vahiy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vahiy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Kur’an’ı tahrip eden tefsircilerdir…

Her toplumda, halktan üstün bilgi sahibi kimseler her ne kadar kendilerini “Alim” sıfatıyla yüceltseler ve tanrısal bir tazimle saygıda kusur edilmesine izin verdirmeseler de, Allah’ın yüce sıfatlarından biri olan alimliğe hiçbir beşer müstahak olamaz. Alim, “her şeyi çok iyi bilen” demektir.

Acaba yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizde mürekkep olsa, hatta buna yedi deniz daha eklense, yine de Allah gibi sözleri yazmakla tükenmiyor mu? Öyleyse nasıl oluyor da kendilerini alimlikle sınıflandırabiliyor ve arşa yüceltilmelerine fırsat verebiliyorlar?

Ramazan ayı münasebetiyle sert bir üslup kullanmaktan kaçınacak, Allah ve elçisi Hz. Muhammed’den başkasına saygı ve tazimde bulunulmaması mecburiyetini dikkatlere sunmaya ve her şeyin fevkalade açıklandığı ayetlerle bilgilendirmeye çalışacağım. Allah’ın sözünden başka bir kelam, sadece mugalâtadır.

Allah, içinde bulunduğumuz Ramazan Ayında indirdiği ayetleri, kendisine ümmi olarak seçtiği elçisi kanalıyla indirmesindeki maksat, ilmiyle övünerek yorumu sadece kendine mahsus anlaşılması meşakkatli bir vahyi değil, başta elçisi olmak üzere kullarının açık ve seçik anlayıp itaat etmesi ve ortaya çıkabilecek imtiyazın önünü kesebilmesi için özellikle Peygamberimiz Hz. Muhammed’i elçi tayin etmiştir.

Allah, Hac suresi 16. Ayette olduğu gibi birçok ayetinde; “İşte böylece biz o Kur’an’ı açık seçik ayetler halinde indirdik. Gerçek şu ki Allah dilediği kimseyi doğru yola sevkeder” buyruğuyla, Kur’an’ın hiçbir tefsirci ya da yorumcuya ihtiyaç duyulmayacak netlikte olduğunu ısrarla vurgulamakta, dilediği kimseyi doğru yola iletmenin de doğrudan kendi iradesine mahsus bir yönlendirme olduğunun altını çizerek, peygamberimizin bile hidayet verme gücü bulunmadığını birçok ayetle hükmetmiştir.

“Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kitap yine bu Kur’an olacaktı). Fakat bütün işler Allah’a aittir. İman edenler hala bilmediler mi ki, Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allah’ın vadi gelinceye kadar inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı ya ansızın büyük bir bela gelmeye devam edecek veya o bela evlerinin yakınına inecek. Allah, vadinden asla dönmez.” Rad 16

Allah ile eşdeğer konuma yükseltilenlerin doğru yola iletme ve hidayet verme güçleri, ümmetin, kendine rehber edindiği hoca, efendi, şeyh gibi sözde âlimlerce nasıl bir sapkınlıkla karşı karşıya olduğuna bir kanıttır. Mevki, ilmi ve konumu ne olursa olsun yaratılan her kul, sadece emirlere itaat etmek ve Allah iradesine kayıtsız bağlı kalmakla yükümlüdür. Yoksa sanıldığı gibi yalnızca Allah’a mahsus hidayet verme veya doğru yola iletme sorumluluğu hiçbir beşerin bulunmamaktadır.

“(Ya Muhammed!) Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lakin Allah dilediğini doğru yola iletir.” Bakara 272

Peygamberimiz vefatının akabinde türeyen yorumcular, Müslümanları önce mezheplerle ayrılığa düşürmüş, sonra cemaatlerle parçalamışlardır. İncil ve Tevrat’ta olduğu gibi Kur’an’ı özde bozamamışlar, ama hadis adı altında Peygamberimize iftiralar düzerek, vahiy yerine rivayetlerle kendi dinlerini inşa edip İslam kisvesi altında müminleri vahiyden uzaklaştırmışlardır. Dolayısıyla hiçbir mümin, vahyi parça parça ederek gruplara ayrılanlarla birlikte olmamalıdır.

“Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” En’am 159

“O azabın sebebi, Allah’ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.” Bakara 176

Neden vahyin emrettiği doğrultuda itaat eden peygamberimizi örnek almayıp da kendisinin söylemediği vahye aykırı sözleri hadis diye aktararak birbirleriyle atışanların asıl amacı, nüfuz edinerek nefisleri adına iktidar olabilmek ve din dışı rejimlerce kabul görebilmek için İslam’ı seküler düzenle ılımlı hale getirilmiş ve hümanistleştirilmiştir. Dolayısıyla rivayetlere dayalı hurafe savaşı yaşanmakta, birbirlerine ayetlerle değil dedikodularla üstün gelmeye çabalayarak, sözlerini ve yazdıkları kitapları bir bedel karşılığı pazarlayıp hem İslam karşıtlarınca destek bulmakta hem de sözde peygamber vekili olma ayrıcalıklarından söyledikleri her şeyin Allah katından olduğu iknasıyla vahyi biçmektedirler. Tıpkı Hıristiyan ve Yahudiler gibi apaçık olan vahye değil de kendi söyleyip yazdıklarına inanılmasını istemeleri, amaçlarının ne olduğunu ortaya koymaktadır.

“Andolsun ki sana apaçık ayetler indirdik. Onları ancak fasıklar inkâr eder.” Bakara 99

“Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!” Bakara 79

Kimileri doğrudan inkâr etmiyor, rivayetsel iftiralarıyla peygamberimiz üzerinden dolaylı bir inkâra yelteniyorlar. Oysa Kur’an’a muvafık olmayan bir hadisi peygamberimize atfetmek, en şiddetli bir fasıklıktır. Yeryüzünde bir fitne kalmayıncaya kadar savaşmalarıyla ilgili yüzlerce ayeti gizlemeleri bir yana, Kur’an’dan sadece bir şeyi gizleyip onu çıkarları uğruna peşkeş çekenlerin nasıl yakıcı bir azapla cezalandırılacakları, Allah’ın açık bir vaadidir. Laik rejimlere muhalefet yapmamak için Ku’an’ın tüm insanlara indirilmiş bir anayasa ve hukuk düzeni olduğu gerçeğini savunmaktan kaçınan Müslüman olabilir mi? Ayrıca Hıristiyan ve Yahudi dostlarının öfkelerini çekmemek için “Hak dinin sadece İslam olduğu ve insanlardan İslam’dan başka hiçbir dinin kabul edilmeyeceği, Hıristiyan ve Yahudilerin dost edinmemesi” ile ilgili apaçık ayetleri bile gizleyerek ya da çıkarsal yorumlara kalkışarak, İslam’ı Allah’a öğretmeye kalkabiliyorlar.

“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarını doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur, ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Bakara 174

“Allah, kendilerine kitap verilenlerden, 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!” Al-İmran 187

“De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Hucurat 16

Oysa kendilerini cennete kavuşturacak olanları nasıl bir akıbetin beklediğinden bihaber yığınlar, yalanların peşine takılacaklarına Kur’an’ı anlamaya çalışsalardı; hem dünyalarını hem de ahretlerini kurtarırlardı. Dolaylı yollardan ilim öğretmek ve hayır adı altında ceplerini ve kalplerini boşaltan sömürgecilere karşılık müminlerden hiçbir ücret talep etmeyen Hz. Muhammed (S.A.V); acaba onlar gibi neden İslam’ı öğretmek için ayet ve hadisleri bir ücret karşılığı satmadı, tebliğlerinde ücret talep etmedi, mescid veya öğrenci yetiştirilmesi için maddi bir istekte bulunmadı, münafık ve kâfirlerle işbirliği yaparak çıkar paylaşımı gütmedi, neden kendisine dinimize karşıma dilediğini verelim rüşvetini kabul etmeyerek savaşı tercih etti, cemaatinin çoğalması ve İslam’a artış olabilmesi maksadıyla ayetleri şirin göstermedi, neden Hıristiyan, Yahudi ve laklerin egemenliğinde değil de İslam egemenliğinde uzlaşma sağladı, keyfi bir saltanat sürmedi, böbürlenerek dolaşmadı, geçim telaşı taşımadı ve olduğundan başka görünmedi?

“(Resulüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.” Sad 86

Ahiretin dünya nimetleriyle elde edilemeyeceğine iman etmiş her kimse, hesapsız bir teslimiyetle Allah ve Resulünün emirlerine boyun eğer, Allah’tan başkasına dayanıp güvenmeyerek hükümlerini evirip çevirici bir tashihe kalkışmaz. Sanki Allah, bugünü hatta ilerisini bilmekten acizmiş gibi modernizeye uyarlanmaya çalışılan İslam, maddileştirilmiş, ancak para ve iktidarla ulaşılabilecek bir hedef haline getirilerek ancak para ile cennete kavuşulacağı ve İslam’ın hüküm sürebileceği çeşitli metotlarla zihin ve kalplere işletilmiş. Ne yazıktır ki inandıkları Allah’ın gücü ve yardımıyla değil de kalkındırılmış ve geçici güçle donatılmış kâfirlere uyularak İslam’dan uzaklaşmak suretiyle hüsrana uğranılmıştır.

“Ey iman edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, gerisin geriye döndürürler de, hüsrana uğrayanların durumuna düşersiniz.” Al-i İmran 149

Yüce Allah, Kur’an’ın anlaşılması ve yorumlanması için sadece ilim sahiplerine değil, tüm insanlığa gönderilmiş ve hiçbir yoruma gerek duyulmayan bir açıklama olduğunu buyurmuş olmasına rağmen; Kur’an’ı tekellerinde bulundurup herkesi kendilerine muhtaç kılmaya çalışan sömürücüler, tıpkı Allah misali bir alim ve caydırıcı güçlermiş gibi fayda ve zarar verebilme kudretinde bulunmakta, kendilerine uyanları cennetle müjdeleyebilmektedirler. Onlarsız Kur’an’ın anlaşılamayacağını, mutlaka tefsire ihtiyaç bulunduğunu, şifrelendirildiğini; ayetlerin ne zaman, nerede, ne için, hangi maksat, koşul ve ortamda indiğini, kimi kastettiğini, kendilerinden başkasının ayetleri yorumlayamayacağını, şifreleri aydınlatamayacağını, akademik kariyerin zorunluluğunu, mutlaka Arapça bilinilme gerekliliğini, günümüz şartlarının dikkate alınma mecburiyeti gibi şeytani bir fitneyle müminleri vahiyden uzaklaştırabilmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Bu (Kur’an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takva sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.” Al-i İmran 138

“De ki: Doğrusu ben, size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.” Cin 21

“O’nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.” Rum 22

Artlarına taktıkları milyonlarca insan, söz konusu çakma alimlerini öyle savunuyor ve hatalarını hediye edenleri dışlıyorlar ki, sanki taptıkları Allah değil de onlarmışçasına hatadan münezzeh bir kudretle yaftalıyorlar. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı nasıl rab edinmişlerse, onlarda farklı bir üslupla benzer duygu taşımaktadırlar. Her ne kadar Allah ve Resulünü referans olarak kullansalar da hüküm veren konumda doğrudan kendilerini mukim kılmaktadırlar. Dolayısıyla dinlerine ve kendilerine ihanet edenleri savunanların gerçekte kime iman ettikleri davranışlarıyla ortadadır. Peygamberimiz dahi bir günahkârı savunduğunda uyarı almış ve ne pahasına olursa olsun müdafaası yasaklanmıştı.

“Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.” Nisa 107

Rahip ve hahamların etkisinde kalarak İslam’ı fütursuzca ruhbanlaştıran fasıklar, kendilerini gizliden gizliye öyle konumlandırma cüretinde bulunmuşlardır ki, Peygamberlerden sonra müjdelenerek hiçbir sorguya çekilmeyecek, ölü değil diri ve Allah katında rızıklara mazhar olmakla yüceltilmiş şehidlerden dahi daha üstün oldukları savıyla; “Alimin mürekkebi, şehidin kanından üstündür” diyebilecek kadar haddi aşmışlar ve hadis diye Peygamberimizi kanıt gösterebilecek kadar ileriye gitmişlerdir. Öyleyse Allah, birçok ayetinden yolunda ölenleri överken, neden din adamlarını da aynı mevkide değerlendirmemiştir? Allah’ın müjdelemediği bilginleri, hangi delil, yetki ve vahiyle peygamberimiz ödüllendirebilmiştir? Acaba dini detaylı bilmek mi, yoksa kayıtsız itaat mi üstünlüktür? Melekler dâhil yaratıkların içinde en muazzam ilimle donatılmış, indirilen tüm kitapları ve Kur’an’ı en mükemmel hıfzetmiş ve cennette yaşamış şeytanı ölçü alırsak; ilminden dolayı üstün mü görülmelidir? Vayhedileni mi uymaları emredilmiş, yoksa şeytan misali yorum yapmaları mı?

“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” Ahkaf 9

“Hadis uyduranlar cehennemdeki yerine hazırlansınlar” Hz.Muhammed (S.A.V)

Peygamberimizi örnek alarak Allah yolunda azgınlara karşı cihad etmeyen ve yolunda şehid olabilmek için mücadeleden kaçınan bir bilge, gerçekten iman etmiş sayılır mı? Onların yükümlülüğü Allah’ın emirlerine şartsız riayet mi, yoksa Allah düşmanlarıyla işbirliğine girişip boyun eğmek ve sözde Müslümanların çıkarları için müsamaha göstererek Allah’tan daha iyi bildikleri sanıyla İslam’ı küfür düzenlerine peşkeş çekmek mi?

“Yoksa Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Tevbe 16

Sözde insanları doğru yola iletmek maksadıyla vahiyden yüz çevirenler; neden namazdan, oruçtan, hacdan ve bilumum emirden daha çok ve cennete tek gidiş yolu olan cihad’dan aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi sakınıyor ve kendilerine güvenen müminleri teşvik etmeyerek nefsi hoşnut eden hurafelerle kandırıyorlar? Vaazlarında cennetin ebedi bir kurtuluş ve hayat olduğunu söyledikleri halde; neden Allah yolunda ölmekten imtina ediyorlar?

“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.” Enfal 65

Peygamber görevinin doğru yola iletmek olmadığı ve sadece kendisine bildirilen emirleri tebliğ etmekle sorumlu olduğu birçok ayette açıklanmış iken; onlar kim ki peygamberlere dahi verilmemiş bir görevi ve gücü üstlenebilmektedirler? Allah isteseydi herkesi imana getiremez miydi? Allah’ın takdir etmediğini onlar mı yapacaklar? Oysa başkalarını imana getireceklerine neden yoldan çıkmışlarını fark edemeyip vahyi ayaklar altına alıyorlar? İşte yoldan çıkanlara uyanlar da zan ve rivayetlere inanmalarından aynı akıbeti paylaşacaklardır.

“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tabi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.” En’am 116

Allah’tan başkasından korkup emrolunduğu gibi mücadele etmeyenleri rehber edinenler bilmelidirler ki, İslam’a hizmet adına kurulan tuzaklara düşmekten kurtulmanın tek yolu, vahyi okuyup anlamalarıdır. Bu temel bilgiye sahip olmaları akabinde izledikleri kılavuzlarının nasıl yalancı ve saptırıcı olduklarını anlayacak, defalarca tövbe edip Allah’tan af dileyeceklerdir. Allah’a ait olan bir dine hiçbir beşer, menfi yahut müspet bir fayda veya zarar veremez. Eğer gerçekten öncülerine değil de Allah’a iman etmişler ise hesap değil teslimiyetin tek kurtuluş olacağı hidayetine ulaşacaklardır.

“Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur, din de yalnız O’nundur. O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” Nahl 52

Ey Müslümanlar!

İlimlerinden ya da iktidarlarından dolayı farkında olmadan rab haline getirdiğiniz insanların peşine düşmeyiniz. Kalplerinize şüphe ve tereddüt kazandıran, Allah’ın güç ve mutlak iradesinden yüz çevirten, emirlerine itaati savsaklattıran, haksızlıklar karşısında susturtan, sinsice ahireti değil dünyayı cazip kıldırtan, hayır ve yardım adı altında iktidarlarını güçleştiren, Allah’ın apaçık hükümlerini tefsirleriyle zorlaştıran ve amacından saptırtan, vaazlarıyla hurafeleri yol gösterten, rivayetlerle ayetleri deştiren, doğru yola iletme ve hidayete erdirme gücünü kendinde gören, Allah’ın lanetlediği düzenleri meşru saydırtan, Allah’ın adına cihad etmekten kaçınan, kâfirlerden medet uman, bir saniye sonrası meçhul debdebeli yaşamları için ayetleri az bir bedel karşılığı pazarlayan ve çıkar sağlayan, öldürülmek yahut hapsedilmek korkularından seküler rejimlere muhalefet etmekten kaçınan, İslam karşıtlarıyla dost olanları ne dinleyin ne de tefsirlerini okuyun…

Eğer gerçekleri kavrayabilme hidayetine ulaştığınızda, şüphe yok ki önünde saygıyla eğildiğiniz ve tenine dokunabilmek için yarıştığınız o zatların suratlarına tükürecek, yazdıkları kitapları ve Kur’an’ı bozabilmek gayesiyle yaptıkları tefsirleri yırtıp atacak, böylece apaçık bir aydınlanma olan Kur’an’a eğileceksiniz…

Ancak kiminiz, sözlerimden dolayı kıyasıya eleştirecek, önderleriniz gibi ilmimi sorgulayarak karalayacaksınız. Ne derseniz deyin, yeter ki Allah’tan başkasını Rab edinmeyin ve Peygamberiniz nasıl vahye uymuş ise sizde uyun. Unutmayın ki Allah, Peygamber ve Kur’an diyor, ruhbanlık misali nefisleri galebe çalanları aracı kabul etmiyorum.

“İşte onun için sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır.” Şura 15

13 Eylül 2010 Pazartesi

Evet” neyin yüzdesi?

İnsanlıklarını inkâr etmeyenlerin;

Kölelikten kurtulmak isteyenlerin;

Erdemliği ve ahlakı savunanların;

Hak ve adalet taraftarlarının;

İslam ve barış düşmanlarına karşı kendilerini adayanların;

Muhakeme yetisine sahip olanların;

Atalarına ve şehitlerine sadakat gösterenlerin;

Din ve namuslarını koruyanların;

Prangaları kıranların;

Hiçbir gücün zincir vuramayacağı kahramanların;

Ergenekon ve pkk’ya dik duranların;

Hainlerin cezalandırılmasını talep edenlerin;

Rütbeli ve cübbeli devrim muhafızı diktatörlükleri bertaraf etme yanlılarının;

Dini ve ırki bölücüleri ortadan kaldırmak isteyenlerin;

Acımasız vahşileri toplumdan dışlayanların;

Vicdan taşıyanların;

Putperestliğe son verecek düşünce sahiplerinin;

Yaratıcı Allah, kitabı Kur’an ve peygamberine itiraz etmeyenlerin;

Şeytani güçlerden korkmayanların;

Çocuklarının istikballerini dert edinerek; dine, vatana ve millete hayırlı bir nefer yetiştirenlerin;

İnsandan değil Allah’tan korkanların;

İnsan kisvesine bürünmüş yaratıkların lanetsel şerlerinden sakınanların;

Din ve bilimin vahyin bir emri olduğuna inananların;

Haksızlık, adaletsizlik ve eşitsizliklere karşı savaşanların;

İnanç, düşünce, ırk, kılık ve kıyafetleri saygı ve hoşgörüyle özümseyip tahammül edebilenlerin;

Despot güçlerin şantaj, baskı, tehdit ve saldırılarına teslim olmayanların;

Haksızlıklar karşında susarak dilsiz şeytana dönüşmeyenlerin;

Canlarından üstün tuttukları evlatlarını “Peygamber Ocağı” olan TSK’ya gönderen ebeveynlerin dinleri gereği kıyafetlerinden dolayı oğullarının şehit olmadan önce ziyaretlerini engelleyen faşist düşmanlara karşı çıkanların.

Kimilerine göre belki abartıyorum ama referandumdaki “evet” yüzdesi; esareti, onursuzluğu ve amansız CHP diktatörlüğünü kırabilecek bir basamak olabilmesi açısından her ne kadar önem taşısa da Allah’ın lanetlediği, önlerine ve arkalarına set çekip kalplerini mühürlediği yığınlara yapabilecek bir şey yoktur. Çünkü geçmişte olduğu gibi mucize görseler de doğruyu kabullenmezler…

“Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların ayetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir.” A’raf. 146

Yine de şükürler olsun…

25 Nisan 2010 Pazar

Önyargılı mühürlülerle uzlaşabilinir mi?

Einstein der ki “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur.”

İnsani düşünce, duygu ve muhakeme yetisini bitirip tüketen önyargı, sanıldığından çok daha korkunç virüssü bir egoistlik olup; tarafsızlığın, barışın, doğrunun, iyiliğin ve fedakârlığın yegâne düşmanıdır. Farklı düşünce, inanç, ırk ve ideolojilerin insani haklar temelinde uzlaşabilmesi, ancak yıkıcı benliği tanrılaştıran önyargıdan kopmalarıyla mümkündür. Dürüst ve adil olmayı asla sindiremeyen, derin inanç taşımayıp sadece kendi çıkarlarını gözetenlerin baskıcı kıskançlıkları ve ulaşmaya çalıştıkları tanrısal hedefleri her ne kadar akla, mantığa ve vicdana aykırılık teşkil etse de, kadersel mührün tartışılmaz bir gerçeğini kanıtladıkları ortadadır.

Üstün ve hür sandıkları akıllarıyla özgür iradeye sahip olduğunu zanneden özellikle eğitimli insanların düşünce, duygu ve makamlarıyla ortaya koyduğu yargılar, nasıl bencil birer sefil oldukları ve kendilerinden başka hiç kimseye yaşam ve iktidar hakkı tanımak istemedikleri, amaç ve davranışlarından anlaşılmaktadır. Aslında onlarla işbirliğine girişip uzlaşmak bir yana, müzakere bile beyhudedir. Çünkü isteseler de söz dinlemez ve doğruda buluşmaya yanaşmazlar. Bütün bu delillere rağmen yine de ibret alınamamakta, dolayısıyla yanlışsal felaketin peşinde koşulabilmektedir.

“Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye. 23

Sözleri ile zihin ve kalplerinde sakladıkları niyetler restler de açığa çıkmakta, kökü olmayan pis bir ağaç misali yalpalanarak devrildikleri halde kölesel taraftarlarınca ayağa kaldırılabilinmektedirler. Toplumsal bir barış, eşitlik, hak ve adalet karşıtı benliklilerin yaldızlı sözleri, muhakeme edebilen idrak sahibi insanları değil aptal ve yığın olmakla aşağıladıkları tutsak köleleri etkilemekte, böylece odunsu varlıkların umut tacirlikleri devam edebilmektedir.

Milletimizi şoka sokan acımasız ve hain sakandalar, ideolojik ve ırkçı bölünmeler her gün yeni boyutlarla gelişmelerini sürdürürken, hala Anayasa Mahkemesi, HSYK, Parti Kapatma ve Askeri Yargı’da yapılmayı düşünülen Anayasa Değişikliğine karşı çıkılması; gerek CHP gerek MHP gerekse BDP’nin halkın eşitliğine, birlik ve beraberliğine ne denli hasım olduklarını belgelemekte, dolayısıyla yalnızca milletimizi değil tüm kardeş, komşu ve dost ülke insanlarını da güçsüzleştirip emperyalizmin esareti altına sokabilmektedir. Türkiye Halkı geçmişindeki bütünlüğe ulaşmamasına müteakiben ne Filistin’de ne Irak’ta ne Kafkasya’da ne de Afganistan’da akan kanlar durdurulabilir, eşkıyaların hüküm sürdüğü dünyada ne huzur ve güvene ne bağımsızlığa ne de refah bir hayata kavuşulabilir.

Türkiye’de güçlü bir bütünlük tesis edilmez, hak ve adalet sağlanmaz ise; bölgede ve dünyada caydırıcı bir söz sahipliği mümkün olamaz, bir avuç İsrail’in hegemonyasından kurtulunamaz. Hem bölgedeki barış, hem ekonomik kalkınma, hem bağımsızlık, hem de refah ve güvenli bir hayat, ancak Türkiye’deki istikrara odaklıdır. Ancak ülkemizdeki kutuplaşma ve fitne öyle cehennemsi ki, her an bir iç savaşın doğabilmesi vahiy ve fizik kanunlarının kaçınılmaz bir gereğidir.

İdeolojik ve ırkçı bir devlet ile farklı inanç ve etnik köklü milletin birbirini yok etmeye yemin etmişçesine iktidar savaşı verdiği bir ülkede işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, ayırımcılık, adaletsizlik ve gaddarca işlenen suçlar önlenebilinir mi? Önce eşit bir hukuk ve adalet, birlik ve beraberlik, sevgi ve saygı, tahammül ve sabır, yardım ve dayanışma dirlik kazandırıp motivasyonu körükleyeceğinden, aşılması zor görülen tüm sorunlar kolayca giderilir. Önce adalet, tekrar adalet, bir daha adalet…

İnsani değerler yerde sürünürken, adalet ayaklar altına alınmışken, putperestlik ve din-dışı ideolojiler çağdaşlık makyajıyla tavan yapmışken, insanlar inanç ve ırklarından dolayı aşağılanırken, suçlar meşrulaştırılmışken; anayasa değişikliğine tepki gösteren statükocu Baykal ve Bahçeli, nasıl oluyor da işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk argümanlarını işleyebiliyorlar? Allah aşkına! Bu sefil oportünistçilerin kısmi de olsa halkın egemenliğini ve eşit adaleti sağlayacak değişikliği engelleyebilme çabalarına kanabilecek kadar aptal mıyız?

Parti üyeleri arasında insan gibi muhakeme edebilen ve hissedebilen insanlar yok mu ki, kendilerini ve halkını amansız diktatörlerin hışmından kurtarabilecek değişiklik aleyhine ahkâm kesebilen işbirlikçi liderlerine destek sağlayabiliyorlar?

Her şeyi en iyi bilen bilge tavırlarıyla Anayasa Değişiklik paketini ya meclisteki entrikalarla geciktirmekte ya da AYM tehdidiyle iptal edilebilmesi için gizli pazarlık ve faaliyetlere koyulabilmektedirler. Eğer halkın iradesine güvenip saygı duysalardı, halkın kararını engelleyici bir girişimde bulunmaz, şartsız ve oyunsuz teslim olurlardı. Ne var ki tüm bu gelişmelere rağmen güvenmedikleri halktan oy alabilmekte, harami ve ihanetsel temsilciliklerini sürdürebilmektedirler. Onların güvenmediği halkın onlara oy verebilmesini de takdirlerinize bırakıyorum. Referanduma hayır, seçime evet!

Söz konusu anayasa değişikliğiyle ilgili maddeleri Ak Parti Hükümetinin hazırlamasına karşı çıkan sefillere sorum odur ki; madem halkın seçtiği meşru bir hükümetin anayasa düzenlemesini sindiremeyerek bu kadar tepki gösteriyorlar; neden devletimiz Osmanlının anayasasını reddedip, 538 ve 544 yıllarındaki Justinyen Yasalarını, Roma Hukukunu, Fransız ve İsviçre Kanunlarını kutsal bir rehber edindiler? Ayrıca, Yaratıcı Allah’ın yasalarını çağdışı ve gerici addedip, neden daha önceki Justinyen Yasalarını ilerici, aydınlatıcı, düzen ve adalet sağlayıcı bir hukuk yaptılar? Ne var ki aydınlıktan korkanlar, karanlıktan korkan çocuklardan çok daha zavallıdırlar.

Dün gece meclisi izlediğimde; muhalefetin gerekçelerine ve manipülasyonsal argümanlarına öyle hayret ettim ki, onları seçenin bu millet olamayacağı sorgusu içinde düşünürken, hatırıma uyuşturucudan yakalanan sözde gönüllerin kralı ve ülkemizin sanat elçisi Tarkan hayranlarının “Türkiye seninle gurur duyuyor” gösterileri geldi.

Uyuşturucu kullandığı ve pazarladığı deşifre olan bir suçludan hayranları gurur duyabiliyorsa; neden Deniz Baykal, Devlet Bahçeli ve Abdullah Öcalan’dan gurur duyulmasın ve kurtarıcı bellenmesin?

Müslüman kimlik ve düşüncesinden dolayı hükümete karşı düzenledikleri ihanetsel sözde cumhuriyet mitinglerinin tertipsel bayraktarları CHP, MHP ve PKK; sanırım yine bir araya gelerek Anayasa Değişikliğine karşı miting düzenler, hapisteki Ergenekon, Kafes, Balyoz gibi darbeci terörist taşeronlarının bıraktıkları yerden devam ederler. Totaliter devlete egemen CHP ve MHP, anıtkabire yürüyüş düzenleyip şikâyetlerini Atatürk’e dile getirirlerken, PKK’lı BDP’de Apo’nun huzuruna çıkıp tekmil getirirler.

O gün ADD’li, ÇYDD’li PKK’lı ve kurtçu ülkücü yığınların mitinglerdeki “Namaz kılan gençler istemiyoruz, Türkiye laiktir (dinsizdir ) laik (dinsiz) kalacak, İslâm’a geçit yok” sloganları, referandum kaygılarından dolayı anayasa değişikliğiyle ilgili düzenleyecekleri mitinglerde söylenmeyeceklerini düşünüyorum. Silahlı darbeyle başaramadıklarını yargı darbesiyle aşabilecekleri hesabını yapan Tapınak Şövalyeleri, bakalım Anayasa Mahkemesiyle referandumu engelleyebilecekler mi?

Herkes ikrar etmelidir ki ülkede tek bir diktatörlük vardır, o da Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktatörlüğüdür. Muhalefet, silahlı ve cübbeli oligarşi ve yandaş terör gruplarının mücadeleleri de söz konusu insafsız diktatörlüğün yıkılacak ve halkın yetkili kılınacak olmasıdır.
Artık alışılagelen “İrtica geliyor, din eğitimi yapılıyor, laiklik elden gidiyor, Cumhuriyet tehlikede, Cumhuriyetin anlayışıyla oynuyorlar, Atatürk ilke ve inkılâplarını tahrip ediyorlar” propagandasının yerini dini açılımlar almış, vahiy, vicdan ve adalet düşmanı ve halk cellâdı Deniz Baykal, Kutlu Doğum Haftasını kutlayarak inanmadığı ve hakaret ettiği Hz. Muhammed (SAV)’e saygılarını sunabilmiştir. Ne gariptir ki gerek yüksek yargı gerekse Genelkurmay da bu söylemleri kullanmaktan özenle kaçınmaktadır.

“Keşke Anadolu Müslüman olmasaydı” düşüncesinin ucube aydınları, üstün yaratılmış insanı alçak yaratıklara dönüştürerek, doğrudan ve bağımsızlıktan uzaklaştırmış, yalana, isyana, teröre ve kötüye ulaştırabilmişlerdir. Böylece sinsi Baykal, Bahçeli ve Öcalan’a duyulan ilgili ve kayıtsız teslimiyet, maalesef ayrılığı ve lâneti daha da derinleştirmiştir.

Müslüman milletimizi kuşatıp işgal edenlerle adil bir uzlaşmaya gidebilmenin imkânsızlığı, dün olmadığı gibi bugünde, gelecekte de söz konusu değildir. Çünkü hak ile batıl ya da doğru ile yanlış bir arada barınamaz, kuduruk statükonun herhangi bir yetkiyi halka devretmesi umulamaz. Nefsi çıkarlardan arınmamış bir önyargıdan iyilik değil ancak kötülük yahut barış değil savaş beklenir…

Sekülerizm veya Nihilizm felsefesi güdenlerden insani bir vicdan, barışçıl bir uzlaşma, adil bir paylaşım ve tarafsız bir adaletin mukim kılınabilmesi söz konusu değildir.

Ha onlarla uzlaştınız, ha şeytanla…

Yaratıcısına asi bir kimse, kendi kendinin ışığı olamadığından şeytanın karanlığını ışık zanneder. Ancak gerçeği ışık edinenler hem bu dünyada hem de ahrette kurtulanlardır.

Meclisteki tartışmaları dahi maskelerinin altındaki çirkinliklerini aydınlatmaya yeterlidir…

3 Nisan 2010 Cumartesi

Önce kim olduğunu öğren…

Fizikken insan görünümünde ama benlikken şeytan olmuş yığınların cirit attığı modern dünyada iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayırabilmenin zorluğu insanlık kargaşasını doğurmuş, dolayısıyla yaratığı insanlaştıran özellikler silinerek, yaratıcı tanrılığa payeleştirmiştir.

Günümüz seküler, din-dışı tüm düşünce ve pozitivist bilimi üreten Antik Yunan uygarlığı, çözemedikleri olaylar karşısındaki zorluklarını somut doğa olaylarına bakarak aşmaya çalışılırlardı. Ancak felsefelerine tamamen ters araştırmalarını yaparlarken, hani neredeyse yaptıklarından utanır ve teorilerindeki korkunç çelişkiyi felsefi bombardımanlarla gizlerlerdi. Çünkü onlara göre edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen benliksel bilgiydi.

İnsanoğlunun nefsini fevkalade etkileyen ve çağdaş hüviyet kazandıran yaratıcılık hırsı biyolojik ruhsuz bir beyni ve tanrısız bir fiziği odaklandırmakta, böylece insanın bir yaratık değil özgür ve egemen tanrısal bir akıl ve irade sahibi olabileceğini hezeyanlaştırmaktadır. Tanrı, ruh, melek, cin ve şeytan gibi göksel varlıkları ya tamamen ya da kısmen inkâr etmeleri, sınırlarını daraltmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirmeleri, benliksel kompleksin egemen olabilme ihtirasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillere şahit olmalarına rağmen inkârsı fikirlerindeki ısrarcılıkları, yine de gerçekleri saklamaya yeterli olmamaktadır. Ne de olsa yaşadıkları dünyayla ilgili somut bilgiler “ikinci sınıf bilgi”, nazari aleminin ütopik düşleri ve karşılığı olmayan teori, felsefe ve anlayışları ise “birinci sınıf bilgi” olarak kabul görmekte, böylece yaratıcı olabilme vasfına ulaşılarak “beyinci tanrısal” varlıkları sürebilmektedir. Onlar için önemli olan bilginin hakikat ya da hilâf değil, beyin hücreleri çalıştırılarak mı yoksa vahiysel mi elde edildiğidir.

Oysa insan olmalarına rağmen; neden bizzat içinde yaşadıkları gerçek hayatı muhakeme edemiyor, hiçbir dayanağı ve yaptırımı olmayan abartıların peşine takılıp gören bir kör, duyan bir sağır ve hissetmeyen bir kalbe sahip yaratık olabiliyorlar? Bir an olsun otokritik yaparak kendini, gelişmeleri, düzenleri, her türlü olayı tattıkları ve gözlemledikleri dünyayı hiç sorgulamıyorlar mı?

“Mutlak İrade”’ye karşı “özgür irade”’yi egemen bir yaptırım gibi kullanmaya çalışan benlik, Yaratıcıyla olan iradesel savaşında kozmetik üründen öte temelde hiçbir şeyi keşfetme ve değiştirme başarısı gösterememiş, pozitif bilime, evrim teorisine ve seküler psikolojiye sığınarak, tüm çaba ve teorilerine karşın kadere olan mahkûmiyetinden asla kurtulamamış ve kendini darmadağın eden olumsuzlukları engelleyememiştir.

İnatla Yaratıcıya karşı üstün gelebilmek için birçok düşünce ve hipotezler üretmiş, lâkin hiçbirini pratik yaşamda hayata geçiremeyerek mağlup olmaktan sıyrılamamıştır. Vahiy ile bilimi birbirinden ayırabilecek kadar akıllara ve gerçeğe aykırı davranmaları nefisleri azdırmış, inananlar dahi tuzağa düşerek, kendilerini güçlü ve iradesel görmek suretiyle ahkâm kesebilmişlerdir. Benlikleri şeytana dahi pabuç çıkaracak bir hadsizlikle öyle azmış ki boya ve badana yeteneklerini yaratıcılıkla özdeşleştirebilmişlerdir.

Bunca düşüncelere, eğitimlere, yasalara ve bilime karşılık; neden olumsuzlukların, musibetlerin ve kötünün önüne geçilemediğine dair tatmin edici açıklamalar yapılamayıp çözümler üretilememekte, dolayısıyla Yaratıcıyı, vahyi ve kaderi reddeden tüm anlayışların çöpsel yığınlar olarak, kümbetsel beyinlerde dolgu malzemesi vazifesi gördüğü ortaya çıkmaktadır.

Vahyin tüm açıklığıyla vurguladığı; ölümü, eceli, hastalığı, kaybı, yoksulluğu, kötüyü, korkuyu, suçları, felâketi ve vahşeti durduramayan sözde yaratıcı bilim ve seküler düzen; bırakın bütün bunları, en sıradan olumsuzlukların bile önüne geçememekte, buna rağmen benliklere hitap eden teorileriyle toplumları etkileyebilmektedirler. İnsan için en keskin son ve en acı yaşam olan ölüm, hastalık ve ecel karşısındaki acziyeti, şüphesiz muhakeme edebilen akıllara somut bir ipucudur. Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor ve eceller belirlenemiyor ise; öyleyse seküler düşüncelerin ve pozitivist bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?

Antik Yunan uygarlığının zirveye çıkıp en çok geliştiği dönemler Kral İskender yönetiminde olmuştur. Yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan İskender, babası Filip’in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, Antik Yunan kültürünü batıda Makedonya’dan doğuda Hindistan’a, kuzeyde Fergana’dan güneyde Mısır çöllerine kadar yaymış ve günümüz seküler düşünce ve batı medeniyetinin temelini atmıştır.

Bir gün İskender, seferden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl istekler ki hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz” acziyeti karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmış.

İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını ya da tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden farksızdır. Fıtratı gereği; palyatif ve sürekli olmayan güçlere, cazibelere, makamlara ve rütbelere, benliklerini azdıran ödül, başarı ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları gerçekleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları; mal, sağlık ve can gibi ağır bedeller ödemelerine dek uyanamamaktadırlar. Gerçi ani şokla uyansalar da acı dindikten sonra yine uykuya dalabilmektedirler. Neden fikirlerinde meydan okudukları Yaratıcı Allah’a ve kâinatsal kadere karşı güçlerini kanıtlayamıyorlar?

Benlikleri tahrik edip baştan çıkaran “özgür irade” iddialı seküler temelli anlayışlar, “Mutlak İrade” ve kaderi reddetmelerine neden olsa da insan için her şeyin bittiği o en keskin son olan ölüm, geçici de olsa geride kalanları etkileyebilmekte, böylece geçici görsel kıymetlerin dayaksızlığı kanıtlanabilmektedir. Bununla beraber her ne tedbir alırsa alsınlar, etraflarını saran binlerce musibetlere karşı çaresiz kalıp zararlarından kurtulamamaları iddialarını çökertmekte, o inanıp güvendikleri yaratıcı bilimin, makamın ve zenginliğin fiziki yaşamda kalıcı hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bilime ve felsefeye dayalı yaldızlı ve makyajsı abartı ve gösterilerin yığınları etkileyebilmeleri, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün iradelerce seçilememesinin bir delili oluyor ki; bu durumda yaratıcı bilim safsatası, insanoğluna icat ettirilen en dehşetsi yalandır.

Neden teori ve felsefelerindeki iddialarını gerçekleştiremiyor, insanlara vaat ettikleri o aydınlık, zengin, mutlu ve güvenli tekdüze yaşamı sunamıyorlar? Allah’a kul olmayı bir esaret addedip, kendilerine kul yapmayı bilim ve aydınlıkla özdeşleştirebiliyorlar. Neden halkın tamamı kendileri gibi şan ve şöhrete, zenginliğe, güvene ve her türlü haklara sahip değiller? Saltanatlık, dokunulmazlık, soyluluk ve özgürlük; sadece kendilerine mi? Her ne kadar tanrılığı oynasalar da yaşamın gerçekleri yalancı olduklarını belgelenmekte, bu sebeple laik ve putperest yönetimlerin bertaraf edilmeleri kaçınılmaz hale gelmektedir.

Söze değil eyleme ve yaşadıklarınıza bir bakıp kendinizi onlarla kıyaslayın ki sizi yaratan ve yöneten Allah’a mı, yoksa onlara mı kulluğun daha akılcı ve gerçekçi olduğunu anlamaya çalışın.

Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez…

Kimisi adaletsizlikten, kimisi haksızlıktan, kimisi yoksulluktan, kimisi işsizlikten, kimisi borçlardan, kimisi güvensizlikten, kimisi umutsuzluktan, kimisi ahlâksızlıktan, kimisi hastalıktan, kimisi kalkınamamaktan, kimisi suçlardan sürekli şikâyet etmekte, idare edenleri suçlamaktansa; neyle idare edildiklerini yahut hangi düşünceyle yönetildiklerini hiç sorgulamayarak, köklü bir çözümden yana tavır alınmamaktadır. Sadece birkaç dakikalık muhasebe bile; savunulan ve uğruna yollara düşünülen örneğin çağdaşlık, laiklik ve Atatürkçülük gibi din-dışı düzenlerin, şikâyetlerin hangisine çare üretebildiğini ve kökten ne verebildiğini tahlil eder, dolayısıyla yaşamsal sırrın engellenemez sıkıntılarının gerçek sebebi öğrenebilinir. Barış, sevgi, eşitlik, adalet, hukuk ve uygarlık adına dayatılan düşüncelerin; bazen acı, bazen hüzün, bazen dehşet içinde yaşanılan olumsuzlukların hangisini önleyebilmiş ve dualitiye son vererek talepleri karşılayabilmiştir? Gerçekte toplumları hangi düşünce ve ilkelerin mağdur ettiğini sorgulamayıp sadece kişi merkezli anlık suçlamalarla çözüme kavuşabilmek mümkün değildir.

Güvenilip, iktidara taşınılan her partinin daha beter bir politika uyguladığı ve ihanete uğramanın arkasında yaratığı yücelten seküler rejime bağlı bir yönetimin sergilendiği gerçeği hiç düşünülüyor mu?

Unutmamalısın ki sen yaratık bir insansın ve kendin gibi herhangi bir kul tarafından güdülecek düşünce ve anlayışlara rağbet etmemelisin.

Ancak kim olduğunu öğrenebilirsen, o peşine takıldığın sefil yalancılardan ve hidayet dağıtıcılardan kurtulabilirsin.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar…

İsviçre'deki ''minare'' referandumuyla ilgili davul misali gürlemeler, şovdan ibaret hiçbir değeri ve yaptırımı olmayan sirksel gösterilerdir. Sözde Müslüman ülkelerin, Hıristiyan ve Yahudi egemenliğinde dinler arası diyalogu ve medeniyetler arası ittifakı geliştirip pekiştirme taraftarı olan dini cemaat ve hükümetler; İsviçre’nin referandumundan duydukları elem rahatsızlıklarının altında camilerin minarelerden yoksun bırakılması veya ezan okunması değil, gizli amaçlı hedeflerine ulaşamama endişesi yatmaktadır.

Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.

Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.

Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?

Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.

Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?

Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.

Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…

İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?

Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.

Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…

Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…

Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.

Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?

Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…

Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…

Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?

“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda

3 Ekim 2009 Cumartesi

Ruh ve İrade…

Zihinsel ve duygusal etkileşimlerin fiziğe dönüşü, ruhun programı doğrultusunda kabiliyet kazanmakta, bireyi, toplumu veya evreni özgür veya cüz’i iradenin değil, mutlak iradenin yönetip yönlendirdiği, bizzat yaşanılan hayattan da anlaşılmaktadır.

Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziki sonuçlar çıkarsa da, onları doğuran, olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, irdeleyen ve muhakeme edebilen her aklın kabul edeceği bir yargıdır. Hiçbir cisim enerjisiz hareket edemeyeceğinde fizikte var olamaz.. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh, girdiği cisme hayat kandırdığı gibi, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamın kolaylaştıran bilimin üremesine de etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.

Tıpkı ruhsuz biyolojik bir beyin, kalp veya bedenin leşsel bir değer taşıması misali! Tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesi iradesel değil, tamamen kaderseldir.

Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi, ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında akılcı teoriler; iddialarındaki savlar gereği düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürmeli, dolayısıyla özgür iradeyi egemen kılmalıdır. Fakat müdahaleden kurtulamayarak dilediği bir başarıyı yakalayamıyorsa, o bir çöpten farksızdır.

Ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür.

İradenin özgür olamayışı, her türlü hata, yanlış, kayıp ve acının temel nedenidir. Eğer irade, mutlak iradenin takdirini değiştiremiyor ve olumsuzlukları gideremiyorsa, özgür olabilmesi mümkün değildir. İnsanın yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği dikkatle araştırıldığında, ruhsal gerçeği keşfedecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.

İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu akılcı düşünce, aslında bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin mutlak irade olduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve bütünlükler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil, ruhun mutlak yaptırımındandır. Özgür ve etkin addedilen beynin varlığı, hiçbir zaman gerçek yaşama yansımamakta ama öyle sanılmaktadır.

İnsan, gövdeyle ruhun bütünleşmesinden meydana gelmiş bir yaratık olarak, gövde aşikâr, ruh gizli, gövde fani, ruh ölümsüzdür. Yaratıcı Allah’ın ruhsal olduğu düşünülürse, ölümlü cismin değersizliği ve ruhun da ölümsüzlüğü bilinebilecektir.

Şu halde, bunlardan her birine mahsus olmak üzere iki türlü hayatın varlığı anlaşılmaktadır. Gövdeyi temsilden fani ve fiziki olan bu dünya hayatı, ruhu temsilen sonsuz olan ahiret hayatının, yani Yaratıcı’nın varlığıdır.

Fani hayat doğmakla başlar, ölmekle biter. Ancak sonsuz olan ahiret hayatı böyle değildir. Ruhun gövdeden ayrılmasıyla bu hayat başlar. Zaten uykuya daldığımız her gün ruhun gövdeden geçici süreyle ayrılmasıyla ölümü tadıyor ve takdir edilmiş ecelin süresine kadar ruh tekrar gövdeye salıverilerek yaşam sürüyor. Ölümsüz olan ve yok olmayan sadece ruhtur. Çünkü ruh, her türlü düşünce, bilgi ve eylemin merkezi olup, mutlak iradeyi temsil etmekte ve kendine yüklenen görevi ifa ederek gövdeyi yönlendirmektedir.

Ruhun gövdeye veya maddeye hâkim olması, fiziğin tamamıyla ruhun emrinde ve onun arzularına göre işlev kazanmasıyla hayat canlanmaktadır. Bu halde, ölen bir adamın ruhu, emrindeki adamları dağılmış bir kral gibidir. Artık onlara emirler vermeye ve bu emirleri infaza muktedir değildir. Ruh artık hiçbir şey kazanamaz, programı doğrultusunda o ana kadar iyi veya kötü ne yüklenmiş ise, onunla kalır. Gövdenin işlevini tamamlayıp yok olmasından sonra ruh, kıyamete kadar bekleyeceği yer olan berzaha intikal eder ve mahşer günü çürümüş veya yok olmuş bedenlere tekrar nüfuz ederek, beklenen dirilme gerçekleşir.

Orada kendisi için alınmış karar gereği ya acılar ve ızdıraplar, yahut neşe ve mutluluk içinde geçiş yapacağı ebedi hayat için açılacak kapı olan mahşeri bekler.

Ruh ve ruhun gövdeyle olan alâkasındaki sır, Yaratıcı, ruh ve yaratık arasındaki ilişkinin “bir bilgi”’ye göre programlanıp düzenlenmesiyle orantılıdır. Bu sırla ilgili düzenek her ne kadar tahmin edilebiliyorsa da, insanlara çok az bilgi verilmesinden ötürü içeriğini bilebilmek imkânsızdır. Zaten iman, kayıtsız-şartsız Allah’ın iradesine teslimiyettir.

Ruh, gövdeye ve organların bütün zerrelerine, hücrelerine ve en ince liflerine kadar hayat vermektedir. Bu yüzdendir ki, gövdeden çekici bir güzellik, zindelik ve sıhhat fışkırmaktadır. Gövde her an ruhun bu feyiz ve iyiliğine muhtaçtır. Bu kesilirse yaşam biter, çirkin ve iğrenç bir hale dönüşerek çürüme başlar. Tıpkı susuz kurak bir çöl misali! Yıldırımın da ruhsal bir enerji olarak yağmuru yağdırıp maddi ve ölü olan dünyayı canlandırarak, fiziksel hüviyet kazandırması, her şeyin nasıl ruhsal dürtüye ihtiyacı olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun gibi kâinatın her zerresi ruhla canlanmakta, Allah’ın iyilik ve yardımına muhtaç kalmaktadır. “Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm

Ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların ve organların herhangi bir işlev kazanabilmesi mümkün değildir. Ruh bütün organlara nüfuz ederek harekete geçirmekte, zihinsel, duygusal ve fiziksel yetenekleri programı dâhilinde açığa çıkarıp ya yükselterek başarıya ya da aşağılayarak zillete tutsak etmektedir. Sadece insan değil, kâinatta vuku bulan her olay, ruhsal bir etkileşme ve güdü sonucu kabiliyet kazanmakta, menfi veya müspet hadiseler ve fiziksel oluşumlar meydana gelmektedir. Ancak ruhu reddedenler, sınırını daraltanlar, esinti zannedenler veya hafife alanlar, sığ ve dar düşüncelerinden dolayı hiçbir gerçeği kavrayamıyor, muhakeme edemiyorlar. Çünkü kim olduklarını bilmiyorlar.

Ruhla gövdeyi, tıpkı bilimle teknolojiye benzetiyorum. Ruhun gövdeyle birleşmesinden nasıl insan, hayvan, bitki veya soyut ve somut diğer canlılar oluşuyorsa, bilimin teknolojiyi doğurmasından da eşya türemektedir.

Ruh bilimi, bilim de teknolojiyi üretmiştir. Ruh, akıl ve bilim göksel, cisim, madde ve teknoloji de görseldir. Bu yüzden bilim, ruhun, yani Yaratıcı’nın etkisinde varlık göstermektedir. Nasıl ki bilimin olmadığı bir yerde teknoloji var olamıyorsa, ruhun olmadığı bir beden veya maddede de bilgi, fizik ve canlılık var olamaz.

Rasyonalizm gereği din ile bilimi farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirenler; ruhla gövdeyi, akılla beyni, mantıkla duyguyu ve dolayısıyla Yaratıcı ile yaratığı birbirinden ayırarak egemenlik paylaşımı yapmaktadırlar. Neden? Ya dine, vahye ve Mutlak İrade’ye tahammül edemeyip egemenliğini kabul etmek istemediklerinden ya da cehaletlerinden!

Einstein, “Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı” olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir. “Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Ayrıca Einstein; “Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor” tespitiyle, ezberciliğe ve deneyciliğe karşı çıkmıştır.

Acaba, evrimci lâik bilim adamları, gerçekte bilim adamları olmadıklarından mı, Yaratıcı’ya ulaşmak yerine şeytanla dostluğu tercih ediyorlar? Söz konusu güruhlar, Einstein’in beyin büyüklüğünü ve hücre sayısını hesaplayarak onu yücelteceklerine, neden Einstein’in düşünce ve fikirlerine itibar etmiyor, keşiflerindeki gizemi irdelemiyor ve onun gibi Yaratıcı’nın mutlak iradesine inanmıyorlar?

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi secdeye kapandılar. Fakat iblis, secde edenlerle beraber secde etmekten imtina etti.” Hicr. 28-31 Tıpkı günümüz evrimcileri gibi!

Ruh, insan gövdesine kalpten girerek tüm organları kuşatır. Ruhun gövdeyi idare ettiği merkez kalptir. Kalbin, gövdenin her zerresine kan pompalayarak hayatiyet kazandırmasının fiziksel işlevinin yanı sıra, ruhsal niteliği çok daha önemlidir. Çünkü organların, özellikle beyin, göz, kulak, burun ve diğer uzuvların duyusal etkileşmeleri tamamen ruhsaldır. Duygular her ne kadar kalpten yansıyorsa da, kalp görsellikte kan pompalayan fiziksel bir aygıttır. Örneğin; beynin sinirsel işlevi veya diğer organların durumları gibi!

Araf Süresi 179. ayetinde buyrulduğu üzere; “Onların kalpleri vardır, ancak onlarla gerçeği kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır, lâkin onlarla işitemezler.”

Örneğin; kimi insanlara domuz kalbi nakledilerek arızaları geçici olarak giderilmektedir. Bu durumda, tıpkı beyin gibi, eğer mutlak olan fiziksel kalp olsaydı, o insan, domuz gibi hissedecek ve onun gibi duygular taşıyacaktı…

Tanrı referanslı Hıristiyan ve Yahudiler "özgür irade"yi, Müslümanlar da "cüz’i irade" ve "külli irade" ikilemiyle yaşamla örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunarak, “Mutlak İrade’’yi ya inkâr etmekte ya da yetkisini sınırlandırmaktadırlar. Ateistler haklı olarak şu soruyu sorarlar: ’İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Tanrı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?’ Bu yüzden tapınılan Tanrı’nın ve vahiysel dinlerin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediğini düşünen ateizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaç duyarak, gerçeğin "ne olduğu" arayışında mantığa başvururlar. Her ne kadar ne olduğunu bilmeseler de!

İlâhiyatçılar, bazen "insan özgürdür, yaptığından o sorumludur" diyor, bazen de "Tanrı özgürdür, her şeyi O kontrol eder" diyorlar!

Hangisi doğru; insan mı, Tanrı mı?!?

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laftan anlamıyorlar!” Nisa. 78

Hıristiyan ve Yahudi ilâhiyatçılar; Tanrı’nın gökyüzüne yerleştiğini ve yeryüzü yönetiminin insanlarda olduğunu iddia ederek, mutlak iradeyi, yani kaderi kökten reddedip özgür iradeyi savunmak suretiyle insanoğlunun egemen bir gücü, dilediğini yapabilecek ve seçebilecek iradeleri bulunduğunu varsayarlar. Tek tanrılı semavi dine mensup olduğunu söyleyenlerin iradesel bir özgürlük adına vahye karşı bilimi, yani aklı ve fiziği üstün kılarak, insanı egemen bir güce kavuşturma çabaları, maddi fiziğin çekicilik yanılgısından ileri gelmekte, dolayısıyla şeytan misali benliklerini yüceltmelerinden, sözde inanıp taptıkları Yaratıcı ile aynı tahtı paylaşmak istemekten hiçbir sakınca görmemektedirler. O halde sıkıştıklarında ve dara düştüklerinde neden dualar ederek Yaratıcı’dan yardım talep ediyorlar?

Hâlbuki egemen hiçbir varlık, din ve anlayış; yönetim ya da egemenlik hakkını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez ve yetki vermez. Bu, egemenlik hakkının vazgeçilmez ve tartışılmaz temel bir kuralıdır. Aksi takdirde egemenlik olamaz. Vekâlet, ancak yönetmek ve denetlemekte aciz olanların ihtiyaç duydukları bir yetkidir. Üstelik Yaratıcı’nın, yaratığı ile iktidarı paylaşabilmesi veya cüz’i de olsa ona bir hak tanıyabilmesi, kadersel düzeni tahrip edebilecek kıyametsi bir karışıklık oluşturup tüm sistemi çökertebileceğinden; nasıl bir mantıkla özleşebilir? Düşüncede geliştirilip hayata uyarlanamayan hiçbir teori ciddiye alınmamalı, mutlak surette karşılığı aranmalıdır. İnsanlar yaratık olmalarından dolayı kuldurlar, Yaratıcı’nın ruhuyla yaşam sürmelerinden, ne ögür ne de cüz’i bir iradeleri mevzubahis olamaz. Ancak onun dilemesiyle düşünebilir, keşfedebilir, başarabilir ya da aksine müstahak olunur.

Ruh ve irade; Yaratıcı Allah’ın kadersel düzeni dâhilinde varlık sürdürmekte, hiçbir yaratık başıboş bırakılmayarak, O’nun yazgısıyla hayat sürmektedir. Bunun da en açık delili, yaşanılan hayattır. Yeter ki okunabilsin…

Aşk ve tazim; şüphe ve tereddütsüz bir teslimiyettir.

“O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Sonra onun zürriyetini nutfeden (men),dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz
!”
Secde 7.8.9

“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan.30

“Güneş katlanıp dürüldüğünde; Yıldızlar kararıp döküldüğünde; Dağlar sallanıp yürütüldüğünde; Gebe develer (başıboş) salıverildiğinde; Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde; Denizler kaynatıldığında; Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde; Diri diri toprağa gömülen kızlara sorulduğunda, "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?”diye; (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında; Gökyüzü sıyrılıp yerinden oynatıldığında; Cehennem tutuşturulduğunda Ve cennet yaklaştırıldığında; her kişi (hayır ve şerden) neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.

Şimdi yemin ederim o sinenlere; Yörüngesinde akıp giderken bazen kaybolup bazen de etrafı aydınlatan yıldızlara; Kararmaya yüz tuttuğu anda geceye andolsun; Aydınlığını etrafa yaymaya başladığı zaman sabaha yemin ederim ki; Kur'an, şüphesiz değerli bir elçinin (Cebrail'in) getirip okuduğu sözdür. İşte o elçi, Arş'ın sahibi Allah'ın katında güçlü ve itibarlıdır.

O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir. O halde, arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür. O söz, lanetlenmiş şeytanın da sözü değildir. Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz (ne kötü ithamlarda bulunuyorsunuz)! O, başka bir şey değil ancak cümle âlem için, aranızdan müstakim (doğru) olmak isteyen için bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz (muradetmesi müstesna, siz hiçbir şeyi muradedemezsiniz, olmasını dahi isteyemezsiniz).”
Tekvîr SURESİ

Politikacı, ilahiyatçı ve akademisyenlerin; vaat, hurafe ve kuramlarına değil, yaşadığınız hayata itibar ederek değere tabi tutunuz....

6 Ağustos 2009 Perşembe

Yaratıktan korkup Yaratıcı’yı satıyorlar…

Allah, Maide Süresi 44. ayette: “İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmez ise işte onlar kafirlerin ta kendileridirler.” diye buyurarak; Yaratıcı Allah’ı yasa ve düzen yapıcı olarak tanımayan; bireyle birey, bireyle toplum, toplum ile devlet arası ilişkileri ve hukuk düzenleyicisi egemen tek varlık olduğunu kabul etmeyen, vahyin ifadesiyle kafirdir.

Yaratıcı’yı değil de yaratığı tanrı edinircesine anayasa kurucusu bellemek, hiçbir aklın ve muhakemenin razı olmaması gereken bir hezeyandır. Sözde düşünen akılların böylesi bir yanlışta ısrar etmeleri, mutlaka müdahasel bir saptırmanın neticesidir. Bu sebeple yaşanılan dinsel ve bilimsel gerçekler hiçbir fayda temin etmemekte, “o kitap” ta yazılan kadersel süreç uyandıramamakta, dolayısıyla şeytanın dostları olmaktan kurtulunamamaktadır.

Böylece Allah’ın hükümlerini ve siyasal hukuk sistemini gericilik gerekçesiyle reddedip, çağdaşlık adına şeytanın adımlarını takip eden bireyden topluma kadar her insan ve devlet, gizli satanist ve satanizmdir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması toplumsal bir cinayet ve felakettir. Allah, Enbiya Süresi, 95. ayette: “Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.”

Salt bir mantıkla; neyin doğru veya yanlış, neyin iyi veya kötü, kimin egemen veya tutsak olduğunu kavrayabilmek son derece basittir. Eğer bireyi veya toplumu insan yaratmış ise, onun yasa yapma hakkı, Yaratıcı Allah yaratmış ise, O’nun yönetme ve düzen kurma hakkı meşrudur. “İnsan, Allah için yaratılmışsa Allah’ a karşı direnmenin anlamı nedir?” Pascal

İnsan fıtratı, aklı, duygusu ve kaderini yaratamayan, denetleyemeyen ve geleceği bilemeyen, dualiteyi yok edip kötülüğün ve musibetlerin önüne geçemeyen bir iradenin, yasa yapabilmesi, mutlak ve egemen olabilmesi mümkün müdür?

Eğer laik devlet; Allah’a, yani kadere meydan okuyarak, yönettiği halkının mal ve can güvenliğini garanti altına aldığını taahhüt etmiş ise, o takdirde gereğini yapmalı ve hiçbir ferdini hüsrana ve hezimete uğratmamalıdır. Aslında sorumlular doğrudan suçlular değil, vaatlerini tutamayan laik devletlerin ta kendileridirler.

Toplumların her açıdan karşı karşıya oldukları sıkıntı, korku ve kederlerine çare bulamayan laik iktidarlar, çeşitli çıkarlarla hegemonyaları altına aldıkları sözde din adamlarıyla gerçekleri saptırtmakta, böylece başarısız ve aciz varlıklarını sürdürebilmektedirler.

Oysa din adamları; güya iman ettikleri Allah, Resulü ve kitapları adına adaletle şahitlik etmeli, bedeli her ne olursa olsun biçare insan veya iktidarlardan korkmayarak ya da işbirliğine kalkışmayarak, sürekli dile getirdikleri ahiret, cennet ve cehennemin gereği gibi davranmak zorundadırlar. Ancak onlar gerçekte iman etmemiş, sırf lüks bir geçim, saygınlık ve şöhret sağlayabilmek adına, bir çıkar bilinciyle hareket etmekteler, hurafesel ezberleriyle inananları veya iman etmek isteyenleri büsbütün yoldan çıkarmaktadırlar.

Vayhi siyasetten, devletten, yani iktidardan uzaklaştırıp, kutsal bir kültür ve bireysel bir ibadete dönüştürerek tanrı ile kul arasına sıkıştırmalarından, hem umutla bekleyen toplumlara, hem de Allah’a ihanet etmektedirler.

Ballandırarak anlattıkları hurafeleri bıraksınlar da, vahyin ışığında nasıl bir yönetimin olması gerekliliğini; Yaratıcıya olan iman ve inancı reddeden ateist dogmalı laik düşünceyle karanlıktan aydınlığa çıkılamayacağını ve vahyi dışlayan böylesi bir idare altında yapılan ibadetlerin ve yakarışların hiçbir değer taşımadığını kanıtsal ayetlerle ifade edip, Allah ve Resulünün emrettiği doğrultuda doğru ve dürüst davransınlar. Bilgilerini satsalar da, Allah’larını satmasalar.

Kur’an’a muvaffık olmayan, hatta tamamen aykırı rivayetler ve peygamberimize attıkları iftiralarla kendilerine din kurarak bölük bölük ayrılan münafıklarla Müslümanların bir işi olmamalı, taşıdıkları Müslüman kimliklerinden şeref ve izzet duyarak, şeytanın çağdaş oyununa gelmemeli ve hiçbir komplekse kapılmamalıdırlar. Her din adamının kendi cemaatiyle esip gürlediği öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, vahiy yerine hurafeler ve uydurma rivayetler referans alındığından, Kur’an lanet yağdırmaktadır.
Allah, Rum Süresi 32. ayette: “Dinlerini parçalayan, bölük bölük olan her fırka, kendi yanında olanla sevinir.”
En’am Süresi 159 ayette ise: “Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu; senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”

Acaba dünya malı ve makamının gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri kararttığı bir alçaklıktan aydınlık bir üstünlüğe dönebilmeleri mümkün mü ki, cesur ve imanlı adımlar atabilsinler?

“İslam devletinin olmadığı bir yerde, İslam’i müesseler kurmak, ölünün kırık kolunu tedavi etmek gibidir” sözü; diyanet, ilahiyat veya vakıf gibi dini müesseselerin ve din adamlarının içinde bulundukları ihaneti özetlemektedir.

Berat gecesi sebebiyle İslam düşmanı medyanın satın aldığı hocalar, yine hurafelerle insanları kandırmış, kaş ve gözlerini oynatarak, bir artist edasıyla şovsal dualar yapmışlardır. Özellikle Aydın Doğan’ı cennete götüreceği düşünülen ve hurafeliğin bayraktarı olan Nihat Hatipoğlu adlı hocanın samimityetsizliği yüz ifadelerinden aşikar olup, kalbindeki şüphe ve tereddütlerle görevini ifa ettiği dikkatlerden kaçmadığı kanısındayım. Onun gibi para karşılığı vaaz eden laik devletin ve vahiy düşmanı kurumların taşeron din hatipleri, vahyi paçavraya çevirerek, o söz konusu mihraklara peşkeş çekmekte, dolayısıyla vahyi yok edebileceklerini düşünmektedirler. Ancak hiçbir çıkar düşünmeyen ve Allah’tan başkasından korkmayyıp adaletle şahitlik eden kimseler hidayete ermişlerdir ki, sadece onları dinleyip itibar ediniz. Allah, Yasin Süresi 21. ayette: “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.” buyurmaktadır.

Berat gecesi ile ilgili söyledikleri ise tamamen gerçek dışıdır. Berat gecesinde yeni hiçbir şey yazılmamakta ve tayin edilmemekte olup, ruhların yaratılıp “O KİTAP” ta takdir edilen lehte veya aleyhteki kaderleri, o gece sadece güncelleşmektedir. O gün yakararak af dileyen veya isyan etmeye devam edenler de, yine haklarında yazılan kaderlerinin kaçınılmaz bir
sonucudur.

İnsanlara İslam’ı sevdirmek, hidayete erdirmek veya imana götürmek maksadıyla Allah’ın hükümlerini savsaklamaya cesaret edenler, bilmelidirler ki böylesi sapıkça bir yetkiye ve toleransa haiz değiller ve peygamberler de bu tür davranışlardan kaçınarak, iman etmeyen babaları, kardeşleri, akrabaları, eşleri veya çocuklarına karşı bir kayırmaya yeltenmeyerek, hidayete erdirememişler, gerektiğinde ise uyarılmışlardır.

Peygamberimize atfedilen “Dini zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız” yaklaşımı, Allah’ın asla tartışılmaz hükümlerine bir müdahale olur ki, tamamen yalandır. Allah ne emretmiş ise, peygamberler dahi her kul ona itaat etmek, kayıtsız ve şartsız teslim olmak zorundadır. İster uyar, ister uymaz, isterse onlar gibi eğip bükersin. Ya sonra...

Kur’an dışında sözde hangi hadis, rivayet ve hurafeyle karşılaşırsanız, mutlaka Kur’an’da karşılığını sorunuz... Siz doğruluğa devam edin ve o bilmezlerin yolundan gitmeyin.

Her Müslüman’ın yapması gereken dua:

“Ve bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar.” Yunus. 86

7 Haziran 2009 Pazar

Nasıl oluyor da inanabiliyorlar?

Haydi, Barack Obama’nın işbirlikçi yandaşları ve politik taşeronlarının desteği normal de, ya; ezilen, sömürülen, horlanan ve aşağılanan yığınlara ne demeli?

Müslüman kimlikli yığınlar gaflet uykusundan uyanmayıp, aleyhlerinde inşa edilmeye çalışılan temel denklemi çözemediklerinden ninnilerle oyalanmaya devam etmekte, dolayısıyla esaretten kurtulamayarak büsbütün daha da karanlığa gömülmektedirler.

Obama’nın Mısır ziyareti öncesi Fransız televizyonuna yaptığı açıklamada “Biz de Müslüman’ız” ifadesi, bana Aziz Nesin’in mahkemede “bende Müslüman’ım, anam ve babam Müslüman, Müslümanları severim” sözlerini hatırlattı. Hak, inanç ve adalet düşmanı insan kisvesine bürünmüş azılı şeytani yaratıkların düşünsel mutasyonları her ne kadar tartışılmaz bir manipülasyon ise de, muhakeme yetisinden yoksun insanları etkilemeye yetebilmektedir.

Amansız popüler kimlikli kötülerin eylemleri değil de, asıl niyetlerini saklayan sempatik davranış ve tesirli sözleri, toplumların intihar edercesine kendi elleriyle kendilerini yok etme ya da zillet içinde sürünmelerine neden olmaktadır.

Acımasız bir katil olan ABD devletinin başına, sanıldığı yahut umulduğu gibi barış ve adalet yanlısı merhametli bir insan geçemez. Dolayısıyla barbar ABD devletini temsil eden Barack Obama, sinsi bir sempatik şeytandır… Müslümanlara veya kendilerinden olmayıp aynı düşünceyi paylaşmayan toplumlara karşı içten, dürüst, samimi ve gerçekçi değildir. Çünkü şeytanın görevi aldatmak, kan içmek, acı ve dehşet saçmaktır.

Gerek Türkiye, gerekse diğer İslam ülkelerin hükümet ve devlet başkanlarının Obama lehindeki görüşleri sizleri etkilememeli, taşeronluklarının gereğini yaptıklarından, Obama’dan daha hain ve riyakâr bir tavır sergiledikleri bilinmelidir.

Milyonlarca Müslüman’ı acımasızca katleden, işgal eden, ırzına geçen, yurtlarından çıkaran ve hunharca işkence yapan ABD gibi bir caninin ideolojik başkanının verdiği mesaj, temel denklem çerçevesinde okunabilirse gayet açık ve nettir. Hiçbir şey olmamış ve bir daha tekerrür etmeyecekmiş gibi Müslümanların duygu ve beklentilerini şeytani bir ustalıkla paylaşarak umut vaat edebilmesi, ancak aptal yığınların ya da satılmışların güvenebileceği bir davranıştır.

Bir taraftan inanıp iman etmediği Kur’an’dan ayetler okuyan Obama; “Bir insan öldürmek, tüm insanları öldürmüş olur” gerçeğini ifade ederken; diğer taraftan katlettikleri milyonlarca masum insanla ilgili, neden başında olduğu devleti ve temsilcisi İsrail’i “Savaş Suçları Mahkemesinde” yargılatmıyor ve aleyhlerinde alınacak bir kararı veto edebiliyor? Yoksa ölen Hıristiyan ve Yahudiler insan da, işgal edip işkencelerle öldürdükleri Müslümanlar mı insan değil? Kur’an’ca kâfir sayılan Obama’nın okuduğu ayetteki muhatabı kim?

İslam düşmanı haçlıların I. Dünya Savaşındaki uzantısı İngilizlerin ünlü ajanları Lawrence, takva bir Müslüman kimliğine bürünmüş, devrin İslam alimlerine şapka çıkartan Kur’an ilmi ve sözde dindarlığıyla Türkler ile Arapların arasına nifak sokarak, Arap yarımadasını kaybetmememize ve sayısız askerimizin ölümüne sebep olmuştur. Bu sebeple Barak Obama, günümüzün Lawrence’dir.

Unutulmamalıdır ki tarihi referansı olmayan bir bilgi, ancak yüzeysel bir bilgidir.

Gezisinin asıl gayesi ve hedefi Müslümanlarla adalet temelinde samimi bir barış olmayan Obama, Ortadoğu temsilcisi İsrail’in güvenliğini ve Müslüman toplumlarca meşru addedilmesini sağlamaktır. Kendileri için fevkalade tehlike gördükleri El Kaide ve İran’ı tek başlarına yenemeyecekleri gerçeğiyle İslam ülkelerini organize etmek, onlara karşı kışkırtarak yalnızlaştırmak ve etkisiz hale getirmektir.

Müslüman kimlikli mühürlü ahmaklar son derece açık bu gerçeği kavrayamayarak, kendilerini sömürüp düşmanlarına peşkeş çeken hain iktidarların peşine takılabilmekte; dinlerine, ırklarına, vatanlarına, geleceklerine ve bağımsızlıklarına göz diken düşmanlarına umut bağlayarak, daha beterini yaşamaya müstahak olmaktadırlar.

İslam dünyası lehine riyacı Obama, açık düşman Bush’tan çok daha büyük bir belâ ve acımasız bir sinsidir. Çünkü ikiyüzlü münafık yaratıklar, yetmiş kez daha tehlikelidir.

Yeryüzündeki fitnenin kaldırılması, barış, Hak ve adaletin egemen olabilmesi için; Usame Bin Ladin’in ifade ettiği; "Kâfirler ve ajanlarıyla uzun bir soluklu savaşa hazırlanın" çağrısına katılıyorum. Çünkü İslam; onurlu her Müslüman için, adalet adına vazgeçilemez bir CİHAD’dır.

(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer (küfre) son verirlerse (onları bırakın). Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” Enfal. 39

İsrail=ABD’dir. ABD’siz çapulcu bir terör devleti olan İsrail, tek başına hiçbir güç ve değer teşkil etmemekte, dolayısıyla ciddiye alınmamalıdır. Ülkemizdeki “mayın” tartışmasıyla ilgili sınırlarımızın İsrail’e kiralanacak olması iddiaları, bilinmelidir ki ABD’nin bir direktifi ve “olmazsa olmaz” bir talebidir. Tıpkı Irak’ın işgal edilmesi nasıl bir süreçten geçti ise, sınır topraklarımızın verilmesi de aynı sürecin bir devamıdır. Çünkü güdülen “Manukyan ekonomisi”, her değeri etiketlendirmeye gerekçedir. Aksi takdirde haçlı desteğiyle ayakta duran hükümet; hem siyaseten, hem ekonomikken, hem de askeriyeten iflasını ilan eder.

Her kim ne derse desin, ABD ne emretmiş ise, müstemleke olan devlet, onu yapmak zorundadır. Genelkurmay, başörtülü birkaç kız öğrencinin “kutlu doğum haftası”nı kutlamasıyla ilgili 27 Nisan’da muhtıra vererek hükümete ve meclise meydan okurken, neden güvenlik açısından fevkalade hayati olan sınırdaki mayınlı arazinin temizleme karşılığı yabancılara verilmesine sessiz kalıyor ve hükümetin isteği doğrultusunda bir politika izliyor? Mayınları döşeyip tüm krokileri elinde bulunduran bir Genelkurmay’ın “mayınları temizleyemeyiz” açıklaması, aslında fazla bir söze gerek bırakmamaktadır.

Çünkü ABD ne emretmiş ise, hükümette, Genelkurmay’da o emre itaati mecbur görmekte, böylece dünyanın en büyük ordularından biri olan TSK, döşediği mayınları temizleyememe gibi bir acziyet içine sokularak, caydırıcı imajına, güç ve onuruna darbe indirilmektedir.

Eurovision şarkı yarışmasındaki temsilcimiz Hadise’nin “sex show”’na harcanan bütçeyle, sanırım bu iş hallolur.

Uyuşturucu bağımlısı misali haçlı ABD ve AB’ye olan bağımlılıktan kurtulmanın tek yolu, Allah’a ve vahyine teslim olmaktır.