Şeytanın lanetlenmesine neden olan benlikle birlikte insanoğlu zaman içinde özgür irade ütopyasıyla Yaratıcı’sına başkaldırarak bozulmuş, ancak teoriden öte pratikte hiçbir üstünlük sağlayamamıştır. Tarihin her döneminde kötülere karşı kendini adamış iyiler dengeleri korurken, Fransız Devrimiyle insanların, özellikle politikacı, din ve bilim adamlarının tamamen azgınlaşmaları kötüye karşı mücadele edebilecek iyilerin hükmetmediği devletler ya şeytanın elçisi olmuş ya da işbirlikçilikleriyle iyi ve doğru, hak ve adalet ne varsa silip süpürerek sömürgeci, riyacı ve yalancılara dönüşmüşlerdir.
Kötülerin nefislere galebe çaldıran egemenlikleri dini ve ahlaki kuralları da tarumar etmiş, böylece ne din ne de ahlak varlık göstererek kötüye rakip olamamışlardır. Kötü konuşmayıp acımasızlıkla eylemlerini sürdürürken, sözde iyilik yanlıları ise konuşmaktan başka hiçbir mukabelede bulunamamışlardır. Kötülerin yaydığı korku sendromu insanoğlunu etkilemiş, inandıkları halde iman etmedikleri Yaratıcı’larına dayanıp güvenemediklerinden karşı koyamamışlar, dolayısıyla duygu sömürüsü ve zerre kadar yaptırımı olmayan ’kınama’ safsatalarıyla iyiliği doğramışlardır. Ne yazık ki kötünün efendileri karşısında kınatmayı dahi başaramamaları ayrı bir alçalası gerçektir…
Zulüm, haksızlık ve ayırımcılık içinde inleyen halkın tasarruflarıyla ülkelerin tüm kaynakları ordulara akıtılmakta; ya ezeli ve amansız düşmanlarla ya da şov amaçlı yapılan askeri tatbikatlar ve sözde kahramansı gösterilerle kötünün mahvı maksadıyla sefer ilan edilememekte, bilakis palazlanması için iyiliğe ve adalete, hatta halkına karşı bir güç göstergesine dönüştürülmektedir. Güçlü olan kötünün müttefiki olmak bir imtiyaz sayılmıştır.
Yanlışın ve kötünün taraftarı olmayan ne politikacı ne din adamı ne bilim adamı ne de düşünürler itibar görmekte, vicdan ve adalet lehine olabilecek bir insaniyet adına yekvücut bütünleşmektense çıkarlar gözetilerek kötünün sultalığı pekiştirilmiştir.
“Güç kimdeyse kral odur” mantığıyla Yaratıcı’nın mutlak gücü ve varlığını reddederek yaratığın gücü ve varlığını tanıyan Darwinist felsefesini bilinçsizce kabul eden müminlerin bozulmalarından şeytan hâkim olmakta, böylece örümcekten farksız güçler mukavemetsiz yapılarıyla ahkâm kesebilmektedirler.
Caydırıcı bir altyapı kararlılığı ve savaşsı bir cesareti olmayan devletlerin söz sahibi olabilmeleri mümkün değildir. Onların ekonomik kalkınmaları ve güçleri bir bombayla, hatta bir tehditle bertaraf olabilecek zayıflıktadır. Örneğin Japonya, dünya ekonomisinde süper bir güç olmasına rağmen siyasette örümcek evinden farksız bir çürüklüktedir. ABD’nin kuklası olma zilletiyle esaret altındaki emir erliği ekonomide güçlü olmasına hiçbir fayda sağlamamaktadır. Körfez ülkeleri de aynı değil mi?
İstanbul’da toplanan ve çoğunluğu Müslüman ülke olan AİGK’ya (Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Örgütü) terörist insan kasabı İsrail’in üyeliği, başta Türkiye ve İran olmak üzere üye Müslüman ülkeler için bir utanç kaynağı ve İsrail aleyhtarı duruşlarının da bir samimiyetsizlik göstergesiydi. AİGK, BM ve diğer örgütler, tıpkı Hıristiyanların ölülerini allayıp pullayarak görücüye çıkarmaları misali cenazelerdir. Öyle olduğu da İsrail aleyhine alınamayan basit bir kınama kararı bile gerçeğin anlaşılmasına kâfidir.
Söz konusu gösteride İsrail vahşeti gündemden düşmeyerek hem verilen mesajlar hem de kameralar karşısında İsrail caniliği vurgulanırken, ne gariptir ki başkanlık bildirisinde İsrail’e kınama kararı çıkmayabilmiştir. Özellikle Türkiye ve İran, İsrail’in üyesi olduğu bir örgütlenmede ne işleri var? Öyleyse neden İsrail aleyhtarlığı yapmaktadırlar? Bir taraftan İsrail’le aynı yatağa gireceksin, öbür taraftan fahişe diye bağırıp çağıracaksın. Haydi, canım sende!
Terörist İsrail’in katılımcı tüm ülkelere boyun eğdirerek aleyhine kınama kararı çıkartmaması, tüm Müslüman sömürgeci iktidarlar gibi Türkiye ve İran’ın da gerçekçiliğini ortaya koymuştur. Türkiye’nin dönem başkanı olduğu ve 22 ülkenin katıldığı AİGK’de de İsrail zafer kazanmıştır. Hem de İstanbul’da! Sonra da çıkmışlar işbirliklerinden ve yaptıkları anlaşmalardan gurur duyabiliyorlar. Hıristiyanlıktaki cenaze evleri, ölüye yaptıkları en gerçekçi makyajla popülaritelik kazanırlar…
Türkiye’nin Dönem Başkanı olduğu karar bildirgesiyle ilgili Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklaması, ağlanacak halimize nasıl zafer çığlıkları atabildiğimize en açık delildi. “Uluslararası ve bölgesel barış ve güvenliği tehlikeye atma potansiyeli taşıyan tehditleri ele almak sorumluluğu tahtında, bir üye ülke hariç, tüm diğer üye ülkeler, 31 Mayıs sabahı Doğu Akdeniz’de uluslararası sularda seyretmekte olan ve Gazze Şeridi’ne insani yardım taşıyan uluslararası yardım konvoyuna İsrail Silahlı Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen eylem karşısında derin endişelerini ifade etmişler ve bu hareketi kınamışlardır.”
Demek ki toplumlar o kadar aptal ki böylesi bir riyakârlığa aldanabiliyorlar. Tamamı ABD’nin kulu olma şerefsizlikleriyle sadece halklarına karşı güçlü ve iktidardırlar. Tıpkı dışarıda horlanıp aşağılanan bir sefilin evinden içeri girmesiyle “ulan evin reisi benim” diyerek masum eş ve çocuklarını itip kakması gibi…
Kükre Erdoğan, kükre Ahmedinejad! Nasıl olsa aptal insan yığınlarınca kolayca kahramanlığa yüceltebiliniyorsunuz.
Biz insanlar, Allah’ın A’raf Süresi 179. Ayetinde buyurduğu gibi hayvanlardan da aşağı sapkın yaratıklarız. Başbakan Erdoğan’ın namı değer “one minute” çıkışıyla İsrail’e karşı duruşu bir umut doğurmuş ama sözlerinin aksine İsrail’le olan ihanetsi işbirliği derin yaralar açmıştı. Ekim 2009’da, Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu’nda İsrail’in nükleer kapasitesiyle ilgili soruşturma maddesi gündeme gelince, Başbakan Erdoğan liderliğindeki Türkiye, oylama sırasında toplantı salonundan dörtnala kaçmıştı. Sonrada çıkıp İsrail’in nükleer silahlarından şikâyetçi olduğunu ve bölgede nükleer silah istemediğini haykırmasının bir inandırıcılığı mümkün mü?
Diğer taraftan Türkiye’nin İsrail’e karşı veto hakkını elinde bulundurduğu en önemli kozlarından biri de OECD üyeliğiydi. Filistin Halkının tüm itirazlarına rağmen Mayıs 2010’da İsrail’i OECD üyesi yapan kararın altına imza atan Başbakan Erdoğan değil miydi? Sus, bari konuşma…
İşte bozulmuş insanların en cüretkârlarına şahit olduğumuz dünyada; ya 3. Dünya Savaşı ya da kıyametsi bir felaketle Allah’ın emrini beklemekten başka bir çarenin kalmadığı alenidir.
Geçen akşam kanallar arası dolaşırken, çıkar ve reklam amaçlı tartışmaları dinlemeye tahammül edemediğim bir programda; kalbinin çirkinliği yüzüne yansımış ve adının Nuray Mert olduğunu öğrendiğim bir hilkat garibesi, ambargoyla esarete mahkûm edilmiş kardeşlerine yardım amaçla yola çıkan şehit ve gazileri insafsızca eleştirerek, “onlar Allah adına ve şehit olabilmek için yola çıkmışlar” sözleriyle İsrail saldırısını haklı göstermeye çalışması, tipik bozuk bir insan gerçeğini ortaya koymaktaydı. Gemide onlarca farklı ırk ve inancın aynı hedefte birleşerek; kimi Allah, kimi Muhammed, kimi İsa, kimi Musa, kimi hümanizm, kimi Buda, kimi Hindu adına çıkmış ve insanlık adına birleşerek terörist bir devleti karşılarına almak suretiyle maddi hiçbir menfaat gözetmeksizin insaniyet namına cesaretle canilere meydan okumuşlardı. Söz konusu hilkat garibesi hatun, o fedakârlığı, korku ve dehşetsi meşakkati yaşamadığı halde hayvanları dahi imrendirecek bir girişimi kötülercesine Müslümanlara saldırabilmesi, insan olmadığına açık bir delildi. Eğer insan olsaydı ya saygı duyar ya da kendisine layık “noterdamın kamburu” adına o erdemli orduya katılırdı. Kanal kanal dolaşarak ücret ve şöhret karşılığı insanlığı satan pespayelerin düşünce ve davranışları, lanetsi fıtratlarından dolayı anormal karşılanmamalıdır. Çünkü şeytan görevini yapmaktadır…
ABD, tetikçisi İsrail’i kayırarak hiçbir yaptırıma yanaşmazken, İran’ın nükleer programına karşı kuklası BM Güvenlik Konseyi’nde en sert yaptırım kararları alma girişimine destek veren ülkeler apaçık Müslüman ve adalet düşmanıdırlar.
Ancak şu çok iyi bilinmelidir ki, halkların haykırışını hiçbir güç ve silahın durduramayacağı o gün geldiğinde, hain iktidarlar kaçacak yer dahi bulamayacaklardır.
Dünyanın nasıl oyun, oyuncak ve aldatmadan ibaret nefsi bir fenomen olduğu gerçeğini idrak ederek, geri dönüşü imkansız yola girmeden önce haksızlık ve adaletsizliklere karşı öyle celalli olunuz ki; ananız, babanız, evladınız, kardeşiniz ve devletiniz aleyhine dahi olsa asla adaletten şaşmayınız.
Asla bozulmuş insanlara, hele politikacılara ve dinlerine bedel biçen din adamlarına güvenmeyiniz. Yaratıcınız Allah’a dayanıp güvenin, vekil ve destek olarak O size yeter.
Savaştan başka hiçbir çıkış yolu yoktur, kaçmaya çalışsanız da bir şekilde yüzleşmekten kurtulamayacak, o debdebeli yapılar ve bakımlı bedenler en acı dehşeti tadarak, topyekûn yerle bir olacaktır…
Unutmayınız ki hiçbir güç, strateji ve bilgi; kaderin akışını ve mutlak sonu engelleyemez...
politikacı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
politikacı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Haziran 2010 Cuma
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Ahlaksızlık yerine terörü tercih ederim…
Terör bastırılabilir ama en korkunç ve toptan yok edici virüs olan ahlaklısızlık bir salgınlaştığı zaman; geçmişteki Knidos, Herkülüm ve Pompei gibi birçok medeniyetin müstahak olduğu lanet, hayvanlar ve bitkiler dâhil olmak üzere tek canlı bırakmaksızın yerin yüzlerce metre altına gömer.
Türkiye gibi bir ülkede Cumhuriyetle birlikte anılan Deniz Baykal’ın ahlakı katleden hoyratlığı pirim yaptırabiliyor ve desteğe sebep olabiliyorsa; neden Türkiye’nin çocuk pornosu sapıklığında dünya birincisi olabildiğine, bebeklere tecavüz edebildiğine, cinselliğin, zinanın, fuhşun ve sapkınlığın merkezi durumuna gelebildiğine yeterli cevaptır.
Politikacısıyla, gazetecisiyle ve halkıyla öyle bir koruma altına alınmış ki, sanki her ev bir genelev, her kadın potansiyel bir fahişe, her erkek zinacı, eşcinsel veya kadın pazarlayan bir satıcı imajı doğurmuştur.
İktidara aday bir lider ve milletin temsilcisi Baykal’ın evli ve çocuklu bir milletvekiliyle onurlu başları öne eğen pespaye ilişkisinin kamuoyuna deşifresi Cumhuriyete karşı bir saldırı olarak değerlendirilebiliyorsa; benim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil de Baykal’ın vatandaşı mı olduğum sorusunu gündeme getirmektedir.
Artık CHP, Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’a ölümüne kol kanat germesinden ahlaksızlığın simgesi olmuştur. Başbakan Erdoğan, hiçbir çıkar düşünmeksizin milletvekillerinden herhangi birinin söylemsel suçunu affetmemekte, hatta bir polise haksız hakaretinden dolayı milletvekilini ihraç edebilecek erdemliği gösterebilmesine rağmen, CHP’liler gerek Deniz Baykal’ı gerekse Nesrin Baytok’u sahiplenebilmektedir. Ayrıca Devlet Bahçeli’de aynı onurlu duruşu sergileyerek, adı rüşvete karışmış bir belediye başkanını istifa ettirebilmiştir. Ki onların suçu, Baykal ve Baytok gibi rezillerin yanında lafı bile edilmez. Toplumsal ahlakı doğrayan Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’u müdafaa edebilen bir CHP’nin olası bir iktidarı, şüphesiz Türkiye’nin her türlü ahlaksızlığı meşrulaştıran bir ülke olacağına apaçık bir delildir.
Yaşamı boyunca milletimizin ahlaki değerlerine, dinine ve peygamberine savaş açmış Genel Sekreter Önder Sav; “Sayın Baykal, yıllardır çizdiği, politika ve arkadaşları tarafından duraksamadan geriye dönüş yapmadan sürdürecektir. Artık Baykal'a sadece çalışma arkadaşları olan bizler sahip çıkmıyoruz, tüm vatandaşlarımız ve örgütümüz sahip çıkıyor. Artık sadece CHP'nin genel başkanı değil, toplumu yönlendiren önderlerden biri durumuna gelmiştir.”
Evet, toplumumuzu dinsizliğe ve ahlaksızlığa yönlendiren bir önder olduğu ve kendilerinin sahip çıkması ideolojileri açısından yanlış değilse de, vatandaşların desteklediği iddiası doğru mudur?
Halkın canlarını, ırzlarını ve namuslarını emanet ettikleri politikacılar, neden ya susarak ya da kem kümlerle ahlaksızlığın üzerine gitmiyorlar? Neden fevkalade vahim bir konuda halk ve adalet adına hiçbir tepki ortaya koymayarak dilsiz şeytana dönüşüyorlar? Yoksa onlarda mı vatandaşlarının ahlaksızlığı desteklediklerini düşünüyorlar? Yahut politik dünyaları zarar görebilir ve halk kendilerine güvenmez endişesiyle mi Baykal ve Baytok’u dolaylıda olsa koruyabiliyorlar? Onların olduğu bir mecliste bulunmayı sindirebilecekler mi? Sadece Baykal’ın mı özel hayat dokunulmazlığı var, diğer suçlularınki kamuya mı ait?
"Politikacıların içerisindeki halk ruhu, hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan fazla değildir. Politikacıların amacı, her zaman kendi özel avantajlarınıartırmak ve bunun için ellerindeki çok büyük güçleri kullanmaktır."H.L.Mencken
Milletinin ahlakını her çıkardan üstün tutan cesur, kararlı ve erdemli yayınlarından dolayı vakit gazetesi ve habervaktim sitesine minnetlerimi sunuyorum. Ahlaksızlarını örtmeye çalışıp yayınlamayı reddettikleri Deniz Baykal rezaletini kahramanca halkına duyuran habervaktim; ırz düşmanlarının, çocuklarımızı iğfal edenlerin, grup seks yapanların, eşcinsellerin, eş değiş tokuştan tatmin olanların, cinselliği çağdaşlıkla özdeşleştirenlerin ulumalarına kulak asmasın. O ahlaksız sapkınlar saldırdıkça kendilerini deşifre etmekte ve ahlaki bir toplum bilinçlenmesine var gücüyle karşı koyma gayretlerini sergilemektedirler. Onlar öylesi ucube sapıklardır ki, kudret sahibi ve her gizliliği gören Allah’a inanmadıklarından yanlışlarının duyulmasına ve ortaya dökülmesine öfke kusar ama ahlaksızlıklarından da asla vazgeçmezler. Deniz Baykal ve Nesrin Baytok misali her türlü çarpık ilişkide olanlar küfretmeyecekte, saygı mı duyacaklar?
Artık fazla bir şey söylemiyor ve şu duyuruyu yapıyorum.
Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un asıl yatak sahnesinin olduğu pornografik kaseti, bedeli ne olursa olsun satın almaya hazırım. Bu kaset her kimin elindeyse derhal irtibata geçsin. Kopyasına da razıyım. Eğer yurt içinde teslim endişesi taşırsa, yurt dışında da satın alırım.
Söz konusu kaseti, kanuni yaptırımı ne olursa olsun bedelini ödemeye hazır bir duruşla önce sitemde yayınlayacak sonra da tüm pornografik sitelere karşılıksız hediye edeceğim.
Bu davranışımın bir günah olduğu muhakkaktır. Ancak domuz eti haram olmasına rağmen öldürücü bir açlıkta hayatta kalabilmek için yemek nasıl caiz ise, onlarında etini yemek caizdir. Aksi takdir de namuslu ve iffetli milletim yok olacaktır.
Türkiye gibi bir ülkede Cumhuriyetle birlikte anılan Deniz Baykal’ın ahlakı katleden hoyratlığı pirim yaptırabiliyor ve desteğe sebep olabiliyorsa; neden Türkiye’nin çocuk pornosu sapıklığında dünya birincisi olabildiğine, bebeklere tecavüz edebildiğine, cinselliğin, zinanın, fuhşun ve sapkınlığın merkezi durumuna gelebildiğine yeterli cevaptır.
Politikacısıyla, gazetecisiyle ve halkıyla öyle bir koruma altına alınmış ki, sanki her ev bir genelev, her kadın potansiyel bir fahişe, her erkek zinacı, eşcinsel veya kadın pazarlayan bir satıcı imajı doğurmuştur.
İktidara aday bir lider ve milletin temsilcisi Baykal’ın evli ve çocuklu bir milletvekiliyle onurlu başları öne eğen pespaye ilişkisinin kamuoyuna deşifresi Cumhuriyete karşı bir saldırı olarak değerlendirilebiliyorsa; benim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil de Baykal’ın vatandaşı mı olduğum sorusunu gündeme getirmektedir.
Artık CHP, Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’a ölümüne kol kanat germesinden ahlaksızlığın simgesi olmuştur. Başbakan Erdoğan, hiçbir çıkar düşünmeksizin milletvekillerinden herhangi birinin söylemsel suçunu affetmemekte, hatta bir polise haksız hakaretinden dolayı milletvekilini ihraç edebilecek erdemliği gösterebilmesine rağmen, CHP’liler gerek Deniz Baykal’ı gerekse Nesrin Baytok’u sahiplenebilmektedir. Ayrıca Devlet Bahçeli’de aynı onurlu duruşu sergileyerek, adı rüşvete karışmış bir belediye başkanını istifa ettirebilmiştir. Ki onların suçu, Baykal ve Baytok gibi rezillerin yanında lafı bile edilmez. Toplumsal ahlakı doğrayan Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’u müdafaa edebilen bir CHP’nin olası bir iktidarı, şüphesiz Türkiye’nin her türlü ahlaksızlığı meşrulaştıran bir ülke olacağına apaçık bir delildir.
Yaşamı boyunca milletimizin ahlaki değerlerine, dinine ve peygamberine savaş açmış Genel Sekreter Önder Sav; “Sayın Baykal, yıllardır çizdiği, politika ve arkadaşları tarafından duraksamadan geriye dönüş yapmadan sürdürecektir. Artık Baykal'a sadece çalışma arkadaşları olan bizler sahip çıkmıyoruz, tüm vatandaşlarımız ve örgütümüz sahip çıkıyor. Artık sadece CHP'nin genel başkanı değil, toplumu yönlendiren önderlerden biri durumuna gelmiştir.”
Evet, toplumumuzu dinsizliğe ve ahlaksızlığa yönlendiren bir önder olduğu ve kendilerinin sahip çıkması ideolojileri açısından yanlış değilse de, vatandaşların desteklediği iddiası doğru mudur?
Halkın canlarını, ırzlarını ve namuslarını emanet ettikleri politikacılar, neden ya susarak ya da kem kümlerle ahlaksızlığın üzerine gitmiyorlar? Neden fevkalade vahim bir konuda halk ve adalet adına hiçbir tepki ortaya koymayarak dilsiz şeytana dönüşüyorlar? Yoksa onlarda mı vatandaşlarının ahlaksızlığı desteklediklerini düşünüyorlar? Yahut politik dünyaları zarar görebilir ve halk kendilerine güvenmez endişesiyle mi Baykal ve Baytok’u dolaylıda olsa koruyabiliyorlar? Onların olduğu bir mecliste bulunmayı sindirebilecekler mi? Sadece Baykal’ın mı özel hayat dokunulmazlığı var, diğer suçlularınki kamuya mı ait?
"Politikacıların içerisindeki halk ruhu, hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan fazla değildir. Politikacıların amacı, her zaman kendi özel avantajlarınıartırmak ve bunun için ellerindeki çok büyük güçleri kullanmaktır."H.L.Mencken
Milletinin ahlakını her çıkardan üstün tutan cesur, kararlı ve erdemli yayınlarından dolayı vakit gazetesi ve habervaktim sitesine minnetlerimi sunuyorum. Ahlaksızlarını örtmeye çalışıp yayınlamayı reddettikleri Deniz Baykal rezaletini kahramanca halkına duyuran habervaktim; ırz düşmanlarının, çocuklarımızı iğfal edenlerin, grup seks yapanların, eşcinsellerin, eş değiş tokuştan tatmin olanların, cinselliği çağdaşlıkla özdeşleştirenlerin ulumalarına kulak asmasın. O ahlaksız sapkınlar saldırdıkça kendilerini deşifre etmekte ve ahlaki bir toplum bilinçlenmesine var gücüyle karşı koyma gayretlerini sergilemektedirler. Onlar öylesi ucube sapıklardır ki, kudret sahibi ve her gizliliği gören Allah’a inanmadıklarından yanlışlarının duyulmasına ve ortaya dökülmesine öfke kusar ama ahlaksızlıklarından da asla vazgeçmezler. Deniz Baykal ve Nesrin Baytok misali her türlü çarpık ilişkide olanlar küfretmeyecekte, saygı mı duyacaklar?
Artık fazla bir şey söylemiyor ve şu duyuruyu yapıyorum.
Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un asıl yatak sahnesinin olduğu pornografik kaseti, bedeli ne olursa olsun satın almaya hazırım. Bu kaset her kimin elindeyse derhal irtibata geçsin. Kopyasına da razıyım. Eğer yurt içinde teslim endişesi taşırsa, yurt dışında da satın alırım.
Söz konusu kaseti, kanuni yaptırımı ne olursa olsun bedelini ödemeye hazır bir duruşla önce sitemde yayınlayacak sonra da tüm pornografik sitelere karşılıksız hediye edeceğim.
Bu davranışımın bir günah olduğu muhakkaktır. Ancak domuz eti haram olmasına rağmen öldürücü bir açlıkta hayatta kalabilmek için yemek nasıl caiz ise, onlarında etini yemek caizdir. Aksi takdir de namuslu ve iffetli milletim yok olacaktır.
29 Eylül 2009 Salı
Diğerleri farklı mı?
Öze inilmeden yapılan yargılar, kötünün sinsice kökleşerek, yayılıp bakileşmesine, dolayısıyla söküp atılamama gibi bir imkânsızlığa yol açmaktadır. Sağlam zemin üzerine inşa edilmemiş yapıların en basit olumsuzluklarda dahi yıkılabilecek tedirginlik doğurması, yapıların en çürüğü olan örümcek evlerinden farksız bir dayanıklılıkta olduklarını ortaya koymaktadır.
Laik ve putperest Türkiye Cumhuriyet devletinin temelleri; malum Atatürk’ün “din ve namus telakkisini ortadan kaldıran, kuvvetlenmenin ve çabuk zengin olmanın” dinsizlik ve namussuzlukla mümkün olunabileceği düşünceyle atılması; adı, programı ve görüşü her ne olursa olsun tüm partilerin bu temel ilkeyle hareket etmelerinden harami parti CHP’den hiçbir farkları bulunmadığı tartışılmazdır.
Acımasız kapitalist ve ikiyüzlü liberalizmin vicdansız tüm kurallarını benimseyen taraflar; eş, dost ve yandaşları dışında hiç kimseye merhamet gözetmemekte, devlet imkânlarını eşit ve adaletsi bir paylaşımdan yana tasarruf etmeyerek, lehlerine peşkeş çekebilmektedirler. Atatürk’ün ilkesel düşünce, duygu ve davranışlarıyla hareket etmelerinden dolayı gücü ele geçirmenin kendilerince haklı keyfiyetiyle, and içtikleri “ilke” doğrultusunda kuvvetlenmekte, böylece çabuk zengin olabilmektedirler.
Özellikle politikacı, bürokrat, ilahiyatçı ve akademisyenlerin kötüleri; bazen iyi yanları veya kamuflajlı imajlarından ötürü gerçekleri perdeleyebilmekte, böylelikle ne kadar kötü oldukları anlaşılamayarak, derinsi tehlikenin boyutu fark edilememektedir.
Toplulukların önderleri lehine önyargılı davranarak, akıl almaz gerekçelerle hata ve yanlışlarını savunabilmeleri ya da inatla inkâra kalkışmaları; yalanın, çıkarcılığın ve fırsatçılığın daha da yayılmasına, kötülüğün meşrulaşmasına sebep olmaktadır.
Einstein der ki: “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur.”
İnsanoğlunun liderleri veya olayları özde değil de yüzeyde değerlendirerek hükme varmaları; gerçeği veya yalanı, doğruyu veya yanlışı, iyiyi veya kötüyü kestirememelerine, dolayısıyla tehlikesi gidişatı kavrayamayarak acı ve dehşeti çağırmalarına neden olmaktadır.
Benlikleri coşturan güç, makam, şöhret ve paranın sarhoşsal etkinliği hakkı ve adaleti kıydığı halde sürekli şikâyet eden yığınları uyandırmaması dinsiz ve namussuz düzenlerin varlığını sürdürmesine; düşünce ve inancı ne olursa olsun her kesimi çarklarının arasında öğüterek pespayeliğe dönüştürmesine yegâne sebeptir.
Politika öylesine samimiyetsiz alçak bir kapıdır ki, her kim bu kapıdan içeri girerse; onun bir daha aklanabilmesi mümkün olamamaktadır.
Ruhi yahut fiziki can yakan, emanete ihanet eden, halkı aç ve yoksulken kendisi saltanat sürerek hakları zimmetine geçiren, doğru ve dürüst davranmayıp sürekli saf değiştirmek suretiyle yanıp sönenlerin temizlenebilmesi söz konusu değildir.
Böylesi laik ve putperest bir düzende sadece CHP’yi hedef alıp, AKP ve diğerlerini dışarıda bırakmak, şüphesiz insafsızlık ve haksızlıktır. Atatürk ilkelerine and içip boyun eğen herkes, bilinmelidir ki dinsizliği ve namussuzluğu kabullenmenin, çıkarları peşinde koşmanın, yabancı güçlerin artığı ile beslenmenin ve hegemonyalığına teslim olmanın alçaklığıyla politika yapmaktadırlar. Ancak nabza göre çok iyi şerbet verebilmenin usta hünerine sahip cambazlar, kendilerini saklayabilme başarılarından dolayı değiştirdikleri saflarını ya belli etmeyebilmekte ya da ikna edici argümanlarla yanlışı doğru gösterebilmektedirler.
“Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda da ifade ettiğim üzere; bir İngiliz olan Atatürk ilkelerine bağlı politika yaparak devleti ve milleti yöneten her kim olursa olsun; o bir sömürücüdür, o bir vicdansızdır, o bir yalancıdır, o bir riyakârdır ve onun ne bir safı ne de bir siyaseti vardır.
Geçmişte İngiliz mandası altında özgür köle olan Müslüman milletimiz, bugünde Amerika mandası altında varlığını sürdürmekte, buyruğu doğrultusunda politika üretenler, üzerine and içtikleri ilkelerin gereğini yapmaktadırlar. Öyleyse neden öfkeleniyor, hak ve adalet arıyorsunuz ki? Böylesi bir hurdayı sürebilecek bir şoför mümkün mü?
Hakkın ve adaletin egemen olabileceği siyasi bir temel atılmaz ise, onurlu ve bağımsız bir yapının inşa edilebilmesi ve düzlüğe çıkılabilmesi mümkün değildir.
Tamamen dini yok etme odaklı ahlaksız bir çağdaşlaşmayı kalkınmanın, ilerlemenin ve aydınlanmanın anahtarı zanneden anlayış; İslam referanslı Başbakan Erdoğan ve AKP’yi de “Manukyan Ekonomisi” ne götürmüş, İslam ülkeleri üzerinde emelleri olan haçlıların tehditkâr sermayesine muhtaç kılarak, sözde ekonominin rayına oturduğu izlenimi doğurup, ihanetsel her türlü tavizi koparabilmişlerdir.
ABD emreder, Türkiye yapar. Acaba ABD emretmeseydi, adı “Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım” denen uzlaşma, gündeme gelebilir miydi? CHP ve MHP’nin şovsal ve içtensiz muhalefetine de aldanmayın. Şayet onlar iktidarda olsaydı, AKP’den farksız adım atamazlardı. APO’yu idamdan kurtaran CHP zihniyeti ve sözde milliyetçi MHP değil miydi? APO’yu idam ettirmeyen ABD değil miydi? Hangi şartla APO’yu teslim ettiğini bir hatırlayın…
İktidarda kimin oturduğunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü T.C temelleri bu esas üzerine atılmış, yıllarca savaşılan dinimiz ve ırkımıza amansız hasım haçlıların batılı medeniyetinden taviz verilmeyip müttefik manipülasyonuyla her şart ve koşulda müstemlekeliğinin kabul edilmesi, anayasanın değiştirilemez dolaylı ilkeleri arasında bulunmaktadır.
Sorun iktidardaki kimlikte değil, Atatürk’ün tanrısal hükümleriyle bezenmiş değiştirilmesi, hatta tartışılması dahi mevzubahis ettirilmeyen anayasadadır.
Verilen her oy, işte şikâyet edilen bu anayasayı ve düzeni meşrulaştırmaktadır.
Laik ve putperest Türkiye Cumhuriyet devletinin temelleri; malum Atatürk’ün “din ve namus telakkisini ortadan kaldıran, kuvvetlenmenin ve çabuk zengin olmanın” dinsizlik ve namussuzlukla mümkün olunabileceği düşünceyle atılması; adı, programı ve görüşü her ne olursa olsun tüm partilerin bu temel ilkeyle hareket etmelerinden harami parti CHP’den hiçbir farkları bulunmadığı tartışılmazdır.
Acımasız kapitalist ve ikiyüzlü liberalizmin vicdansız tüm kurallarını benimseyen taraflar; eş, dost ve yandaşları dışında hiç kimseye merhamet gözetmemekte, devlet imkânlarını eşit ve adaletsi bir paylaşımdan yana tasarruf etmeyerek, lehlerine peşkeş çekebilmektedirler. Atatürk’ün ilkesel düşünce, duygu ve davranışlarıyla hareket etmelerinden dolayı gücü ele geçirmenin kendilerince haklı keyfiyetiyle, and içtikleri “ilke” doğrultusunda kuvvetlenmekte, böylece çabuk zengin olabilmektedirler.
Özellikle politikacı, bürokrat, ilahiyatçı ve akademisyenlerin kötüleri; bazen iyi yanları veya kamuflajlı imajlarından ötürü gerçekleri perdeleyebilmekte, böylelikle ne kadar kötü oldukları anlaşılamayarak, derinsi tehlikenin boyutu fark edilememektedir.
Toplulukların önderleri lehine önyargılı davranarak, akıl almaz gerekçelerle hata ve yanlışlarını savunabilmeleri ya da inatla inkâra kalkışmaları; yalanın, çıkarcılığın ve fırsatçılığın daha da yayılmasına, kötülüğün meşrulaşmasına sebep olmaktadır.
Einstein der ki: “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur.”
İnsanoğlunun liderleri veya olayları özde değil de yüzeyde değerlendirerek hükme varmaları; gerçeği veya yalanı, doğruyu veya yanlışı, iyiyi veya kötüyü kestirememelerine, dolayısıyla tehlikesi gidişatı kavrayamayarak acı ve dehşeti çağırmalarına neden olmaktadır.
Benlikleri coşturan güç, makam, şöhret ve paranın sarhoşsal etkinliği hakkı ve adaleti kıydığı halde sürekli şikâyet eden yığınları uyandırmaması dinsiz ve namussuz düzenlerin varlığını sürdürmesine; düşünce ve inancı ne olursa olsun her kesimi çarklarının arasında öğüterek pespayeliğe dönüştürmesine yegâne sebeptir.
Politika öylesine samimiyetsiz alçak bir kapıdır ki, her kim bu kapıdan içeri girerse; onun bir daha aklanabilmesi mümkün olamamaktadır.
Ruhi yahut fiziki can yakan, emanete ihanet eden, halkı aç ve yoksulken kendisi saltanat sürerek hakları zimmetine geçiren, doğru ve dürüst davranmayıp sürekli saf değiştirmek suretiyle yanıp sönenlerin temizlenebilmesi söz konusu değildir.
Böylesi laik ve putperest bir düzende sadece CHP’yi hedef alıp, AKP ve diğerlerini dışarıda bırakmak, şüphesiz insafsızlık ve haksızlıktır. Atatürk ilkelerine and içip boyun eğen herkes, bilinmelidir ki dinsizliği ve namussuzluğu kabullenmenin, çıkarları peşinde koşmanın, yabancı güçlerin artığı ile beslenmenin ve hegemonyalığına teslim olmanın alçaklığıyla politika yapmaktadırlar. Ancak nabza göre çok iyi şerbet verebilmenin usta hünerine sahip cambazlar, kendilerini saklayabilme başarılarından dolayı değiştirdikleri saflarını ya belli etmeyebilmekte ya da ikna edici argümanlarla yanlışı doğru gösterebilmektedirler.
“Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda da ifade ettiğim üzere; bir İngiliz olan Atatürk ilkelerine bağlı politika yaparak devleti ve milleti yöneten her kim olursa olsun; o bir sömürücüdür, o bir vicdansızdır, o bir yalancıdır, o bir riyakârdır ve onun ne bir safı ne de bir siyaseti vardır.
Geçmişte İngiliz mandası altında özgür köle olan Müslüman milletimiz, bugünde Amerika mandası altında varlığını sürdürmekte, buyruğu doğrultusunda politika üretenler, üzerine and içtikleri ilkelerin gereğini yapmaktadırlar. Öyleyse neden öfkeleniyor, hak ve adalet arıyorsunuz ki? Böylesi bir hurdayı sürebilecek bir şoför mümkün mü?
Hakkın ve adaletin egemen olabileceği siyasi bir temel atılmaz ise, onurlu ve bağımsız bir yapının inşa edilebilmesi ve düzlüğe çıkılabilmesi mümkün değildir.
Tamamen dini yok etme odaklı ahlaksız bir çağdaşlaşmayı kalkınmanın, ilerlemenin ve aydınlanmanın anahtarı zanneden anlayış; İslam referanslı Başbakan Erdoğan ve AKP’yi de “Manukyan Ekonomisi” ne götürmüş, İslam ülkeleri üzerinde emelleri olan haçlıların tehditkâr sermayesine muhtaç kılarak, sözde ekonominin rayına oturduğu izlenimi doğurup, ihanetsel her türlü tavizi koparabilmişlerdir.
ABD emreder, Türkiye yapar. Acaba ABD emretmeseydi, adı “Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım” denen uzlaşma, gündeme gelebilir miydi? CHP ve MHP’nin şovsal ve içtensiz muhalefetine de aldanmayın. Şayet onlar iktidarda olsaydı, AKP’den farksız adım atamazlardı. APO’yu idamdan kurtaran CHP zihniyeti ve sözde milliyetçi MHP değil miydi? APO’yu idam ettirmeyen ABD değil miydi? Hangi şartla APO’yu teslim ettiğini bir hatırlayın…
İktidarda kimin oturduğunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü T.C temelleri bu esas üzerine atılmış, yıllarca savaşılan dinimiz ve ırkımıza amansız hasım haçlıların batılı medeniyetinden taviz verilmeyip müttefik manipülasyonuyla her şart ve koşulda müstemlekeliğinin kabul edilmesi, anayasanın değiştirilemez dolaylı ilkeleri arasında bulunmaktadır.
Sorun iktidardaki kimlikte değil, Atatürk’ün tanrısal hükümleriyle bezenmiş değiştirilmesi, hatta tartışılması dahi mevzubahis ettirilmeyen anayasadadır.
Verilen her oy, işte şikâyet edilen bu anayasayı ve düzeni meşrulaştırmaktadır.
Etiketler:
ABD,
AKP,
Apo,
chp,
İngiliz Atatürk,
MHP,
neden oy kullanmıyorum,
oy,
politikacı,
T.C.
1 Ağustos 2009 Cumartesi
CHP, acımasız bir bölücüdür…
Laiklik ve Atatürkçülük adına milletimizi kamplara bölerek birbirine düşman kılan CHP; kendi gibi Kemalist dine mensup Genelkurmay, yargı, üniversite ve medya gücüyle bölücü propagandalar, fasit yasalar ve psikolojik baskılarla yıkımın alt yapısını öyle hazırlamışlardır ki, farklı düşünce ve inanç taşıyan toplumumuzu kin ve nefretle doldurmuş, hak din İslam’a cephe almışlardır.
CHP’nin değiştirilemez, hatta değiştirilmesi dahi teklif edilemez ilkeleriyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, apaçık bir CHP diktatörlüğü olup, Müslüman halkına ve farklı etnik taşıyan toplumuna amansız bir hasım olmayı sürdürerek, tabanda da aynı düşmanlığın ve kırılmanın artarak devam etmesine neden olmuşlardır.
Özellikle Müslüman kadının örtüsünü bir bez parçası, bir irtica ve bir ilkellik gören laik ve Kemalist anlayış, vahye karşı olan habis duruşunu öyle şiddetlendirmiş ki, Müslümanların görsel ve göksel yaşamlarını sınırlandırarak ve dışlayarak kamudan, iş hayatından ve eğitimden uzaklaştırmış; vatanları uğruna canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerini esarete mahkûm ederek, asla bağışlanamaz ihanetiyle temel hak ve hürriyetlere zincir vurabilmişlerdir.
Hatta geçmişte; kendini var edebilmek adına canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları kadınların geçimlerini sağlamayarak ve namuslarına sahip çıkmayarak, “Manukyan” adlı Ermeni bir genelev patroniçesine sermayedar yapabilen devlet, yıllarca şehitlerin namuslarını satan bir patroniçeyi vergi ödülleriyle onurlandırabilmişti.
Taktıkları türbanlardan dolayı sokakta aşağılanan, hakarete uğrayan ve bulundukları yerden kovulan birçok türbanlı okuyucumun feryatlarına, özel bir sektörde çalışmak isteyen türbanlı üniversite mezunu bir kızımızın da medyaya akseden aşağılanması, Türkiye’nin nasıl bir felakete sürüklendiğine en somut delildir.
Sırf türbanlı olduğu gerekçesiyle işe alınmayan kızımıza firma yetkilisinin gönderdiği resmi mail, yeni bir Kurtuluş Savaşını zaruri kılabilecek haklılıktadır.
“Şeyma Hanım;
Başvurunuzu inceledik. Üzgünüz. Laik Atatürk Türkiye'sinde yaşayan, cumhuriyet çocukları ve muhafızlarından oluşan bir kurum olarak sizin gibi başörtüsü, türban, tesettür şeklindeki bez parçalarını dini inançlar ile hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen bu şekilde gösteren, tamamen siyasi amaç güden, din üzerinden ticaret, din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü yapan insanları bünyemizde barındırmıyoruz.
Unutmayınız; Demokrasi gericiliğin önünü açmak değildir.
İş arayışınızda başarılar.
Fatih bölgesini denemenizi şiddetle tavsiye ederiz.
İyi Çalışmalar.. Emir Onur Çilek Çilek Grup Gönderme tarihi: 22 Temmuz 2009 Çarşamba”
Bunun gibi ve bundan çok daha beter nice örnekler…
Türbanlı ana-kızın sabah koşusu yaptığı Suadiye sahilinde yanlarına yaklaşan bir kaç bayanın “burası sizin yürüyebileceğiniz yer değil, Fatih’e gidin” ya da lüks bir alış-veriş merkezinin mağazasını gezen türbanlı bir bayanı gören yaşlı bir çiftin “buranın havası değişti, hemen dışarı çıkalım” gibi binlerce aşağılayıcı tacizlerin sorumlusu o sefiller değil, onları kışkırtıp nifak sokan “bölücü laik devletin” ta kendisidir.
Laik ve Kemalist jakoben medyaşörler, yaşanılan gerçekleri örtbas edebilmek ve saptırabilmek amacıyla güya türbanlıların diğerlerine baskı uyguladıkları yalanıyla ürettikleri “Mahalle baskısı” gibi bir kavramla haklı çıkabilme yaygaraları, şüphesiz yaşanılan aşağılayıcı esareti gizlemeye yetmemektedir. Yaratık, bir tanrı mı ki açık ve kapalı konusunda herhangi bir yaptırımı kendinde görebilmekte ve kıstaslar getirebilmektedir?
Beş yılda bir yazılan, ana ilkeleri ve tehlike odakları asla değiştirilmeyen devletin gizli anayasası “Kırmızı Kitap”, MGK’ca hazırlanan bir Siyaset Belgesidir. Sözde Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit eden olayların yer aldığı siyaset belgesinde; Genelkurmay, iç siyasetin komutasında hareket etmekte, birinci sıradaki tehlike “İrtica”, ikinci sıradaki tehlike ise “Kürtçülük” olup, bu sıralama hiç değişmemektedir. Devleti var edip koruyup gözeten milletin Müslüman ve Kürt kesimi, tehlikeli birer düşman olmakla hedef gösterilmekte, dolayısıyla toplumumuzda bu paranoyadan fevkalade etkilenerek, birbirine düşman kesilmektedir.
Devletin “gizli anayasası” olan MGK Siyaset Belgesi, yani “Kırmızı Kitap” eski Genelkurmay Başkanı ve DYP milletvekili Doğan Güreş’e göre; “bütün politikaların tanrısıdır, anayasasıdır.”
Resmi anayasal açıdan hiçbir meşruiyeti olmayan MGK’nın Meclisi, hükümeti, milleti ve devleti güden despotizmine karşı konamaması ve lağvedilememesi, şüphesiz yıkıcı sorunları daha da derinleştirmiş, ülkeyi parçalanmaya götürmüştür.
Dış güvenlik ile ilgi hiçbir tasa taşımayıp, sürekli iç güvenliği bahane ederek, milletin birlik ve bütünlüğünü tehdit eden Genelkurmay diktasındaki MGK, Türkiye’nin milli menfaatleri ve milli hedeflerini acze uğratarak, bütünsel gücüne büyük zararlar vermektedir.
Oysa TSK komutasını yürüten Genelkurmay’ın anayasaca belirtilen görevi, ülkeyi dışarıya karşı savunmaktır. Meclise, siyasete, hükümete ve millete müdahale etmek, düşünce ve inançlarına savaş açmak değildir.
Sözde seçilmiş milletvekillerini, meclisi ve hükümeti hegemonyası altına alarak, “gizli anayasa”sını uygulattıran MGK, mutlak surette yaşatılmamalıdır. Milletin söz hakkı olamadığı bir ülkede seçimler manipülasyondan öte hiçbir değer taşımamakta, bundan dolayıdır ki “oy” kullanarak onlara meşruiyet tanınmamasını öğütleyerek, her ne etnik, düşünce ve dinden olursa olsun, herkesin birbirine tahammül edip, hoşgörüyle birarada yaşamasının üzerinde durmuştum. Tıpkı Hz. Muhammed, halifeler ve Osmanlı devrinde olduğu gibi…
Ancak kim kime saldırır, sindirmeye kalkar, düşünce, inanç ve ırkına hakaret ederse, bilinmelidir ki karşı tarafında bilmukabele de bulunma hakkı Allah’ın emridir. Sert olana karşı sert, nazik olana karşı nazik olabilen bir insandır.
“Laik olmayan insan, insan bile değildir. Onların kanından şüphe ederim”, “Atatürk milliyetçisi değilseniz, vatan hainisiniz”, “Eğer eşlerinizi sizi dinlemiyorlar da dini inancımız falan diyorlarsa, onları boşayın” gibi alçak ve bölücü ifadeler, unutulmamalıdır ki MGK eski genel sekreteri ve Ergenekon Terör Örgütü üyesi Tuncer Kılınç ve eski Anayasa Mahkemesi başkanı Yekta Güngör Özden’e aitti.
Sürekli Müslüman Türkiye milletini aşağılayan ve ağza alınmayacak sözlerle tehdit eden Kemalistler, vahye iman etmiş Müslümanları nasıl düşman bellemişler ise, Müslümanlar da onlara hiçbir taviz vermeden karşı koymalıdırlar. Aksi takdirde aşağılık bir köle olmaktan kurtulamazlar. Onların sizlerden razı olmasına, övmesine, itibar göstermesine asla önem vermeyiniz. Onların sizleri nasıl gördüklerinin hiçbir önemi olmamalıdır. Çünkü en büyük güç, itibar ve şeref, Allah ve Resulünün yanında olmaktır.
Hiçbir din, siyasetten, yani devlet yönetiminden ayrı tutulamaz. Aksi takdirde o din olmaktan çıkar ve basit bir kültüre dönüşür. Kemalizm de tanrısı ve ilkeleri olan bir dindir ve Türkiye’deki siyaseti yönlendirmektedir.
Önce dinin ve siyasetin ne anlam ifade ettiğini, kavramsal açılımını öğrenin ki, yaratıcınız Allah’ın koyduğu kuralların siyasi mi yoksa kültürel mi olduğunu kavrayın. Vahiy düşmanı Kemalistlerin bir yaratığı tanrı edinerek ilke ve inkılâplarını kutsallaştırıp siyasallaştırmalarının asıl amacını tahlil edin, neden ısrarla irtica adına vahye savaş açtıklarını anlamaya çalışın.
Çünkü onlar öyle sinsi ve korkaktırlar ki, hedeflerinin doğrudan vahiy olduğunu itiraf etmekten kaçınır ve irtica gibi muğlâk ve yabancı bir kelimenin ardına sığınarak, tıpkı laikliğin Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklı tanrı gören anlayışını gizlemeleri misali, Müslüman olduklarını vurgulayan haçlı ajanları gibi, alttan alta asimilasyon amaçlarını sürdürmektedirler.
Artık o güvendiğiniz ilahiyatçılar, hocalar ve politikacılarınızın hırssal çıkarlarına alet olmayınız ki, güç, itibar ve şeref bahşeden dininize, kitabınıza ve Müslümanlığınıza fiyat etiketi biçmeyiniz. Çünkü kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir. Gascoigne.
“Bilmiyorlar, bilseydiler yapmazlardı.” Hz. Muhammed (S.A.V)
Unutmayınız ki, bir toplumu mahvetmenin yolu akılları karıştırmaktır. Einstein, dinsiz bir bilimin topal olduğunu ve inanmamanın imkânsızlığını tespit ettiği halde; devletsiz, siyasetsiz bir din olabilir mi?
Dinsiz bir bilim, nasıl ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüşüyor ise, dinsiz bir devlette; siyasetin, hakkın, adaletin ve vicdanın olmadığı acımasız bir diktatörlüğe dönüşmekte, hürriyetler gasp edilmektedir.
Başkalarının süslü ve yaldızlı abartılarını izleyerek, onları “bilge-tanrı” yapacağınıza; neden dinledikleriniz ve öğrendiklerinizi araştırarak ve sorgulayarak, “bilge-kul” olmuyorsunuz?
“Politikacılar ve din adamları tıpkı hırsızlar gibidirler. Hırsız para ve eşya çalar, onlar inançları, umutları, bağımsızlığı, erdemliği, gücü, imanı ve namusları çalarlar.”
CHP’nin değiştirilemez, hatta değiştirilmesi dahi teklif edilemez ilkeleriyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, apaçık bir CHP diktatörlüğü olup, Müslüman halkına ve farklı etnik taşıyan toplumuna amansız bir hasım olmayı sürdürerek, tabanda da aynı düşmanlığın ve kırılmanın artarak devam etmesine neden olmuşlardır.
Özellikle Müslüman kadının örtüsünü bir bez parçası, bir irtica ve bir ilkellik gören laik ve Kemalist anlayış, vahye karşı olan habis duruşunu öyle şiddetlendirmiş ki, Müslümanların görsel ve göksel yaşamlarını sınırlandırarak ve dışlayarak kamudan, iş hayatından ve eğitimden uzaklaştırmış; vatanları uğruna canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerini esarete mahkûm ederek, asla bağışlanamaz ihanetiyle temel hak ve hürriyetlere zincir vurabilmişlerdir.
Hatta geçmişte; kendini var edebilmek adına canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları kadınların geçimlerini sağlamayarak ve namuslarına sahip çıkmayarak, “Manukyan” adlı Ermeni bir genelev patroniçesine sermayedar yapabilen devlet, yıllarca şehitlerin namuslarını satan bir patroniçeyi vergi ödülleriyle onurlandırabilmişti.
Taktıkları türbanlardan dolayı sokakta aşağılanan, hakarete uğrayan ve bulundukları yerden kovulan birçok türbanlı okuyucumun feryatlarına, özel bir sektörde çalışmak isteyen türbanlı üniversite mezunu bir kızımızın da medyaya akseden aşağılanması, Türkiye’nin nasıl bir felakete sürüklendiğine en somut delildir.
Sırf türbanlı olduğu gerekçesiyle işe alınmayan kızımıza firma yetkilisinin gönderdiği resmi mail, yeni bir Kurtuluş Savaşını zaruri kılabilecek haklılıktadır.
“Şeyma Hanım;
Başvurunuzu inceledik. Üzgünüz. Laik Atatürk Türkiye'sinde yaşayan, cumhuriyet çocukları ve muhafızlarından oluşan bir kurum olarak sizin gibi başörtüsü, türban, tesettür şeklindeki bez parçalarını dini inançlar ile hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen bu şekilde gösteren, tamamen siyasi amaç güden, din üzerinden ticaret, din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü yapan insanları bünyemizde barındırmıyoruz.
Unutmayınız; Demokrasi gericiliğin önünü açmak değildir.
İş arayışınızda başarılar.
Fatih bölgesini denemenizi şiddetle tavsiye ederiz.
İyi Çalışmalar.. Emir Onur Çilek Çilek Grup Gönderme tarihi: 22 Temmuz 2009 Çarşamba”
Bunun gibi ve bundan çok daha beter nice örnekler…
Türbanlı ana-kızın sabah koşusu yaptığı Suadiye sahilinde yanlarına yaklaşan bir kaç bayanın “burası sizin yürüyebileceğiniz yer değil, Fatih’e gidin” ya da lüks bir alış-veriş merkezinin mağazasını gezen türbanlı bir bayanı gören yaşlı bir çiftin “buranın havası değişti, hemen dışarı çıkalım” gibi binlerce aşağılayıcı tacizlerin sorumlusu o sefiller değil, onları kışkırtıp nifak sokan “bölücü laik devletin” ta kendisidir.
Laik ve Kemalist jakoben medyaşörler, yaşanılan gerçekleri örtbas edebilmek ve saptırabilmek amacıyla güya türbanlıların diğerlerine baskı uyguladıkları yalanıyla ürettikleri “Mahalle baskısı” gibi bir kavramla haklı çıkabilme yaygaraları, şüphesiz yaşanılan aşağılayıcı esareti gizlemeye yetmemektedir. Yaratık, bir tanrı mı ki açık ve kapalı konusunda herhangi bir yaptırımı kendinde görebilmekte ve kıstaslar getirebilmektedir?
Beş yılda bir yazılan, ana ilkeleri ve tehlike odakları asla değiştirilmeyen devletin gizli anayasası “Kırmızı Kitap”, MGK’ca hazırlanan bir Siyaset Belgesidir. Sözde Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit eden olayların yer aldığı siyaset belgesinde; Genelkurmay, iç siyasetin komutasında hareket etmekte, birinci sıradaki tehlike “İrtica”, ikinci sıradaki tehlike ise “Kürtçülük” olup, bu sıralama hiç değişmemektedir. Devleti var edip koruyup gözeten milletin Müslüman ve Kürt kesimi, tehlikeli birer düşman olmakla hedef gösterilmekte, dolayısıyla toplumumuzda bu paranoyadan fevkalade etkilenerek, birbirine düşman kesilmektedir.
Devletin “gizli anayasası” olan MGK Siyaset Belgesi, yani “Kırmızı Kitap” eski Genelkurmay Başkanı ve DYP milletvekili Doğan Güreş’e göre; “bütün politikaların tanrısıdır, anayasasıdır.”
Resmi anayasal açıdan hiçbir meşruiyeti olmayan MGK’nın Meclisi, hükümeti, milleti ve devleti güden despotizmine karşı konamaması ve lağvedilememesi, şüphesiz yıkıcı sorunları daha da derinleştirmiş, ülkeyi parçalanmaya götürmüştür.
Dış güvenlik ile ilgi hiçbir tasa taşımayıp, sürekli iç güvenliği bahane ederek, milletin birlik ve bütünlüğünü tehdit eden Genelkurmay diktasındaki MGK, Türkiye’nin milli menfaatleri ve milli hedeflerini acze uğratarak, bütünsel gücüne büyük zararlar vermektedir.
Oysa TSK komutasını yürüten Genelkurmay’ın anayasaca belirtilen görevi, ülkeyi dışarıya karşı savunmaktır. Meclise, siyasete, hükümete ve millete müdahale etmek, düşünce ve inançlarına savaş açmak değildir.
Sözde seçilmiş milletvekillerini, meclisi ve hükümeti hegemonyası altına alarak, “gizli anayasa”sını uygulattıran MGK, mutlak surette yaşatılmamalıdır. Milletin söz hakkı olamadığı bir ülkede seçimler manipülasyondan öte hiçbir değer taşımamakta, bundan dolayıdır ki “oy” kullanarak onlara meşruiyet tanınmamasını öğütleyerek, her ne etnik, düşünce ve dinden olursa olsun, herkesin birbirine tahammül edip, hoşgörüyle birarada yaşamasının üzerinde durmuştum. Tıpkı Hz. Muhammed, halifeler ve Osmanlı devrinde olduğu gibi…
Ancak kim kime saldırır, sindirmeye kalkar, düşünce, inanç ve ırkına hakaret ederse, bilinmelidir ki karşı tarafında bilmukabele de bulunma hakkı Allah’ın emridir. Sert olana karşı sert, nazik olana karşı nazik olabilen bir insandır.
“Laik olmayan insan, insan bile değildir. Onların kanından şüphe ederim”, “Atatürk milliyetçisi değilseniz, vatan hainisiniz”, “Eğer eşlerinizi sizi dinlemiyorlar da dini inancımız falan diyorlarsa, onları boşayın” gibi alçak ve bölücü ifadeler, unutulmamalıdır ki MGK eski genel sekreteri ve Ergenekon Terör Örgütü üyesi Tuncer Kılınç ve eski Anayasa Mahkemesi başkanı Yekta Güngör Özden’e aitti.
Sürekli Müslüman Türkiye milletini aşağılayan ve ağza alınmayacak sözlerle tehdit eden Kemalistler, vahye iman etmiş Müslümanları nasıl düşman bellemişler ise, Müslümanlar da onlara hiçbir taviz vermeden karşı koymalıdırlar. Aksi takdirde aşağılık bir köle olmaktan kurtulamazlar. Onların sizlerden razı olmasına, övmesine, itibar göstermesine asla önem vermeyiniz. Onların sizleri nasıl gördüklerinin hiçbir önemi olmamalıdır. Çünkü en büyük güç, itibar ve şeref, Allah ve Resulünün yanında olmaktır.
Hiçbir din, siyasetten, yani devlet yönetiminden ayrı tutulamaz. Aksi takdirde o din olmaktan çıkar ve basit bir kültüre dönüşür. Kemalizm de tanrısı ve ilkeleri olan bir dindir ve Türkiye’deki siyaseti yönlendirmektedir.
Önce dinin ve siyasetin ne anlam ifade ettiğini, kavramsal açılımını öğrenin ki, yaratıcınız Allah’ın koyduğu kuralların siyasi mi yoksa kültürel mi olduğunu kavrayın. Vahiy düşmanı Kemalistlerin bir yaratığı tanrı edinerek ilke ve inkılâplarını kutsallaştırıp siyasallaştırmalarının asıl amacını tahlil edin, neden ısrarla irtica adına vahye savaş açtıklarını anlamaya çalışın.
Çünkü onlar öyle sinsi ve korkaktırlar ki, hedeflerinin doğrudan vahiy olduğunu itiraf etmekten kaçınır ve irtica gibi muğlâk ve yabancı bir kelimenin ardına sığınarak, tıpkı laikliğin Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklı tanrı gören anlayışını gizlemeleri misali, Müslüman olduklarını vurgulayan haçlı ajanları gibi, alttan alta asimilasyon amaçlarını sürdürmektedirler.
Artık o güvendiğiniz ilahiyatçılar, hocalar ve politikacılarınızın hırssal çıkarlarına alet olmayınız ki, güç, itibar ve şeref bahşeden dininize, kitabınıza ve Müslümanlığınıza fiyat etiketi biçmeyiniz. Çünkü kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir. Gascoigne.
“Bilmiyorlar, bilseydiler yapmazlardı.” Hz. Muhammed (S.A.V)
Unutmayınız ki, bir toplumu mahvetmenin yolu akılları karıştırmaktır. Einstein, dinsiz bir bilimin topal olduğunu ve inanmamanın imkânsızlığını tespit ettiği halde; devletsiz, siyasetsiz bir din olabilir mi?
Dinsiz bir bilim, nasıl ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüşüyor ise, dinsiz bir devlette; siyasetin, hakkın, adaletin ve vicdanın olmadığı acımasız bir diktatörlüğe dönüşmekte, hürriyetler gasp edilmektedir.
Başkalarının süslü ve yaldızlı abartılarını izleyerek, onları “bilge-tanrı” yapacağınıza; neden dinledikleriniz ve öğrendiklerinizi araştırarak ve sorgulayarak, “bilge-kul” olmuyorsunuz?
“Politikacılar ve din adamları tıpkı hırsızlar gibidirler. Hırsız para ve eşya çalar, onlar inançları, umutları, bağımsızlığı, erdemliği, gücü, imanı ve namusları çalarlar.”
Etiketler:
devlet,
din adamı,
Genelkurmay,
irtica,
Kemalist,
kürtçülük,
laiklik,
MGK,
politikacı
31 Mart 2009 Salı
Bülent Arınç sapıttı…
Küfür ile iman arasında gidip gelen politikacı Arınç, sözde bir siyasi parti olduğu gerekçesine sığınarak, Allah’ın yüce kelâmı ayeti engellemek suretiyle inkârını arttırdı ve sonunda gizlediği münafıklığını deşifre etti.
İslâm kimliğiyle şöhretleşen Arınç, 2002 genel seçimlerin de; “Başörtüsü meselesini çözmek namus borcumuz” diyerek, Müslümanları aldattı ve büsbütün anayasaca yasaklattırarak “namussuzluğunu” deklare etti. TBMM Başkanı olduğu sırada dahi eşinin başörtüsünü meşrulaştıramayarak protokolden dışlatmış, onurlu bir direniş gösteremeyerek hakir bir izzetsizlikle görevini sürdürebilmişti. Meclisteki DTP milletvekillerinin bile terörist APO’yu can havliyle savunabildikleri dikkate alındığında, Bülent Arınç’ın geçici bir makam ve saltanat uğruna nasıl inançlarına bir bedel biçtiği ve ihanet içinde olduğu anlaşılabilmektedir.
Bülent Arınç gibi devşirme döneklerin vekillikleri temel inanç ve ibadet özgürlüklerini, hak ve hürriyetleri engellemiş, tartışılması dahi mevzubahis olamayacak vahiysel bir “ibadet”, vatan topraklarında derin bir sorun olmaya devam edebilmiştir.
Ergenekon Terör Örgütünü kuran, üyesi olan, millete ve hükümete karşı darbe girişiminde bulunan generaller ile ilgili söylediği “doğru” açıklamlarından pişman olmuşçasına ve geri adım atarcasına ayet okumak isteyen bir partiliyi azarlamış, dolayısıyla Kemalistlere laik görünmeye çalışarak, dini reddedercesine kendini kamufle etmeye kalkışmıştır. Böylesine riyakar bir yaratığa ne Müslüman, ne de insan denemez... Hele vekillik, asla emanet edilemez. Çünkü o, bir haindir...
Seçim çalışmalarıyla ilgili Adana’da yaptığı bir toplantı da, yalanlarına karşılık söz alan bir vatandaş, gerekli cevabı ayetle vermeye kalkışınca, her zaman alışa getirdiği o küstah ve kaba davranışını tekrar sergilemiş; “Otur yerine. Otur yahu, otur! Sus kardeşim. Burası ayeti kerime, hadisi şerif okunacak yer değil. Burada siyaset konuşuyoruz. Biz siyasi bir partiyiz, dinci değil. Otur yerine. Partiler halkı kucaklar. Nerede ne konuşacağını bileceksin. CHP’liler türbanlılara rozet takar, adı açılım olur, sen ayet okursun, adı irtica olur. Aklını başına al. Burası Ak Parti. Burada kimsenin ağzına ekmek vermeye niyetimiz yok.”
Oysa, sözde inandığını iddia ettiği yüce Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V), Hz. Ömer, halifeler ve niceleri, siyaseti ayetlerle yapmışlar, dolayısıyla yönettikleri toplumları adaletle idare ederek, kıl kadar haksızlık yapmamışlardı. Halkı tok ve güven içinde olmadan ağızlarına bir lokma ekmek koymamış ve kendilerini emniyette hissetmeyerek, eleştiri ve hataları açıklayanları dost bellemek suretiyle sadece onların refahı ve güveni için uyku dahi uyumamışlardı. Ya siz?!?
Ayet ve hadislerin, ancak “WC”’lerde okunamayacağı ve çok büyük bir günah olduğu bilinen bir gerçekken; acaba siyasi partiler ya da AKP, bir “WC” midir? Yoksa kendisi, o “WC”nin bir bekçisi midir ki, ayet ve hadis okunmasını yasaklıyor? İşte bu münafıklığından ve imansızlığından hem Adana’yı, hem de Manisa’yı kaybetmedi mi? İşte neden “oy” kullanmadığım anlaşılıyor mu?
Aziz Nesin’in başına ödül koymamdan dolayı yargılandığım birçok mahkemeden biri olan Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde, röportaj yaptığım bir derginin yazı işleri müdürü ve muhabiri ile birlikte yargılanıyordum. Hakim’in neden sorusuna ayetle karşılık vermek istediğimde; tıpkı Bülent Arınç gibi hakim’de; “Burada ayet okuyamazsın” diye itiraz edince, “Ben, istediğim yerde ayet okurum, Allah’ın ayetini hiç kimse engelleyemez” cevabını vermiştim. Hakim, sert bir üslupla; ”Seni tutuklarım” deyince, “Allah izin vermeden beni tutuklayamazsın” dedim. Bunun üzerine gözlerini bana diken hakim, büyük bir hırçınlıkla, “Çık dışarı” dedi. Bende dışarı çıkarak, çekip gittim. O davadan ne ceza aldım, ne de bir daha mahkemeye çağrıldım. Bu kıssa, hatırlanacağı üzere; “Akıl mı, kader mi” adlı kitabımda yer almaktadır.
Eğer Allah’a samimi bir itikatla inanır, güvenir ve dayanırsan; yeryüzü ile yeryüzündekiler, gökyüzü ile gökyüzündekiler sana düşman bile olsa, bunların arasından Allah, bir çıkış yolu yaratır. Kimde Allah’a sığınmazsa, ayaklarının altından yeryüzünü yere batırırda, onu havada bırakıp, nefsinin eline terk eder. Tıpkı Bülent Arınç ve diğer pespaye politikacılar gibi!
“İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonrada inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.” Nisa. 137
İslâm kimliğiyle şöhretleşen Arınç, 2002 genel seçimlerin de; “Başörtüsü meselesini çözmek namus borcumuz” diyerek, Müslümanları aldattı ve büsbütün anayasaca yasaklattırarak “namussuzluğunu” deklare etti. TBMM Başkanı olduğu sırada dahi eşinin başörtüsünü meşrulaştıramayarak protokolden dışlatmış, onurlu bir direniş gösteremeyerek hakir bir izzetsizlikle görevini sürdürebilmişti. Meclisteki DTP milletvekillerinin bile terörist APO’yu can havliyle savunabildikleri dikkate alındığında, Bülent Arınç’ın geçici bir makam ve saltanat uğruna nasıl inançlarına bir bedel biçtiği ve ihanet içinde olduğu anlaşılabilmektedir.
Bülent Arınç gibi devşirme döneklerin vekillikleri temel inanç ve ibadet özgürlüklerini, hak ve hürriyetleri engellemiş, tartışılması dahi mevzubahis olamayacak vahiysel bir “ibadet”, vatan topraklarında derin bir sorun olmaya devam edebilmiştir.
Ergenekon Terör Örgütünü kuran, üyesi olan, millete ve hükümete karşı darbe girişiminde bulunan generaller ile ilgili söylediği “doğru” açıklamlarından pişman olmuşçasına ve geri adım atarcasına ayet okumak isteyen bir partiliyi azarlamış, dolayısıyla Kemalistlere laik görünmeye çalışarak, dini reddedercesine kendini kamufle etmeye kalkışmıştır. Böylesine riyakar bir yaratığa ne Müslüman, ne de insan denemez... Hele vekillik, asla emanet edilemez. Çünkü o, bir haindir...
Seçim çalışmalarıyla ilgili Adana’da yaptığı bir toplantı da, yalanlarına karşılık söz alan bir vatandaş, gerekli cevabı ayetle vermeye kalkışınca, her zaman alışa getirdiği o küstah ve kaba davranışını tekrar sergilemiş; “Otur yerine. Otur yahu, otur! Sus kardeşim. Burası ayeti kerime, hadisi şerif okunacak yer değil. Burada siyaset konuşuyoruz. Biz siyasi bir partiyiz, dinci değil. Otur yerine. Partiler halkı kucaklar. Nerede ne konuşacağını bileceksin. CHP’liler türbanlılara rozet takar, adı açılım olur, sen ayet okursun, adı irtica olur. Aklını başına al. Burası Ak Parti. Burada kimsenin ağzına ekmek vermeye niyetimiz yok.”
Oysa, sözde inandığını iddia ettiği yüce Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V), Hz. Ömer, halifeler ve niceleri, siyaseti ayetlerle yapmışlar, dolayısıyla yönettikleri toplumları adaletle idare ederek, kıl kadar haksızlık yapmamışlardı. Halkı tok ve güven içinde olmadan ağızlarına bir lokma ekmek koymamış ve kendilerini emniyette hissetmeyerek, eleştiri ve hataları açıklayanları dost bellemek suretiyle sadece onların refahı ve güveni için uyku dahi uyumamışlardı. Ya siz?!?
Ayet ve hadislerin, ancak “WC”’lerde okunamayacağı ve çok büyük bir günah olduğu bilinen bir gerçekken; acaba siyasi partiler ya da AKP, bir “WC” midir? Yoksa kendisi, o “WC”nin bir bekçisi midir ki, ayet ve hadis okunmasını yasaklıyor? İşte bu münafıklığından ve imansızlığından hem Adana’yı, hem de Manisa’yı kaybetmedi mi? İşte neden “oy” kullanmadığım anlaşılıyor mu?
Aziz Nesin’in başına ödül koymamdan dolayı yargılandığım birçok mahkemeden biri olan Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde, röportaj yaptığım bir derginin yazı işleri müdürü ve muhabiri ile birlikte yargılanıyordum. Hakim’in neden sorusuna ayetle karşılık vermek istediğimde; tıpkı Bülent Arınç gibi hakim’de; “Burada ayet okuyamazsın” diye itiraz edince, “Ben, istediğim yerde ayet okurum, Allah’ın ayetini hiç kimse engelleyemez” cevabını vermiştim. Hakim, sert bir üslupla; ”Seni tutuklarım” deyince, “Allah izin vermeden beni tutuklayamazsın” dedim. Bunun üzerine gözlerini bana diken hakim, büyük bir hırçınlıkla, “Çık dışarı” dedi. Bende dışarı çıkarak, çekip gittim. O davadan ne ceza aldım, ne de bir daha mahkemeye çağrıldım. Bu kıssa, hatırlanacağı üzere; “Akıl mı, kader mi” adlı kitabımda yer almaktadır.
Eğer Allah’a samimi bir itikatla inanır, güvenir ve dayanırsan; yeryüzü ile yeryüzündekiler, gökyüzü ile gökyüzündekiler sana düşman bile olsa, bunların arasından Allah, bir çıkış yolu yaratır. Kimde Allah’a sığınmazsa, ayaklarının altından yeryüzünü yere batırırda, onu havada bırakıp, nefsinin eline terk eder. Tıpkı Bülent Arınç ve diğer pespaye politikacılar gibi!
“İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonrada inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.” Nisa. 137
Etiketler:
ayet,
Bülent Arınç,
Mehmet Ali Şadoğlu,
münafık,
politikacı,
TBMM
9 Mart 2009 Pazartesi
Erdemsizliğin bayraktarları…
Abartıların egemen olduğu dünyamızda örnek olması gereken unvan sahiplerinin hak etmeden sahip oldukları makam ve ödüller; yıkımın, ahlâksızlığın ve adaletsizliğin asıl sebebidir.
Keşif gerçekleştirmemiş profesörler…
Savaş kazanmamış generaller…
Siyaset yapmamış devlet adamları…
İnsanlığı, düzeni ve geleceği mahveden eçhel eğiticiler, askerler ve politikacılar gömülmedikçe; insanlardan hak, adalet ve doğruluk ummak mümkün değildir.
Lâyık olmayana biçilen değer; toplumsal bir liyakat cinayetidir.
Keşif gerçekleştirmemiş profesörler…
Savaş kazanmamış generaller…
Siyaset yapmamış devlet adamları…
İnsanlığı, düzeni ve geleceği mahveden eçhel eğiticiler, askerler ve politikacılar gömülmedikçe; insanlardan hak, adalet ve doğruluk ummak mümkün değildir.
Lâyık olmayana biçilen değer; toplumsal bir liyakat cinayetidir.
Etiketler:
devlet adamı,
general,
keşif,
Mehmet Ali Şadoğlu,
politikacı,
Profesör,
savaş,
siyaset
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)