Allah'ın dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Allah'ın dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2010 Pazartesi

İnsanoğlu ne kadar akılsız ve ahmak…

İçinde her şeyin cereyan ettiği dünya gibi namütenahi geniş bir laboratuara sahip insanoğlunun yaşadığı süreli hayatı muhakeme edemeyip, körü körüne birilerinin yahut batıl fikirlerin ardına takılarak tutsak olmaları, ne kadar akılsız ve ahmak olduklarına açık bir delildir. Aklını kullanamadıktan sonra aklın olması ne ifade eder? Yoksa akıllarını kullanabilecekleri özgür bir iradeleri bulunmadığından mı zilletten sakınamıyorlar?

Bir saniye sonrasının belirsizliğini kabul ettikleri halde kozmetik üründen ibaret geçici makam, şöhret, para ve iktidar hırslarını dizginleyemeyip, kendilerinden daha üstün addederek fayda ve hidayet verici sandıkları çıkarcı fırsatçılardan menfaat veya himmet umabilmeleri, kadersel değilse nedir? Sahip olunanların lütuf ya da lanet olabileceğini kestiremeyenlerin iddiaları ancak çöpsel döküntülerdir. Aklın bilimsel tanımının tüm kurallarına haiz ve görsellikte başarı elde etmiş olanların gerçeğe odaklanamamalarının sebebi “benlik” olabilir mi? Oysa akıllıya “ben” yakışmayacağı her ne kadar tartışılmaz ise de, maalesef kariyerleri, unvanları, popülariteleri ve kazanımları sanki akıllı oldukları bir rehber yanılgısı doğurduğundan kendileri gibi sefihsel kitleleri peşlerinden sürükleyebilmektedirler.

İster din, ister bilim, ister siyaset, ister askeri, ister sanat, isterse medya alanlarında olsun sultalaştırılan kimselerden hakkaniyet ve erdemlik beklenemez. Benlikleri kabartan şan, iltifat ve övgüler böbürlenmeye, dolayısıyla hata ve yanlışı reddetmelerine neden olmaktadır ki böylece en dahi bilgeler, liderler, âlimler veya kahramanlar olarak tanrılaşma süreci başlamakta, mezara kadar bir daha geri dönüşü olmamaktadır.

Hâlbuki Hz. Ömer; “Benim için insanların en sevimlisi, bana hatalarımı hediye edendir” diyerek, makamı, gücü ve egemenliği ne olursa olsun her şeyden önce yaratık bir insan olduğunu özenle vurgulamış, hilkatteki diğer eşlerinden hiçbir farkı olmadığını, aksine yükümlülüğünden dolayı onların efendisi değil hizmetkârı olduğunun altını çizerek, bizzat yaşamına geçirmiştir.

Yaklaşık 100’e yakın ülke dolaşıp ticari temaslarda bulunmuş, Türkiye gibi kavramsal katliamların, fikir çatışmalarının, baskı ve dayatmaların, hoşgörüsüzlüğün, müsamahasızlığın, çıkarcılığın, yasakçılığın, aldatıcılığın, fırsatçılığın, egoistliğin ve düşmanlığın olduğu bir devlete ve tavana rastlamadım. Evet, totaliter ideolojisi adına halkına hasım bir devlet ve taşeron efendiler Türkiye’yi kuşatmış, tarihin hiçbir döneminde özgüvenini yitirmemiş ve aşağılık bir komplekse kapılmamış halkımız, birbirine zıt düşünce ve inançların yoğun baskısından melezleşmekten, dolayısıyla neyin doğru veya yanlış, iyi veya kötü olduğunu sorgulayamama köleliğinden kurtulamamıştır.

Tecrübelerim ışığında gerçeğe hedeflenmemle birlikte insanların değil, Yaratıcı’mın nezdinde makbul olmaya gayret etmiş, asla bir fayda yahut zarar sağlamaya güçleri bulunmayan insanların hürmet ve tazimlerini iterek, doğruluk ve dürüstlükten asla taviz vermemeye çalıştım. Zannın, kusur araştırmanın, ayıpları deşifre etmenin ve arkadan çekiştirmenin günah oluşu ve insanlıkla bağdaşmamasından ötürü ısrarla kaçınmış, inandığım değerlere ve insanlığa zarar veren kimseleri engelleyebilmek maksadıyla yüzde yüz emin olduğum gerçekleri uyarısal bir açıklamayla duyurmayı vazgeçilmez bir görev addettim. Çünkü çeşitli menfaatler pazarlığında haksızlık ve tertipler karşısında göz yumarak; ne inancıma ne de güvenen insanlara ihanet edip, dilsiz bir şeytan olmaktan sakındım.

Allan nezdinde makbul olan bir kimseye bütün insanlar yüz çevirse ona bir zarar gelir mi? Allah indinde makbul olmayan bir kimseye bütün insanların saygı ve ikramı ona bir fayda sağlar mı?

Unutulmamalıdır ki önemli olan fani kişiler değil, baki değerler ve kitlelerin erdemleşmesini sağlamaktır.

Yalancıların, riyakârların ve bozguncuların itibar gördüğü Türkiye, artık özüne dönmeli; şeref, dürüstlük, cesaret ve adaletle yâd edilen atalarıyla özdeşleşmelidirler.

Kadavra milliyetçiliği yerine insan milliyetçiliğini temel almayan toplumlar, hayvanlar gibi birbiriyle dalaşmaktan, bozgunculuktan, katletmekten ve horlayarak yakıp yıkmaktan vazgeçmezler. Çünkü onlar için vicdanlı bir insan olmak değil gaddar bir ırk önemlidir. Kadavramsı hiçbir milliyetçi düşünce, İslam’la bağdaşmadığı gibi başka bir dinle de örtüşemez. Çünkü din, insani değerlerin var olma amacı ve çekirdeğidir.

İyonluların balıktan, Darwinistlerin maymundan ve MHP’lilerin de kurt’tan geldiğine inanmaları, evrimci anlayışların nasıl hayvanlara özendiklerini orta koymakta, bundan dolayı insanca sevgi, merhamet ve barış içinde yaşamak yerine hayvanca üstünlük güdüsü taşıyarak, sadece vahşice saldırmak ve kendilerinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımak istememektedirler. İşte CHP ve MHP’nin açılıma karşı direnmelerinin altında yatan gerçekte budur. Önemli olan insan olmak değil, ya Türk ya da Atatürkçü olmak zorundasın…

Milliyetçilikle İslam’ın birbirine düşman düşünceler olduğu gerçeği istikametinde MHP’nin ilkelerini savunan kimseler, asla Müslüman değillerdir. Atalarımızı örnek aldığımızda milliyetçi de değillerdir. Sadece kurtçu evrimcilerdir. Zaten İslam hasmı olmalarından ve Müslümanlıktan tiksinmelerinden ataist CHP’yi muhatap bile almıyorum. Irkçı akıllarına çok güvenip akıl seviyesini aşamadıklarından dolayı vahiy ve ilhamdan mahrum kalmışlar, insani değerleri de sindirememişlerdir.

Bir toplumu ırkıyla değerlendirip ötekileri dışlamaktan daha kötü davranış ne olabilir? Hangi ırkın daha üstün olduğunu kadavra zihniyetiyle hükmedenler yüzünden sevgi ve barış doğranmadı mı? Yaratıcı’nın dilediği gibi insanları farklı bölgeler ve milletlerde yaratmasına nasıl bir akıl sınıflandırma yapabilir? Şüphesiz hayvani akıllar…

“Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” Hucurât 11

İnsanı insan yapan ve diğer yaratıklardan ayıran en önemli özellik, sorgulayabilmesi, yaşadığı hayatla fikir ve inançlarını örtüştürebilecek bir kıyaslayamaya gitmesi ve tutkusunda haddi aşmamasıdır. İdol bellediği kendi gibi yaratığa tanrısal imani bir bağlılık göstermemesi, hata ve kusurlarını sahiplenmemesi, gerçek amacını dikkatle takip etmeyip bedenen sağlıklı olduğu halde ruhen özürlü davranması, onun akli muvazenesi konusunda gerekli ipucu vermektedir.
Neredeyse herkesin bukalemun misali sürüngenlere dönüştüğü öyle bir dünyada cebelleşiyoruz ki, lehine sandığının aslında seni yok etme emelleri taşıyan samimiyetsiz bir canavar olduğunu idrak edemiyor, öldürmekten beter mahvettiğini kavrayamıyoruz.

Pazar günü göz attığım masonik bir mafya kanalında program yapan Ruhat Mengi adlı gazeteciyle ilgili “Bir bakan ve bir gazeteci” başlıklı yazımda, kendisinin sinsi bir Türkiye düşmanı olduğunu açıklamış, Türkiye’ye olan güvensizliğinden, Müslüman kimliğinden, gelenekleri ve görüntüsünden nefret ederek, borç-harç içinde doğumlarını dahi İngiltere’de yapıp, kızlarının gelecek garantilerini İngiliz vatandaşlığında tercih kılarak, hırs ve ihtirasından değil Türkiye’yi, dünyayı bile yakabilecek bir karakterde olduğunu izah etmiştim. Sözde Türkiye sevdalısı imajı ve ahkâmıyla halkımız karşısına çıkıp, sırf Müslüman referansından ötürü hükümete ve irtica adına Müslümanlara çatabilmesini takdirlerinize bırakıyor, amaçlarından emin olmadığınız riyakârlara kesinlikle güvenmemenizi, dolduruşlarına gelmemenizi ve sözlerine itibar etmemenizi dikkatinize sunuyorum. Çünkü zerrecik bir zehri dahi neslimizi yabancılaştırmaya ve merhametten yoksun bırakmaya yetmektedir.

Azılı mason, bölücü ve vahiy düşmanı Ruhat Mengi’yi dizginleyebilmek için babası Mehmet Ünaldı’nın muhafazakârlığını öne çıkarmaya çalışan bazı köşe yazarları öyle ahmak ve bilgisiz bir karmaşa içindedirler ki; birçok peygamberin babaları, eşleri, çocukları ve en yakın akrabalarını nasıl hidayete ulaştıramadıklarını ve kâfirlerle işbirliği yaparak peygamberleri öldürmek istedikleri, ayrıca hidayete ulaştıracak olanın sadece ve sadece Allah olduğu gerçeği ayetlerde de sabitken, neden Ruhat Mengi gibi bir ajan-provokatörü söz dinleyebileceği hezeyanıyla meşrulaştırmaya çalıştıklarını anlamakta zorluk çekiyorum. Acaba Mengi, Türkiye’yi seven özde bir Atatürkçü, milliyetçi ve tabii ki Müslüman olmadığına göre kimdir?

Herkes üstüne yüklenen görevi yapmakta, kötülüklerin elçisi şeytan yok olmadığı müddetçe de bu gidişe mani olunamayacaktır. Bırakın saldırsınlar, bırakın küfretsinler, bırakın savaşsınlar, bırakın kinlerini kussunlar… Peki, sen niye kendini onlara beğendirmek için dinini, vatanını ve değerlerini eğip büküyor ve münafıkça bedel biçebiliyorsun?

Uluyanların ulumalarına dik durmayıp sinerek yanlarında yer edinebilmek arayışında olanlardan daha onursuz ve kişiliksiz kim olabilir?

Ezana dahi tahammül edemeyen CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal’ın büyük bir keyif ve dikkatle izlediği Cübbeli, onun hidayete gelebileceğini iddia etmektedir. Acaba Cübbeli peygamberlerden üstün mü ki ömrü vahye sövmekle ve savaşmakla geçmiş, milletini bölmek, kırmak ve zulmetmekle harcamış yaşlı ve zorba Baykal’ı, Firavun misali ölümüne bir kulaç kala imana kavuşturacak? Üstelik Firavun’un ölüm anındaki imanı bile Allah tarafından kabul edilmemişken!

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” Furkan.44

İnsanların Allah’ça tayin edilmiş ırkları, dinleri ve inançları ne olursa olsun öncelikle erdemli ve faziletli olup olmadıkları önem taşımalıdır. Her yaratığın doğuştan ölümle nişanlanarak dünyaya geldikleri unutulmamalı, fıtratsal ırklar, dinler ve inançlara tahammül gösterilmeli; ateist olan, ineğe tapan ya da anıtkabire gidip Atatürk’ten yardım umanlar horlanmamalı, doğruya kavuşabilmeleri temennisinde bulunarak hüsnüniyet içinde hak ve hukuka riayet edilmelidir. Ama her kim inancından veya ırkından dolayı seni aşağılıyor ve saldırıyorsa, asla boyun eğmeyip İstiklal mücadelesi vermenin de en tabii hak olduğu unutulmamalıdır. Hiç kimse diğerine kendini beğendirmek ve hoşnut etmek zorunda değildir. Böyle kimseler özgüveni olmayan ve inancında kararsız asalaklardır ki, zaten barbarlığı cesaretlendiren ve egemen kılanda bunlardır.

Bırak kimin neye inandığı ve hangi ırka mensup olduğu arayışını, sen kimsin ve nesin önce ona bak…

“Başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancıyız.” Montaigne

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” Hucurât. 13

8 Ocak 2010 Cuma

İmamı olmayan Müslüman ülke…

Sürekli din-dışı ideolojilerin insaniyeti ve vicdanı bitiren onca aldatıcılığının üzerinde durarak insanları aydınlatmaya çalışmış, ancak vahiy adına seküler düşüncelerin dolaylı taşeronluğunu üstlenen hurafecilerin çirkin amaçlarını ve nefsi çıkarlarını vurgulamamın da Müslümanların vahiy dışında hiçbir dedikodusal rivayete inanmamaları hususunun vahyi bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Unutulmamalıdır ki Allah, “anamız ve babamız aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik etmemizi” emretmiştir.

“İngiltere’yi karıştıran imam” başlıklı bir haberde, Afganistan’da savaşan İngiliz askerlerine “Nazi” benzetmesi yapan bir imamın bölgede hunharca katledilen Müslüman ölümlerine dikkat çekmek için bir protesto yürüyüşü düzenleyeceğini, yürüyüşün de Afganistan’da ölen İngiliz askerlerin anısına düzenlenen törenlere ev sahipliği yapmakla ünlü bir kasabada gerçekleştirmeyi planladığını açıklaması, nasıl bir muhakeme ise, İngiltere’yi ayağa kaldırdığı yazılıydı. Sırf Müslüman oldukları ve iktidara gelememeleri adına vahşice kıyılan Müslüman çocuk, kadın ve yaşlılar; İngiliz halkını ayağa kaldırmıyor da, yapılmayı düşünülen protesto yürüyüşünün infial oluşturması; tartışılmaz olan İngiliz barbarlığının açık bir kanıtıydı.

Gerek İngiliz, gerek ABD, gerekse ittifak güçlerinin ölen işgalci askerleri ceset torbalarında memleketlerine götürüldüklerinde akıtılan gözyaşları, neden istila ettikleri topraklarda canavarca öldürdükleri insanlar için de dökülmüyor ve vicdanlar sızlamıyordu? İşte seküler inancın şeytani düzeni, sadece kendilerini önemsediklerini ve dışındakileri virüs misali topyekûn yok etmek istediklerini ortaya koyan bir anlayış olarak, dünyadaki yığınlarca meşru kabul edilmesi, zaten kıyametin ta kendisidir.

Allah adına ve İslam’a karşı nefret öyle had safhada ki, İsrail ordusuna ait köpekler bile “Allahuekber” diyenlere saldıracak şekilde eğitilmekte, kendileri yetmezmiş gibi köpekleri de Müslümanları parçalamaya yönlendirmektedirler.

Hiç kimsenin diğerinin üzerinde bir tahakküme kalkışmaması, adaletsel düzenin ve insanlığın olmazsa olmaz öncelikli koşuludur. Ancak İslam düşmanı emperyalist güçlerin izinde yürümeyi ve onların rızasını kazanmayı bir itibar ve şeref addeden gölgeler, her ne inancın üyesi olurlarsa olsunlar özlerini yitirmiş ikiyüzlü sapkın oportünisttirler.

Söz konusu haberin altında yapılan yorumlara göz atmış ve içlerinden “çerkez” rumuzlu bir yorumcunun “Böylelerine din adamı denir. Cübbeli'yle Fethullah gibi riyakârlar görsün Müslüman İmamı!” sözleri, üzerinde ısrarla durduğum ve taraftarlarına anlatmaya çalıştığım ama bir türlü ikna edemediğim gerçeği özetliyordu. Öyle anlaşılıyor ki müritler, önderlerini imam değil hatadan münezzeh tanrı gördüklerinden olsa gerek, böylesi bir savunma direnişinde bulunabilmektedirler…

Gücü, itibarı ve izzeti yalnızca Allah’ın ve iman etmiş Müslümanların yanında değil de, azgın ve sinsi düşmanların nazarında aramaları, neden İslam toplumlarının hor ve hakir kaldığına açık bir ispattır. Sözlerinden düşürmedikleri sözde peygamberlerinin vahiydeki hayatını değil de, özgü inançlarını destekleyecek hurafeleri rehber edinmeleri; tıpkı Hıristiyanların İsa’yı ve Budistlerin Buda’yı efsane peşkeşli akideleri gibi vahyi ve imanı maddileştirmiştirler.

Hâlbuki Hz. Muhammed, İslam’ın kendisine vahyolunduğundan itibaren güçlü münafık ve kâfirlerin hiçbiriyle pazarlığa oturmamış, vahye aykırı taleplerini yerine getirmemiş, egemenliklerindeki bir uzlaşıya yanaşmamış, yardım ve eğitim adı altında imanı materyalistleştirmemiş, önce kendi nefsinde şan ve debdebeden uzak kalarak, sadece Allah’tan emir olana yorumsal hiçbir katkı yapmayıp harfiyen itaat etmek suretiyle sözü, özü, teslimiyeti ve samimiyetiyle tüm insanlığa örnek olmuş, böylece İslam’dan başka bir düşüncenin eşitliği, hürriyeti, mutluluğu, güveni, hakkı ve adaleti sağlayamayacağını yaşamıyla kanıtlayarak, en azılı muhaliflerini bile İslam çatısı altında toplayabilmişti. O, onların egemenliği altındaki bir dini savunmamış, malını ve canını ortaya koyarak; onca eziyet, tehdit, sürgün, baskı, şiddet ve savaşı göğüsleyip, ölümüne mücadele etmişti.

Sorun sadece şöhret, para, iktidar, hocalık ve şeyhlik peşinde koşup din-dışı düzenlerin kucağına oturmuş bahsi konu önderler değildir. Vahyi kul ile Allah arasında gizli bir ibadet ve kültüre dönüştürerek, iftirasal söylentilerle gizli reforma uğratan başta laik ve Atatist devleti dinin egemenliğinden kurtarma misyon sahibi Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, tamamı aynıdır. Oysa İslam, bireyle birey, bireyle toplum ve toplumla devlet arasındaki ilişkileri tanzim edip hükme bağlamış bir ANAYASA’dır. Dolayısıyla her kim dini devletten, yani siyasetten koparmaya çalışırsa, o kâfirden yetmiş kez daha tehlikeli bir MÜNAFIKTIR. Karşı gelebilir, seküler düzenleri destekleyebilir, nefsine mağlup olabilirler ama şeytani fetvalarla aslı, Kur’an’ı değiştiremez, ayetleri eğip bükemezler…

Zaten en korkunç manipülasyon; bir kavramın, düşüncenin veya inancın içeriğini bozmak, amacından saptırtarak riyakâr yığınlar oluşturmaktır. İşte aklı ve vicdanı olmayan seküler düşüncelerin dini parçalayarak gruplara ayırıp kafası ve kalbi karışık topluluklar meydana getirmelerine yol açan güruhlar, katkılarıyla batıl anlayışları ve düzenleri üstün kılmaktadırlar.

“Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” En’am. 159

Neye inandığını ve ne için yaşadığını bilmeyen bir dünya da her şey etiketlenmiş, insan denen mahlûkatın fiziksel suretleri kalmıştır. Allah’a, anayasal kitabına ve peygamberlerine inanmayanlar bir yana, iman ettiklerini iddia eden önderlerin vahiyle davranışlarının tenakuzu, sorumlu oldukları Allah’tan değil de kendi gibi yaratıklardan korkarak; seküler düzenleri ve laiklik gibi birçok din-dışı düşünlere karşı dik durmayıp, üstelik barbarlara karşı direnen Müslümanları dahi en ağır bir üslupla eleştirerek katillikle yaftalamaları, sözde kılavuz edindikleri peygamberimizin cihadi mücadelesine bir hakaret ve doğrudan ayetleri de inkâra neden olmaktadır. Böylece Allah’ın ayetlerini, Peygamberimizin hayatını ve Kur’an’a muvafık hadislerini az bir dünya menfaati karşılığı satanlardan İMAM olabilir mi?

Onların nasıl ahlaksız bir sömürücü ve amelsiz bir münafık oldukları, hata ve yanlışlarındaki ısrarlarından bellidir. “Güzel ahlak hataları eritir. Suyun buzu erittiği gibi. Fena ahlak ta ameli bozar. Sirkenin balı bozduğu gibi.” Hz.Muhammed (S.A.V)

Yüce Allah, Al’i İmran Süresi 19. ve 85. ayetlerde buyurduğu üzere; hak din olarak emrettiği İslam’ı ve sizden İslam’dan başka hiçbir din aranmayacak hükmüne şeytan misali başkaldırarak, “dinler arası diyalog” gibi bağışlanamaz bir şirk, yetmedi İncil ve Tevrat’tan alıntılar katarak, vahiysel kutsalımız Kur’an’la pekiştirebilecek kadar hoyrat bir girişimde bulunabilmeleri, nasıl masonik düşüncelere hizmet ettiklerini ortaya koymuş, dolayısıyla onlarca övülerek ve namütenahi imkânlar sunularak, vahyi bozma ve tüyü yolunmuş sıska bir kaza dönüştürme çabalarıyla haçlıların müttefiki olma hakkını elde etmişlerdir. Neden din, ırk, düşünce ve ideolojiler kendi saflık ve içeriklerinde özgür bırakılmayıp illa birinin egemenliği altına sokulmak ya da desteğine ihtiyaç duyulmak isteniyor? Oysa hiç kimse ama hiç kimse, Allah’ın dinini Allah’a öğretmeye kalkamaz ve O’nun lağvettiği ve lanetlediğini meşrulaştıramaz…

Terör adına İslam’a savaş açmış gerek ABD, gerek Avrupa ve gerekse İsrail’in gözbebeği haline gelen İslam kimlikli fikir öncüleri, özellikle hilafetin önderi Müslüman Türkiye’nin yeniden cihadi şahlanmasının önünde kalkan olmaktadırlar. Böylece başsız kalan Mısır ve Ürdün başta olmak üzere iyice şımaran ve kuduran diğer Arap iktidarlar, Filistin Halkına dahi sahip çıkamamanın pespayeliği ve zilleti içinde haçlıların artığı ve esareti altında onursuzca hüküm sürmekte ama “en” gösterişli olabilme yarışlarında kendilerini adam sanabilmektedirler. Örneğin Arap âlemini fetvalarıyla yönlendiren İsrail yanlısı şeyh M. Sayid Tantavi'ye Müslüman yahut imam diyebilir misiniz?

Bir peygamberimizin, bir de utanmazların karmaşık hayatlarını kıyaslayın da; Müslüman olup olmadıklarına ya da imamlık gibi bir liyakate haiz olup olamayacaklarına öyle karar verin.

“Tok köpekten fena av beklenir” başlıklı yazımda da ifade ettiğim gibi, hem bedenen hem de nefissen tıka basa doymuş ama doyumsuzluk hastalığına yakalanmış din referanslı ejderhaları azdıran ve arsızlaştıran kulsal cemaatleridir. Şöhretli politikacılar, sanatçılar ve sporcular da aynı hastalığın vampirleri değil midir? Nasıl olur da onlardan şükretmeyi, eşit şartlarda paylaşmayı, kıskanç olmamayı ve az ile yetinmeyi bekleyebilirsiniz?

İslam gibi bir dinle şereflendirilmelerini kavrayamayanların nasıl maneviyatla hiçbir ilgilerinin bulunmayıp, tek amaç ve hedeflerinin maddiyat olduğu ittifak içindeki emperyalist dostlarından ve sürekli “para” taleplerinden anlaşılmaktadır. Oysa iman eden bir kimsenin kapısını para için çalmaya gerek yoktur. O, gerçekten imani bir teslimiyete ve insani değerlere sahip ise, tıpkı Hz.Ebubekir gibi varını yoğunu hayır yolunda harcar… Ancak cennetin yardımlarla satın alınabileceği ile ilgili fetvalar, birkaç liraya kolayca cennete girilebilineceği anlayışını mukim kılıyor ise; neden imani hükümlerin çöpe atıldığı, seküler düzenlere peşkeş çekildiği, magazinleştirildiği ve komedileştirildiği anlaşılmaktadır.

Hâlbuki Hz. Muhammed, eğitim ve yardım adı altında hiçbir sahabeden para istememiş, hadis ve ayetlerini bir bedele karşılık tutmamış, geçim gerekçesiyle çok kıymetli eserlerini paraya tahvil etmemiş, gösterişten uzak durulmasını ve israfın haram olduğunu buyurmuş, zengin-fakir, siyah-beyaz, köle-efendi, vali-işçi, sağlıklı-özürlü ayırımı yapmaksızın herkese eşit muamele yapmış, hukuk karşısında kâfir-Müslüman kayırımına girişmeksizin adaletle hükmetmiş, o günün çok zor koşullarında, hatta bileşim teknolojisi, medya ve okullar olmaksızın dini tüm dünyaya yayabilmişti. Kürke değil imani erdemliğe; gösterişe değil tevazua; söze değil öze; haksızlığa değil adalete önem vermiştir. Velev ki evlatları dahi suç işlemiş olsa, adaletten asla taviz vermemiştir.

Beğeni sendromu yaşayan Müslüman kimlikli erkek ve kadınlara kapak olabilmesi hasebiyle; Müslümanlığın nasıl paha biçilmez ebedi bir hazine ve itibar olduğunu Hz. Ömer, şu sözleriyle dile getirmişti.

Hz. Ömer; bir gün, Şam’ı ziyaret edeceği sırada ordusunun komutanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, kendisini karşılamak üzere büyük bir kalabalıkla tören hazırlamıştı. Hz. Ömer, seyahati esnasında kendisine refakat eden kölesinin devesi rahatsızlanmış ve kendi devesini kölesiyle paylaşıp, sırayla biniyorlardı. Uzaktan bakanlar, deveye binmiş köleyi halife, devenin yularını çeken Hz. Ömer’i de köle zannediyordu. Uzaktan Hz. Ömer’i tanıyan komutan ve aynı zamanda vali Ebû Ubeyde bin Cerrâh, hızla Hz. Ömer’in yanına gelerek; “Efendim, bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler, Müslümanların güçlü ve büyük halifesini görmek için toplandılar, size bakıyorlar, bu yaptığınızı nasıl izah edebilirsiniz? Sizi köle zannedecekler, küçümseyecekler” dedi. Komutanın bu komplekssel telaşı karşısında Hz. Ömer şöyle cevap verdi. “Yâ Ebâ Ubeyde! Senin bu sözünü işitenler, insanın şerefini, vasıtaya binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar. Biz daha önce zelil ve hakir bir kavimdik. Allahü Teâlâ bizleri Müslümanlıkla şereflendirerek yüceltti. Bundan başka şeref ararsak, Allahü Teâlâ bizi zelil eder, her şeyden aşağı eder.”

Hz. Muhammed ve Hz. Ömer’in imam olduğu bir dinde, söz konusu bedhah bezirgânların imam olabileceği nasıl düşünülür?

Eğer liyakat amelle değil de ilimle ölçülüyor ise; neden peygamberler üstü ilme sahip şeytana hürmet ve tazim göstermiyorsunuz da, ezberci çapulculara itibar ediyorsunuz?

“Ruhunu kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar.” Victor Hugo