Millet olarak nasıl bir lanetle karşı karşıyayız ki içeride Atatürk, dışarıda ABD’ye kul olmaktan sıyrılamıyor, varlıklarını kurtarıcı tazimiyle zihinlerimize ve kalplerimize işleyerek, sözlerini tanrısal bir mutlakmış değerinde inanıp itaat edebiliyoruz. Madem öyle; Atatürk ve ABD’nin neden terör musibetinden, ekonomik sıkıntılardan, felaketlerden, ayırımcılıktan, can ve mal kayıplarımızdan kurtaramadığını hiç sorgulamıyoruz.
Zamanında dünyaya hükmetmiş milletimiz; bugün Obama’nın Başbakanımızı nasıl karşıladığını, 1 saat 40 dakika görüşme lütfunda bulunduğunu, çift limuzinle Beyaz Saraya götürüldüğünü ve yemek verdiği gibi son derece aşağılık bir kompleksle övünebiliyor ise, o millete, hükümetine, aydınına ve medyasına kim saygı gösterir? Sanki T.C’ nin önceki hükümetlerinde de tablo aynı değil miydi? Peki, Obama geldiğinde Türkiye’de durdurulan hayata mukabil bir karşılık verildi mi sorusunu, sanırım birçoğunuzun sorgulayacaktır.
Başbakan Erdoğan’ın kuvvetli umutlarla yaptığı ABD ziyareti ve Obama görüşmesi, ABD’nin merhametten ve adaletten nasip almamış oportünist ve emperyalist politikasının hiç değişmediği ifadelerden anlaşılmış, ancak her zamanki gibi Türkiye lehine şovsal bir atraksiyondan öte bir sonuç çıkmayacağı kabirdekilerce de kavranabilmiştir.
Ne acıdır ki üzerlerine ölü toprağı serpilmiş mühürlüler, fevkalade anlaşılabilir mesajları öyle saptırarak yorumlayabilmektedirler ki, ABD’nin PKK’yı düşman bellediği, terörist faaliyetlere karşı savaşma anlamında dünyanın neresinde olursa olsun birlikte hareket edileceğini, Türkiye’nin vazgeçilemez dost bir müttefik olduğunu, v.s,v.s.
Yıllardır süregelen beyhude sözler, her ABD ziyaretinin klişeleşmiş “sırt sıvazlayıcı” vaatlerden öte hiçbir eylem taşımamakta, sözde terör adına on binlerce km uzaklıktan Afganistan, Pakistan ve Irak’a topyekûn saldırırlarken, bizzat işgal ettikleri Irak’ta üslenen PKK’yı, müttefiki Türkiye’ye tercih ederek, Kuzey Irak’tan çıkmasında yahut etkisizleştirmesinde tek bir adım dahi atılmamaktadır. Çünkü amaçladıkları emperyalist hedefler için, PKK’yı Türkiye’ye karşı joker niyetle şantaj ve tehdit olarak kullanmaktadırlar.
Ne PKK, ne ekonomik çıkarlar, ne AB üyeliği, ne Karabağ ve Filistin işgali, ne de Kıbrıs meselesi Obama’yı hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. Obama’yı, ABD’nin değişmez politikası olan Afganistan, İran ve Ermenistan tasa etmekte, ancak barbar stratejileri doğrultusunda olabilecek müstemlekesel bir itaat Türkiye’yi değere tabi tutmaktadır.
Afganistan’a muharip asker gönderecek misin; İran’a olacak ambargo ve saldırıda ABD’nin yanında yer alacak mısın; işgal edilen Azerbaycan topraklarından Ermenistan’ın geri çekilme edebiyatını bir tarafa bırakıp, anlaşmayı meclise götürerek, diplomatik ilişkilere başlayacak ve kapıları açacak mısın; her şart ve koşulda ABD’nin çıkarlarını koruyacak ve üzerine düşeni yapacak mısın? Gerisi palavra…
Başbakan Erdoğan’ın Barack Obama ile birlikte yaptığı görüşme bildirgesinin dışındaki açıklamaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığı, birlikte dile getirmedikleri konuları tek taraflı açıklamanın hiçbir inandırıcılığı olmadığını düşünüyorum. Ancak Irak işgali öncesi yapılan ihanetsel pazarlıkların bir benzeri yapıldı mı, doğrusu bilemiyorum. Başkan Obama’nın, Başbakan Erdoğan konuşurken yüzünün aldığı sert ve manalı bakışın yorumunu sizlere bırakıyorum.
Neden muhatap olarak APO değil de Obama ile işbirliğine girişildiği ve yardım dilenildiği, sanırım terörü önlemek ve akan kanı durdurmak istenmeyişindendir. APO terörist ise, Obama nedir? ABD nasıl terörsel işgal ve saldırılarla besleniyor ise, Türkiye’deki güçlerde aynı taktiği uygulamaktadırlar.
Dünkü yazımda Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine dikkat çekmiş, tutuklanan ve deşifre olanların hiçbir önem arz etmediği ve organize örgüt tamamıyla ele geçirilmeden terörün, katliamların, provokasyonların, cinayetlerin ve can yakan gösterilerin önünün kesilemeyeceğini vurgulamış, her ne olursa olsun “açılım” projesinin hızla sonuçlandırılmasını, böylece kandan ve terörden beslenenlerin gıdalarının kesilmesi önemini işaret etmiştim.
Bugün yedi askerimiz şehit, üç askerimizde ağır bir şekilde yaralandığı halde faillerin hiçbir izine rastlanamaması, sizce normal mi? Fevkalade hassas güvenlikten geçmiş ve özenle seçilmiş MİT elemanları dahi terör örgütünün üyesi olabiliyorsa, düşünün nasıl bir tehdit ve tehlike içinde yaşadığımızı!
Hiçbir terör örgütü onca askerimizi şehit edip, tek bir kanıt bırakmadan ortadan kaybolamaz. Hani nerede istihbarat, radarlar, helikopterler ve güvenlik güçlerimiz? Hrant Dink’in katilini birkaç saatte yakalayan devlet, 10 askerinin canilerini ele geçiremiyor mu? Eğer öyleyse PKK ya da başka bir terör örgütünü değil, ya içine bakmalı ya da beklenti içindeki dost ve müttefik yabancıya!
Kimliği açık ama özenle korunmaya çalışılan asıl düşmanın üzerine cesaretle gidilmez ise, daha çok canlar yanacak, analar, babalar, eşler ve çocuklar ağlayacak…
Atatürk’e ve Obama’ya değil, Yaratıcınız Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yetecektir.
Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Aralık 2009 Salı
29 Kasım 2008 Cumartesi
ABD değil de, Mücahitler mi terörist?
Muhakeme yetilerini tamamen yitirmiş olan günümüz insanoğlu’nun gerçekleri sorgulamadaki akılsızlıkları öylesine olağanlaşmış ki; sevgi, hoşgörü, barış, huzur ve güvenin kaynağı adalet biçilerek, dünyadan silmektedir. Sadist, emperyalist ve barbarların egemen olduğu düzen, hegemonyası altına alamadıklarını, ya dizginlemeye ya da bitirmeye çalışmakta, gerekirse canlı tek bir mahlukat kalmaksızın önüne geleni yakıp yıkmaktadırlar. Caydırıcı olmak ve üstünlük kurmak maksadıyla inanılmaz tehditler ve aşağılık cürümler gerçekleştirmekte; katletmekle, evlerini başlarına geçirmekle veya yurtlarından sürmekle yetinmeyip, en gaddar zulümleri reva görerek, kadın ve çocuklara sapıkça tecavüz ederek, kemiklerini kırarak, kahkahalarla işkence yaparak ve akla hayale gelmeyecek şeytani hunharlıkları işleyerek caniliklerinin meşruluğuna inanılmaz gerekçeler sıralayabilmektedirler.
Gelmiş geçmiş tüm hukuklarda yasal sayılan “nefs-i müdafaa” hakkının mağdurlar, direnişçiler ve özgürlük savaşçıları tarafından kullanılmasını “terör” ile bağdaştıran zalimler, sözde kamuoyunu ikna edebilmek gayretiyle düşünceleri ve dikkatleri manipüle edebilmektedirler. Özellikle insafsızca Müslüman kanı dökmek ve köleleştirmek amacıyla vahşet saçan ABD, İsrail ve İngiltere’ye karşı girişilen her eylem kaçınılmaz bir hak, yani nefsi müdafaadır. Yoksa, Irak ve Filistin’deki canavarlıkları unuttunuz mu?
Ortaya koydukları ütopik bahaneler, sudan sebepler ve yalanlarla Müslüman toplumları işgal eden haçlı ittifakı ve işbirlikçi dostlarının başlarına gelenler karşısında yakınma hakları bulunmamakta, canı yanan toplumlarında eylemcileri değil, ortamı hazırlayıp teşvik edenleri lanetlemeleri, olabilecek bir barış için tek çıkar yoldur. Bir gün, yapılanlara karşılık bilmukabelenin mutlaka gerçekleşebileceği hatırlanılmalı, her devlet, adaletli davranma zorunluluğuna mecbur edilerek, etraflarına etten duvar çektirip en teknolojik silahlarla korutan yöneticilerin, halktan önce ve ziyade korunmalarına asla izin verilmemelidir. Zaten bütün bu gelişmelerin sorumlusu kendileri değil midir?
Bugün, Hindistan’da yaşanan olaylar, gerçekte bir terör eylemi değil, haçlı ittifakının ve işbirlikçilerin yaptıkları eylemlerin en hafifi bir hak arama ve hesap sormadır. Eğer kendileri yaptıklarının hesabını vermiyor, üstelik alkışlanıp saygı görmeye devam ediyorlar ise, bende Mücahitleri alkışlıyor ve diğerleri gibi hiçbir çıkar düşünmeksizin kendilerini feda etmelerinden dolayı saygı duyuyorum. Hindistan’ın, Keşmir’deki Müslümanlara hangi zulümler yaptığı ve yapmaya devam ettiği hala tazeliğini korumakta olup, Hindistan’ı kınamayıp hesap sormayan dünyanın, Mücahitleri de kınaması ve hesap sorabilmesi kabul edilemez. Önce kendin doğru, merhametli ve adaletli ol ki, başkaları da olabilsin. En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.
En iğrenç ve bağışlanamaz olan ise; sözde Müslüman iktidarların, Müslümanlara karşı çok daha düşmansı tavır sergilemeleri ve haçlı ittifakına destek vermeleridir. Ruhlarını şeytana satan bu münafıklar, Müslümanlar acımasızca katledilirken, ırzlarına geçilirken, yurtlarından çıkarılırken, işgal edilirken ve en ağır işkenceler altında inlerken sessiz kalıp, hatta kayırırken, hak arayan Mücahitleri terörizmle aşağılayıp, şiddetle ve nefretle kınayarak lanetlemeleri; nasıl paradoksal bir dünyada yaşadığımızı, kimin, gerçekte kim olduğunun bilinemediğini belgelemektedir.
Haçlı ittifakı, tarihsel gerçekleri de baz alarak Allah yolunda şehid olmanın ebedi bir kurtuluş olduğuna inanan Müslümanlardan öyle korkuyor ve ürküyor ki, kendileri aleyhine hayati tehlike gördükleri bu imanı bertaraf edebilmek veya etkisini tüketebilmek için, başta Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan olmak üzere İslam referanslı iktidarları ve toplumsal önderleri maddi-manevi satın alarak ya da gözdağı vermek suretiyle korkutarak dışlatmakta, dolayısıyla çığ gibi büyümelerinin önüne geçirtmektedir. Oysa acı çeken ve onurlarını kaybedenin odalık iktidarlar değil, Müslümanların kendileri ve hakları olduğu, dolayısıyla Müslümanların haykırışını ve adaletin tesisini de hiçbir şeytani gücün susturamayacağı er geçte olsa anlaşılacaktır.
Geçici çıkarları ve saltanatları uğruna haksızlar karşısında susarak dünyayı şeytanın egemenliğine teslim edenlerin huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.
Bilinmelidir ki, kim, ne yapış ise mutlaka karşılığını ödeyecek ve zalimler cezalandırılmadıkça, dünyadaki korku, kan, gözyaşı ve çığlıklar her geçen gün artarak tüm kainatı saracaktır.
“Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde” Goethe
Gelmiş geçmiş tüm hukuklarda yasal sayılan “nefs-i müdafaa” hakkının mağdurlar, direnişçiler ve özgürlük savaşçıları tarafından kullanılmasını “terör” ile bağdaştıran zalimler, sözde kamuoyunu ikna edebilmek gayretiyle düşünceleri ve dikkatleri manipüle edebilmektedirler. Özellikle insafsızca Müslüman kanı dökmek ve köleleştirmek amacıyla vahşet saçan ABD, İsrail ve İngiltere’ye karşı girişilen her eylem kaçınılmaz bir hak, yani nefsi müdafaadır. Yoksa, Irak ve Filistin’deki canavarlıkları unuttunuz mu?
Ortaya koydukları ütopik bahaneler, sudan sebepler ve yalanlarla Müslüman toplumları işgal eden haçlı ittifakı ve işbirlikçi dostlarının başlarına gelenler karşısında yakınma hakları bulunmamakta, canı yanan toplumlarında eylemcileri değil, ortamı hazırlayıp teşvik edenleri lanetlemeleri, olabilecek bir barış için tek çıkar yoldur. Bir gün, yapılanlara karşılık bilmukabelenin mutlaka gerçekleşebileceği hatırlanılmalı, her devlet, adaletli davranma zorunluluğuna mecbur edilerek, etraflarına etten duvar çektirip en teknolojik silahlarla korutan yöneticilerin, halktan önce ve ziyade korunmalarına asla izin verilmemelidir. Zaten bütün bu gelişmelerin sorumlusu kendileri değil midir?
Bugün, Hindistan’da yaşanan olaylar, gerçekte bir terör eylemi değil, haçlı ittifakının ve işbirlikçilerin yaptıkları eylemlerin en hafifi bir hak arama ve hesap sormadır. Eğer kendileri yaptıklarının hesabını vermiyor, üstelik alkışlanıp saygı görmeye devam ediyorlar ise, bende Mücahitleri alkışlıyor ve diğerleri gibi hiçbir çıkar düşünmeksizin kendilerini feda etmelerinden dolayı saygı duyuyorum. Hindistan’ın, Keşmir’deki Müslümanlara hangi zulümler yaptığı ve yapmaya devam ettiği hala tazeliğini korumakta olup, Hindistan’ı kınamayıp hesap sormayan dünyanın, Mücahitleri de kınaması ve hesap sorabilmesi kabul edilemez. Önce kendin doğru, merhametli ve adaletli ol ki, başkaları da olabilsin. En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.
En iğrenç ve bağışlanamaz olan ise; sözde Müslüman iktidarların, Müslümanlara karşı çok daha düşmansı tavır sergilemeleri ve haçlı ittifakına destek vermeleridir. Ruhlarını şeytana satan bu münafıklar, Müslümanlar acımasızca katledilirken, ırzlarına geçilirken, yurtlarından çıkarılırken, işgal edilirken ve en ağır işkenceler altında inlerken sessiz kalıp, hatta kayırırken, hak arayan Mücahitleri terörizmle aşağılayıp, şiddetle ve nefretle kınayarak lanetlemeleri; nasıl paradoksal bir dünyada yaşadığımızı, kimin, gerçekte kim olduğunun bilinemediğini belgelemektedir.
Haçlı ittifakı, tarihsel gerçekleri de baz alarak Allah yolunda şehid olmanın ebedi bir kurtuluş olduğuna inanan Müslümanlardan öyle korkuyor ve ürküyor ki, kendileri aleyhine hayati tehlike gördükleri bu imanı bertaraf edebilmek veya etkisini tüketebilmek için, başta Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan olmak üzere İslam referanslı iktidarları ve toplumsal önderleri maddi-manevi satın alarak ya da gözdağı vermek suretiyle korkutarak dışlatmakta, dolayısıyla çığ gibi büyümelerinin önüne geçirtmektedir. Oysa acı çeken ve onurlarını kaybedenin odalık iktidarlar değil, Müslümanların kendileri ve hakları olduğu, dolayısıyla Müslümanların haykırışını ve adaletin tesisini de hiçbir şeytani gücün susturamayacağı er geçte olsa anlaşılacaktır.
Geçici çıkarları ve saltanatları uğruna haksızlar karşısında susarak dünyayı şeytanın egemenliğine teslim edenlerin huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri kesinlikle mümkün değildir.
Bilinmelidir ki, kim, ne yapış ise mutlaka karşılığını ödeyecek ve zalimler cezalandırılmadıkça, dünyadaki korku, kan, gözyaşı ve çığlıklar her geçen gün artarak tüm kainatı saracaktır.
“Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde” Goethe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)