7 Haziran 2009 Pazar
Nasıl oluyor da inanabiliyorlar?
Müslüman kimlikli yığınlar gaflet uykusundan uyanmayıp, aleyhlerinde inşa edilmeye çalışılan temel denklemi çözemediklerinden ninnilerle oyalanmaya devam etmekte, dolayısıyla esaretten kurtulamayarak büsbütün daha da karanlığa gömülmektedirler.
Obama’nın Mısır ziyareti öncesi Fransız televizyonuna yaptığı açıklamada “Biz de Müslüman’ız” ifadesi, bana Aziz Nesin’in mahkemede “bende Müslüman’ım, anam ve babam Müslüman, Müslümanları severim” sözlerini hatırlattı. Hak, inanç ve adalet düşmanı insan kisvesine bürünmüş azılı şeytani yaratıkların düşünsel mutasyonları her ne kadar tartışılmaz bir manipülasyon ise de, muhakeme yetisinden yoksun insanları etkilemeye yetebilmektedir.
Amansız popüler kimlikli kötülerin eylemleri değil de, asıl niyetlerini saklayan sempatik davranış ve tesirli sözleri, toplumların intihar edercesine kendi elleriyle kendilerini yok etme ya da zillet içinde sürünmelerine neden olmaktadır.
Acımasız bir katil olan ABD devletinin başına, sanıldığı yahut umulduğu gibi barış ve adalet yanlısı merhametli bir insan geçemez. Dolayısıyla barbar ABD devletini temsil eden Barack Obama, sinsi bir sempatik şeytandır… Müslümanlara veya kendilerinden olmayıp aynı düşünceyi paylaşmayan toplumlara karşı içten, dürüst, samimi ve gerçekçi değildir. Çünkü şeytanın görevi aldatmak, kan içmek, acı ve dehşet saçmaktır.
Gerek Türkiye, gerekse diğer İslam ülkelerin hükümet ve devlet başkanlarının Obama lehindeki görüşleri sizleri etkilememeli, taşeronluklarının gereğini yaptıklarından, Obama’dan daha hain ve riyakâr bir tavır sergiledikleri bilinmelidir.
Milyonlarca Müslüman’ı acımasızca katleden, işgal eden, ırzına geçen, yurtlarından çıkaran ve hunharca işkence yapan ABD gibi bir caninin ideolojik başkanının verdiği mesaj, temel denklem çerçevesinde okunabilirse gayet açık ve nettir. Hiçbir şey olmamış ve bir daha tekerrür etmeyecekmiş gibi Müslümanların duygu ve beklentilerini şeytani bir ustalıkla paylaşarak umut vaat edebilmesi, ancak aptal yığınların ya da satılmışların güvenebileceği bir davranıştır.
Bir taraftan inanıp iman etmediği Kur’an’dan ayetler okuyan Obama; “Bir insan öldürmek, tüm insanları öldürmüş olur” gerçeğini ifade ederken; diğer taraftan katlettikleri milyonlarca masum insanla ilgili, neden başında olduğu devleti ve temsilcisi İsrail’i “Savaş Suçları Mahkemesinde” yargılatmıyor ve aleyhlerinde alınacak bir kararı veto edebiliyor? Yoksa ölen Hıristiyan ve Yahudiler insan da, işgal edip işkencelerle öldürdükleri Müslümanlar mı insan değil? Kur’an’ca kâfir sayılan Obama’nın okuduğu ayetteki muhatabı kim?
İslam düşmanı haçlıların I. Dünya Savaşındaki uzantısı İngilizlerin ünlü ajanları Lawrence, takva bir Müslüman kimliğine bürünmüş, devrin İslam alimlerine şapka çıkartan Kur’an ilmi ve sözde dindarlığıyla Türkler ile Arapların arasına nifak sokarak, Arap yarımadasını kaybetmememize ve sayısız askerimizin ölümüne sebep olmuştur. Bu sebeple Barak Obama, günümüzün Lawrence’dir.
Unutulmamalıdır ki tarihi referansı olmayan bir bilgi, ancak yüzeysel bir bilgidir.
Gezisinin asıl gayesi ve hedefi Müslümanlarla adalet temelinde samimi bir barış olmayan Obama, Ortadoğu temsilcisi İsrail’in güvenliğini ve Müslüman toplumlarca meşru addedilmesini sağlamaktır. Kendileri için fevkalade tehlike gördükleri El Kaide ve İran’ı tek başlarına yenemeyecekleri gerçeğiyle İslam ülkelerini organize etmek, onlara karşı kışkırtarak yalnızlaştırmak ve etkisiz hale getirmektir.
Müslüman kimlikli mühürlü ahmaklar son derece açık bu gerçeği kavrayamayarak, kendilerini sömürüp düşmanlarına peşkeş çeken hain iktidarların peşine takılabilmekte; dinlerine, ırklarına, vatanlarına, geleceklerine ve bağımsızlıklarına göz diken düşmanlarına umut bağlayarak, daha beterini yaşamaya müstahak olmaktadırlar.
İslam dünyası lehine riyacı Obama, açık düşman Bush’tan çok daha büyük bir belâ ve acımasız bir sinsidir. Çünkü ikiyüzlü münafık yaratıklar, yetmiş kez daha tehlikelidir.
Yeryüzündeki fitnenin kaldırılması, barış, Hak ve adaletin egemen olabilmesi için; Usame Bin Ladin’in ifade ettiği; "Kâfirler ve ajanlarıyla uzun bir soluklu savaşa hazırlanın" çağrısına katılıyorum. Çünkü İslam; onurlu her Müslüman için, adalet adına vazgeçilemez bir CİHAD’dır.
“(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer (küfre) son verirlerse (onları bırakın). Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” Enfal. 39
İsrail=ABD’dir. ABD’siz çapulcu bir terör devleti olan İsrail, tek başına hiçbir güç ve değer teşkil etmemekte, dolayısıyla ciddiye alınmamalıdır. Ülkemizdeki “mayın” tartışmasıyla ilgili sınırlarımızın İsrail’e kiralanacak olması iddiaları, bilinmelidir ki ABD’nin bir direktifi ve “olmazsa olmaz” bir talebidir. Tıpkı Irak’ın işgal edilmesi nasıl bir süreçten geçti ise, sınır topraklarımızın verilmesi de aynı sürecin bir devamıdır. Çünkü güdülen “Manukyan ekonomisi”, her değeri etiketlendirmeye gerekçedir. Aksi takdirde haçlı desteğiyle ayakta duran hükümet; hem siyaseten, hem ekonomikken, hem de askeriyeten iflasını ilan eder.
Her kim ne derse desin, ABD ne emretmiş ise, müstemleke olan devlet, onu yapmak zorundadır. Genelkurmay, başörtülü birkaç kız öğrencinin “kutlu doğum haftası”nı kutlamasıyla ilgili 27 Nisan’da muhtıra vererek hükümete ve meclise meydan okurken, neden güvenlik açısından fevkalade hayati olan sınırdaki mayınlı arazinin temizleme karşılığı yabancılara verilmesine sessiz kalıyor ve hükümetin isteği doğrultusunda bir politika izliyor? Mayınları döşeyip tüm krokileri elinde bulunduran bir Genelkurmay’ın “mayınları temizleyemeyiz” açıklaması, aslında fazla bir söze gerek bırakmamaktadır.
Çünkü ABD ne emretmiş ise, hükümette, Genelkurmay’da o emre itaati mecbur görmekte, böylece dünyanın en büyük ordularından biri olan TSK, döşediği mayınları temizleyememe gibi bir acziyet içine sokularak, caydırıcı imajına, güç ve onuruna darbe indirilmektedir.
Eurovision şarkı yarışmasındaki temsilcimiz Hadise’nin “sex show”’na harcanan bütçeyle, sanırım bu iş hallolur.
Uyuşturucu bağımlısı misali haçlı ABD ve AB’ye olan bağımlılıktan kurtulmanın tek yolu, Allah’a ve vahyine teslim olmaktır.
8 Mayıs 2009 Cuma
Sempatik Şeytan
ABD Başkanı Obama, Afganistan’ın gayri meşru ve kukla devlet başkanı Karzai ve müstemlekesi Pakistan devlet başkanı Zerdari’ye kendi vatandaşlarını katlettirmekte, dünya ve diğer İslâm ülke hükümetleri de her türlü siyasi desteği acımasızca verebilmektedirler. Obama’nın bir ay önce açıkladığı Pakistan ve Afganistan ile ilgili şeytani stratejisini, bu iki ülkeyle birlikte geliştirip uyguladıklarını ifade etmesi, Hamid Karzai ve Asıf Ali Zerdari’nin nasıl birer hain olduklarını belgelemektedir.
Yaklaşık iki yüzden fazla masum insanı parçalayıp, köy, kasaba ve binaları yerle bir eden, yarım milyona yakın insanın ev ve yurtlarını terk edip sığınacak güvenli bir yer aramalarına neden olan ABD ve NATO, terörün tüm korkunçluğunu ortaya koymaktadırlar.
ABD’nin Müslüman halklara ve sömürgeci egemenliğini kabul etmeyen toplumlara karşı kurduğu komplolar ve canavarlıklar; haklı olarak hak, adalet ve istiklal uğruna mücadele veren direnişçileri meşrulaştırmakta, böylece insanlık onurunun kıyametsi ölümü engellenip, canlılığı sürdürebilinmektedir.
Halkın oylarıyla iktidara gelen Taleban, sırf Müslüman olduğu ve iman ettiği Allah’ın yasalarıyla ülkeyi idare etmek istemesi haçlıları ürkütmüş, geçmişteki çöküşlerini bir kez daha tatmamak adına demokrasi ve terör bahanesiyle yok edici saldırılara yöneltmiştir. Aynı gerekçeyle mazlum halkların savunucusu ve haçlı emperyalizmine direnen kahraman El-Kaide’yi de hedef alarak topyekun savaşa girişmeleri, İslâm egemenliğinden duydukları korkudan dolayıdır.
Hakkı, adaleti ve insanlığı mahveden caniler; güç ve kuvvetleri doğrultusunda kendilerince “doğru” saydıkları düşünce çerçevesinde katletmekte, dolayısıyla güçleri nezdinde haklı ya da haksız sayılarak, ya mükafatlandırılmakta ya da mahkum edilmektedirler.
Oysa tek doğru, yaratıcı Allah’ın vahiy ettiği doğru olduğu için, “o doğru” temel alınmalı, dolayısıyla o doğrulukta olanların kazanacağı, zalimlerin ise hezimete uğrayacaklarına şüphe duyulmamalıdır. Onlar, Allah için bir zaman mefhumu olmayıp, belirlenmiş bir süre bulunduğundan, zelil azabı tadacakları ve sürünecekleri gün ile ilgili hiç merak etmemelidirler… Bu dünyada gizli kalan yahut tam karşılığı bulmayan cezalar, mutlaka başka bir alemde görülecektir.
Bugün Türkiye’yi şok eden ve kırk dört masum insanın öldürüldüğü Mardin katliamı, tıpkı ABD ve İsrail canileri gibi, suçluların “kendi doğru” gerekçelerinden işlenmiştir. ABD ve İsrail’in katliamlarını meşru görüp sessiz kalan iktidar ve çevreler, onların ve diğerlerinkini de meşru saymalıdırlar. İnsanlığı bozarak korkunçlaştıran eğitimli ABD, İsrail ve müttefikleri, sokakta meydana gelen tüm vahşetlerin azmettiricileri ve sorumlularıdırlar. Unutulmamalıdır ki böylesi katliamlar tüm dünyayı saracak, mutlaka devletler ektiğini biçecektir. Dün izleyenler, bugün izlenmekte, yarın ise ne izleyen ne de izlenen kalıp, herkes acı ve dehşet içinde kıvranacaktır.
Her cani, aynı ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın yaptığı gibi katliamlardan sonra derin üzüntü duyduğunu ifade etse, hiçbir değer taşır, karşılıksız bırakılır ve affı mümkün olabilir mi? Üstelik devletsi o barbarların hiçbir yaptırıma uğratılmayıp bir de takdir almaları, şüphesiz katliamların sürmesini cesaretlendirmektedir.
Biliniz ki sokaktaki katiller, onlardan çok daha insaflı ve merhametlidirler. En azından pişman olabiliyor, özür dileyebiliyor ve yaptıklarından dolayı göz yaşı dökerek, vicdan azabı duyabiliyorlar. Onlar ise şeytandan da daha aşağı öylesi acımasız yaratıklardır ki, katlettikleri insanlardan haz duyup tatmin olabiliyor, amaçlarına ulaşabilmenin iğrenç zaferi içinde gururlanabiliyorlar. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez, Gazze’de giriştikleri korkunç soykırım ve yıkım ile ilgili kesinlikle özür dilemeyeceğini beyan edebiliyor ise, sokaktakilerine kızabilmek ve yargılayabilmek akılcı mı?
Hakkı, doğruyu ve adaleti lağveden materyalist devletler, şeytani politikalar ile zulmetmekte, vatandaşlarını ve insanlığı ya sömürerek, ya kıyarak, ya köleleştirerek, ya asimile ederek, ya da işgal ederek değerlerini biçmekte, kendilerine benzetmektedirler.
ABD ve İsrail’e geçit veren hiçbir devlet, sokaktaki suçluyu kınayamaz ve yargılayamaz…
Haydi, Müslüman referanslı başbakan Erdoğan ve dışişleri bakanı Davutoğlu; kardeşlerinizi katleden dostunuz ABD’ye göstermelik ve cılız da olsa bir tepki vermeyecek misiniz?
9 Nisan 2009 Perşembe
Türkiye, El Kaide’ye minnet duymalıdır…
Yüzyıllardır süregelen haçlı-Müslüman savaşlarında galebe çalan başta Türkler olmak üzere İslâm toplumları; güçlü ve egemen olmaları akabinde şımarmışlar, asli görevleri olan Hak’kı ve adaleti yayma mücadelelerini terk edip benliklerini ön plana çıkarmalarından bir bir hezimete uğrayarak, akıl almaz ve içi boş bir çağdaşlık ve demokrasi safsatasıyla barbar haçlıların tutsağı olmayı içlerine sindirebilmiş, eşsiz medeniyetlerinden utanır olmuşlardır.
Nefisleri kudurtan düşünceler ve keyfiyeti azdıran kozmetik ürünler yoldan çıkıp gerçeklerden uzaklaşmalarına, dolayısıyla parçalanıp bölünmelerine neden olmuş, hiçbir gücü, kudreti ve yaptırımı olmayan illüzyonist ceberut abartıcıların ardına takılarak, hem bağımsızlıklarını, hem dinlerini, hem de insanlıklarını kaybetmelerine sebep olmuşlardır.
Yaratıcıyı doğrudan veya dolaylı reddeden akıl ve irade üstünlüğü savları, yaratık insan oldukları gerçeğini unutmalarına, böylece yeryüzü ve gökyüzüne hükmeden “özgür tanrı” hayallerine kapılarak, “o kitaba” meydan okuyabilmişlerdir. Ancak düşünce, plan ve senaryolarının aksine diledikleri barışçıl, refah ve güvenli düzenleri kuramayarak taahhütlerini gerçekleştirememişler, ama tüm başarısızlıklarına ve kadersel yenilgilerine rağmen inatlarından vazgeçmemişlerdir.
İnsanı insan yapan, izzet ve güç katan erdemli bir kul olmak yerine, Yaratıcısına başkaldıran nankör ve hainler sürüsü olmayı tercih etmişler, büsbütün canavarlaşarak, kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen sömürü düzenler inşa etmekten geri durmayıp, vicdan ve merhamet duygularını doğramışlardır.
Dünyanın gittikçe kötüye gittiği ve dengelerin tamamen değiştiği bir dönemde emperyalist vahşilere karşı kendini adayan Usame Bin Ladin adlı bir kahraman ortaya çıkmış, alçak zalimlerin kabusu olarak, inim inim inleyen mazlumların ve Müslümanların umudu ve İSTİKLAL’’in adresi haline gelmiştir. Böylece Allah vaadini tutmuş, Hak ve adalet adına kendilerini siper eden El Kaide gibi imanlı ve cesur bir toplumu haçlıların başına belâ kılarak, çok daha beter kötülüklerin işlenmesini yavaşlatmıştır.
İşgal edip katlettikleri toplumların çığlık ve ölümlerinden haz duyan haçlılar, onurlu direniş karşısında kendi canlarının derdine düşerek, insan dahi saymadıkları Müslümanlara, zoraki de olsa korkularından saygı duyma zorunda kalmış ve uzlaşma zemini aramaya koyulmuşlardır.
Ancak fıtratlarında ki şeytani arzuları silip atamadıklarından samimi bir barış yerine, manipülasyonlu bir uzlaşıya kalkışmış, yıllardır dost ve ittifak söylemiyle aldattıkları Müslüman ülkelere sempatik görünerek işbirliğine girişmiş, terörist gerekçesiyle El Kaide ve Usame Bin Ladin’e karşı örgütlenip, bizanssı argümanlarla etkiledikleri ve satın aldıkları iktidarları, halkların verebileceği desteği kırabilme adına stratejilerini ustalıkla sahneye koymak suretiyle “özgürlük ve adalet savaşçısı” mücahitleri teröristlikle damgalayabilmişlerdir.
Oysa şu temel soru hiç sorgulanmamıştır: Dünyadaki barışı, huzuru ve güveni bozan başta ABD ve İsrail olmak üzere tüm emperyalist bozguncular; işgal ve katliamlarında kendi benliksel şeytani çıkarları adına önüne geleni yakıp yıkarlarken, bir devletleri dahi olmayan direnişçiler, temel özgürlük hakları ve onurlu bir yaşamı elde etmekten başka hiçbir gayelerinin bulunmadıkları gerçeğiydi. Onların, hiçbir söylem ve eylemlerinde ırki, toprak ve devlet olma iddiaları bulunmayıp, tamamen eşit hakları savunan bir adalet arayışı ve ezilenleri müdafaa azmi olmasına rağmen, maalesef emperyalistlerin yalanlarına kanılabilinmiştir. Köle olmaktansa, insanca ölme daha şerefli değil midir?
Eğer dünya; alçaklara karşı kahramanlar ve bencil politikacılara karşı liderler çıkarmaz ise; insanca yaşayabilmek mümkün müdür?
Türklerin tarihsel şerefi olan Osmanlının yıkılmasıyla İslâm toplumları tek başlarına kalarak güçlerini yitirmiş, halifelik misyonunu kaybetmesinin akabinde dünyadaki adalet lağvedilmiştir. El Kaide’nin Batıyı dize getiren duruşu gözleri Türkiye’ye çevirmiş, bir esinti olarak dahi İslâm toplumları üzerindeki etkisini sürdüren Müslüman Türkiye’nin laik devleti, onlarla aynı düşünceyi paylaşmasına ve birçok paydada ortaklık yapmasına rağmen, o güne kadar adam yerine konmamış, ciddiye alınmamış ve sürekli dışlanmıştır. Ancak Müslüman Türkiye halkının haykırışları, geçmiş tecrübelerinden dolayı haçlıları ürkütmüş, Türkiye’nin dışlandığı bir siyaset arenasından, biranda saygı gören, önemsenen ve işbirliğine ihtiyaç duyulan bir seviyeye yükselmesi; bilinmelidir ki Usame Bin Ladin ve El Kaide sayesinde olmuştur.
Unutulmamalıdır ki evrim hipotezinin ortaya koyduğu gibi, insanlar hayvan değildir, dolaysıyla yemek, içmek, süslenmek, giyinmek ve barınmaktan çok daha üstün değerlere sahiptir. Ayrıca insan, bio-mekanik bir yaratık olmamasından duyguları vardır; bilim, teknoloji ve mantık saçmalamasıyla iktidarlarca denetimi mümkün değildir. Ki bu tartışılmaz değerleri uğruna karşılıksız canı pahasına direnmeleri, onların bir hayvan yada bio-mekanik yaratıklar değil, bir insan olduklarına açık bir kanıttır. Ne var ki insanı insan yapan bu değerleri umursamayan materyalist yaratıklar, her ne kadar hilkatte bir insan görünümünde iseler de, gerçekte hayvanlardan da daha aşağı ucubelerdir…
Terörist; hak ve özgürlük adına mücadele eden onurlu direnişçiler değil, temel hak ve hürriyetleri gasp eden bencil politikacılar ve totaliter barbar devletlerdir.
Ruhunda iman, inanç ve vicdan taşıyan onlardır ki, ancak haksızlıklar karşısından susmayıp, Hak ve adalet adına terörist iktidarlara karşı onurlu ve vakurlu mücadele veren insanlardır.
Başbakan Erdoğan, Davos zirvesinde İsrail Cumhurbaşkanını alkışlayanlara tepki göstermiş, ama İsrail’in insanlık suçlarını “İsrail’in güvenlik kaygılarının meşru olduğu” gerekçesiyle haklı gören Barack Obama’ya övgüler yağdırmış, tanrı misali saygı ve tazimde kusur etmemiştir. Bu aşağılayıcı çelişki, “hangi Erdoğan” sorusunu mecbur kılmaktadır. Öyleyse Davos duruşu, seçim öncesi senaryolaştırılan politik bir şov muydu? Ayrıca milletine göstermediği sevgi ve saygıyı ona duyarak, can güvenliği için Türkiye’yi seferber edip kuş uçurtmamış, dolayısıyla kimin adına o görevi sürdürdüğü de ispatlanmıştır.
Obama’nın ifadesiyle; İsrail’in işgal ve katliamları meşru ise, neden El kaide, Hamas veya diğer direnişçilerin savunmaları gayr-i meşru? Yoksa Müslümanlar insan değil, yahudi ve hıristiyanlar kadar yaşam hakları ve kendilerini savunma özgürlükleri yok mu?
Müslüman Türkiye Milletinin uyanışından fevkalade çekinen Haçlı Batı, El Kaide’ye destek vermemesi adına PKK ile eşdeğer tutmakta, Obama’nın açıklamalarında da görüleceği üzere; şeytani bir manipülasyonla Türkiye milletini, şahsi hiçbir çıkar gözetmeksizin sadece hak, adalet ve bağımsızlık adına CİHAD eden El Kaide’ye karşı kışkırtarak, kendileri gibi ırkçı, vahşi ve çıkarcı PKK ile aynı kefede değerlendirebilmektedir. Zaten beslediği ve Türkiye’nin silmesine izin vermediği PKK’yı, özellikle El Kaide’ye yada İslâm’i bir direnişe karşı joker kullanmakta, zaten laik Türk devleti de gerekli tüm desteği kendilerine vermektedir.
Terörist ABD liderliğindeki NATO çetesinin Afganistan’daki işgal ve katliamları, maalesef kardeş Müslüman Türkleri lekelemiş ve affedilmez bir ihanetin içine sürüklemiştir. Taliban, Afganistan’ın yerli halkı değil mi? Kime ne oradaki rejimden? Seçimle başa gelmiyorlar mı? Filistin’deki Hamas ve diğer İslam ülkelerinde yapılan seçimlerdeki iktidarları halklar belirlemiyor mu? Neden Komünist ve monarşist iktidarlara karşı muadil savaşı sürdürmüyorlar?
Sorun demokratik rejim ise; neden Suudi Arabistan, Ürdün ve Körfez Ülkeleri aleyhine aynı yaptırımı gerçekleştirmiyorlar? G-20 zirvesinde; Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın karşısında eğilerek rükua varan ABD Başkanı Obama değil miydi? İnsani değerler taşımadıklarından para için yapmayacakları hiçbir şeyleri olmadığı gibi, görüldüğü üzere secdeye varıp tapınırlar bile… Nasıl oluyor da bu pespaye Obama’ya güveniyor ve hayranlık duyabiliyorsunuz?
İzlediğim kanallardaki özellikle bayan gazeteci, aydın, sanatçı, politikacı ve bazı kadınların Obama hayranlıkları, iltifat, methiye ve aşk serenatları, neredeyse altına yatmaya hazır bir düzeydedir. Oysa şeytanın ne kadar cazibeli, sempatik ve yüzüne bakanı başka alemlere götüren derecedeki eşsiz güzelliğini, bilgisini, aklını ve tatmin edici cinselliğini biliyor musunuz? Görülmediği halde insanları baştan çıkarabiliyorsa, görülse ne olur, bir hayal edin bakalım…
Adil olun ki dünyada ne bir savaş, ne de bir suç kalsın… Neden adil olmayı deneyerek tüm sıkıntıları kökten çözmek istemiyorlar da, kurguladıkları yeni şeytani plânlarla iblisliklerini sürdürmeye çabalıyorlar? Çünkü onlar insan değildirler…
“Ya Ol, Ya Öl… İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.” Goethe
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda CİHAD ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu Allah’ın dilediğine verdiği lütuftur.” Maide. 54
12 Ocak 2009 Pazartesi
Zorbalar vuruyor, iktidarlar seyrediyor...
Gazze’ye destek için İstanbul’da bir araya gelen sayılı “First Lady”nin düşünce, duygu ve davranışlarındaki menfur tenakuz; içten değil, eşlerini aklama maksatlı politik bir gösteri olduğu gerçeği; tok karınlarından, etraflarında sinek uçurtmayan korumalarından, özel uçaklarından, markalı giyimlerinden, muhteşem bakımlarından ve boğaza karşı ağırlandıkları güvenli mekanlardan anlaşılmakta, canavar İsrail ve ABD’ye karşı mücadele etmekten korkan iktidardaki kocalarını yermek ve sözde gözyaşı döktükleri mazlum halka sahip çıkmayan hükümetlerini eleştirmek yerine, şiirsel sözlerle kabahatlerini örtmeye çalışmaları, şüphesiz katledilen o masum bebeleri, anaları ve insanları istismardan başka bir şey değildir. Neden uluslararası bu çağrıyı Gazze’deki içi ceset dolu yıkıntıların arasından değil de, İstanbul’daki ihtişamlı Four Seasons Sarayından yaptılar?
Acaba kendileri; ardından gözyaşı döktükleri o insanlar gibi ölümcül bir ambargo altında inliyor, açlık, yokluk ve korku içinde kıvranıyorlar mı? Filistinli çocuklar, oyun oynadıkları parklarda bisikletler üzerinde öldürülürlerken, kendi çocukları nerede? Kendi çocukları sıcak kucaklarında, emniyetli ve tok hayat sürerlerken; neden gözyaşı döktükleri o çocukların da güvenli yaşayabilmelerini sağlayacak bir müdahaleyi savunmuyorlar? Saltanat sürdükleri saraylardan afaki nutuklar çekerken, masumiyetin ölümüyle çöken insanlığın vahşi gidişine sebep olan iktidardaki eşlerinin pespaye politikalarından, neden rahatsız olmuyorlar? Tarihin hangi döneminde; absürt sözlerin saldırıları durdurabildiği, ateşkes sağlayabildiği, ambargo kaldırabildiği, barış, hak ve adalet getirebildiği görülmüştür? Erdemli bir fedakarlık olmadan, dileklerin yerine gelebilmesi mümkün mü?
Önce o korkak barbar müstemlekesi eşlerine karşı dik dursunlar ki, söz ve duyguları bir anlam taşısın… Gerçekten onlar bir insan ve anne ise, kocaları insan ve baba değil mi?
BM ve toplumların ateşkes çağrılarına meydan okuyan ABD ve İsrail’i; öyle rahat koltuklardan, şişmiş midelerden, sarp ve sağlam kalelerden durdurmayı düşünenler; bilinmelidirler ki yalancıdırlar, yalancıdırlar, yalancıdırlar….
Tarihin her safhasında Müslümanlara karşı katliamlara girişen ve kölelikten öte hiçbir hak tanımak istemeyen jenosit Batı, günümüzde de aynı yok edici anlayışlarını sürdürerek işgal ve katliamlarına; satın aldığı Müslüman toplumların hain iktidarlarının desteğiyle devam etmekte, gerek BM, gerek AB, gerek AGİT, gerekse Lahey Uluslararası Adalet divanı gibi kuruluşlarının yardımıyla canavarlıklarını meşrulaştırmaktadırlar.
ABD ve İsrail’in soykırımsal katliamları gibi günümüzün belgelenmiş suçları Haçlı Batıyı hiç ilgilendirmemekte, dolayısıyla katil sorumlularına da herhangi bir yaptırım ihtiyacı duymamaktadırlar. Çünkü Müslümanlar teröristtir, evrensel hıristiyanlığın ve siyonist yahudiliğin özgürlük ve demokrasi teminatı adına; görüldükleri yerde öldürülmeleri insanidir. Başta Türkiye olmak üzere sömürge devletlerin, Müslüman halklarına reva gördükleri terör ve haçlı taşeronlukları, hıristiyan-siyonist ittifakını cesaretlendirmekte, dolayısıyla trajik gidişatı körükleyerek, bitmez-tükenmez işgal ve katliamların sonu gelmemektedir. Müslüman toplumların gerçek düşmanı, münafık devletleridir.
Birleşmiş Milletlerin en yüksek yargı organı olan Uluslararası Adalet Divanının Müslümanlara uygulanan işgalleri ve katliamları suç saymaması ve İslâm ülkelerinin savunmalarını güçlendirecek gelişmelerin önünün kesilmek istemesi, yenidünya düzeninin eskisinden farksız hangi haçlı temelinde inşa edildiğini tüm çıplaklığıyla kanıtlamaktadır. Bu sebeple, tehlike gördükleri İran’ı nükleer teknolojiden mahrum etmeye çalışılmaları, asılsız iddialar ve psikolojik savaşlarla nükleer programlarını etkileyerek vazgeçirmeye girişmeleri, nasıl bir zorbalık, adaletsizlik ve tutsaklıkla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koymaktadır.
Yeryüzünün egemenliğini sadece kendilerinde sanan haçlıların İran gibi boyun eğmeyen devletlerin, El Kaide, Hizbullah ve Hamas gibi onurlu direnişçilerin cesur duruşlarıyla hezimete uğrayacakları mutlaktır. Sürekli tekerrür eden kadersel tarihin değiştirilemeyen süreci zaten belirli sonucu güncelleştirecek, gürültüden ibaret tehdit ve şantajların önemsizliği ortaya çıkacaktır.
Korkak ABD ve İsrail’in havlamaktan öte Müslümanlara karşı, gerçekte savaşabilecek hiçbir cesaretleri yoktur. Bugüne kadar hunharca giriştikleri savaşlardaki mağlubiyet ve alçalmışlık kendilerine yeterli derstir. Tek bir Müslüman’ın karşısında bile dayanabilecek direnci bulunmamalarına rağmen, Müslüman toplumların hain iktidarları sayesinde saldırmakta, dolayısıyla acımasız canavarlıklara başvurabilmektedirler. Eğer, sözde inandıkları vahyin gereği, birlik ve berberlik içinde dik durabilselerdi; ne ABD, ne de İsrail, değil işgal etmeyi, konuşacak dahi cesareti kendilerinde bulamaz, dolayısıyla yaşanan acılar vaki olmazdı.
Türkiye’nin amansız kukla hükümetleri ve laik rejimiyle esarete mahkûm kılınan caydırıcı gücü, dengeleri bozmuş, Müslüman halkların işgaline, katline, zulmüne ve zilletine sebep olmuştur. Dünün lider Türkiye’si bugün herkesin rahatlıkla üzerinden geçebildiği bir odalığa dönüşmüştür.
Müslümanların yok farz edildiği bir dünya yaratılmaya çalışılmakta, bu esasta barışçıl ve adil çözüm argümanları manipülasyonla geliştirilerek, devşirilen Müslüman kimliklerin katkılarıyla sonuca gidileceği düşünülmektedir. İslâm toplumlarının alçak hükümetleri; ''Büyük hıristiyan-siyonist dünyası'' yaratma çabalarıyla, dini temizlik kampanyasının baş destekçileri olarak haçlıları cesaretlendirmekte; böylece Müslümanların yok edilme amacı; hem içeride hem de dışarıda sinsice güdülerek, şeytani ittifak dehşet saçmaktadır. Türkiye’nin ve münafık iktidarların, tıpkı satanistlerin taptıkları şeytan misali efendileri ve gizli düşmanları ABD ile birlikte batacakları mutlaktır. Birbirine caka atarak, benlikleri kabarmış üstünlük yarışında bulunan duygusuz kör ve sağırlar, batışlarını asla fark edemezler.
Malum müptezel iktidarları devirmeyip, ayakta tutan toplumlarda aynı derecede suçludurlar. Ancak merak etmesinler; yaşanılmış olan katliamların çok daha acılısını ve dehşetlisini tadacak, pişmanlıkları ise asla yarar sağlamayacaktır.
“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekten onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar daha şaşkın haldedirler.” Furkan 44
“Andolsun, biz cin ve insanlardan birçoğunu (sanki) cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, lâkin onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.” A’raf 179