7 Haziran 2010 Pazartesi
İstiklal marşına yaraşık değiliz…
Düşmanlara aman vermeyerek ömrü savaş meydanlarında geçip vücudunun herhangi bir yeri kalmaksızın ok, kılıç ve mermi yaraları almış onca yiğitler dahi kahramanlık payelerini haddi aşmak gerekçesiyle kabul etmezlerken, sözleriyle kahramanlığa ulaşmış sekülerist dünyanın nasıl gerçeklerden arındırılmış bir ütopyaya dönüşebildiğini idrak edemiyoruz.
Dökülen kanlara ihanet eden toplumumuz; kükremiş denizlerdeki tsunami misali kıyıları yırtarcasına barbarları ve canileri savurmaktansa, yaşadıkları toprakları kendilerine bahşeden ataları gibi şerefli bir mücadeleye girişmekten korkarak teslim olabilmekte, hürriyeti ve haysiyeti doğrayan politik duvarlarla imanlarına fiyat etiketi koyarak, medeniyet denilen tek dişli canavarın midesine yerleşmenin gururuyla kıvanç duyabilmektedirler. Oysa atalarımızın asla helal etmeyeceği bu topraklar, çelik zırhlı duvarlarla sarılıyken İstiklale kavuşturulmuştu.
Gayrı içinde iman kalmadığından gövdelerimizi siper edemiyor, hayasız politikaları durduramayarak Hakk’ın vaat ettiği aydınlığa ulaşamıyoruz. Altında binlerce kefensiz yatan şehidi inciterek bastığımız yerleri sıradan toprak sanıp şeytanla bütünleşmiş benliğimize peşkeş çekebiliyor, ruhumuzu, kalbimizi ve şanlı geçmişimizi satarak Yaratıcımıza ve tarihimize ihanet edebiliyoruz.
Onuru, şerefi, istiklali ve dinini paraya tahvil edip kadersi düşmanlarına diz çökmüş bir millet, zillete ve kahrolmaya müstahaktır.
İşte böyle bir milletin marşı İstiklal değil ancak ruhsuz bir 10.yıl marşı olmalıdır…
Bir muhakeme edin bakalım hangisini kendinize yakıştırıyorsunuz?
İSTİKLAL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış?
Şaşarım!Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!
10. YIL MARŞI
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.
Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan;
Demir ağlarla ördük Ana yurdu dört baştan.
Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk’üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını,
Dindirdik memleketin yıllar süren yasını.
Bütünledik her yönden istiklâl kavgasını.
Bütün dünya öğrendi, Türklüğü saymasını.
Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Örnektir milletlere açtığımız yeni iz;
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz;
Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülkeye biz;
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.
Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Uğruna öldüğün şey, uğruna yaşadığın şeydir.
Mücadeleden ve savaştan kaçıp korkanlar, ancak hümanist söylemlerle teslimiyetlerine ve mağlubiyetlerine kılıf uyduranlardır.
Başbakan Erdoğan düzmece Tevrat’tan bir alıntı yaparak, yahudilerin insan öldürmemeleri gerektiğini vurgulayıp sözde barışa ve insanlığa davet etmektedir. Oysa kâinat, Yaratıcı’nın “o kitap”ta hükmettiği doğrultuda akışını sürdürmekte, afetlerden tutunda hayvanlar âlemine kadar birçok canlı ya bireysel ya da kitlesel helaklerini sürdürebilmekte ve hiçbir güç önüne geçememektedir. İyi ile kötünün savaşı da dünyanın yaratılmasıyla başlamış ve ölüm, sebebi ne olursa olsun her canlının tadacağı dünyevi bir son olarak karara bağlanmıştır. Kötüler öldürecek, iyiler de kötüleri öldürmek zorundadır. Ancak kimin iyi veya kimin kötü olduğunu tayin eden Yaratıcı değil de benlikler ise, işte o zaman felaketsi bir kargaşa doğmakta, rahman ve şeytan savaşı tüm hızıyla sürmektedir.
Her halükarda hiçbir düşünce kadersel bu gerçeği değiştiremez, kötülerin öldürüp cezasız bırakılması iyilerin sonunu getirmektedir.
ABD, İsrail ve diğer kötülerin öldürmeleri, hatta sokaktaki cinayetler dahi asla bağışlayıcı hümanist temelli bir insan hakları çerçevesinde değerlendirilmemeli, iyiliğin egemenliği ancak kötünün yok edilmesiyle mümkün olabileceği unutulmamalıdır. İşte böylesi sapkın bir hümanist anlayıştan kötüler galebe çalmaktadır.
Keşke Başbakan tahrip edilmiş ve dinen hiçbir hükmü kalmamış Tevrat’tan alıntı yaparak düzen dersi vereceğine, vahiysel kitabı Kur’an’ın hükmüne boyun eğseydi. Acaba işine gelmediğinden mi Kur’an yerine Tevrat’ı tercih etti?
Bir bakalım Allah ne diyor…
“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) olan cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” Tevbe.111
Milletimizin imanlı dokuz yiğidi şehitlik makamıyla can verdi, onlarcası yaralandı, yüzlercesi zindanlara atılarak onurları çiğnendi ama hükümet, açıkça teslimiyeti ilan eden Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın istifasını çok gördü.
İşte devlet; nerede İstiklal!
Fetullah Gülen, “İsrail’den izin almadan neyinize kardeş halkı ablukadan ve açlıktan kurtarmak. Bu, Türkiye için hiç iyi olmadı” sözlerine kulak verip, tüm para ve yardımlarınızı cemaatine akıtılarak, kurduğu okullarda yetiştirdiği geleceğin şarkıcılarına destek verin ve Türkçe şarkılar istikbalin müziği olsun. Huzurlu bir esaret varken neyinize mücadele etmek, ölmek, yaralanmak ve zindana atılmak. Nasıl olsa Gülen’de cennet vaat etmiyor mu?
2 Aralık 2009 Çarşamba
Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar…
Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.
Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.
Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?
Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.
Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?
Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.
Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…
İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?
Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.
Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…
Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…
Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.
Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?
Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…
Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…
Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?
“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda
8 Mayıs 2009 Cuma
Sempatik Şeytan
ABD Başkanı Obama, Afganistan’ın gayri meşru ve kukla devlet başkanı Karzai ve müstemlekesi Pakistan devlet başkanı Zerdari’ye kendi vatandaşlarını katlettirmekte, dünya ve diğer İslâm ülke hükümetleri de her türlü siyasi desteği acımasızca verebilmektedirler. Obama’nın bir ay önce açıkladığı Pakistan ve Afganistan ile ilgili şeytani stratejisini, bu iki ülkeyle birlikte geliştirip uyguladıklarını ifade etmesi, Hamid Karzai ve Asıf Ali Zerdari’nin nasıl birer hain olduklarını belgelemektedir.
Yaklaşık iki yüzden fazla masum insanı parçalayıp, köy, kasaba ve binaları yerle bir eden, yarım milyona yakın insanın ev ve yurtlarını terk edip sığınacak güvenli bir yer aramalarına neden olan ABD ve NATO, terörün tüm korkunçluğunu ortaya koymaktadırlar.
ABD’nin Müslüman halklara ve sömürgeci egemenliğini kabul etmeyen toplumlara karşı kurduğu komplolar ve canavarlıklar; haklı olarak hak, adalet ve istiklal uğruna mücadele veren direnişçileri meşrulaştırmakta, böylece insanlık onurunun kıyametsi ölümü engellenip, canlılığı sürdürebilinmektedir.
Halkın oylarıyla iktidara gelen Taleban, sırf Müslüman olduğu ve iman ettiği Allah’ın yasalarıyla ülkeyi idare etmek istemesi haçlıları ürkütmüş, geçmişteki çöküşlerini bir kez daha tatmamak adına demokrasi ve terör bahanesiyle yok edici saldırılara yöneltmiştir. Aynı gerekçeyle mazlum halkların savunucusu ve haçlı emperyalizmine direnen kahraman El-Kaide’yi de hedef alarak topyekun savaşa girişmeleri, İslâm egemenliğinden duydukları korkudan dolayıdır.
Hakkı, adaleti ve insanlığı mahveden caniler; güç ve kuvvetleri doğrultusunda kendilerince “doğru” saydıkları düşünce çerçevesinde katletmekte, dolayısıyla güçleri nezdinde haklı ya da haksız sayılarak, ya mükafatlandırılmakta ya da mahkum edilmektedirler.
Oysa tek doğru, yaratıcı Allah’ın vahiy ettiği doğru olduğu için, “o doğru” temel alınmalı, dolayısıyla o doğrulukta olanların kazanacağı, zalimlerin ise hezimete uğrayacaklarına şüphe duyulmamalıdır. Onlar, Allah için bir zaman mefhumu olmayıp, belirlenmiş bir süre bulunduğundan, zelil azabı tadacakları ve sürünecekleri gün ile ilgili hiç merak etmemelidirler… Bu dünyada gizli kalan yahut tam karşılığı bulmayan cezalar, mutlaka başka bir alemde görülecektir.
Bugün Türkiye’yi şok eden ve kırk dört masum insanın öldürüldüğü Mardin katliamı, tıpkı ABD ve İsrail canileri gibi, suçluların “kendi doğru” gerekçelerinden işlenmiştir. ABD ve İsrail’in katliamlarını meşru görüp sessiz kalan iktidar ve çevreler, onların ve diğerlerinkini de meşru saymalıdırlar. İnsanlığı bozarak korkunçlaştıran eğitimli ABD, İsrail ve müttefikleri, sokakta meydana gelen tüm vahşetlerin azmettiricileri ve sorumlularıdırlar. Unutulmamalıdır ki böylesi katliamlar tüm dünyayı saracak, mutlaka devletler ektiğini biçecektir. Dün izleyenler, bugün izlenmekte, yarın ise ne izleyen ne de izlenen kalıp, herkes acı ve dehşet içinde kıvranacaktır.
Her cani, aynı ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın yaptığı gibi katliamlardan sonra derin üzüntü duyduğunu ifade etse, hiçbir değer taşır, karşılıksız bırakılır ve affı mümkün olabilir mi? Üstelik devletsi o barbarların hiçbir yaptırıma uğratılmayıp bir de takdir almaları, şüphesiz katliamların sürmesini cesaretlendirmektedir.
Biliniz ki sokaktaki katiller, onlardan çok daha insaflı ve merhametlidirler. En azından pişman olabiliyor, özür dileyebiliyor ve yaptıklarından dolayı göz yaşı dökerek, vicdan azabı duyabiliyorlar. Onlar ise şeytandan da daha aşağı öylesi acımasız yaratıklardır ki, katlettikleri insanlardan haz duyup tatmin olabiliyor, amaçlarına ulaşabilmenin iğrenç zaferi içinde gururlanabiliyorlar. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez, Gazze’de giriştikleri korkunç soykırım ve yıkım ile ilgili kesinlikle özür dilemeyeceğini beyan edebiliyor ise, sokaktakilerine kızabilmek ve yargılayabilmek akılcı mı?
Hakkı, doğruyu ve adaleti lağveden materyalist devletler, şeytani politikalar ile zulmetmekte, vatandaşlarını ve insanlığı ya sömürerek, ya kıyarak, ya köleleştirerek, ya asimile ederek, ya da işgal ederek değerlerini biçmekte, kendilerine benzetmektedirler.
ABD ve İsrail’e geçit veren hiçbir devlet, sokaktaki suçluyu kınayamaz ve yargılayamaz…
Haydi, Müslüman referanslı başbakan Erdoğan ve dışişleri bakanı Davutoğlu; kardeşlerinizi katleden dostunuz ABD’ye göstermelik ve cılız da olsa bir tepki vermeyecek misiniz?
9 Nisan 2009 Perşembe
Türkiye, El Kaide’ye minnet duymalıdır…
Yüzyıllardır süregelen haçlı-Müslüman savaşlarında galebe çalan başta Türkler olmak üzere İslâm toplumları; güçlü ve egemen olmaları akabinde şımarmışlar, asli görevleri olan Hak’kı ve adaleti yayma mücadelelerini terk edip benliklerini ön plana çıkarmalarından bir bir hezimete uğrayarak, akıl almaz ve içi boş bir çağdaşlık ve demokrasi safsatasıyla barbar haçlıların tutsağı olmayı içlerine sindirebilmiş, eşsiz medeniyetlerinden utanır olmuşlardır.
Nefisleri kudurtan düşünceler ve keyfiyeti azdıran kozmetik ürünler yoldan çıkıp gerçeklerden uzaklaşmalarına, dolayısıyla parçalanıp bölünmelerine neden olmuş, hiçbir gücü, kudreti ve yaptırımı olmayan illüzyonist ceberut abartıcıların ardına takılarak, hem bağımsızlıklarını, hem dinlerini, hem de insanlıklarını kaybetmelerine sebep olmuşlardır.
Yaratıcıyı doğrudan veya dolaylı reddeden akıl ve irade üstünlüğü savları, yaratık insan oldukları gerçeğini unutmalarına, böylece yeryüzü ve gökyüzüne hükmeden “özgür tanrı” hayallerine kapılarak, “o kitaba” meydan okuyabilmişlerdir. Ancak düşünce, plan ve senaryolarının aksine diledikleri barışçıl, refah ve güvenli düzenleri kuramayarak taahhütlerini gerçekleştirememişler, ama tüm başarısızlıklarına ve kadersel yenilgilerine rağmen inatlarından vazgeçmemişlerdir.
İnsanı insan yapan, izzet ve güç katan erdemli bir kul olmak yerine, Yaratıcısına başkaldıran nankör ve hainler sürüsü olmayı tercih etmişler, büsbütün canavarlaşarak, kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen sömürü düzenler inşa etmekten geri durmayıp, vicdan ve merhamet duygularını doğramışlardır.
Dünyanın gittikçe kötüye gittiği ve dengelerin tamamen değiştiği bir dönemde emperyalist vahşilere karşı kendini adayan Usame Bin Ladin adlı bir kahraman ortaya çıkmış, alçak zalimlerin kabusu olarak, inim inim inleyen mazlumların ve Müslümanların umudu ve İSTİKLAL’’in adresi haline gelmiştir. Böylece Allah vaadini tutmuş, Hak ve adalet adına kendilerini siper eden El Kaide gibi imanlı ve cesur bir toplumu haçlıların başına belâ kılarak, çok daha beter kötülüklerin işlenmesini yavaşlatmıştır.
İşgal edip katlettikleri toplumların çığlık ve ölümlerinden haz duyan haçlılar, onurlu direniş karşısında kendi canlarının derdine düşerek, insan dahi saymadıkları Müslümanlara, zoraki de olsa korkularından saygı duyma zorunda kalmış ve uzlaşma zemini aramaya koyulmuşlardır.
Ancak fıtratlarında ki şeytani arzuları silip atamadıklarından samimi bir barış yerine, manipülasyonlu bir uzlaşıya kalkışmış, yıllardır dost ve ittifak söylemiyle aldattıkları Müslüman ülkelere sempatik görünerek işbirliğine girişmiş, terörist gerekçesiyle El Kaide ve Usame Bin Ladin’e karşı örgütlenip, bizanssı argümanlarla etkiledikleri ve satın aldıkları iktidarları, halkların verebileceği desteği kırabilme adına stratejilerini ustalıkla sahneye koymak suretiyle “özgürlük ve adalet savaşçısı” mücahitleri teröristlikle damgalayabilmişlerdir.
Oysa şu temel soru hiç sorgulanmamıştır: Dünyadaki barışı, huzuru ve güveni bozan başta ABD ve İsrail olmak üzere tüm emperyalist bozguncular; işgal ve katliamlarında kendi benliksel şeytani çıkarları adına önüne geleni yakıp yıkarlarken, bir devletleri dahi olmayan direnişçiler, temel özgürlük hakları ve onurlu bir yaşamı elde etmekten başka hiçbir gayelerinin bulunmadıkları gerçeğiydi. Onların, hiçbir söylem ve eylemlerinde ırki, toprak ve devlet olma iddiaları bulunmayıp, tamamen eşit hakları savunan bir adalet arayışı ve ezilenleri müdafaa azmi olmasına rağmen, maalesef emperyalistlerin yalanlarına kanılabilinmiştir. Köle olmaktansa, insanca ölme daha şerefli değil midir?
Eğer dünya; alçaklara karşı kahramanlar ve bencil politikacılara karşı liderler çıkarmaz ise; insanca yaşayabilmek mümkün müdür?
Türklerin tarihsel şerefi olan Osmanlının yıkılmasıyla İslâm toplumları tek başlarına kalarak güçlerini yitirmiş, halifelik misyonunu kaybetmesinin akabinde dünyadaki adalet lağvedilmiştir. El Kaide’nin Batıyı dize getiren duruşu gözleri Türkiye’ye çevirmiş, bir esinti olarak dahi İslâm toplumları üzerindeki etkisini sürdüren Müslüman Türkiye’nin laik devleti, onlarla aynı düşünceyi paylaşmasına ve birçok paydada ortaklık yapmasına rağmen, o güne kadar adam yerine konmamış, ciddiye alınmamış ve sürekli dışlanmıştır. Ancak Müslüman Türkiye halkının haykırışları, geçmiş tecrübelerinden dolayı haçlıları ürkütmüş, Türkiye’nin dışlandığı bir siyaset arenasından, biranda saygı gören, önemsenen ve işbirliğine ihtiyaç duyulan bir seviyeye yükselmesi; bilinmelidir ki Usame Bin Ladin ve El Kaide sayesinde olmuştur.
Unutulmamalıdır ki evrim hipotezinin ortaya koyduğu gibi, insanlar hayvan değildir, dolaysıyla yemek, içmek, süslenmek, giyinmek ve barınmaktan çok daha üstün değerlere sahiptir. Ayrıca insan, bio-mekanik bir yaratık olmamasından duyguları vardır; bilim, teknoloji ve mantık saçmalamasıyla iktidarlarca denetimi mümkün değildir. Ki bu tartışılmaz değerleri uğruna karşılıksız canı pahasına direnmeleri, onların bir hayvan yada bio-mekanik yaratıklar değil, bir insan olduklarına açık bir kanıttır. Ne var ki insanı insan yapan bu değerleri umursamayan materyalist yaratıklar, her ne kadar hilkatte bir insan görünümünde iseler de, gerçekte hayvanlardan da daha aşağı ucubelerdir…
Terörist; hak ve özgürlük adına mücadele eden onurlu direnişçiler değil, temel hak ve hürriyetleri gasp eden bencil politikacılar ve totaliter barbar devletlerdir.
Ruhunda iman, inanç ve vicdan taşıyan onlardır ki, ancak haksızlıklar karşısından susmayıp, Hak ve adalet adına terörist iktidarlara karşı onurlu ve vakurlu mücadele veren insanlardır.
Başbakan Erdoğan, Davos zirvesinde İsrail Cumhurbaşkanını alkışlayanlara tepki göstermiş, ama İsrail’in insanlık suçlarını “İsrail’in güvenlik kaygılarının meşru olduğu” gerekçesiyle haklı gören Barack Obama’ya övgüler yağdırmış, tanrı misali saygı ve tazimde kusur etmemiştir. Bu aşağılayıcı çelişki, “hangi Erdoğan” sorusunu mecbur kılmaktadır. Öyleyse Davos duruşu, seçim öncesi senaryolaştırılan politik bir şov muydu? Ayrıca milletine göstermediği sevgi ve saygıyı ona duyarak, can güvenliği için Türkiye’yi seferber edip kuş uçurtmamış, dolayısıyla kimin adına o görevi sürdürdüğü de ispatlanmıştır.
Obama’nın ifadesiyle; İsrail’in işgal ve katliamları meşru ise, neden El kaide, Hamas veya diğer direnişçilerin savunmaları gayr-i meşru? Yoksa Müslümanlar insan değil, yahudi ve hıristiyanlar kadar yaşam hakları ve kendilerini savunma özgürlükleri yok mu?
Müslüman Türkiye Milletinin uyanışından fevkalade çekinen Haçlı Batı, El Kaide’ye destek vermemesi adına PKK ile eşdeğer tutmakta, Obama’nın açıklamalarında da görüleceği üzere; şeytani bir manipülasyonla Türkiye milletini, şahsi hiçbir çıkar gözetmeksizin sadece hak, adalet ve bağımsızlık adına CİHAD eden El Kaide’ye karşı kışkırtarak, kendileri gibi ırkçı, vahşi ve çıkarcı PKK ile aynı kefede değerlendirebilmektedir. Zaten beslediği ve Türkiye’nin silmesine izin vermediği PKK’yı, özellikle El Kaide’ye yada İslâm’i bir direnişe karşı joker kullanmakta, zaten laik Türk devleti de gerekli tüm desteği kendilerine vermektedir.
Terörist ABD liderliğindeki NATO çetesinin Afganistan’daki işgal ve katliamları, maalesef kardeş Müslüman Türkleri lekelemiş ve affedilmez bir ihanetin içine sürüklemiştir. Taliban, Afganistan’ın yerli halkı değil mi? Kime ne oradaki rejimden? Seçimle başa gelmiyorlar mı? Filistin’deki Hamas ve diğer İslam ülkelerinde yapılan seçimlerdeki iktidarları halklar belirlemiyor mu? Neden Komünist ve monarşist iktidarlara karşı muadil savaşı sürdürmüyorlar?
Sorun demokratik rejim ise; neden Suudi Arabistan, Ürdün ve Körfez Ülkeleri aleyhine aynı yaptırımı gerçekleştirmiyorlar? G-20 zirvesinde; Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın karşısında eğilerek rükua varan ABD Başkanı Obama değil miydi? İnsani değerler taşımadıklarından para için yapmayacakları hiçbir şeyleri olmadığı gibi, görüldüğü üzere secdeye varıp tapınırlar bile… Nasıl oluyor da bu pespaye Obama’ya güveniyor ve hayranlık duyabiliyorsunuz?
İzlediğim kanallardaki özellikle bayan gazeteci, aydın, sanatçı, politikacı ve bazı kadınların Obama hayranlıkları, iltifat, methiye ve aşk serenatları, neredeyse altına yatmaya hazır bir düzeydedir. Oysa şeytanın ne kadar cazibeli, sempatik ve yüzüne bakanı başka alemlere götüren derecedeki eşsiz güzelliğini, bilgisini, aklını ve tatmin edici cinselliğini biliyor musunuz? Görülmediği halde insanları baştan çıkarabiliyorsa, görülse ne olur, bir hayal edin bakalım…
Adil olun ki dünyada ne bir savaş, ne de bir suç kalsın… Neden adil olmayı deneyerek tüm sıkıntıları kökten çözmek istemiyorlar da, kurguladıkları yeni şeytani plânlarla iblisliklerini sürdürmeye çabalıyorlar? Çünkü onlar insan değildirler…
“Ya Ol, Ya Öl… İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.” Goethe
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda CİHAD ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu Allah’ın dilediğine verdiği lütuftur.” Maide. 54
15 Şubat 2009 Pazar
Hangi İsrail; dahili mi, harici mi?
Yüzlerce yıl önce lanetli yahudileri nasıl İspanya Kralı Ferdinand’ın elinden kurtarıp sahip çıkarak, besleyip adam etmiş isek, bizden sanarak içimizde hala semirtip şöhrete ulaştırmak suretiyle kalkındırdığımız sözde aydın hainleri de itibar sahibi yaptığımız gerçeğiyle; gerek milletimizin, gerek Dışişlerinin, gerekse Genelkurmay’ın notasal tepkileri, mutlaka içerdeki ihanetlere bağlı bir objektif yargıyla yapılmalı, aydınların özrünü destekleyen açıklamalarda bulunabilen başta cumhurbaşkanı olmak üzere milletvekillerinin tavırları, İsrail’in sözlerinden ötürü tek başına protesto edilmesini pek haklı çıkarmamaktadır.
İsrail hükümetinin açığa vuramadığı nefreti, görüldüğü yerde tutuklanıp savaş suçlusu olarak yargılanması gereken katliamcı komutan Avi Mizrahi vasıtasıyla uluslar arası bir arenada kusması, milletimize her ne kadar acı verse de, emperyalist ABD’nin, dolayısıyla İsrail’in hegemonyasındaki Türk devletinin içe yönelik cılız tepkisinden öte hiçbir yaptırımda bulunamayacağı açıktır.
Sanki işgal edip katliam yapmışız gibi, İsrail’in alçaksı iddialarının aynısını dile getirebilen “namussuz aydınların” kabul edilemez hakaretine ve ihanetine hiçbir ceza öngörmeyen devlet, İsrail’e veya Ermeni soykırım tezini savunup karar alan hükümetlere ne tepki gösterme, ne de hesap sorma hakları olabilir. Batılılaşmanın ve demokrasinin temel gereği; içerideki hür düşünce ve ifade özgürlüğü, neden dışarıda da olmasın ki?
İsrail’in ve Batılı devletlerin Ermeni soykırımı yalanını teşvik eden içerideki İsrailsi aydınlar ve politikacılar mükafatlandırıldığı müddetçe çok daha beter aşağılanma ve yaptırımlarla karşılanacak, dolaysıyla hem Ermeni, hem PKK, hem de Kıbrıs’tan dolayı öyle mahkûm olacağız ve sürüneceğiz ki; ortada ne bir Türk milleti, ne de bir devleti kalacaktır…
Bir millet için en zilletsi ve ölümcül olan; cesur, onurlu ve erdemli bir varlığın, politika ve diplomasi çarkında öğütülerek bataklıkta çırpınan bir devlete sahip olmasıdır.
Yahudiler, Kral Ferdinand’dan önce yaşadıkları İber yarımadasındaki (İspanya) İslâm İmparatorluğu döneminde, günümüz dünyası bir tarafa, İsrail devletinden bile daha rahat, güvenli ve özgür bir hayat sürmüşler, kendilerine her türlü destek sağlanarak, her alanda gelişmelerine ve kalkınmalarına geniş olanaklar getirilmiti. Bugün ise İslam dünyasına savaş açabilmekte, gaddarca Müslümanları katledebilmektedirler.
Gelin hep birlikte tarihi inceleyip, gerçekleri öğrenelim…
İspanya'daki yahudi varlığı çok eskilere dayanmaktaydı. Buraya gelen ilk yahudilerin Fenike kolonileri aracılığıyla yerleştiği belirtilir. Vizigot yönetimi altında da yahudilerin yaşadığı bilinmektedir. VIII yy da Kuzey Afrika'dan gelen Müslüman askerler ve sivil halkla yahudiler arasında bir gerilim olmamıştır. İber Yarımadası'nın tüm topraklarına yayılmış olan yahudiler, ülkenin İslâm İmparatorluğu'na dahil olması sonucunda, hıristiyanlarla birlikte, Zımmi (bir İslam devleti boyunduruğunda yaşayan, devlete karşı üzerine düşen görevleri yerine getiren gayrimüslim halka verilen addır) uygulamasına tabi olarak yaşamaya başladılar. Vergilerini verdikleri sürece onları görece bir biçimde serbest bırakan İslâm yönetimi, yahudilerin gerek ticarette gerekse de eğitim ve bilim alanlarında kendilerini geliştirmelerine olanak sağladı. İspanya'nın birçok metropolü, yahudilerin de katkılarıyla söz konusu alanlarda hızla gelişmeye başladı. Bu durum İspanya'nın, Yahudi Dünyası önünde bir cazibe merkezi olmasına yol açtı. Çeşitli ülkelerden buraya yahudi göçleri gerçekleşirken, süreç içinde İspanya, dünyanın en önemli yahudi merkezi olma unvanını Babil'in elinden kaptı.
İslâm ordularının saldırısıyla etkinliğini yitiren ve Kuzey İspanya'ya sıkışıp kalan "Katolik aristokrasi", zamanla kendini toplamaya başladı ve yine güneye doğru saldırılar düzenledi. İslâm yönetiminin zayıflamasına paralel olarak adada ilerleyen yönetim alanı, "Reconquista" (Endülüs döneminde İber Yarımadasındaki Müslümanların yarımadadaki varlıklarını ortadan kaldırma amaç ve çabalarına verilen addır. 1492 yılında son Endülüs devletinin yıkılmasıyla başarıya ulaşan Reconquista, İspanyolca da "Yeniden fetih" anlamına gelir) adı verilen bir süreçle genişliyordu. Yarımada artık XIV. yy itibariyle Endülüs İslam Devletinin elinden hemen hemen alınmıştı.
Eski toprağını tekrar ele geçiren Katolik otoritelerin ilk icraatlarından biri muhakkak bölgede bulunan yahudilerin "Hıristiyanlaştırılması" oluyordu ki, bu durum da aslında sonradan kovulmaya önemli bir sebep teşkil edecekti. Çünkü bu süreç "Yeni Hıristiyanlar" ya da "Konversolar" adı verilen yeni bir grubun ortaya çıkmasını beraberinde getirdi. Konverso, "Dönüştürülmüş, Dönmüş; Dönme" anlamlarına gelen bir kelimeydi ve Katolik dininden olmayıp sonradan kabul eden herkesi tanımlamak için kullanılıyordu. Yahudi kökenli Konversolar'a "Marrano" ismi takılmıştı. Marrano, (domuz) anlamına geliyordu. Bazı Marranolar, yeni dinlerini aynen benimsiyor ve eski inançlarını olduğu gibi bırakıyor, önemli bir kesim ise dışarıda Katolik görünmekle beraber, eski inanç ve pratiklerini gizli gizli devam ettiriyordu. Bu durum bir Kripto-Judaizm'in (siyasi inancını gizleyen siyonist) doğmasına yol açtı. Marrano lakaplı dönme yahudiler, çoğunlukla aralarından evleniyorlar, bu da toplum ve otoriteler tarafından şüpheyle karşılanıyordu. Bu kesim, Kilise içinde de üst düzey örgütlenmelere giremiyordu. Tüm bu döndürme çabalarına rağmen yahudiliğin, hala etkili bir biçimde varlığını sürdürmesi XIV. ve XV.yy İspanyası'nda şiddetli bir anti-semitizm'in doğmasına yol açtı.
1469'da Kastilya ve Leon Kraliçesi I. İsabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand evlendi. Böylece iki büyük gücün birleşmesiyle İspanya'daki İslâm aristokrasisinin tasfiye edilmesine yönelik son dönemece girilmiş oldu. Kendi kökenlerinde de yahudilikten bağlantılar bulunan İsabel, tam bir koyu Katolik'ti ve İspanya'nın Katolikleşmesi konusuna büyük önem veriyordu. Eşi Ferdinand'la beraber, kendisine gelen "Yeni Hıristiyanlar'ın gizli yahudilik faaliyetleriyle ilgili ihbarları ciddi bir biçimde ele alıyor ve takip ediyordu. 1478 de "Hıristiyan sapkınları bulma ve cezalandırma" amacıyla İspanyol Engizisyonu'nu kurdu ve başına tam bir yahudi düşmanı olan Tomás de Torquemada'yı getirdi. 1492'ye kadar geçen süreçte binlerce yahudi ve dönmeler, Engizisyon tarafından mahkûm edilerek yakıldı.
İspanya Müslümanları'nın Endülüs'te bulunan son kalesi Beni Ahmer Devleti, bu devletin de başkenti, aynı zamanda büyük bir yahudi cemaatini de bulunduran Gırnata’nın (günümüzde Granada), 2 Ocak 1492'deki düşüşünden üç ay sonra, Katolik yönetim, bütün yahudiler ile dönmeleri ülkeden çıkarma kararı aldı. Bunu duyan yahudi otoriteleri, hemen harekete geçti. Özellikle bu süreçte en öne çıkan şahsiyetlerden biri İberya'nın son yahudi büyüklerinden olan Don İzak Abravanel'dir. Aslen Portekizli olan Abravanel, İspanya'daki anti-semitizme karşı büyük mücadele vermekteydi. Bunlardan en dikkat çekeni ise Malaga'da dinleri değiştirilmeye zorlanan yahudileri, bazı kaynaklara göre 20,000; bazı kaynaklara göre de 30,000 İspanyol altını ödeyerek kurtarmasıdır.
Abravanel, anlatıldığına göre; kararnamenin iptali için 600,000 duka altını vermeyi önerdi. Torquemada, buna tereddütle de olsa ılımlı yaklaşan Ferdinand'a Yahuda'nın İsa'yı para karşılığında ihbar etmesi kanıtını örnek göstererek; İspanya'da kalabilmek için para teklif eden yahudilerin yine para karşılığında krallarına ihanet edeceklerini öne sürdü ve böylece kralı, yahudiler'in en son umudu olan bu tekliften de vazgeçirdi. Bunun ardından ferman, 31 Mart 1492'de I. İsabel ve II. Ferdinand tarafından, geçmişte İslâm devleti olan Endülüs’ün yaptığı Elhamra Sarayı'nda imzalandı. Kararnamede uygulamanın sebebi Yahudilerin, iyi hıristiyanları kendi kutsal inançlarından döndürmeye çalışmaları olarak belirtiliyordu. Bütün yahudiler, hangi yaş ve cinsiyetten gelirse gelsin buna uymaya zorunlu kılındı. Yanlarına altın ya da gümüş eşyalar almaları yasaktı. Ülkeyi terk etmeleri için tanınan süre dört aydı. Bu sürenin dolmasına rağmen, ülkede kalanlar olursa idam edileceklerdi. Aynı şey yahudileri evlerinde saklayanlar için de geçerli olacaktı. Kararnameyle ilgili ilginç bir rastlantı da, İspanya'dan son çıkış tarihi olan 31 Temmuz'un yahudiler'in matem ve oruç günü olarak kabul ettikleri Tişa beAv'a denk gelmesiydi. Tişa beAv, Kudüs'te bulunan Beth Amikdaş'ın M.Ö. 580 ile M.S. 70'deki yıkılışının tarihiydi.
Kararnamenin ilanının ardından yahudiler hızla Kuzey Afrika'ya, özellikle de İslâm ülkesi Magrip'e geçmeye başladılar. Önemli bir kesim de Portekiz'e geçerken, Hollanda ve İngiltere'ye yönelenler oldu. İskandinavya'ya gidenler de vardı. Osmanlı Türkiye'sinden ise yahudilere iş ve vatandaşlık hakkı tanındığı haberi gelmişti, ama Türkiye uzaktı. Buna karşın özellikle elit diplomat, zanaatkar, tüccar, bilim insanları ve din bilginlerinin başını çektiği sayıca önemli bir ekip Türkiye'ye yöneldi.
Portekiz'e geçenler, önlerindeki beş yıl içinde daha acı süreçlerle karşılaşırken, Kuzey Afrika'ya geçen birçok kafile çöllerde vahşi hayvanlar ya da doğal koşullar dolayısıyla telef oldu. Hollanda, İngiltere ve Türkiye'ye gidebilenler ise en şanslılardı. Süreç içinde yaklaşık 200,000 kişi İspanya'yı terk etti. Bir yıl sonra da 1493 de II. Ferdinand'a ait olan Sicilya topraklarından yaklaşık 30,000 yahudi atıldı.
Yahudiler'in İspanya'dan kovulması deneyimini 1497'de de Portekiz geçirdi. Portekiz Kralı I. Manuel, Aralık’ta yayınladığı kararnameyle; yahudilere dinlerini değiştirme ile ülkeyi terk etme arasında bir seçim yapmalarını emretti. Dinini bırakmak istemeyen ve can güvenliğinden endişe duyan birçok yahudi, ikinci şıkkı tercih etti. Böylece XII.yy'da İngiltere'nin başlattığı, XIII. yy'da da Fransa'nın devam ettirdiği Batı Avrupa'nın yahudilerden temizlenme süreci büyük ölçüde tamamlanmış oldu. Portekiz'i İspanya'dan ayıran bir özellik de, aynı yıl bütün Müslümanları da ülkeden kovması oldu.
Kararnamenin ilan edildiği yıl olan 1492'de, yine I. İsabel'in finansmanıyla batıya doğru giderek Hindistan yolunu arayan Kristof Kolomb, Amerika'yı keşfetti. Avrupa'dan bu yeni kıtaya göçler başladı. Hollanda ve İngiltere'ye geçen yahudiler arasından bir kesim de bu göç dalgasına katıldı ve kıtadaki ilk yahudi cemaatleri Sefaradlar, yani İspanyol ve Portekiz asıllı yahudiler tarafından başlatılacaktı.
Dikkatle irdelendiğinde; Müslümanlar ve İslâm devletleri tarafından sahiplenilen ve korunan yahudilerin Müslümanlara karşı olan ezeli düşmanlıkları, apaçık bir ihanet ve insan olmadıklarına bir kanıttır. Türkiye’de “Sabetayist”, Avrupa’da ise “Konverso” olarak tanımlanan yahudi dönmeleri, yaşadıkları ülkeyi ele geçirebilmek için dinlerini değiştirebilmekte ve amaçlarına ulaşabilmek için ellerinden geleni ardına koymayarak, her türlü kötülüğün, fitnenin ve gerginliğin bayraktarı olabilmektedirler. Bu sebeple kendilerine "Marrano", yani “domuz” benzetmesi yapılarak, yaşadıkları her yeri kirleten bir “pislik” muamelesine muhatap olmuşlar ve olmaktadırlar. Ancak Müslümanlar, Avrupalılar gibi düşünmeyerek onlara insan muamelesi yapmış ve içten içe fıtratsal domuzluklarından vazgeçmeyerek, amansız hainliklerine devam edip, dünyaya hükmeden devletlerimizi yıkabilmiş ve hunharlıklarından asla vazgeçmemişlerdir.
Avrupa’daki dönme “Konverso”’lar, nasıl “Hıristiyan sapkınlar” olarak tanımlanıyor ise, Türkiye’deki “Sabetayistler” de, “Müslüman sapkınlar” dır.
Yahudiler onursuzdur ve onlar için her şey paradır. Hz.İsa’yı para karşılığı ihbar eden yahudiler, sıkıştıkları anda veya aleyhlerindeki herhangi bir tehlikeyi bertaraf edebilmek için insanları ve iktidarları ya para ile satın almaya çalışır, ya da ekonomik veya asketi şantaj ve tehditlerle korkuturlar. Geçmişte olduğu gibi günümüzde dahi bunun birçok örneğini görebilmekteyiz. Ancak paraları ile Sultan Abdülhamit’i satın alamadıkları gibi, Kral Ferdinand’ı da satın alamamışlar, “İspanya’da kalabilmek için para teklif eden yahudilerin, yine para karşılığı krallarına ihanet edebilecekleri” öngörüleri ile, Kral Ferdinand’ı etkileyememişlerdi.
Günümüzdeki herkesin ve devletlerin de temel almaları gereken bu “altın görüş”, asla hafızalardan çıkarılmamalı, gerek yahudi, gerekse dönmelerine hiçbir şart ve koşulda güvenilmeyerek, mutlaka düşmansı bir uyanıkla takip edilmelidirler.
Biri de olsa, yahudinin yaşadığı her ülkede, mutlaka huzursuzluk, gerginlik, ihanet, fitne ve karışıklık vardır. Çünkü onlar insan değil, “Marrano”’durlar…
Türkiye başta olmak üzere; ne zaman dünyadaki hükümetler, halklarının değerlerini, onurlarını ve bağımsızlıklarını yahudilere peşkeş çekip paraya tahvil etmezler ise, muhakkak küresel barış sağlanacak, hak ve adalet hakim olacak, tüm gerginlikler, işgaller ve katliamlar son bulacaktır.
29 Ocak 2009 Perşembe
Tebrikler Sayın Başbakan Erdoğan...
Davos Ekonomik Zirvesindeki oturumda katil Şimon Perez’in gözlerinin içine bakarak, Müslüman bir Türk’e yakışır onurlu ve yiğit duruşunuzdan şahsınızı kutluyor, Osmanlı’nın geriye dönüşünü yansıtan “haksızlığa meydan okuyan tavrınızın” Müslüman Türkiye milletini şahlandırarak motive edeceğini, düşmüş alınlarını yeniden kaldırarak izzet ve şerefe kavuşturacağını bilmenizi istiyorum.
Artık barbar hiçbir gücün karşımızda duramayacağına imanen inanıyor, mazlum ve mağdurların umudu olan lider Türkiye’nin dönüşünün canavarlara korku, dostlara ise bir güç katacağından, bir kez daha şükranlarımı sunuyorum.