadüf mü, yoksa hainsel bir teşvik miydi?!? Kamuoyunun bilmediği ve perde arkasındaki gizli şifrelerin ne olduğu, bir gün mutlaka deşifre olacaktır.
Yediden yetmişe yahudilerin tamamı, insan siluetindeki şeytanlardır. Müslüman Filistinlilere karşı işledikleri vahşetleri eleştiren veya kınayan tek bir yahudi gösterebilir misiniz? İsrail’deki yaklaşan seçimlere katliam ve soykırımla prim verecek bir toplum, insan olabilir mi?
Günlük tecrübelerden dahi ders çıkaramayan hükümetler; o çok önem verdikleri ekonomilerinin bir anda nasıl ve niçin altüst olduğunu muhakeme edemiyor ve çok yakında daha beterini yaşayacaklarını düşünemiyorlar. Haksız yere akan kan ve gözyaşlarının, çığlıkların, parçalanan bedenlerin, yetim ve dul kalan çocuk ve kadınların ahları, muhakkak İlah’ı adaletin sapmayan terazisinde değerlendirilecek ve herkes layık olduğunu bulacaktır. Basit bir ekonomi krizinde sallanan dünya, acaba paha biçemedikleri eşyaları ve cesetleri havada uçuştuklarında ne yapacaktır?
Bulundukları her toplumda karışıklık çıkararak insanları birbirine katıp barışı, birlik ve beraberlikleri bozan, devletleri ve milletleri parçalayan, kendileri dışındakileri acımasızca sömürerek ve katlederek yaşam hakkı tanımayan insan kisvesindeki lanetli yahudiler, tıpkı hayvanlar dünyasının mundar ‘domuz’ misali leş varlıklarıyla evreni cehenneme dönüştürmekte, kimilerinin haram ve pis domuz etini afiyetle yemelerinden farksız devlet ve toplumlarca insan bellenerek, değere tabi tutulmaktadırlar.
Bedeli çok ağır ve yıkıcı olan bu yanlışı Sultan II. Beyazıt’ta yapmış,1492 yılında yurtları İspanya'dan kovulan on binlerce yahudiye Osmanlı kentlerinin kapılarını açarak devletleşmelerine, dolayısıyla Ortadoğu’nun ve dünyanın başına bela olmalarına aracı olmuştur. Günümüz politikacıları gibi ekonomik çıkarlara odaklanan II. Beyazıt, katil yahudilerin iş gücü performanslarını hesap ederek, lanetlenmiş gerçekliklerini göz ardı etmiş, hatta, yahudileri ülkesinden kovan İspanyol kralı Ferdinand hakkında; "Böyle bir kralın zeki ve akıllı olduğunu söyleyebilir misiniz? Kendi ülkesini fakirleştiriyor ve benim imparatorluğumu zenginleştiriyor!" diyerek, gerçekte kimin zeki ve akıllı olduğu, zenginleştireceğini sandığı devletinin nasıl yahudilerce kökten yok edildiği tarihe geçmiştir. Gelişmeye ve kalkınmaya katkı sağlayan zekâları, çalışkanlıkları ve keşifleri iktidarları etkilemiş, yürekleri hoplatıp cinselliği uyaran cezp edici kötü emelli kadınlar misali zerk ettikleri zehrin yansıtacağı ölümcül fatura dikkate alınmamıştır.
Bir çağ kapatıp yeni bir çağ açan iki cihan sultanı, azılı düşmanlarının savaş meydanlarında yenemediği ve şehit edemediği tarihin en önemli, cesur ve dahi devlet adamı Fatih Sultan Mehmet Han’ın, 3 Mayıs 1481’de yahudi dönmesi olan özel doktoru Yakup Paşa tarafından zehirlenerek öldürülmesi, fıtratlarının kaçınılmaz bir davranışlarıdır. Çünkü onlar asla ıslah olmaz ve tövbe etmez hainlerdir.
“Asla güvenilmeyecek bir millet” başlıklı yazımda da izah ettiğim gibi; Allah tarafından fıtratsal bir yazgıyla lanetlenmiş bir topluma gösterebilecek merhamet ve insani bakış, mutlaka geri tepmekte, dolayısıyla en güçlü zehirden beter bir tahribat yaptıkları ve yapacakları tarihçe ve günümüzce belgelenmektedir.
Şeytan yahudilere soykırım uyguladığı gerekçesiyle suçlanan Adolf Hitler, yahudilerin barış ve insanlık aleyhine nasıl vahşi birer canavar olduklarını öncesinde gözlemlemiş, “Günün birinde benim altından heykelimi dikecekler” ileri görüşüyle haklılığı ortaya çıkmıştır… İsrailoğullarının şeytan misali lanetsel yaratılışları kötülüklerin ve en amansız felaketlerin üremesine neden olmakta, dolayısıyla “Adolf Hitler’in bir cani mi, yoksa bir kahraman mı” sorgusu, ciddi anlamda düşünülmelidir.
Zalimlikleri, hainlikleri ve entrikalarıyla şeytana bile pabucunu ters giydiren yahudilerin vicdandan ve merhametten yoksun acımasızlıkları kadersel fıtratlarının bir gereği olup, hiçbir şart ve koşulda itibar edilemeyeceği, akitlerine inanılamayacağı, insan ya da dost zannedilerek güvenilemeyeceği ve asla arka dönülemeyeceği, tartışılması dahi mevzu bahis olmayan vahiysel ve güncel tecrübelerle vakidir. ÇÜNKÜ ONLAR FİZİKİ ŞEYTANLARDIR.
Dünyadaki Müslim-gayrimüslim ülkelerin İsrail vahşetine seyirciliği, aslında şeytani misyonundan dolayı gerçek sorumlunun İsrail değil, izleyiciler olduğu tartışılmazdır. Dünyanın bir suç imparatorluğuna dönüşmesine etken bu süreç, bilinmelidir ki gerek deprem ve afetlerle, gerek savaş ve hastalıklarla, gerekse isyan ve binbir çeşit musibetlerle herkesi kuşatarak vuracak, izlemenin ne denli bir fecaat olduğu; acı, korku ve dehşet içinde tadılacaktır. İsrail’in bir pire gibi ezilerek yok edilebileceği gerçeği, Lübnan hezimetiyle ispatlanmış, direnişçilerin ölümüne mücadeleleri karşısında panikleyerek inlerine kaçışı ibrete âleme bir ders olmuştu. Öyleyse bu sessizlik ve kaçış niye?
İsrail’in Lübnan katliamı akabinde; mücahitlerin nefsi müdafaa girişimlerini
engellemek, dolayısıyla İsrail’i korumak maksadıyla ABD’nin oluşturduğu sözde barış gücünde yer alan köle Türkiye, milyonlarca dolar rüşvetsi bedelle seçildiği BM geçici güvenlik konseyi üyeliğinde; neden İsrail’i durduramıyor, aleyhinde bir karar çıkaramıyor ve etkili olamıyor? Neden bir barış gücü oluşturtamıyor? Yoksa o üyelik sadece bir tabela mı?
Acımasız canavar İsrail’in yakın müttefiki olma utancını Müslüman Türk milletine yaşatan laik Türk devleti; cumhurbaşkanı, başbakanı ve muhalefetiyle trajikomik “kınama” tepkilerinden öte hiçbir yaptırımda bulunamamakta, ayrıca Olmert’in Türkiye’yi ziyaret edip, başbakan Erdoğan ile görüşmesi akabinde bu katliama girişmesi, fevkalade düşündürücüdür. Tıpkı bugün ki gibi, geçmişte cumhurbaşkanı Sezer’in İsrail’i ziyaretinin hemen ardından Lübnan’ı işgal etmesi; acaba bir tesadüf mü, yoksa hainsel bir teşvik miydi?!? Kamuoyunun bilmediği ve perde arkasındaki gizli şifrelerin ne olduğu, bir gün mutlaka deşifre olacaktır.
Yediden yetmişe yahudilerin tamamı, insan siluetindeki şeytanlardır. Müslüman Filistinlilere karşı işledikleri vahşetleri eleştiren veya kınayan tek bir yahudi gösterebilir misiniz? İsrail’deki yaklaşan seçimlere katliam ve soykırımla prim verecek bir toplum, insan olabilir mi?
Ne acıdır ki tek bir yahudi, devletlerinin işlediği ürkütücü katliamlara ve soykırıma aleyhte zerrecik tepki vermezken, sözde Türk aydınlarının 122.000 insanımızı katleden, tecavüz eden ve diri diri yakan Ermenilerden özür dilemeleri, şüphesiz sarsıcıdır.
Geçmişte dünyaya adalet getiren açık alınlı Müslüman Türk milletinin, laik bir müstemlekeliğe dönüşmesiyle nasıl kapkara bir alına büründüğü, apaçık bir ibret vesikasıdır.
Kahrolsun Arap iktidarları, kahrolsun Müslüman toplum iktidarları!..
“Münafık, kafirden yetmiş kez daha tehlikelidir.” Hz.Muhammed. (S.A.V)
27 Aralık 2008 Cumartesi
Ancak tabela devleti olabildik…
Akıl almaz bir batılılaşma ve laikleşme uğruna köklü ve güçlü devletimizi yıkıp yerine asker egemenli Türkiye Cumhuriyetini kurarak, 85 yıldır tabela devleti olmaktan öteye gidemedik. Milletimizin başkalaşımı için acımasızca yapılan kanlı devrimler ve baskılar sürekliliğini korumuş, dini ve ırki bölünmelere yol açarak; huzur, güven, barış, birlik ve beraberlik içinde yüzyıllardır beraber yaşayan insanlarımız birbirlerine düşman edinilmiştir.
Devlet ve millet çıkarları temelinde olması gereken bütünlük despotik ideolojiye yenik düşmüş, tabandan tavana kadar birey ve kurumlar, gizli ve aleni birbirleriyle çatıştırılmıştır. Türkiye Cumhuriyetini koruyup kollamakla yükümlü millet ve temsil edildiği TBMM olması gerekirken; kendilerini Atatürk’ün veliahdı ilan eden Genelkurmay ve yargı, hakları gasp ederek, halkın seçtiği hükümetler üzerinde diledikleri baskı, tehdit ve tahakkümü uygulamaktan geri durmamış, darbeler ve sayısız cinayetler işleyip aklanabilmişlerdir.
Farklılıklara karşı saygı ve tahammülü tamamen ortadan kaldıran amansız rejim, irtica adına İslam’ı ve PKK adına Kürtleri hedef göstererek; sosyal hakları yanı sıra, siyasi hakları ve özgürlükleri kısıtlayarak ve elinden alarak, adeta işgalci bir rejimin tüm argümanlarını ortaya koymuştur. Unutulmamalıdır ki halkın seçtiği türbanlı bir bayan milletvekilinin milletin meclisinden kovulması ve Kürtlerin seçtiği vekillerin güvenlik güçlerince milletin meclisinden çıkarılarak cezaevine gönderilmeleri hala hafızalardadır.
Her inanca ve ırka karşı eşit ve adaletli olması gereken bir Anayasa mahkemesinin malum başkanı; “Laik olmayan insan, insan değildir. Onların kanından şüphe ederim” diyerek yaptığı bölücülük, apaçık terörist bir davranış olmasına rağmen, kendisi hiçbir yaptırıma çarptırılmamış, üstelik görevine devam edebilmişti. İslam dinine geçit vermeyen Kemalist laiklik, hristiyanlığa ve yahudiliğe sıcak bakabiliyor.
Genelkurmay başkanı Başbuğ, İsrail’e gittiği bir sırada, yahudiler için fevkalade kutsal olan ve hac farizası kabul edilen Kudüs’teki “Ağlama Duvarı”na giderek dua etmesi ve yakarması, ne çelişkidir ki laik ve Kemalistlerce hiç eleştirilmemiş, hangi dine mensup olduğu sorgulanmayarak, olay derhal kapatılıp, ibret vesikası fotoğrafı sızdıran astsubay ivedilikle görevden alınmıştı. Org. Başbuğ, katil yahudilerin ibadet ettiği Ağlama Duvarı’na değil de, Müslümanların ibadet yeri Mescid’i Aksa’ya giderek namaz kılsaydı, acaba ne olurdu? Aynı Kemalist laikler, önceki Genelkurmay başkanı Özkök’ün şarap değil de kola içtiğini öne sürerek, İslam’i bir emri uygulamış olabileceği tartışmalarını ise şiddetle yapabilmişlerdi. İçki baskısı çağdaşlık, meşrubat veya zemzem ikramı ise gericilik…
İktidara gelen AKP hükümeti ve başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın İslam referansından dolayı sürekli itilip kakılması, sözde egemen olan meclisin aldığı kararların yargıca yürürlükten kaldırılması, tamamen saplantı içindeki laik ve Kemalist ideolojinin müstebit sonucudur. Tıpkı deprem misali Türkiye, öylesine derin bir ayrılığı içten içe yaşıyor ki, yüzeye çıkmasıyla ortada ne bir vatan, ne de içinde yaşayan bir insan kalacak!
Son kararları veren yüksek merci Anayasa Mahkemesi’ne muhalefet ederek, anayasayı dahi hiçe sayabilecek kadar aymazlığı ve cesareti gösterebilen Danıştay’ın inanılmaz meydan okuyuşu, sahip oldukları hukuk tanımaz Kemalist ideolojinin, gerektiğinde ne denli tehlike içerebileceğini gözler önüne sermektedir. Sayısız insanı katleden Ergenekon terör örgütü, bu gerçeğin açık bir delili değil mi? Sırf Kemalist ideolojisinin gereği, güya başkan yardımcısı olduğu anayasa mahkemesinin aldığı kararı, Danıştay’a peşkeş çekerek, mahkemesinin kararına muhalefet edebilen Osman Paksüt’ün eşi, Ergenekon terör örgütünden dolayı savcılıkça sorgulanmadı mı?
Anayasaca, yargı denetimi dışında tutulan Cumhurbaşkanı kararlarının, bir rektör seçiminden dolayı Danıştay’ca denetlenerek bozulması, pek fazla yoruma mahal bırakmamaktadır. Derinsel inat ve ayrılık çok daha fanatik bir vahametle alenileşmekte; gerek cumhurbaşkanlığı seçimindeki meclisin kararını lağveden Genelkurmay ve yargının inanılmaz diktasal rolleri, gerekse günümüzdeki sıcak gelişmeler, olmayan hukuku ve adaleti bir kez daha dikkatlere sunmuştur.
Genelkurmay ve yargı kurumlarının akabinde dışişleri başta olmak üzere, diyanet dahil neredeyse tüm kurum ve kuruluşlar, laik ve Kemalist devletin sebatkar bayraktarları olarak çalışmakta, dolayısıyla ne içerde, ne de dışarıda hiçbir başarıya imza atamamakta, millet menfaatine hizmet yapmamakta ve Türk milletinin layık olduğu liderliği yakalatamamaktadırlar.
Türkiye’nin kurtuluşu, ancak çok cesur, kararlı ve ölümüne önderlik yapabilecek bir liderle mümkün olabilir. Ne var ki, politika arenasında yetişen bir kimsenin bu kriterlerde siyaset yapabilmesi asla söz konusu değildir. Vatanı ve milleti tüketip bitiren totaliter laik ve Kemalist rejime karşı kendini batıya siper edenlerden hiçbir umut beklenilmemeli ve büsbütün çıkmaza süründükleri bilinmelidir. Korkakların mücadele etme yerine, asıl düşmanlara sığınarak fayda sağlama niyetleri hep hüsranla sonuçlanmış, tarih, böylesi alçalmış müstemlekelerin yazgılarıyla dolup taşmıştır. Hıristiyan ve yahudi devletlerin Müslümanlara karşı giriştikleri katliamlarda dahi ürkekliklerinden sözde diplomatik üslup kullanarak gürleyemeye cesaret edemeyen müstenkiflerin liderlikleri, ancak yığınlaradır.
İster kabul edilsin, ister edilmesin! Türki milleti Müslüman’dır ve dünya, Türkiye’yi bir İslam ülkesi olarak benimsemiştir. Bizler, Müslüman Türkiye milleti, 85 yıllık değil, 700 yıllık onurlu, bağımsız ve lider bir milletiz. Hak ve adalet dini İslam’ı yaymaya başlamakla, tüm dünyaya huzuru, güveni, ahlakı, merhameti, yardımlaşmayı, hoşgörüyü ve barışı getirdik. Eğer tarih tekerrür eder ve kadersel yazgımız lanetlenmemiş ise; mutlaka eski günler geri gelecek, dünyanın beklediği barışı ve adaleti, Yaratıcı’nın izniyle tekrar sağlayacağız.
Onun içindir ki Müslüman Türkiye milleti; dün olduğu gibi, bugünde, yarında laikliği (ateizmi) kesinlikle kabul etmeyecek ve Kemalizm’i (putperestliği) asla sindirmeyecektir.
“Resulüm de ki: Eğer ölümden ve öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab. 16
Devlet, halkı kendisine uydurmak için yasalara boyun eğmeyi öğretecektir.” Montesquieu
Devlet ve millet çıkarları temelinde olması gereken bütünlük despotik ideolojiye yenik düşmüş, tabandan tavana kadar birey ve kurumlar, gizli ve aleni birbirleriyle çatıştırılmıştır. Türkiye Cumhuriyetini koruyup kollamakla yükümlü millet ve temsil edildiği TBMM olması gerekirken; kendilerini Atatürk’ün veliahdı ilan eden Genelkurmay ve yargı, hakları gasp ederek, halkın seçtiği hükümetler üzerinde diledikleri baskı, tehdit ve tahakkümü uygulamaktan geri durmamış, darbeler ve sayısız cinayetler işleyip aklanabilmişlerdir.
Farklılıklara karşı saygı ve tahammülü tamamen ortadan kaldıran amansız rejim, irtica adına İslam’ı ve PKK adına Kürtleri hedef göstererek; sosyal hakları yanı sıra, siyasi hakları ve özgürlükleri kısıtlayarak ve elinden alarak, adeta işgalci bir rejimin tüm argümanlarını ortaya koymuştur. Unutulmamalıdır ki halkın seçtiği türbanlı bir bayan milletvekilinin milletin meclisinden kovulması ve Kürtlerin seçtiği vekillerin güvenlik güçlerince milletin meclisinden çıkarılarak cezaevine gönderilmeleri hala hafızalardadır.
Her inanca ve ırka karşı eşit ve adaletli olması gereken bir Anayasa mahkemesinin malum başkanı; “Laik olmayan insan, insan değildir. Onların kanından şüphe ederim” diyerek yaptığı bölücülük, apaçık terörist bir davranış olmasına rağmen, kendisi hiçbir yaptırıma çarptırılmamış, üstelik görevine devam edebilmişti. İslam dinine geçit vermeyen Kemalist laiklik, hristiyanlığa ve yahudiliğe sıcak bakabiliyor.
Genelkurmay başkanı Başbuğ, İsrail’e gittiği bir sırada, yahudiler için fevkalade kutsal olan ve hac farizası kabul edilen Kudüs’teki “Ağlama Duvarı”na giderek dua etmesi ve yakarması, ne çelişkidir ki laik ve Kemalistlerce hiç eleştirilmemiş, hangi dine mensup olduğu sorgulanmayarak, olay derhal kapatılıp, ibret vesikası fotoğrafı sızdıran astsubay ivedilikle görevden alınmıştı. Org. Başbuğ, katil yahudilerin ibadet ettiği Ağlama Duvarı’na değil de, Müslümanların ibadet yeri Mescid’i Aksa’ya giderek namaz kılsaydı, acaba ne olurdu? Aynı Kemalist laikler, önceki Genelkurmay başkanı Özkök’ün şarap değil de kola içtiğini öne sürerek, İslam’i bir emri uygulamış olabileceği tartışmalarını ise şiddetle yapabilmişlerdi. İçki baskısı çağdaşlık, meşrubat veya zemzem ikramı ise gericilik…
İktidara gelen AKP hükümeti ve başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın İslam referansından dolayı sürekli itilip kakılması, sözde egemen olan meclisin aldığı kararların yargıca yürürlükten kaldırılması, tamamen saplantı içindeki laik ve Kemalist ideolojinin müstebit sonucudur. Tıpkı deprem misali Türkiye, öylesine derin bir ayrılığı içten içe yaşıyor ki, yüzeye çıkmasıyla ortada ne bir vatan, ne de içinde yaşayan bir insan kalacak!
Son kararları veren yüksek merci Anayasa Mahkemesi’ne muhalefet ederek, anayasayı dahi hiçe sayabilecek kadar aymazlığı ve cesareti gösterebilen Danıştay’ın inanılmaz meydan okuyuşu, sahip oldukları hukuk tanımaz Kemalist ideolojinin, gerektiğinde ne denli tehlike içerebileceğini gözler önüne sermektedir. Sayısız insanı katleden Ergenekon terör örgütü, bu gerçeğin açık bir delili değil mi? Sırf Kemalist ideolojisinin gereği, güya başkan yardımcısı olduğu anayasa mahkemesinin aldığı kararı, Danıştay’a peşkeş çekerek, mahkemesinin kararına muhalefet edebilen Osman Paksüt’ün eşi, Ergenekon terör örgütünden dolayı savcılıkça sorgulanmadı mı?
Anayasaca, yargı denetimi dışında tutulan Cumhurbaşkanı kararlarının, bir rektör seçiminden dolayı Danıştay’ca denetlenerek bozulması, pek fazla yoruma mahal bırakmamaktadır. Derinsel inat ve ayrılık çok daha fanatik bir vahametle alenileşmekte; gerek cumhurbaşkanlığı seçimindeki meclisin kararını lağveden Genelkurmay ve yargının inanılmaz diktasal rolleri, gerekse günümüzdeki sıcak gelişmeler, olmayan hukuku ve adaleti bir kez daha dikkatlere sunmuştur.
Genelkurmay ve yargı kurumlarının akabinde dışişleri başta olmak üzere, diyanet dahil neredeyse tüm kurum ve kuruluşlar, laik ve Kemalist devletin sebatkar bayraktarları olarak çalışmakta, dolayısıyla ne içerde, ne de dışarıda hiçbir başarıya imza atamamakta, millet menfaatine hizmet yapmamakta ve Türk milletinin layık olduğu liderliği yakalatamamaktadırlar.
Türkiye’nin kurtuluşu, ancak çok cesur, kararlı ve ölümüne önderlik yapabilecek bir liderle mümkün olabilir. Ne var ki, politika arenasında yetişen bir kimsenin bu kriterlerde siyaset yapabilmesi asla söz konusu değildir. Vatanı ve milleti tüketip bitiren totaliter laik ve Kemalist rejime karşı kendini batıya siper edenlerden hiçbir umut beklenilmemeli ve büsbütün çıkmaza süründükleri bilinmelidir. Korkakların mücadele etme yerine, asıl düşmanlara sığınarak fayda sağlama niyetleri hep hüsranla sonuçlanmış, tarih, böylesi alçalmış müstemlekelerin yazgılarıyla dolup taşmıştır. Hıristiyan ve yahudi devletlerin Müslümanlara karşı giriştikleri katliamlarda dahi ürkekliklerinden sözde diplomatik üslup kullanarak gürleyemeye cesaret edemeyen müstenkiflerin liderlikleri, ancak yığınlaradır.
İster kabul edilsin, ister edilmesin! Türki milleti Müslüman’dır ve dünya, Türkiye’yi bir İslam ülkesi olarak benimsemiştir. Bizler, Müslüman Türkiye milleti, 85 yıllık değil, 700 yıllık onurlu, bağımsız ve lider bir milletiz. Hak ve adalet dini İslam’ı yaymaya başlamakla, tüm dünyaya huzuru, güveni, ahlakı, merhameti, yardımlaşmayı, hoşgörüyü ve barışı getirdik. Eğer tarih tekerrür eder ve kadersel yazgımız lanetlenmemiş ise; mutlaka eski günler geri gelecek, dünyanın beklediği barışı ve adaleti, Yaratıcı’nın izniyle tekrar sağlayacağız.
Onun içindir ki Müslüman Türkiye milleti; dün olduğu gibi, bugünde, yarında laikliği (ateizmi) kesinlikle kabul etmeyecek ve Kemalizm’i (putperestliği) asla sindirmeyecektir.
“Resulüm de ki: Eğer ölümden ve öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab. 16
Devlet, halkı kendisine uydurmak için yasalara boyun eğmeyi öğretecektir.” Montesquieu
Etiketler:
Ağlama duvarı,
Başbuğ,
çağdaşlık,
Genelkurmay,
gericilik,
hıristiyan,
kemalizm,
Kudüs,
laiklik,
Mescidi Aksa,
Türk milleti,
Türkiye,
Yahudi
7 Aralık 2008 Pazar
Ben kimim?!?
Bugüne kadar İslam Ülkelerini ciddiye almayarak dünyada terör estirip Müslümanları işgal ederek yağmalayan ABD’nin, yeni başkanı Barack Obama, İslami cihad karşısında geri adım atarak, akılcı tek çıkış olan uzlaşma yolunu seçmiş ve tüm İslam ülkelerine barış ve adalet mesajı vermek maksadıyla iyi niyet girişiminde bulunacağını deklare etmiştir. Obama, ABD’nin Müslüman dünyasıyla dayanışma içinde olacağını vurgulamak gayesiyle yapacağı konuşmanın merkezini 600 yıl boyunca hilafeti iktidarında bulunduran Türkiye’yi değil de, başka bir İslam ülkesini tercih edecek olması, % 99 Müslüman ve sözde lider olan Türkiye’ye “ben kimim” sorusunu hatırlatmış ve taşıdığı belirsiz paradoksal kimliğinden dolayı “adam” yerine koymayarak, etkisinden kurtulamamız gereken haklı ve kahredici bir gerçeğin altını çizmiştir. Obama'nın kurmayları; “Ankara'nın İslam dünyasına mesaj vermek için yeterince renkli bir adres olmadığı” görüşleri, sizce ne ifade ediyor?
Türkiye’nin batılılaşma uğruna laik oluşuyla başlayan acı serüveni dünyadan dışlanmamıza, tüm saygınlığımızı ve caydırıcılığımızı yitirerek bir çerçöp misali sokağa atılmamıza, dolayısıyla batılılarca bir taşeron gibi kullanılarak artıklara mahkum edilip aşağılanmamıza neden olmuştur. Yüzyıllarca zayıf ve barbar batılılara insanlık dersi vererek adalet sağlayan üstün medeniyetimizin peşkeş çekilmesiyle başlayan alçaltıcı düşüşümüz, görüleceği üzere bugün dahi sürebilmekte ve bu yaftadan asla sıyrılamamaktayız. F. Niietzsche der ki; “zayıflar bizi kendi gücümüzden utanmaya zorladıkları için kazandılar."
Türkiye milleti için en büyük şeref ve izzet olan Müslümanlığından ve şanlı geçmişinden utanmasını zorlayan batılıların hegemonyasındaki laik devlete; dahili veya harici hiç kimsenin saygı duyabilmesi ve güvenebilmesi mümkün değildir. Dinine ve tarihine ihanet eden bir devlete inanabilmek olası mı? Elde ettikleri artıkları ve oyuncakları bir başarı veya zafer edasıyla karşılayan hükümetlerin utanılıcı zayıflıkları, her ne kadar gür üsluplarıyla örtünmeye çalışılsa da, gündemdeki gelişmeler kurnazlıklarına ve manipülasyonlarına pek izin vermemektedir. Özde her şeylerini yitirmiş olanların, “artık, gündemi belirleyen bir ülkeyiz” sözleri, yaşanılan gerçekleri kamufle etmeye yetmemektedir.
Ateizmin siyasi terminolojisi olan laikliği İslam ile özdeşleştirebilen ve bir arada yaşatmaya çalışan bir devlet; yeryüzünün gelmiş geçmiş en çarpık, en karmaşık, en fesat ve en kısır döngüyle zincire bağlanmış bir devlettir.
Türkiye’yi paradoksal ve zilletsel görüngüden kurtararak yeniden güçlü ve şanlı günlerine kavuşturacak umuduyla seçilen ve yaklaşık 7 yıldır iktidarda olan AK Parti ve Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan, daha da beterini yaparak, “Manukyan Ekonomisi” gütmekten başka hiçbir şeyi kendine dert edinmemiş, Müslüman olmasına rağmen barbar ABD’nin Müslüman kanı akıtmasına, kadınlarının ırzına geçmesine, yakıp yıkmasına ve işgaline zemin hazırlayan işbirliğine girişerek, tüm Müslümanlara, insanlık şeref ve haysiyetine ihanet etmiştir. Neden dik duramamış, bilakis diz çökmüştür?
“’Para’ her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi göze alandır” sözünü baz alarak, Maliye Bakanı Kemal Unutukan’nın şu ilkesi, AK Partinin temel siyasetini özetlemektedir. “Hepimizin başının dik olması için her şeyden önce ekonomimizin güçlü olması gerek.” Peki, başarabildiler mi?
Böylece Türkiye’nin ne kadar güçlü, büyük, caydırıcı ve gündem belirleyici olduğunu pratikte yaşadığımızdan; söze değil, eyleme odaklanılmasının gereğini yapmak, her bireyin vazgeçilmez görevi olmalıdır. Önce kimliğimizi bularak temeli atalım, inşaatı yapmak çok kolay.
Irki kimlik, tıpkı beden gibidir. Ruhsuz bir beden ölü olduğuna göre; laik bir kimlik sizce nedir?
“Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider.” C.Bruno
Türkiye’nin batılılaşma uğruna laik oluşuyla başlayan acı serüveni dünyadan dışlanmamıza, tüm saygınlığımızı ve caydırıcılığımızı yitirerek bir çerçöp misali sokağa atılmamıza, dolayısıyla batılılarca bir taşeron gibi kullanılarak artıklara mahkum edilip aşağılanmamıza neden olmuştur. Yüzyıllarca zayıf ve barbar batılılara insanlık dersi vererek adalet sağlayan üstün medeniyetimizin peşkeş çekilmesiyle başlayan alçaltıcı düşüşümüz, görüleceği üzere bugün dahi sürebilmekte ve bu yaftadan asla sıyrılamamaktayız. F. Niietzsche der ki; “zayıflar bizi kendi gücümüzden utanmaya zorladıkları için kazandılar."
Türkiye milleti için en büyük şeref ve izzet olan Müslümanlığından ve şanlı geçmişinden utanmasını zorlayan batılıların hegemonyasındaki laik devlete; dahili veya harici hiç kimsenin saygı duyabilmesi ve güvenebilmesi mümkün değildir. Dinine ve tarihine ihanet eden bir devlete inanabilmek olası mı? Elde ettikleri artıkları ve oyuncakları bir başarı veya zafer edasıyla karşılayan hükümetlerin utanılıcı zayıflıkları, her ne kadar gür üsluplarıyla örtünmeye çalışılsa da, gündemdeki gelişmeler kurnazlıklarına ve manipülasyonlarına pek izin vermemektedir. Özde her şeylerini yitirmiş olanların, “artık, gündemi belirleyen bir ülkeyiz” sözleri, yaşanılan gerçekleri kamufle etmeye yetmemektedir.
Ateizmin siyasi terminolojisi olan laikliği İslam ile özdeşleştirebilen ve bir arada yaşatmaya çalışan bir devlet; yeryüzünün gelmiş geçmiş en çarpık, en karmaşık, en fesat ve en kısır döngüyle zincire bağlanmış bir devlettir.
Türkiye’yi paradoksal ve zilletsel görüngüden kurtararak yeniden güçlü ve şanlı günlerine kavuşturacak umuduyla seçilen ve yaklaşık 7 yıldır iktidarda olan AK Parti ve Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan, daha da beterini yaparak, “Manukyan Ekonomisi” gütmekten başka hiçbir şeyi kendine dert edinmemiş, Müslüman olmasına rağmen barbar ABD’nin Müslüman kanı akıtmasına, kadınlarının ırzına geçmesine, yakıp yıkmasına ve işgaline zemin hazırlayan işbirliğine girişerek, tüm Müslümanlara, insanlık şeref ve haysiyetine ihanet etmiştir. Neden dik duramamış, bilakis diz çökmüştür?
“’Para’ her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi göze alandır” sözünü baz alarak, Maliye Bakanı Kemal Unutukan’nın şu ilkesi, AK Partinin temel siyasetini özetlemektedir. “Hepimizin başının dik olması için her şeyden önce ekonomimizin güçlü olması gerek.” Peki, başarabildiler mi?
Böylece Türkiye’nin ne kadar güçlü, büyük, caydırıcı ve gündem belirleyici olduğunu pratikte yaşadığımızdan; söze değil, eyleme odaklanılmasının gereğini yapmak, her bireyin vazgeçilmez görevi olmalıdır. Önce kimliğimizi bularak temeli atalım, inşaatı yapmak çok kolay.
Irki kimlik, tıpkı beden gibidir. Ruhsuz bir beden ölü olduğuna göre; laik bir kimlik sizce nedir?
“Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider.” C.Bruno
29 Kasım 2008 Cumartesi
ABD değil de, Mücahitler mi terörist?
Muhakeme yetilerini tamamen yitirmiş olan günümüz insanoğlu’nun gerçekleri sorgulamadaki akılsızlıkları öylesine olağanlaşmış ki; sevgi, hoşgörü, barış, huzur ve güvenin kaynağı adalet biçilerek, dünyadan silmektedir. Sadist, emperyalist ve barbarların egemen olduğu düzen, hegemonyası altına alamadıklarını, ya dizginlemeye ya da bitirmeye çalışmakta, gerekirse canlı tek bir mahlukat kalmaksızın önüne geleni yakıp yıkmaktadırlar. Caydırıcı olmak ve üstünlük kurmak maksadıyla inanılmaz tehditler ve aşağılık cürümler gerçekleştirmekte; katletmekle, evlerini başlarına geçirmekle veya yurtlarından sürmekle yetinmeyip, en gaddar zulümleri reva görerek, kadın ve çocuklara sapıkça tecavüz ederek, kemiklerini kırarak, kahkahalarla işkence yaparak ve akla hayale gelmeyecek şeytani hunharlıkları işleyerek caniliklerinin meşruluğuna inanılmaz gerekçeler sıralayabilmektedirler.
Gelmiş geçmiş tüm hukuklarda yasal sayılan “nefs-i müdafaa” hakkının mağdurlar, direnişçiler ve özgürlük savaşçıları tarafından kullanılmasını “terör” ile bağdaştıran zalimler, sözde kamuoyunu ikna edebilmek gayretiyle düşünceleri ve dikkatleri manipüle edebilmektedirler. Özellikle insafsızca Müslüman kanı dökmek ve köleleştirmek amacıyla vahşet saçan ABD, İsrail ve İngiltere’ye karşı girişilen her eylem kaçınılmaz bir hak, yani nefsi müdafaadır. Yoksa, Irak ve Filistin’deki canavarlıkları unuttunuz mu?
Ortaya koydukları ütopik bahaneler, sudan sebepler ve yalanlarla Müslüman toplumları işgal eden haçlı ittifakı ve işbirlikçi dostlarının başlarına gelenler karşısında yakınma hakları bulunmamakta, canı yanan toplumlarında eylemcileri değil, ortamı hazırlayıp teşvik edenleri lanetlemeleri, olabilecek bir barış için tek çıkar yoldur. Bir gün, yapılanlara karşılık bilmukabelenin mutlaka gerçekleşebileceği hatırlanılmalı, her devlet, adaletli davranma zorunluluğuna mecbur edilerek, etraflarına etten duvar çektirip en teknolojik silahlarla korutan yöneticilerin, halktan önce ve ziyade korunmalarına asla izin verilmemelidir. Zaten bütün bu gelişmelerin sorumlusu kendileri değil midir?
Bugün, Hindistan’da yaşanan olaylar, gerçekte bir terör eylemi değil, haçlı ittifakının ve işbirlikçilerin yaptıkları eylemlerin en hafifi bir hak arama ve hesap sormadır. Eğer kendileri yaptıklarının hesabını vermiyor, üstelik alkışlanıp saygı görmeye devam ediyorlar ise, bende Mücahitleri alkışlıyor ve diğerleri gibi hiçbir çıkar düşünmeksizin kendilerini feda etmelerinden dolayı saygı duyuyorum. Hindistan’ın, Keşmir’deki Müslümanlara hangi zulümler yaptığı ve yapmaya devam ettiği hala tazeliğini korumakta olup, Hindistan’ı kınamayıp hesap sormayan dünyanın, Mücahitleri de kınaması ve hesap sorabilmesi kabul edilemez. Önce kendin doğru, merhametli ve adaletli ol ki, başkaları da olabilsin. En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.
En iğrenç ve bağışlanamaz olan ise; sözde Müslüman iktidarların, Müslümanlara karşı çok daha düşmansı tavır sergilemeleri ve haçlı ittifakına destek vermeleridir. Ruhlarını şeytana satan bu münafıklar, Müslümanlar acımasızca katledilirken, ırzlarına geçilirken, yurtlarından çıkarılırken, işgal edilirken ve en ağır işkenceler altında inlerken sessiz kalıp, hatta kayırırken, hak arayan Mücahitleri terörizmle aşağılayıp, şiddetle ve nefretle kınayarak lanetlemeleri; nasıl paradoksal bir dünyada yaşadığımızı, kimin, gerçekte kim olduğunun bilinemediğini belgelemektedir.
Haçlı ittifakı, tarihsel gerçekleri de baz alarak Allah yolunda şehid olmanın ebedi bir kurtuluş olduğuna inanan Müslümanlardan öyle korkuyor ve ürküyor ki, kendileri aleyhine hayati tehlike gördükleri bu imanı bertaraf edebilmek veya etkisini tüketebilmek için, başta Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan olmak üzere İslam referanslı iktidarları ve toplumsal önderleri maddi-manevi satın alarak ya da gözdağı vermek suretiyle korkutarak dışlatmakta, dolayısıyla çığ gibi büyümelerinin önüne geçirtmektedir. Oysa acı çeken ve onurlarını kaybedenin odalık iktidarlar değil, Müslümanların kendileri ve hakları olduğu, dolayısıyla Müslümanların haykırışını ve adaletin tesisini de hiçbir şeytani gücün susturamayacağı er geçte olsa anlaşılacaktır.
Geçici çıkarları ve saltanatları uğruna haksızlar karşısında susarak dünyayı şeytanın egemenliğine teslim edenlerin huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.
Bilinmelidir ki, kim, ne yapış ise mutlaka karşılığını ödeyecek ve zalimler cezalandırılmadıkça, dünyadaki korku, kan, gözyaşı ve çığlıklar her geçen gün artarak tüm kainatı saracaktır.
“Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde” Goethe
Gelmiş geçmiş tüm hukuklarda yasal sayılan “nefs-i müdafaa” hakkının mağdurlar, direnişçiler ve özgürlük savaşçıları tarafından kullanılmasını “terör” ile bağdaştıran zalimler, sözde kamuoyunu ikna edebilmek gayretiyle düşünceleri ve dikkatleri manipüle edebilmektedirler. Özellikle insafsızca Müslüman kanı dökmek ve köleleştirmek amacıyla vahşet saçan ABD, İsrail ve İngiltere’ye karşı girişilen her eylem kaçınılmaz bir hak, yani nefsi müdafaadır. Yoksa, Irak ve Filistin’deki canavarlıkları unuttunuz mu?
Ortaya koydukları ütopik bahaneler, sudan sebepler ve yalanlarla Müslüman toplumları işgal eden haçlı ittifakı ve işbirlikçi dostlarının başlarına gelenler karşısında yakınma hakları bulunmamakta, canı yanan toplumlarında eylemcileri değil, ortamı hazırlayıp teşvik edenleri lanetlemeleri, olabilecek bir barış için tek çıkar yoldur. Bir gün, yapılanlara karşılık bilmukabelenin mutlaka gerçekleşebileceği hatırlanılmalı, her devlet, adaletli davranma zorunluluğuna mecbur edilerek, etraflarına etten duvar çektirip en teknolojik silahlarla korutan yöneticilerin, halktan önce ve ziyade korunmalarına asla izin verilmemelidir. Zaten bütün bu gelişmelerin sorumlusu kendileri değil midir?
Bugün, Hindistan’da yaşanan olaylar, gerçekte bir terör eylemi değil, haçlı ittifakının ve işbirlikçilerin yaptıkları eylemlerin en hafifi bir hak arama ve hesap sormadır. Eğer kendileri yaptıklarının hesabını vermiyor, üstelik alkışlanıp saygı görmeye devam ediyorlar ise, bende Mücahitleri alkışlıyor ve diğerleri gibi hiçbir çıkar düşünmeksizin kendilerini feda etmelerinden dolayı saygı duyuyorum. Hindistan’ın, Keşmir’deki Müslümanlara hangi zulümler yaptığı ve yapmaya devam ettiği hala tazeliğini korumakta olup, Hindistan’ı kınamayıp hesap sormayan dünyanın, Mücahitleri de kınaması ve hesap sorabilmesi kabul edilemez. Önce kendin doğru, merhametli ve adaletli ol ki, başkaları da olabilsin. En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.
En iğrenç ve bağışlanamaz olan ise; sözde Müslüman iktidarların, Müslümanlara karşı çok daha düşmansı tavır sergilemeleri ve haçlı ittifakına destek vermeleridir. Ruhlarını şeytana satan bu münafıklar, Müslümanlar acımasızca katledilirken, ırzlarına geçilirken, yurtlarından çıkarılırken, işgal edilirken ve en ağır işkenceler altında inlerken sessiz kalıp, hatta kayırırken, hak arayan Mücahitleri terörizmle aşağılayıp, şiddetle ve nefretle kınayarak lanetlemeleri; nasıl paradoksal bir dünyada yaşadığımızı, kimin, gerçekte kim olduğunun bilinemediğini belgelemektedir.
Haçlı ittifakı, tarihsel gerçekleri de baz alarak Allah yolunda şehid olmanın ebedi bir kurtuluş olduğuna inanan Müslümanlardan öyle korkuyor ve ürküyor ki, kendileri aleyhine hayati tehlike gördükleri bu imanı bertaraf edebilmek veya etkisini tüketebilmek için, başta Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan olmak üzere İslam referanslı iktidarları ve toplumsal önderleri maddi-manevi satın alarak ya da gözdağı vermek suretiyle korkutarak dışlatmakta, dolayısıyla çığ gibi büyümelerinin önüne geçirtmektedir. Oysa acı çeken ve onurlarını kaybedenin odalık iktidarlar değil, Müslümanların kendileri ve hakları olduğu, dolayısıyla Müslümanların haykırışını ve adaletin tesisini de hiçbir şeytani gücün susturamayacağı er geçte olsa anlaşılacaktır.
Geçici çıkarları ve saltanatları uğruna haksızlar karşısında susarak dünyayı şeytanın egemenliğine teslim edenlerin huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.
Bilinmelidir ki, kim, ne yapış ise mutlaka karşılığını ödeyecek ve zalimler cezalandırılmadıkça, dünyadaki korku, kan, gözyaşı ve çığlıklar her geçen gün artarak tüm kainatı saracaktır.
“Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde” Goethe
6 Kasım 2008 Perşembe
Değişim umudu taşımayın…
Barack Obama’nın ABD başkanı seçilmesiyle gerek ABD’de, gerek İslam Ülkelerinde ve gerekse dünyada yeşeren değişim umudu; ne yazıktır ki kapitalist, emperyalist ve faşist bir sistemle yönetilen ABD’de ki egemen güçlerin analiz edilememesindendir. Devletlerin tamamı totalitarizm temelinde inşa edilmiş olup, statükodan taviz vermez yönetim biçimleriyle idarelerini sürdürmektedirler. Demokrasi; yalnızca seçimlerde, nutuklarda ve hayallerde bir argüman ve düş olarak yer aldığı her ne kadar büyük bir çoğunlukça bilinse ve tecrübelerle kanıtlansa da, iktidar saltanatından sırayla yararlanmak isteyen politikacıların yaldızlı vaatleriyle yığınlar kandırılmakta, rüyaların gerçekleşebileceği düşünülerek, o yalanın arkasından koşmaktan ve yaşayamayacakları o muhteşem ve ayrıcalıklı hayatı seçtiklerine sunmaktan bıkılmamaktadır.
İnsanoğlunun en korkunç zaafı; geçmişi unutmaları, deneyimlerden yararlanmamaları, temeli sorgulamamaları ve çabuk kanabilmeleridir. ABD’nin geçmiş başkanlarından Ronald Reagan’ın ikinci sınıf bir Hollywood artisti olması nedeniyle aleyhine başlatılan propagandalara karşı üst düzeydeki bir bürokrat, “ABD’yi sistem yönetir, velev ki bir odun dahi başkan olsa, yine de temelde hiçbir şey değişmez” açıklaması hala hafızalardadır. Sosyal adaleti, küresel barışı, paylaşımı, sevgi ve saygıyı, kendinden başkasına özgürlüğü kesinlikle kabul etmeyen ve sadece kendi çıkarlarını düşünen bir mafya yapılanmasıyla özdeşleşmiş ABD, dünyanın beklenti içinde olduğu âdil bir politikayı güdebilmesi asla mümkün değildir. Köklü bir değişimden yana yasalar çıkartan ve derin dikta devletin politikasına karşı çıkan Abraham Lincoln ve John F. Kennedy gibi başkanların nasıl öldürüldükleri ve katillerin de yakalanamadıkları unutulmamalıdır. Bütün bu gerçekleri belleklerinden çıkarmayan Barack Obama’nın köklü bir değişim yapabileceğine, resmi dış politikasında herhangi bir başkalaşım gösterebileceğine, terörist saldırılar ve işgalden vazgeçebileceğine inanan insana, aptallığından dolayı ancak acınır.
Ekonomikken iflas etmiş ABD, dünyayı tehdit ederek ve gözüne kestirdiği ülkeleri işgal ederek varlığını sürdürmekte, “aman bana dokunmasın” kaygısıyla hareket eden devletlerde, yeryüzünün en korkunç terörist mafyası ABD’ye karşı dik duramayıp, emirlerini uygulamak suretiyle onur ve bağımsızlıklarını yitirebilmektedirler. Örneğin; Türkiye başta olmak üzere, İran haricindeki İslam ülkelerinin tamamı ve diğerleri…
Aslında son derece korkak, bir bela karşısında kaçacak ve saklanacak yer arayan ABD gibi merhametsiz materyalist emperyalistler, Batılıların Moğollar için, “Hadesten çıkma cehennem orduları” tabirleri misali, çoluk-çocuk, kadın-yaşlı, kedi-köpek demeden katlederler, hunharca tecavüz ve işkence yapar ve önüne çıkanı yıkıp yok etmekten büyük haz duyarlar. Acımasız çıkarları uğruna insanlığı doğrayan barbarlara, belki ganimetten bir pay kapma düşüncesiyle taşeronluk yapan sefil hükümetlerde, eğer geriye kalmışsa ancak artıklarla yetinirler. ABD’ye Irak’ı işgal ettiren AKP hükümetinin, o artıkları dahi alamaması, hatta PKK’yı başına bela ederek ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurdurarak Türkiye’yi kaosa sürüklemesi de halihazırda yaşadığımız bir gerçektir.
Bu sebeple; ABD, sanıldığı gibi şahıslarla değil, ilkeler ve sistemle yönetilir. ABD sistemince yetiştirilmiş bir liderin muhalefetteyken veya seçimdeyken söylediği sözlerin hiçbir bağlayıcılığı ve inandırıcılığı bulunmamakta, başa gelmesiyle iktidardaki gizli güçlerin emir eri olmaktan ileri gidemeyeceği kaçınılmaz bir sonuçtur.
Yegâne müttefiki ve dostu İsrail’le aynı hedefleri ve amaçları taşıyan emperyalist, terörist ve faşist ABD’nin yeni başkanı Barack Obama’nın dünya lehine bir kurtuluş olabilmesi kesinlikle ihtimal haricidir. Ancak gerçekle değil yalanla yaşamaya alışmış insanoğlunu, sanki lanetlenmişçesine ikna edebilmenin zorluğuna en somut delil, içinde yaşanılan berbat dünya değil midir?!?
Geçmişte ırki ayırımcılıktan yüz binlerce insanın öldürüldüğü ve günümüzde aşağılandığı ABD’de, siyah bir ırkın başkan olması da sevindirici bir gelişmedir. Tıpkı Türkiye’deki “türban” ile benzerlik taşıyan bu yıkıcı ayırımcılığın, sakın ha, aynı tartışmalara, isyanlara ve muhtıralara sebebiyet vereceği düşünülmesin. Şüphesiz zenci first lady Michelle Obama, türbanlı Hayrünisa Gül gibi bir tepki ve yasaklarla karşılanmayacaktır. Çünkü ABD’de, CHP gibi halk düşmanı dikta bir Nazi muhalefet ve Türk Genelkurmay’ı gibi Kemalizm’e benzer ku klux klan bir Genelkurmay bulunmamaktadır.
Irkçılık, insanlık tarihinde nasıl bir kanser ise, İslami türban da Türkiye Cumhuriyeti tarihinde öyle bir kanserdir. ABD, son seçtiği zenci başkanla ırkçılığı aştığını kanıtlasa da, Türkiye’de türban, hala öldürücülüğünü sürdürebilmektedir.
İnsanoğlunun en korkunç zaafı; geçmişi unutmaları, deneyimlerden yararlanmamaları, temeli sorgulamamaları ve çabuk kanabilmeleridir. ABD’nin geçmiş başkanlarından Ronald Reagan’ın ikinci sınıf bir Hollywood artisti olması nedeniyle aleyhine başlatılan propagandalara karşı üst düzeydeki bir bürokrat, “ABD’yi sistem yönetir, velev ki bir odun dahi başkan olsa, yine de temelde hiçbir şey değişmez” açıklaması hala hafızalardadır. Sosyal adaleti, küresel barışı, paylaşımı, sevgi ve saygıyı, kendinden başkasına özgürlüğü kesinlikle kabul etmeyen ve sadece kendi çıkarlarını düşünen bir mafya yapılanmasıyla özdeşleşmiş ABD, dünyanın beklenti içinde olduğu âdil bir politikayı güdebilmesi asla mümkün değildir. Köklü bir değişimden yana yasalar çıkartan ve derin dikta devletin politikasına karşı çıkan Abraham Lincoln ve John F. Kennedy gibi başkanların nasıl öldürüldükleri ve katillerin de yakalanamadıkları unutulmamalıdır. Bütün bu gerçekleri belleklerinden çıkarmayan Barack Obama’nın köklü bir değişim yapabileceğine, resmi dış politikasında herhangi bir başkalaşım gösterebileceğine, terörist saldırılar ve işgalden vazgeçebileceğine inanan insana, aptallığından dolayı ancak acınır.
Ekonomikken iflas etmiş ABD, dünyayı tehdit ederek ve gözüne kestirdiği ülkeleri işgal ederek varlığını sürdürmekte, “aman bana dokunmasın” kaygısıyla hareket eden devletlerde, yeryüzünün en korkunç terörist mafyası ABD’ye karşı dik duramayıp, emirlerini uygulamak suretiyle onur ve bağımsızlıklarını yitirebilmektedirler. Örneğin; Türkiye başta olmak üzere, İran haricindeki İslam ülkelerinin tamamı ve diğerleri…
Aslında son derece korkak, bir bela karşısında kaçacak ve saklanacak yer arayan ABD gibi merhametsiz materyalist emperyalistler, Batılıların Moğollar için, “Hadesten çıkma cehennem orduları” tabirleri misali, çoluk-çocuk, kadın-yaşlı, kedi-köpek demeden katlederler, hunharca tecavüz ve işkence yapar ve önüne çıkanı yıkıp yok etmekten büyük haz duyarlar. Acımasız çıkarları uğruna insanlığı doğrayan barbarlara, belki ganimetten bir pay kapma düşüncesiyle taşeronluk yapan sefil hükümetlerde, eğer geriye kalmışsa ancak artıklarla yetinirler. ABD’ye Irak’ı işgal ettiren AKP hükümetinin, o artıkları dahi alamaması, hatta PKK’yı başına bela ederek ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurdurarak Türkiye’yi kaosa sürüklemesi de halihazırda yaşadığımız bir gerçektir.
Bu sebeple; ABD, sanıldığı gibi şahıslarla değil, ilkeler ve sistemle yönetilir. ABD sistemince yetiştirilmiş bir liderin muhalefetteyken veya seçimdeyken söylediği sözlerin hiçbir bağlayıcılığı ve inandırıcılığı bulunmamakta, başa gelmesiyle iktidardaki gizli güçlerin emir eri olmaktan ileri gidemeyeceği kaçınılmaz bir sonuçtur.
Yegâne müttefiki ve dostu İsrail’le aynı hedefleri ve amaçları taşıyan emperyalist, terörist ve faşist ABD’nin yeni başkanı Barack Obama’nın dünya lehine bir kurtuluş olabilmesi kesinlikle ihtimal haricidir. Ancak gerçekle değil yalanla yaşamaya alışmış insanoğlunu, sanki lanetlenmişçesine ikna edebilmenin zorluğuna en somut delil, içinde yaşanılan berbat dünya değil midir?!?
Geçmişte ırki ayırımcılıktan yüz binlerce insanın öldürüldüğü ve günümüzde aşağılandığı ABD’de, siyah bir ırkın başkan olması da sevindirici bir gelişmedir. Tıpkı Türkiye’deki “türban” ile benzerlik taşıyan bu yıkıcı ayırımcılığın, sakın ha, aynı tartışmalara, isyanlara ve muhtıralara sebebiyet vereceği düşünülmesin. Şüphesiz zenci first lady Michelle Obama, türbanlı Hayrünisa Gül gibi bir tepki ve yasaklarla karşılanmayacaktır. Çünkü ABD’de, CHP gibi halk düşmanı dikta bir Nazi muhalefet ve Türk Genelkurmay’ı gibi Kemalizm’e benzer ku klux klan bir Genelkurmay bulunmamaktadır.
Irkçılık, insanlık tarihinde nasıl bir kanser ise, İslami türban da Türkiye Cumhuriyeti tarihinde öyle bir kanserdir. ABD, son seçtiği zenci başkanla ırkçılığı aştığını kanıtlasa da, Türkiye’de türban, hala öldürücülüğünü sürdürebilmektedir.
Etiketler:
ABD,
Barack Obama,
başkan,
Genelkurmay,
Hayrünisa Gül,
ırk,
Michelle Obama,
türban,
Türkiye,
zenci
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)