Aslında yaratıkların büyük gölgeleri güneşin battığına her ne kadar açık bir delil ise de insanların bu gerçeği kavrayamamaları ancak lanetlenmişliklerinin bir sonucudur.
İdol belledikleri ölü ya da diri kurtarıcılarının ardına takılarak sözde aydınlığa, hidayete, refaha veya özgürlüğe kavuşacaklarını sananların gerçeği görebilmeleri, işitebilmeleri ve algılayabilmelerinin söz konusu olamaması akli değil kaderseldir. Yoksa akılları oldukları halde muhakeme edemeyip yanlışlıkta ısrar edebilmeleri ve tartışılmaz kanıtları umursamamalarının başka türlü izahı mümkün değildir. Zaten Yaratıcı Allah da kadersel mührü özellikle vurgulayarak, onlar mucizeler de görseler yine söz dinlemez, kulluğu ve doğruyu yol edinmezler buyurmuyor mu?
Bu sapıklık gerçeğini bizzat derinden yaşadığımız Türkiye; zorba, gaddar, riyakâr ve yalancı önder gölgelerin ahkâm kestiği, coşturdukları toplumların düşünen insanlar değil de sanki ne düğü belirsiz tutsak yaratıklar olduğunu gözler önüne seren bir ülke olarak; kaçınılmaz insani haklardan dahi vazgeçilebildiği, kendileri yerine başkalarının yargılarıyla güdülen milletsi bir yığın oldukları aşikârdır.
Geçen akşam habertürk adlı bir televizyon kanalında cübbeli, sakallı ve aynı zamanda CHP ile çıkar işbirliğine girişmiş hoca’nın ”Batı’daki gibi bir laiklik istiyorum” açıklaması üzerine, sunucunun “laikliğin ne olduğunu biliyor musunuz” şaşkın sorusu üzerine, “özgürlüktür” cevabı; sözde şeriatı, Allah’ın hükümlerini savunduğu sanılan bir hocanın ya cehaletini ya da münafıklığını ortaya koymuştur. Yoksa İslam, o özgürlüğü, barışı, hak ve adaleti tesis etmiyor mu ki laikliği bir yaşam felsefesi olarak kabullenebilmektedir? Acaba laikliğin; Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden seküler, yani din-dışı bir düşünce olduğunu bilmiyor mu? Onu izleyen ve her söylediği söze kayıtsız itaat eden yığınlarda mı bilmiyorlar?
Sadece din adamları mı? 1980 ihtilalına karşı çıkan ve 1982 anayasasını darbecilerin yaptığı totaliter bir dayatma olduğunu savunanların adaleti yağmalamak, yargı üyelerini ideolojileri lehine caydırabilmek ve hukuk karşısında hesap vermemek adına Politbüro mantığıyla kurdukları HSYK’yı laik ve Atatürkçü rejimin bir teminatı olarak himaye etmeye kalkışan oportünist riyakârlara ne demeli?
Sırf vahyi ve Mutlak İrade’yi dışlayabilmek gerekçesiyle özgürlük ve demokrasi aldatmacalarıyla mıhlanan laik düşünce ve putperest devlet; Türkiye’de yaşanan bölünmelerin, düşmanlığın, terörün, kayırmacılığın, yoksulluğun, isyanın, vicdansızlığın, haksızlık ve adaletsizliklerin yegâne sebebidir.
İşte bu laik ideoloji gereği benliğinin esiri olup Kürtçülük adına binlerce vatandaşını katlederek halkını gözyaşına ve acılara boğmak suretiyle perişan eden Abdullah Öcalan, aslında rejimin kışkırttığı ve laik düşüncenin doktrinleriyle hareket eden bir suçludur. Ancak düşünce ve eylemlerini Atatürk ulusçuluğu lehine değil de Kürt milliyetçiliği hesabına amaçlamasından kendisi teröristlikle yaftalanmıştır. CHP’li Nazi Onur Öymen’in Atatürk’ü referans göstererek Kürt ve Alevileri topyekûn katletmek fikri, Apo’nunkinden çok daha korkunç olmasına rağmen; rejim bayraktarları kendisini suçlama bir yana, Deniz Baykal başta olmak üzere tamamı sahiplenmiştir.
Yıllardır laiklik ve Atatürk milliyetçiliği hedefine akıtılan kanlar, zorbalıklar, zulümler, yasaklar, darbeler ve katliamlar devletin oligarşik Anıtkabir Tapınak Şövalyelerince yapıldığından meşru sayılmış, asıl terörist ve katillikle suçlanması gereken idamsı failler, vatan-cumhuriyet edebiyatıyla aklanmışlardır.
Onca dehşetsi darbe planları, millete ihanet belgeleri ve özellikle vahye iman etmiş Müslümanları katletme, hapsetme ve işkencelerle yıldırma düşünceleri sözlü ve yazılı kanıtlarla deşifre olmuşken, üniformalı ve üniformasız mücrimlerin tahliyeleri ve korunup kollanmaları, Türkiye’nin bir hukuk devleti değil ataist (Kemalist) diktatörlüğüyle idare edilen totaliter bir derebeylik olduğunu ortaya koymuştur.
Apo ve bir avuç çetesiyle, meclisi ve hükümetleri dize getiren CHP ve Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri kıyaslandığında; kimin daha cani ve tehlikeli olduğu son derece alenidir.
Onlar için bu ülkede vahye iman etmiş bir Müslüman özgürce yaşayamaz, eşit haklara sahip olamaz, iktidara gelemez, kendilerini yönetecek ve diktatörlüklerinin aleyhine millet lehine yasa çıkartabilecek bir çoğunlukta ve makamda bulunamazlar. Anti laik ve Atatürkçüler köledir, laik ve Atatürkçü cumhuriyet var oldukça köle kalmaya mahkûmdur despot anlayışları; bitmez tükenmez çatışmaları, ayrılıkları, kutuplaşmaları, nefretleri, ihanetleri ve acımasız planları doğurmaktadır.
Bu sebeple gerek Genelkurmay’ın deşifre olan darbe planları, gerek yüksek yargının rejim lehtarı suçlu aklama ve gözetleme operasyonları, gerekse CHP’nin cumhuriyet ve demokrasi adına avukatlığı, işbirliği ve destekçiliği, aslında anormal sayılmamalıdır. Her ne kadar gizlenmek istense de soğuk bir savaşın sürdüğü, her geçen gün ısınarak, kaderce belirli o günde patlak vereceğine hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Hiçbir halkın haykırışını ve dirilişini silahlar susturamaz. Ancak para, marka, sanatçı, futbolcu ve uçkuru peşinde koşan yığınların susmalarına “HÖD” bile kâfidir.
Devletin temelini bombalayan öyle ideolojik bir yargı duvarıyla çerçevelenmişiz ki, meclisten çıkan kararları iptal edebilme müstebit yetkilerinin yanı sıra referandum dahi onların iznine bağlıdır. Açıkça da anlaşılacağı üzere anayasa da yazılı olan millet egemenliği, meclis iktidarı veya millet adına alınan yargı kararları pratikte hiçbir anlam ifade etmemekte, halkın, ideolojik askeri ve cübbeli despotizmin kuşatması altında süründüğü her alanda görebilmektedir. “Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.” Platon
Halkın seçtiği meclisin özgürlük, bağımsızlık ve egemenlik adına yekvücut karar alamayıp statükoyu devam ettirici bir bölünmüşlüğü sergilemesi diktatörlüğü indirememekte, dolayısıyla millet aleyhine düşünülen ve yapılan tertip ve eylemler demokrasi gerekçesiyle hukuklaşabilmektedir.
Tamamen milletin egemenliği, eşitliği ve hukuku adına yapılmak istenen Anayasa değişikliğine kıyametsi bir tepkiyle feryat eden jakobenler, anayasanın toplumsal bir uzlaşı olduğunu ve uzlaşmayla çıkabileceğini ifade etmeleri; halkımızı aptal sanmalarından alçaltıcı bir hakarettir. Bu millet zannettikleri gibi gerçekten o kadar salak mı ki, seçtikleri hükümete bile tahammül edemeyen, inançlarına hakaret eden, varlıklarına katlanamayan, gördükleri yerde aşağılayarak dışlayan, iktidarda oldukları halde darbe ve provokasyonlarla kıyım planlayan azgın ve acımasızların uzlaşma manipülasyonlarına kansın? Acaba ünlü Müslüman Türk düşmanı şeytan Vlad Tepeş’ten ne farkları var?
CHP ve Genel Başkanı Deniz Baykal’ın darbe planlarına, teröristlere, suçlulara, tanıklara müdahaleye, millet aleyhine düzenlenen komplolara sahip çıkarak failleri açıktan müdafaa etmesi, hatta avukatlığını ilan edebilecek kadar fütursuzca doğrudan desteklemesi, aslında ideolojik fanatizmden bakıldığında pek yadırganmamalıdır.
Demokrasi öyle sihirli ve tutsaklığı meşrulaştırıcı bir parola ki darbecisi de, katliamcısı da, mevcut durumu savunanı da bir can simidi misali sarılabilmekte, böylece demokrasinin boyundurukçu, jenositçi ve despotçu düşüncelere de deva gizemi sürebilmektedir. Oysa demokrasi, kavramsal amacının aksine Mutlak İrade’ye karşı insanı etkin ve üstün kılan sinsi bir terminoloji olup, Allah’a inanıp iman edenlerin demokrasi talepleri inandırıcı bulunmamakta ve hedef için bir araç olarak kullanıldığı varsayılmaktadır. Demokrat olabilmen için mutlaka özde laik veya sekülerist bir düşünceye sahip olma zorunluluğu vardır.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Anıtkabir Tapınak Şövalyelerini arkasına alarak dilediği gibi meydan okuyup, halkın iktidara gelmemesi adına çevirdiği entrika ve komplolar, Abdullah Öcalan’ı kuzu masumluğuna dönüştürmüştür. Deniz Baykal’ın halkına karşı böylesi acımasızlığı ve fırsatını yakaladığı an en zalim diktatörlere bile rahmet okutturacak kin ve nefreti, üslup ve lafebeliğindeki üstün yeteneğiyle dikkatlerden kaçsa da, acıtıldığı anda saklamayı başaramadığı refleksleriyle de açığa çıkmaktadır.
Bu sebeple ideolojisine bağlı silahlı güçlerin yanı sıra yargıdaki hâkimiyeti, ne kadar güçlü olduğuna açık bir delil olup, bundan ötürü milletin peygamberine küfredebilen, halkının bir bölümünün katlini savunan, Müslüman halkının kılık ve kıyafetlerine savaş açabilen, terör örgütlerine arka çıkabilen, tehdit ve şantajlarla hükümete, meclise ve Müslüman halka korku salan nasıl organizeli bir çete oldukları ortadadır.
Apo’dan çok daha insafsız ve insaniyetsiz Deniz Baykal’ın, tıpkı Apo’nun peşine düşenlerin mahvı misali çok daha şiddetli bir acıya ve hüsrana uğrayacakları kesindir.
Herkes şunu çok iyi bilmelidir ki ülkenin bağımsızlığı, bütünlüğü, refahı ve güvenliği için Deniz Baykal’ın da İmralı’ya gönderilip ömür boyu hapsedilmesi abartı sayılmamalıdır.
Anayasa değişikliğindeki totalitarizminin bel kemiği yüksek yargı ile ilgili yeterli olmasa da yapılmayı düşünülen açılım, necip milletimiz için büyük bir fırsattır. Ne Baykal ne Bahçeli ne köşe bucak dolaşan sözde hukukçu şaşkınlarına ne de medya borazancılarına itibar edilmemeli, Ak Parti ile doğrudan ilgisi olmayan referandumun Türkiye’de söz sahibinin askeri ve cübbeli darbecilerin değil millet olduğunu kanıtlamak açısından hayati bir yükümlülük taşıdığı akla ve kalplere nakşedilmelidir. Temelinde adalet olmayan bir devlet, ancak tabela devletidir.
“Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamaktır.” İhering
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Nisan 2010 Pazar
2 Mart 2010 Salı
Ey acımasız halk cellâtları!
Sözde aydın kimlikleriyle Müslüman Türkiye Milletine savaş açıp provokasyonlarıyla ya katlettirmeyi ya da birbirine kıydırmaya çalışarak, ülkeyi bölüp haçlılara peşkeş çektirmeye odaklanıp yıkıcı kaoslara sebep olan hainleri hala savunanların “demokrasi” manipülasyonuyla haklı oldukları iddiasıyla şahsımı eleştirebilmelerini, ulaşmak istedikleri hedeflerinin bir hezeyanı olarak gördüğümden aslında kale almıyorum.
Diktatörlere ve söz konusu bölücü amansızlara karşı onur ve cesaretle mücadele veren Taraf Gazetesi’ne verdiğim sitemin adresiyle ilgili ilandan paniğe kapılarak tedirgin olan mihraklar, geçmişte ülkem ve milletim adına Aziz Nesin adlı hain bir yazar müsveddesinin şeytani planlarını bozup kendisini hapsetmemden dolayı bugün bile intikam peşinde koşmakta, Sayın Ahmet Altan ve Taraf Gazetesini etkileyerek, reklamımı engellemek niyetindedirler.
“Taraf Gazetesi aydınların katliamını destekliyor” başlığıyla aleyhime başlatılan kampanyaya, bugün o hunhar hainin oğlu Ahmet Nesin’in babasını savunan açıklamaları, artık susmamın mümkün olamayacağını ortaya koymuştur. Ölen; ister iyi ister zorba olsun asla arkasından çekiştirmemenin bir fayda temin etmeyeceği gibi bir prensibe sahip olmamdan hep sessiz kalmış ve Yaratıcı Allah’ın hesabına duçar olan ölüleri dilime dolamayarak, sadece fikirleri çerçevesinde tartışmaya girişmişimdir. Ancak Aziz Nesin gibi çocuk kitabı yazan birinin de tartışılacak hiçbir fikri olmadığını belirtmek isterim.
Yüzyıllardır Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız teslim olmayı emreden İslam dinine muharebe yaparak, canavarca iman etmiş Müminleri katleden, işkence yapan, her türlü baskı ve yasaklarla sindirmeye çalışan cehennemliler, bir taraftan özgürlük, demokrasi, temel hak ve hürriyetler konusunda sinsi bayraktarlık yaparlarken, diğer taraftan maskeledikleri o korkunç riyakârlıklarını sergileyerek, kalleşçe insanlığı doğramışlardır.
Oysa kişi neye inanırsa inansın onunla barış içinde yaşamak, inancı ve düşüncesine tahammül edip hoşgörüde bulunmak, insanlığın en temel ilkesidir. Çünkü herhangi bir kimsenin başkasını zorlayabilmesi vahyen de yasaktır.
Benlikleri galebe çalmış Müslüman kimlikli azgın münafıkları kolayca satın alan haçlılar, Salman Rüsdi adlı İngiltere’de yaşayan bir Hintli’yi, Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’ı Kerim’e saldırtarak, güya bir kısım ayetlerin şeytan tarafından indirildiği gibi affedilmez bir iftiraya yönlendirmiş, dolayısıyla tüm dünyada gerginlik çıkartarak Müslümanları ayağa kaldırmışlardı. Zaten İngilizlerin tarih boyunca yaptıkları kahpeliklerinin insafı ve sınırı yoktur.
Bunu fırsat bilen Aziz Nesin adlı hain, herkesin hatırlayacağı üzere yaşamı boyunca İslam’ı ve Müslümanları küçümsemiş, yaşam hakkı tanımak istemeyerek, Allah varlığının yalan olduğu propagandasıyla toplumuzun lanetine uğramıştı. Onun bir ateist olması tamamen kadersel bir hükmün gereğinden nasıl kimseyi ilgilendirmeyecekse, karşısındakinin de Müslüman veya başka bir dine sahip olması kendisini ilgilendirmemeliydi. Önem verilmesi gereken kişinin erdemli bir insan mı, yoksa riyakâr bir şeytan mı olduğudur!
Ancak o, azılı ve amansız bir Müslüman hasmıydı ve milletimizin Müslüman oluşundan da “aptal” olduğunu söyleyebilecek kadar saldırgan ve hadsizdi.
Salman Rüşdi’nin çıkardığı ve küresel bir din savaşına yol açacak fitnesi dünyayı kasıp kavururken, ünlü terörist Doğu Perinçek’in dergisi ve kendisinin başyazarlık yaptığı Aydınlık Dergisin’de; söz konusu şeytan ayetleri kitabını Türkiye’de yayınlayacağını, eğer izin vermezler ise il il dolaşarak elden dağıtacağını ve halka anlatacağını ifade etmesi, takdir edersiniz ki Türkiye’yi de karıştırmış ve kıyamet kopmasına neden olmuştu. Ne var ki fevkalade büyük tehlikenin çanları; ne yargıyı ne de iktidardaki DYP-SHP koalisyonun işitmesine yetiyordu. Zaten SHP’nin, bugünün CHP’sinin hükümette oluşu Aziz Nesin’i yüreklendirmiş ve dilediği gibi at koşturabileceğini sanmıştı.
Her ne kadar yargıya ve hükümete güvenmiş ve kendini emniyette hissetmişse de, aptal olarak aşağıladığı Müslüman Türk evlatlarını hesaba katmamış, dolayısıyla hak ettiği zincirlere vurulmaktan kurtulamamıştı.
Beyanatının akabinde ihanetsi yıkıcı amacını gerçekleştirebilmek için 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’a giderek, o yürekleri dağlayan malum 37 insanın öldüğü “Sivas Katliamı”nı gerçekleştirdi. İdeolojik rejimin irtica adına din karşıtlığı, önyargıyla suçluların İslamcı ve aşırı milliyetçi çevreler olduğuna karar kılmış, asıl katliamın müsebbibi Aziz Nesin’e özenle dokunulmayarak, bir de kahraman ilan edilebilmişti.
Devletin gerçeği görmemezlikten gelip Aziz Nesin’i teşvik edici toleransı, diğer illere de giderek aynı kaos, infial ve katliamların doğabileceğine bir işaretti. Dinini, vatanını ve milletini seven hiçbir insan, olabileceklere seyirci kalamazdı ve İstiklal Savaşlarının yiğit atalarını boynu bükük bırakamazdı.
Aziz Nesin denen şeytan mutlaka durdurulmalıydı. 10 Temmuz ve 11 Temmuz 1993 tarihlerinde Aziz Nesin’in değersiz başına 250.000 Dolar ödül koyarak, onu hapsetmiştim. Bir daha ağzını açamayarak ve evinden çıkamayarak 6 ay sonra 30’a yakın polis korumasında gittiği sanırım Bodrum olacak, öldüğü haberi bozguncu, bölücü ve terörist sözde aydın ve çağdaşlar dışında milletimizi sevindirmişti.
Aslında herkesin sandığı gibi Aziz Nesin cesur değil, son derece korkak bir yaratıktı. İst. 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığım sırada mahkemeye gelen ve tüm adliye çevresi, koridorları ve mahkemenin salonu otomatik silahlı polisler tarafından ablukaya alınmış ve cesedine bir halel gelmemesi için özenle korunuyordu. Mahkeme sırasında gözlerime bakamıyor; Müslüman bir ailenin çocuğu olduğunu, Müslümanları sevdiğini ve asla öyle bir niyeti olmadığını ifade ederek, sanki o canavar ve bölücü halk düşmanı Nesin’in yerine son derece mülayim, hoşgörülü ve hümanist başka bir Nesin gelmişti. Ancak gerçeğin açık perdelerini hiçbir maske örtbas edemez…
Kalplerinde vicdan, beyinlerinde akıl olmayan o sefiller; neden Aziz Nesin Türkiye’yi karıştırırken ve 37 kişiyi katlederken kendisini uyarmadılar da aksine desteklediler? Tüm Türkiye’yi birbirine kıydırmayı planlarken onlarda mı işbirlikçiydiler? Bugün darbecileri, katliamcıları ve teröristleri savunanlar kendileri değil mi? İnsan olmayan aydın müsveddelerinin gerçeği muhakeme edebilmelerinin imkânsızlığı tartışılmazdır. Çünkü insan olmadıklarından insanca düşünememekte ve vicdanlaşamamaktadırlar.
Aziz Nesin’in oğlu Ahmet Nesin de milletimize aynı kin ve nefretle dolu olmalı ki, hala utanılası o hain babasını savunabiliyor, güya başına ödül koyduğum babasının güldüğünü ve parayı hesabına yatırdığımda intihar edebileceğini söylediğini iddia ediyor. Oysa röportaj yaptığım dergilerden biri bu öneriyi bana sunmuş, derhal hesabını bildirdiğinde parayı derhal yatıracağımı ve o değersiz bedenini sırf milletim adına 250.000 Dolara satın almaya hazır olduğumu deklare etmiştim. Özellikle Tempo Dergisinde söz konusu taahhüdüm belgelidir.
Madem babası çok cesurdu; neden ifade ettiği gibi hiçbir il’e gidemedi, meydan okuyuşunu sürdüremedi ve şeytan ayetleri adlı kitabı yayınlayamadı? Neden mahkemede Müslüman olduğunu ve asla şeytan ayetleri adlı kitabı yayınlamak istemediği inkârına yeltendi? Mahkeme sırasında elimi kaldırarak kendini hainlikle suçladığımda ve aramızda neredeyse 7 metre mesafe ve salon polislerle dolu iken; neden irkilerek geriye kaçmaya çalıştı? Ebu Cehil’in evinin tuvalete döndürülmesini örnek göstererek, mezarını tuvalet yaptıracağımı söylediğimde; neden kabrini saklamak maksadıyla dokuz çukur açtırarak, bilinmeyen bir dehlize cesedini gömdürdü? Bırakın sağlığını, öldükten sonra dahi cesedinin başına bir şey gelebilir endişesi taşıyandan daha korkak kim olabilir?
Bir ölünün arakasından daha fazla detaya girmeyi düşünce ve inancıma yakıştırmadığımdan, özellikle yeni neslin doğruyu bilmesi adına yapılan yanlı karalamalara her ne kadar aldırış etmeme gibi bir özgüvenim olsa da, aleyhimde hiçbir açık bulamayanların Aziz Nesin’i hortlatmaları, tamamen ideolojik bir yaklaşımdır. Aziz Nesin’in kim olduğunu öğrenmek isteyenlere somut adres; Doğu Perinçek’tir. Türkiye’yi parçalamaya Doğu Perinçek’le birlikte başlamış ve Aydınlık Dergisinde zehir saçarak, halkı birbirlerine düşman kılmışlardır. Biri meçhul bir dehlizde, diğeri de işlediği ihanetlerden zindanda çürüyor. Bu sebeple bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya hiçbir zaman gerek duymamışımdır.
Uluyanların ulumalarına kulaklarım her zaman tıkalıdır. Eğer tıkamayıp onların safında yer alsaydım, şüphesiz ben de o terör örgütlerinin bir üyesi, hukuk, adalet ve vicdan kasabı, acımasız bir din ve halk düşmanı olacaktım.
“Fil olduğundan küçük, bit ise olduğundan büyük çizilir hep.” J.W.Swift
Diktatörlere ve söz konusu bölücü amansızlara karşı onur ve cesaretle mücadele veren Taraf Gazetesi’ne verdiğim sitemin adresiyle ilgili ilandan paniğe kapılarak tedirgin olan mihraklar, geçmişte ülkem ve milletim adına Aziz Nesin adlı hain bir yazar müsveddesinin şeytani planlarını bozup kendisini hapsetmemden dolayı bugün bile intikam peşinde koşmakta, Sayın Ahmet Altan ve Taraf Gazetesini etkileyerek, reklamımı engellemek niyetindedirler.
“Taraf Gazetesi aydınların katliamını destekliyor” başlığıyla aleyhime başlatılan kampanyaya, bugün o hunhar hainin oğlu Ahmet Nesin’in babasını savunan açıklamaları, artık susmamın mümkün olamayacağını ortaya koymuştur. Ölen; ister iyi ister zorba olsun asla arkasından çekiştirmemenin bir fayda temin etmeyeceği gibi bir prensibe sahip olmamdan hep sessiz kalmış ve Yaratıcı Allah’ın hesabına duçar olan ölüleri dilime dolamayarak, sadece fikirleri çerçevesinde tartışmaya girişmişimdir. Ancak Aziz Nesin gibi çocuk kitabı yazan birinin de tartışılacak hiçbir fikri olmadığını belirtmek isterim.
Yüzyıllardır Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız teslim olmayı emreden İslam dinine muharebe yaparak, canavarca iman etmiş Müminleri katleden, işkence yapan, her türlü baskı ve yasaklarla sindirmeye çalışan cehennemliler, bir taraftan özgürlük, demokrasi, temel hak ve hürriyetler konusunda sinsi bayraktarlık yaparlarken, diğer taraftan maskeledikleri o korkunç riyakârlıklarını sergileyerek, kalleşçe insanlığı doğramışlardır.
Oysa kişi neye inanırsa inansın onunla barış içinde yaşamak, inancı ve düşüncesine tahammül edip hoşgörüde bulunmak, insanlığın en temel ilkesidir. Çünkü herhangi bir kimsenin başkasını zorlayabilmesi vahyen de yasaktır.
Benlikleri galebe çalmış Müslüman kimlikli azgın münafıkları kolayca satın alan haçlılar, Salman Rüsdi adlı İngiltere’de yaşayan bir Hintli’yi, Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’ı Kerim’e saldırtarak, güya bir kısım ayetlerin şeytan tarafından indirildiği gibi affedilmez bir iftiraya yönlendirmiş, dolayısıyla tüm dünyada gerginlik çıkartarak Müslümanları ayağa kaldırmışlardı. Zaten İngilizlerin tarih boyunca yaptıkları kahpeliklerinin insafı ve sınırı yoktur.
Bunu fırsat bilen Aziz Nesin adlı hain, herkesin hatırlayacağı üzere yaşamı boyunca İslam’ı ve Müslümanları küçümsemiş, yaşam hakkı tanımak istemeyerek, Allah varlığının yalan olduğu propagandasıyla toplumuzun lanetine uğramıştı. Onun bir ateist olması tamamen kadersel bir hükmün gereğinden nasıl kimseyi ilgilendirmeyecekse, karşısındakinin de Müslüman veya başka bir dine sahip olması kendisini ilgilendirmemeliydi. Önem verilmesi gereken kişinin erdemli bir insan mı, yoksa riyakâr bir şeytan mı olduğudur!
Ancak o, azılı ve amansız bir Müslüman hasmıydı ve milletimizin Müslüman oluşundan da “aptal” olduğunu söyleyebilecek kadar saldırgan ve hadsizdi.
Salman Rüşdi’nin çıkardığı ve küresel bir din savaşına yol açacak fitnesi dünyayı kasıp kavururken, ünlü terörist Doğu Perinçek’in dergisi ve kendisinin başyazarlık yaptığı Aydınlık Dergisin’de; söz konusu şeytan ayetleri kitabını Türkiye’de yayınlayacağını, eğer izin vermezler ise il il dolaşarak elden dağıtacağını ve halka anlatacağını ifade etmesi, takdir edersiniz ki Türkiye’yi de karıştırmış ve kıyamet kopmasına neden olmuştu. Ne var ki fevkalade büyük tehlikenin çanları; ne yargıyı ne de iktidardaki DYP-SHP koalisyonun işitmesine yetiyordu. Zaten SHP’nin, bugünün CHP’sinin hükümette oluşu Aziz Nesin’i yüreklendirmiş ve dilediği gibi at koşturabileceğini sanmıştı.
Her ne kadar yargıya ve hükümete güvenmiş ve kendini emniyette hissetmişse de, aptal olarak aşağıladığı Müslüman Türk evlatlarını hesaba katmamış, dolayısıyla hak ettiği zincirlere vurulmaktan kurtulamamıştı.
Beyanatının akabinde ihanetsi yıkıcı amacını gerçekleştirebilmek için 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’a giderek, o yürekleri dağlayan malum 37 insanın öldüğü “Sivas Katliamı”nı gerçekleştirdi. İdeolojik rejimin irtica adına din karşıtlığı, önyargıyla suçluların İslamcı ve aşırı milliyetçi çevreler olduğuna karar kılmış, asıl katliamın müsebbibi Aziz Nesin’e özenle dokunulmayarak, bir de kahraman ilan edilebilmişti.
Devletin gerçeği görmemezlikten gelip Aziz Nesin’i teşvik edici toleransı, diğer illere de giderek aynı kaos, infial ve katliamların doğabileceğine bir işaretti. Dinini, vatanını ve milletini seven hiçbir insan, olabileceklere seyirci kalamazdı ve İstiklal Savaşlarının yiğit atalarını boynu bükük bırakamazdı.
Aziz Nesin denen şeytan mutlaka durdurulmalıydı. 10 Temmuz ve 11 Temmuz 1993 tarihlerinde Aziz Nesin’in değersiz başına 250.000 Dolar ödül koyarak, onu hapsetmiştim. Bir daha ağzını açamayarak ve evinden çıkamayarak 6 ay sonra 30’a yakın polis korumasında gittiği sanırım Bodrum olacak, öldüğü haberi bozguncu, bölücü ve terörist sözde aydın ve çağdaşlar dışında milletimizi sevindirmişti.
Aslında herkesin sandığı gibi Aziz Nesin cesur değil, son derece korkak bir yaratıktı. İst. 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığım sırada mahkemeye gelen ve tüm adliye çevresi, koridorları ve mahkemenin salonu otomatik silahlı polisler tarafından ablukaya alınmış ve cesedine bir halel gelmemesi için özenle korunuyordu. Mahkeme sırasında gözlerime bakamıyor; Müslüman bir ailenin çocuğu olduğunu, Müslümanları sevdiğini ve asla öyle bir niyeti olmadığını ifade ederek, sanki o canavar ve bölücü halk düşmanı Nesin’in yerine son derece mülayim, hoşgörülü ve hümanist başka bir Nesin gelmişti. Ancak gerçeğin açık perdelerini hiçbir maske örtbas edemez…
Kalplerinde vicdan, beyinlerinde akıl olmayan o sefiller; neden Aziz Nesin Türkiye’yi karıştırırken ve 37 kişiyi katlederken kendisini uyarmadılar da aksine desteklediler? Tüm Türkiye’yi birbirine kıydırmayı planlarken onlarda mı işbirlikçiydiler? Bugün darbecileri, katliamcıları ve teröristleri savunanlar kendileri değil mi? İnsan olmayan aydın müsveddelerinin gerçeği muhakeme edebilmelerinin imkânsızlığı tartışılmazdır. Çünkü insan olmadıklarından insanca düşünememekte ve vicdanlaşamamaktadırlar.
Aziz Nesin’in oğlu Ahmet Nesin de milletimize aynı kin ve nefretle dolu olmalı ki, hala utanılası o hain babasını savunabiliyor, güya başına ödül koyduğum babasının güldüğünü ve parayı hesabına yatırdığımda intihar edebileceğini söylediğini iddia ediyor. Oysa röportaj yaptığım dergilerden biri bu öneriyi bana sunmuş, derhal hesabını bildirdiğinde parayı derhal yatıracağımı ve o değersiz bedenini sırf milletim adına 250.000 Dolara satın almaya hazır olduğumu deklare etmiştim. Özellikle Tempo Dergisinde söz konusu taahhüdüm belgelidir.
Madem babası çok cesurdu; neden ifade ettiği gibi hiçbir il’e gidemedi, meydan okuyuşunu sürdüremedi ve şeytan ayetleri adlı kitabı yayınlayamadı? Neden mahkemede Müslüman olduğunu ve asla şeytan ayetleri adlı kitabı yayınlamak istemediği inkârına yeltendi? Mahkeme sırasında elimi kaldırarak kendini hainlikle suçladığımda ve aramızda neredeyse 7 metre mesafe ve salon polislerle dolu iken; neden irkilerek geriye kaçmaya çalıştı? Ebu Cehil’in evinin tuvalete döndürülmesini örnek göstererek, mezarını tuvalet yaptıracağımı söylediğimde; neden kabrini saklamak maksadıyla dokuz çukur açtırarak, bilinmeyen bir dehlize cesedini gömdürdü? Bırakın sağlığını, öldükten sonra dahi cesedinin başına bir şey gelebilir endişesi taşıyandan daha korkak kim olabilir?
Bir ölünün arakasından daha fazla detaya girmeyi düşünce ve inancıma yakıştırmadığımdan, özellikle yeni neslin doğruyu bilmesi adına yapılan yanlı karalamalara her ne kadar aldırış etmeme gibi bir özgüvenim olsa da, aleyhimde hiçbir açık bulamayanların Aziz Nesin’i hortlatmaları, tamamen ideolojik bir yaklaşımdır. Aziz Nesin’in kim olduğunu öğrenmek isteyenlere somut adres; Doğu Perinçek’tir. Türkiye’yi parçalamaya Doğu Perinçek’le birlikte başlamış ve Aydınlık Dergisinde zehir saçarak, halkı birbirlerine düşman kılmışlardır. Biri meçhul bir dehlizde, diğeri de işlediği ihanetlerden zindanda çürüyor. Bu sebeple bataklıkta boğulanın ne yuttuğunu araştırmaya hiçbir zaman gerek duymamışımdır.
Uluyanların ulumalarına kulaklarım her zaman tıkalıdır. Eğer tıkamayıp onların safında yer alsaydım, şüphesiz ben de o terör örgütlerinin bir üyesi, hukuk, adalet ve vicdan kasabı, acımasız bir din ve halk düşmanı olacaktım.
“Fil olduğundan küçük, bit ise olduğundan büyük çizilir hep.” J.W.Swift
2 Aralık 2009 Çarşamba
Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar…
İsviçre'deki ''minare'' referandumuyla ilgili davul misali gürlemeler, şovdan ibaret hiçbir değeri ve yaptırımı olmayan sirksel gösterilerdir. Sözde Müslüman ülkelerin, Hıristiyan ve Yahudi egemenliğinde dinler arası diyalogu ve medeniyetler arası ittifakı geliştirip pekiştirme taraftarı olan dini cemaat ve hükümetler; İsviçre’nin referandumundan duydukları elem rahatsızlıklarının altında camilerin minarelerden yoksun bırakılması veya ezan okunması değil, gizli amaçlı hedeflerine ulaşamama endişesi yatmaktadır.
Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.
Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.
Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?
Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.
Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?
Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.
Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…
İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?
Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.
Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…
Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…
Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.
Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?
Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…
Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…
Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?
“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda
Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.
Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.
Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?
Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.
Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?
Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.
Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…
İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?
Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.
Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…
Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…
Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.
Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?
Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…
Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…
Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?
“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda
Etiketler:
AB,
ABD,
batı,
cami,
CHP milletvekilleri,
ezan,
Haçlılar,
irtica,
İsviçre,
laiklik,
minare,
Müslüman Türkiye,
Müslümanlar,
özgürlük,
referandum,
temel insan hakları,
vahiy
4 Ekim 2009 Pazar
Kocası zina yapan kadının zinası bir hükümdür…
Kadın-erkek arasındaki evlilik dışı gayrimeşru ilişkilerde “ırz ve namus” zincirinin sadece kadınlara vurulması, şeytan egemenli modern dünyanın bir ayırımcılığıdır.
Fuhuş, seks, cinsellik ve zinanın doğrudan kadını çağrıştırıp erkeklerin muaf tutulması, İslam dışında diğer dinler ve çağdaş anlayışlarda hoşgörüyle karşılanabilmekte, dolaysıyla her daim kadınlar mahkûm edilip, sosyal ve psikolojik açıdan dışlanmaktadırlar. Kadının gizli, erkeğin aşikâr zinaları ahlâkı çökertmekte, çeşitli yollardan dolaylı veya doğrudan nesiller etkilenerek, cinselliğin ve zinanın üstün olduğu sözde ilerici yaşam biçimi, gayrimeşru ilişkilere mazeret sayılabilmektedir.
Kadını bir seks ve şehvet objesi sunan uygar dünya, bir taraftan cinselliğini en dorukta sergileyerek şehveti fışkırtan ve zina yapan kadını ödüllendirmekte, diğer taraftan fuhuş gerekçesiyle iffetsiz olmakla damgalayabilmektedir. Oysa zina ile fuhşun nicelik bakımından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Para, çıkar veya başka menfaatler karşılığı ilişkiye girenle, heyecansal bir zevk adına yapanların birbirlerinden farklı olduğu düşüncesi, zinayı masumlaştırma amacı güden bir manipülasyondur. Karşılığı her ne olursa olsun; sonunda her iki taraftın gayrimeşru ilişkileri, evlilik dışı gerçekleşen zinalar değil midir?
Ancak erkeğin zinası ve fuhşunun önemsenmeyip meşru karşılanması; aşağılanan ve ayırımcılığa tabi tutulan kadınların onurlarını kırmalı, gerekli müdafaasal tepkiyi ortaya koyarak, tek başlarına hedef olmaktan kurtulmalıdırlar. Oysa gericilikle küçümsedikleri ve kadını ikinci sınıf insan görmekle itham ettikleri İslam; erkek ve kadın arasında hiçbir tecride yer vermeyip, her iki tarafı da aynı suç ve cezayla yargılamakta, yaftalamakta ya da mükâfatlandırmaktadır. Böylece eşitliği tavizsiz ve kayırmasız uygulayan tek anlayış İslam’dır…
Evlilikteki sadakatin ihlali ve evli insanların kendi evlilikleri dışında cinsel ilişkiye girmeleri, devleti ve toplumu ayakta tutan ahlâkın hayati öneminden dolayı eşit bir adaletle hükmedilmesi gerekirken; sürekli insan dahi kabul edilmeyen kadınlar cezalandırılmış, zulmeden, aşağılayan, katleden ve işkence eden erkekleri doğuranın anneler olduğu gerçeği hiç vicdanları sızlatmayarak, kadına yapılan haksızlıklar yeri göğü inletmiştir.
Sosyal seviyesi yüksek kadınlar ile sokaktaki, yani varoşlardaki kadınlara bakış; erkekle kadının zinasındaki kayırımdan farklı değildi. Eski Yunan hukukunda evli bir erkeğin kendinden üst bir gruptaki kadınla cinsel ilişkiye girmesi zina ile suçlanmasına neden olabilmiş, ama halktan bir kadınla ilişkiye girmesi suç sayılmamıştı. Eski Yunan’da bir erkeğe edilebilecek en büyük küfür ona “kadın” demekti. Bir Yunan atasözü şöyledir: ”Kadının yanında iki kere mutlu olunur. Biri onunla evlendiğin gün, biri de onu toprağa verdiğin gün.”
Roma toplumunda zina yapan kadının babasına; hem kızını hem de sevgilisini suç anında öldürme, kocasına ise, karısını boşayıp sevgilisini öldürme hakkı verilmiş. Antik çağdan beri zina ya da fuhuş; evliliğe karşı bir suç, aile birliğine karşı bir tehdit olmuş, aldatılan eşin onurunun kırılması olarak yorumlanmıştı.
Babil'de kadın; evcil hayvanlar seviyesindeydi. Tıpkı günümüzün modern kadınları gibi vücutlarını teşhir etmek amacıyla ince gömlekler giyerek ilgi ve dikkat çekmek maksadıyla yürüyenlere fahişe denirdi. Erkek ya da kadınlar, eşlerini dostu ile birlikte idare ederlerdi. Biri bir adamın kızını öldürdüğü zaman, o da kızını diğerine teslim ederdi. Teslim alan kişi ister kendi malı gibi kullanır, isterse öldürürdü.
Çin'de kadın; insan değildi, kadınlara isim verilmez, sadece numara konularak, bir iki üç diye seslenilirdi. Kız çocukları, İslam öncesi Ortaçağdaki gibi uğursuzluk sebebi sayılırdı.
Hindistan'da kadın köledir. Bugün bile bazı erkeklere, özellikle Brahmanlar'a eşleri kul köle olmaktadır. Geleneğe göre bir Brahman'ın karısı erken kalkarak, yıkanmalı ve evi temizlemelidir. Ancak ondan sonra kocasını uyandırmalıdır. Kocasının yatağından belli bir mesafede, ayakta durup ellerini önünde kavuşturarak, "Selam Krişna"" der. İlk çocuğun doğumundan sonra ayrı odalarda uyurlar. Kadın, kocası öldüğü zaman hayat hakkı yoktu ve o gün ölmeliydi. Kadınlar kendi istekleriyle veya zorla, kocalarının cenaze ateşine atılarak diri diri yakılırlardı. Buna rağmen içinde bulunduğumuz yüzyılda dahi, dul yakma olayları devam edebilmektedir.
Tanrılarının hoşnut edilebilmesi için kadınların kurban edilmeleri; kızların daha küçükken, tanrılarına birer hediye olarak tapınaklara verilmeleri; resmi düğünlerde rahip veya zengin bir hami tarafından törenle kızlıklarının bozulmaları; taş bir sütun üzerine oturtularak, tapınak ziyaretçilerine bir ücret karşılığı sunulmaları gibi nice barbarlık ve sapkınlıklar… Ancak tapınak fahişeliği, dulların yakılması geleneği ile sona erdirilmişse de, adet ve geleneklerin günümüzde de devam ettiği, yabancı gözlemciler tarafından bildirilmektedir.
Manu yasalarına göre kadınlar, gece gündüz ailelerindeki erkeklere bağımlı tutulmalıdır. Eski Hind Hukukuna göre; felaket, tayfun, ölüm, cehennem, ejderha ve ateş, hiçbir zaman kadından daha kötü değildir.
Buda ise: "Eğer kadınları dinime kabul etmeseydim Budizm çok uzun zaman temiz bir şekilde devam ederdi. Bugün artık Budizm’in uzun zaman yaşayacağını zannetmiyorum. Zira bu dine kadın girmiştir." (Edyanu'l Hind 72)
Eski İsrail hukukunda, erkek ailenin mutlak hâkimidir. Yahudi kızları babalarının evinde bile hizmetçi konumundadır. Baba isterse onları satabilirdi. Boşanma hakkı keyfî olarak kocanındı. Kızlar miras alamazdı, ancak başka bir vâris olmadığı zaman babalarının mirasına hak kazanabilirlerdi. Yahudilerin her sabahki dualarında şu cümleler dikkat çekicidir: “Ezelî İlahımız, kâinatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun”
Eski İran’da kız kardeşle evlenmek caizdi. Kız kardeş, anne ve kan akrabalığının saygıya değer bir yönü yoktu.
İngiltere’de asırlar arası kocalar, karılarını satabilirlerdi. Kadın mundar bir yaratık sayıldığından İncil’e el süremezdi.
İslâmiyet’in doğuşundan önce Araplar da kadın; evlenme, aile kurma, boşanma düzeni ve miras hakkından mahrumdu. Kız çocuk ailede, maddi bakımdan bir yük, manevî bakımdan bir utanç vesilesiydi. Çünkü kız çocuğu erkek gibi savaşamaz ve ailenin şerefini koruyamaz düşüncesi hâkimdi. Bu yüzden baba kızını öldürmekte ve diri diri toprağa gömmekte serbestti.
Osmanlı’da kadın; özgüveni olan ve hak iddiasında bulunabilen güçlü bir saygınlıktaydı. 1717-1718 de Lady Montaque “Türkiye Mektupları” adlı eserinde Osmanlı’da kadınların Batı ülkelerinde olduğundan daha hür ve serbest olarak ömürlerini geçirdiklerini belirtir. Kadınlar; vali, belediye başkanı, emniyet müdürü ve kadıyı kovalayıp yakalarına yapışmak suretiyle hesap sorabiliyor, padişaha da: “Uyan ve bizi düşün, pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık” diyebiliyorlardı. Haklı olan bir kadın, elinde taş ve sopayla bir nâzırı, yani bakanı kovalayabiliyordu. Karısını döven nüfuzlu bir erkek, küçük bir işaretle bütün bir mahalleyi karşısında bulabiliyordu. Günümüz cumhuriyetinde böyle mi?
Rus kadınları ziynete ve süse çok düşkündürler. Bu düşkünlük onları zengin adamların metresi olmaya itmekte, adam ölünce metreslerinden veya kızlarından biri seçilerek kurban edilir ve ölünün yakılacağı gün o da yakılır. Efendisiyle birlikte yakılacak kadın, ölünün akrabalarıyla birlikte çadırlarda cinsel ilişkiye zorlanır. Sonra da ölüm meleği adı verilen ihtiyar başka bir kadın tarafından öldürülür. Çarlık Rusya’da aristokrat ve zengin sınıf; kadınları cinsel obje olarak görür, orta ve alt sınıfın kızlarını da kendi ailelerinin mülkiyetinde sayarlardı. Eğitim, özgürlük ve evlilik seçimlerinden mahrum idiler.
Ekim 1917 devriminde Lenin, kadınlara “kapitalizmden ve ev sömürüsünden olmak üzere çifte kölelikten kurtulmayı vaat etti ve özgür aşk” kavramını ortaya attı. Evlenmeler ve boşanmalar kolaylaştı, doğan çocuklar devletin mülkiyetine alınmaya başlandı. Hatta kadının kamulaştırılması bile gündeme geldi. “Özgür Aşk Büroları” kadınları, kölelikten kurtaracak yerde, onlara saldırı ve tecavüz olaylarını artırdı. Vlademir şehrinde yayınlanan bir emir şöyle idi: “18 yaşına gelen her genç kız devlet mülkiyetine geçer. Bu yaşa gelen her kız özgür aşk bürolarına kayıt yaptırmalıdır. 19-50 yaş arası bütün erkekler devletin çıkarı uyarınca kayıtlı kızlardan birini-kızın rızası alınmaksızın- kendine eş olarak seçebilir. Bu seçimler ayda bir kez yinelenecektir. Bu tür birleşmelerden doğan çocuk devletin mülkiyetinde olacaktır”. Oysa Sovyet Anayasası’nın 122. maddesinde “kadın; iktisadi, siyasi, kültürel, idari ve toplumsal faaliyetlerin her alanında eşit haklara sahiptir” diyordu.
Hıristiyanlıkta ise kadın; kötülüğü, şeytana uyma ve ayartmacılığı temsil eder. Çünkü, Hz. Adem’e haram meyveyi yedirterek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkar olmasına sebep olan bir kadındır. Bundan dolayı Hıristiyanlık evlilikteki cinsel ilişkiyi günah ve kirlenme saydığından, rahipler evlenmezler. Aziz Augustin’e göre; “insanın kendi karısı veya bir fahişe ile cinsel ilişkiye girmesi arasında maddi bakımdan bir fark yoktur.” İki asır sonra Papa Grégoire, Agustin’in bu fikrini onaylayacaktır. Ünlü Hıristiyan ilahiyatçısı Clément’e göre; “kadın kadın olmaktan dolayı utanmalıdır.” İşte bu günah işleme ve kirlenme duygusudur ki, birçok kişinin evlilikten kaçmasını sebep olmuş ve birçok kadın da kurtuluşu manastıra kapanmakta bulmuştur.(Lewinsohn, s. 102) Zira temizlik sembolü Hz. İsa’nın nişanlıları ve eşleri olacaktır. Hz. İsa temizlik sembolüdür. Çünkü Hz. Meryem onu bakire iken yani cinsel ilişkiye girmeden doğurmuştur. Öyleyse yapılacak tek şey vardır. O da Bakire Meryem gibi temiz ve iffetli kalmaktır.
Hıristiyanlık evliliği meşru saysa da cinsel ilişkiyi günah saydığını; bugün Katolik kiliselerindeki evlenme törenlerinde okunan duadan da anlayabiliriz. “Günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken.” Hıristiyanlık tarihi kadın açısından oldukça olumsuz olayların var olduğu zalim ve acımasız bir tarhtır. VI. Asırda Azizler ve papazların hâkim olduğu mason meclislerinde; kadının ruhu olup olmadığı tartışılmış, bir oyun dışında ruhunun olmadığı kabul edilmiştir.(Bobel, s. 4 6)
Kilise, büyücülük gerekçesiyle yaklaşık iki milyon kadını katletmiştir. XIII. asırdan itibaren Hıristiyanlık, insanlığın başına korkunç bir felaket hazırlamıştır. Şeytanla cinsel ilişkiye giren, böylece insanlar arasında kötülüğü ve fuhşu yaymak isteyen büyücü kadınlardan dünyanın temizlenmesi görevini üstüne alan kilise, büyücü avına çıkararak, on binlerce masum kadının diri diri yakılmasına veya suda boğulmasına sebep olmuştur.
Papa VIII. İnnocent, büyücü avını meşrulaştırmak için iki müfettişini görevlendirerek bir kitap hazırlatır. Kitabın adı “Malleus Maleficarum” (Büyücüleri ezen balyoz). İlk baskısını 1487 de yapan bu kitap 1669 da 28. baskıya ulaşır. Kitap, muhakeme usulü hakkında yöntemler de içerir. Müfettiş kadına 35 soru sorar. Daha ilk soru, onu ateşe mahkûm etmeye kâfidir. İlk soru şöyledir: Büyücülere inanıyor musun?”. “Evet” derse, bunun anlamı büyücülerle ilişkisi olduğudur. “Hayır” derse bu sefer de dinsiz olmuş olacaktır. Israrı halinde işkence masasına yatırılır, aleyhlerinde şahitlik etmesi için, düşmanı olan diğer büyücüler çağrılır. Hâlâ suçluluğu üzerinde şüphe varsa, o zaman ilahî hükme başvurmak gerekecektir. Bunun için de elleri ve ayakları bağlanıp suya atılacaktır. Batarsa, büyücü olduğunu gösterir. Batmazsa o zaman da büyücü olduğunun delilidir. Zira vaftizindeki su onu reddetmektedir. Kısaca o devirde büyücü olarak adı çıkmış kadının ölümden başka şansı yoktu. VI. Alexandre, II. Jules, X. Leon gibi Rönesansın ünlü Papaları bu eserin geçerliliğini memnuniyetle onaylamışlardır. İngiltere’de bir sakson hakim; “Kitab- Mukaddes”i 53 kez okuduğunu ve bu arada 20 000 büyücüyü ölüme mahkum ettiğini övünerek söyleyebilmiştir. (Lewinsohn, 134-135; krş. Akdemir,, s . 2 52)
Çağdaş medeniyetini örnek aldığımız Batı düşüncesinde kadınını değeri, maalesef ürkütücü ve sarsıcıdır. Batı dünyasında yetişmiş Ortaçağ Yeniçağ ve Modern çağ’ın birçok düşünürü kadın konusunu ele almış ve olumsuz bakış açıları, nasıl olmuşsa, batıdan dem vuran kadınlarımızın dikkatini çekmemiştir.
Kendi sistemi içinde kadın konusunu ele alan Ortaçağ’ın Batılı ünlü düşünürlerinden Malebranche (1638-1715) “Hakikatin Araştırılması” isimli eserinde; “…Şehvet, cinsellik ve zevke ait her şey, kadınlara kalmış bir iştir. Ancak, genel olarak araştırılıp bulunması biraz güç hakikatleri kavramak, kadınların elinden gelmez. Soyut olan her şey, onlar için anlaşılmaz bir şeydir…” diyerek, onların soyut gerçekleri anlayamadıklarını ve böyle bir yetenekten mahrum olduklarını iddia eder. “İrâde ve Tasavvur Olarak Dünya” adlı eserin yazarı XIX. Asrın ünlü Alman filozofu Schopenhauer (1788-1860), kendi pesimist (karamsar) felsefesinde kadına da bir yer bulmuş ve “…Kadınlar, kendi gönüllerince hayal ederler ki erkekler para kazanmak ve kadınlar da bunu harcamak için yaratılmışlardır.” Schopenhauer, bir başka yerde şunları söylemektedir: “…Arslanın dişleri ve pençeleri vardır, filin ve yaban domuzunun büyük dişleri vardır; boğanın boynuzları vardır, mürekkep balığının da, çevresindeki suları bulandıracak mürekkebi vardır. Fakat tabiat kadına, kendini savunmak ve korunmak için riyakârlık vermiştir… En zarifinde olduğu kadar, en aptal kadında da riyakârlık, fıtrîdir. Bu sebepledir ki, mutlak olarak dürüst ve samimi bir kadına rastlamak hemen hemen imkânsızdır…”
Ünlü Alman filozofu Friedrich Nietzche (1844-1900) kadın konusunda fikrini şöyle beyan etmiştir: “Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma”
Kadının eşitliği ve özgürlüğü hususunda görüş ileri süren Batılı yazarlar, ferdî ve toplum hayatında onların eşit olmadığını söylerken, özgürlük hususunda da onu nasıl kullanacağı bilgisinin kadına verilmesi gerektiği kanaatindedirler. Meselâ Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865): “ Erkek ve kadın Mutlak’ın önünde denk olabilirler. Onlar hiç eşit değildirler, onlar ne ailede ne de şehirde eşittirler.” Kadının özgürlüğünü dile getiren Emile Zola ( 1840-1902) da şunları söylemiştir: “ Kadını özgürlüğüne kavuşturmak harika bir şeydir. Ama her şeyden evvel özgürlüğün nasıl kullanılmasını ona öğretmek gerekecektir.” XVI. Asrın ünlü Fransız yazarlarından Molière (1602-1673); “Demir kafesler ve kapı sürgüleri kadınları ve kızları namuslu yapmaz” Montaigne ise; “Bir kadın için en faydalı ve en onurlu bilim ve meşguliyet, ev işleri bilimidir” demiştir.
Batılı düşünürlerden bazıları “kadın-kilise” ikilisi hakkında pek olumlu kanaat sahibi değildirler. Bunlardan Charles Baudlaire (1821-1867), “Kadınların kiliselere girmelerine izin verilmiş olmasına her zaman şaşırmışımdır. Onlar Tanrı ile hangi diyalogu kuruyorlar?” Armond Salacrou (- 1899) da: “Papazlar günah çıkartan kadınları dinledikleri zaman evlenmemiş olmakla teselli buluyorlar”
Kadının tabiatı konusunda kalem oynatan yazarlar ve düşünürler onu daha ziyade menfi sıfatlarla tavsif etmektedirler. Meselâ Tristan Bernard ( 1866- 1947); “Kadın kadının kurdudur.” Jules de Goncourt (1822-1896); “Kadın aptal görünmemeyi çok iyi becerir.” Jules Renard (1864-1910) da; “Kadınlara en fazla zevk veren şey, zekâları üzerine yapılan bayağı bir pohpohtur.” Charles Baudelaire (1821-1867); “Kadın ruhla bedeni ayırmayı bilmez.” Jules Renard (1864-1910): “Şayet kadınların hoşuna gitmeyi istiyorsanız, onlara, sizin olduğu söylenen şeyi istemediğinizi söyleyiniz.” Chamfort (1741-1794), kadınla erkeği birbirlerine karşı besleyebilecek kötü düşünceler açısından karşılaştırmakta ve şöyle söylemektedir; “Bir erkek kadınlar hakkında ne kadar kötü düşünürse düşünsün, hiçbir kadın yoktur ki, ondan daha da kötüsünü düşünmemiş olsun.”
İnsan tabiatının önemli yönlerinden biri hiç şüphesiz kıskançlıktır. Bu açıdan kadına bakan André Suarès (1868-1948); “Kadınlar her şeyi kıskanırlar hatta mutsuzluğu bile” Bunun yanı sıra George Courteline (1860-1929) kadın tabiatına bir başka zaviyeden bakarak hükmünü verir: “Kadın kendisi için yapılanı asla görmez o ancak yapılmayanı görür.”
Batı düşüncesinde kadın tabiatı ele alınırken onun güzellik ve zekâ yönü ile kadının hareketliliği ve konuşkanlığı da ihmal edilmez. Montesquieu (1689-1755); “Genç kadınlarda güzellik zekâyı telâfi eder, yaşlılarda ise zekâ güzelliği ikmâl eder” Voltaire (1694-1778)’e göre; “Kadınlar rüzgâr güllerine benzerler. Paslandıkları zaman sabit kalırlar.” Guillaume Bouchet (1514-1594) de : “Kadınları konuşturmanın bin yolu vardır ama susturmanın bir yolu yoktur.”
Kadına; sanıldığı gibi özgürlüğü ve saygınlığı Batının değil İslam’ın getirdiği “Cennet anaların ayakları altındadır” hadisi şerifiyle kanıtlanmış, İslam’ın kadına tanıdığı eşitsel bakış açısından dolayı Batı’da ve dünyanın diğer medeniyetlerinde kadına reva görülen aşağılanma etkisini kaybetmiştir. Kur’an, küfrü imana tercih eden baba ve kardeşin veli ve dost edinmemesini emrederken, kadın olan anayı öyle korumuş ve kutsallaştırmış ki, hiçbir ayette aleyhine tek bir hüküm vermemiştir. Ayrıca kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım gözetmeyerek eşit davranmış, ceza ve mükâfatta adaletten ayrılmamıştır.
Modern dünyada zina eden evli bir erkek hoş karşılanırken, zina eden evli bir kadın ise namussuzlukla suçlanabilmektedir. Oysa Kur’an; zina eden evli bir erkeğin, ancak zina eden evli bir kadınla evliliklerini sürdürebileceğine hükmetmiş, dolayısıyla eşi zina eden tarafında ya boşanmasını ya da onun da zina etmesini emretmiştir.
“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.” Nur.3
“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır.” Nur.26
Bu sebeple Müslüman kimlikli şehvet düşkünü harami erkeklerin, özellikle Arap ve Türklerin; evliliklerini sürdürebilmeleri için karıları da zina yapmakla mükelleftir. Ayette de buyrulduğu üzere; böylesi bir evlilik müminlere haram kılınmasından, derhal boşanılmalıdır. Ancak erkeğin zinasının alkışlandığı dünyada ve zinanın suç sayılmadığı laik Türkiye’de, evliliklerin neredeyse tamamı gayrimeşrudur.
Toplumsal ahlakı ve asayişi çökerten zinanın ülkemizde suç sayılmasını, kişiselliğe endeksleyerek kamulaştırılmamasını savunan Batı yandaşları, çağdaş dünyanın ortak hukuk değerlerine uygun olmadığını öne sürerek, rahatlıkla zina yapabilmelerinin mantığıyla hareket etmişlerdir. Zina gibi fevkalade ahlaki bir suçu Anayasa Mahkemesinin ortadan kaldırması, şüphesiz laik ve Kemalist yapısının bir gereğidir.
Namus ve töre cinayetleri başta olmak üzere ölümler, intiharlar, aile içi karışıklık ve dehşetler; gayrimeşru ilişkilere girişen erkekler gibi evli kadınların da hamile kalarak gayrimeşru çocuk doğurmalarının sonucu ortaya çıkmakta, doğrudan müsebbibi de laik devletin ahlaka bakışkışı olmaktadır. Haberlerde sıkça rastladığımız ürpertici olaylar, DNA’ca tespit edilen çocukların kendilerinden olmadığını öğrenen babaların yıkımlarıyla doludur. Eşe güvensizliğin diz boyu olduğu dünyada herkes takibe kalkışsa, şüphesiz kıyametten farksız bir sonuç doğar.
Cinsellikleriyle şehveti arttıran yakışıklı ve şuh kadınların azmettirici çağdaş görüntüleri; gerek erkek, gerekse kadını baştan çıkartmakta, artık heyecanı eşinde bulamayanları kışkırtarak, yabancıların kollarına atılmalarına, deşifre olduğunda ise her zamanki gibi erkeğin aklanıp, kadının fahişelikle damgalandığı bir modernliği yaşıyoruz. Çünkü namus, ırz ve zina dendi mi, akla sadece “kadın” gelir…
Modern çağda ve özellikle batılı toplumlarda zinanın suç olmaktan çıkması, şüphesiz tüm dünyayı etkilemiş ve heyecanı arttıran gayri meşru ilişkiler, yaşamın “olmazsa olmaz” bir düsturu haline gelmiştir. Tahrik ve teşvik edici yayın ve gösteriler İslam ülkelerini derinden sarmış, önce dergi ve kasetlerle başlayan serüven, en yakınındakilerle başlayıp, sokaklara taşmıştır.
Erkeklerin zinası, ancak karılarının zinası ile ya son bulur, ya da her iki tarafın rızasıyla devam eder. Diğer taraftan; asıl namussuz ve fahişeler kadınlar değil, azmettiren erkeklerdir.
Çağdaşlık adı altında Batı düşüncesinin kadına sağladığı özgürlük; sadece cinsellik, fuhuş, zina ve zevktir. Ancak kamuflaj amaçlı istisnai durumlar, asli düşünceyi örtbas etmemelidir. Batı düşüncesinde kadın, erkekten ayrı ve onun çok daha altında ele alınmış, çeşitli menfi sıfatları veya zaafları açısından bakılarak, sadece erkeği tatmin ve hizmet eden bir köle ya da uyarıcı bir meta olarak değerlendirilmektedir. İşte feminizm hareketini doğuran da bu ayırımcılık, aşağılanma ve dışlanmadır.
Acaba, bugün demokrasinin beşiği olarak görülen İsviçre’de Appenzel adlı 14000 nüfuslu ve %90’ı Katolik olan bir kantonda kadınların oy hakkı olmadığını biliyor musunuz?
İslam, diğer dinler ve düşüncelerde olduğu gibi kadını hor ve hakir görmeyip, üstelik barbarlar misali zina yapan kadını erkekten ayrı tutarak ölüm cezası vermemekte, vazgeçip samimiyetle tövbe etmelerine mukabil bağışlayıp esirgemektedir. Namus, ırz, zina, fuhuş ve insani değerler konusunda erkeklerle eşit olan kadınlara tanrısal üstünlük taslayan benciller, vicdana ve yasalara dahi aldırış etmeyip, gizliden gizliye kadını şeytan misali görmeye devam edebilmektedirler.
“İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir.” Nisa. 16
“Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir.” Nisa. 26
Ayrıca Müslüman olmalarından ötürü dinlerinin hükmü gereği örtünen kadınların çağdaşlarca dışlanmaları, kadın barbarlığının bir intikamı olsa gerek. Kendilerini kullanıp cinselliklerini sergileyerek tatmin olan erkeklere karşı koyamayıp, kendi cinslerine baskı uygulayan barbar çağdaşlar, örtünmenin sınırını kimin hükmüyle belirliyorlar? Giydikleri dekolte elbiseler bir yana, mayo, olmadı bikini ya da çırılçıplak dolaşmaları talep edilse, kabul mü ederler, karşı mı koyarlar? Öyleyse neden kendi hemcinsleri olan Müslüman kadınların giyinişlerine tepki gösteriyorlar?
İşte ayırımcı batı, işte eşitlikçi İslam… Nerede özgürlük, nerede kadın…
Fuhuş, seks, cinsellik ve zinanın doğrudan kadını çağrıştırıp erkeklerin muaf tutulması, İslam dışında diğer dinler ve çağdaş anlayışlarda hoşgörüyle karşılanabilmekte, dolaysıyla her daim kadınlar mahkûm edilip, sosyal ve psikolojik açıdan dışlanmaktadırlar. Kadının gizli, erkeğin aşikâr zinaları ahlâkı çökertmekte, çeşitli yollardan dolaylı veya doğrudan nesiller etkilenerek, cinselliğin ve zinanın üstün olduğu sözde ilerici yaşam biçimi, gayrimeşru ilişkilere mazeret sayılabilmektedir.
Kadını bir seks ve şehvet objesi sunan uygar dünya, bir taraftan cinselliğini en dorukta sergileyerek şehveti fışkırtan ve zina yapan kadını ödüllendirmekte, diğer taraftan fuhuş gerekçesiyle iffetsiz olmakla damgalayabilmektedir. Oysa zina ile fuhşun nicelik bakımından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Para, çıkar veya başka menfaatler karşılığı ilişkiye girenle, heyecansal bir zevk adına yapanların birbirlerinden farklı olduğu düşüncesi, zinayı masumlaştırma amacı güden bir manipülasyondur. Karşılığı her ne olursa olsun; sonunda her iki taraftın gayrimeşru ilişkileri, evlilik dışı gerçekleşen zinalar değil midir?
Ancak erkeğin zinası ve fuhşunun önemsenmeyip meşru karşılanması; aşağılanan ve ayırımcılığa tabi tutulan kadınların onurlarını kırmalı, gerekli müdafaasal tepkiyi ortaya koyarak, tek başlarına hedef olmaktan kurtulmalıdırlar. Oysa gericilikle küçümsedikleri ve kadını ikinci sınıf insan görmekle itham ettikleri İslam; erkek ve kadın arasında hiçbir tecride yer vermeyip, her iki tarafı da aynı suç ve cezayla yargılamakta, yaftalamakta ya da mükâfatlandırmaktadır. Böylece eşitliği tavizsiz ve kayırmasız uygulayan tek anlayış İslam’dır…
Evlilikteki sadakatin ihlali ve evli insanların kendi evlilikleri dışında cinsel ilişkiye girmeleri, devleti ve toplumu ayakta tutan ahlâkın hayati öneminden dolayı eşit bir adaletle hükmedilmesi gerekirken; sürekli insan dahi kabul edilmeyen kadınlar cezalandırılmış, zulmeden, aşağılayan, katleden ve işkence eden erkekleri doğuranın anneler olduğu gerçeği hiç vicdanları sızlatmayarak, kadına yapılan haksızlıklar yeri göğü inletmiştir.
Sosyal seviyesi yüksek kadınlar ile sokaktaki, yani varoşlardaki kadınlara bakış; erkekle kadının zinasındaki kayırımdan farklı değildi. Eski Yunan hukukunda evli bir erkeğin kendinden üst bir gruptaki kadınla cinsel ilişkiye girmesi zina ile suçlanmasına neden olabilmiş, ama halktan bir kadınla ilişkiye girmesi suç sayılmamıştı. Eski Yunan’da bir erkeğe edilebilecek en büyük küfür ona “kadın” demekti. Bir Yunan atasözü şöyledir: ”Kadının yanında iki kere mutlu olunur. Biri onunla evlendiğin gün, biri de onu toprağa verdiğin gün.”
Roma toplumunda zina yapan kadının babasına; hem kızını hem de sevgilisini suç anında öldürme, kocasına ise, karısını boşayıp sevgilisini öldürme hakkı verilmiş. Antik çağdan beri zina ya da fuhuş; evliliğe karşı bir suç, aile birliğine karşı bir tehdit olmuş, aldatılan eşin onurunun kırılması olarak yorumlanmıştı.
Babil'de kadın; evcil hayvanlar seviyesindeydi. Tıpkı günümüzün modern kadınları gibi vücutlarını teşhir etmek amacıyla ince gömlekler giyerek ilgi ve dikkat çekmek maksadıyla yürüyenlere fahişe denirdi. Erkek ya da kadınlar, eşlerini dostu ile birlikte idare ederlerdi. Biri bir adamın kızını öldürdüğü zaman, o da kızını diğerine teslim ederdi. Teslim alan kişi ister kendi malı gibi kullanır, isterse öldürürdü.
Çin'de kadın; insan değildi, kadınlara isim verilmez, sadece numara konularak, bir iki üç diye seslenilirdi. Kız çocukları, İslam öncesi Ortaçağdaki gibi uğursuzluk sebebi sayılırdı.
Hindistan'da kadın köledir. Bugün bile bazı erkeklere, özellikle Brahmanlar'a eşleri kul köle olmaktadır. Geleneğe göre bir Brahman'ın karısı erken kalkarak, yıkanmalı ve evi temizlemelidir. Ancak ondan sonra kocasını uyandırmalıdır. Kocasının yatağından belli bir mesafede, ayakta durup ellerini önünde kavuşturarak, "Selam Krişna"" der. İlk çocuğun doğumundan sonra ayrı odalarda uyurlar. Kadın, kocası öldüğü zaman hayat hakkı yoktu ve o gün ölmeliydi. Kadınlar kendi istekleriyle veya zorla, kocalarının cenaze ateşine atılarak diri diri yakılırlardı. Buna rağmen içinde bulunduğumuz yüzyılda dahi, dul yakma olayları devam edebilmektedir.
Tanrılarının hoşnut edilebilmesi için kadınların kurban edilmeleri; kızların daha küçükken, tanrılarına birer hediye olarak tapınaklara verilmeleri; resmi düğünlerde rahip veya zengin bir hami tarafından törenle kızlıklarının bozulmaları; taş bir sütun üzerine oturtularak, tapınak ziyaretçilerine bir ücret karşılığı sunulmaları gibi nice barbarlık ve sapkınlıklar… Ancak tapınak fahişeliği, dulların yakılması geleneği ile sona erdirilmişse de, adet ve geleneklerin günümüzde de devam ettiği, yabancı gözlemciler tarafından bildirilmektedir.
Manu yasalarına göre kadınlar, gece gündüz ailelerindeki erkeklere bağımlı tutulmalıdır. Eski Hind Hukukuna göre; felaket, tayfun, ölüm, cehennem, ejderha ve ateş, hiçbir zaman kadından daha kötü değildir.
Buda ise: "Eğer kadınları dinime kabul etmeseydim Budizm çok uzun zaman temiz bir şekilde devam ederdi. Bugün artık Budizm’in uzun zaman yaşayacağını zannetmiyorum. Zira bu dine kadın girmiştir." (Edyanu'l Hind 72)
Eski İsrail hukukunda, erkek ailenin mutlak hâkimidir. Yahudi kızları babalarının evinde bile hizmetçi konumundadır. Baba isterse onları satabilirdi. Boşanma hakkı keyfî olarak kocanındı. Kızlar miras alamazdı, ancak başka bir vâris olmadığı zaman babalarının mirasına hak kazanabilirlerdi. Yahudilerin her sabahki dualarında şu cümleler dikkat çekicidir: “Ezelî İlahımız, kâinatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun”
Eski İran’da kız kardeşle evlenmek caizdi. Kız kardeş, anne ve kan akrabalığının saygıya değer bir yönü yoktu.
İngiltere’de asırlar arası kocalar, karılarını satabilirlerdi. Kadın mundar bir yaratık sayıldığından İncil’e el süremezdi.
İslâmiyet’in doğuşundan önce Araplar da kadın; evlenme, aile kurma, boşanma düzeni ve miras hakkından mahrumdu. Kız çocuk ailede, maddi bakımdan bir yük, manevî bakımdan bir utanç vesilesiydi. Çünkü kız çocuğu erkek gibi savaşamaz ve ailenin şerefini koruyamaz düşüncesi hâkimdi. Bu yüzden baba kızını öldürmekte ve diri diri toprağa gömmekte serbestti.
Osmanlı’da kadın; özgüveni olan ve hak iddiasında bulunabilen güçlü bir saygınlıktaydı. 1717-1718 de Lady Montaque “Türkiye Mektupları” adlı eserinde Osmanlı’da kadınların Batı ülkelerinde olduğundan daha hür ve serbest olarak ömürlerini geçirdiklerini belirtir. Kadınlar; vali, belediye başkanı, emniyet müdürü ve kadıyı kovalayıp yakalarına yapışmak suretiyle hesap sorabiliyor, padişaha da: “Uyan ve bizi düşün, pahalılığa dayanamıyoruz, aç kaldık” diyebiliyorlardı. Haklı olan bir kadın, elinde taş ve sopayla bir nâzırı, yani bakanı kovalayabiliyordu. Karısını döven nüfuzlu bir erkek, küçük bir işaretle bütün bir mahalleyi karşısında bulabiliyordu. Günümüz cumhuriyetinde böyle mi?
Rus kadınları ziynete ve süse çok düşkündürler. Bu düşkünlük onları zengin adamların metresi olmaya itmekte, adam ölünce metreslerinden veya kızlarından biri seçilerek kurban edilir ve ölünün yakılacağı gün o da yakılır. Efendisiyle birlikte yakılacak kadın, ölünün akrabalarıyla birlikte çadırlarda cinsel ilişkiye zorlanır. Sonra da ölüm meleği adı verilen ihtiyar başka bir kadın tarafından öldürülür. Çarlık Rusya’da aristokrat ve zengin sınıf; kadınları cinsel obje olarak görür, orta ve alt sınıfın kızlarını da kendi ailelerinin mülkiyetinde sayarlardı. Eğitim, özgürlük ve evlilik seçimlerinden mahrum idiler.
Ekim 1917 devriminde Lenin, kadınlara “kapitalizmden ve ev sömürüsünden olmak üzere çifte kölelikten kurtulmayı vaat etti ve özgür aşk” kavramını ortaya attı. Evlenmeler ve boşanmalar kolaylaştı, doğan çocuklar devletin mülkiyetine alınmaya başlandı. Hatta kadının kamulaştırılması bile gündeme geldi. “Özgür Aşk Büroları” kadınları, kölelikten kurtaracak yerde, onlara saldırı ve tecavüz olaylarını artırdı. Vlademir şehrinde yayınlanan bir emir şöyle idi: “18 yaşına gelen her genç kız devlet mülkiyetine geçer. Bu yaşa gelen her kız özgür aşk bürolarına kayıt yaptırmalıdır. 19-50 yaş arası bütün erkekler devletin çıkarı uyarınca kayıtlı kızlardan birini-kızın rızası alınmaksızın- kendine eş olarak seçebilir. Bu seçimler ayda bir kez yinelenecektir. Bu tür birleşmelerden doğan çocuk devletin mülkiyetinde olacaktır”. Oysa Sovyet Anayasası’nın 122. maddesinde “kadın; iktisadi, siyasi, kültürel, idari ve toplumsal faaliyetlerin her alanında eşit haklara sahiptir” diyordu.
Hıristiyanlıkta ise kadın; kötülüğü, şeytana uyma ve ayartmacılığı temsil eder. Çünkü, Hz. Adem’e haram meyveyi yedirterek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkar olmasına sebep olan bir kadındır. Bundan dolayı Hıristiyanlık evlilikteki cinsel ilişkiyi günah ve kirlenme saydığından, rahipler evlenmezler. Aziz Augustin’e göre; “insanın kendi karısı veya bir fahişe ile cinsel ilişkiye girmesi arasında maddi bakımdan bir fark yoktur.” İki asır sonra Papa Grégoire, Agustin’in bu fikrini onaylayacaktır. Ünlü Hıristiyan ilahiyatçısı Clément’e göre; “kadın kadın olmaktan dolayı utanmalıdır.” İşte bu günah işleme ve kirlenme duygusudur ki, birçok kişinin evlilikten kaçmasını sebep olmuş ve birçok kadın da kurtuluşu manastıra kapanmakta bulmuştur.(Lewinsohn, s. 102) Zira temizlik sembolü Hz. İsa’nın nişanlıları ve eşleri olacaktır. Hz. İsa temizlik sembolüdür. Çünkü Hz. Meryem onu bakire iken yani cinsel ilişkiye girmeden doğurmuştur. Öyleyse yapılacak tek şey vardır. O da Bakire Meryem gibi temiz ve iffetli kalmaktır.
Hıristiyanlık evliliği meşru saysa da cinsel ilişkiyi günah saydığını; bugün Katolik kiliselerindeki evlenme törenlerinde okunan duadan da anlayabiliriz. “Günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken.” Hıristiyanlık tarihi kadın açısından oldukça olumsuz olayların var olduğu zalim ve acımasız bir tarhtır. VI. Asırda Azizler ve papazların hâkim olduğu mason meclislerinde; kadının ruhu olup olmadığı tartışılmış, bir oyun dışında ruhunun olmadığı kabul edilmiştir.(Bobel, s. 4 6)
Kilise, büyücülük gerekçesiyle yaklaşık iki milyon kadını katletmiştir. XIII. asırdan itibaren Hıristiyanlık, insanlığın başına korkunç bir felaket hazırlamıştır. Şeytanla cinsel ilişkiye giren, böylece insanlar arasında kötülüğü ve fuhşu yaymak isteyen büyücü kadınlardan dünyanın temizlenmesi görevini üstüne alan kilise, büyücü avına çıkararak, on binlerce masum kadının diri diri yakılmasına veya suda boğulmasına sebep olmuştur.
Papa VIII. İnnocent, büyücü avını meşrulaştırmak için iki müfettişini görevlendirerek bir kitap hazırlatır. Kitabın adı “Malleus Maleficarum” (Büyücüleri ezen balyoz). İlk baskısını 1487 de yapan bu kitap 1669 da 28. baskıya ulaşır. Kitap, muhakeme usulü hakkında yöntemler de içerir. Müfettiş kadına 35 soru sorar. Daha ilk soru, onu ateşe mahkûm etmeye kâfidir. İlk soru şöyledir: Büyücülere inanıyor musun?”. “Evet” derse, bunun anlamı büyücülerle ilişkisi olduğudur. “Hayır” derse bu sefer de dinsiz olmuş olacaktır. Israrı halinde işkence masasına yatırılır, aleyhlerinde şahitlik etmesi için, düşmanı olan diğer büyücüler çağrılır. Hâlâ suçluluğu üzerinde şüphe varsa, o zaman ilahî hükme başvurmak gerekecektir. Bunun için de elleri ve ayakları bağlanıp suya atılacaktır. Batarsa, büyücü olduğunu gösterir. Batmazsa o zaman da büyücü olduğunun delilidir. Zira vaftizindeki su onu reddetmektedir. Kısaca o devirde büyücü olarak adı çıkmış kadının ölümden başka şansı yoktu. VI. Alexandre, II. Jules, X. Leon gibi Rönesansın ünlü Papaları bu eserin geçerliliğini memnuniyetle onaylamışlardır. İngiltere’de bir sakson hakim; “Kitab- Mukaddes”i 53 kez okuduğunu ve bu arada 20 000 büyücüyü ölüme mahkum ettiğini övünerek söyleyebilmiştir. (Lewinsohn, 134-135; krş. Akdemir,, s . 2 52)
Çağdaş medeniyetini örnek aldığımız Batı düşüncesinde kadınını değeri, maalesef ürkütücü ve sarsıcıdır. Batı dünyasında yetişmiş Ortaçağ Yeniçağ ve Modern çağ’ın birçok düşünürü kadın konusunu ele almış ve olumsuz bakış açıları, nasıl olmuşsa, batıdan dem vuran kadınlarımızın dikkatini çekmemiştir.
Kendi sistemi içinde kadın konusunu ele alan Ortaçağ’ın Batılı ünlü düşünürlerinden Malebranche (1638-1715) “Hakikatin Araştırılması” isimli eserinde; “…Şehvet, cinsellik ve zevke ait her şey, kadınlara kalmış bir iştir. Ancak, genel olarak araştırılıp bulunması biraz güç hakikatleri kavramak, kadınların elinden gelmez. Soyut olan her şey, onlar için anlaşılmaz bir şeydir…” diyerek, onların soyut gerçekleri anlayamadıklarını ve böyle bir yetenekten mahrum olduklarını iddia eder. “İrâde ve Tasavvur Olarak Dünya” adlı eserin yazarı XIX. Asrın ünlü Alman filozofu Schopenhauer (1788-1860), kendi pesimist (karamsar) felsefesinde kadına da bir yer bulmuş ve “…Kadınlar, kendi gönüllerince hayal ederler ki erkekler para kazanmak ve kadınlar da bunu harcamak için yaratılmışlardır.” Schopenhauer, bir başka yerde şunları söylemektedir: “…Arslanın dişleri ve pençeleri vardır, filin ve yaban domuzunun büyük dişleri vardır; boğanın boynuzları vardır, mürekkep balığının da, çevresindeki suları bulandıracak mürekkebi vardır. Fakat tabiat kadına, kendini savunmak ve korunmak için riyakârlık vermiştir… En zarifinde olduğu kadar, en aptal kadında da riyakârlık, fıtrîdir. Bu sebepledir ki, mutlak olarak dürüst ve samimi bir kadına rastlamak hemen hemen imkânsızdır…”
Ünlü Alman filozofu Friedrich Nietzche (1844-1900) kadın konusunda fikrini şöyle beyan etmiştir: “Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma”
Kadının eşitliği ve özgürlüğü hususunda görüş ileri süren Batılı yazarlar, ferdî ve toplum hayatında onların eşit olmadığını söylerken, özgürlük hususunda da onu nasıl kullanacağı bilgisinin kadına verilmesi gerektiği kanaatindedirler. Meselâ Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865): “ Erkek ve kadın Mutlak’ın önünde denk olabilirler. Onlar hiç eşit değildirler, onlar ne ailede ne de şehirde eşittirler.” Kadının özgürlüğünü dile getiren Emile Zola ( 1840-1902) da şunları söylemiştir: “ Kadını özgürlüğüne kavuşturmak harika bir şeydir. Ama her şeyden evvel özgürlüğün nasıl kullanılmasını ona öğretmek gerekecektir.” XVI. Asrın ünlü Fransız yazarlarından Molière (1602-1673); “Demir kafesler ve kapı sürgüleri kadınları ve kızları namuslu yapmaz” Montaigne ise; “Bir kadın için en faydalı ve en onurlu bilim ve meşguliyet, ev işleri bilimidir” demiştir.
Batılı düşünürlerden bazıları “kadın-kilise” ikilisi hakkında pek olumlu kanaat sahibi değildirler. Bunlardan Charles Baudlaire (1821-1867), “Kadınların kiliselere girmelerine izin verilmiş olmasına her zaman şaşırmışımdır. Onlar Tanrı ile hangi diyalogu kuruyorlar?” Armond Salacrou (- 1899) da: “Papazlar günah çıkartan kadınları dinledikleri zaman evlenmemiş olmakla teselli buluyorlar”
Kadının tabiatı konusunda kalem oynatan yazarlar ve düşünürler onu daha ziyade menfi sıfatlarla tavsif etmektedirler. Meselâ Tristan Bernard ( 1866- 1947); “Kadın kadının kurdudur.” Jules de Goncourt (1822-1896); “Kadın aptal görünmemeyi çok iyi becerir.” Jules Renard (1864-1910) da; “Kadınlara en fazla zevk veren şey, zekâları üzerine yapılan bayağı bir pohpohtur.” Charles Baudelaire (1821-1867); “Kadın ruhla bedeni ayırmayı bilmez.” Jules Renard (1864-1910): “Şayet kadınların hoşuna gitmeyi istiyorsanız, onlara, sizin olduğu söylenen şeyi istemediğinizi söyleyiniz.” Chamfort (1741-1794), kadınla erkeği birbirlerine karşı besleyebilecek kötü düşünceler açısından karşılaştırmakta ve şöyle söylemektedir; “Bir erkek kadınlar hakkında ne kadar kötü düşünürse düşünsün, hiçbir kadın yoktur ki, ondan daha da kötüsünü düşünmemiş olsun.”
İnsan tabiatının önemli yönlerinden biri hiç şüphesiz kıskançlıktır. Bu açıdan kadına bakan André Suarès (1868-1948); “Kadınlar her şeyi kıskanırlar hatta mutsuzluğu bile” Bunun yanı sıra George Courteline (1860-1929) kadın tabiatına bir başka zaviyeden bakarak hükmünü verir: “Kadın kendisi için yapılanı asla görmez o ancak yapılmayanı görür.”
Batı düşüncesinde kadın tabiatı ele alınırken onun güzellik ve zekâ yönü ile kadının hareketliliği ve konuşkanlığı da ihmal edilmez. Montesquieu (1689-1755); “Genç kadınlarda güzellik zekâyı telâfi eder, yaşlılarda ise zekâ güzelliği ikmâl eder” Voltaire (1694-1778)’e göre; “Kadınlar rüzgâr güllerine benzerler. Paslandıkları zaman sabit kalırlar.” Guillaume Bouchet (1514-1594) de : “Kadınları konuşturmanın bin yolu vardır ama susturmanın bir yolu yoktur.”
Kadına; sanıldığı gibi özgürlüğü ve saygınlığı Batının değil İslam’ın getirdiği “Cennet anaların ayakları altındadır” hadisi şerifiyle kanıtlanmış, İslam’ın kadına tanıdığı eşitsel bakış açısından dolayı Batı’da ve dünyanın diğer medeniyetlerinde kadına reva görülen aşağılanma etkisini kaybetmiştir. Kur’an, küfrü imana tercih eden baba ve kardeşin veli ve dost edinmemesini emrederken, kadın olan anayı öyle korumuş ve kutsallaştırmış ki, hiçbir ayette aleyhine tek bir hüküm vermemiştir. Ayrıca kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım gözetmeyerek eşit davranmış, ceza ve mükâfatta adaletten ayrılmamıştır.
Modern dünyada zina eden evli bir erkek hoş karşılanırken, zina eden evli bir kadın ise namussuzlukla suçlanabilmektedir. Oysa Kur’an; zina eden evli bir erkeğin, ancak zina eden evli bir kadınla evliliklerini sürdürebileceğine hükmetmiş, dolayısıyla eşi zina eden tarafında ya boşanmasını ya da onun da zina etmesini emretmiştir.
“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.” Nur.3
“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır.” Nur.26
Bu sebeple Müslüman kimlikli şehvet düşkünü harami erkeklerin, özellikle Arap ve Türklerin; evliliklerini sürdürebilmeleri için karıları da zina yapmakla mükelleftir. Ayette de buyrulduğu üzere; böylesi bir evlilik müminlere haram kılınmasından, derhal boşanılmalıdır. Ancak erkeğin zinasının alkışlandığı dünyada ve zinanın suç sayılmadığı laik Türkiye’de, evliliklerin neredeyse tamamı gayrimeşrudur.
Toplumsal ahlakı ve asayişi çökerten zinanın ülkemizde suç sayılmasını, kişiselliğe endeksleyerek kamulaştırılmamasını savunan Batı yandaşları, çağdaş dünyanın ortak hukuk değerlerine uygun olmadığını öne sürerek, rahatlıkla zina yapabilmelerinin mantığıyla hareket etmişlerdir. Zina gibi fevkalade ahlaki bir suçu Anayasa Mahkemesinin ortadan kaldırması, şüphesiz laik ve Kemalist yapısının bir gereğidir.
Namus ve töre cinayetleri başta olmak üzere ölümler, intiharlar, aile içi karışıklık ve dehşetler; gayrimeşru ilişkilere girişen erkekler gibi evli kadınların da hamile kalarak gayrimeşru çocuk doğurmalarının sonucu ortaya çıkmakta, doğrudan müsebbibi de laik devletin ahlaka bakışkışı olmaktadır. Haberlerde sıkça rastladığımız ürpertici olaylar, DNA’ca tespit edilen çocukların kendilerinden olmadığını öğrenen babaların yıkımlarıyla doludur. Eşe güvensizliğin diz boyu olduğu dünyada herkes takibe kalkışsa, şüphesiz kıyametten farksız bir sonuç doğar.
Cinsellikleriyle şehveti arttıran yakışıklı ve şuh kadınların azmettirici çağdaş görüntüleri; gerek erkek, gerekse kadını baştan çıkartmakta, artık heyecanı eşinde bulamayanları kışkırtarak, yabancıların kollarına atılmalarına, deşifre olduğunda ise her zamanki gibi erkeğin aklanıp, kadının fahişelikle damgalandığı bir modernliği yaşıyoruz. Çünkü namus, ırz ve zina dendi mi, akla sadece “kadın” gelir…
Modern çağda ve özellikle batılı toplumlarda zinanın suç olmaktan çıkması, şüphesiz tüm dünyayı etkilemiş ve heyecanı arttıran gayri meşru ilişkiler, yaşamın “olmazsa olmaz” bir düsturu haline gelmiştir. Tahrik ve teşvik edici yayın ve gösteriler İslam ülkelerini derinden sarmış, önce dergi ve kasetlerle başlayan serüven, en yakınındakilerle başlayıp, sokaklara taşmıştır.
Erkeklerin zinası, ancak karılarının zinası ile ya son bulur, ya da her iki tarafın rızasıyla devam eder. Diğer taraftan; asıl namussuz ve fahişeler kadınlar değil, azmettiren erkeklerdir.
Çağdaşlık adı altında Batı düşüncesinin kadına sağladığı özgürlük; sadece cinsellik, fuhuş, zina ve zevktir. Ancak kamuflaj amaçlı istisnai durumlar, asli düşünceyi örtbas etmemelidir. Batı düşüncesinde kadın, erkekten ayrı ve onun çok daha altında ele alınmış, çeşitli menfi sıfatları veya zaafları açısından bakılarak, sadece erkeği tatmin ve hizmet eden bir köle ya da uyarıcı bir meta olarak değerlendirilmektedir. İşte feminizm hareketini doğuran da bu ayırımcılık, aşağılanma ve dışlanmadır.
Acaba, bugün demokrasinin beşiği olarak görülen İsviçre’de Appenzel adlı 14000 nüfuslu ve %90’ı Katolik olan bir kantonda kadınların oy hakkı olmadığını biliyor musunuz?
İslam, diğer dinler ve düşüncelerde olduğu gibi kadını hor ve hakir görmeyip, üstelik barbarlar misali zina yapan kadını erkekten ayrı tutarak ölüm cezası vermemekte, vazgeçip samimiyetle tövbe etmelerine mukabil bağışlayıp esirgemektedir. Namus, ırz, zina, fuhuş ve insani değerler konusunda erkeklerle eşit olan kadınlara tanrısal üstünlük taslayan benciller, vicdana ve yasalara dahi aldırış etmeyip, gizliden gizliye kadını şeytan misali görmeye devam edebilmektedirler.
“İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir.” Nisa. 16
“Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir.” Nisa. 26
Ayrıca Müslüman olmalarından ötürü dinlerinin hükmü gereği örtünen kadınların çağdaşlarca dışlanmaları, kadın barbarlığının bir intikamı olsa gerek. Kendilerini kullanıp cinselliklerini sergileyerek tatmin olan erkeklere karşı koyamayıp, kendi cinslerine baskı uygulayan barbar çağdaşlar, örtünmenin sınırını kimin hükmüyle belirliyorlar? Giydikleri dekolte elbiseler bir yana, mayo, olmadı bikini ya da çırılçıplak dolaşmaları talep edilse, kabul mü ederler, karşı mı koyarlar? Öyleyse neden kendi hemcinsleri olan Müslüman kadınların giyinişlerine tepki gösteriyorlar?
İşte ayırımcı batı, işte eşitlikçi İslam… Nerede özgürlük, nerede kadın…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)