Her şey o kadar aleni cereyan etmesine rağmen çıkarcı benliğin adil bir yargıyı engellemesi çözümü de etkisizleştirmektedir. Kemalist diktatörlüğün anayasa üstü “kırmızı kitap” olarak bilinen siyaset belgesindeki irtica adına Müslümanlar ve bölücülük adına Kürtlerin en tehlikeli ayrılıkçılar olarak vurgulanması cepheleşmeyi meşrulaştırdığından, oligarşinin gerek Müslümanlar gerekse Kürtlerle samimi bir barışı söz konusu olamaz.
Eğer bir devlet, kendini meydana getiren halkını en tehlikeli düşman statüsüne koyuyor ise, asgari şartlarda dahi olsa güven temelinde uzlaşabilmek mümkün değildir. Çünkü onlar her daim potansiyel bir düşman olduğundan sürekli denetim altında bulunmaları ve alttan alta asimilasyon taktiğine devam edilerek güçlenme ve özgürlüklerinin önüne geçilmesi olmazsa olmaz bir koşuldur.
Kimileri Müslüman Kürtlerin nasıl olurda Marksist bir bdp ve pkk’yı destekleyebildiklerine hayret etmektedirler. Oysa gerek bdp gerekse pkk, devlet gibi laik ve sinsi bir vahiy düşmanıdırlar. Devletin pkk ideolojisinden farksız ırkçı, putperest ve laik oluşu, dinin ikinci plana itilerek kimlik ve özgürlük arayışını öncelikli kılmakta, böylece tıpkı yağmurdan kaçarken doluya tutulma misali umut bellemelerine neden olmaktadır. Düşmanlıkla yaftalanmalarından çareleri tükenen Kürtler, Şeyh Said’in “Bizleri ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi bağlayan hiçbir şey kalmadı” düşüncesiyle hareket ederek, Kürt kimliğine özgürlük vadeden laik pkk’yı desteklemek zorunda kalmalarını seküler mantık ya da vatan edebiyatında değil, duygularda arayarak kanaate varılmalıdır.
Atatürk’ün de Batılı olma gerekçesiyle devleti Osmanlı’ya başkaldırıp Türkiye Cumhuriyeti adı altında laik diktatörlüğü kurma sürecindeki gelişmeler peşin hükümlerden uzak bir tarafsızlıkla irdelendiğinde, daha adil bir yargıya varılabileceği kuvvetle muhtemeldir. “Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur” ilkesiyle isyan eden pkk, tarihsel geçmişimiz göz önüne alındığında tek taraflı bir canavar olmadığı da anlaşılacaktır.
Örneğin gündemi teşkil etmiş olan Müslüman Boşnak kadınlarını katleden ve hunharca tecavüz eden Sırpları dolaylı yollardan destekleyen Emir Kusturica adlı acımasız bir barbarı Türkiye’ye davet edebilecek kadar vicdanları tükenmiş politikacıların güya sanat maskesi altındaki ihanetleri; Ak Partili Bursa Belediyesi tarafından davet edilmişse sanatsı, CHP’li Antalya Belediyesinin çağrımını ise tepkiyle karşılamak da apaçık bir çelişkidir. Üstelik Kusturica gibi geçmişte bir Osmanlı ve Müslüman olan Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’ın Sırpsal dönüşümü sonrası Kustiraca’laşarak Osmanlı ve Müslüman düşmanlığından dolayı yakınlıkları son derece normal olup, asıl tepki duyulması gerekenin Müslüman referanslı ve Boşnak asıllı Bursa Belediye Başkanı Recep Altepe’nin münafıklığı olmalıdır. İktidar ve rejime göre yanlışın doğru, doğrunun yanlış sayıldığı riyakâr bir anlayıştan dürüstlük, vicdan ve adalet beklenmemelidir.
Kemalistlerin acımadan tepelemeleri rejimsel, pkk’nın acımadan tepelemesi teröristsel ise; hukuk nerededir?
En amansız baskı, şiddet ve yasaklara maruz kalan Müslümanlar olmasına rağmen, Kemalistler ve pkk’lılar gibi zorbalığa ve silaha sarılmayıp kardeşin kardeşi öldürmemesi merhametiyle zulümlere sabretmesi dikkatle muhakeme edilmeli, böylece Müslümanlarla Kemalist ve pkk’lıların insani farkı da itiraf edilmelidir.
Adil olan hiç kimse olayları tek taraflı değerlendirmemeli, insanlık suçunu kim işlemişse herhangi bir gerekçeye kalkışmadan açıkça itiraf edebilmelidir. Fitne çıkararak ülkeyi bölmeye çalışan ve irtica amacı güden ne Müslüman Türkler ne de Müslüman Kürtlerdir. Bölücü ve irticai faaliyetlerde bulunanlar laikler, ırkçılar, Kemalistler, Aleviler ve chp’dir. Ancak acımasız despot ideoloji, söz konusu bölücülerin yapı taşı olmalarından rejim lehine dokunulmaz kılıp güvence altına alması, hedefe oturtulan Müslümanlar aleyhine apaçık bir soykırımdır. Özellikle Alevilerin ayrılıkçı bir talebi olmamaları rejimin bayraktarlıklarındandır. Aleviler, laik ve Atatürkçü olduklarından ne Hz. Ali ile ne vahiyle bir bağları vardır. Müslümanlara “yezit” diyerek, Kur’an ve peygamberimiz hakkında iftiralar atıp uygunsuz sözler sarf ederek nasıl İslam düşmanı oldukları ortadadır. Kısacası laik devletin dini tetikçileridirler. İslam’la yakından uzaktan hiçbir ilişiği bulunmayan bozguncu Alevilere Atatürk başta olmak üzere ne İsmet İnönü ne de herhangi bir chp iktidarı nifaksal taleplerini karşılamadıkları halde; Ak Parti hükümetinin laik Alevilerin çarpık inançlarını din müfredatına koyarak çocuklarımızı zehirleyebilmeleri ihanet değil de nedir? Aleviler, laik ve Kemalist düşüncenin ta kendileri değil midir? Neden Müslümanların türbanı dışında Rum ve Ermeni Ortodoksları başta olmak üzere her kesime özgürlük veriyorlar?
İşte acımasız bölücülüğe bir örnek…
Tarih 2007, yer Kozan ilçesi. 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle Ak Partili Kozan Belediyesi tarafından düzenlenen programda yarışmalarda derece alan öğrencilere hediye verilmek üzere kürsüye davet edilmeleriyle İstiklal Savaşlarının amacını ortaya koyan iğrenç bir saldırı vuku buldu.
Davet edilen öğrenciler arasında bulunan Kozan İmam Hatip Lisesi 11-C sınıfı öğrencilerinden Tevhide Kütük adlı bir kızımız ki köküne kadar bu vatanın bir hanımefendisi ve şehit kahramanlarımızın geriye bıraktığı yetimi, “Bir Öğretmen Olmalı” isimli kompozisyon dalında kazanmış olduğu birincilik ödülünü almak için arkadaşlarıyla birlikte kürsüye çıktı. Türbanlı bir Müslüman oluşundan, kuvvetle ihtimaldir ki haçlıların fışkırttığı döllerinden olduğunu sandığım kaymakam ve garnizon komutanı derhal kürsüden indirilmesini emretmişler, ilçe milli eğitim müdürü tarafından da gözyaşları içinde iffetsiz bir fahişe ya da teröristmişçesine kürsüden indirilerek haksızlık, adaletsizlik ve bölücülük yerle göğü inletmişti.
En acısı ise, Kozan’ın Ak Partili Belediye Başkanı Kazım Özgan’ın kıyamet koparıcı haksızlığa dilsiz şeytan misali sessiz kalarak salonu terk etmesiydi.
En acınmasız canavarlardan hiçbir farkı olmayan, milletin kardeşliği, birlik ve beraberliği aleyhine büyük bir tehdit oluşturan o günün kaymakamı Eskişehir Vali Yardımcılığına, Milli Eğitim Müdürü Kadirli ilçesine atanmış, garnizon komutanı da generallikle ödüllendirilmiş olsa gerek. Eğer bunlar bölücü değilse bölücüler kimlerdir ve bölücülük ne demektir?
Başbakan Erdoğan; “Milletimizin ufkunu açmak, devletin gücüne güç katmak, devlet-millet bütünleşmesini daha da perçinlemek noktasında muazzam mesafeler katettik, muazzam başarılar yakaladık” açıklamasında Tevhide Kütük gibi aşağılanan ve zulme uğrayanlar özgürlüğe kavuşabildi mi? Devlet adına ondan ve onun gibi zulme uğrayanlardan özür dilendi mi?
Ancak kararlı bir çözüm yerine chp ile çelik-çomak oyununu tercih eden hükümet, Tevhide Kütük gibi nice kızlarımızın onur ve şereflerini doğrayan aşağılamalara sessiz kalabilmekte, bölücüleri cezalandıracağına terfi ettirebilmektedir.
Referansı, inancı ve şöhreti ne olursa olsun laiklik ve Atatürkçülük üzerine ant içmiş hiçbir politikacı; ne Müslümanlar ne de etnik kimlik sahiplerini özgürleştirici bir mücadelede bulunur. Konuşurlar ama yapamazlar! Din dışı rejim değişmediği müddetçe Müslüman halkın kendi ülkesinde esir muamelesi görmekten kurtulamayacağı tartışılmazdır.
Başbakanın; ”Laiklik inancından dolayı başını örten için bir güvencedir. Başörtülü gezmeyi laikliğe tehdit gösterme zorlama bir yaklaşımdır” açıklaması gerçeği yansıtmamakta, seküler (ateist) düşüncenin Allah inancı olan toplumlarda siyasi bir terminolojisi varlığını manipüle etmek suretiyle meşrulaştırma gayreti hiçbir sonuç vermemektedir. Laiklik, dogmatik kabul ettiği dini, akıl ve bilimin engeli, hatta yüzkarası olmakla aşağılayıp, her şart ve koşulda bertaraf edilebilmesi için kurgulanmış bir din karşıtlığıdır. Dolayısıyla dini, özellikle İslam’ı çağrıştıran her türlü görsellik laikliğe aykırıdır. Müslüman halka inandığı gibi yaşama hakkı tanımayan laiklik değilse nedir? Öyleyse iktidardaki hükümetin başı olarak neden gereğini yapmıyor da Tevhide Kütük gibi kızlarımızı aşağılatıyor? İfade ettiği üzere neden dünyanın her protokolüne türbanlı eş ve kızını yanında gezdirebiliyor da hükümeti olduğu kendi ülkesinde cesaret edemiyor? Aslında din dışı laik ve Kemalist rejimi kökleştirerek mıhlattıran chp değil, Müslüman kimlikli partiler, politikacılar ve ilahiyatçı münafıklardır…
Laikliğin tanımı son derece açıktır. Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden bir ateizmdir. Tıpkı vahyi paçavraya çeviren yorumlar misali üzerine ant içtikleri laikliği ne kadar evirip çevirseler ve bozmaya çabalasalar da gereğini yapma mahkûmiyetleri ortadadır.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 29 Ekim Cumhuriyet resepsiyonuna genç yaşta horlanarak alaşağı edilen Tevhide Kütük ve benzeri cumhurları da davet edebilecek bir cesarete ve iktidara sahip mi?
İşte irtica; işte bölücülük! Nerede cumhurbaşkanı; nerede başbakan; nerede hukuk…
irtica etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
irtica etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Ekim 2010 Cumartesi
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Org. Başbuğ’u yargılayabilecek cesur bir yargıç yok mu?
Gerek Türkiye’de gerekse dünya da orduları yöneten, hükümetlerin ve milletlerin emrinde olan bir rejimle idare edilen ülkelerde hükümete ve millete böylesine meydan okuyabilen mağlup bir Genelkurmay Başkanı’na rastlayabilmek mümkün değildir…
Göreve geldiği günden itibaren söz ve yükümlülerindeki tenakuz; aşırı bir ideolojik hoyratlık; hükümete ve millete savaş açan darbeci meslektaşlarını kayırıp kollama; ihanetsi faaliyetleri örtbas etme ve sorumlularını yargıdan kaçırma; adaleti ifa etmeye çalışan savcı ve hâkimleri tehdit; milletin ta kendisi olan TSK’ni istismar; iç güvenlikten sorumlu emniyet teşkilatını suçlayarak hedef gösterme; Ergenekon Terör Örgütü gibi bir felaketin yöneticilerine arka çıkma; bağımsız bir hukuktan değil oligarşik bir diktadan yana olma; terörün odağı haline gelmiş suçlu subayları halktan üstün tutma; deşifre olmuş onca ihaneti TSK adına savunma; millet iradesini yok sayma; pkk terör örgütünün çökertilmesine mani olan Ergenekoncu terör üyeleri hakkında hiçbir işlem yapmama; başbakan ve hükümete karşı dolaylı yollardan TSK’ni ve yargıyı kışkırtma; açılan soruşturmaları kadük çıkarma ve makamını kötüye kullanma; kendisini ve kurumunu hükümet ve milletin efendisi görme; irtica adına dindar Müslümanları ordudan ihraç etme ve her daim potansiyel bir tehdit belleme; terörle mücadelede şehit olan askerlerimize acımasızca ihanet ederek pkk örgütüyle işbirliği yapan komutanları orduda tutmaya devam etme ve terfi vererek ödüllendirme; katliama yönelik kanlı planların üzerine gitmeme ve delilleri imha ederek karartma; haksızlıklar karşısında dayanamayarak ordudaki hainleri kamuoyuna duyuran şerefli subaylar hakkında dava açma ve ihraç etme; TSK’nin yıpratıldığını iddia ederek terörist meslektaşlarının yargılanmalarını engelleme; dehşet verici olayları bir oyun gerekçesiyle manipüle ederek sözde kendilerine karşı bir tertibin düzenlendiği propagandasıyla millet ile TSK’nin arasına nifak sokma; arka plan iddiasıyla hükümet ve milletin onurlu üyelerini odak haline getirerek yargıyı töhmet altında bırakacak şantajsı açıklamalarda bulunma; silah gücüyle halkı, hükümeti ve yargıyı sindirme; orduyu milletten ayrı tutma; dinsel ve düşüncel ayırımcılık yapma; milleti insan merkezli değil ideolojik bir metaa zorlama; teröristler hakkında gerekli istihbaratı yapmadığından onlarca askerimizin şehit olmasına sebep olmaktan Genelkurmay Başkanı Org.İlker Başbuğ’un hakkında dava açılarak yargılanmasını, rütbelerinin sökülüp TSK’den ihraç edilmesini talep ediyorum.
ADALET İSTİYORUM…
Org. Başbuğ’un binbirsurat Uğur Dündar adlı diktatorya sözcüsü gazeteciyle yaptığı söyleşide, ”Niçin Türkiye, 26 yıldır terör örgütünü yok edemedi” sorusuna; dünyanın en güçlü ordularından biri olan TSK’nın bir başkomutanı olarak değil de bir politikacı üslubuyla yanıt vermesi, onun nasıl başarısız ve karasız bir asker olduğunu kanıtlamıştır. ”Terörle mücadele dediğiniz zaman kapsamlı bakmak zorundayız. Terörle mücadelenin içinde güvenlik boyutu var. Bu güvenlik kuvvetlerine ait. Ekonomik boyut var, sosyo-kültürel boyutlar var, eğitimden tutun da sağlık boyutuna kadar. Psikolojik harekât var, bazıları bunu sevmiyor… Uluslararası boyutu var.”
Yüzyıllarca dünyanın barbar ordularına ve eşkıyalara kök söktürerek üç kıtada adaletle hüküm sürüp tarihe zaferlerini kazımış yenilmez Türk Ordusunu çapulcu bir terörist karşısında aciz bırakan Org Başbuğ, pkk’nın şanslı bir örgüt olduğunu ifade ederek, konjonktürel durumların lehine cereyan etmesini savunması, dünya âleme rezil rüsva olmamıza neden olmuştur. Güçlü ve kararlı bir devlet ve büyük bir ordu karşısında pkk gibi terörist bir grubun nasıl konjonktürel bir varlığından söz edilebilir ve alttan alta zaferi dillendirilebilinir?
Org. Başbuğ, kanla sulanmış vatanımızı parçalama amacıyla hazırlanmış ”İrtica İle Eylem Planı” gibi bir ihanet girişiminin deşifre olması akabinde önce öfkelenerek ve tehditler savurarak yalanlamış, sözde hukuksal gerekçe ve dokunulmazlık diktasıyla altında imzası bulunan emir subayı Dursun Çiçek adlı faili korumuş, sonra da söz konusu ihanet belgesini kabul etmek zorunda kalarak, fevkalade hassas olan Emniyet teşkilatı ile halkı karşı karşıya getirecek bir fitne içinde belgenin polis tarafından servis edildiği iftirasında bulunmuştur. Röportajının hemen akabinde Askeri Savcılığın Org. Başbuğ’u yalanlayarak, belgenin, altında imzası bulunan Çiçek tarafından basına sızdırıldığı duyurulmasına hiçbir yanıt verememiş, istifa etmesi gerekirken koltuğunda oturabilme cüretkârlığını sürdürebilmiştir. Genelkurmay Başkanı bir diktatör müdür ve açıklamalarıyla ne yapmak istiyor?
Ergenekon Terör Örgütü tarafından kuşatma altında bulunan TSK’de görev yapan astsubaydan ordu komutanına kadar hükümet ve millet düşmanlığı tartışılmaz delillerle belgelenmiştir. Ülkenin başbakanına “adi başbakan”, başbakana oy veren halka da “elleriniz kırılsın” diyebilecek kadar kin ve nefret dolu bir komuta anlayışından pkk’ya karşı samimi bir mücadele ve zafer beklenemez.
Org. Başbuğ; neden ihanetlerin kimin servis yaptığı üzerinde duruyor da örneğin Org. Saldıray Berk ve Tuğg. Hıfzı Çubuklu gibi suçluları adalete teslim etmiyor ve tutuklu yargılanan arkadaşlarının durumundan rahatsızlık duyarak hukuksuzluğu ve suçluluğu meşrulaştırıyor? Milletin ve adaletin yanında olmaktansa teröristlikle suçlanan arkadaşlarını müdafaa etmesini kim hazmedebilir?
Cephede canlarını veren ve yaralanan o mübarek askerlerimiz ne için çarpışıyorlar?
Org. Başbuğ’un yüreğini sızlatan arkadaşlarından biri olan ve Balyoz darbe planı davasından yargılanan Tuğgeneral Süha Tanyeri; “İrticaya karşı pkk ile işbirliği yapalım” düşünce ve hazırlığı, pkk’nın kim olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Böylesi bir ihanet ittifakında hükümet ne yapabilir?
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, ”Artık sözün bittiği yerdeyiz. Türkiye son bir iki ayda ne kadar şehit verdi. Bu hepimizin yüreğini yakıyor. Artık bu konuda sorumlulukları olan kişiler, kuruluşlar, devletler ve Irak’ın kuzeyindeki yapılanmaların üzerine düşeni yapma zamanları geldi ve geçiyor” ifadesiyle başarısızlığın faturasını usta bir manevrayla hükümete yıkmaya çalışmaktadır.
EVET, SÖZÜN BİTTİĞİ YER; istihbarat sağlayan ve askerlerimize yapılacak kahpe saldırıları engelleyen heronları düşürmeyi ve hedefsi koordinatlarını değiştirmeyi planlayan hain havacı üsteğmen, yarbay ve tuğamiral ile ilgili 3 yıldır soruşturma yapılmaması yahut soruşturmanın sumen altına itilerek ihanetle yargılanmalarını sağlamayıp şerefli ordumuzdan ihraç etmeyerek onlarca askerimizi diri diri toprağa gömmesi; şüphesiz pkk’yı kendi adamları görebilen Genelkurmay’ın hain kadrosundandır. Artık konuşulacak ve tartışılacak ne olabilir ki…
pkk terör örgütünün nasıl bu kadar etkili olabildiğini kanıtlayan bu cehennemsi skandal sonrası, Org. Başbuğ hakkından söyleyebilecek başka bir söz bulamıyor, bilgisi olmadan tek bir adımın dahi atılamayacağı emir komuta zincirinde tek sorumlunun Org. Başbuğ olduğu ve adalet önünde mutlaka hesap vermesi zorunluluğu millet vicdanının sesi ve şehit kanının yerde kalmaması adaletidir.
Israrla müdafaa edip belgeyi inkâr eden Genelkurmay’ın, artık kaçırıp saklayamayacakları “ihanet belgesini” başlarından savabilmek için Dursun Çiçek’i tek başına kurban vererek suçlu ilan etmelerinin hiçbir inandırıcılığı bulunmamaktadır. Çiçek’in teknik takibe takılan telefon görüşmesinde; “Arkamda koca Genelkurmay var. Hukuki şeylerle, zaman zaman Karargâh’a gidip komutanlarıma bilgi veriyorum. Yoğun olarak, zaten kişisel değil bu kurumsal bir mücadele” sözleri milletin hafızalarındadır.
Bugüne kadar ısrarla vurguladığım ve adı geçen piyonların ciddiye alınmayıp doğrudan sorumlu tutulması gerekenin Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ olduğuyla ilgili; “Hala istifa etmeyi düşünmüyor mu?”, “Org. Başbuğ, derhal tutuklanmalıdır…”, ”TSK başsızdır…”, “Artık hiçbir suçlu yargılanamaz…”, “Org. Başbuğ, savcı ve hâkimleri tehdit ediyor…”, “Komutanlarca onuru çiğnenen TSK, kapkara bir utanç içinde…”, “Bu kadarda mı canavarlar!”, “Katletmeyi planlayacağınıza, neden sınır dışı etmiyorsunuz?”, “Adres Tapınak Şövalyeleri…” ve “Atatürk’le aldatıyorlar…” başlıklı yazımlarımda ortaya koyduğum gerçeklerden dolayı daha fazla detaya girmiyor; binlerce insanımızı ve askerlerimizi şehit eden terör örgütüyle omuz omuza mücadele edenleri doğrudan ya da dolaylı yollardan kayırıp kollayan Org. İlker Başbuğ’un yetmişbeş milyonluk Türkiye’den üstün tutulup hak ettiği cezaya çarptırılmaması; millete ve şehitlere apaçık bir ihanettir.
MUTLAKA HESAP VERMELİDİR…
Adalet kuvvetli, kuvvetlide adil olmaz ise; millet köle, suçlularda kahraman olur…
Merak ettiğin soru; MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’de zerre kadar millet sevgisi, şehit merhameti, vicdan ve onur olup olmadığıdır. Artık şeytanla bütünleştiği tartışılmaz olan Bahçeli; terörün artması ve başarısız mücadeleden Başbakan Erdoğan’ı sorumlu tutup, “açılım” politikasını gerekçe göstererek insafsızca suçlarken, neden pkk ile işbirliği itiraf ve belgelerle kanıtlanmış komuta kademesine tek bir eleştiri getirip hesap soramıyor? Çünkü o da aynı diktatoryanın politik bir militanı ve ihanet kadrosunun bayraktarıdır. Halk düşmanı faşistler, darbeciler ve pkk ile tek yürek olan Bahçeli, diktatoryayı sarsacak Anayasa Değişikliğine karşı çıkması da bu yüzdendir.
Genelkurmay, TSK’nin inanç ve ruhuyla bütünleşmemiş bir komutadır. Tek düşmanları vahiy (irtica) gerekçesiyle Müslüman millettir. Bu sebepten azılı terörist pkk ile işbirliğini ideolojik rejim çıkarları lehine mubah sayabilmektedirler. Dolayısıyla acil bir müdahale yapılmadığı müddetçe pkk’yı alt edebilmek, birlik ve beraberliği tesis edebilmek asla mümkün değildir. Ayrıca güya terörle mücadelede yitirdiğimiz kahraman Mehmetçiklerde oynanan oyundan bihaber canlarını vermekte, ne acıdır ki hainler, stratejik yerlerdeki görevlerini sürdürebilmektedirler.
Bu da yetmiyormuş gibi şehitlerin geriye bıraktıkları gözü yaşlı ve acılı anne, baba, kardeş ve evlatlarını tesettürlü, sakallı ve türbanlı gerekçesiyle askeri alanlara sokulmamaları, nasıl insafsız bir ihanet ve diktayla karşı karşıya olduğumuzu belgelemektedir. Bu vatan kimin ve Mehmetçiklerimiz ne için şehit oluyorlar?
Hükümeti ve Müslüman milletimizi tepelemek ve yok etmek maksadıyla hazırladıkları Balyoz planının mimarlarından eski hava kuvvetleri komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın nasıl vicdansız bir insanlık düşman olduğu görevini sürdürdüğü dönemdeki gibi hakkında hazırlanan iddianameyle de kanıtlanmıştır. Allah aşkına bunlar kimdir ve bu cesareti nereden almaktadırlar?
Belki mevki ve makamları yüksek olabilir ama hukuk karşısında dağdaki çobandan ve çöpçüden farksızdırlar. Bir suç işlediğimde nasıl yargılanıp mahkûm oluyorsam, onlar da yargılanıp mahkûm edilmek zorundadırlar.
Şerefimi borçlu olduğum peygamberim ve atalarım, aleyhlerine dahi olsa hiçbir zaman adaletsiz hükmetmemiş, hilkatte eş saydıkları insanların inanç ve ibadet özgürlüklerine müdahale etmeyip, sağladıkları özgürlüklerle her dini ve etnik kökenli insanları barış içinde bir arada tutma ve mutlu etme güç ve erdemliğini göstermişlerdir.
Makamı ve gücü ne olursa olsun; hiç kimse ama hiç kimse haksızlık ve adaletsizlik karşısında size boyun eğdirmemeli; sokaktaki vatandaşlara nasıl hesap soruluyorsa, gerek Org. Başbuğ gerek komutanlara gerek yargı üyelerine gerekse en güçlü mevki sahiplerine de hesap sorulabilmelidir. Aksi takdirde sadece devlet değil millette var olamaz…
İşte çağdaş laik diktatörlüğün hukuk ve adalet anlayışı; işte irtica diye düşman bellenen İslam’ın hem Müslümanlar arasında verdiği hükümler, hem diğer din, dil, ırk ve topluluklardan olan kişilere karşı adil ve hoşgörülü tutumu, hem de zengin- fakir, general-er, kral-çoban ayırmaksızın herkese eşit davranmasıyla ilgili kesin kuralları…
Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamak değil de nedir?
Göreve geldiği günden itibaren söz ve yükümlülerindeki tenakuz; aşırı bir ideolojik hoyratlık; hükümete ve millete savaş açan darbeci meslektaşlarını kayırıp kollama; ihanetsi faaliyetleri örtbas etme ve sorumlularını yargıdan kaçırma; adaleti ifa etmeye çalışan savcı ve hâkimleri tehdit; milletin ta kendisi olan TSK’ni istismar; iç güvenlikten sorumlu emniyet teşkilatını suçlayarak hedef gösterme; Ergenekon Terör Örgütü gibi bir felaketin yöneticilerine arka çıkma; bağımsız bir hukuktan değil oligarşik bir diktadan yana olma; terörün odağı haline gelmiş suçlu subayları halktan üstün tutma; deşifre olmuş onca ihaneti TSK adına savunma; millet iradesini yok sayma; pkk terör örgütünün çökertilmesine mani olan Ergenekoncu terör üyeleri hakkında hiçbir işlem yapmama; başbakan ve hükümete karşı dolaylı yollardan TSK’ni ve yargıyı kışkırtma; açılan soruşturmaları kadük çıkarma ve makamını kötüye kullanma; kendisini ve kurumunu hükümet ve milletin efendisi görme; irtica adına dindar Müslümanları ordudan ihraç etme ve her daim potansiyel bir tehdit belleme; terörle mücadelede şehit olan askerlerimize acımasızca ihanet ederek pkk örgütüyle işbirliği yapan komutanları orduda tutmaya devam etme ve terfi vererek ödüllendirme; katliama yönelik kanlı planların üzerine gitmeme ve delilleri imha ederek karartma; haksızlıklar karşısında dayanamayarak ordudaki hainleri kamuoyuna duyuran şerefli subaylar hakkında dava açma ve ihraç etme; TSK’nin yıpratıldığını iddia ederek terörist meslektaşlarının yargılanmalarını engelleme; dehşet verici olayları bir oyun gerekçesiyle manipüle ederek sözde kendilerine karşı bir tertibin düzenlendiği propagandasıyla millet ile TSK’nin arasına nifak sokma; arka plan iddiasıyla hükümet ve milletin onurlu üyelerini odak haline getirerek yargıyı töhmet altında bırakacak şantajsı açıklamalarda bulunma; silah gücüyle halkı, hükümeti ve yargıyı sindirme; orduyu milletten ayrı tutma; dinsel ve düşüncel ayırımcılık yapma; milleti insan merkezli değil ideolojik bir metaa zorlama; teröristler hakkında gerekli istihbaratı yapmadığından onlarca askerimizin şehit olmasına sebep olmaktan Genelkurmay Başkanı Org.İlker Başbuğ’un hakkında dava açılarak yargılanmasını, rütbelerinin sökülüp TSK’den ihraç edilmesini talep ediyorum.
ADALET İSTİYORUM…
Org. Başbuğ’un binbirsurat Uğur Dündar adlı diktatorya sözcüsü gazeteciyle yaptığı söyleşide, ”Niçin Türkiye, 26 yıldır terör örgütünü yok edemedi” sorusuna; dünyanın en güçlü ordularından biri olan TSK’nın bir başkomutanı olarak değil de bir politikacı üslubuyla yanıt vermesi, onun nasıl başarısız ve karasız bir asker olduğunu kanıtlamıştır. ”Terörle mücadele dediğiniz zaman kapsamlı bakmak zorundayız. Terörle mücadelenin içinde güvenlik boyutu var. Bu güvenlik kuvvetlerine ait. Ekonomik boyut var, sosyo-kültürel boyutlar var, eğitimden tutun da sağlık boyutuna kadar. Psikolojik harekât var, bazıları bunu sevmiyor… Uluslararası boyutu var.”
Yüzyıllarca dünyanın barbar ordularına ve eşkıyalara kök söktürerek üç kıtada adaletle hüküm sürüp tarihe zaferlerini kazımış yenilmez Türk Ordusunu çapulcu bir terörist karşısında aciz bırakan Org Başbuğ, pkk’nın şanslı bir örgüt olduğunu ifade ederek, konjonktürel durumların lehine cereyan etmesini savunması, dünya âleme rezil rüsva olmamıza neden olmuştur. Güçlü ve kararlı bir devlet ve büyük bir ordu karşısında pkk gibi terörist bir grubun nasıl konjonktürel bir varlığından söz edilebilir ve alttan alta zaferi dillendirilebilinir?
Org. Başbuğ, kanla sulanmış vatanımızı parçalama amacıyla hazırlanmış ”İrtica İle Eylem Planı” gibi bir ihanet girişiminin deşifre olması akabinde önce öfkelenerek ve tehditler savurarak yalanlamış, sözde hukuksal gerekçe ve dokunulmazlık diktasıyla altında imzası bulunan emir subayı Dursun Çiçek adlı faili korumuş, sonra da söz konusu ihanet belgesini kabul etmek zorunda kalarak, fevkalade hassas olan Emniyet teşkilatı ile halkı karşı karşıya getirecek bir fitne içinde belgenin polis tarafından servis edildiği iftirasında bulunmuştur. Röportajının hemen akabinde Askeri Savcılığın Org. Başbuğ’u yalanlayarak, belgenin, altında imzası bulunan Çiçek tarafından basına sızdırıldığı duyurulmasına hiçbir yanıt verememiş, istifa etmesi gerekirken koltuğunda oturabilme cüretkârlığını sürdürebilmiştir. Genelkurmay Başkanı bir diktatör müdür ve açıklamalarıyla ne yapmak istiyor?
Ergenekon Terör Örgütü tarafından kuşatma altında bulunan TSK’de görev yapan astsubaydan ordu komutanına kadar hükümet ve millet düşmanlığı tartışılmaz delillerle belgelenmiştir. Ülkenin başbakanına “adi başbakan”, başbakana oy veren halka da “elleriniz kırılsın” diyebilecek kadar kin ve nefret dolu bir komuta anlayışından pkk’ya karşı samimi bir mücadele ve zafer beklenemez.
Org. Başbuğ; neden ihanetlerin kimin servis yaptığı üzerinde duruyor da örneğin Org. Saldıray Berk ve Tuğg. Hıfzı Çubuklu gibi suçluları adalete teslim etmiyor ve tutuklu yargılanan arkadaşlarının durumundan rahatsızlık duyarak hukuksuzluğu ve suçluluğu meşrulaştırıyor? Milletin ve adaletin yanında olmaktansa teröristlikle suçlanan arkadaşlarını müdafaa etmesini kim hazmedebilir?
Cephede canlarını veren ve yaralanan o mübarek askerlerimiz ne için çarpışıyorlar?
Org. Başbuğ’un yüreğini sızlatan arkadaşlarından biri olan ve Balyoz darbe planı davasından yargılanan Tuğgeneral Süha Tanyeri; “İrticaya karşı pkk ile işbirliği yapalım” düşünce ve hazırlığı, pkk’nın kim olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Böylesi bir ihanet ittifakında hükümet ne yapabilir?
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, ”Artık sözün bittiği yerdeyiz. Türkiye son bir iki ayda ne kadar şehit verdi. Bu hepimizin yüreğini yakıyor. Artık bu konuda sorumlulukları olan kişiler, kuruluşlar, devletler ve Irak’ın kuzeyindeki yapılanmaların üzerine düşeni yapma zamanları geldi ve geçiyor” ifadesiyle başarısızlığın faturasını usta bir manevrayla hükümete yıkmaya çalışmaktadır.
EVET, SÖZÜN BİTTİĞİ YER; istihbarat sağlayan ve askerlerimize yapılacak kahpe saldırıları engelleyen heronları düşürmeyi ve hedefsi koordinatlarını değiştirmeyi planlayan hain havacı üsteğmen, yarbay ve tuğamiral ile ilgili 3 yıldır soruşturma yapılmaması yahut soruşturmanın sumen altına itilerek ihanetle yargılanmalarını sağlamayıp şerefli ordumuzdan ihraç etmeyerek onlarca askerimizi diri diri toprağa gömmesi; şüphesiz pkk’yı kendi adamları görebilen Genelkurmay’ın hain kadrosundandır. Artık konuşulacak ve tartışılacak ne olabilir ki…
pkk terör örgütünün nasıl bu kadar etkili olabildiğini kanıtlayan bu cehennemsi skandal sonrası, Org. Başbuğ hakkından söyleyebilecek başka bir söz bulamıyor, bilgisi olmadan tek bir adımın dahi atılamayacağı emir komuta zincirinde tek sorumlunun Org. Başbuğ olduğu ve adalet önünde mutlaka hesap vermesi zorunluluğu millet vicdanının sesi ve şehit kanının yerde kalmaması adaletidir.
Israrla müdafaa edip belgeyi inkâr eden Genelkurmay’ın, artık kaçırıp saklayamayacakları “ihanet belgesini” başlarından savabilmek için Dursun Çiçek’i tek başına kurban vererek suçlu ilan etmelerinin hiçbir inandırıcılığı bulunmamaktadır. Çiçek’in teknik takibe takılan telefon görüşmesinde; “Arkamda koca Genelkurmay var. Hukuki şeylerle, zaman zaman Karargâh’a gidip komutanlarıma bilgi veriyorum. Yoğun olarak, zaten kişisel değil bu kurumsal bir mücadele” sözleri milletin hafızalarındadır.
Bugüne kadar ısrarla vurguladığım ve adı geçen piyonların ciddiye alınmayıp doğrudan sorumlu tutulması gerekenin Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ olduğuyla ilgili; “Hala istifa etmeyi düşünmüyor mu?”, “Org. Başbuğ, derhal tutuklanmalıdır…”, ”TSK başsızdır…”, “Artık hiçbir suçlu yargılanamaz…”, “Org. Başbuğ, savcı ve hâkimleri tehdit ediyor…”, “Komutanlarca onuru çiğnenen TSK, kapkara bir utanç içinde…”, “Bu kadarda mı canavarlar!”, “Katletmeyi planlayacağınıza, neden sınır dışı etmiyorsunuz?”, “Adres Tapınak Şövalyeleri…” ve “Atatürk’le aldatıyorlar…” başlıklı yazımlarımda ortaya koyduğum gerçeklerden dolayı daha fazla detaya girmiyor; binlerce insanımızı ve askerlerimizi şehit eden terör örgütüyle omuz omuza mücadele edenleri doğrudan ya da dolaylı yollardan kayırıp kollayan Org. İlker Başbuğ’un yetmişbeş milyonluk Türkiye’den üstün tutulup hak ettiği cezaya çarptırılmaması; millete ve şehitlere apaçık bir ihanettir.
MUTLAKA HESAP VERMELİDİR…
Adalet kuvvetli, kuvvetlide adil olmaz ise; millet köle, suçlularda kahraman olur…
Merak ettiğin soru; MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’de zerre kadar millet sevgisi, şehit merhameti, vicdan ve onur olup olmadığıdır. Artık şeytanla bütünleştiği tartışılmaz olan Bahçeli; terörün artması ve başarısız mücadeleden Başbakan Erdoğan’ı sorumlu tutup, “açılım” politikasını gerekçe göstererek insafsızca suçlarken, neden pkk ile işbirliği itiraf ve belgelerle kanıtlanmış komuta kademesine tek bir eleştiri getirip hesap soramıyor? Çünkü o da aynı diktatoryanın politik bir militanı ve ihanet kadrosunun bayraktarıdır. Halk düşmanı faşistler, darbeciler ve pkk ile tek yürek olan Bahçeli, diktatoryayı sarsacak Anayasa Değişikliğine karşı çıkması da bu yüzdendir.
Genelkurmay, TSK’nin inanç ve ruhuyla bütünleşmemiş bir komutadır. Tek düşmanları vahiy (irtica) gerekçesiyle Müslüman millettir. Bu sebepten azılı terörist pkk ile işbirliğini ideolojik rejim çıkarları lehine mubah sayabilmektedirler. Dolayısıyla acil bir müdahale yapılmadığı müddetçe pkk’yı alt edebilmek, birlik ve beraberliği tesis edebilmek asla mümkün değildir. Ayrıca güya terörle mücadelede yitirdiğimiz kahraman Mehmetçiklerde oynanan oyundan bihaber canlarını vermekte, ne acıdır ki hainler, stratejik yerlerdeki görevlerini sürdürebilmektedirler.
Bu da yetmiyormuş gibi şehitlerin geriye bıraktıkları gözü yaşlı ve acılı anne, baba, kardeş ve evlatlarını tesettürlü, sakallı ve türbanlı gerekçesiyle askeri alanlara sokulmamaları, nasıl insafsız bir ihanet ve diktayla karşı karşıya olduğumuzu belgelemektedir. Bu vatan kimin ve Mehmetçiklerimiz ne için şehit oluyorlar?
Hükümeti ve Müslüman milletimizi tepelemek ve yok etmek maksadıyla hazırladıkları Balyoz planının mimarlarından eski hava kuvvetleri komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın nasıl vicdansız bir insanlık düşman olduğu görevini sürdürdüğü dönemdeki gibi hakkında hazırlanan iddianameyle de kanıtlanmıştır. Allah aşkına bunlar kimdir ve bu cesareti nereden almaktadırlar?
Belki mevki ve makamları yüksek olabilir ama hukuk karşısında dağdaki çobandan ve çöpçüden farksızdırlar. Bir suç işlediğimde nasıl yargılanıp mahkûm oluyorsam, onlar da yargılanıp mahkûm edilmek zorundadırlar.
Şerefimi borçlu olduğum peygamberim ve atalarım, aleyhlerine dahi olsa hiçbir zaman adaletsiz hükmetmemiş, hilkatte eş saydıkları insanların inanç ve ibadet özgürlüklerine müdahale etmeyip, sağladıkları özgürlüklerle her dini ve etnik kökenli insanları barış içinde bir arada tutma ve mutlu etme güç ve erdemliğini göstermişlerdir.
Makamı ve gücü ne olursa olsun; hiç kimse ama hiç kimse haksızlık ve adaletsizlik karşısında size boyun eğdirmemeli; sokaktaki vatandaşlara nasıl hesap soruluyorsa, gerek Org. Başbuğ gerek komutanlara gerek yargı üyelerine gerekse en güçlü mevki sahiplerine de hesap sorulabilmelidir. Aksi takdirde sadece devlet değil millette var olamaz…
İşte çağdaş laik diktatörlüğün hukuk ve adalet anlayışı; işte irtica diye düşman bellenen İslam’ın hem Müslümanlar arasında verdiği hükümler, hem diğer din, dil, ırk ve topluluklardan olan kişilere karşı adil ve hoşgörülü tutumu, hem de zengin- fakir, general-er, kral-çoban ayırmaksızın herkese eşit davranmasıyla ilgili kesin kuralları…
Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamak değil de nedir?
22 Mayıs 2010 Cumartesi
Komployu tertipleyen CHP mi?
Baykal tarafından düzenlenildiğini sandığım ve ahlaki fırtınalara neden olan seks kaseti öyle bir fitneye neden oldu ki, zinacı-fahişe-sapık-sömürücü ve suçluları da mağdur yapabilecek bir açılımı tetiklemiştir. Çünkü düşülmesi dahi fevkalade tehlikeli olan ahlaki değerlerin tartışılması ahlaksızlara meşruiyet kazandırmıştır. Bundan böyle mağduriyetin anahtar kelimesi; komplo, iftira ve tertiptir.
Artık ahlaksızlıktan sıyrılmanın kurtuluşu, Baykal ve CHP’nin topluma angaje ettikleri “özel hayat ve komplo” reçetesi olup, sadece zina, taciz, tecavüz, sarkıntılık ve livatacılık gibi cinselliklerde değil rüşvet ve yolsuzluk gibi bilumum gayri ahlaki ve yasa dışı davranışlar da özel hayatın gizlilik ilkesi ve komplo teorileriyle aklanacak, suçluların işledikleri suçun içeriğine şiddetle karşı çıkılıp, gayri meşruluğu ortaya çıkaran ve kamuoyuna duyuranlar suçlanarak mahkûm edilecektir.
Unutmamalıdır ki pek çok din ve düşünce vardır ama sadece bir tek ahlak vardır.
Toplumu öyle zehirlediler ki bundan böyle zina, fuhuş ve ihanet edenler, rüşvet alıp yolsuzluk yapanlar, mobesa gibi gizli kameraların güvenlik ağına takılan gaspçı, hırsız, soyguncu ve katiller; çekimlerin montaj, komplo, tertip ve iftira gibi argümanlarla maddi-manevi yargıdan ve suçlamalardan kurtulabilecek ve özel hayata müdahale gerekçesiyle haklı çıkabileceklerdir.
Evli kadınlar ve evli erkekler huzur ve güven içinde eşlerini aldatabilecek, aile içi şiddet ve ensest sapkınlıklar özel hayat kapsamına girerek herhangi bir şikâyet ve görüntülere tepki gösterilip kolaylıkla iftira, montaj ve komplo yaklaşımlarıyla üste çıkılabileceklerdir. Rüşvet ve yolsuzlukları deşifre olanlar da aynı gerekçelerle hesap sorulmaktan sıvışabileceklerdir. Böylece hak, adalet ve ahlak savunucuları sanık, ahlaksız suçlular da mağdur olacaklardır. Ne de olsa kutsal mahremiyet…
İşte Türkiye; İşte yeni trend…
Diğer bir örnek ise; Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un utandırıcı zinaları karşısında eş, çocuk ve ailelerin destek çıkabilmeleridir. Bu korkunç sahiplenme toplumu da etkileyerek aile ve çevre ayıbı bertaraf olacak, zina eden eşler kahramanca ödüllendirileceklerdir.
Sevgilisinin karşıt cinse ilgisini ve göz kaçamağını kıskanarak öfkelenen, cinayet işleyen, ayrılabilen bir duygunun yerini sanki hayvani bir his almışçasına ne Baykal’ın karısı ne de Baytok’un kocası hiçbir tepki vermeksizin ahlaksız ihaneti bir zafer edasıyla karşılayabilmişlerdir. Dedikodularla dahi ilişkilerini bitirebilen, hatta cinayetle sonlandırabilen eşlerin böyle bir örneğine rastlanabilinir mi? Acaba onların da bilgisi dâhilinde geliştirilmiş bir senaryo mudur?
Eğer iddia edildiği gibi CHP’ye ve Baykal’a zarar vermek maksadıyla kaset çekilip piyasaya sürülmüşse; neden ilişkinin yataktaki sahnesi değil de giyinme bölümü deşifre edildi? Kamera yatağa odaklanmış ve sansürlenerek yalnızca zina sonrasının deşifresi ne anlama geliyor? İktidar, dış güçler ya da bir yabancının asıl seks sahnelerini değil de giyinme aşamasını sızdırması mantıklı mıdır? Acaba intihar komandoları misali çareyi hükümeti komploculuk ve tertipçilikle suçlayıp millet vicdanında mahkûm kılabilmek ve CHP’yi yeniden tanzim edebilmek maksadıyla hazırlamış bir kurgu mudur?
Daha önce ifade ettiğim açıdan bakıp, Can Baytok veya ilişkilerine yakinen tanık olan bir yakının şantaj amacıyla çekip, pazarlıkta anlaşamamaları üzerine işin ciddiyetini vurgulayabilmek için önce giyinme sahnesini yayınlayıp, asıl yatak bölümü sonraya mı bıraktılar? Kasetin yataktaki seks görüntüleri konusunda pazarlık tamamlanıp kopyasının olmadığına dair güven sağlandıktan sonra Deniz Baykal geri mi dönecek?
Eğer maddi bir kazanım şantajıyla çekilip pazarlıkta anlaşamamışlarsa, mutlaka benimle veya bir başkasıyla ilişkiye geçecek ve en yüksek fiyatı verene satışı deneyeceklerdir. Ancak kuvvetle ihtimal hükümeti zor durumda bırakabilmek ve CHP’nin önünü açabilmek maksadıyla bizzat kendileri tarafından kurgulanmış ve intihar komandolarının taşıdığı bir inançla Deniz Baykal, Baytok bombasını beline sararak skandalı patlattığını düşünmeye başladım. Eğer sıradan bir şantaj değil de CHP, ETÖ ve Atatürk Diktatörlüğü’nün siyasi geleceği adına yapılmışsa, tertibin sahibi bizzat Deniz Baykal ve etkin Şövalyeleridir.
Parçalar birleştirildiğinde olayın sıradan bir seks rezaleti değil iktidarsal mücadelesi olduğu netlik kazanmaktadır.
Özellikle hükümetin “belden aşağı vurmak” düşüncesinin altında sessizliğe bürünerek meydanı CHP’ye bırakması, oynanan sinsi entrikanın galebe çalmasına fırsat vermektedir. Hükümet, mutlaka kasetin üzerine gitmeli ve düzenledikleri komployu çözerek, CHP’nin fişini çekmelidir.
CHP, mağdur ve komplo suçlamalarından ve göstermelik suç duyurusundan başka hiçbir girişimde bulunmamaktadır. Kaset olayının aydınlatılabilmesi için savcının davetini dahi geri çevirerek soruşturmayı kilitleyen Baykal, sadece hükümete saldırarak komplo teorisinin aydınlatmasını, kaseti çeken ve servis yapanların yakalaması gibi bir manipülasyonla senaryosunu oynamaya devam etmektedir. Bizzat kendilerinin kurgulayıp çektiği ve oynadığı olayı değil hükümet, tüm dünya istihbarat örgütleri bir araya gelse, itiraf olmaksızın tek bir ilerleme kaydedemezler. Çünkü çözüm Baykal, Baytok ve ATŞ’nin ikrarlarıyla mümkündür.
Bilinçli yahut bilinçsiz CHP teşkilatı, Deniz Baykal’ı ve Nesrin Baytok’u kurtarabilmek ve kirlenen adlarını temize çıkarabilmek için milletimize öyle cehennemsi bir kötülük yaptılar ki, 10 şiddetindeki bir deprem veya onlarca atom bombasının tahribatından çok daha büyük yara verdiler. Maddi yıkımın zararı telafi edilebilir ama manevi çöküntü ancak kıyametsi bir felaketle filizlenecek yeni nesillerle giderilebilir. Artık ahlaksızlık meşrulaşmıştır…
Eğer sıradan bir ahlaksızlık ise, zaten Baykal-Baytok ikilisini aşarak tüm CHP’yi sarmıştır. Başına hangi genel başkan gelse ve yönetim tümüyle değişse de ahlaksızlık yaftasından asla kurtulamayacaklardır. Şayet CHP Diktatörlüğü’nün yeniden tanzimi, darbeci terör üyelerinin yargılanmalarını önleyebilmek ve hükümeti iktidardan uzaklaştırabilmek gayesiyle tertiplenmiş bir senaryo ise, hem hükümetin hem de milletin tuşa gelmemeleri için yoğun propagandaya girişmeleri kaçınılmaz bir hayatiyet arz etmektedir.
Oynanan çok tehlikeli ve kirli komploya iştirak ettirilen Fetullah Gülen ve Cübbeli Ahmet, Baykal’a destek çıkarak, ahlak gibi fevkalade yüce manevi değerlere önem veren milletimizi sakinleştirip tepkilerini durdurmak ve Baykal’ı mağdur gösterebilmek için piyon yapılmışlardır. Onlarda zinanın ne kadar büyük bir suç olduğunu ve zina yapan yaşlı insanlarla Allah’ın ahirette bile konuşmayacağını biliyorlar.
“Allah kıyamet gününde 3 zümreyle konuşmaz, onlara bakmaz, onları (günahlardan) temizlemez (affetmez), onlar için elem verici bir azab vardır. Onlar; zina eden ihtiyar adam, çok yalancı hükümdar (devlet başkanı), kibirli fakirdir ” Hz. Muhammed (S.A.V)
Yoksa ne Fetullah Gülen ne de Cübbeli Ahmet, zina eden bir kadın veya zina eden bir erkeğe mutlaka ceza uygulanmasının ve uygulanacak cezaya çarptırılan kişilere de acınmasının yasak olduğu ilmine sahiptirler.
Allah, Nu Suresi 2. Ayette; “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”
Peki, nasıl oluyorlar da Deniz Baykal’a üzülebiliyor, acıyabiliyor ve yanında olabiliyorlar?
Baykal, irticacı diye savaş açtığı onlara her ne kadar uzak görünse de, söz konusu komplonun planlama aşamasında yakınlık kurmuş ve dini kesimin desteğini alabilmek için de gizli temaslarını sürdürmüştü. Hatta Cübbeli Ahmet ile ilgili ilişkilerini daha önce deşifre etmiş ama pek inandırıcı bulunmamıştı. Oysa hepsi doğruydu.
Gerek Fetullah Gülen’in gerekse Cübbeli Ahmet’in Deniz Baykal gibi devlet sahibinin uzattığı eli atlarcasına havada kapmaları bulunmaz bir fırsattı. Önce Cübbeli Ahmet’le olan ilişkisini bir hasta arayışı gerekçesiyle kamuoyuna duyurmuş, namaz kıldığı dedikodularını yaydırmış, sonra inanmadığı ve hayatı boyunca savaştığı peygamberimizin Kutlu Doğum Şöleni’ne katılarak, milletimizin beğenisini kazanmıştı. Ancak peygamberimizle alay eden Genel Sekreteri Önder Sav’a arka çıkması ve aşırı peygamber düşmanı milletvekillerinin hakaretsi ve aşağılayıcı düşünce ve davranışlarını sessizce desteklemesi, onun samimiyetsizliğini, içten pazarlılıklığı ve art niyetini kanıtlamaya yeterliydi ama ne Gülen ne de Cübbeli, Baykal’ın hangi senaryo peşinde koştuğunu okuyamadılar. Daha açık bir ifadeyle hükümeti iktidardan uzaklaştırabilmek, sallanan dikatatörlüğü kurtarabilmek ve CHP’yi yeniden şaha kaldırabilmek için cemaat potansiyeli yüksek ve toplumca saygınlığı olan dini önderleri ele geçirdi.
Baykal’ın yaşamı boyunca Atatürk’ü yol belirleyici bir önder belleyip, tıpkı cenaze namazı misali istifası anında inanmadığı Hz. Muhammed’e gönderme yaparak sığınması, sinsi taktiğinin bir göstergesiydi. Dikkat çekmemesi için Gülen ve Cübbeli’den abartısız geçmiş olsun dileklerini kamuoyuyla paylaşarak, zinaya karşı olabilecek tepkiyi etkisizleştirmek ve iktidarca gerçekleştirilen komployu inandırıcı kılabilmek amacıyla senaryosunu eksiksiz uyguladı.
Ne Gülen’in ne de Cübbeli’nin çok kötü bir ahlaksızlık ve her türlü suçun azmettiricisi olan zinanın yaygınlaşmasına müsamaha gösterebilecek bir münafıklığı yapabilmeleri mümkün değildir. Ancak yaşamları boyunca Baykal zihniyeti tarafından aşağılanmalarından, horlanmalarından ve dışlanmalarından tuzağa düşmüşler, varlıklarına ve adlarına dahi tahammül edemeyen Baykal’ı sıradan bir geçmiş olsun dilekleriyle, iktidarca hazırlandığını iddia ettiği kaset komplosunun toplumdaki kabulünü sağlamışlardır.
Bu komplo, darbecilerin ve tüm ihanet planlarının ortaya dökülmesiyle, hükümetin hiçbir tavize yanaşmaksızın üzerlerine gitmesi ve hukuk karşısında çaresizlik baş göstermesiyle hazırlığı başlanmış ve kongre öncesi devreye sokulmuştur.
İktidar aleyhine düzenlenen komplo kasetinin montaj ve çıplak kadının da Nesrin Baytok olmadığını öğrendiğinizde sakın ha şaşırmayın. Her şey öyle ayrıntısına kadar düşünülmüş ki, Baykal’ın yeniden Genel Başkanlığa mağdur ve haksızlığa uğramış bir lider mazlumluğuyla geri dönebilmesi, hükümetinde komplocu ve tertipçi yaftasıyla damgalanıp oy patlaması yapabilmesi için yayına sürdükleri kasetin hileli olabileceği abartı değildir.
Aslında derine inildiğinde her şey açık. CHP Diktatörlüğü’nün gerçekleştirdiği senaryoyla mağdur, komplo ve iftira propagandalarını ustalıkla işleyip önce altyapıyı hazırlayıp sonra da kasetin düzmece olduğunu belgelemeleri akabinde hükümeti vuracakları düşüncesindeyim.
Bir bakalım; CHP’nin askeri- yargı darbesi ve terör isyanıyla gerçekleştiremediği fiziksel iktidar hâkimiyetini kurguladığı komployla başarabilecek mi?
“Onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.” Tarık.15-16
Her açıdan değerlendirdim, hangisinin doğru olduğu kongre öncesi netleşecek ama milletimizin aldığı ölümcül darbe giderilemeyecekdir… Ne acımasız bir iktidar hırsı!
Artık ahlaksızlıktan sıyrılmanın kurtuluşu, Baykal ve CHP’nin topluma angaje ettikleri “özel hayat ve komplo” reçetesi olup, sadece zina, taciz, tecavüz, sarkıntılık ve livatacılık gibi cinselliklerde değil rüşvet ve yolsuzluk gibi bilumum gayri ahlaki ve yasa dışı davranışlar da özel hayatın gizlilik ilkesi ve komplo teorileriyle aklanacak, suçluların işledikleri suçun içeriğine şiddetle karşı çıkılıp, gayri meşruluğu ortaya çıkaran ve kamuoyuna duyuranlar suçlanarak mahkûm edilecektir.
Unutmamalıdır ki pek çok din ve düşünce vardır ama sadece bir tek ahlak vardır.
Toplumu öyle zehirlediler ki bundan böyle zina, fuhuş ve ihanet edenler, rüşvet alıp yolsuzluk yapanlar, mobesa gibi gizli kameraların güvenlik ağına takılan gaspçı, hırsız, soyguncu ve katiller; çekimlerin montaj, komplo, tertip ve iftira gibi argümanlarla maddi-manevi yargıdan ve suçlamalardan kurtulabilecek ve özel hayata müdahale gerekçesiyle haklı çıkabileceklerdir.
Evli kadınlar ve evli erkekler huzur ve güven içinde eşlerini aldatabilecek, aile içi şiddet ve ensest sapkınlıklar özel hayat kapsamına girerek herhangi bir şikâyet ve görüntülere tepki gösterilip kolaylıkla iftira, montaj ve komplo yaklaşımlarıyla üste çıkılabileceklerdir. Rüşvet ve yolsuzlukları deşifre olanlar da aynı gerekçelerle hesap sorulmaktan sıvışabileceklerdir. Böylece hak, adalet ve ahlak savunucuları sanık, ahlaksız suçlular da mağdur olacaklardır. Ne de olsa kutsal mahremiyet…
İşte Türkiye; İşte yeni trend…
Diğer bir örnek ise; Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un utandırıcı zinaları karşısında eş, çocuk ve ailelerin destek çıkabilmeleridir. Bu korkunç sahiplenme toplumu da etkileyerek aile ve çevre ayıbı bertaraf olacak, zina eden eşler kahramanca ödüllendirileceklerdir.
Sevgilisinin karşıt cinse ilgisini ve göz kaçamağını kıskanarak öfkelenen, cinayet işleyen, ayrılabilen bir duygunun yerini sanki hayvani bir his almışçasına ne Baykal’ın karısı ne de Baytok’un kocası hiçbir tepki vermeksizin ahlaksız ihaneti bir zafer edasıyla karşılayabilmişlerdir. Dedikodularla dahi ilişkilerini bitirebilen, hatta cinayetle sonlandırabilen eşlerin böyle bir örneğine rastlanabilinir mi? Acaba onların da bilgisi dâhilinde geliştirilmiş bir senaryo mudur?
Eğer iddia edildiği gibi CHP’ye ve Baykal’a zarar vermek maksadıyla kaset çekilip piyasaya sürülmüşse; neden ilişkinin yataktaki sahnesi değil de giyinme bölümü deşifre edildi? Kamera yatağa odaklanmış ve sansürlenerek yalnızca zina sonrasının deşifresi ne anlama geliyor? İktidar, dış güçler ya da bir yabancının asıl seks sahnelerini değil de giyinme aşamasını sızdırması mantıklı mıdır? Acaba intihar komandoları misali çareyi hükümeti komploculuk ve tertipçilikle suçlayıp millet vicdanında mahkûm kılabilmek ve CHP’yi yeniden tanzim edebilmek maksadıyla hazırlamış bir kurgu mudur?
Daha önce ifade ettiğim açıdan bakıp, Can Baytok veya ilişkilerine yakinen tanık olan bir yakının şantaj amacıyla çekip, pazarlıkta anlaşamamaları üzerine işin ciddiyetini vurgulayabilmek için önce giyinme sahnesini yayınlayıp, asıl yatak bölümü sonraya mı bıraktılar? Kasetin yataktaki seks görüntüleri konusunda pazarlık tamamlanıp kopyasının olmadığına dair güven sağlandıktan sonra Deniz Baykal geri mi dönecek?
Eğer maddi bir kazanım şantajıyla çekilip pazarlıkta anlaşamamışlarsa, mutlaka benimle veya bir başkasıyla ilişkiye geçecek ve en yüksek fiyatı verene satışı deneyeceklerdir. Ancak kuvvetle ihtimal hükümeti zor durumda bırakabilmek ve CHP’nin önünü açabilmek maksadıyla bizzat kendileri tarafından kurgulanmış ve intihar komandolarının taşıdığı bir inançla Deniz Baykal, Baytok bombasını beline sararak skandalı patlattığını düşünmeye başladım. Eğer sıradan bir şantaj değil de CHP, ETÖ ve Atatürk Diktatörlüğü’nün siyasi geleceği adına yapılmışsa, tertibin sahibi bizzat Deniz Baykal ve etkin Şövalyeleridir.
Parçalar birleştirildiğinde olayın sıradan bir seks rezaleti değil iktidarsal mücadelesi olduğu netlik kazanmaktadır.
Özellikle hükümetin “belden aşağı vurmak” düşüncesinin altında sessizliğe bürünerek meydanı CHP’ye bırakması, oynanan sinsi entrikanın galebe çalmasına fırsat vermektedir. Hükümet, mutlaka kasetin üzerine gitmeli ve düzenledikleri komployu çözerek, CHP’nin fişini çekmelidir.
CHP, mağdur ve komplo suçlamalarından ve göstermelik suç duyurusundan başka hiçbir girişimde bulunmamaktadır. Kaset olayının aydınlatılabilmesi için savcının davetini dahi geri çevirerek soruşturmayı kilitleyen Baykal, sadece hükümete saldırarak komplo teorisinin aydınlatmasını, kaseti çeken ve servis yapanların yakalaması gibi bir manipülasyonla senaryosunu oynamaya devam etmektedir. Bizzat kendilerinin kurgulayıp çektiği ve oynadığı olayı değil hükümet, tüm dünya istihbarat örgütleri bir araya gelse, itiraf olmaksızın tek bir ilerleme kaydedemezler. Çünkü çözüm Baykal, Baytok ve ATŞ’nin ikrarlarıyla mümkündür.
Bilinçli yahut bilinçsiz CHP teşkilatı, Deniz Baykal’ı ve Nesrin Baytok’u kurtarabilmek ve kirlenen adlarını temize çıkarabilmek için milletimize öyle cehennemsi bir kötülük yaptılar ki, 10 şiddetindeki bir deprem veya onlarca atom bombasının tahribatından çok daha büyük yara verdiler. Maddi yıkımın zararı telafi edilebilir ama manevi çöküntü ancak kıyametsi bir felaketle filizlenecek yeni nesillerle giderilebilir. Artık ahlaksızlık meşrulaşmıştır…
Eğer sıradan bir ahlaksızlık ise, zaten Baykal-Baytok ikilisini aşarak tüm CHP’yi sarmıştır. Başına hangi genel başkan gelse ve yönetim tümüyle değişse de ahlaksızlık yaftasından asla kurtulamayacaklardır. Şayet CHP Diktatörlüğü’nün yeniden tanzimi, darbeci terör üyelerinin yargılanmalarını önleyebilmek ve hükümeti iktidardan uzaklaştırabilmek gayesiyle tertiplenmiş bir senaryo ise, hem hükümetin hem de milletin tuşa gelmemeleri için yoğun propagandaya girişmeleri kaçınılmaz bir hayatiyet arz etmektedir.
Oynanan çok tehlikeli ve kirli komploya iştirak ettirilen Fetullah Gülen ve Cübbeli Ahmet, Baykal’a destek çıkarak, ahlak gibi fevkalade yüce manevi değerlere önem veren milletimizi sakinleştirip tepkilerini durdurmak ve Baykal’ı mağdur gösterebilmek için piyon yapılmışlardır. Onlarda zinanın ne kadar büyük bir suç olduğunu ve zina yapan yaşlı insanlarla Allah’ın ahirette bile konuşmayacağını biliyorlar.
“Allah kıyamet gününde 3 zümreyle konuşmaz, onlara bakmaz, onları (günahlardan) temizlemez (affetmez), onlar için elem verici bir azab vardır. Onlar; zina eden ihtiyar adam, çok yalancı hükümdar (devlet başkanı), kibirli fakirdir ” Hz. Muhammed (S.A.V)
Yoksa ne Fetullah Gülen ne de Cübbeli Ahmet, zina eden bir kadın veya zina eden bir erkeğe mutlaka ceza uygulanmasının ve uygulanacak cezaya çarptırılan kişilere de acınmasının yasak olduğu ilmine sahiptirler.
Allah, Nu Suresi 2. Ayette; “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”
Peki, nasıl oluyorlar da Deniz Baykal’a üzülebiliyor, acıyabiliyor ve yanında olabiliyorlar?
Baykal, irticacı diye savaş açtığı onlara her ne kadar uzak görünse de, söz konusu komplonun planlama aşamasında yakınlık kurmuş ve dini kesimin desteğini alabilmek için de gizli temaslarını sürdürmüştü. Hatta Cübbeli Ahmet ile ilgili ilişkilerini daha önce deşifre etmiş ama pek inandırıcı bulunmamıştı. Oysa hepsi doğruydu.
Gerek Fetullah Gülen’in gerekse Cübbeli Ahmet’in Deniz Baykal gibi devlet sahibinin uzattığı eli atlarcasına havada kapmaları bulunmaz bir fırsattı. Önce Cübbeli Ahmet’le olan ilişkisini bir hasta arayışı gerekçesiyle kamuoyuna duyurmuş, namaz kıldığı dedikodularını yaydırmış, sonra inanmadığı ve hayatı boyunca savaştığı peygamberimizin Kutlu Doğum Şöleni’ne katılarak, milletimizin beğenisini kazanmıştı. Ancak peygamberimizle alay eden Genel Sekreteri Önder Sav’a arka çıkması ve aşırı peygamber düşmanı milletvekillerinin hakaretsi ve aşağılayıcı düşünce ve davranışlarını sessizce desteklemesi, onun samimiyetsizliğini, içten pazarlılıklığı ve art niyetini kanıtlamaya yeterliydi ama ne Gülen ne de Cübbeli, Baykal’ın hangi senaryo peşinde koştuğunu okuyamadılar. Daha açık bir ifadeyle hükümeti iktidardan uzaklaştırabilmek, sallanan dikatatörlüğü kurtarabilmek ve CHP’yi yeniden şaha kaldırabilmek için cemaat potansiyeli yüksek ve toplumca saygınlığı olan dini önderleri ele geçirdi.
Baykal’ın yaşamı boyunca Atatürk’ü yol belirleyici bir önder belleyip, tıpkı cenaze namazı misali istifası anında inanmadığı Hz. Muhammed’e gönderme yaparak sığınması, sinsi taktiğinin bir göstergesiydi. Dikkat çekmemesi için Gülen ve Cübbeli’den abartısız geçmiş olsun dileklerini kamuoyuyla paylaşarak, zinaya karşı olabilecek tepkiyi etkisizleştirmek ve iktidarca gerçekleştirilen komployu inandırıcı kılabilmek amacıyla senaryosunu eksiksiz uyguladı.
Ne Gülen’in ne de Cübbeli’nin çok kötü bir ahlaksızlık ve her türlü suçun azmettiricisi olan zinanın yaygınlaşmasına müsamaha gösterebilecek bir münafıklığı yapabilmeleri mümkün değildir. Ancak yaşamları boyunca Baykal zihniyeti tarafından aşağılanmalarından, horlanmalarından ve dışlanmalarından tuzağa düşmüşler, varlıklarına ve adlarına dahi tahammül edemeyen Baykal’ı sıradan bir geçmiş olsun dilekleriyle, iktidarca hazırlandığını iddia ettiği kaset komplosunun toplumdaki kabulünü sağlamışlardır.
Bu komplo, darbecilerin ve tüm ihanet planlarının ortaya dökülmesiyle, hükümetin hiçbir tavize yanaşmaksızın üzerlerine gitmesi ve hukuk karşısında çaresizlik baş göstermesiyle hazırlığı başlanmış ve kongre öncesi devreye sokulmuştur.
İktidar aleyhine düzenlenen komplo kasetinin montaj ve çıplak kadının da Nesrin Baytok olmadığını öğrendiğinizde sakın ha şaşırmayın. Her şey öyle ayrıntısına kadar düşünülmüş ki, Baykal’ın yeniden Genel Başkanlığa mağdur ve haksızlığa uğramış bir lider mazlumluğuyla geri dönebilmesi, hükümetinde komplocu ve tertipçi yaftasıyla damgalanıp oy patlaması yapabilmesi için yayına sürdükleri kasetin hileli olabileceği abartı değildir.
Aslında derine inildiğinde her şey açık. CHP Diktatörlüğü’nün gerçekleştirdiği senaryoyla mağdur, komplo ve iftira propagandalarını ustalıkla işleyip önce altyapıyı hazırlayıp sonra da kasetin düzmece olduğunu belgelemeleri akabinde hükümeti vuracakları düşüncesindeyim.
Bir bakalım; CHP’nin askeri- yargı darbesi ve terör isyanıyla gerçekleştiremediği fiziksel iktidar hâkimiyetini kurguladığı komployla başarabilecek mi?
“Onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.” Tarık.15-16
Her açıdan değerlendirdim, hangisinin doğru olduğu kongre öncesi netleşecek ama milletimizin aldığı ölümcül darbe giderilemeyecekdir… Ne acımasız bir iktidar hırsı!
31 Ocak 2010 Pazar
Komutanlarca onuru çiğnenen TSK, kapkara bir utanç içinde…
Seküler düzenin olmazsa olmazı laik anlayışı en kökten ve radikal bir insafsızlıkta işleyen Genelkurmay, Müslüman TSK’nin imanlı üyelerine ve Türkiye Halkına öyle bir savaş açmış ki, dini çağrıştıran her söylem ve unsura hasmahane tepki göstermekte, aşırı tahammülsüzlüğüyle hem TSK’yı hem de milleti tehdit, tahkir ve tezyif ederek, topyekûn tepeleyebilmek için her türlü barbarlığı hak görebilmektedir.
Alttan alta irtica adına sürekli vahye saldıran ve iman etmiş halkı aşağılamakla kalmayıp katlini dahi kaçınılmaz addeden komutanlar, TSK’ni gütmelerinin neticesi güçlü ve şerefli ordumuzun nasıl bir kahır içinde olduğu tartışılmazdır. Görevleri huzuru, güvenliği ve milleti dış güçlerden korumak değil, sanki yok etmek olduğu beyanları ve hainsel planlarıyla ortadadır. “Böyle kararlı olan bir halka karşı da acımasızca hareket etmek bizim görevimizdir” gerekçelerinin laik ve Atatürkçü bahaneleri, caniliklerini örtmemelidir.
Âdeta Batı’dan getirtilmeyi düşünülen damızlık erkeklerin fışkırttığı ürünler olmalılar ki halka, dine ve ırka böylesine haçlı olabilmekte, Atatürk milliyetçisi ve anıtkabir kulu olmayanları hasım belleyebilmektedirler. Farklı din, inanç ve ırktan müteşekkil TSK’ni böyle bir anlayışın komuta edebilmesinin derinsel imkânsızlığı bugün daha da berraklaşmış; vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ve gücü adına tasfiyeleri, dolayısıyla mutlaka cezalandırılarak başka suçlulara örnek olabilmeleri ehemmiyet arz olmuştur. TSK’nın tahribatı, halkın bölünmüşlüğü ve tehlikenin bertarafı, ancak bağımsız bir adaletin duruşuyla engellenebilir.
Radikal ataist grupların anıtkabirde yemlenen kafaları ve dolgunlaşan makamlarının Türkiye için nasıl bir tehlike oluşturduğuna, sanırım hiç kimsenin itirazı yoktur. Milletimiz ve doğacak neslimiz, Atatürkçü terör örgütlerinin hedefi ve tehdidi içinde korkunç planlar kâbusunda yaşamaktan kurtulamayacaklardır. Nasıl bir avuç PKK’dan sakınılamadığı gibi bir avuç ataist diktatörden de savuşulamamaktadır. Atatürkçü terör örgütü Ergenekon’un PKK ile olan ilişkisi, uzlaşımı ve ortak eylemi; neden Türkiye’nin PKK’yı bitiremediğine açık bir delildir. İhanetsel entrikalar, tuzaklar ve pazarlıklar; Türkiye’de süregelen gerginlik ve dehşetlerin müsebbibi ve deşifre olan belgelerin ve komploların özüdür.
Baskı, tehdit ve hakaret altında yaşayan muhatap taraflar, çeşitli direniş yolları seçerek evrensel hak ve hürriyetlerini elde edebilme arayışı içinde devletle ya da kışkırtıcı ve bölücü cenaplarla karşı karşıya gelmekte, dolayısıyla milletin her kesimi ve TSK büyük zararlar görmektedir. Orduda görevli yiğitlerin dahi kanını dökerek mağdur psikolojisiyle kendini acındıran şeytani komutanlar, hain emellerine ulaşabilmek ve diktasal iktidarlarını pekiştirebilmek adına insanlıktan çıkmışlardır.
Sözde Cumhuriyeti aşındıran kazanımların yeniden elde edilebilmesi için, ulusal putperest değerleri adına yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Arap olmasından vahye inanan Müslümanlara ve Kürtlere karşı taarruza kalkışabilmekte, böylece Atatürk kültürüne verdikleri zararın telafisine son verebilecekleri hezeyanıyla dişlerini çıkartmakta ve güya korku salacakları iddiasıyla tankları halkının üzerine sürmeyi planlayabilmektedirler. Hâlbuki Müslüman milletimizin atılan bombaları göğüslerinde absorbe ederek leblebi misali etkisizleştirmelerini unutmuş olmalılar ki, milletimizi kendileri gibi sinek vızıltısından korkabilen yığınlar zannetmektedirler.
Barbar güçlerini çok kısa sürede hissettirecek acımasız sert uygulamalarla toptan bir temizlik operasyonunu düşünmeleri, İsrail terörist devletinin bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmesi misali örneklendireceklerini itiraf etmeleri, aslında sözün sonudur. Asıl toplumuzu düşündürmesi gereken gerçek ise; tüm bu canavarlıklarını laik ve Atatürk Cumhuriyetinin kuruluş safhasındaki 1923 zindeliğine ulaşabilme esasına bağlamaları, her yerin ceset dolduğu, ağıtların yakıldığı, yağmalandığı ve kıtlığın diz boyu olduğu ‘İstiklal Mahkemeleri’ ve ‘‘dersim’ misali geçmişte yaşananları yeniden tekerrür ettirebilme coşkusu taşımalarıdır.
Ancak çapulcu yığınların yapmayı düşündüğü darbe müsveddeliğine balyoz değil, “maytap” tanımlanmasını daha uygun görüyor, çatapatçıların komutanı General Çetin Doğan’ın hain arkadaşlarıyla yaptığı tartışmada içteki birlik ve bütünlüğün nasıl sağlanacağı ve korunacağı ile ilgili cevabı; “Milli birliğin ve beraberliğin oluşmasında evvela inandırıcı milli birliği sağlayıcı bir hükümetin varlığı ile olur. Dini öne çıkartan, ümmet anlayışını öne çıkartanla milli birliğimiz hiçbir zaman sağlanmaz. İnsanların dini inançları farklı farklıdır” sözleri, 12 Eylül ihtilalinin baş isyancısı Kenan Evren’in, tıpkı Çetin Doğan gibi azılı bir vahiy ve Müslüman düşmanı olmasına rağmen; elinde Kur’an illeri dolaşarak halka verdiği vaazları unuttular mı? PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı mücadele karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık terminolojisinde işledikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden atarak, afişler hazırlatarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? Bakın o ilânlarda ne yazıyordu:
"Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor... Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkârları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir."
İsyan ve zulmettiği halkı bir arada tutabilmek ve kendilerine karşı savaşmalarını engelleyebilmek için 12 Eylül’ün bozguncuları nasıl dine ve Kur’an’a sarılmışlar ise; günümüzün Çetin Doğan gibi çapulcu komutanları da dine sarılacak, bırakın ezan, türban, imam hatip, şeyh ve çarşaf karşıtlığını, camilerde namaz kılacak, hatta Kenan Evren gibi Kâbe’ye dahi giderek can ve iktidar korkusunu gidermeye çalışacaklardır. Onun için oturdukları saltanat koltuklarından atıp tutan riyakâr ve pespaye münafıklara aldanmayın… Onlar halkın içinde dolaşamaz, ancak birbirlerine doğratarak uzaktan seyreder, kapılarına dayanıldığında ise hazırda beklettikleri helikopter veya uçakla haçlı efendilerinin yanına kaçarlar.
1998 yılında Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları sırasında Anıtkabire uçakla intihar saldırısı düzenleneceği planı doğrultusunda tutuklanarak müebbet dâhil en ağır cezalara çarptırılan Kaplan Cemaatinin lideri Metin Kaplan, tıpkı Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ misali; “Bu nasıl vicdansızlık ve iftiradır, hiç Türkiye’nin kurtarıcısı Atatürk’ün kabrine eylem düşünülür mü” diye bir açıklama yapsaydı, inandırıcı olabilir miydi? Peki, Başbuğ’un Fatih Camisinin bombalanmasıyla ilgili açıklaması inandırıcı mı?
Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu varsayımıyla hareket eden kimi adalet arayıcıları, Metin Kaplan ve adamlarının çarptırıldığı cezaya; neden Başbuğ, Doğan ve diğer komutanlara dokunulmadığının hesabını sorarak, Türkiye’nin Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktasıyla yönetildiğini unutmuş olmalılar.
Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya teşebbüs edenler Müslüman ya da Kürtler ise idam; Atatürkçüler ise kahramandır.
Ezana ve camiye korkunç alerjisi olan Org. Çetin Doğan, Komünist Sovyetler Birliğinin yapılmasına izin verdiği Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesindeki mescidi, ataist Ahmet Necdet Sezer tarafından atandığı üniversitedeki ilk icraatı mescidi yasaklama olmuş, böylece Komünistlerden daha acımasız bir din düşmanı ve yasakçı olduğunu kanıtlamıştı.
Org. Çetin Doğan öylesine düşman bir haçlı ki, tamamen motivasyon amaçlı Genelkurmay tarafından 2002'de hazırlanan Mehmetçik kitabındaki hadis ve dinî hikâyelere itiraz ederek, Müslüman TSK’ni putperestliğe dönüştürmek istemiştir. Kitapçıktaki dinî motifleri 'irtica' olarak niteleyen Doğan, Kara Kuvvetleri'ne gönderdiği sert yazı üzerine çalışma geri çekilmiş, komuta kademesinde gerginliğe yol açan kitapçıkta barbar generalin istemediği bölümler çıkarıldıktan sonra yeniden basılmıştı. Onlar üzerine vazife olan millet menfaatine yönelik görevleri değil bilakis ayrıştırmayı ve yok etmeyi sağlayacak haçlı entrikaları peşinde koşarlar.
Anayasanın 117. Maddesi gereği görevi Milli Güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlamasından sorumlu olan Genelkurmay, başkomutanı Cumhurbaşkanına ve TBMM’ne itaat etmekle ve Hükümetin direktiflerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak kendisini hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan ve hem de TBMM’den üstün ve egemen görerek meydan okuyan Genelkurmay, TSK’ni provoke ederek Cumhurbaşkanı, hükümet, meclis ve millete karşı saldırtma düşüncesiyle işgal güçlerinden farksız bir düşmanlıktan asla vazgeçmekte direnmektedirler. Çünkü caydırılmalarını sağlayacak adil ve bağımsız bir hukuk yoktur.
Ataist ideolojiyle bütünleşmiş Genelkurmay’ın TSK’ne verdiği zarar, geçmişteki cesur imajımızdan dolayı yabancı düşmanlarımıza bir fırsat olamamıştır.
Her ne inanç ve ırktan olursak olalım zalim barbarlara karşı ya dik durarak mücadele edeceğiz ya da zavallı bir tutsak gibi güdülmeye devam edeceğiz.
İçeride bağımsız olmayan bir milletin dışarıda bağımsızlık arayışı ironidir.
Alttan alta irtica adına sürekli vahye saldıran ve iman etmiş halkı aşağılamakla kalmayıp katlini dahi kaçınılmaz addeden komutanlar, TSK’ni gütmelerinin neticesi güçlü ve şerefli ordumuzun nasıl bir kahır içinde olduğu tartışılmazdır. Görevleri huzuru, güvenliği ve milleti dış güçlerden korumak değil, sanki yok etmek olduğu beyanları ve hainsel planlarıyla ortadadır. “Böyle kararlı olan bir halka karşı da acımasızca hareket etmek bizim görevimizdir” gerekçelerinin laik ve Atatürkçü bahaneleri, caniliklerini örtmemelidir.
Âdeta Batı’dan getirtilmeyi düşünülen damızlık erkeklerin fışkırttığı ürünler olmalılar ki halka, dine ve ırka böylesine haçlı olabilmekte, Atatürk milliyetçisi ve anıtkabir kulu olmayanları hasım belleyebilmektedirler. Farklı din, inanç ve ırktan müteşekkil TSK’ni böyle bir anlayışın komuta edebilmesinin derinsel imkânsızlığı bugün daha da berraklaşmış; vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ve gücü adına tasfiyeleri, dolayısıyla mutlaka cezalandırılarak başka suçlulara örnek olabilmeleri ehemmiyet arz olmuştur. TSK’nın tahribatı, halkın bölünmüşlüğü ve tehlikenin bertarafı, ancak bağımsız bir adaletin duruşuyla engellenebilir.
Radikal ataist grupların anıtkabirde yemlenen kafaları ve dolgunlaşan makamlarının Türkiye için nasıl bir tehlike oluşturduğuna, sanırım hiç kimsenin itirazı yoktur. Milletimiz ve doğacak neslimiz, Atatürkçü terör örgütlerinin hedefi ve tehdidi içinde korkunç planlar kâbusunda yaşamaktan kurtulamayacaklardır. Nasıl bir avuç PKK’dan sakınılamadığı gibi bir avuç ataist diktatörden de savuşulamamaktadır. Atatürkçü terör örgütü Ergenekon’un PKK ile olan ilişkisi, uzlaşımı ve ortak eylemi; neden Türkiye’nin PKK’yı bitiremediğine açık bir delildir. İhanetsel entrikalar, tuzaklar ve pazarlıklar; Türkiye’de süregelen gerginlik ve dehşetlerin müsebbibi ve deşifre olan belgelerin ve komploların özüdür.
Baskı, tehdit ve hakaret altında yaşayan muhatap taraflar, çeşitli direniş yolları seçerek evrensel hak ve hürriyetlerini elde edebilme arayışı içinde devletle ya da kışkırtıcı ve bölücü cenaplarla karşı karşıya gelmekte, dolayısıyla milletin her kesimi ve TSK büyük zararlar görmektedir. Orduda görevli yiğitlerin dahi kanını dökerek mağdur psikolojisiyle kendini acındıran şeytani komutanlar, hain emellerine ulaşabilmek ve diktasal iktidarlarını pekiştirebilmek adına insanlıktan çıkmışlardır.
Sözde Cumhuriyeti aşındıran kazanımların yeniden elde edilebilmesi için, ulusal putperest değerleri adına yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Arap olmasından vahye inanan Müslümanlara ve Kürtlere karşı taarruza kalkışabilmekte, böylece Atatürk kültürüne verdikleri zararın telafisine son verebilecekleri hezeyanıyla dişlerini çıkartmakta ve güya korku salacakları iddiasıyla tankları halkının üzerine sürmeyi planlayabilmektedirler. Hâlbuki Müslüman milletimizin atılan bombaları göğüslerinde absorbe ederek leblebi misali etkisizleştirmelerini unutmuş olmalılar ki, milletimizi kendileri gibi sinek vızıltısından korkabilen yığınlar zannetmektedirler.
Barbar güçlerini çok kısa sürede hissettirecek acımasız sert uygulamalarla toptan bir temizlik operasyonunu düşünmeleri, İsrail terörist devletinin bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmesi misali örneklendireceklerini itiraf etmeleri, aslında sözün sonudur. Asıl toplumuzu düşündürmesi gereken gerçek ise; tüm bu canavarlıklarını laik ve Atatürk Cumhuriyetinin kuruluş safhasındaki 1923 zindeliğine ulaşabilme esasına bağlamaları, her yerin ceset dolduğu, ağıtların yakıldığı, yağmalandığı ve kıtlığın diz boyu olduğu ‘İstiklal Mahkemeleri’ ve ‘‘dersim’ misali geçmişte yaşananları yeniden tekerrür ettirebilme coşkusu taşımalarıdır.
Ancak çapulcu yığınların yapmayı düşündüğü darbe müsveddeliğine balyoz değil, “maytap” tanımlanmasını daha uygun görüyor, çatapatçıların komutanı General Çetin Doğan’ın hain arkadaşlarıyla yaptığı tartışmada içteki birlik ve bütünlüğün nasıl sağlanacağı ve korunacağı ile ilgili cevabı; “Milli birliğin ve beraberliğin oluşmasında evvela inandırıcı milli birliği sağlayıcı bir hükümetin varlığı ile olur. Dini öne çıkartan, ümmet anlayışını öne çıkartanla milli birliğimiz hiçbir zaman sağlanmaz. İnsanların dini inançları farklı farklıdır” sözleri, 12 Eylül ihtilalinin baş isyancısı Kenan Evren’in, tıpkı Çetin Doğan gibi azılı bir vahiy ve Müslüman düşmanı olmasına rağmen; elinde Kur’an illeri dolaşarak halka verdiği vaazları unuttular mı? PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı mücadele karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık terminolojisinde işledikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden atarak, afişler hazırlatarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? Bakın o ilânlarda ne yazıyordu:
"Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor... Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkârları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir."
İsyan ve zulmettiği halkı bir arada tutabilmek ve kendilerine karşı savaşmalarını engelleyebilmek için 12 Eylül’ün bozguncuları nasıl dine ve Kur’an’a sarılmışlar ise; günümüzün Çetin Doğan gibi çapulcu komutanları da dine sarılacak, bırakın ezan, türban, imam hatip, şeyh ve çarşaf karşıtlığını, camilerde namaz kılacak, hatta Kenan Evren gibi Kâbe’ye dahi giderek can ve iktidar korkusunu gidermeye çalışacaklardır. Onun için oturdukları saltanat koltuklarından atıp tutan riyakâr ve pespaye münafıklara aldanmayın… Onlar halkın içinde dolaşamaz, ancak birbirlerine doğratarak uzaktan seyreder, kapılarına dayanıldığında ise hazırda beklettikleri helikopter veya uçakla haçlı efendilerinin yanına kaçarlar.
1998 yılında Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları sırasında Anıtkabire uçakla intihar saldırısı düzenleneceği planı doğrultusunda tutuklanarak müebbet dâhil en ağır cezalara çarptırılan Kaplan Cemaatinin lideri Metin Kaplan, tıpkı Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ misali; “Bu nasıl vicdansızlık ve iftiradır, hiç Türkiye’nin kurtarıcısı Atatürk’ün kabrine eylem düşünülür mü” diye bir açıklama yapsaydı, inandırıcı olabilir miydi? Peki, Başbuğ’un Fatih Camisinin bombalanmasıyla ilgili açıklaması inandırıcı mı?
Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu varsayımıyla hareket eden kimi adalet arayıcıları, Metin Kaplan ve adamlarının çarptırıldığı cezaya; neden Başbuğ, Doğan ve diğer komutanlara dokunulmadığının hesabını sorarak, Türkiye’nin Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktasıyla yönetildiğini unutmuş olmalılar.
Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya teşebbüs edenler Müslüman ya da Kürtler ise idam; Atatürkçüler ise kahramandır.
Ezana ve camiye korkunç alerjisi olan Org. Çetin Doğan, Komünist Sovyetler Birliğinin yapılmasına izin verdiği Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesindeki mescidi, ataist Ahmet Necdet Sezer tarafından atandığı üniversitedeki ilk icraatı mescidi yasaklama olmuş, böylece Komünistlerden daha acımasız bir din düşmanı ve yasakçı olduğunu kanıtlamıştı.
Org. Çetin Doğan öylesine düşman bir haçlı ki, tamamen motivasyon amaçlı Genelkurmay tarafından 2002'de hazırlanan Mehmetçik kitabındaki hadis ve dinî hikâyelere itiraz ederek, Müslüman TSK’ni putperestliğe dönüştürmek istemiştir. Kitapçıktaki dinî motifleri 'irtica' olarak niteleyen Doğan, Kara Kuvvetleri'ne gönderdiği sert yazı üzerine çalışma geri çekilmiş, komuta kademesinde gerginliğe yol açan kitapçıkta barbar generalin istemediği bölümler çıkarıldıktan sonra yeniden basılmıştı. Onlar üzerine vazife olan millet menfaatine yönelik görevleri değil bilakis ayrıştırmayı ve yok etmeyi sağlayacak haçlı entrikaları peşinde koşarlar.
Anayasanın 117. Maddesi gereği görevi Milli Güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlamasından sorumlu olan Genelkurmay, başkomutanı Cumhurbaşkanına ve TBMM’ne itaat etmekle ve Hükümetin direktiflerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak kendisini hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan ve hem de TBMM’den üstün ve egemen görerek meydan okuyan Genelkurmay, TSK’ni provoke ederek Cumhurbaşkanı, hükümet, meclis ve millete karşı saldırtma düşüncesiyle işgal güçlerinden farksız bir düşmanlıktan asla vazgeçmekte direnmektedirler. Çünkü caydırılmalarını sağlayacak adil ve bağımsız bir hukuk yoktur.
Ataist ideolojiyle bütünleşmiş Genelkurmay’ın TSK’ne verdiği zarar, geçmişteki cesur imajımızdan dolayı yabancı düşmanlarımıza bir fırsat olamamıştır.
Her ne inanç ve ırktan olursak olalım zalim barbarlara karşı ya dik durarak mücadele edeceğiz ya da zavallı bir tutsak gibi güdülmeye devam edeceğiz.
İçeride bağımsız olmayan bir milletin dışarıda bağımsızlık arayışı ironidir.
27 Aralık 2009 Pazar
Yahudi-Mason ittifakı; “Allah’a ve vahye inananlar insan değillerdir…”
Yaratık bir insan olan peygamber İsa’yı tanrılaştırarak, kendilerini de yaratıcılığa ve tanrı’nın veliahtlığına yükselten Hıristiyan Dünyası, barbar düzenlerinin adaleti yağmalaması ve Tanrı inancında çelişkiler doğuran olayları açıklayamamasından ötürü “akılcı ve modern” hilesiyle laik ya da seküler düzenleri dayatarak; özgürlük, çağdaşlık ve yaratıcılık akımıyla toplumların kabulünü çarçabuk sağlamışlardır. Yaratıcı bir Tanrı’ya kulluk etmektense neden özgür bir yaratıcı olmayalım benliği insanoğlunu kuşatmış, böylece gerçekler çarptırılmak suretiyle Allah ve vahiy karalanarak ve zalimce kötülenerek, yerine kurulan din-dışı düzenlere azgın nefislerin kolayca mutabakatında hiçbir zorluk çekilmemiştir. Din ve oluşturduğu düzen ne kadar şiddetle kötülenirse, seküler düşünceler de o kadar daha rahat ve hızlı bir meşruiyet kazanır.
İnsanoğlun benliğini okşayan yeni değer yargıları erdemliği doğramış, dolayısıyla görüşler, insani değerler, hedefler ve beklentiler kökten değişerek, insanlar insan olmaktan çıkarılmış; böylelikle adalet, merhamet ve paylaşım yerle bir edilip, teorilerin esaretine hapsolunmuştur. Sekülerist inançla kökleşen resmi ideolojiler, bireyi ve halkı değil devleti önemseyerek her türlü acımasızlığı ve vahşeti hak görmüş, insanlar da mazoşistmişçesine itaati özgürlük ve vatanperver dürtüsüyle hazmedebilmişlerdir. Yaratıcılarına kulluk etmeyi benliklerine layık görmeyenler, barbar yaratıklara kulluğu ise çağdaşlıkla özdeşleştirebilme lanetiyle acılara ve ezilmeye müstahak olmuşlardır.
Yahudiler ile Tapınakçı masonlar arasındaki korkunç ittifak, önce Avrupa sonra da Müslüman toplumlarını büyük değişimlere uğratarak, dini otoritenin egemenliği altındaki düzenleri yıkmış, yerine “Seküler Düzen” yani din-dışı düzenleri getirmişlerdir. Ancak Yahudiler, kendi din ve inançlarında hiçbir değişikliğe ve dönüşüme gitmeyerek, özenle din egemenli düzenlerini korumuşlardır. Tüm dünyayı din-dışı seküler anlayış temelinde değiştirirlerken, neden İsrail’in Yahudi şeriat düzenine devam ettiği hiç sorgulanmamıştır.
Hıristiyan ve İslam’a ezelden beri düşman olan ve insan dahi görmeyen Yahudiler, Ortaçağ’ın bütün kötülüklerin kaynağı olan karanlık, baskıcı, zalim bir dönem, yani “karanlıkların kökeni” propagandasını yayarak, asıl hedefleri olan Hıristiyanlık ve İslam’ı, dinin karanlık düzenler yarattığı gerekçesiyle hayattan çıkarılmasını, böylece kötülüklerin kaynağı olan Hıristiyanlık ve İslam’ın etkisinden toplumlar kurtarılarak, din-dışı düzenlere geçilmesini kanlı darbeler ya da hilesel geçişlerle gerçekleştirmişlerdir. Neden Yahudiliği değil de seküler düşünceyi empoze etmelerinin sebebi ise, Yahudilerin devşirmelere karşı olduğu ve kökten Yahudi olmayanlara kapılarını kapatmalarındandır. Örneğin Atatürk’ün Yahudi ve Tapınakçı mason ittifakıyla gerçekleştirdiği kanlı devrimlerle seküler düzene geçişimizin dehşetsi acı ve korkusu hala yaşanmakta, adalet ve bütünlük yıkılarak, herkesin birbirine amansızca düşman olduğu ve saf dışı bırakmak istediği vicdansız bir ayırımcılık, sözlü veya fiziki saldırı ve nefretler sıcaklığını muhafaza etmektedir.
İyiliğe, huzura, güvene, birliğe ve aydınlığa kavuşabilmek için kötülüklerin kaynağı gösterilen dinin, ancak toplumdan ve devletten uzaklaştırılmasıyla mümkün olunacağı düşüncesi, dini, ibadethanelerin duvarlarına ve cenazelere hapsettirmiş, kesinlikle laik düzeni rahatsız etmeden yaşamasına izin verilerek, sınırları çizilmişti. Dinin laik düzen aleyhine tek bir muhalefeti veya müdahalesi, zincirlendiği o duvarların içinde bile yaşamasına izin verilmeyecek bir zorbalıkla yasalaşmıştı.
Tapınakçı masonların yıkıcı, kahredici ve öldürücü propagandaları, dini Ortaçağ ile, Ortaçağ’ı da cehennemle özdeşleştirerek, vicdani ve ahlaki dokunulmaz tüm değerler biçilmiş; ırkçılık, ulusçuluk, devletçilik, liberalizm, komünizm ve kapitalizm gibi düşüncelerin seküler düzenin birer öğeleri olarak, insanlar birbirlerini boğazlamış, sömürmüş, dışlamış ve hunharca öldürmeye devam etmişlerdir. Şüphesiz fıtratları yaratan ve evrensel kâinata hükmeden Yaratıcı Allah’ı değil de yaratıkları ilahlaştırarak düzen kurucu edinmenin sonucunu, suçlu-suçsuz tüm insanlık çekmektedir.
Modern Çağ’ın bir aydınlık değil karanlık getirdiği, benlikleri kuduran ırkçı, faşist ve emperyalist iktidarlardan anlaşılmaktadır. Vahyin hâkim olduğu iktidarlar ile günümüz laik iktidarları kıyaslandığın da, hangi toplumun suç oranının daha yüksek olduğu aşikârdır… Kâinattaki işleyiş nasıl hiçbir sapma olmaksızın hatasız bir düzen ve istikrar içinde akıp gidiyorsa, toplumların düzen ve istikrarı da, ancak vahyin otoritesiyle mümkün olabileceği gerçeği, nefislerce kabul görmemektedir.
Bozulan insan, öyle korkunç bir yaratığa dönüşmüş ki; dinlisi-dinsizi her değerin saflığını becermiş, aydınlanma felsefesiyle oluşturulan “Modern Çağ”, dinin getirdiği ahlakı, fazileti ve birliği doğrayarak, ırk ve ulus gibi yapay kavramlarla insaniyet erimeye, dolayısıyla caniler çoğalmaya başlamıştır. Ne var ki dinin getirdiği doğrularda kararlılık gösteren inananların varlığı, küresel laneti geçici de olsa önlemeye kâfi gelmekte, tüm olumsuzluklara rağmen vicdani adalet kendini hissettirmektedir.
Din-dışı kurulan yeni düzenlerin resmi ideolojileri, kendini meydana getiren halkının dini, ırkı, düşünce, inanç ve değerlerini yok farz ederek, baskı, şiddet, hatta katliamı meşru sayıp, yalan ve ihanet üzerine inşa ettikleri tarihle insanları aldatmışlardır. Türkiye’de işlenen onca soykırımsı katliamlar, cinayetler, sürgünler ve idamlar, “dersim” örneğinde olduğu gibi arada bir kamuoyunun dikkatine sunulsa da, seküler rejim, tehlike endişesiyle alelacele geçmiş barbarlıklarının üstünü kapatmaktadır.
Laik düşünce, geçici yaşamın ilahsal amacını ortadan kaldırarak, “mutlak bir dünya”ya inanma felsefesiyle dinin amaçsal değerlerini kökünden değiştirmiş; artık Allah tarafından yaratılan ve Allah'ın egemenliği altında olan geçici bir dünyada yaşadıklarına inanmayı bırakıp, nasıl oluştuğu belli olmayan bir evrim saçmalığına kanılarak, soru ve tenakuzların hiçbirine cevap bulunamamıştır. Neden teorilerindeki zevksel, zenginsel ve güvensel bir hayat kuramadıklarını; ölümsüzlük bir yana, mümkün olduğunca uzun ve sağlıklı yaşayamadıklarını; topluca çok kazanıp tüketemediklerini; bela ve felaketlerden sıyrılamadıklarını, güçlü ve bilge iken çaresizliğe ve bilgisizliğe dönüşebildiklerine somut bir yanıt verememektedirler.
Yahudilerin, masonlarla gerçekleştirdiği ittifakla kurdurdukları din-dışı devlet düzenlerinin yalnızca daha çok para, daha çok cinsellik ve daha çok tüketimle insanları erdemsiz hayvani bir varlığa dönüştürmeleri, “Eski Ahit” kehanetlerini hayata geçirerek, kendilerinden olmayanları “evcil hayvanlar” misali gütmektedirler. Atatürk Türkiye’sinde çok daha aşağılayıcı ve açık bir radikallikle uygulanan bu süreç; “Laik olmayan insan, insan bile değildir, onların kanından şüphe ederim”, “Atatürk milliyetçisi değilseniz, vatan hainisiniz” saldırıları, sanırım herkesin hafızalarındadır. Onlara göre dini ve Allah’ı olan müminler, birer hayvandır… Oysa evrim teorisine inanan kendileri olduğuna göre; kimin hayvan ya da insan olduğu ortadadır!
Alman mason locasına kayıtlı Atatürk başta olmak üzere, laik Türkiye Cumhuriyetini kuran CHP’lilerin birçoğu mason olup, Modern Türkiye her ne kadar bir mason locası değilse de, Yahudi-mason ittifakının idealleri benimsenmiş, dolayısıyla anayasalaştırılmıştır…
Osmanlı Devletinin yıkılıp, laik Türkiye Cumhuriyetinin kurulma aşamasında izlenen yol da, 1776 yılında Almanya, Bavyera'da kurulan "İllüminati" (İllümineler) adlı locanın prensipleri de etkili olmuştur. Locanın Yahudi asıllı kurucusu Adam Weishaupt, Atatürk’e ilham vermiş ve Laik Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında amaçlarıyla ilke olmuştur. Ayrıca İllümineler, Sosyalist-masonik geleneğin oluşmasında da en önemli rol sahibiydiler. Almanya içinde gittikçe güçlenen İllüminati hareketi, bütün masonik ritüelleri uygulamakla beraber, önceleri geleneksel mason localarından ayrı bir yapıda olmalarına rağmen, 1780'de Alman mason localarının üstatlarından olan Baron Von Knigge'nin katılımıyla, örgütün gücü iyice artmış ve daha sonra deşifre olmalarıyla birlikte örgütü dağıtıp, mason localarına katılmışlardı. İllüminati Hareketi, Türkiye’deki devrimlerde olduğu gibi, Fransız devrimlerinde de çok etkili olmuşlardı.
Birkaç örnek daha verirsek; İtalya ulus-devletini kuran Mazzini-Garibaldi-Cavour üçlüsünden, Bolivya ulus-devletinin kurucusu ve hatta "Latin Amerika Kurtarıcısı" Simon Bolivar'a, Haiti Cumhuriyeti'nin kurucusu Alexandre Petion'dan, Çin'in kurucusu Sun Yat Sen'e kadar pek çok ulus-devlet kurucusu masondur. Ayrıca Marksizm’in, yani Komünizm’im kurucusu Yahudi Karl Marx ve Komünist Sovyetler Birliğinin ilk başkanı ve bilimsel sosyalizmin de fikir babası olan Vladimir Lenin birer masondular. Kapitalist dünyanın İngiliz Başbakanı Winston Churchill, ABD’nin kurucusu George Washington, başkanları F.D.Roosevelt, Nixon, Ford ve birçoğu masondu.
Kimilerinin aklına, farklı ideolojileri savunan kişilerin mason olması nasıl açıklanabilir diye bir soru gelebilir. Öncelikle masonik felsefe temelinde şu çok iyi bilinmelidir ki, birbirinde çok farklı ideolojileri, gizli bir biraderlik bağıyla bağlanmış kişilerin savunduğu unutulmamalıdır. Bu, iki farklı açıdan değerlendirilebilir; ya masonluk bu kişiler için çok önemli bir şey değildir ve mason olmaları birbirlerine taban tabana zıt ideolojiler geliştirmelerine engel olmamıştır. Ya da bu kişiler için masonluk her şeyden önemlidir ve savundukları ideolojiler ne denli zıt olursa olsun, gerçekte ortak bir amaç olan sekülerizm’e hizmet edebilmek için yekvücut olmuşlardır.
İnsanı akli, yani rasyonel bir varlık gören, çağdaş politikanın, tüm din-dışı düşüncelerin ve seküler psikolojinin atası ünlü filozof Aristo, aklı, gerçekte sayfalarında hiçbir şeyin yazılı olmadığı boş bir kitap, duymayan insanın hiçbir şeyi bilemeyeceği ve anlayamayacağını, herkesin canı isteyince düşünülebileceğini, duyabilmek için duyulan nesnenin var olmasının gerektiğini, ölümün de kişinin isteğiyle gerçekleşebileceğini savunmuştu. Ne var ki Aristo, tüm bu hezeyansal felsefe ve teorilerine rağmen, Kral İskender’in korumasında saltanat sürdüğü saraydan, İskender’in ölümüyle din düşmanı gerekçesiyle öldürüleceği korkusuyla kaçarak bir adaya sığınıp, herkes gibi düşleri ve felsefesinin dışında bir hayata tutsak olmuş ve yine de öldürülmekten kurtulamamıştı. Madem ölüm, kişinin isteğiyle gerçekleşiyorsa, neden öldürülmekten kaçarak tutsak bir hayat yaşadı ve ölümüne mani olamamıştı?
Pozitivizmin bayraktarı olan ünlü bilim adamı Archimedes de, basit bir ayna ve güneşle Roma donanmalarını yakarak, Romalıları hezimete uğratabilirken, sıradan bir askerin kafasını uçurmasını neden engelleyememişti? Rasyonel bir varlık olduğu iddia edilen “tanrı akıl” ve “Özgür İrade”, neden ileriyi göremeyerek, sahiplerinin ölümlerine mani olamıyor ve tedbir almaları için uyarmıyor ya da tedbirlere rağmen püskürtemiyorlar?
Unutulmamalıdır ki kentlerin ve insanların çok süslenmelerindeki amacı, tıpkı teoriler gibi gerçekleri gizlemek istemelerindendir.
19. yüzyılda daha da politize olan masonluk, Fransız Devrimiyle fışkıran dini-dışı ideolojileri genişleterek; liberalizm, sosyalizm, ulusçuluk ve çıkarcı ırkçılığı geliştirdi, böylece monarşilerin yıkılmasıyla doğan boşlukları ideolojik temelde doldurdu. Birbirinde farklı olan bu ideolojilerin kuramcılarının neredeyse hepsi masondu.
Örneğin; ulusçuluğun en önemli kuramcılarından İtalyan filozof ve siyasetçi Giuseppe Mazzini, anarşist sosyalizmin kurucusu Fransız düşünür Pierre-Joseph Proudhon ve ünlü komünist Rus düşünür Mihail Bakunin’e kadar birçok mason teorisyen, çok yönlü masonik felsefenin ortak noktasında buluşmuşlardır. Amaç; Müslüman milletin yaşadığı Türkiye’deki ya da Avrupa’da yaşayan Hıristiyan dinlerin siyasal ve toplumsal hayattan çıkarılması, seküler din-dışı düzenlerin egemen olmasıdır.
Dinin, sürekli yaratılış amacını hatırlatarak, geçici dünyaya önem vermemesinin üzerinde durması seküler düşünceyi zor durumda bırakmakta, böylece insanların yaratılış amaçlarını tamamen unutarak, hatta reddederek, Yaratıcı Allah'ı tanımamalarına en köklü çözümü, bilime dayandırılan “Evrim Teorisi” ile bulmaya çalıştılar. Sonuç; Allah’ın otoritesi değil, Yahudi-masonik ittifakının ortaya koyduğu otoritenin kabul edilmesiydi…
Evrim teorisinin başlıca savunucuları mason locaları olup, dünyanın dört bir tarafına resmi ideolojinin “olmazsa olmaz” bir parçası haline getirerek, sanki gerçekmişçesine, devlet, medya ve üniversiteler kanalıyla toplumlara kabul ettirebilmişlerdir.
Özellikle Atatürk ve laik çevrelerin sıkça dile getirip, inananları etkilemeye çalıştıkları sözde aydınlanma propagandasını masonlar şöyle telkin etmektedirler: "Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev; olumlu (pozitif) bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun Evrim'de en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek, bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir."
Evrim teorisini şeytani bir kurnazlıkla müminlere inandırarak, dönüşümlerini sağlayan Yahudi-mason ittifakı, 19. yüzyıl içinde ürettiği ideolojilerden biri olan liberalizm ile ilahi kıstasları tanımadan, dolayısıyla Evrim'e dayalı olarak kurulan bir sistemi allayıp pullayarak, hem Allah’a inanan hem de liberal olan ya ahmak ya da münafık gazeteci ve politikacılarca gerçek amaç saptırılmaya çalışılmakta, dolayısıyla asıl hedef örtülmektedir. Onun için liberallikle liberalizmi ısrarla birbirinden ayrı tutmaya çırpınarak, masum bir kalkınma gibi empoze etmeye uğraşırlar.
Kadersel yazgıyı değiştirememe ve yönetememe iradesizlikleri, gizemsel birlik ve gizli dernekler aracılığıyla hükümetleri, yargıyı ve üniversiteleri hegemonyaları altına alarak, görünmez bir biçimde yönetmeye çalışan bir itici güçle toplumları etkilemekte, zıt düşünce ve ideolojileri aynı merkezde birleştirip, “bilim, özgürlük ve aydınlık” manipülasyonuyla Allah’ın adına dahi tahammül edememektedirler.
Sözde düşünen ve muhakeme yetisi olduğu iddia edilen insanoğlu aslında öyle aptaldır ki, önüne konanı sorgulamadan ve amacını irdelemeden derhal sahiplenmekte, sekülerizm, yani din-dışılık temelinde oluşturulan liberalizm, sosyalizm, kapitalizm ve ulusçuluk gibi birçok yapay ideolojileri düzenlerinin tartışılmaz anahtarı yapabilmektedirler. Yahudi-mason ittifakının iktidarda kalabilmesinin sırrı, düzenlerin seküler kalmasında yatar. Onun için “biraderlik bağı” öylesi bir halkadır ki, üyelerin sol ya da sağ kanatta olmaları hiçbir önem arz etmemektedir.
Dinin devletten, siyasetten ve kamuoyundan dışlanabilmesi için dayatılan seküler sistem, görünürde birbirinden değişik gruplara ayrılmış iseler de, gerçekte yeryüzündeki tüm iktidarları şeytani bir sinsilikte yönetmeye çalışan bir güçtür. Bu sebeple masonların farklı ideolojilerin önderliğini yapmaları, birbirine aykırı politik hareketlere lider olmalarının sebebi de, işte bu hedeftir…
Dini otoriteyi ortadan kaldırarak, din-dışı ideolojilerin doğuşuna zemin hazırlayan Yahudi-mason ittifakı; toplum düşünce ve kültürüne göre kabul edilebilir ideolojiler doğurarak, bu ideolojileri kendi hedefleri doğrultusunda “bilim ve çağdaşlık” adıyla ustalıkla kullanmışlardır.
Liberalizm’in kurucusu İngiliz filozof ve politikacı John Locke da mason ve Gül-Haç’tır. John Locke, Aristo gibi insan zihninde doğuştan gelen hiçbir bilginin olmadığını ve doğuştan boş bir levha olarak doğduğunu öne sürer. Liberal kapitalizmi, siyasi liberalizm’den farklı göstermeye çalışan özellikle Müslüman kimlikli illegal masonlar, her iki kavramında aynı masonik hedef doğrultusunda bir dinamo olduğunu reddetseler de çabaları boşunadır.
Liberalizmin taşıdığı masonik etki, Yahudi kanadı için çok özel bir anlamı bulunmaktadır. Çünkü liberalizm, Yahudilere politik eşitlik sağlanmasının en önemli nedenidir. Dikkat edilirse liberalliği savunanların tamamı Yahudi hakları konusunda mücadele ederler. 19. yüzyıla kadar Avrupa devletlerinin çoğunda, Yahudilerin politik yönde yükselebilmelerine engel yasalar bulunuyordu. Bu yasalar nedeniyle, Yahudi önde gelenlerinin politik mekanizmaları doğrudan yönetebilmeleri de mümkün değildi. Liberalizmin getirdiği eşitlik prensibi, Yahudilerin bu engeli aşmasına yaradı. Fransız Devrimi'nin ardından Avrupa'da başlayan liberalleşme, güya insan haklarını da ön plana çıkaran bir dönemi başlattı. Böylece Avrupa ülkeleri, Yahudiler üzerindeki tüm kanuni sınırlamaları kaldırdılar. "Yahudi Reformu" denen ve Yahudilerin kendi yaşam tarzlarını koruyarak, yerli halkın arasına karışmalarını öngören akım, liberalizmle başladı ve yayılarak siyasi diktatörlüğe uzandı.
Vahyin buyruğu doğrultusunda Yahudilere politik özgürlük tanınmasının büyük bir tehlike olduğu, liberalizmle beraber özgürlüğe kavuşmalarıyla ortaya çıktı ve "dünyaya egemen olma" hayallerinin sembolü olan “Mesih'in ilk ışıkları” olarak yorumlayarak, kendilerine tanrısal bir misyon yükleyip, yeryüzüne egemen oldukları düşüncelerinin neticesi, fitneleriyle dünyayı karıştırmaya ve birbirine düşürmeye başladılar.
Kimi Avrupalı entellektüeller, lanetli Yahudilerin yüzyıllardır kapalı bir toplum halinde yaşamalarının nedeninin, onlara getirilen kısıtlamalar olduğunu düşünüyorlardı. Buna göre, eğer Yahudilere politik özgürlükleri verilip, tam bir "yurttaş" olarak kabul edilirlerse, onlar da kendilerini diğer milletlerden ayrı tutma hastalığını bırakıp, sözde "Yahudi sorunu" da kendiliğinden çözülecekti. Oysa Yahudi liderlerin, kendilerine bu tür bir hak tanınmasını "Mesihi dönemin ilk ışıkları" olarak yorumlamaları, hiç de diğer toplumlarla kaynaşma hevesinde ve samimiyetinde olmadıklarını ortaya koyuyordu. Onların bakışıyla Mesih, İsrail ulusunun egemenliğini diğer uluslara kabul ettirecek kişi olduğuna göre, onun gelişinin beklenmesi de bu egemenliğin beklenmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla Yahudilerin politik özgürlük kazanmalarına çalışan Yahudi önde gelenleri, bu fırsatı, Yahudilerin içinde bulundukları devlet yönetimlerini daha doğrudan etkilemeleri ve bu sayede Mesih Planı'nın ya da o dönemlerde yavaş yavaş duyulmaya başlayan modern ismiyle Siyonizm’in gerçekleşmesine katkıda bulunabilmek için masonlarla ittifak kurdular. Kendi dini önyargılarından asla taviz vermeyen ve vazgeçmeyen Yahudiler, neden Hıristiyan ve İslam devletlerinin dini kimliklerinden ve haklarından vazgeçmelerini talep ediyordu?
Yahudiler ve Yahudi önde gelenleri/Kabalacılar, amaçları diğer uluslarla kaynaşıp bir arada yaşamak değil, "dünyaya egemen olma" hayallerini gerçekleştirmek peşindeydiler. Liberalizmin içeriğini, bu hedefe uygun olarak kullandılar. Bu da başta Türkiye’deki liberaller olmak üzere, diğer Müslüman ve Hıristiyan kimlik taşıyan liberallere kapak olsun…
Masonluğun ve Yahudi geleneğinin liberal kapitalizmin gelişmesindeki büyük rolü son derece alenidir. Kapitalizmin Yahudi kültüründen kaynaklandığı zaten bilinen bir gerçektir. Masonluğun "burjuva örgütü" olduğu ve liberal kapitalizmle büyük bir uyum içinde bulunduğu da herkesçe bilinir. Ancak asıl ilginç olan, Yahudi-mason ittifakının sosyalizmin gelişiminde de büyük bir katkısının olmasıdır. Masonluk bir "burjuva örgütü" olmasına ve çoğu sosyalistin kabul etmek istememesine rağmen, sosyalizmin doğma ve gelişmesinde büyük rol sahibidir. Ayrıca, sosyalizm, aynı kapitalizm gibi Yahudi geleneğinden etkilenmiştir.
Fevkalade çelişki gibi görünen şeytani bu oyun, gerçekte Yahudi-mason ittifakının kurmuş olduğu “Küresel Düzen”'in yapısı hakkında çok önemli kanıtlar ortaya koymaktadır. Düzen'in temel özelliği, seküler, yani din-dışı olmasıdır. Söz konusu şeytani ittifak, ancak seküler devletlere hâkim olabilir. Ancak toplumları, modernizmin nimetlerini yem olarak kullanarak, kendisine itaatkâr kılmaya çalışır. Bu nedenle Düzen'in ayakta kalması, her şart ve koşulda sekülerizmin yaşatılmasına bağlıdır. Dolayısıyla ittifak, Düzen'e karşı oluşacak her türlü muhalefeti bu seküler çizgi içinde ya tutmayı hedefler ya da ideolojisine bağlı “kardeş” yargı ve silahlı güçleri kışkırtarak tahrip eder. Tıpkı Türkiye’deki gibi!
Yahudi-mason ittifakının dine karşı duyduğu "patolojik nefret”, sanırım Müslüman Türkiye Halkı’nın yıllardır nasıl şeytani bir aldatmacayla karşı karşıya olduğunu aydınlatabilecek açıklıktadır.
Yahudiler, sadece seküler düşüncelerle insanları etkilemiyor, bizzat kendi dinlerine de hoşgörüyle bakılmasını ve ibadet yapılmasını teşvik edebiliyorlar. Şüphesiz her hangi birinin dinine ve inancına zerrecik müdahale, İslam’ın da yasak kıldığı bir eylemdir. Ancak Müslüman Türk Silahlı Kuvvetlerinin başındaki Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, eğer Yahudilerin kutsal ibadet yeri olan “Ağlama Duvarı”’n da dua ederek ayin çıkarabiliyorsa, işte buna sessiz kalınamaz. Çünkü onun, cenaze törenlerinin dışında Müslümanların mabedi olan bir camii de secde veya dua ederken tek bir görüntüsü ve duyumu bulunmamaktadır.
İslam inancına bağlı ibadet “irtica”, Yahudi inancına bağlı ibadet mi “modern”lik?
“Allah nezdinde hak din İslam'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur.” Âl-i İmrân 19
“Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Âl-i İmrân 85
İnsanoğlun benliğini okşayan yeni değer yargıları erdemliği doğramış, dolayısıyla görüşler, insani değerler, hedefler ve beklentiler kökten değişerek, insanlar insan olmaktan çıkarılmış; böylelikle adalet, merhamet ve paylaşım yerle bir edilip, teorilerin esaretine hapsolunmuştur. Sekülerist inançla kökleşen resmi ideolojiler, bireyi ve halkı değil devleti önemseyerek her türlü acımasızlığı ve vahşeti hak görmüş, insanlar da mazoşistmişçesine itaati özgürlük ve vatanperver dürtüsüyle hazmedebilmişlerdir. Yaratıcılarına kulluk etmeyi benliklerine layık görmeyenler, barbar yaratıklara kulluğu ise çağdaşlıkla özdeşleştirebilme lanetiyle acılara ve ezilmeye müstahak olmuşlardır.
Yahudiler ile Tapınakçı masonlar arasındaki korkunç ittifak, önce Avrupa sonra da Müslüman toplumlarını büyük değişimlere uğratarak, dini otoritenin egemenliği altındaki düzenleri yıkmış, yerine “Seküler Düzen” yani din-dışı düzenleri getirmişlerdir. Ancak Yahudiler, kendi din ve inançlarında hiçbir değişikliğe ve dönüşüme gitmeyerek, özenle din egemenli düzenlerini korumuşlardır. Tüm dünyayı din-dışı seküler anlayış temelinde değiştirirlerken, neden İsrail’in Yahudi şeriat düzenine devam ettiği hiç sorgulanmamıştır.
Hıristiyan ve İslam’a ezelden beri düşman olan ve insan dahi görmeyen Yahudiler, Ortaçağ’ın bütün kötülüklerin kaynağı olan karanlık, baskıcı, zalim bir dönem, yani “karanlıkların kökeni” propagandasını yayarak, asıl hedefleri olan Hıristiyanlık ve İslam’ı, dinin karanlık düzenler yarattığı gerekçesiyle hayattan çıkarılmasını, böylece kötülüklerin kaynağı olan Hıristiyanlık ve İslam’ın etkisinden toplumlar kurtarılarak, din-dışı düzenlere geçilmesini kanlı darbeler ya da hilesel geçişlerle gerçekleştirmişlerdir. Neden Yahudiliği değil de seküler düşünceyi empoze etmelerinin sebebi ise, Yahudilerin devşirmelere karşı olduğu ve kökten Yahudi olmayanlara kapılarını kapatmalarındandır. Örneğin Atatürk’ün Yahudi ve Tapınakçı mason ittifakıyla gerçekleştirdiği kanlı devrimlerle seküler düzene geçişimizin dehşetsi acı ve korkusu hala yaşanmakta, adalet ve bütünlük yıkılarak, herkesin birbirine amansızca düşman olduğu ve saf dışı bırakmak istediği vicdansız bir ayırımcılık, sözlü veya fiziki saldırı ve nefretler sıcaklığını muhafaza etmektedir.
İyiliğe, huzura, güvene, birliğe ve aydınlığa kavuşabilmek için kötülüklerin kaynağı gösterilen dinin, ancak toplumdan ve devletten uzaklaştırılmasıyla mümkün olunacağı düşüncesi, dini, ibadethanelerin duvarlarına ve cenazelere hapsettirmiş, kesinlikle laik düzeni rahatsız etmeden yaşamasına izin verilerek, sınırları çizilmişti. Dinin laik düzen aleyhine tek bir muhalefeti veya müdahalesi, zincirlendiği o duvarların içinde bile yaşamasına izin verilmeyecek bir zorbalıkla yasalaşmıştı.
Tapınakçı masonların yıkıcı, kahredici ve öldürücü propagandaları, dini Ortaçağ ile, Ortaçağ’ı da cehennemle özdeşleştirerek, vicdani ve ahlaki dokunulmaz tüm değerler biçilmiş; ırkçılık, ulusçuluk, devletçilik, liberalizm, komünizm ve kapitalizm gibi düşüncelerin seküler düzenin birer öğeleri olarak, insanlar birbirlerini boğazlamış, sömürmüş, dışlamış ve hunharca öldürmeye devam etmişlerdir. Şüphesiz fıtratları yaratan ve evrensel kâinata hükmeden Yaratıcı Allah’ı değil de yaratıkları ilahlaştırarak düzen kurucu edinmenin sonucunu, suçlu-suçsuz tüm insanlık çekmektedir.
Modern Çağ’ın bir aydınlık değil karanlık getirdiği, benlikleri kuduran ırkçı, faşist ve emperyalist iktidarlardan anlaşılmaktadır. Vahyin hâkim olduğu iktidarlar ile günümüz laik iktidarları kıyaslandığın da, hangi toplumun suç oranının daha yüksek olduğu aşikârdır… Kâinattaki işleyiş nasıl hiçbir sapma olmaksızın hatasız bir düzen ve istikrar içinde akıp gidiyorsa, toplumların düzen ve istikrarı da, ancak vahyin otoritesiyle mümkün olabileceği gerçeği, nefislerce kabul görmemektedir.
Bozulan insan, öyle korkunç bir yaratığa dönüşmüş ki; dinlisi-dinsizi her değerin saflığını becermiş, aydınlanma felsefesiyle oluşturulan “Modern Çağ”, dinin getirdiği ahlakı, fazileti ve birliği doğrayarak, ırk ve ulus gibi yapay kavramlarla insaniyet erimeye, dolayısıyla caniler çoğalmaya başlamıştır. Ne var ki dinin getirdiği doğrularda kararlılık gösteren inananların varlığı, küresel laneti geçici de olsa önlemeye kâfi gelmekte, tüm olumsuzluklara rağmen vicdani adalet kendini hissettirmektedir.
Din-dışı kurulan yeni düzenlerin resmi ideolojileri, kendini meydana getiren halkının dini, ırkı, düşünce, inanç ve değerlerini yok farz ederek, baskı, şiddet, hatta katliamı meşru sayıp, yalan ve ihanet üzerine inşa ettikleri tarihle insanları aldatmışlardır. Türkiye’de işlenen onca soykırımsı katliamlar, cinayetler, sürgünler ve idamlar, “dersim” örneğinde olduğu gibi arada bir kamuoyunun dikkatine sunulsa da, seküler rejim, tehlike endişesiyle alelacele geçmiş barbarlıklarının üstünü kapatmaktadır.
Laik düşünce, geçici yaşamın ilahsal amacını ortadan kaldırarak, “mutlak bir dünya”ya inanma felsefesiyle dinin amaçsal değerlerini kökünden değiştirmiş; artık Allah tarafından yaratılan ve Allah'ın egemenliği altında olan geçici bir dünyada yaşadıklarına inanmayı bırakıp, nasıl oluştuğu belli olmayan bir evrim saçmalığına kanılarak, soru ve tenakuzların hiçbirine cevap bulunamamıştır. Neden teorilerindeki zevksel, zenginsel ve güvensel bir hayat kuramadıklarını; ölümsüzlük bir yana, mümkün olduğunca uzun ve sağlıklı yaşayamadıklarını; topluca çok kazanıp tüketemediklerini; bela ve felaketlerden sıyrılamadıklarını, güçlü ve bilge iken çaresizliğe ve bilgisizliğe dönüşebildiklerine somut bir yanıt verememektedirler.
Yahudilerin, masonlarla gerçekleştirdiği ittifakla kurdurdukları din-dışı devlet düzenlerinin yalnızca daha çok para, daha çok cinsellik ve daha çok tüketimle insanları erdemsiz hayvani bir varlığa dönüştürmeleri, “Eski Ahit” kehanetlerini hayata geçirerek, kendilerinden olmayanları “evcil hayvanlar” misali gütmektedirler. Atatürk Türkiye’sinde çok daha aşağılayıcı ve açık bir radikallikle uygulanan bu süreç; “Laik olmayan insan, insan bile değildir, onların kanından şüphe ederim”, “Atatürk milliyetçisi değilseniz, vatan hainisiniz” saldırıları, sanırım herkesin hafızalarındadır. Onlara göre dini ve Allah’ı olan müminler, birer hayvandır… Oysa evrim teorisine inanan kendileri olduğuna göre; kimin hayvan ya da insan olduğu ortadadır!
Alman mason locasına kayıtlı Atatürk başta olmak üzere, laik Türkiye Cumhuriyetini kuran CHP’lilerin birçoğu mason olup, Modern Türkiye her ne kadar bir mason locası değilse de, Yahudi-mason ittifakının idealleri benimsenmiş, dolayısıyla anayasalaştırılmıştır…
Osmanlı Devletinin yıkılıp, laik Türkiye Cumhuriyetinin kurulma aşamasında izlenen yol da, 1776 yılında Almanya, Bavyera'da kurulan "İllüminati" (İllümineler) adlı locanın prensipleri de etkili olmuştur. Locanın Yahudi asıllı kurucusu Adam Weishaupt, Atatürk’e ilham vermiş ve Laik Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında amaçlarıyla ilke olmuştur. Ayrıca İllümineler, Sosyalist-masonik geleneğin oluşmasında da en önemli rol sahibiydiler. Almanya içinde gittikçe güçlenen İllüminati hareketi, bütün masonik ritüelleri uygulamakla beraber, önceleri geleneksel mason localarından ayrı bir yapıda olmalarına rağmen, 1780'de Alman mason localarının üstatlarından olan Baron Von Knigge'nin katılımıyla, örgütün gücü iyice artmış ve daha sonra deşifre olmalarıyla birlikte örgütü dağıtıp, mason localarına katılmışlardı. İllüminati Hareketi, Türkiye’deki devrimlerde olduğu gibi, Fransız devrimlerinde de çok etkili olmuşlardı.
Birkaç örnek daha verirsek; İtalya ulus-devletini kuran Mazzini-Garibaldi-Cavour üçlüsünden, Bolivya ulus-devletinin kurucusu ve hatta "Latin Amerika Kurtarıcısı" Simon Bolivar'a, Haiti Cumhuriyeti'nin kurucusu Alexandre Petion'dan, Çin'in kurucusu Sun Yat Sen'e kadar pek çok ulus-devlet kurucusu masondur. Ayrıca Marksizm’in, yani Komünizm’im kurucusu Yahudi Karl Marx ve Komünist Sovyetler Birliğinin ilk başkanı ve bilimsel sosyalizmin de fikir babası olan Vladimir Lenin birer masondular. Kapitalist dünyanın İngiliz Başbakanı Winston Churchill, ABD’nin kurucusu George Washington, başkanları F.D.Roosevelt, Nixon, Ford ve birçoğu masondu.
Kimilerinin aklına, farklı ideolojileri savunan kişilerin mason olması nasıl açıklanabilir diye bir soru gelebilir. Öncelikle masonik felsefe temelinde şu çok iyi bilinmelidir ki, birbirinde çok farklı ideolojileri, gizli bir biraderlik bağıyla bağlanmış kişilerin savunduğu unutulmamalıdır. Bu, iki farklı açıdan değerlendirilebilir; ya masonluk bu kişiler için çok önemli bir şey değildir ve mason olmaları birbirlerine taban tabana zıt ideolojiler geliştirmelerine engel olmamıştır. Ya da bu kişiler için masonluk her şeyden önemlidir ve savundukları ideolojiler ne denli zıt olursa olsun, gerçekte ortak bir amaç olan sekülerizm’e hizmet edebilmek için yekvücut olmuşlardır.
İnsanı akli, yani rasyonel bir varlık gören, çağdaş politikanın, tüm din-dışı düşüncelerin ve seküler psikolojinin atası ünlü filozof Aristo, aklı, gerçekte sayfalarında hiçbir şeyin yazılı olmadığı boş bir kitap, duymayan insanın hiçbir şeyi bilemeyeceği ve anlayamayacağını, herkesin canı isteyince düşünülebileceğini, duyabilmek için duyulan nesnenin var olmasının gerektiğini, ölümün de kişinin isteğiyle gerçekleşebileceğini savunmuştu. Ne var ki Aristo, tüm bu hezeyansal felsefe ve teorilerine rağmen, Kral İskender’in korumasında saltanat sürdüğü saraydan, İskender’in ölümüyle din düşmanı gerekçesiyle öldürüleceği korkusuyla kaçarak bir adaya sığınıp, herkes gibi düşleri ve felsefesinin dışında bir hayata tutsak olmuş ve yine de öldürülmekten kurtulamamıştı. Madem ölüm, kişinin isteğiyle gerçekleşiyorsa, neden öldürülmekten kaçarak tutsak bir hayat yaşadı ve ölümüne mani olamamıştı?
Pozitivizmin bayraktarı olan ünlü bilim adamı Archimedes de, basit bir ayna ve güneşle Roma donanmalarını yakarak, Romalıları hezimete uğratabilirken, sıradan bir askerin kafasını uçurmasını neden engelleyememişti? Rasyonel bir varlık olduğu iddia edilen “tanrı akıl” ve “Özgür İrade”, neden ileriyi göremeyerek, sahiplerinin ölümlerine mani olamıyor ve tedbir almaları için uyarmıyor ya da tedbirlere rağmen püskürtemiyorlar?
Unutulmamalıdır ki kentlerin ve insanların çok süslenmelerindeki amacı, tıpkı teoriler gibi gerçekleri gizlemek istemelerindendir.
19. yüzyılda daha da politize olan masonluk, Fransız Devrimiyle fışkıran dini-dışı ideolojileri genişleterek; liberalizm, sosyalizm, ulusçuluk ve çıkarcı ırkçılığı geliştirdi, böylece monarşilerin yıkılmasıyla doğan boşlukları ideolojik temelde doldurdu. Birbirinde farklı olan bu ideolojilerin kuramcılarının neredeyse hepsi masondu.
Örneğin; ulusçuluğun en önemli kuramcılarından İtalyan filozof ve siyasetçi Giuseppe Mazzini, anarşist sosyalizmin kurucusu Fransız düşünür Pierre-Joseph Proudhon ve ünlü komünist Rus düşünür Mihail Bakunin’e kadar birçok mason teorisyen, çok yönlü masonik felsefenin ortak noktasında buluşmuşlardır. Amaç; Müslüman milletin yaşadığı Türkiye’deki ya da Avrupa’da yaşayan Hıristiyan dinlerin siyasal ve toplumsal hayattan çıkarılması, seküler din-dışı düzenlerin egemen olmasıdır.
Dinin, sürekli yaratılış amacını hatırlatarak, geçici dünyaya önem vermemesinin üzerinde durması seküler düşünceyi zor durumda bırakmakta, böylece insanların yaratılış amaçlarını tamamen unutarak, hatta reddederek, Yaratıcı Allah'ı tanımamalarına en köklü çözümü, bilime dayandırılan “Evrim Teorisi” ile bulmaya çalıştılar. Sonuç; Allah’ın otoritesi değil, Yahudi-masonik ittifakının ortaya koyduğu otoritenin kabul edilmesiydi…
Evrim teorisinin başlıca savunucuları mason locaları olup, dünyanın dört bir tarafına resmi ideolojinin “olmazsa olmaz” bir parçası haline getirerek, sanki gerçekmişçesine, devlet, medya ve üniversiteler kanalıyla toplumlara kabul ettirebilmişlerdir.
Özellikle Atatürk ve laik çevrelerin sıkça dile getirip, inananları etkilemeye çalıştıkları sözde aydınlanma propagandasını masonlar şöyle telkin etmektedirler: "Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev; olumlu (pozitif) bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun Evrim'de en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek, bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir."
Evrim teorisini şeytani bir kurnazlıkla müminlere inandırarak, dönüşümlerini sağlayan Yahudi-mason ittifakı, 19. yüzyıl içinde ürettiği ideolojilerden biri olan liberalizm ile ilahi kıstasları tanımadan, dolayısıyla Evrim'e dayalı olarak kurulan bir sistemi allayıp pullayarak, hem Allah’a inanan hem de liberal olan ya ahmak ya da münafık gazeteci ve politikacılarca gerçek amaç saptırılmaya çalışılmakta, dolayısıyla asıl hedef örtülmektedir. Onun için liberallikle liberalizmi ısrarla birbirinden ayrı tutmaya çırpınarak, masum bir kalkınma gibi empoze etmeye uğraşırlar.
Kadersel yazgıyı değiştirememe ve yönetememe iradesizlikleri, gizemsel birlik ve gizli dernekler aracılığıyla hükümetleri, yargıyı ve üniversiteleri hegemonyaları altına alarak, görünmez bir biçimde yönetmeye çalışan bir itici güçle toplumları etkilemekte, zıt düşünce ve ideolojileri aynı merkezde birleştirip, “bilim, özgürlük ve aydınlık” manipülasyonuyla Allah’ın adına dahi tahammül edememektedirler.
Sözde düşünen ve muhakeme yetisi olduğu iddia edilen insanoğlu aslında öyle aptaldır ki, önüne konanı sorgulamadan ve amacını irdelemeden derhal sahiplenmekte, sekülerizm, yani din-dışılık temelinde oluşturulan liberalizm, sosyalizm, kapitalizm ve ulusçuluk gibi birçok yapay ideolojileri düzenlerinin tartışılmaz anahtarı yapabilmektedirler. Yahudi-mason ittifakının iktidarda kalabilmesinin sırrı, düzenlerin seküler kalmasında yatar. Onun için “biraderlik bağı” öylesi bir halkadır ki, üyelerin sol ya da sağ kanatta olmaları hiçbir önem arz etmemektedir.
Dinin devletten, siyasetten ve kamuoyundan dışlanabilmesi için dayatılan seküler sistem, görünürde birbirinden değişik gruplara ayrılmış iseler de, gerçekte yeryüzündeki tüm iktidarları şeytani bir sinsilikte yönetmeye çalışan bir güçtür. Bu sebeple masonların farklı ideolojilerin önderliğini yapmaları, birbirine aykırı politik hareketlere lider olmalarının sebebi de, işte bu hedeftir…
Dini otoriteyi ortadan kaldırarak, din-dışı ideolojilerin doğuşuna zemin hazırlayan Yahudi-mason ittifakı; toplum düşünce ve kültürüne göre kabul edilebilir ideolojiler doğurarak, bu ideolojileri kendi hedefleri doğrultusunda “bilim ve çağdaşlık” adıyla ustalıkla kullanmışlardır.
Liberalizm’in kurucusu İngiliz filozof ve politikacı John Locke da mason ve Gül-Haç’tır. John Locke, Aristo gibi insan zihninde doğuştan gelen hiçbir bilginin olmadığını ve doğuştan boş bir levha olarak doğduğunu öne sürer. Liberal kapitalizmi, siyasi liberalizm’den farklı göstermeye çalışan özellikle Müslüman kimlikli illegal masonlar, her iki kavramında aynı masonik hedef doğrultusunda bir dinamo olduğunu reddetseler de çabaları boşunadır.
Liberalizmin taşıdığı masonik etki, Yahudi kanadı için çok özel bir anlamı bulunmaktadır. Çünkü liberalizm, Yahudilere politik eşitlik sağlanmasının en önemli nedenidir. Dikkat edilirse liberalliği savunanların tamamı Yahudi hakları konusunda mücadele ederler. 19. yüzyıla kadar Avrupa devletlerinin çoğunda, Yahudilerin politik yönde yükselebilmelerine engel yasalar bulunuyordu. Bu yasalar nedeniyle, Yahudi önde gelenlerinin politik mekanizmaları doğrudan yönetebilmeleri de mümkün değildi. Liberalizmin getirdiği eşitlik prensibi, Yahudilerin bu engeli aşmasına yaradı. Fransız Devrimi'nin ardından Avrupa'da başlayan liberalleşme, güya insan haklarını da ön plana çıkaran bir dönemi başlattı. Böylece Avrupa ülkeleri, Yahudiler üzerindeki tüm kanuni sınırlamaları kaldırdılar. "Yahudi Reformu" denen ve Yahudilerin kendi yaşam tarzlarını koruyarak, yerli halkın arasına karışmalarını öngören akım, liberalizmle başladı ve yayılarak siyasi diktatörlüğe uzandı.
Vahyin buyruğu doğrultusunda Yahudilere politik özgürlük tanınmasının büyük bir tehlike olduğu, liberalizmle beraber özgürlüğe kavuşmalarıyla ortaya çıktı ve "dünyaya egemen olma" hayallerinin sembolü olan “Mesih'in ilk ışıkları” olarak yorumlayarak, kendilerine tanrısal bir misyon yükleyip, yeryüzüne egemen oldukları düşüncelerinin neticesi, fitneleriyle dünyayı karıştırmaya ve birbirine düşürmeye başladılar.
Kimi Avrupalı entellektüeller, lanetli Yahudilerin yüzyıllardır kapalı bir toplum halinde yaşamalarının nedeninin, onlara getirilen kısıtlamalar olduğunu düşünüyorlardı. Buna göre, eğer Yahudilere politik özgürlükleri verilip, tam bir "yurttaş" olarak kabul edilirlerse, onlar da kendilerini diğer milletlerden ayrı tutma hastalığını bırakıp, sözde "Yahudi sorunu" da kendiliğinden çözülecekti. Oysa Yahudi liderlerin, kendilerine bu tür bir hak tanınmasını "Mesihi dönemin ilk ışıkları" olarak yorumlamaları, hiç de diğer toplumlarla kaynaşma hevesinde ve samimiyetinde olmadıklarını ortaya koyuyordu. Onların bakışıyla Mesih, İsrail ulusunun egemenliğini diğer uluslara kabul ettirecek kişi olduğuna göre, onun gelişinin beklenmesi de bu egemenliğin beklenmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla Yahudilerin politik özgürlük kazanmalarına çalışan Yahudi önde gelenleri, bu fırsatı, Yahudilerin içinde bulundukları devlet yönetimlerini daha doğrudan etkilemeleri ve bu sayede Mesih Planı'nın ya da o dönemlerde yavaş yavaş duyulmaya başlayan modern ismiyle Siyonizm’in gerçekleşmesine katkıda bulunabilmek için masonlarla ittifak kurdular. Kendi dini önyargılarından asla taviz vermeyen ve vazgeçmeyen Yahudiler, neden Hıristiyan ve İslam devletlerinin dini kimliklerinden ve haklarından vazgeçmelerini talep ediyordu?
Yahudiler ve Yahudi önde gelenleri/Kabalacılar, amaçları diğer uluslarla kaynaşıp bir arada yaşamak değil, "dünyaya egemen olma" hayallerini gerçekleştirmek peşindeydiler. Liberalizmin içeriğini, bu hedefe uygun olarak kullandılar. Bu da başta Türkiye’deki liberaller olmak üzere, diğer Müslüman ve Hıristiyan kimlik taşıyan liberallere kapak olsun…
Masonluğun ve Yahudi geleneğinin liberal kapitalizmin gelişmesindeki büyük rolü son derece alenidir. Kapitalizmin Yahudi kültüründen kaynaklandığı zaten bilinen bir gerçektir. Masonluğun "burjuva örgütü" olduğu ve liberal kapitalizmle büyük bir uyum içinde bulunduğu da herkesçe bilinir. Ancak asıl ilginç olan, Yahudi-mason ittifakının sosyalizmin gelişiminde de büyük bir katkısının olmasıdır. Masonluk bir "burjuva örgütü" olmasına ve çoğu sosyalistin kabul etmek istememesine rağmen, sosyalizmin doğma ve gelişmesinde büyük rol sahibidir. Ayrıca, sosyalizm, aynı kapitalizm gibi Yahudi geleneğinden etkilenmiştir.
Fevkalade çelişki gibi görünen şeytani bu oyun, gerçekte Yahudi-mason ittifakının kurmuş olduğu “Küresel Düzen”'in yapısı hakkında çok önemli kanıtlar ortaya koymaktadır. Düzen'in temel özelliği, seküler, yani din-dışı olmasıdır. Söz konusu şeytani ittifak, ancak seküler devletlere hâkim olabilir. Ancak toplumları, modernizmin nimetlerini yem olarak kullanarak, kendisine itaatkâr kılmaya çalışır. Bu nedenle Düzen'in ayakta kalması, her şart ve koşulda sekülerizmin yaşatılmasına bağlıdır. Dolayısıyla ittifak, Düzen'e karşı oluşacak her türlü muhalefeti bu seküler çizgi içinde ya tutmayı hedefler ya da ideolojisine bağlı “kardeş” yargı ve silahlı güçleri kışkırtarak tahrip eder. Tıpkı Türkiye’deki gibi!
Yahudi-mason ittifakının dine karşı duyduğu "patolojik nefret”, sanırım Müslüman Türkiye Halkı’nın yıllardır nasıl şeytani bir aldatmacayla karşı karşıya olduğunu aydınlatabilecek açıklıktadır.
Yahudiler, sadece seküler düşüncelerle insanları etkilemiyor, bizzat kendi dinlerine de hoşgörüyle bakılmasını ve ibadet yapılmasını teşvik edebiliyorlar. Şüphesiz her hangi birinin dinine ve inancına zerrecik müdahale, İslam’ın da yasak kıldığı bir eylemdir. Ancak Müslüman Türk Silahlı Kuvvetlerinin başındaki Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, eğer Yahudilerin kutsal ibadet yeri olan “Ağlama Duvarı”’n da dua ederek ayin çıkarabiliyorsa, işte buna sessiz kalınamaz. Çünkü onun, cenaze törenlerinin dışında Müslümanların mabedi olan bir camii de secde veya dua ederken tek bir görüntüsü ve duyumu bulunmamaktadır.
İslam inancına bağlı ibadet “irtica”, Yahudi inancına bağlı ibadet mi “modern”lik?
“Allah nezdinde hak din İslam'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur.” Âl-i İmrân 19
“Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Âl-i İmrân 85
5 Aralık 2009 Cumartesi
İster darbe, ister katliam; her şey hakkınız…
Anıtkabir tapınak şövalyelerinin hükmettiği bir ülkede cumhurbaşkanlığı, meclis, hükümet ve partilerin kuklasal varlıkları çok can acıtsa ve sabır duvarlarını yıkıp geçse de; millet olarak ancak layık olduğumuzla idare edileceğimize şüphe olmadığı, YAŞ kararlarıyla bir kez daha ispatlanmıştır.
Aylardır ülkeyi çalkalayan ”irtica” planlarıyla hükümete ve Müslüman halka savaş açıp her türlü terörist eylemi meşru sayan tapınak şövalyelerinin hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak meydan okuyuşları, sözde TSK’nın temel yapısını ve disiplinini bozacak şekilde irticai tutum ve davranışları gerekçesiyle iki subayını ihraç edebilmesi, benim gibi gerçeği görmezlikten gelmek isteyen ahmaklara verilen okkalı bir cevaptır…
Terör örgütü kurmak, toplu kıyımlar gerçekleştirmek, cinayetler, suikastlar, komplolar, provokasyonlar ve akla gelebilecek her türlü organize suçu işleyen ve halkı isyana teşvik eden subaylar, özellikle tutuklu subaylar değil de, Yaratıcı’ya, vahye ve Peygambere tutkulu vatansever subayların ordudan atılabilmeleri, aslında hiçbir yoruma gerek bırakmayan putperest bir totalitarizmi ortaya koymaktadır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında alınan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayladığı vicdanları doğrayan karar; körleri, sağırları ve duyarsızları uyandırmaya yetmiyor ise, daha beterini hak ettikleri muhakkaktır.
Meydanlarda ve ekranlarda hukuk ve adalet, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi ve bağımsızlık adına ahkâm kesen Başbakan ve Cumhurbaşkanı; neden Askeri Şura’da hesap soramıyor ve onların emri doğrultusunda alınan kararlara sessiz kalıp, onaylayabiliyorlar?
Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı Askeri Şura’da alınan kararlara izin verip de, “istemem ama yan cebime koy” misali sonradan koyduğu şerh parafları ne anlam ifade ediyor ve bugüne kadar bir yaptırımı olmuş mu?
Bu millet aşağılanmayı ve aldatılmayı hak ediyor olmalı ki, umutla seçtikleri oyuncular tapınak şövalyeleri diktasında kukla varlıklarını sürdürebilmekte ve rutin işlerden sorumlu yükümlülüklerini yerine getirebilme gururuyla böbürlenebilmektedirler.
Genelkurmay’daki ihanetsel entrikaları deşifre eden ihbarcı subaylara mesajım odur ki; hukukun, adaletin ve bağımsız bir yargının olmadığı, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere meclisin ve hükümetin o şikâyet ettikleri Genelkurmay diktasında görev yaptıkları gerçeğiyle muhakeme ederek, hukuksal ve adaletsel duyarlılıklarını gözden geçirmeleridir.
Yalan ve ihanet üzerine inşa edilmiş bir yapıda; hak, hukuk, adalet, siyaset, dürüstlük ve onurlu bir erdemlik var olmaz…
Aylardır ülkeyi çalkalayan ”irtica” planlarıyla hükümete ve Müslüman halka savaş açıp her türlü terörist eylemi meşru sayan tapınak şövalyelerinin hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak meydan okuyuşları, sözde TSK’nın temel yapısını ve disiplinini bozacak şekilde irticai tutum ve davranışları gerekçesiyle iki subayını ihraç edebilmesi, benim gibi gerçeği görmezlikten gelmek isteyen ahmaklara verilen okkalı bir cevaptır…
Terör örgütü kurmak, toplu kıyımlar gerçekleştirmek, cinayetler, suikastlar, komplolar, provokasyonlar ve akla gelebilecek her türlü organize suçu işleyen ve halkı isyana teşvik eden subaylar, özellikle tutuklu subaylar değil de, Yaratıcı’ya, vahye ve Peygambere tutkulu vatansever subayların ordudan atılabilmeleri, aslında hiçbir yoruma gerek bırakmayan putperest bir totalitarizmi ortaya koymaktadır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında alınan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayladığı vicdanları doğrayan karar; körleri, sağırları ve duyarsızları uyandırmaya yetmiyor ise, daha beterini hak ettikleri muhakkaktır.
Meydanlarda ve ekranlarda hukuk ve adalet, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi ve bağımsızlık adına ahkâm kesen Başbakan ve Cumhurbaşkanı; neden Askeri Şura’da hesap soramıyor ve onların emri doğrultusunda alınan kararlara sessiz kalıp, onaylayabiliyorlar?
Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı Askeri Şura’da alınan kararlara izin verip de, “istemem ama yan cebime koy” misali sonradan koyduğu şerh parafları ne anlam ifade ediyor ve bugüne kadar bir yaptırımı olmuş mu?
Bu millet aşağılanmayı ve aldatılmayı hak ediyor olmalı ki, umutla seçtikleri oyuncular tapınak şövalyeleri diktasında kukla varlıklarını sürdürebilmekte ve rutin işlerden sorumlu yükümlülüklerini yerine getirebilme gururuyla böbürlenebilmektedirler.
Genelkurmay’daki ihanetsel entrikaları deşifre eden ihbarcı subaylara mesajım odur ki; hukukun, adaletin ve bağımsız bir yargının olmadığı, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere meclisin ve hükümetin o şikâyet ettikleri Genelkurmay diktasında görev yaptıkları gerçeğiyle muhakeme ederek, hukuksal ve adaletsel duyarlılıklarını gözden geçirmeleridir.
Yalan ve ihanet üzerine inşa edilmiş bir yapıda; hak, hukuk, adalet, siyaset, dürüstlük ve onurlu bir erdemlik var olmaz…
2 Aralık 2009 Çarşamba
Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar…
İsviçre'deki ''minare'' referandumuyla ilgili davul misali gürlemeler, şovdan ibaret hiçbir değeri ve yaptırımı olmayan sirksel gösterilerdir. Sözde Müslüman ülkelerin, Hıristiyan ve Yahudi egemenliğinde dinler arası diyalogu ve medeniyetler arası ittifakı geliştirip pekiştirme taraftarı olan dini cemaat ve hükümetler; İsviçre’nin referandumundan duydukları elem rahatsızlıklarının altında camilerin minarelerden yoksun bırakılması veya ezan okunması değil, gizli amaçlı hedeflerine ulaşamama endişesi yatmaktadır.
Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.
Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.
Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?
Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.
Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?
Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.
Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…
İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?
Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.
Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…
Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…
Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.
Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?
Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…
Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…
Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?
“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda
Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.
Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.
Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?
Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.
Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?
Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.
Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…
İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?
Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.
Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…
Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…
Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.
Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?
Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…
Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…
Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?
“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda
Etiketler:
AB,
ABD,
batı,
cami,
CHP milletvekilleri,
ezan,
Haçlılar,
irtica,
İsviçre,
laiklik,
minare,
Müslüman Türkiye,
Müslümanlar,
özgürlük,
referandum,
temel insan hakları,
vahiy
5 Kasım 2009 Perşembe
Artık hiçbir suçlu yargılanamaz…
Rütbe, mevkii ve makam’a göre yargının işlediği Türkiye; monarşi ve derebeylikte dahi örneği olmayan bir haksızlığı ve adaletsizliği sergileyerek, suçu azmettirip meşrulaştıracak iğrenç bir politikayla insanlık onur ve şerefi doğranmaktadır.
Ya Başbakan ya da Genelkurmay Başkanı derhal istifa etmeli, kaoslaştırdıkları güven bunalımından ve adaleti lağvetmelerinden yargılanmalıdırlar…
Ergenekon Terör Örgütü elebaşlarından Albay Hasan Atilla Uğur’un 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki ifadesi; halk düşmanı yapılanmaların, isyan ve bölücülüğün arkasındaki gücün Genelkurmay olduğu gerçeğini tartışmasız bir itirafla ortaya koymuştur.
İç Hizmet Kanunu hükümlerine göre emirlere ve amirlerine mutlak itaat ederek, görev yaptığını savunan Alb. Uğur; "Emirsiz hiçbir faaliyet içinde bulunmadım. Bu davaya dâhil edilmemin sebebi, 2003 ve 2004 yıllarında Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı'nda görev yapmış olmamdır. Verilen emirlerin amacı ve niyeti ast tarafından komutana sorulamaz. Sadece komutanlarımdan aldığım emirleri yerine getirdim ve hiçbir emrin dışına çıkmadım." Emir komuta zincirinde aksi bir davranış mümkün mü?
Genelkurmay’ın mecburen kalkan edindiği Alb. Dursun Çiçek ve emrindeki askerlerde, tıpkı Alb. Hasan Atilla Uğur gibi üstlerinin emirlerine itaat ederek, ihanetsel planı hazırlamış, bundan dolayı koruma altına alınarak hukuka ve millete meydan okunmaktadır. Genelkurmay’ın darbe yapıp kendilerini tutuklayarak saltanatlarına son verir endişesi, hükümeti ve meclisi paçavraya çevirmekte, milleti de eşit bir suça teşvik etmektedir.
Eğer Org. Başbuğ ve diğer üst düzey generallerin bilgisi olmasaydı, halkı ve adaleti karşılarına almaya cesaret edebilirler miydi?
Kimliği meçhul onurlu subayın itirafları ve kamuoyunu aydınlatan açıklamaları, hala Genelkurmay Başkanını ve ihanetin içinde olan komutanları görevden almaya yeterli değil ise; Cumhurbaşkanı, meclis, başbakan ve hükümet, neyin müzakeresini ve tartışmasını yapıp; hukuk, adalet, güven ve aydınlık ahkâmı kesiyorlar?
Bundan böyle hiçbir suçlu yargı önüne çıkarılamaz ve mahkûm edilemez. Şayet Genelkurmay üyelerinin hukuk karşısında yargılanamaz, dokunulamaz ve korunabilir ayrıcalıkları var ise; eşitlik hukuk ilkesi gereği milletin suçlu üyeleri de bundan böyle yargı önüne çıkarılamaz ve mahkûm edilemez.
Politik pazarlıklar ve çıkarlar uğruna Türkiye’yi suç cehennemine çevirenlerin cirit attığı bir felaketi yaşıyor ve çok daha beterini yaşayacağımızdan hazırlıklı olunmasını öğütlüyorum.
Medyanın ve sivil örgütlerin cılız tavrı, favkalade hayati önem taşıyan adaletin yerini bulması yönünde yeterli değildir.
Adaletin küçüldüğü ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır.
Ya Başbakan ya da Genelkurmay Başkanı derhal istifa etmeli, kaoslaştırdıkları güven bunalımından ve adaleti lağvetmelerinden yargılanmalıdırlar…
Ergenekon Terör Örgütü elebaşlarından Albay Hasan Atilla Uğur’un 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki ifadesi; halk düşmanı yapılanmaların, isyan ve bölücülüğün arkasındaki gücün Genelkurmay olduğu gerçeğini tartışmasız bir itirafla ortaya koymuştur.
İç Hizmet Kanunu hükümlerine göre emirlere ve amirlerine mutlak itaat ederek, görev yaptığını savunan Alb. Uğur; "Emirsiz hiçbir faaliyet içinde bulunmadım. Bu davaya dâhil edilmemin sebebi, 2003 ve 2004 yıllarında Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı'nda görev yapmış olmamdır. Verilen emirlerin amacı ve niyeti ast tarafından komutana sorulamaz. Sadece komutanlarımdan aldığım emirleri yerine getirdim ve hiçbir emrin dışına çıkmadım." Emir komuta zincirinde aksi bir davranış mümkün mü?
Genelkurmay’ın mecburen kalkan edindiği Alb. Dursun Çiçek ve emrindeki askerlerde, tıpkı Alb. Hasan Atilla Uğur gibi üstlerinin emirlerine itaat ederek, ihanetsel planı hazırlamış, bundan dolayı koruma altına alınarak hukuka ve millete meydan okunmaktadır. Genelkurmay’ın darbe yapıp kendilerini tutuklayarak saltanatlarına son verir endişesi, hükümeti ve meclisi paçavraya çevirmekte, milleti de eşit bir suça teşvik etmektedir.
Eğer Org. Başbuğ ve diğer üst düzey generallerin bilgisi olmasaydı, halkı ve adaleti karşılarına almaya cesaret edebilirler miydi?
Kimliği meçhul onurlu subayın itirafları ve kamuoyunu aydınlatan açıklamaları, hala Genelkurmay Başkanını ve ihanetin içinde olan komutanları görevden almaya yeterli değil ise; Cumhurbaşkanı, meclis, başbakan ve hükümet, neyin müzakeresini ve tartışmasını yapıp; hukuk, adalet, güven ve aydınlık ahkâmı kesiyorlar?
Bundan böyle hiçbir suçlu yargı önüne çıkarılamaz ve mahkûm edilemez. Şayet Genelkurmay üyelerinin hukuk karşısında yargılanamaz, dokunulamaz ve korunabilir ayrıcalıkları var ise; eşitlik hukuk ilkesi gereği milletin suçlu üyeleri de bundan böyle yargı önüne çıkarılamaz ve mahkûm edilemez.
Politik pazarlıklar ve çıkarlar uğruna Türkiye’yi suç cehennemine çevirenlerin cirit attığı bir felaketi yaşıyor ve çok daha beterini yaşayacağımızdan hazırlıklı olunmasını öğütlüyorum.
Medyanın ve sivil örgütlerin cılız tavrı, favkalade hayati önem taşıyan adaletin yerini bulması yönünde yeterli değildir.
Adaletin küçüldüğü ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır.
Etiketler:
adalet,
Başbakan,
cehennem,
cumhurbaşkanı,
darbe,
felaket,
Genelkurmay,
Genelkurmay Başkanı,
hukuk,
hükümet,
iktidar,
irtica,
meclis,
Org.Başbuğ,
poltika,
suç,
suçlu
Ne darbe, ne de hazım…
T.C.kurulduğundan itibaren devlete ve millete hükmeden “Atatürk Şövalyeleri”; öyle hukuk devleti, demokrasi, özgürlük v.s gibi söylemlerle iktidarını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez, hele Müslüman kimlikli bir meclis çoğunluğunun ve seçtiği hükümetin boyunduruğu altına hiç girmez. Ya savaşırlar, ya da ölürler… Onlar için anayasa, kanun ve hukuk tamamen faraziyedir, ancak onların Kemalist düşünceleri, egemenliği ve iktidarı temelinde oluşturulan yasalar ve esaretlerine boyun eğmeye devam eden oyuncak bir meclis ve hükümet anlam ifade eder.
Artık fiziki bir darbenin olmayacağı ama soğuk savaşın devam edeceği tartışılmaz bir gerçek ise de, hayalperest hükümet, lâkayt millet ve sözde demokrasi yanlıları içi boş ve hiçbir yaptırımı olmayan çırpınışlarıyla silahlı Atatürk Şövalyelerine geri adım attırabileceklerini, meclisi ve hükümeti iktidara taşıyabileceklerini sanıyorlar ise, devletin temelinin nasıl atılıp inşa edildiğini görmemezlikten geldiklerinden büyük bir yanılgı içindedirler.
Atatürk Şövalyeleri, organize oldukları “Genelkurmay diktatörlüğü” altında meydan okumakta, aleyhlerinde ki hiçbir delil onları etkilememektedir. Sinsice sürdürdükleri iktidarlarının deşifre olmaları kendilerini rahatsız edip, yasa dışı düşünce ve eylemleri toplumun dikkatini çekse de, “devletin ve milletin sahibi biziz” mantığı ve TSK’ni yönetme hassasiyeti kendilerine mutlak bir dokunulmazlık sağlamakta; muvazzaf sıradan bir subayın sivil yargıdaki ifadesi ya da hapsedilebilmesi başarı sayılabiliyor ise, iktidarı ele geçirmenin imkânsızlığı da anlaşılıyor demektir.
Genelkurmay’ın başkaldırısıyla ilgili kopartılan fırtına, ancak günü geçiştirme ve şovdan başka bir şey değildir. 85 yıldır süregelen, başta CHP olmak üzere AP, DYP, DSP, RP, MHP ve bilumum diğer partilerin kayıtsız teslimiyetleriyle zaten millet aldatılmış ve şövalyelere diktasal özgürlük sağlanmamış mıydı? Demokrasi manipülasyonlarıyla başa gelen kukla hükümetler, Genelkurmay’ın taşeronları olmadı mı? İrticanın PKK’dan daha vahşi amansız bir düşman olduğu devlet politikasıyla legalleşmedi mi? Öyleyse bu gösteri niye? Eğer meclis ve hükümet, milletin iktidarından yana samimi ve kararlı bir tavır içindeyse; önce Genelkurmay Başkanlığını Milli Savunma Bakanlığına bağlamalı; sürekli türeyen bölücü Kemalist düşüncenin askeri okullardan çıkarılması için adım atmalı; namaz kılan ve vahye inanan subaylar nasıl ordudan ihraç ediliyorsa, darbecileri de atarak yargıya teslim edebilecek güçlü bir irade ortaya koymalı ve anayasal haklarını cesaretle kullanmalıdırlar. Yoksa dayatılan kararlardaki muhalif şerleri ya da kapalı kapılar ardındaki gizli pazarlıklar ancak göz boyamadan ibaret olup, bölücücü, parçalayıcı ve yıkıcı sorunu kökten çözmeye yönelik değildir.
Dursun Çiçek gibi birkaç piyonun üzerinde durularak ki onu da başaramıyorlar, diktatörlüğün hakkından gelineceği gibi bir yaklaşımla feryat figan koparmak, politik bir şov, oyun ve aldatmadır.
Eğer bir emniyet müdürü, çeteye bilgi aktardığı gerekçesiyle görevinden el çektirilip yargıca hapse atılabiliyor ise; neden bir subay’a dokunulamıyor?
Bu milletin kurtuluşu ve bağımsızlığı; Genelkurmay ile TSK’nin farklı değerler ve kuvvetler olduğu vurgulayabilecek, TSK’ni sömürerek, gücünü acze uğratan ve itibarını lekeleyen Genelkurmay güdümündeki Atatürk Şövalyelerinin cesaretlerini kırabilecek güçlü ve gerektiğinde ölümü göze alabilecek cesur bir başbakanın ve hükümetin onurlu duruşuyla mümkündür. Bunun yanı sıra halkını ve oylarını amansız şövalyelere peşkeş çekmeyen muhalefete ve 70 milyonluk TSK üyelerine de ihtiyaç vardır. Ancak fitnenin, yalanın, pazarlıkların ve düşmanlığın kol gezdiği konjonktür de bu bir hayal…
Başbakan Erdoğan, halkından aldığı desteğinin gereğini yaparak, söz konusu “ihanet belgesi” ile ilgili birkaç subayla ilgilenerek gösterinin trajikomik bir parçası olacağına; planın içinde yer aldığı aşikâr olan ve suçluları kayıran Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’u ya derhal görevinden alarak yargıya teslim etmeli ya da emekliye sevk etmeliydi. Anayasal yetkisi olduğu halde cesaret edemiyor ise; varlığının anlamı nedir?
Başbakan Erdoğan’ın en korkunç stratejik hatası ve zor durumda kalmasının sebebi ise, alttan alta bileylenen, halkın önünde küçük düşmesini sağlayarak devrilmesi için akıl almaz entrikalar içinde bulunan Genelkurmay’a güvenmesidir. “Açılım” ile ilgili ilk beyanatı veren ve hükümeti teşvik eden Genelkurmay, ani bir dönüşle rahatsızlığını dile getirip, hükümete karşı şehit yakınlarını ve taraftar medyayı organize ederek ağıtlar yaktırmış, böylece hükümete geri adım attırmak suretiyle kararsızlığa itip acze düşürmüştür.
Soğuk savaş öyle şiddetli sürüyor ki ne ABD, ne de Batının güvence ve desteği yeterli olmayacak, Atatürk Şövalyelerinin iktidarları; kanunlarla, yargıyla ve uzlaşmalarla asla son bulmayacaktır.
Her türlü gelişmeler Genelkurmay aleyhine olmasına rağmen, cumhurbaşkanının, meclisin, hükümeti ve anayasanın elinden hiçbir şey gelmemekte; tek başına cesaret edenler ya görevlerinden alınıp süründürülmekte, ya öldürülmekte, ya da menfur pazarlıklarla örtbas edilmektedir.
Neden korkuyorlar? Sonsuza kadar yaşayacaklarını mı sanıyorlar? Her an gelebilen ölüm; sarp ve sağlam kalelerde, etraflarını çevreledikleri ordularının ortasında, rahat ve emniyetli yataklarında dahi kendilerini fethetmiyor mu?
Bugüne kadar hangi korkağın bir keşfi, başarısı, ilmi, zaferi ve kahramanlığı iktidar olabilmiştir? Lideri lider, kâşifi kâşif, kahramanı da kahraman yapan cesaret, kararlılık ve inançtır. Bu fazilete sahip kimseler dünyaya hükmetmiş, buluşlar gerçekleştirmiş ve lâyık oldukları yüceliğe ulaşmışlardır.
Bu liderler, başarılarını, zaferlerini ve kahramanlıklarını günümüz sahtekârları gibi yalanla, taklitçilikle, korkaklıkla, işbirlikçilikle ve ihanetlerle değil, vücutlarına saplanan oklarla, süngülerle, kılıç darbeleriyle, mermilerle acı çekerek, işkenceler görerek, felâketler yaşayarak, ölümü, zindanı veya idamı şeref addederek cesaretle elde etmişlerdir. Kaçmamışlar kovalamışlar, satmamışlar fethetmişler, korkmamışlar savaşmışlar, susmamışlar haykırmışlar, sömürmemişler yardım etmişler, karşılarındakinin gücü ve sayısına yılmayıp, hak ve adalet adına dimdik durmuşlardır.
Hayatta öyle değerler vardır ki her neye mal olursa olsun asla dokunulmamalıdır. Cesur olmayan bir insan, ne deha ne bilge ne kahraman ne de lider olabilir. Her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış siyasi liderleri olmayan toplumlar; bölünmeye, hor ve hakir kalmaya, zillet içinde yaşamaya ve de yenilmeye mahkûmdurlar…
"Yenileceğinden korkan, daima yenilir." Sultan Yıldırım Beyazıd
Sonu aleni olan heyecanlı filmi izlemeye devam edelim…
"Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde." Goethe
Artık fiziki bir darbenin olmayacağı ama soğuk savaşın devam edeceği tartışılmaz bir gerçek ise de, hayalperest hükümet, lâkayt millet ve sözde demokrasi yanlıları içi boş ve hiçbir yaptırımı olmayan çırpınışlarıyla silahlı Atatürk Şövalyelerine geri adım attırabileceklerini, meclisi ve hükümeti iktidara taşıyabileceklerini sanıyorlar ise, devletin temelinin nasıl atılıp inşa edildiğini görmemezlikten geldiklerinden büyük bir yanılgı içindedirler.
Atatürk Şövalyeleri, organize oldukları “Genelkurmay diktatörlüğü” altında meydan okumakta, aleyhlerinde ki hiçbir delil onları etkilememektedir. Sinsice sürdürdükleri iktidarlarının deşifre olmaları kendilerini rahatsız edip, yasa dışı düşünce ve eylemleri toplumun dikkatini çekse de, “devletin ve milletin sahibi biziz” mantığı ve TSK’ni yönetme hassasiyeti kendilerine mutlak bir dokunulmazlık sağlamakta; muvazzaf sıradan bir subayın sivil yargıdaki ifadesi ya da hapsedilebilmesi başarı sayılabiliyor ise, iktidarı ele geçirmenin imkânsızlığı da anlaşılıyor demektir.
Genelkurmay’ın başkaldırısıyla ilgili kopartılan fırtına, ancak günü geçiştirme ve şovdan başka bir şey değildir. 85 yıldır süregelen, başta CHP olmak üzere AP, DYP, DSP, RP, MHP ve bilumum diğer partilerin kayıtsız teslimiyetleriyle zaten millet aldatılmış ve şövalyelere diktasal özgürlük sağlanmamış mıydı? Demokrasi manipülasyonlarıyla başa gelen kukla hükümetler, Genelkurmay’ın taşeronları olmadı mı? İrticanın PKK’dan daha vahşi amansız bir düşman olduğu devlet politikasıyla legalleşmedi mi? Öyleyse bu gösteri niye? Eğer meclis ve hükümet, milletin iktidarından yana samimi ve kararlı bir tavır içindeyse; önce Genelkurmay Başkanlığını Milli Savunma Bakanlığına bağlamalı; sürekli türeyen bölücü Kemalist düşüncenin askeri okullardan çıkarılması için adım atmalı; namaz kılan ve vahye inanan subaylar nasıl ordudan ihraç ediliyorsa, darbecileri de atarak yargıya teslim edebilecek güçlü bir irade ortaya koymalı ve anayasal haklarını cesaretle kullanmalıdırlar. Yoksa dayatılan kararlardaki muhalif şerleri ya da kapalı kapılar ardındaki gizli pazarlıklar ancak göz boyamadan ibaret olup, bölücücü, parçalayıcı ve yıkıcı sorunu kökten çözmeye yönelik değildir.
Dursun Çiçek gibi birkaç piyonun üzerinde durularak ki onu da başaramıyorlar, diktatörlüğün hakkından gelineceği gibi bir yaklaşımla feryat figan koparmak, politik bir şov, oyun ve aldatmadır.
Eğer bir emniyet müdürü, çeteye bilgi aktardığı gerekçesiyle görevinden el çektirilip yargıca hapse atılabiliyor ise; neden bir subay’a dokunulamıyor?
Bu milletin kurtuluşu ve bağımsızlığı; Genelkurmay ile TSK’nin farklı değerler ve kuvvetler olduğu vurgulayabilecek, TSK’ni sömürerek, gücünü acze uğratan ve itibarını lekeleyen Genelkurmay güdümündeki Atatürk Şövalyelerinin cesaretlerini kırabilecek güçlü ve gerektiğinde ölümü göze alabilecek cesur bir başbakanın ve hükümetin onurlu duruşuyla mümkündür. Bunun yanı sıra halkını ve oylarını amansız şövalyelere peşkeş çekmeyen muhalefete ve 70 milyonluk TSK üyelerine de ihtiyaç vardır. Ancak fitnenin, yalanın, pazarlıkların ve düşmanlığın kol gezdiği konjonktür de bu bir hayal…
Başbakan Erdoğan, halkından aldığı desteğinin gereğini yaparak, söz konusu “ihanet belgesi” ile ilgili birkaç subayla ilgilenerek gösterinin trajikomik bir parçası olacağına; planın içinde yer aldığı aşikâr olan ve suçluları kayıran Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’u ya derhal görevinden alarak yargıya teslim etmeli ya da emekliye sevk etmeliydi. Anayasal yetkisi olduğu halde cesaret edemiyor ise; varlığının anlamı nedir?
Başbakan Erdoğan’ın en korkunç stratejik hatası ve zor durumda kalmasının sebebi ise, alttan alta bileylenen, halkın önünde küçük düşmesini sağlayarak devrilmesi için akıl almaz entrikalar içinde bulunan Genelkurmay’a güvenmesidir. “Açılım” ile ilgili ilk beyanatı veren ve hükümeti teşvik eden Genelkurmay, ani bir dönüşle rahatsızlığını dile getirip, hükümete karşı şehit yakınlarını ve taraftar medyayı organize ederek ağıtlar yaktırmış, böylece hükümete geri adım attırmak suretiyle kararsızlığa itip acze düşürmüştür.
Soğuk savaş öyle şiddetli sürüyor ki ne ABD, ne de Batının güvence ve desteği yeterli olmayacak, Atatürk Şövalyelerinin iktidarları; kanunlarla, yargıyla ve uzlaşmalarla asla son bulmayacaktır.
Her türlü gelişmeler Genelkurmay aleyhine olmasına rağmen, cumhurbaşkanının, meclisin, hükümeti ve anayasanın elinden hiçbir şey gelmemekte; tek başına cesaret edenler ya görevlerinden alınıp süründürülmekte, ya öldürülmekte, ya da menfur pazarlıklarla örtbas edilmektedir.
Neden korkuyorlar? Sonsuza kadar yaşayacaklarını mı sanıyorlar? Her an gelebilen ölüm; sarp ve sağlam kalelerde, etraflarını çevreledikleri ordularının ortasında, rahat ve emniyetli yataklarında dahi kendilerini fethetmiyor mu?
Bugüne kadar hangi korkağın bir keşfi, başarısı, ilmi, zaferi ve kahramanlığı iktidar olabilmiştir? Lideri lider, kâşifi kâşif, kahramanı da kahraman yapan cesaret, kararlılık ve inançtır. Bu fazilete sahip kimseler dünyaya hükmetmiş, buluşlar gerçekleştirmiş ve lâyık oldukları yüceliğe ulaşmışlardır.
Bu liderler, başarılarını, zaferlerini ve kahramanlıklarını günümüz sahtekârları gibi yalanla, taklitçilikle, korkaklıkla, işbirlikçilikle ve ihanetlerle değil, vücutlarına saplanan oklarla, süngülerle, kılıç darbeleriyle, mermilerle acı çekerek, işkenceler görerek, felâketler yaşayarak, ölümü, zindanı veya idamı şeref addederek cesaretle elde etmişlerdir. Kaçmamışlar kovalamışlar, satmamışlar fethetmişler, korkmamışlar savaşmışlar, susmamışlar haykırmışlar, sömürmemişler yardım etmişler, karşılarındakinin gücü ve sayısına yılmayıp, hak ve adalet adına dimdik durmuşlardır.
Hayatta öyle değerler vardır ki her neye mal olursa olsun asla dokunulmamalıdır. Cesur olmayan bir insan, ne deha ne bilge ne kahraman ne de lider olabilir. Her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış siyasi liderleri olmayan toplumlar; bölünmeye, hor ve hakir kalmaya, zillet içinde yaşamaya ve de yenilmeye mahkûmdurlar…
"Yenileceğinden korkan, daima yenilir." Sultan Yıldırım Beyazıd
Sonu aleni olan heyecanlı filmi izlemeye devam edelim…
"Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde." Goethe
Etiketler:
açılım,
Atatürk şövalyeleri,
Başbakan Erdoğan,
chp,
darbe,
emniyet müdürü,
general,
irtica,
ordu komutanı,
Org.Başbuğ,
soğuk savaş,
şov,
TSK
30 Ekim 2009 Cuma
Devlet mi, tiyatro mu?
“Domuz gribi” şöhretli salgın, “devlet gribi” den daha tehlikeli, tahripkâr ve yok edici değildir. İnsanlar domuz gribinden duydukları endişe ve paniği devlet gribinde hissedebilselerdi, haksızlık ve adaletsizliklerin hüküm sürdüğü barbar bir dünya oluşmaz, çıkarcı ve diktacı politikacı ve bürokratları teşvikkâr fütursuz bir cesarete ulaştırmazdı.
İnsanoğlunu fiziki ve ruhi öldüren, sakat bırakan ve mahveden o kadar çok neden var ki, bir de domuz gribi olsa ne çıkar? Asıl kaygı duyulması gereken totaliter ve putperest devletlerin kendilerini var eden halklarını sömürmesi, aşağılaması, katletmesi ve acımasızca esaretleştirmeleridir. Adaletin, merhametin ve hakkın olmadığı bir düzende; domuz gribinden daha zararsız ne olabilir? Diğer hastalıklar ve felaketler gibi oda kaderce seçilmişlerin üzerinde etkisini gösterecek, kimi kurtulacak kimi de ölerek, asla engelleyemedikleri kaderi ve eceli tadacaklardır.
Eğer kafayı, bedeni ve ruhu çökerten öldürücü ve süründürücü hastalıkları Allah yaratıyor ise; Allah’tan başka sığınabilecek bir koruyucu ve kurtarıcı da yoktur. Onun için, “Allah’ıma dayandım güvendim, vekil ve destek olarak Allah bana yeter” samimi teslimiyet, başınıza gelebilecek tüm musibetleri geri teptirir. Ancak kafatasçı sakatatçılar, bu gerçeği saçma ve ilkel bulurlar ama ellerinden de hiçbir şey gelmez… Ayrıca hastalıktan ölmeyenleri yanlış teşhis ve tedaviden öldürenler de kendileridirler.
Bir tarafta Kemalist “Genelkurmay Cumhuriyeti”nin hüküm sürdüğü bir oligarşi, diğer tarafta ise adı, sözde “demokrasi” olan bir yönetimle tiyatro sergilenmekte, insanlarda yığın mantığıyla kimin daha güçlü ve üstün olduğu merak içinde izleyerek, fanatik taraftarlar misali şakşakçılıktan öte hiçbir şey yapmamakta ve risk yüklenmemektedirler. Sonuçta süregelen iktidar mücadelesindeki dalaş; akıbetini düşünmeyip sadece seyretmekle heyecanlanan halkı tarumar etmekte, dolayısıyla aynı tas aynı hamamın sahnelendiği tiyatro sahnesinde, değişen sadece oyuncu tellaklar olmaktadır. Kışkırtan ve bölen putperest Kemalist rejimin varlığı ise sürebilmektedir.
Eşit bir hak ve adaletin olmadığı öyle korkunç bir despotizmle idare ediliyoruz ki, toplumu kökten bitiren halk düşmanı organize gladio üyelerinin şövalyeleri; makam, rütbe ve etkinliklerine göre destek aldıkları kurumlarca kayrılarak, “hukuk devleti, masumiyet karinası ve yargısız infaz” gibi asla inanmadıkları erdemlikleri sıralayarak, affedilmez suçlarını örtbas edebilme hileleriyle şovlarını sürdürmekte, böylece asla uslanmaz ve pişmanlık duymaz azgın benlikleriyle acımasız emellerini devam ettirebilecek meşru yollar aramaktadırlar.
Kendilerini devlet ve milletin asıl yöneticileri ve sahibi olduklarını sanan hasta kafalar, kurdukları korku imparatorluğuyla dokunulmaz ve yargılanamaz güvencelerinden hukuk ve adalet çiğnenmekte, dolayısıyla onların dışında geri kalanın yargılaması, ne acıdır ki aynı ideoloji paylaşan bir kısım halk ve politikacıların ihanetleriyle meşrulaşabilmektedir.
T.C. kurulduğundan bugüne dek milleti, meclisi ve hükümetleri baskı ve tehditle yıldırarak ideolojileri doğrultusunda hükmeden Genelkurmay, yargı, YÖK ve işbirlikçi medya; bir bir deşifre olan hainlikleriyle öyle şamar yediler ki, artık kamuoyundan saklayamadıkları gerçeklerin ortaya dökülmesiyle ne yapacaklarını bilemez bir şaşkınlıkta akıl almaz demeçler verebilmektedirler.
Suçluları değil, delillerin kamuoyuna yansımasına inanılmaz tepkiler göstererek; gazetecileri, itirafçıları ve kendi onurlu subaylarını kanıtları karartmayıp afişe etmelerinden hainlikle suçlayabilmektedirler. Çünkü onlar dokunulmaz efendilerdir ve kanunsuz ne yaparlarsa yapsınlar, her şey devlet ve Kemalist rejim için olduğundan; millet, anayasa, meclis ve siyaset üstüdürler…
Emir komuta zinciriyle meclisi, hükümeti ve halkı yönetmeye alışmış kurumsal cuntacılar; millet egemenliğine ve Müslüman iktidarlarına olan tahammülsüzlükleri fevkalade aleni olup, “irtica ile mücadele eylem planı” başlıklı hazırlıkların yer aldığı belge, her zaman üzerine bastıkları ve MGK Siyaset Belgesinde önemle vurguladıkları 1. derece tehlike olarak, zaten sıcak gündemini korumuyor mu? Gerek 28 Şubat isyanı, gerek cumhuriyet mitingleri, gerek Ergenekon Terör Örgütü, gerekse Genelkurmay’ın stratejik doktrini; irticayı, yani İslam’ı önlemeye yönelik değil mi? Öyleyse söz konusu belgenin asılsız olabileceği iddiası, apaçık bir saptırma ve ihaneti gizleme telaşından başka ne olabilir?
Belgede imzası bulunan Alb. Dursun Çiçek, yalnızca bir görevli olup, asıl sorgulanması ve yargılanması gereken başta Org. Başbuğ ve üst düzey yetkililerdir. Çünkü onların haberi olmadan, bırakın böylesi detaylı eylemsel bir plan hazırlamak, düşüncesi dahi mümkün değildir. Ayrıca bilgileri olmadan hiçbir işin, hatta hayalin dahi olamayacağı kendi itiraflarıdır.
TSK’ne zarar veren ve güvenirliğini baltalayan, komuta görevindeki Genelkurmay’dır. Bu sebeple Genelkurmay ile TSK’ni ayrı kuvvetler olarak değerlendirmeli, nasıl iktidardaki bir parti tüm milleti temsil etmiyor, duygu ve düşüncelerini yansıtmıyor, hata, yanlış veya ihanetinden dolayı millet sorumlu tutulamıyorsa; olanlardan TSK’yı yükümlü tutmak, şüphesiz insaf dışıdır. Çünkü milletin her bireyi; Kemalist Genelkurmay’ın değil, Müslüman TSK’nin bir üyesidir.
Org. Başbuğ’un söz konusu belgeyi “bir kağıt parçası” olmakla aşağılayarak, başında ve içinde bulunduğu ekibi aklama çabaları, orijinalin ortaya çıkmasıyla her ne kadar sükutu hayal yaşatsa da, ona da bir kulp uydurup olayı kapatmaya çalışacaklarına şüphe yoktur.
Bunları ancak güçlü bir iktidar, yargı ve millet durdurur.
Org. Başbuğ’un sarsıcı şu açıklamaları, amacının ne olduğunu ortaya koymaktaydı. “Askeri savcılığın kararından sonra bu bir kağıt parçasıdır. Ancak bu konuların askeri savcılıkta değerlendirileceği açıktır. Bizim sivil savcılardan beklentimiz, bu kağıt parçasının doğru olup olmadığı değil, nerede, nasıl, kimler tarafından hazırlandığı, nasıl sızdırıldığını ortaya çıkarmalarıdır.”
Böylesine meclisi ve hükümeti devre dışı bırakacak ve toplumu birbirine kıydırıp böldürecek isyansı belgeyi, “Türkiye, bu kağıt parçası etrafında fazla enerji tüketti” diyerek küçümseyen Org. Başbuğ, bütün bunların fitne ve fesat çıkarma maksadıyla düzenlendiğini iddia ederek, “bırakın yapsınlar, bırakın devirsinler, bırakın sustursunlar” derebeyi felsefesiyle yolları açmaya çalışmaktadır.
Herkes şu gerçeği çok iyi bilmelidir ki, TSK üzerinde oyun oynayan tek merci Genelkurmay’dır… Bu sebeple Genelkurmay’ın Kemalist yapısına son verilerek TSK ile özdeşleştirilmeli, amacı halkının dini, düşünce, ibadet ve etnik özgürlüğü değil, doğrudan vatanı koruyup gözetlemek olduğu kesinlikle hükme bağlanmalıdır. Ancak yetmez… Askeri okullardaki bölücü Kemalist eğitimine de son verilerek, düşünce ve inancı her ne olursa olsun milletin her vatandaşına sevgi, saygı ve hoşgörüyle yaklaşılması, ayırımcılıktan kaçınılması ve vatan uğruna yek vücut olunma zorunluluğu belletilip, sadece askeri eğitimin verilmesi sağlanarak, halkına karşı düşmanca güdülen psikolojik harekata son verilmelidir. Onların ne kadar Kemalist olma hakları ve özgürlükleri mahfuz ise, diğerlerinin de Müslüman, alevi, Hıristiyan veya Yahudi olma hakları vardır. Hiçbir kanun ve gerekçe, evrensel insan haklarını doğrayamaz…
Arkasında silahlı otoriter bir kurum olamayanların komploları etki yapmaz. Eğer bir yerde veya bir konuda komplo var ise; tahrikin, tuzakların, kıydırmanın, darbenin ve kanların arkasında mutlaka devletin bir kurumu vardır.
Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yer alan duyuruda ki açıklamaların öncesinden farklı olmadığı, başkaldırının Alb. Dursun Çiçek veya birkaç kişiyle sınırlı tutulamayacağı o kadar aşikar ki, Genelkurmay’ın tamamının sorgulanmasını ve yargılanmasını gerekli kılabilecek bir deryadadır. Bildiri de ''Şayet ortada delil değeri taşıyan bir belge mevcut ise bunun bulunması gereken yerin basın organları değil, yetkili soruşturma makamları olduğu'' vurgulanarak, ''yaşanan gelişmelerin, konuyla ilgili yeni deliller yaratmaya yönelik çabalar olarak algılanmasının dahi mümkün olduğuna'' dikkat çekebilmişlerdir. Bu nasıl bir mantık? Ayrıca, ''Bu husus şüphesiz hukuk devleti ilkesi ile bağdaştırılamaz'' denilen duyuruda, ''bu kapsamda, soruşturma konusu olaylarla ilgili olarak yargısız infaz sonucunu ortaya çıkarabilecek davranışlardan kaçınılması, soruşturmanın gizliliğinin ihlali anlamına gelebilecek bilgi ve belge sızdırma eylemlerinin önlenmesi ve faillerinin cezalandırılmalarının'' gereği üzerinde ısrarla durulması; gizlilik adı altında ihanetlerin deşifresini önlemek maksadıyla halka duyurulmasının önüne geçmek, kurumda yok ettikleri gibi, bugüne kadar alışageldikleri çirkin yöntemlerle bu olayı da karanlığa gömebilmek paniğiyle, hiç takmadıkları hukuku referans göstermeleri, ancak “pes” dedirtmektedir.
Neden kamuoyunun öğrenmesinden korkuyorlar? Milletin öğrenmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmıyor da; vatandaşına karşı psikolojik harekât planlanması, provokasyonlar, tahrikler, insanları birbirine ve tuzaklara düşürmeler, darbeler, tehditler, kan gölleri oluşturma niyetleri mi hukuk devletiyle bağdaşıyor? Askerleri ifade vermeye göndermemeleri ve kanun dışı askeri yargıya gitmalari mi hukuk devletiyle bağdaşıyor?
Artık başka bir şey yazmayı gerekli görmüyor; gerek hükümeti, gerek savcı ve hakimleri, gerekse bu milletin cesur ve kahraman subay evlatlarına şükranlarımı sunar, tüm milletimizin arkalarında durmalarının hayatiyeti üzerinde duruyorum.
Diktatörlük bu kere çökertilmez ise, böyle bir fırsat bir daha doğar mı, bilemem…
Unutulmamalıdır ki; CHP’nin desteği olmadan, hiçbir Ergenekoncu ve cuntacı güçlü ve cesareti olamaz, halka meydan okuyamaz…
İnsanoğlunu fiziki ve ruhi öldüren, sakat bırakan ve mahveden o kadar çok neden var ki, bir de domuz gribi olsa ne çıkar? Asıl kaygı duyulması gereken totaliter ve putperest devletlerin kendilerini var eden halklarını sömürmesi, aşağılaması, katletmesi ve acımasızca esaretleştirmeleridir. Adaletin, merhametin ve hakkın olmadığı bir düzende; domuz gribinden daha zararsız ne olabilir? Diğer hastalıklar ve felaketler gibi oda kaderce seçilmişlerin üzerinde etkisini gösterecek, kimi kurtulacak kimi de ölerek, asla engelleyemedikleri kaderi ve eceli tadacaklardır.
Eğer kafayı, bedeni ve ruhu çökerten öldürücü ve süründürücü hastalıkları Allah yaratıyor ise; Allah’tan başka sığınabilecek bir koruyucu ve kurtarıcı da yoktur. Onun için, “Allah’ıma dayandım güvendim, vekil ve destek olarak Allah bana yeter” samimi teslimiyet, başınıza gelebilecek tüm musibetleri geri teptirir. Ancak kafatasçı sakatatçılar, bu gerçeği saçma ve ilkel bulurlar ama ellerinden de hiçbir şey gelmez… Ayrıca hastalıktan ölmeyenleri yanlış teşhis ve tedaviden öldürenler de kendileridirler.
Bir tarafta Kemalist “Genelkurmay Cumhuriyeti”nin hüküm sürdüğü bir oligarşi, diğer tarafta ise adı, sözde “demokrasi” olan bir yönetimle tiyatro sergilenmekte, insanlarda yığın mantığıyla kimin daha güçlü ve üstün olduğu merak içinde izleyerek, fanatik taraftarlar misali şakşakçılıktan öte hiçbir şey yapmamakta ve risk yüklenmemektedirler. Sonuçta süregelen iktidar mücadelesindeki dalaş; akıbetini düşünmeyip sadece seyretmekle heyecanlanan halkı tarumar etmekte, dolayısıyla aynı tas aynı hamamın sahnelendiği tiyatro sahnesinde, değişen sadece oyuncu tellaklar olmaktadır. Kışkırtan ve bölen putperest Kemalist rejimin varlığı ise sürebilmektedir.
Eşit bir hak ve adaletin olmadığı öyle korkunç bir despotizmle idare ediliyoruz ki, toplumu kökten bitiren halk düşmanı organize gladio üyelerinin şövalyeleri; makam, rütbe ve etkinliklerine göre destek aldıkları kurumlarca kayrılarak, “hukuk devleti, masumiyet karinası ve yargısız infaz” gibi asla inanmadıkları erdemlikleri sıralayarak, affedilmez suçlarını örtbas edebilme hileleriyle şovlarını sürdürmekte, böylece asla uslanmaz ve pişmanlık duymaz azgın benlikleriyle acımasız emellerini devam ettirebilecek meşru yollar aramaktadırlar.
Kendilerini devlet ve milletin asıl yöneticileri ve sahibi olduklarını sanan hasta kafalar, kurdukları korku imparatorluğuyla dokunulmaz ve yargılanamaz güvencelerinden hukuk ve adalet çiğnenmekte, dolayısıyla onların dışında geri kalanın yargılaması, ne acıdır ki aynı ideoloji paylaşan bir kısım halk ve politikacıların ihanetleriyle meşrulaşabilmektedir.
T.C. kurulduğundan bugüne dek milleti, meclisi ve hükümetleri baskı ve tehditle yıldırarak ideolojileri doğrultusunda hükmeden Genelkurmay, yargı, YÖK ve işbirlikçi medya; bir bir deşifre olan hainlikleriyle öyle şamar yediler ki, artık kamuoyundan saklayamadıkları gerçeklerin ortaya dökülmesiyle ne yapacaklarını bilemez bir şaşkınlıkta akıl almaz demeçler verebilmektedirler.
Suçluları değil, delillerin kamuoyuna yansımasına inanılmaz tepkiler göstererek; gazetecileri, itirafçıları ve kendi onurlu subaylarını kanıtları karartmayıp afişe etmelerinden hainlikle suçlayabilmektedirler. Çünkü onlar dokunulmaz efendilerdir ve kanunsuz ne yaparlarsa yapsınlar, her şey devlet ve Kemalist rejim için olduğundan; millet, anayasa, meclis ve siyaset üstüdürler…
Emir komuta zinciriyle meclisi, hükümeti ve halkı yönetmeye alışmış kurumsal cuntacılar; millet egemenliğine ve Müslüman iktidarlarına olan tahammülsüzlükleri fevkalade aleni olup, “irtica ile mücadele eylem planı” başlıklı hazırlıkların yer aldığı belge, her zaman üzerine bastıkları ve MGK Siyaset Belgesinde önemle vurguladıkları 1. derece tehlike olarak, zaten sıcak gündemini korumuyor mu? Gerek 28 Şubat isyanı, gerek cumhuriyet mitingleri, gerek Ergenekon Terör Örgütü, gerekse Genelkurmay’ın stratejik doktrini; irticayı, yani İslam’ı önlemeye yönelik değil mi? Öyleyse söz konusu belgenin asılsız olabileceği iddiası, apaçık bir saptırma ve ihaneti gizleme telaşından başka ne olabilir?
Belgede imzası bulunan Alb. Dursun Çiçek, yalnızca bir görevli olup, asıl sorgulanması ve yargılanması gereken başta Org. Başbuğ ve üst düzey yetkililerdir. Çünkü onların haberi olmadan, bırakın böylesi detaylı eylemsel bir plan hazırlamak, düşüncesi dahi mümkün değildir. Ayrıca bilgileri olmadan hiçbir işin, hatta hayalin dahi olamayacağı kendi itiraflarıdır.
TSK’ne zarar veren ve güvenirliğini baltalayan, komuta görevindeki Genelkurmay’dır. Bu sebeple Genelkurmay ile TSK’ni ayrı kuvvetler olarak değerlendirmeli, nasıl iktidardaki bir parti tüm milleti temsil etmiyor, duygu ve düşüncelerini yansıtmıyor, hata, yanlış veya ihanetinden dolayı millet sorumlu tutulamıyorsa; olanlardan TSK’yı yükümlü tutmak, şüphesiz insaf dışıdır. Çünkü milletin her bireyi; Kemalist Genelkurmay’ın değil, Müslüman TSK’nin bir üyesidir.
Org. Başbuğ’un söz konusu belgeyi “bir kağıt parçası” olmakla aşağılayarak, başında ve içinde bulunduğu ekibi aklama çabaları, orijinalin ortaya çıkmasıyla her ne kadar sükutu hayal yaşatsa da, ona da bir kulp uydurup olayı kapatmaya çalışacaklarına şüphe yoktur.
Bunları ancak güçlü bir iktidar, yargı ve millet durdurur.
Org. Başbuğ’un sarsıcı şu açıklamaları, amacının ne olduğunu ortaya koymaktaydı. “Askeri savcılığın kararından sonra bu bir kağıt parçasıdır. Ancak bu konuların askeri savcılıkta değerlendirileceği açıktır. Bizim sivil savcılardan beklentimiz, bu kağıt parçasının doğru olup olmadığı değil, nerede, nasıl, kimler tarafından hazırlandığı, nasıl sızdırıldığını ortaya çıkarmalarıdır.”
Böylesine meclisi ve hükümeti devre dışı bırakacak ve toplumu birbirine kıydırıp böldürecek isyansı belgeyi, “Türkiye, bu kağıt parçası etrafında fazla enerji tüketti” diyerek küçümseyen Org. Başbuğ, bütün bunların fitne ve fesat çıkarma maksadıyla düzenlendiğini iddia ederek, “bırakın yapsınlar, bırakın devirsinler, bırakın sustursunlar” derebeyi felsefesiyle yolları açmaya çalışmaktadır.
Herkes şu gerçeği çok iyi bilmelidir ki, TSK üzerinde oyun oynayan tek merci Genelkurmay’dır… Bu sebeple Genelkurmay’ın Kemalist yapısına son verilerek TSK ile özdeşleştirilmeli, amacı halkının dini, düşünce, ibadet ve etnik özgürlüğü değil, doğrudan vatanı koruyup gözetlemek olduğu kesinlikle hükme bağlanmalıdır. Ancak yetmez… Askeri okullardaki bölücü Kemalist eğitimine de son verilerek, düşünce ve inancı her ne olursa olsun milletin her vatandaşına sevgi, saygı ve hoşgörüyle yaklaşılması, ayırımcılıktan kaçınılması ve vatan uğruna yek vücut olunma zorunluluğu belletilip, sadece askeri eğitimin verilmesi sağlanarak, halkına karşı düşmanca güdülen psikolojik harekata son verilmelidir. Onların ne kadar Kemalist olma hakları ve özgürlükleri mahfuz ise, diğerlerinin de Müslüman, alevi, Hıristiyan veya Yahudi olma hakları vardır. Hiçbir kanun ve gerekçe, evrensel insan haklarını doğrayamaz…
Arkasında silahlı otoriter bir kurum olamayanların komploları etki yapmaz. Eğer bir yerde veya bir konuda komplo var ise; tahrikin, tuzakların, kıydırmanın, darbenin ve kanların arkasında mutlaka devletin bir kurumu vardır.
Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yer alan duyuruda ki açıklamaların öncesinden farklı olmadığı, başkaldırının Alb. Dursun Çiçek veya birkaç kişiyle sınırlı tutulamayacağı o kadar aşikar ki, Genelkurmay’ın tamamının sorgulanmasını ve yargılanmasını gerekli kılabilecek bir deryadadır. Bildiri de ''Şayet ortada delil değeri taşıyan bir belge mevcut ise bunun bulunması gereken yerin basın organları değil, yetkili soruşturma makamları olduğu'' vurgulanarak, ''yaşanan gelişmelerin, konuyla ilgili yeni deliller yaratmaya yönelik çabalar olarak algılanmasının dahi mümkün olduğuna'' dikkat çekebilmişlerdir. Bu nasıl bir mantık? Ayrıca, ''Bu husus şüphesiz hukuk devleti ilkesi ile bağdaştırılamaz'' denilen duyuruda, ''bu kapsamda, soruşturma konusu olaylarla ilgili olarak yargısız infaz sonucunu ortaya çıkarabilecek davranışlardan kaçınılması, soruşturmanın gizliliğinin ihlali anlamına gelebilecek bilgi ve belge sızdırma eylemlerinin önlenmesi ve faillerinin cezalandırılmalarının'' gereği üzerinde ısrarla durulması; gizlilik adı altında ihanetlerin deşifresini önlemek maksadıyla halka duyurulmasının önüne geçmek, kurumda yok ettikleri gibi, bugüne kadar alışageldikleri çirkin yöntemlerle bu olayı da karanlığa gömebilmek paniğiyle, hiç takmadıkları hukuku referans göstermeleri, ancak “pes” dedirtmektedir.
Neden kamuoyunun öğrenmesinden korkuyorlar? Milletin öğrenmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmıyor da; vatandaşına karşı psikolojik harekât planlanması, provokasyonlar, tahrikler, insanları birbirine ve tuzaklara düşürmeler, darbeler, tehditler, kan gölleri oluşturma niyetleri mi hukuk devletiyle bağdaşıyor? Askerleri ifade vermeye göndermemeleri ve kanun dışı askeri yargıya gitmalari mi hukuk devletiyle bağdaşıyor?
Artık başka bir şey yazmayı gerekli görmüyor; gerek hükümeti, gerek savcı ve hakimleri, gerekse bu milletin cesur ve kahraman subay evlatlarına şükranlarımı sunar, tüm milletimizin arkalarında durmalarının hayatiyeti üzerinde duruyorum.
Diktatörlük bu kere çökertilmez ise, böyle bir fırsat bir daha doğar mı, bilemem…
Unutulmamalıdır ki; CHP’nin desteği olmadan, hiçbir Ergenekoncu ve cuntacı güçlü ve cesareti olamaz, halka meydan okuyamaz…
Etiketler:
adalet,
chp,
cunta,
devlet gribi,
diktaör,
domuz gribi,
Genelkurmay,
genelkurmay cumhuriyeti,
gladio,
ihanet belgesi,
irtica,
kanun,
kemalizm,
MGK,
tiyatro,
TSK,
Türkiye,
yargısız infaz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)