Mehmet Ali Şadoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Ali Şadoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2009 Salı

Açık genelev…

Kör, sağır ve akılsızların anlayabilmeleri adına kullanmaya mecbur kaldığım argo ve kaba sözcüklerden dolayı, öncelikle namuslu okuyucularımdan özür dilerim.

Artık dünya, çağdaşlık adına pornografisel bir yaşama dönüşmüşse de, iffet ve namusuna hayati önem veren insanların ısrarlı duruşları ahlakın tamamen yok olmasına izin vermemektedir.

Pornografi veya pornonun, cinsel anlamda tahrik etmek amacıyla şehveti kamçılayan insan vücudunu yahut cinselliğin mahremini yansıtan heykel yahut resimlerde aksettirilen erotizm figürleri insanları öylesine etkilemiş ki, cansız öğelerin yerini canlılar alarak, herkesin birbirini doyuma ulaştıracak ve çağrıştıracak cinsellikleri, çeşitli gerekçelerle modernliğin vazgeçilmez bir göstergesi olmuştur.

Mahremliklerini cömertçe deşifre ederek, ahlaksızlıkta sınır tanınmayanların gizli “pezevenk ya da sürtük” varlıkları, çağdaşlık anlayışıyla her ne kadar kamufle edilmeye veya meşrulaştırılmaya çalışılsa da, bir maddiyet karşılığı kendilerini satan yahut satılmalarına aracılık eden fahişe ve pezevenklerden hiçbir farkları olmadığı tartışılmazdır.

Özellikle yaz aylarındaki tatil beldelerin birer “günah şehirleri”ne dönüşmeleri, tıpkı genelevlerinde olduğu, hatta daha beterinin yaşandığı cinselliğin, fuhuşun, zinanın, tatminin ve sapıklığın görkemli merkezleri olabilmektedir.

Ahlakın temel ilkesi olan erkek ve kadının gizli kalması gereken mahrem yerlerini fütursuzca sergileyenler ve sergilemesine izin veren ve teşvik edenler, şüphe yok ki namussuzdurlar.

Geçmişte parmakla gösterilen günah şehirlerin, mekânların, pezevenklerin ve fahişelerin; günümüzde gerek yazılı ve görsel yayınlarla, gerekse çağdaşlık düşüncesiyle her yeri kuşatması, neredeyse her evin birer genelev, her kadının birer fahişe, her erkeğin eşi ve kızını pazarlayan birer satıcı, heyecan ve tatmini karşı cinste değil de hemcinsinde bulan birer eşcinsel olması; harami şehvet ve sapıklığın en dorukta yaşanmasını azdırmaktadır.

Sokak ve plajlarda yürekleri hoplatan ve heyecanı kudurtan teşvik edici cinselliğin anlık tatminleri kışkırtması, akla ve hayale gelmeyecek sapıklıklara ve ihanetlere yol açmaktadır.

Gerek erkek, gerek kadın olsun; eşlerinin mahremsel cinselliğini namahremlere sunarak tahrik eden bir koca ve bir kadın, eşinin bir başkasıyla olan ilişkisine tepki gösteremez ve hak iddia edemez. Çünkü teşvik ederek ortamı hazırlayan kendisidir…

İnsanları, akılları ve duyguları yaratan Yaratıcı, insan fıtratını çok iyi bildiğinden kurallar koymuş, ahlaklı, huzurlu ve güvenli olabilmenin kurallarını bildirerek, sınırların aşılmamasını öğütlemiştir. Ancak sözde insan doğasıyla çelişen bütün yasakların çiğnenmesini savunan sapıklar, şeytana mahkûm olmuş nefsanî yaratıklardır.

Ne var ki Yaratıcı’nın belirlediği kurallara boyun eğerek mahremlerini gizleyen iffetli kadınlara, örtünmelerinden dolayı sözde acıyan namussuzlar, oysa kendilerine yanmalıdırlar.

Dünyanın her bir yerinde enerjik ve fiziki bir pornografi yaşandığından, artık sanal pornografi veya pornonun hiçbir önemi kalmamıştır.

Cinselliğin fiziksel ve duygusal boyutu öyle ilerledi ki, şehvetsel egoları tatmin amacıyla yapılan konuşmalar, davranışlar, şovlar, oyunlar, moda ve sanat gibi sosyal olgular; toplumsal ahlakı çökertmiş, gayrimeşru ilişkileri çoğaltmıştır. Sınırlar öylesine aşıldı ki helal ve normal olan tatmin heyecan uyandırmadığından çarpık ve sapkın ilişkiler doğmuş, artık küçük çocuklara, hatta kendi çocuklarına tasallut ve tecavüz edilen şeytansı bir arzu uyanmıştır.

Cinselliği tahrik edip fuhşu teşvik eden çıplaklığın, yani pornografinin çağdaş, insani, entelektüel ve sanatsal olabileceği yaklaşımı, ahlaksızlığın ve sapıklığın temel nedenidir.

Atlanta merkezli Davranış Nörobilim Merkezi (Center for Behavioral Neuroscience) tarafından finanse edilen bir araştırma; kadın ve erkeklerin seksüel fotoğraflara bakış şekillerini analiz etmiş ve sonuçlar hiç de tahmin edildiği gibi değilmiş. Araştırmacılar, kadınların karşı cinste yüze, erkeklerin ise cinsel organa bakacağını varsaymışlar ancak, şaşırtıcı bir şekilde alınan sonuçlar bu varsayımı boşa çıkarmış. Kadınlara oranla, erkeklerin ilk olarak karşı cinsin vücudunun diğer bölgelerinden önce yüzüne bakma olasılığı daha yüksekmiş. Buna karşılık kadınlar, bir erkek ile bir kadının cinsel ilişkisini sergileyen fotoğraflar üzerinde erkeklerden daha uzun süre yoğunlaşıyormuş. Bu gibi sonuçlar araştırmacıların, insanların cinsel arzularını ve bu arzuların toplum sağlığı üzerindeki asıl etkisini anlamalarını sağlayan önemli verilermiş.

Bugün ise artık fotoğraflara ihtiyaç kalmadığı, sokağın her köşesinde tahrik ve tatmin olabilecek görüntülerle iç içe yaşanabildiği bir gerçektir.

Üzerine basarak tekrar ederim ki, gerek sokakta, gerekse plajda eş ve kızlarının mahrem yerlerini deşifre eden her erkek bir PEZEVENK, her kadın bir SÜRTÜKTÜR.

Böylesi bir yaşantıyı içine sindirebilen hem erkek, hem de kadın; engellenemez fıtratsal nefislerinin gereği tahrik oldukları yabancılarla cinsel ilişkiye girmekte, özellikle kadınlar, hamile kalarak, korkunçça eşlerini aldatabilmektedirler.

Cinselliğin görsel ve şehvetsi cazibesi ve aldatıcılığı gözünüzü kör ederse, ufukta sizi bekleyen kadersel gerçeğin inanılmaz dehşetini göremezsiniz…

18 Haziran 2009 Perşembe

TSK başsızdır…

İnanç ve düşüncelerinden dolayı milletini, hükümetini ve TSK mensuplarını fişleyerek gizli düşman ilan eden Kemalist Genelkurmay ivedilikle lağvedilmeli, halkımız büyük bir tehlikeden kurtarılıp, güçlü ve imanlı TSK’nin komutanlık ihtiyacına çözüm getirilmelidir.

Hayati bir kurum olan Genelkurmay’ın, “Atatürk milliyetçisi olmayanları vatan haini” gören felsefesiyle bölücü ve yıkıcı faaliyetlerini sürdürmesi ve içten içe ülkeyi parçalamaya götüren entrikalarına son vermemesi; gerek hükümeti, gerek muhalefeti, gerekse milletimizi acil tedbirler almaya ve yekvücut mücadele etmeye mecbur bırakmaktadır.

Sömürgeci yabancıların başaramadığı tahribatı gerçekleştiren Genelkurmay, tanrısal varlığından dolayı hiçbir cezaya çarptırılamamakta, her vatandaş gibi zanlıların sıradan ifadeleri dahi alınamamaktadır. Çünkü onlar vatandaş değil, Kemalizm’in şövalyeleri olduğu için dokunulmazlardır.

Bir taraftan PKK ile savaşılıp yüzlerce şehit verirken, öbür yandan bölgede cereyan eden fevkalade tehlikeli oyunların göbeğinde hayatta kalabilme ve sınırlarımızı koruyabilme arbedesi yaşarken ve küresel ekonomik kriz ve işsizlikle baş edebilmeye çalışırken; sanki huzur, güven ve refah bir hayat yaşıyormuş gibi Genelkurmay’ın halkı aleyhine düşman kesilmesi ve dayanılmaz gerginlikler oluşturarak birlik ve bütünlüğümüzü bozmaya kalkışmasının karşılığı, mutlaka verilmelidir.

Genelkurmay’ın TSK’ni acımasızca istismar ederek dokunulmazlığa bürünmesi bağışlanmamalı, TSK’yı sömürmesine fırsat tanınmamalıdır. TSK’nin gücünü acze uğratan generaller, kuşkusuz ihanetle yargılanmalıdır.

Bugüne kadar Türkiye’nin iktidarsı bir hükümete, bir cumhurbaşkanına ve haykıran bir topluma sahip olamamasındandır ki, Genelkurmay’ın meydan okuyuşu sürebilmekte ve güya Atatürk adına diledikleri gibi ahkâm kesebilmektedirler.

Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının haberi olmadan Genelkurmay’da tek bir eylem planlanamaz, hiçbir düşünce ve bildiri kaleme alınamaz. Bu gerçek, itirafsal açıklamalarında da deklare edilmiştir. Dolayısıyla sorumlunun emir erliğinden öte bağımsız hiçbir yetkisi bulunmayan Albay Dursun Çiçek değil, doğrudan Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’dur.

Org. Başbuğ’un açıklamaları inandırıcı olmadığı gibi, tamamen deşifre olmalarını önlemeye yöneliktir. Kaçak terörist Bedrettin Dalan’ın arazisinde bulunan lav silahların TSK’ne kayıtlı olmadığını şovsal bir gösteriyle açıklayan Org. Başbuğ’un gerçek dışı beyanları, MKE’nin resmi bildirisiyle ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla Ergenekon Terör Örgütüne lojistik destek sağlayanın da Genelkurmay olduğu; gerek bulunan silahlardan, gerek suçluları kayırmasından, gerek görülen davayı ciddiye almamasından, gerekse yanlış yönlendirme ve adamlarını kurtarabilme adına bizzat müdahale etmelerinden anlaşılmaktadır.

Söz konusu darbe planının asli belgesi bulunmadığı gerekçesiyle delilleri karartmaya ve örtbas etmeye çalışan Genelkurmay, bilmelidir ki vicdanları karartmaya gücü yetmeyecek, yaptıklarının hesabını da bir gün vereceklerdir.

Artık uyanın ve hükümetin geçmişte olduğu gibi olası çıkarsal uzlaşmasına sessiz kalmayın; aynı esaretsel acı ve gerginlikleri bir daha yaşamayın…

16 Haziran 2009 Salı

En bölücü tehlike Genelkurmay’dır…

İrtica adına vahye, Müslüman Türkiye milletine savaş açmış Kemalist ideolojili Genelkurmay, cesaret ve kararlılıkla dizginlenip milletin emrine sokulmadığı müddetçe, Türkiye’de birlik ve beraberliği, huzur ve güveni tesis edebilmek mümkün değildir.

İslam dışı diğer dinlere dost ve anlayışlı olan Genelkurmay, yönettiği Müslüman TSK’nin yenilmez gücünü ve imajını zafiyete uğratarak nefret duyguları uyandırmakta, dolayısıyla güvensizliği ve gerginlikleri doğurarak, kendi gibi kökten Kemalist olmayan hükümet ve toplumları düşman bellemek suretiyle tehdit, baskı ve darbelerle bir işgalci gibi davranmaktadır.

Devletin sahibi ve yaratıcısıymış gibi korkunç bir benliğe bürünmesinden millet iradesi ve inancını hiçe saymakta, toplumlar arasına nifak sokarak birbirlerine hasım kılmakta ve kıydırmayı körüklemektedir. Var olma nedeni ülke ve millet bütünlüğü ve sınır güvenliğini korumak ve kollamak değil de, sanki parçalamakmışçasına kanunlar üstü despot bir güç sergilemesi, asla kabul edilmemeli ve hoş görülmemelidir.

“Türkiye’nin sahibi Genelkurmay mı, millet mi” sorgusu yapılmalı, milletin kendisi olan TSK’nin istismarına izin verilmemelidir. Genelkurmay başkanı Org. Başbuğ’un “ağlama duvarı”ndaki ibadeti irtica değil de, camide kılınan namazlar ve vahye iman irtica sayılabiliyor ise, Türkiye’deki Müslümanların nasıl büyük bir tehlikeyle iç içe yaşadığı ortadadır.

AKP ve Fettullah Gülen gibi parti ve cemaatlerin sırf Müslüman kimliklerinden dolayı “irtica” akseptanslı düşman addedilmeleri, gözlerin yabancılara değil, kurtuluş ve bağımsızlık adına bizzat içe çevrilmesini mecbur etmektedir. Bedeli her ne olursa olsun millet ve hükümet omuz omuza vererek bu sorunu kökten çözmeli, harp akademilerindeki vahiy karşıtı eğitimde devrim yapılarak, İslam düşmanı nesillerin yetişmesi engellenmelidir.

Bugün deşifre edilen olayların dünden farkı olmadığı aşikâr ise de, gerekli önlemler alınmadığı takdirde yarında devam edeceğine şüphe duyulmamalıdır. Günü kurtarma lehine yapıla gelen uzlaşılar “çıkar” felsefesiyle yürütülmekte, yok edilmesi gereken yok edici virüs, daha da derinleşerek tüm toplumu etkileyebilecek vahamette büyütülmektedir. Gerek hükümet, gerekse Genelkurmay’ın “devlet sırrı” kamuflajlı geçici uzlaşıları Türkiye’yi felakete götürmekte, vatanları adına canlarını veren, ancak adam yerine konmayan halkımızda, dönen entrikalardan bihaber olayları izlemekte ve yalanlarla oyalandırılmaktadırlar.

Genelkurmay’ın TSK’ni sömürmesine ve sultalaşmasına son verilmeli, hiçbir kayırıma izin verilmeden, haddi aşanlar mutlaka cezalandırılmalıdır. Ancak kendilerini dokunulamaz birer tanrı gibi gören Genelkurmay mensupları, Ergenekon Terör Örgütünde de görüldüğü üzere hapishanelerden kurtarılmakta, askeri hastanelerde ağırlanarak, suçlular kayrılabilmektedir. Nerede devlet, nerede adalet…

Benliklerini tanrı edinen insanların kavuştukları geçici iktidarları ile yaratık olduklarını unutarak, din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak bozmaları, Yaratıcı ile yaratık dengesini altüst etmiş, böylece bizzat mahvolmalarını dilemişlerdir.

Unutulmalıdır ki ne Genelkurmay başkanı, ne de bir general; dini ve vatanı uğruna şehit düşmüş bir Mehmetçiğin tırnağı dahi olamaz. Bu sebeple onları tanrılaştırırcasına dokunulmaz görmek ve işledikleri suçlardan kayırmak, o şehitlere apaçık bir İHANETTİR.

Türkiye Emekli Subaylar Derneği’nin genel başkanı emekli tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir “peygamber ocağı” değil, Atatürk Cumhuriyetinin bir ordusu olduğunu, Mehmetçiğin de, peygamberin Mehmetçiği değil, Atatürk’ün mehmetçiği olduğunu açıklayarak, Allah adına değil, tanrıları Atatürk adına ölündüğünü vurgulamıştır.

Özelikle Kemalistler şunu iyi bilmelidirler ki, TSK’nin bir “peygamber ocağı” olduğu gerçeğini içlerine sindirmek istemezlerse de, “şehitlik” vahyi bir terimdir, dolayısıyla TSK, bir peygamber ocağıdır. Bunun aksini düşünen her kim olursa olsun; TSK’nde barınmamalı ve yönetimine aday olmamalıdır. Bir yaratık adına ölen şehit olamaz ve ölümü kutsal sayılamaz.

Belki onlar, tanrıları Atatürk adına ölebilirler ama Mehmetçik, Allah adına can verir ve şehitlik payesi kazanarak ölümsüzleşir.

7 Haziran 2009 Pazar

Nasıl oluyor da inanabiliyorlar?

Haydi, Barack Obama’nın işbirlikçi yandaşları ve politik taşeronlarının desteği normal de, ya; ezilen, sömürülen, horlanan ve aşağılanan yığınlara ne demeli?

Müslüman kimlikli yığınlar gaflet uykusundan uyanmayıp, aleyhlerinde inşa edilmeye çalışılan temel denklemi çözemediklerinden ninnilerle oyalanmaya devam etmekte, dolayısıyla esaretten kurtulamayarak büsbütün daha da karanlığa gömülmektedirler.

Obama’nın Mısır ziyareti öncesi Fransız televizyonuna yaptığı açıklamada “Biz de Müslüman’ız” ifadesi, bana Aziz Nesin’in mahkemede “bende Müslüman’ım, anam ve babam Müslüman, Müslümanları severim” sözlerini hatırlattı. Hak, inanç ve adalet düşmanı insan kisvesine bürünmüş azılı şeytani yaratıkların düşünsel mutasyonları her ne kadar tartışılmaz bir manipülasyon ise de, muhakeme yetisinden yoksun insanları etkilemeye yetebilmektedir.

Amansız popüler kimlikli kötülerin eylemleri değil de, asıl niyetlerini saklayan sempatik davranış ve tesirli sözleri, toplumların intihar edercesine kendi elleriyle kendilerini yok etme ya da zillet içinde sürünmelerine neden olmaktadır.

Acımasız bir katil olan ABD devletinin başına, sanıldığı yahut umulduğu gibi barış ve adalet yanlısı merhametli bir insan geçemez. Dolayısıyla barbar ABD devletini temsil eden Barack Obama, sinsi bir sempatik şeytandır… Müslümanlara veya kendilerinden olmayıp aynı düşünceyi paylaşmayan toplumlara karşı içten, dürüst, samimi ve gerçekçi değildir. Çünkü şeytanın görevi aldatmak, kan içmek, acı ve dehşet saçmaktır.

Gerek Türkiye, gerekse diğer İslam ülkelerin hükümet ve devlet başkanlarının Obama lehindeki görüşleri sizleri etkilememeli, taşeronluklarının gereğini yaptıklarından, Obama’dan daha hain ve riyakâr bir tavır sergiledikleri bilinmelidir.

Milyonlarca Müslüman’ı acımasızca katleden, işgal eden, ırzına geçen, yurtlarından çıkaran ve hunharca işkence yapan ABD gibi bir caninin ideolojik başkanının verdiği mesaj, temel denklem çerçevesinde okunabilirse gayet açık ve nettir. Hiçbir şey olmamış ve bir daha tekerrür etmeyecekmiş gibi Müslümanların duygu ve beklentilerini şeytani bir ustalıkla paylaşarak umut vaat edebilmesi, ancak aptal yığınların ya da satılmışların güvenebileceği bir davranıştır.

Bir taraftan inanıp iman etmediği Kur’an’dan ayetler okuyan Obama; “Bir insan öldürmek, tüm insanları öldürmüş olur” gerçeğini ifade ederken; diğer taraftan katlettikleri milyonlarca masum insanla ilgili, neden başında olduğu devleti ve temsilcisi İsrail’i “Savaş Suçları Mahkemesinde” yargılatmıyor ve aleyhlerinde alınacak bir kararı veto edebiliyor? Yoksa ölen Hıristiyan ve Yahudiler insan da, işgal edip işkencelerle öldürdükleri Müslümanlar mı insan değil? Kur’an’ca kâfir sayılan Obama’nın okuduğu ayetteki muhatabı kim?

İslam düşmanı haçlıların I. Dünya Savaşındaki uzantısı İngilizlerin ünlü ajanları Lawrence, takva bir Müslüman kimliğine bürünmüş, devrin İslam alimlerine şapka çıkartan Kur’an ilmi ve sözde dindarlığıyla Türkler ile Arapların arasına nifak sokarak, Arap yarımadasını kaybetmememize ve sayısız askerimizin ölümüne sebep olmuştur. Bu sebeple Barak Obama, günümüzün Lawrence’dir.

Unutulmamalıdır ki tarihi referansı olmayan bir bilgi, ancak yüzeysel bir bilgidir.

Gezisinin asıl gayesi ve hedefi Müslümanlarla adalet temelinde samimi bir barış olmayan Obama, Ortadoğu temsilcisi İsrail’in güvenliğini ve Müslüman toplumlarca meşru addedilmesini sağlamaktır. Kendileri için fevkalade tehlike gördükleri El Kaide ve İran’ı tek başlarına yenemeyecekleri gerçeğiyle İslam ülkelerini organize etmek, onlara karşı kışkırtarak yalnızlaştırmak ve etkisiz hale getirmektir.

Müslüman kimlikli mühürlü ahmaklar son derece açık bu gerçeği kavrayamayarak, kendilerini sömürüp düşmanlarına peşkeş çeken hain iktidarların peşine takılabilmekte; dinlerine, ırklarına, vatanlarına, geleceklerine ve bağımsızlıklarına göz diken düşmanlarına umut bağlayarak, daha beterini yaşamaya müstahak olmaktadırlar.

İslam dünyası lehine riyacı Obama, açık düşman Bush’tan çok daha büyük bir belâ ve acımasız bir sinsidir. Çünkü ikiyüzlü münafık yaratıklar, yetmiş kez daha tehlikelidir.

Yeryüzündeki fitnenin kaldırılması, barış, Hak ve adaletin egemen olabilmesi için; Usame Bin Ladin’in ifade ettiği; "Kâfirler ve ajanlarıyla uzun bir soluklu savaşa hazırlanın" çağrısına katılıyorum. Çünkü İslam; onurlu her Müslüman için, adalet adına vazgeçilemez bir CİHAD’dır.

(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer (küfre) son verirlerse (onları bırakın). Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” Enfal. 39

İsrail=ABD’dir. ABD’siz çapulcu bir terör devleti olan İsrail, tek başına hiçbir güç ve değer teşkil etmemekte, dolayısıyla ciddiye alınmamalıdır. Ülkemizdeki “mayın” tartışmasıyla ilgili sınırlarımızın İsrail’e kiralanacak olması iddiaları, bilinmelidir ki ABD’nin bir direktifi ve “olmazsa olmaz” bir talebidir. Tıpkı Irak’ın işgal edilmesi nasıl bir süreçten geçti ise, sınır topraklarımızın verilmesi de aynı sürecin bir devamıdır. Çünkü güdülen “Manukyan ekonomisi”, her değeri etiketlendirmeye gerekçedir. Aksi takdirde haçlı desteğiyle ayakta duran hükümet; hem siyaseten, hem ekonomikken, hem de askeriyeten iflasını ilan eder.

Her kim ne derse desin, ABD ne emretmiş ise, müstemleke olan devlet, onu yapmak zorundadır. Genelkurmay, başörtülü birkaç kız öğrencinin “kutlu doğum haftası”nı kutlamasıyla ilgili 27 Nisan’da muhtıra vererek hükümete ve meclise meydan okurken, neden güvenlik açısından fevkalade hayati olan sınırdaki mayınlı arazinin temizleme karşılığı yabancılara verilmesine sessiz kalıyor ve hükümetin isteği doğrultusunda bir politika izliyor? Mayınları döşeyip tüm krokileri elinde bulunduran bir Genelkurmay’ın “mayınları temizleyemeyiz” açıklaması, aslında fazla bir söze gerek bırakmamaktadır.

Çünkü ABD ne emretmiş ise, hükümette, Genelkurmay’da o emre itaati mecbur görmekte, böylece dünyanın en büyük ordularından biri olan TSK, döşediği mayınları temizleyememe gibi bir acziyet içine sokularak, caydırıcı imajına, güç ve onuruna darbe indirilmektedir.

Eurovision şarkı yarışmasındaki temsilcimiz Hadise’nin “sex show”’na harcanan bütçeyle, sanırım bu iş hallolur.

Uyuşturucu bağımlısı misali haçlı ABD ve AB’ye olan bağımlılıktan kurtulmanın tek yolu, Allah’a ve vahyine teslim olmaktır.

31 Mayıs 2009 Pazar

Vatan sağolsun, ama….

Hangi vatan? Ruhun bedenden ayrılmasıyla ölüm nasıl gerçekleşiyor ise, adalet, bağımsızlık ve sadakatin olmamasıyla da ülkeyi kutsallaştıran vatan, ölü bir diyara dönüşür. Vatanı vatan yapan ve uğruna ölümü mukaddesleştiren; kendini halkına adamış bir devlet ve ortaya koyduğu adil siyasettir.

Halkların vatanları adına gösterdikleri cesur ve şehitsel fedakârlığı devletin ve yöneten politikacıların hissetmemesi, o vatanın kutsallığını yok etmekte, ölümcül mücadeleler ve akıtılan kanlar politik iğrenç çıkarlara peşkeş çekilerek, etiketlendirilebilmektedir. Canlarını veren yiğitler, hayatları yıkılan ebeveynler, dul ve yetim kalan eş ve çocuklar, parçalanan aileler devletçe tasa edilmiyor ve vefa duyulmayarak, ihanetsel gizli pazarlıklar yapılabiliniyor ise, o vatan, sanıldığı gibi hiçbir değer taşımamaktadır.

Binlerce ölümü, akan gözyaşı ve feryatları vicdansızca istismar ederek, duygu yüklü insanları bileyleyen devlet, düzenlediği törenler ve samimiyetsiz nutuklarla masa başında yapacağı pazarlıkta güçlü olabilmenin menfur hesabı içindedir.

Halk için var olmayan bir devlet, adaletsiz bir devlet için var olan bir halk; mutlaka yok olmaya ve parçalanmaya mahkûmdur…

'Vatan sana canım feda', 'Şehitler ölmez vatan bölünmez' ve 'akan kan bayrak için' gibi fevkalade ulvî kelimelerle galeyana gelen halkı politik emelleri uğruna coşturan bencil devlet, sadece kendi menfaatlerini düşünerek, merhametsiz ve adaletsiz varlığını sürdürme peşindedir.

Sözde bölücü ve terörist ilan ettikleri PKK’ya karşı savaşılıp on binlerce evladımız ve sokaktaki insanlarımız ölürlerken, nasıl oluyor da PKK, meclisteki temsilcileriyle meşrulaşabiliyor? Öyleyse askerlerimiz; kimin adına ve ne uğruna canlarını veriyor, neden geriye bıraktıkları acılara boğultulmakta ve hayat ışıkları söndürülmektedir?

PKK ya da DTP’nin Kürt toplumunu temsil ettikleri resmiyette de kabul edilmiş ise, bu savaş niye? Eğer etmiyorlar ise, PKK’nın mecliste ne işi var? Dağlardan önce, neden meclisteki PKK ve İmralı’daki APO etkisizleştirilmiyor? Devletin bağımsız olmayıp, batının müstemlekesi altında olmasından dolayı mı, barbar insan hakları ve demokrasi adına sinsice desteklenen sözde vekil teröristler baş tacı edilebiliyor?

Hatırlanacağı üzere; bir zamanların jakoben ve vahiy düşmanı Bülent Ecevit, laik ve Kemalist vekillerine talimat vererek, halkın seçtiği vekil Merve Kavakçı’yı, sırf türbanından dolayı ”Burası devlete meydan okunacak yer değil” direktifiyle meclisten attırmış ve milletin seçtiği Türk insanına vekillik hakkı verilmemişti. Bugün ise, devlete ve millete meydan okuyup, açıkça APO’yu ve güya teröristleri destekleyenler, diledikleri gibi ahkâm kesebilmekte, devlet ve millet bir yana, yargıya dahi meydan okuyabilmektedirler.

Bu, nasıl bir devlet; bu, nasıl bir rejim; bu, nasıl bir siyaset…

Her şart ve koşulda irtica adına vahye ve Müslümanlara saldıran ve yaşam hakkı tanımak istemeyen laik ve Kemalist devlet, vatanını bölmek ve milletin birliğini bozarak parçalamak isteyen laik PKK’ya karşı tavizkar ve koruyucu politikasını sürdürmektedir. Ne de olsa devlet aleyhine birinci derece tehlike irtica (İslam) değil mi?

AB’nin buyruğu ve gözetiminde sürdürülen gizli pazarlıkların bir an önce son bulmasını, dolayısıyla bir hiç uğruna canlarını veren asker ölümlerinin durdurulmasını temenni etmekteyim.

Ancak devlet, hükümet ve idareciler şunu çok iyi bilsinler ki; dostları PKK (DTP)’nın değil, bizzat kendilerinin öldürdükleri o yiğit askerlerimiz, ana, baba, eş ve çocuklarının kanları, gözyaşları ve ağıtları; hem bu dünyada hem de ahirette kendilerine cehennem olacaktır.

Milleti hem dinen hem de ırkken bölerek birbirine düşman kılan ateist bir rejim, sloganlarla vatanın bölünmüşlüğünü engelleyemez.

Gerçeği, yalnızca gerçeği okumaya ve muhakeme etmeye çalışınız…

26 Mayıs 2009 Salı

Tebrikler Kuzey Kore…

Barbar ABD ve İsrail hegemonyasındaki kukla BM’in, Kuzey Kore ya da emperyalist zalimlere meydan okuyan onurlu herhangi bir ülke üzerinde yaptırım hakkı bulunmamaktadır.

Dünyayı kırıp geçiren, katleden, soykırım yapan, işgal, işkence ve tecavüz ederek insanlığı bitirip tüketen ABD ve İsrail’i destekleyen BM ve taşeronu Rusya ve AB’nin ne Kuzey Kore’yi, ne İran’ı, ne El Kaide’yi, ne Taliban’ı, ne de bağımsızlık direnişçilerini eleştirmeleri söz konusu değildir. Kendi çıkarları, iktidarları ve refahları uğruna zulmü meşrulaştıran caniler, diledikleri toplumlara saldırarak yakıp yıkmışlar, beden üstünde can, temel üstünde bina, toprak üstünde ağaç bırakmayarak toz duman etmişlerdir.

Geçmişteki İslam orduları ve toplumlarının zaferleri, tıpkı Kuzey Kore’nin ifade ettiği gibi, hak ve adalet adına orduların ve halkların savaşa tam hazırlıklı olmasıyla elde edilmişti. İnsanlığı ve barışı tehdit eden şeytanlardan korkarak boyun eğmeyen insanlar sayesinde yaşam ve adalet sağlanmış, nefsi arzular gibi az bir bedele tartışılmayacak değerler satılmayarak, ruhlar, esaretsi bir alçalmışlığı sindirmemişlerdi.

Günümüzün kozmetik ürünlerinden müteşekkil materyalist anlayışı insanlığı, dolayısıyla adaleti çökertmiş, yaşamı; yemek, içmek, giyinmek, güzel görünmek ve şaşalı bir hayat sürmekten öte görmeyen yaratıkların çoğalmasıyla esaret, taklit ve artık, bir onur vesilesi sayılabilmiştir.

Belirlenmiş süre dolduğunda her canlının öleceği bilinen bir gerçekken; nasıl oluyor da aldatıcı oyun ve oyuncaklara meyledilebiliniyor, insanlığa yakışır bir mücadeleden kaçınarak, hayatta kalınabilineceğe inanılabiliniyor? Oysa Allah, Ahzab Süresi 16. ayette; “Resulüm de ki: Eğer ölmekten veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde yaşatılacağınız süre çok değildir.” Bu, fevkalade açık ve seçik olan ayet, mühürlenmemiş olanlar için mutlaka bir yol göstericidir.

Özgürlüklerin, bağımsızlıkların, inançların ve insanlığın acımasız baş belası ABD, tanrılığını kabul etmeyip diz çöktüremediği ülke ve toplumları düşman ilan etmekte, uydurma gerekçelerle her türlü şeytanlığa kalkışarak, acımasız gaddarlığını vicdansızca sergileyebilmektedir. Sözde barış hilesiyle dünyayı aldatan silahşor ve katil ABD, unutulmamalıdır ki küresel güvenlik grubu olan Silahlanma Güvenliği Girişimi’nin öncüsüdür.

Tüm dünyaya meydan okuyarak ulusları sindiren ABD’nin sempatik şeytan başkanı Baracak Obama’nın Kuzey Kore ile ilgili açıklamaları, ancak “pes” dedirten niteliktedir. “Doğrudan ve tehlikeli bir biçimde uluslar arası topluma meydan okuyor. Nükleer ve füze denemeleri, tüm ülkeler için endişe verici bir sorundur. Kuzey Kore’nin tutumu, gerilimi arttırıyor ve kuzeydoğu Asya’da istikrarı baltalıyor.” İşte sinsi şeytanın aynadan kaçırdığı yüzü…

Gerek ABD, gerek AB, gerekse sömürücü ve onursuz devlet ve halkları; ölümden ve sahip oldukları refah hayatı kaybetmekten öylesine korkarlar ki, kendilerinden başkasının lider yahut adaletin egemen olabileceği bir düzene karşı endişe duyarlar, tıpkı aslandan ürküp kaçan yaban eşeklerden farksız bir duyguyla tir tir titrerler. Ancak kendilerinin silahlanmasını, öldürmesini, katletmesini ve işgal etmesini meşru sayarlar.

Bu, nasıl şeytani bir düzendir ki; Kuzey Kore’nin nükleer silah denemesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1718 numaralı kararının açık bir ihlali sayılabiliyor, ama ABD, Rusya ve diğer daimi üyelerin denemeleri ve silahlanmaları ihlal sayılmıyor.

Allah’tan duam odur ki; biran önce üçüncü dünya savaşının çıkması ve bozulan dengelerin yerine oturarak, ezilen ve sömürülenlerin haklarının ve bağımsızlıklarının iade edilmesidir.

Dünyaya sahip olmayanların dünyayı idare etme hezeyanları, mutlaka işbirlikçileri ile birlikte boğulmalarına sebep olacaktır. Zaten korku ve endişeleri, nasıl hiç olduklarına açık bir delildir.

Bırakın yarını, bir saniye sonrası için dahi hiçbir garantileri olmayan sefillerin materyalist teorileri, geçmişte olduğu gibi gelecekte de yıkılacak, şeytan misali benliğini yücelterek tanrılaşanların feci sonları, tekrar dirilecekleri ahırette de devam edecektir.

Savaş ya da küresel bir felaket; insanlığın kurtuluşu, hak ve adaletin yeniden tesisi için elzem olan tek çıkış yoldur. Bu sebeple herkesi duaya, nasıl olsa ecelin belirlediği gün ile ilgili korkmamaya, aciz yaratıkların değil, Yaratıcı’nın hükümlerine itimat edilerek dik durmaya ve gerektiğinde insanca ölmeye davet ediyorum.

Ne dün, ne bugün, ne de yarın lanetli asiler ve zalimler muvaffak olamadı ve olamayacak, yaratıcımız Yüce Allah’ın o kitapta belirlediği kader, emanetsel güçleri her ne olursa olsun hiçbir yaratık tarafından acze uğratılamayacaktır. Canları geri getiremeyen ve musibetleri durduramayan ekonomik palavralar ve makyajsı gösteriler sizleri aldatmasın.

Haçlı ABD ve onu besleyen münafık müttefikler yok edilmedikçe; barış, huzur ve güven var olmaz, felaketlerin önüne geçilemez…

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Neo-laik diyanetin münafık ilahiyatçıları

Hedefi vahiysel Kur'an'ı kökten reform etmek olan diyanet, bir türlü başaramadığı hıyanetini tamamen bid'at fetvalarıyla aşmaya çalışmakta, temsilcileri vasıtasıyla vahyi bozmak suretiyle akılları karıştırarak laik ve Kemalist devletin dileği doğrultusunda sözde çağdaş ve hümanist bir din olgunlaştırma yolunda ayet ve hadisleri saptırmaktadır.

Hıristiyan ve Yahudi din adamlarından çok daha beter bir anlayışla Kur'an'ı günümüze uyarlama girişiminde bulunarak laikleştirebilme gayreti içinde olan ilahiyatçılar, sanki Allah'ın varolan gelişme ve ilerlemeleri bilmekten aciz bir irade ve görüngüye sahipmişçesine çağdaş bir din yapılaşmaya gitmekte; ayetlerin anlam ve mahiyetlerini, birey, toplum ve devlet ilişki ve yönetimlerindeki tartışılmaz hükümlerini kökten değiştirmeye yönelmektedirler.

Laik devletin koyduğu anayasal çerçevede Allah'ın haram saydığını helal, helal emrettiğini haram kabul edercesine Allah'ın değil, putperest devletin hükümlerine bağlılık gösterip vahyi ayaklar altına alan diyanet, laik yapısıyla açık bir küfür içindedir. Bu sebeple diyanete bağlı ve laik temelle yetişmiş bir hocanın veya bir ilahiyatçının fetvalarına ve hurafesel açıklamalarına asla güvenilmemeli, mutlaka Kur'an'da karşılığı aranarak, muatabakat sağlanmalıdır. Yoksa şeytanın adımlarını takip eden onlar gibi dinden çıkılmış olunur ki, şeytanın da varolma amacı odur.

Türkan Saylan adlı azılı İslam düşmanının cenaze merasimindeki bir müftünün inanılmaz övgüsel dalkavukluğu, tarihte eşine raslanılmamış ve bir daha rastlanılmayacak bir korkuçluktaydı. "Kişi dostunun dini üzerinedir" hadisi şerifinden de anlaşılacağı üzere; bir müftünün bir kafir ile olan dostluğundan gurur duyabilmesi, hak olan tek din İslam'ın kimler tarafından temsil edildiğini ortaya koymaktadır. Münafık müftü İhsan Özkes, laik ve Müslüman ayırımıyla bölücülüğün şovalyeliğini yapan Saylan'ı, "Türkiye'yi kurtaran insan" sözleriyle nasıl abideleştirmeye çalıştığı halkımızı şok etmiştir. Yaşamı boyunca İslam'a küfredip, öldükten sonra gönüldaşı müftü aracılığıyla evliyalığa yüceltilen Saylan, müftününde ifade ettiği gibi, isyankarlığının karşılığı olan ödülünü, mutlaka Allah'tan alacaktır.

Hiçbir dönemde Müslüman olduğunu söylemeyen Saylan, annesini referans göstererek onun üzerinden kendini savunması, kimilerinin dikkatinden kaçsa da apaçık bir manipülasyondur. Kişinin anne, baba, kardeşi veya akrabaları değil, kendinin ne olduğu önemlidir. Kimi peygamberlerin babaları, kardeşleri, eşleri, çocukları ve akrabaları Allah'a iman etmedikleri halde, onlara hiçbir zarar verilmemiş ve sorumlu tutulmamışlardı. Her insan kendinden sorumlu olmasından dolayı, Türkan Saylan'ın kimliği herkesçe bilinmektedir. Münafık müftünün ruhbani günah çıkarma, övgü ve duaları ile cenazesine katılan yığılar, Saylan'a hiçbir fayda getirmeyecektir.

Allah indinde makbul olmayan bir kimseye bütün insanların hürmet ve tazimi ona hiçbir fayda sağlamayacağı gibi, Allah indinde makbul olan bir kimseye bütün insanların yüz çevirmesi de ona hiçbir zarar sağlamaz.


Şeytanın, yaratılan yaratıklar arasında en muazzam ilme ve bilgiye sahip olması baz alındığında, Saylan'ın İslam'ı yok etme temelinde inşa ettiği batıl eğitim seferberliği amacının şeytani olduğu anlaşılacaktır.
Türkan Saylan öylesine şeytaniydi ki, sağlığında iman etmeyip savaştığı dini öldükten sonra kullanmayı planlayarak dostu olan müftüyü kanalize etmiş, ihanetlerini örtbas edebilecek iyi bir ad ve hıristiyanlar misali günahlarını affetirecek Müslüman kimlikli bir papaz bırakmak suretiyle cenaze merasimindeki trajikomik sahneyi yaşatmış, neredeyse yaptıklarını unutturabilecek "eğitim tanrıçası" ünvanıyla bir duygu seli oluşturmuştur. Oysa şeytanın da, muazzam batıl eğitimiyle milyarları etkileyip yoldan çıkardığı unutulmamalıdır.
l
Her canlı, hakkında yazılmış olan rahmani veya şeytani bir yaşamı idame ettirme mecburiyetinde bulunduğundan, kaderini değiştirebilecek yaratıksal bir iradenin vaki olamayacağı muhakkaktır. Gerek peygamberler, gerekse şeytan bu amaçla yaratılmış, herkes o doğrultuda hak ile batıl yollara ayrılarak, yazgılarının gereğini yapmaktadırlar. Şeytan yok edilemedikçe kötülükler ve temsilcileri kötüler sonlandırılamayacaktır.

Yaratık hiçbir insan, benliğini yücelterek çeşitli gerekçelerle Allah ve Resulünün hükümlerini kendi istek ve düşüncelerine göre yorumlayamaz, günün kozmetik şartlarına ve global fikirlere göre uyarlayamaz. Allah'ın iradesine, emir ve hükümlerine başkaldıran kafir ve münafıklar, Müslümanlıkla şereflendirilemez...

"Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." Ahzab.36

19 Mayıs 2009 Salı

Saylan’ın cenaze namazı kılınamaz…

Yaşamı boyunca İslam’a ve Kur’an’a karşı savaşarak, Müslümanların amansız hasmı olan Türkan Saylan, vaat edilen o günün tecelli etmesiyle çok sevdiği dünyasından ayrılmış, tüm çaba ve çırpınışlarına, kendince yaratıcı bilimin gücüne rağmen hayatta kalamayarak, küfrettiği şeriatın hükmüne boyun eğmekten kurtulamamıştır.

Kimileri tarafından Hıristiyan, ateist veya deist olduğu belirtilen Saylan, hiçbir zaman Allah’a ve Resulü Hz. Muhammed’e inanıp iman eden bir Müslüman olduğunu deklare etmemiş, Allah’ın yüce dini İslam ve Müslümanlar aleyhine mücadele ederek, bir haçlı bayraktarı olduğunu düşünce ve eylemleriyle kanıtlamıştır.

İslam düşmanlığını Çağdaşlık, Cumhuriyetçilik ve Atatürkçülük zırhına yapışarak gizlemeye çalışan Saylan, eğitim amaçlı kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme çalışmalarıyla Müslüman evlatlarımızı zehirleme ihanetinde bulunmuş, Müslüman Türkiye’yi dinlerinden uzaklaştırabilmek gayesiyle misyonerlerle birliktelik sağlayarak, gerekli her türlü yardım ve desteği almak suretiyle hainliğini belgelemiştir.

Acımasızca binlerce Müslüman kız çocuğunu asimile etmek isteyerek ailelere sinsice darbe indiren gaddar Saylan, nefret ettiği Allah’ın şeriatı karşısında hesap vermekten asla kaçamayacaktır.

Türkan Saylan gibi amansız bir vahiy düşmanının cenaze namazının kılınmamasını Allah, açık bir ifadeyle emretmesine rağmen; kafir hıristiyanların dahi cenaze namazlarını kılmakta hiçbir beis görmeyen laik devletin laik diyaneti, yine Allah’ın hükmüne karşı gelerek, Türkan Saylan gibi bir münafığın da cenaze namazını kıldırmaya bir memur atayacak, böylece diyanetin vahiysel İslam’ı değil, laik ve Kemalist odaklı sözde çağdaş bir hümanist dini temsil ettiği anlaşılacaktır.

“Allah erkek münafıklara da kadın münafıklara da kafirlere de içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vadetti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir! Onlar için devamlı bir azap vardır.” Tevbe. 68

“Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.” Tevbe. 84

17 Mayıs 2009 Pazar

Eurovision maskaralığı

“Ancak tabela devleti olabildik” başlıklı yazımla kimliğini, gücünü ve onurunu ilkelliğe peşkeş çeken Türk devleti ve milletinin çöküşü üzerinde durmuş, inanılmaz bin bir türlü gerekçelerle nasıl pespayeliğe döndüğümüzü delillerle ortaya koymuştum.

Adı “Eurovision şarkı yarışması” olan sanatsal bir gösteriyi “SEX SHOW”’a dönüştürerek, Müslüman Türkiye milletini rezil rüsva eden hükümet, sözde çağdaş medyanın ve yığınların desteğiyle Türkiye’yi tanıtma adına milli seferberlik abartısıyla bir devletin ve milletin helakını gözler önüne sermişlerdir.

Belçika’da doğarak batı ahlakı ve kültürüyle yetişmiş zavallı bir Belçikalıyı Türkiye adına yarıştıran AKP Hükümeti, cinselliğini fışkırtarak ve gayri ahlaki ilişkilere girerek şarkıcılık yapmaya çalışan liyakatsiz kadına öylesine ağır bir sorumluluk yüklediler ki, kadıncağız yetmiş milyonun ağırlığı altında ezilerek, depresyona girmekten ve hasta olmaktan kurtulamamış, umutla beklenilen sonucun aksine perişan olmuştur. Uluslar arası sıradan bir yarışmayı kurtuluş mücadelesine çeviren ve milli bir dava haline getiren hükümet, olası bir zafer edasıyla destek arayışında dahi bulunmayı içine sindirebilmiştir. Geçmişte kazandılar ne oldu ki, bugün kazanmış olsaydılar ne değişecekti?

DAVOS’taki duruşunun gerçekte bir manipülasyon olduğunu kanıtlayan başbakan Erdoğan, Müslüman Türkiye milletini ve devletini idare eden bir lider olduğunu unutarak, söz konusu zavallı kadına anchormanlık yapmış, canlı yayında bağlanarak, her türlü desteğinin üzerinde olduğunu ve Moskova’ya ziyaret düzenleyeceğini ifade etmek suretiyle dolaylı da olsa ziyaret amacını ortaya koymuştu.

Başta Almanya olmak üzere birçok ülkenin canlı yayın dahi yapmaya tenezzül etmediği alelâde bir şarkı yarışmasına, dünyadaki hiçbir lider, sarkıcı temsilcisine böylesine açık bir destek vermemiş, insanlarını galeyana getirmemiş, milli ve manevi menfaatlerinden üstün tutmayarak, sadece halklarının boğuştuğu ekonomi kriz ve siyasi çıkarlarını dert edinme erdemliği ve sorumluluğuyla siyasi bir duruş sergilemişlerdi. Böylesi bir tabloda; başbakan Erdoğan’dan bir lider, ülke lehine bağımsız bir hizmet beklenebilir mi?

Seks ve cinsel fahişesel show’un değil; sözün, bestenin, sanatın ve ilkelerin kazanabileceğini idrak edemeyen kompleksi sefiller, hem yarıştırdıkları o kadını kahramanca yücelterek psikolojisini bozmuşlar, hem de Müslüman halkına ihanet ederek; inanç, iffet ve onurlarına kapkara leke sürmüşlerdir.

Hatırlanacağı üzere; bir zamanlar “çocuk pornosu” izleme sapkınlığını hiçbir ülkeye kaptırmayarak dünya birincisi Türkiye, başları öne düşüren sabıkasını Eurovision’da da yinelemiş, utandırıcı cinsellikten öte bir değeri olmayan seks show’uyla şehvetleri kabartmıştır. Azerbaycan ve Ukrayna’nın show’undan daha beterini ortaya koyarak, çocukların seyretmemesi için “kırmızı nokta” ile yayınlanması gereken pornografik bir gösteriyi dünyaya izletmeleri, hangi temel kriterde Türkiye’nin tanıtılmaya çalışıldığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Çağdaş bir batı ülkesi olabilmeyi cinsellik ve seksle bağdaştıran sapkınlar, her geçen gün bir zamanların ünlü seks ve sapkınlık merkezlerinden biri olan knisos’a benzemekte, dolayısıyla aynı akıbete uğrayacağına da şüphe duyulmamalıdır.

Sanatsal, bestesel ve kültürel bir kıymet taşımayan, yalnızca seksiliği ve çıplaklığıyla ön plana çıkan Eurovision temsilcisine kayıtsız destek veren başbakan Erdoğan, izlediği pornografik gösteriden ne kadar tatmin oldu ve memnun kaldı bilemiyorum. Ancak şu bir gerçek ki, temsilcinin tamamen cinsel içerikli seksi show’nun en doruk noktasında cehennemden kaçmış zebani misali kavalye ile sarmalayışı ve yüzeysel sevişme sahnesi, sebep olanların boynunda bir ar yaftası olarak asılı kalacaktır.

Türkiye’yi ve Türkiye milletini tanıtma adına yapıla gelen rezaletler, artık kimsenin suratına bakılamayacak bir hal almıştır. Oysa gerek batı, gerekse doğu Türkiye’yi ve halkını hem şerefli tarihinden hem de günümüzdeki dönekliğinden çok iyi tanımaktadır. Acaba onlar tanıyor mu?

Cahiliye dönemi, ilk ve orta çağın yegane kültürleri ve yaşam biçimleri olan cinsellik, kendilerini kabul ettirmeye çalışan üçüncü dünya ülkelerinde fevkalade önem arz etmekte, kendilerince tanılanacağı ve saygı görüleceği yönünde bir arayışa itmektedir. Oysa maddi veya manevi fahişelik, hiçbir dönemde itibar görmemiş, saygınlık kazanmayarak toplumlarca sindirilmemiştir. İnat ve ısrarla kazanma adına başkalaşarak değişime uğrayan hainlere güvenilemeyeceği, fıtratsal bir olgudur.

Başbakan Erdoğan, hükümet, medya ve çağdaş özentili yığınlara soruyorum; inançları, özgü sanatları ve kültürlerini tanıtmak amacıyla düzenlenen yarışmalara iffetli Müslüman Türk kadınları ve erkeklerin cinselliğini pazarlama girişimleri, kendilerine batı nezdinde bir kazanç mı sağladı, yoksa alçaltıcı bir kayıp mı? Uygar olabildiler mi?!?

8 Mayıs 2009 Cuma

Sempatik Şeytan

Gıdası kan olan ABD’nin Müslüman ve sivil vahşeti devam etmekte; asla vazgeçmeyeceği kıyımlarla Afganistan’da çok sayıda çocuk-kadın-yaşlı demeden önüne geleni yok etmesi, ne lanettir ki iktidarlarca hukukî sayılabilmektedir. ABD gibi barbar bir devletin başına geçen Obama, estirdiği barış, dostluk,adalet ve hümaniste rüzgarının şeytani bir aldatmaca olduğu öncesinden bilinse de, parçalanmış masum cesetlerden kalkınacağını zanneden fırsatçı ve çıkarcı yandaşlarınca cezp edici bir ambalajla “umut kapısı” olarak toplumlara sunulabilmişti.

ABD Başkanı Obama, Afganistan’ın gayri meşru ve kukla devlet başkanı Karzai ve müstemlekesi Pakistan devlet başkanı Zerdari’ye kendi vatandaşlarını katlettirmekte, dünya ve diğer İslâm ülke hükümetleri de her türlü siyasi desteği acımasızca verebilmektedirler. Obama’nın bir ay önce açıkladığı Pakistan ve Afganistan ile ilgili şeytani stratejisini, bu iki ülkeyle birlikte geliştirip uyguladıklarını ifade etmesi, Hamid Karzai ve Asıf Ali Zerdari’nin nasıl birer hain olduklarını belgelemektedir.

Yaklaşık iki yüzden fazla masum insanı parçalayıp, köy, kasaba ve binaları yerle bir eden, yarım milyona yakın insanın ev ve yurtlarını terk edip sığınacak güvenli bir yer aramalarına neden olan ABD ve NATO, terörün tüm korkunçluğunu ortaya koymaktadırlar.

ABD’nin Müslüman halklara ve sömürgeci egemenliğini kabul etmeyen toplumlara karşı kurduğu komplolar ve canavarlıklar; haklı olarak hak, adalet ve istiklal uğruna mücadele veren direnişçileri meşrulaştırmakta, böylece insanlık onurunun kıyametsi ölümü engellenip, canlılığı sürdürebilinmektedir.

Halkın oylarıyla iktidara gelen Taleban, sırf Müslüman olduğu ve iman ettiği Allah’ın yasalarıyla ülkeyi idare etmek istemesi haçlıları ürkütmüş, geçmişteki çöküşlerini bir kez daha tatmamak adına demokrasi ve terör bahanesiyle yok edici saldırılara yöneltmiştir. Aynı gerekçeyle mazlum halkların savunucusu ve haçlı emperyalizmine direnen kahraman El-Kaide’yi de hedef alarak topyekun savaşa girişmeleri, İslâm egemenliğinden duydukları korkudan dolayıdır.

Hakkı, adaleti ve insanlığı mahveden caniler; güç ve kuvvetleri doğrultusunda kendilerince “doğru” saydıkları düşünce çerçevesinde katletmekte, dolayısıyla güçleri nezdinde haklı ya da haksız sayılarak, ya mükafatlandırılmakta ya da mahkum edilmektedirler.

Oysa tek doğru, yaratıcı Allah’ın vahiy ettiği doğru olduğu için, “o doğru” temel alınmalı, dolayısıyla o doğrulukta olanların kazanacağı, zalimlerin ise hezimete uğrayacaklarına şüphe duyulmamalıdır. Onlar, Allah için bir zaman mefhumu olmayıp, belirlenmiş bir süre bulunduğundan, zelil azabı tadacakları ve sürünecekleri gün ile ilgili hiç merak etmemelidirler… Bu dünyada gizli kalan yahut tam karşılığı bulmayan cezalar, mutlaka başka bir alemde görülecektir.

Bugün Türkiye’yi şok eden ve kırk dört masum insanın öldürüldüğü Mardin katliamı, tıpkı ABD ve İsrail canileri gibi, suçluların “kendi doğru” gerekçelerinden işlenmiştir. ABD ve İsrail’in katliamlarını meşru görüp sessiz kalan iktidar ve çevreler, onların ve diğerlerinkini de meşru saymalıdırlar. İnsanlığı bozarak korkunçlaştıran eğitimli ABD, İsrail ve müttefikleri, sokakta meydana gelen tüm vahşetlerin azmettiricileri ve sorumlularıdırlar. Unutulmamalıdır ki böylesi katliamlar tüm dünyayı saracak, mutlaka devletler ektiğini biçecektir. Dün izleyenler, bugün izlenmekte, yarın ise ne izleyen ne de izlenen kalıp, herkes acı ve dehşet içinde kıvranacaktır.

Her cani, aynı ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın yaptığı gibi katliamlardan sonra derin üzüntü duyduğunu ifade etse, hiçbir değer taşır, karşılıksız bırakılır ve affı mümkün olabilir mi? Üstelik devletsi o barbarların hiçbir yaptırıma uğratılmayıp bir de takdir almaları, şüphesiz katliamların sürmesini cesaretlendirmektedir.

Biliniz ki sokaktaki katiller, onlardan çok daha insaflı ve merhametlidirler. En azından pişman olabiliyor, özür dileyebiliyor ve yaptıklarından dolayı göz yaşı dökerek, vicdan azabı duyabiliyorlar. Onlar ise şeytandan da daha aşağı öylesi acımasız yaratıklardır ki, katlettikleri insanlardan haz duyup tatmin olabiliyor, amaçlarına ulaşabilmenin iğrenç zaferi içinde gururlanabiliyorlar. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez, Gazze’de giriştikleri korkunç soykırım ve yıkım ile ilgili kesinlikle özür dilemeyeceğini beyan edebiliyor ise, sokaktakilerine kızabilmek ve yargılayabilmek akılcı mı?

Hakkı, doğruyu ve adaleti lağveden materyalist devletler, şeytani politikalar ile zulmetmekte, vatandaşlarını ve insanlığı ya sömürerek, ya kıyarak, ya köleleştirerek, ya asimile ederek, ya da işgal ederek değerlerini biçmekte, kendilerine benzetmektedirler.

ABD ve İsrail’e geçit veren hiçbir devlet, sokaktaki suçluyu kınayamaz ve yargılayamaz…

Haydi, Müslüman referanslı başbakan Erdoğan ve dışişleri bakanı Davutoğlu; kardeşlerinizi katleden dostunuz ABD’ye göstermelik ve cılız da olsa bir tepki vermeyecek misiniz?

5 Mayıs 2009 Salı

Bir gazeteci Ruhat Mengi…



“En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır.” Malcom X.



Eşi Ahmet Eşref Biliktan’dan kirli bir pazarlık sonucu boşanıp, gazeteci Güngör Mengi ile evlenerek şöhreti yakalayan Ruhat Mengi’nin vatan, devlet ve millet edebiyatı, apaçık bir aldatmaca ve acımasız bir sömürüdür.

Geçmişte ilişki içinde olduğum insanların gerçek yüzlerini deşifre etmeyi pek etik bulmamış, hatta “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımda bahsi mevzu olan kişilerin isimlerini, dini gerekçeyle açıklamaktan kaçınmıştım.

Ancak riyakarlıkları ayyuka çıkan münafıkların üzerine gitmeyi nefsim adına değil, aldatılan halk ve adalet adına uygun görerek, akıl ve duygu oyunlarıyla fitne çıkarıp hilekarlık yapan sinsilere karşı insanları uyarmayı kaçınılmaz bir görev addettim.

Kendilerini dürüstlükle yüceltenlerin sözde millet ve mazlum lehine hak arama feryatları, gizledikleri pis çıkar ilişkilerinden başka bir şey değildir. Özellikle cinsellik adına çağdaşlığı ve vatan sevgisi adına Atatürkçülüğü savunan laik gazeteciler, kitleleri çıkarları doğrultusunda kışkırtıp manipüle ederek öylesine insanlık onur ve şerefini doğramaktadırlar ki, gerçeklerden bihaber yığınlarda onlara inanabilmekte, dolayısıyla ülkede olması gereken birlik, bütünlük, barış ve dürüstlük yok edilerek; kimin doğru yahut yanlış, neyin iyi veya kötü olduğu bilinmemektedir.

Önce aynaya baksınlar, sonra konuşsunlar…

Türk devletine ve milletine güvenmeyen Ruhat Mengi, geleceğinden korktuğu ikinci kızının doğumunu İngiltere’de yapmış, masrafı ile ilgili giderleri de, kocası vasıtasıyla benden almıştı. Sanırım aynı gerekçelerle büyük kızını da yurt dışında doğurmuştu.

1986 ve 1987 yıllarında tanıştığım Ahmet-Ruhat Biliktan çifti ve kız kardeşi Vuslat Ünaldı, ortak oldukları tekstil işinden iflas etmiş ve piyasaya büyük borçlar takarak, hiç kimseye kredileri kalmamıştı. Ruhat Hanımın doğum günü yaklaşmış, ancak masraflarını karşılayacak parayı bulmak bir yana, uçak biletini dahi temin edemiyorlardı. Sürekli beni ağırladıkları Fenerbahçe’deki evlerinde kendisine neden Türkiye’de değil de, İngiltere’de doğum yapmak istediğini sorduğumda; “Türkiye’ye güvenmiyorum, çocuğumun geleceğini garanti altına almak istiyorum” demişti. Bunun üzerine kendilerine talep ettikleri parayı vermiş ve İngiltere’ye giderek doğumunu gerçekleştirmişti. Konumuzu ilgilendirmediğinden daha fazla detaylara girmeyi ahlaki bulmuyorum.

Ancak; Ruhat’ın arzu ve isteklerine para yetiştirmekte zorlanan Ahmet, İngiltere’de spot bulduğu tekstil ürünlerini Nijerya’ya satacağını iddia ederek, Umman Prensi Talal Bin Tarık Al Said’i 400.000 USD. dolandırarak, Ruhat’ı memnun etmeye çalışmış, böylece kendini bitirip tüketmiş, neticede çocuklarına verdiği soyadı dahi devam ettirememişti. Şimdi hangi yüzle ahlâktan, yolsuzluktan ve dolandırıcılıktan söz ederek, başkalarını suçlayabiliyor? Acaba prensin ve mağdur ettiğii insanların paralarını ödedi mi? Kendisini o kadar seven, sayan ve her fedakarlığı yaparak adına dolandırıcılık yapan kocasını neden boşadı ve vicdansızca kızlarının dahi soyadlarını değiştirebildi?

Türkiye’ye güvenmeyerek gelecek garantisini İngiltere’de arayan Ruhat Mengi, bugün gazete ve televizyonlarda ahkam kesebilmekte, utanmadan Türk halkını sömürebilmekte, çetelerin ve darbecilerin sözcülüğünü yaparak, halkın seçtiği hükümete ve Müslüman Türkiye milletine kin kusup gericilikle aşağılamakla kalmayıp, namus ve dürüstlükten dem vurabilmektedir.

Neden o çok güvendiği İngiltere’ye yerleşemedi, asıl mesleği olan kimya mühendisliğini, kitap çevirmenliğini, tekstil işini ya da gazeteciliğini yapamadı? Acaba Türkiye’den gözü gibi sakındığı kızları nerede yaşıyor? Kendini şöhrete kavuşturan, kalkındıran ve besleyen 70 milyonluk Türk milletinin İngiltere vatandaşlığı gibi sözde bir garantisi bulunmazken, hangi yüzle vatan ve millet sevgisinden bahsedebiliyor? Parası biten eşine tekme vurana, bu asil ve vefakâr millet geçit vermez…

Türkiye milleti; politikacıları, gazetecileri ve sözüm ona sanatçıları ile sömürülmekte ve gaddarca istismar edilmektedir. Birkaç gün önce 20 bin lira borcundan dolayı intihar eden bir oyuncunun cenaze merasimindeki vicdansız ve sahtekar şöhretlerin hükümeti suçlayan sözleri, riyakarlığın ta kendisiydi. Devlet sanatçılarına sahip çıkmıyor ve acı içinde yaşamalarına ve intiharlarına neden oluyormuş. Oysa aralarında bir yemek parasına mukabil dayanışma göstererek, arkadaşlarına yardım edemezler miydi? Hangi yüzle cenazeye gelebiliyor, konuşabiliyor ve hedef şaşırtarak, 70 milyonun haklarını kendilerine peşkeş çekilmesini talep edebiliyorlar? Kimdir onlar? Yoksa şehitlerden de mi üstündürler?

İman ve inancın olmadığı benliksi bir akıl ve kalpten; doğruluk, adalet, merhamet, paylaşım, yardım ve vicdan beklenemez.

Nerede vicdansız bir politikacı, gazeteci, oyuncu veya şarkıcı görürseniz onları bağrınıza basarak alkışlamayınız, suratlarına tükürünüz ki, ananızın ak sütü gibi helal olan haklarınızı daha fazla sömürmesinler ve üzerinizden yükselmesinler. Unutmayınız ki onları şımartan ve layık olmadıkları düzeye çıkartan sizlersiniz…

“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” Sophokles


3 Mayıs 2009 Pazar

Döndüm, ama…

Müslüman olmayanların girmesinin haram emredildiği kutsal Mekke ve Medine’deki gözlemlemelerim, neden Müslüman toplumların hor ve hakir bir yaşama ve siyasi bir müstemlekeye mahkum edildiklerini tartışılmaz bir gerçekle müşahede etmeme neden olmuştur.

Sözde ibadet amacıyla toplanan yığınların samimiyetsiz itikatları, saygısız ve şirksel davranışları; taptıkları yaratıcı Allah’larına dosdoğru iman edememelerinin bir sonucudur. Materyalizmin maneviyatsal mutasyonu akıl almaz paradoksları doğurmuş, dolayısıyla Allah’ın ve vahyin ruhsal önemi, maddeye indirgenerek bambaşka inançların ve gizli tanrıların oluşmasına yol açmıştır. Farklı inanç yorumları ve görüşleri her ne kadar İslâm’dan türemiş olsa da, kayıtsız-şartsız imanı bir teslimiyet taşımadıklarından Allah’la bütünleşememekte, kendilerince dini bir mastürbasyon yaparak tatmin olmakta, böylece Allah’ın vahyettiği kulluğa erişememektedirler.

25 yıl önceki o duygusal yoğunluğu ve rahmeti tadamamış, başta ceberut Suudi askerleri olmak üzere farklı milletlerdeki insanların yanlışlarına müdahale etmekten, maalesef gerekli hazzı alamamış olmanın üzüntüsüyle ziyaretimi tamamlamış bulunmaktayım. Kâbe ve Mescidi Nebevi’yi hapseden o modern ve ürkütücü yüksek binalar, kendini tanrılaştıran barbar Suudi yönetimi; materyalist kapitalizmin ve totalitarizmin tüm çirkinlik ve benliğini sergilemektedir.

İlk İslam devletinin kurulduğu yer olan ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) halifelik yaptığı Medine, artık merhametin, hakkın, adaletin, eşitliğin ve hoşgörünün olmadığı oligarşi derebeycilerce idare edilmektedir. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali devrinde asla görülmemiş bir diktotarya, Suudi emirlerince uygulanmakta, emir’in geçtiği yollar kapatılmakta, inananlarla aralarına aşılamaz duvarlar örülerek, hoyrat emirlere tanrısal hüviyet kazandırılmıştır. Kölelerine sevgi ve saygı göstererek her şeylerini paylaşan, imani kardeşi açken kendi tok olmayan, halkının barınağı olmadan kendine barınak yapmayan, toplumunda en alt seviyede yaşayanları kendilerine düstur edinen, Müslümanlar güven içinde olmadan kendilerini emniyette hissetmeyen, zaruri geçimlerinin dışında bir harçlık, hatta bir elbise ve bir tas fazla yemeği dahi kendilerine haram sayan, devlet gelirini halkına eşit paylaştırıp ayırım, gösteriş ve israftan ısrarla kaçınan, inançları her ne olursa olsun zulme uğrayan her kesime ekonomik ve askeri yardım eden, tamamen eşit şart ve koşullarda yaşayan asrı saadet bir devrin kapanıp, sömürgeci bir alçak düzenin egemen olması, kutsal Medine’nin ehemmiyet ve ayrıcalığını bitirmiş, tüm İslâm dünyası etkilenerek, zillete mahkum olmuşlardır.

Kâbe’nin 128.4 metrekare alan üzerine kurulu ve yaklaşık 13 metre olan yüksekliğine hoyratça meydan okuyan Suudi Krallığı, tam yanı başına yüzlerce metre yüksekliğinde korkunç binalar yaparak, güya Allah ile yarışmakta, ama ne ABD, ne de İsrail’e karşı aynı cesareti gösteremeyerek, Müslüman toplumların aleyhine işbirliğine girişip, geçmişte Osmanlı’ya yaptığı gibi hainliğini sürdürmektedir.

Materyalist ve kapitalist Suudi Krallığının Kâbe’ye olan saygısızlığı, Kral Halid’in Kâbe’nin yanı başına yaptırdığı saray ile başlamış ve günümüzde 500 metreyi aşan yükseklikteki otel ve binalarla doruk noktaya ulaşmıştır. Oysa Osmanlı Devleti, yüce Allah’ın müminlere hediye ettiği mabet olan Kâbe’ye öylesine saygı göstermişti ki, Kâbe’nin etrafını çeviren kubbeli yapıları (revaklar), Kâbe yüksekliğini aşmayacak şekilde inşa edilmiş, planları da Mimar Sinan tarafından hazırlanmıştı.

İslâm düşmanı haçlıların taşeronu münafık Suudi Kralı Abdullah, Allah’a secde eden Müslümanların kıblesi Kâbe’nin eteklerine boyun eğmektense, kendine 595 metre yüksekliğindeki yedi yıldızlı Al Baid kulesinin tepesinde saray yaptırarak, Kâbe’ye, Müslümanlara ve dolaylı olarak Allah’a meydan okumakta, dolayısıyla şeytandan farksız bir azametle benliğini yüceltip, Kabe’ye hükmeden sarayını kıble, kendine de secde ettirmek istemektedir. Çünkü o, şeytandan da daha alçalmış bir benlikle kendini tanrı görmekte ve zannınca yerleşeceği gökyüzünden ahkam kesebileceğini düşünmektedir.

Müslümanlara ait olan kutsal Mekke ve Medine’nin Suudi Krallığının yönetiminden kurtarılması, umulur ki İslâm’ın dünyadaki egemenliğinin yeniden tesisine yol açacak bir tetiklemeyi yapacaktır.

Müslümanların bütünlüğü, rahmet ve bereketi, ancak Mekke ve Medine’nin işgalden kurtuluşuyla mümkündür. Doyumsuz bir aşk ve tazimle gelen Müslümanları aşağılayan, darp eden, hırpalayan ve horlayan Suudi yönetimi, mutlaka hakkettiği karşılığı görmeli ve işgal ettiği topraklardan püskürtülmedikçe, Müslüman dünyasının bağımsızlığa kavuşabilmesi ve layık olduğu düzeye ulaşabilmesi mümkün olamayacaktır.

Mekke ve Medine ağlıyor... Destek veren yahut sessiz kalan tüm Müslümanlara (kimliklere) lanet yağdırıyor…

Fiziki varlıklarını sürdürmesi asla yanıltmamalı, ilâhî maneviyatı çökerten Suudi yönetiminin turistik maddi çıkarları, iktidarıyla birlikte mutlaka kökten lağvedilmelidir…

Mekke ve Medine birer haram şehridirler, kâfirlerin girmesi nasıl yasak ise, münafıkların girmesi de yasaktır. Suudi Krallığı; Allah’a, İslâm’a ve Müslümanlara ihanet etmelerinden dolayı münafıktırlar, dolayısıyla Mekke ve Medine’ye girmeleri yasaklanmalıdır. Aksi takdirde o lanet, daha da artarak tüm insanlığı yerle bir edecek, huzur, barış ve iyi olan ne varsa yok olacaktır.

Emperyalist barbar ABD ve İsrail’in Müslüman toprakları işgal etmeleri gibi, kadim dostları Suudi Krallığı da, Müslümanların kutsal şehirleri Mekke ve Medine’yi işgal etmiştir. Dünyadaki barışın ve adaletin yolu, ancak Mekke ve Medine’nin hain Suudi Krallığından kurtulmasından geçer…

Zorba ve azgın Suudi Krallığı; 2001 yılının Ramazan ayında, Kabe imamlarından Şeyh Muhammed El Musini’nin Müslümanları katleden ABD ve İsrail karşıtı bedduasından ötürü gözaltına almış ve tutuklamıştır. Sözde Müslüman olan Suudi halkı, ne acıdır ki haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olabilmişlerdir. Zaten bu halk, barbar münafık Krallığı devam ettiren sefil halk değil midir?

O dua…

Ey şan şeref ve izzet sahibi Allah’ım...
Ey alemlerin en büyüğü, en mükemmeli, en yükseği, en yücesi Allah’ım!
Senden izzet ve kuvvet istiyoruz.
Yolunda savaşan mücahidlere yardım et.
Allah’ım onların her daim yanındasın ve onlar da Sen’inle,
Onlara zafer ver, onları güçlendir.
Allah’ım onların görüşlerini birleştir,
Onların silahlarını aynı hedefte birleştir,
Kelimelerini birleştir ve Allah’ım onların kalplerini ıslah et,
Allah’ım o mücahideri kendi elinle düşmanlarından koru.
Allah’ım düşmanların birliklerini yerle bir et,
Ve onların birliklerini mahfet,
Ve onların gücünü zayıflat,
Ve onların gönüllerine korku yerleştir.
Allah’ım bizim kaderimiz senin elindedir,
Ve bizim işlerimizin tümü, Sana döner,
Ve bizim durumumuzdan habersiz değilsin,
Biz ızdırabımızı Sana bildiririz,
Üzüntümüzü ve şikayetimizi de Sana bildiririz,
Zalimlerin adaletsizliğini yalnız Sana şikayet ediyoruz,
Ve facirlerin zulmünü,
Ve ihanet eden suçluların cezasını,
Sanadır Allah’ım, Hristiyanların tüm kinini nefretini, adaletsizliğini Sana şikayet ediyoruz,
Allah’ım karanlığı (kötü hükümdarlık) zalimler gerçekten uzattılar,
Dinsizlerin kinleri derine uzanmış,
Ve yöneticiler suçlular...
Allah’ım onları üzerine doğruluk eli gönder,
Kötülüğü onunla kaldır,
Ve bizim izzetimizi geri döndür,
Ve onunla düşmanımızı yok et,
Allah’ım, onların zulüm ve adaletsizliklerini Sana bildiriyoruz...
Allah’ım, küfrün ve fesadın merkezi olan Amerika’nın kuvvetini başlarına geçir,
Allah’ım onların tümü Senin farkında, onlar senin arzında fesadı yayıyorlar,
Ve onlar senin kullarını öldürdü ve onlar Senin dinini aşağıladılar,
Allah’ım Sen hepsinden haberdarsın ve hepsinden güçlüsün,
Allah’ım onlara gücünle karşılık ver,
Allah’ım onlara Ad kavmine gönderdiğin fırtınayı gönder,
Ve onlara Semud’un çığlığını, Nuh kavminin tufanını gönder,
Allah’ım gökyüzünü onların başlarına geçir,
Ve yeryüzünden dağıt,
Allah’ım onların devletlerini parçala,
Allah’ım onların ülkelerini böl ve şiddetle parçala,
Hay ve Kayyum Allah’ım,
Kullarını güçlü yumruklar kıl,
Allah’ım mücahidlere direnişli kalmayı bahşet,

AMİNAMİNAMİNAMİNAMİNAMİNAMİNAMİN


“Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah sana yeter.” Ahzab.48

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yaratabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.”
İsra.37

“Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.” Nahl. 23

18 Nisan 2009 Cumartesi

Teröristlerle bile kıyaslanamazlar

Teröristler, yanlışta olsa düşünce ve inançları uğruna canlarını verdikleri davalarıyla ilgili sergiledikleri cesur, kararlı ve dik duruşları; bugün terörist olarak yansıtılan korkak ve içi geçmiş çapulcu Ergenekon örgüt üyeleriyle mukayese edilemeyecek bir düzeydedir. Ayılıp bayılmalarından ve yıkmaya çalıştıkları devlet, millet ve insan hakları edebiyatı yaparak saplandıkları bataklıktan kurtulabilmenin riyakar ve haysiyetsiz tavırlarından ve vicdan sömürüsü yapmalarından anlaşılmaktadır.

Millet ve devletin kendilerine verdiği yetki ve makamları ile, yıkıcı ve bölücü ideolojilerindeki silahlı üst düzey hainlerin komutasında onurlarını doğrayan bu melunların sefil görüntüleri, ibrete şayandır.

Özellikle bilim adamı kisvesindeki rektör ve öğretim görevlilerinin ahlâk ve adaletten yoksun pespayelikleri, eğitim gören evlatlarımız aleyhine fevkalade vahim bir süreç, dolayısıyla üniversitelerimizin bilim yuvaları değil, ihanet aracı bozguncu kurumlar olduğu ortaya çıkmaktadır. Ülke ve millet lehine buluşlar gerçekleştirip bilim ve teknolojide söz sahibi olmayı, ahlaklı ve adaletli nesiller yetiştirmeyi ilke edinmeyerek, halkının hükümetini, dinini, inancını ve ırkını hedef alarak savaş açan bölücüler, bilmediler ki ilmin ve bilimin yüzkarasıdırlar. Şüphesiz onların yetiştirdiği öğrencilerden hiçbir üstünlük ve Türkiye lehine zerre bir yarar beklenmemelidir.

Kopyacı ve ezbercilere sağlanan haksız unvan ve mevkiler, işte bu liyakatsizlerce hazmedilememekte ve kaldırılamamaktadır. Şeytan misali bilgileri ne olursa olsun; fıtratlarının derinliğindeki kötülükleri açığa çıkararak, kin ve nefret kusmak suretiyle ülkenin huzur ve güvenini bozarak karışıklık çıkaranlara profesör ya da eğitici düzeyinde saygı göstermek; Einstein, Newton ve Pascal gibi keşifler gerçekleştirmiş ve dünyaya ışık saçmış bilim adamlarına bir hakaret ve ihanettir. Bundan dolayıdır ki onların uzmanlıkları, doktorlukları, doçentlikleri ve profesörlükleri; sadece ve sadece çöpsel abartılardır. Zaten düşünce ve davranışlarıyla bunu kanıtlamıyorlar mı?

Ülkeyi karıştırıp birbirine kıydırmak ve silahlı darbeyle halkını esarete mahkum etmek adına puştluk düşünen, yalan ve iftiralarla kutsal değerlere saldıran sinsi bir terör örgütünün silahşoru olan ve halkının seçimini aşağılayarak kıymeti harbiye ye tabi tutmayan kepazelere, sahip oldukları unvanlarından dolayı değer verilmemeli ve onlar, hayvandan da daha aşağı sapıklar olarak damgalanmalıdırlar. Şüphesiz onlara değer verenlerde, onlar gibidir. Çünkü kişi, dostunun dini üzeredir.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal; partisinin resmi veya gayri-resmi üyeleri, fikirdaşları ve sempatizanlarınca kurulan Ergenekon Terör Örgütünün yılmaz bir avukatı olduğunu ikrar ederek, cansiperane arka çıkışını sürdürebilmektedir. Aynı bölücü ve yıkıcı ideolojileri adına halka savaş açan örgüt üyelerini "Bu memleketin namuslu, dürüst profesörleri, dekanları cezaevlerinde acı çekiyor. Kimsenin kılı kıpırdamıyor" ahlamasıyla sahiplenmesi, ancak hain darbecilerce getirilebileceği iktidar umudunu kaybetmesinden olsa gerek; hukuka, yargıya ve güvenlik güçlerine fütursuzca saldırmaya devam edebilmektedir. Yoksa Ergenekon’un bir numarası Deniz Baykal mıdır?

Ergenekon Teörö Örgütünün çöküşü ve yargı önüne çıkarılmasının ''Çok acı bir manzara olduğunu'' ifade eden Baykal, ''Bu tabloyu, inanıyorum artık aydınlığa kavuşturacak tek güç milletin kendisidir. Ne çiçek göndererek, ne sempati demeçleri vererek bu gidişi önlemek mümkün değildir. Bu gidişi önleyecek olan milletin iradesidir, milletin kendisidir'' ifadesi hayret vericidir. Savunduğu o kişiler; milletini karanlığa gömmek, acı ve yok olmaya görtürmek ve dehşet saçmak isteyen bir terör örgütü değil midir? Acaba Baykal’ın akli muazenesi yerinde midir?

TBMM Başkanı Köksal Toptan, acaba kimin meclisinin başkanıdır? Sözde temsil ettiği halkı birbirine kıydırmak isteyen amansız fitnecileri kayırırcasına, gözaltına alınmalarından ve delil bulabilmek maksadıyla evlerinin aranmalarından rahatsızlık duyarak “başka bir yöntem olmalı” diyerek, dolaylı da olsa hükümeti, yargıyı ve güvenlik güçlerini eleştirmesi, derhal o meclis başkanlığından istifasını zaruri kılmaktadır. Kendisini seçip layık olmadığı o göreve getiren halkı, hangi şartlar ve yöntemlerle gözaltına alınıp tutuklanıyorlar ise, onlara da aynı muamele yapılmalıdır. Onlara farklı davranılmasını arzu etmesi, asla affedilmemesi gereken bir adaletsizlik ve eşitsizliktir. Kendilerine kelepçe takılmamaları, zaten bir kayırmacılık değil midir? Madem yöntem yanlış; neden bugüne kadar sokaktaki insanlarını müdafaa ederek, aynı tepkiyi göstermedi? Birilerine şirin gözükebilmek uğrunu yalakalık yaparak insanlıktan çıkmayın.., ya dürüst olun, ya da susun…

Başkent Üniversitesinin (!) bozguncu rektörü Mehmet Haberal’ın tutuklanmasıyla ilgili öğretim görevlilerinin tavus kuşu misali cübbelerini giyerek anıtkabire yapacakları yürüyüş ve tanrı belledikleri Atatürk’e şikayet etme planları, ne oldu bilmiyorum. Ancak bir Osmanlı olmasından ve eğitimiyle yetişmesinden dürüst, cesur, kararlı ve ilkeli olan Atatürk, bir mucize eseri bir an mezarından dikilse, inanıyorum ki karşısındakilere aynen şöyle seslenirdi:

“Ey reziller! Bu devleti ve vatan topraklarını ihanet edesiniz, beni tanrı yapasınız, şerefli halkınız arasına nifak sokup birbirine kıydırasınız diye mi bıraktım. Neden görevinize önem vererek gereği gibi keşifler gerçekleştirmiyor, birlik ve beraberliği tesis etmiyor, erdemli ve adaletli nesiller yetiştirmiyor, fikirlerinizi zorbalıkla değil, ikna yoluyla benimsetmiyorsunuz, meclise ve seçtiği hükümete saygı göstermiyorsunuz? Ben, bir ölüyüm, size ne bir faydam, ne de bir zararım dokunabilir. Sizler insan değil de sapıklar mısınız ki benden medet umarak karşıma gelip, hayasızca tapınıp dileklerde bulunabiliyorsunuz. Neden sizi yaratan ve sahip olduklarınızı veren Allah’a secde etmiyor ve yakarmıyorsunuz? Sağlığımda savaştığım haçlıların taşeronluğunu yaptığınız halde; hangi yüz ve cesaretle huzuruma gelebiliyorsunuz. Sizler gerçek birer pislik ve düşmansınız. Yıkılın karşımdan… Hepiniz kahrolun…”

Bırakın herkes inandığı gibi düşünsün… Bırakın yaşasın... Bırakın ibadet etsin… Bırakın giyinsin… Bırakın ırk üstünlüğünü ve bölücü milliyetçilik fenomenlerini… Bırakın saplantısal ideolojileri… Bırakın insanları değiştirmeyi… Bırakın ahlak ve adalet kurallarıyla oynamayı…

Unutmayınız ki kimin ne; modern mi yoksa gerici mi olduğuna karar verici tanrılar değilsiniz.. Herkes kendince modern ya da gerici olma özgürlüğüne sahiptir. Önce kendinizi, eğer başarabilirseniz insanlık erdemi gibi bir üstünlükle değiştirin de, sonra başkalarını düşünün...

16 Nisan 2009 Perşembe

Samimi ve adil olun ki…

Bölücü ve yıkıcı sorunları meydana getiren düşünce ve ilkelerle, o sorunları giderebilmek yahut ıslah edebilmek asla mümkün değildir. Ulus devlet anlayışı temelinde fıtratsal ırk ve din gibi hayati ve hassas değerlere savaş açarak sindirmeye ve başkalaşmaya giden bir devletin birlik, huzur ve barışı sağlayabilmesi, samimi ve adil olabilmesi söz konusu olamaz.

Yaratıcının dahi yapmayıp farklı millet, ırk, din ve kültürleri yaratmasıyla oluşturduğu dünya; ne geçmişte ne de gelecekte tek bir medeniyete dönüştürülememiş ve dönüştürülemez; ortak kültür, simge ve değerler yaratılarak, gelenekler ve mitlerle tek tip kökten bir birleşmeyle, akıl ve duygular tekelleştirilmeye çalışılarak, “ulus devlet” gibi dayanaksız bir yapı inşa edilemez.

Bu ütopyayı baskı, yasak, tehdit, şantaj ve absürt argümanlarla uygulamaya çalışan devlet, ancak isyana, savaşa ve parçalanmaya neden olur. Böylesi tanrısal bir ideali kendi ideolojisi temelinde egemen kılmaya çalışması, zaman içerisinde bir basınç oluşturacak ve sonunda infilak ederek, ortada ne bir devlet, ne bir vatan, ne de bir millet kalacaktır.

Devlet, yalnız halkı için var olan; ırk, inanç ve düşüncelere saygı gösterip, taraf olmaksınız adaletle hükmeden bir kurum ise, o devlet baki kalabilir ve bozgunculara karşı yekvücut bir güç haline gelerek, kötülükleri yenebilir, fitnecileri püskürtebilir.

Yüzyıllardır Müslüman Türkiye toplumunu ve hamisi olan ırkları bir arada tutmayı başaran Allah ve İslâm inancını silip süpürebilmek için Fransa’dan ithal ettiği laik ve ulus devlet anlayışını silah, korku, cinayet ve insanlık onurunu katleden uygulamalarla kabul ettirmeye çalışan devlet, yaşanıla gelen çatışmaların, bölünmelerin, adaletsizliğin, ahlâksızlığın, sömürgeciliğin ve düşmanlığın yegane sebebi olmuş ve olmaya devam etmektedir. Yaldızlı sözlere değil, bizzat yaşanılan tecrübeler ve gelişmelere duyarlı davranarak duruş sergilenmeli; devlet, ancak kendini meydana getirip değere ulaştıran herbir bireyine sevgi ve saygı duyar ise, karşılığını hak etmelidir.

Devlet, öncelikle büründüğü o despotik, ideolojik ve teokratik yapısından sıyrılmalı, idareyle yükümlü oldukları canlıların güdülebilecek hayvanlar sürüsü değil, farklı akıl, inanç ve duygular taşıyan birer “insan” oldukları gerçeğini kabul ederek, ideal ve yapısını oluşturmalıdır. 85 yıldır başaramadığını başarabilmesinin mümkün olamayacağı gerçeğini kavrayabilmeli, gerçekten insanlarını tasa eden bir samimiyet içinde ise, inat ve ısrarından vazgeçerek korkunç gidişatı durdurmalıdır.

Adaletsizliğe ve ayırımcılığa daha fazla tahammül edemeyen kahraman savcı ve hakimlerden oluşan yargının gerçekleştirdiği “devrim”, T.C. kurulduğundan bugüne kadar köşe başlarını tutmuş mevki ve makam sahibi zorba Kemalistlerin millet üzerindeki hegemonyasına son verecek süreci başlatmış, her biri yargı önüne çıkarılarak, nasıl birer sinsi, cani ve hain oldukları gerçeği kamuoyunun dikkatine sunmuştur.

Türkiye milletinin etnik ve dini esaslarına göre yaşamalarına fırsat tanımayarak sürekli dışlayan, tehdit ve şantajlarla köleleştiren ve iktidarlarını engelleyen Kemalist gettolar; silahşorlarının tutuklanmalarına, gözaltına alınmalarına veya soruşturulma açılmalarına öyle tepki göstermiş, haddi aşarak sahiplenmişler ve gözdağı vermek isteyerek terör örgütlerini savunmuşlar ki, böylece devletsi hükümranlığa sahip korkunç bir çeteyle nasıl yaşandığı ve karşı karşıya kalındığı ortaya çıkmıştır. Nasıl bir devlet Türkiye'yi idare etmektedir?!!

Amansız Ergenekon Terör Örgütünün politik temsilcisi CHP, Kemalist medya, gazeteci, dernek ve üniversitelerin yanı sıra, Genelkurmay’ın arka çıkması, şüphesiz TSK’ni istismar ve aleyhine fevkalade vahim bir gelişmedir. Anayasal düzeni silahla ele geçirmeye kalkışan, halkın seçtiği TBMM’ni lağvederek hükümetini devirmeye çalışan, halkın arasına nifak tohumları sokarak bir iç savaşlı planlayan, farklı inanç ve ırk sahibi popüler kişileri öldürterek ve öldürmelerini planlayarak infiale neden olan azılı terör örgütünün elebaşları Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’u destek mahiyetinde cezaevinde ziyaret eden Genelkurmay’ın başkanı Org. Başbuğ’un açıklamaları; hukuka, yargıya ve millete apaçık bir meydan okumadır.

Unutulmamalıdır ki yargıyı, hukuku ve adaleti baltalayarak ayaklar altına alan bu kayırma, rütbeleri ve kimlikleri her ne olursa olsun hiçbir bahaneyle haklı görülmemeli, TSK’ni temsil eden komutanların cüretkar bu tavırlarına müsamaha edilmeyerek, asla bağışlanmamalıdır. Adalet karşısında her suçlunun eşit muamele görmesi devleti devlet yapan en önemli unsur olmasına rağmen; gerek doğrudan müdahale edilerek, gerekse sağlık koşulları öne sürülerek, GATA aracılığıyla suçlular yargılanmaktan ve tutuklanmaktan kurtarılmakta, dolayısıyla akıl almaz bir kayırmacılık ve adaletsizlik tüm milletimizi derinden vurarak, ideolojilere göre çete ve terör örgütlerine meşruiyet kazandırılmaktadır.

İrtica adına Müslüman bir Türkiyeli, PKK adına ise ırki bir Kürt, MGK’nın tehlike sıralamasında birinci derecede yer alıp, laik ve Kemalizm adına terörist faaliyette bulunulan kıyıcı çetenin şatafatlı üyeleri meşru gösterilmeye çalışılıyor ise; artık o bir devlet değil, savunduğu o çetenin ta kendisidir.

Deşifre edilerek kamuoyuna yansıyan adamcı birçok telefon görüşmesi dahi üst düzey yetkili destekçilere ve kurumlara geri adım attırmıyor ise, bu, ürkütücü sonun çok yakın olduğuna bir delildir.

Akıl, bilim, çağdaşlık ve ilericilik adına ustalıkla gizlenilen riyakâr yüzlerin burkaları açılmış, artık devekuşluluktan kurtularak berraklaşmışlardır. Tıpkı ahir zamanın canlısı “Dabbetül arz”ın yeryüzüne çıkması ve beraberinde Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın yüzüğünü getirerek, insanların yüzüne değdirmesiyle oluşacak siyah ve beyaz noktalarla kimin kafir, kimin Müslüman olduğunun belirlenmesi gibi, bundan böyle kimin gerçekte kim olduğu ortaya çıkmış, Müslümanları ve Kürtleri yok etmek isteyen çağdaş tanımlı Kemalist terörist ve yaltakçıları anlaşılmıştır.

Çağdaşlık; vahye iman etmiş Müslümanlara karşı kullanılan şeytani bir manipülasyondur. Türkiye’deki çağdaşlığın bilim ve teknoloji ile hiçbir ilintisi bulunmamakta, İslâm’a karşı doğrudan karşı çıkmaya cesaret edemeyen Kemalistlerin, kendilerini perdeledikleri bir batılılaşma kavramdır.

Din, ırk ve adalet düşmanı Ergenekon Terör Örgütünün her üyesinden bahsetmeyi vakit kaybı buluyor, puştlukta sınır tanımayan sözde bilim adamı Mehmet Haberal veya Müslüman millete meydan okuyan eski rektör Fatih Hilmioğlu gibi bozguncu çete üyelerini değere tabi tutmuyorum. Faşist diktatör ve katil Veli Küçük’ün, ülke aleyhine APO’dan çok daha tehlikeli bir canavar olduğunun altını çizerek, İmralı’da hapsedilmesi ve APO’ya arkadaş gönderilmesinin halkımızı memnun edeceğinin dikkate alınmasını öneriyorum.

Ancak Türkan Saylan adlı Kemalist, feminist, hümanist (en büyük hümanist şeytandır) ve Hıristiyan bir bozguncunun kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla İslâm’a savaş açtığı, Haçlı Batı ve Siyonist lobilerince gönderilen yardımlarla Müslüman Türkiye çocuklarını İslâm’dan çıkarmak suretiyle fevkalade düşmansı bir misyonu yürüttüğü malumdur. Düşünce, strateji ve eylemlerini bir İslâm karşıtlığı temeline oturtan Saylan, haçlılarla kurduğu ittifakla, tıpkı çağdaşlık gibi Kemalizm’i de arkasına alarak İslâm aleyhtarlığı haçlı görevini sürdürmekte, söz konusu işbirlikçilerden aldığı yardım ve destekle burslar vererek, Türkiye’yi dinen ve ırkken parçalamak niyetiyle yok etmeye çalışmaktadır. Sözde insanlık amacına ve çağdaş bir Türkiye için çalıştığı propagandasıyla, insafsızca vicdanları istismar ederek sömüren Türkan Saylan, amacına ulaşamamanın ızdırabıyla ölümcül hasta yatağında “ölüm aklıma bile gelmiyor, yapacak çok işim var" diyerek, Müslüman Türkiye’yi dininden ve kimliğinden uzaklaştıramamın ve vatan topraklarını efendilerine teslim edememenin öfkesiyle çırpınıyor. O, bir haçlıdır ve haindir.

Dinin araç olarak kullanıldığı iddiasıyla Müslüman cemaatleri düşman sayan Org. Başbuğ, 85 yıldır sözde “sosyal devlet” hilesiyle Kemalistlerce sömürülen, horlanan ve aşağılanan saf ve devlete güvenen milletimizi cemaatlere karşı bileyleyerek, menfaat çıkarların, dinin kullanılarak elde edildiğini işlemek suretiyle, Müslüman cemaatlerinin ekonomik güce kavuşmalarından son derece rahatsızlık duyduğunu vurgulayabiliyor. Ya laik ve Kemalist cemaatler!; yıllardır Atatürk’ü kullanarak din ve namus telakkisini ortadan kaldıranlara, halka ve hükümetlerine darbe yapanlara ve girişenlere, devleti sömürenlere ve vatan topraklarında emelleri olan yabancılarla işbirliği yaparak ihanet etmelerine, neden hiçbir tepki göstermiyor?

Acaba cevap verebilir mi: Müslüman Halkına ve hükümetlerine karşı gösterdiği hasımlığı ve duruşu, hiç, dahili ve harici hainlere gösterebildi mi? Laik, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla idare edilen Türkiye, ideolojisine aykırı düşünenlere karşı 85 yıldır mücadele ederek enerjisini tüketeceğine; neden sosyal devlet olabilmek için gerekli çabayı sarf etmedi?

Hiçbir Müslüman cemaat; unutulmamalıdır ki laiklik ve Kemalizm’den beslenen Çağdaş Yaşam Derneği gibi nice cemaatlerin asli görev edindikleri birlik ve beraberliği bozmamış, halkını asimilasyona tabi tutarak ve düşmanlarla gizli bir işbirliği yaparak ihanet etmemiş, tehditle döndürmeye kalkışmamışlardır. Bu sebeple, bugüne kadar eleştirdiğim ve kınadığım Fethullah Gülen Cemaati başta olmak üzere, tüm İslâm’i cemaatleri, dinilerinin gereği yaptıkları hayırseverliklerinden dolayı destekliyor, diğerleri gibi ülke ve millet aleyhine hiçbir ihanet içinde olmadıkları için tebrik ediyorum. Vahiysel dinlerine ihanet etmişler ama devletlerine asla… Daha ne istiyorsunuz?

Org. Başbuğ ve Genelkurmay’ın içlerine sindiremeyip sürekli kin ve nefretlerini sıcak tuttukları Müslüman cemaatler; eğer inançları gereği zekat, sadaka veya yardımı yapmamış olsalardı, halk isyan eder, bugün keyfiyet içinde yaşayan sömürücülerin mal ve can güvenlikleri olamazdı. Boş lafları bırakın da, ne yaptığınızı açıklayın…

Org. Başbuğ’un şu açıklaması, maalesef tüyler ürpertici. “Diyelim ki bir gencimiz Eskişehir’de oturuyor, Kocaeli’de üniversite kazanıyor. Zaten zar zor okuyacak, yurt bulacak. Devletin öğrenciye yurt sağlaması sosyal bir görev ama sağlayamıyor. Orada işte, geliyor A, B, C, D hemen alıyor. Kendilerine göre yetiştiriyorlar. Sosyal devlet tabii ki önemli ama sosyal devletin hangi boyutta olacağı konusunda yasalar, Anayasa belli.” Acaba o öğrenciler, okuyabilmek için namuslarına bedel biçen birer fahişe, hırsız ve terörist mi olsalardı?

Harp akademilerinde Kemalizm’i öğreterek, birer İslam düşmanı olarak yetiştirdikleri öğrencilerin varlıkları meşru da, Allah ve din sevgisiyle yetişen öğrenciler mi gayri meşru?!?

28 Şubat hıyanet sürecini destekleyebilen Org. Başbuğ, açıkça “laik ve Kemalist değilseniz, bu vatanda yaşama ve yükselme şansınız yok” diyerek, dolaylı da olsa, İslam’a ve Müslümanlara karşı olduğunu deklare etmektedir. Oysa eylemsiz bir felsefe ve düşünceyle insanları mimleyerek düşman belleyen bölücü ve yıkıcı anlayışın bu ülkede yaşam hakkı bulunmamalıdır.

Org. Başbuğ; “Teröristte bir insandır” ifadesiyle, tıpkı CHP’nin çarşaf açılımı gibi yeni bir PKK politikası geliştirmekte, ancak neden teröristleri öldürdüklerine ve askerlerimizin şehit düştükleri sorusu cevapsız kalmaktadır. Oysa Allah, bozguncuları insan olarak görmemekte, hayvan, hatta daha da aşağı sapık olduklarını vurgulayarak, insan olabilmenin erdemlikleri ortaya koyup, iyi ile kötüyü sınıflandırmaktadır. Eğer vatanlarını ve halkını koruyabilmek uğruna canlarını feda eden kahraman askerlerimiz insan ise, katil ve cani teröristlerin de insan olabilmesi mümkün müdür? Bu durumda; TSK, her inanç ve ırkı içinde barındıran Türkiye milletinin kendisi olduğundan, Genelkurmay başkanı, TSK ile eşdeğer görülemez ve başkomutanlık görevini sürdüremez. Dolayısıyla Org. Başbuğ’u istifaya davet ediyorum… Çünkü tamamen dengeleri gözetmekle yükümlü böylesi hassas bir görevi, güvenlik olgusunu yitirmesinden dolayı daha fazla götüremez.

Kim, ne konuşacağına dikkat etmeli, mutlaka adil ve adaletli olmalı, halkını ideolojisinin üstünde tutarak dışlamamalı ve incitmemelidir!!!

Türkiye Müslüman’dır. Ancak Müslüman kalıp kalmayacağını Allah bilir. Bu gerçeği değiştirebiliyorlar ise; haydi, hodri meydan…


Samimi ve adil olun ki, Türkiye milleti layık olduğu gücü ve barışı tadabilsin...





12 Nisan 2009 Pazar

Bir rüya gördüm…

Öncelikle rüyalarla ilgili yapılan yorumlar her ne kadar vahiysel ve bilimsel öğelere dayandırılsa da tamamen hilaf olduğu, Hz. Yusuf peygambere verilen rüya ile ilgili tabirlerin bir mucize ve bir peygamber olmasından ötürü seçilmişe tanınan bir ayrıcalık olduğunun altını çizmek isterim. Rüya, görsel bir düşünce, uyku halindeyken ortaya çıkan tinsel bir ürün olarak tanımlasak da, her halükarda mutlak kontrolün Yaratıcı’da olduğunu kanıtlayan ve iradeyi bertaraf eden kaderin bir başka yansımasıdır. Ancak, tıpkı düşünce ve teoriler gibi ilerisi için bir haber yahut bir yaptırımı olup olmadığı, tıpkı düşünceler misali o rüyaları aksettiren Yaratıcı Allah’ın bir takdiridir, dolaysıyla gelecekteki akıbetlerin bilinebilmesi de mümkün değildir.

Bu gece öyle bir kâbusun pençesindeydim ki; korkmamak, irkilmemek ve aklı yitirmemek elde değildi. Gökyüzünden yağan ve yeraltından çıkan yılanların arasında çığlıklar atarak kaçıp kurtulmaya çalışan insanlar, çırpınarak yılanlarca boğulmakta ve yutularak kaybolmakta, yeryüzü ve gökyüzünü tarif edilemez irilikte ve korkunç görüntülerde yılanların istila etmesiyle tek bir insan, bina ve eşya kalmayıp, denizler dahil her yeri kaplayan yılanlardan başka hiçbir şeyin var olmadığını gördüm.

Alacalı ve dikenli ejderhası bir yılanın beni yutmasıyla insanların birbirlerini öldürmelerini, en vahşi akıl almaz işkenceler yaparken acı çektiklerini, kanlar içinde vücutlarından kopan başların ürkütücü sesler çıkararak konuştuklarını, başsız bedenlerin koşuştuğunu izledim. Böylesi bir dehşete şahit olmamın ürpertisiyle kaçmak istedim ama kaçıp saklanacak hiçbir yer bulamadım. Aklıma; ne eşim, ne çocuklarım, ne kardeşlerim, ne servetim, ne de dostlarım gelmemekte, bu dehşetten nasıl kurutulabilmemin hesabını yaparak, sığınabileceğim güvenli bir yer bulabilmenin ütopik arayışıyla, kökü olmayan pis bir ağaçtan farksız durumdaydım. Çünkü dehşet her yeri sarmış ve her yaratık birbirine saldırıp parçalayarak, yeryüzünde tek bir canlı kalmaksızın yaşamı sonlandırmaya hedeflenmişlerdi. Ne gariptir ki hiç kimse ölmüyor; geriye tek bir kol, bacak veya bir beden parçası kalmış olsa bile, o canlılığından ve hareketinden hiçbir şey kaybetmiyordu.

Her canlı mutasyona uğrayarak acayip yaratıklara dönüşmüş, mezarlara dahi saldırıp açarak, ölüleri dışarı çıkarmalarıyla onları kendi gibi mahlûkatlara dönüştürmeleri de apayrı bir fecaatti. Ölülerin canavarlara dönüşerek dirilmeleri öyle korkunçtu ki, izah edebilecek kelime bulmakta yetersiz kalıyor, hâlâ hafızam ve dilim tutulmuş bir halde etkisinden kurtulamayıp, sadece hatırladıklarımı yazmaya çalışıyorum. Gerçekten bu rüyanın gerçekleşebilmesi mümkün olabilir mi?

Dünyaca ünlü Venedikli seyyah Marco Polo, 25 senelik Doğu seferinden döndüğünde, yazdığı seyahatnameye hiç kimse inanmamış, ölüm yatağındayken arkadaşları ona; bizzat görüp yazdığı felaketlerle ilgili seyahatnamesindeki olayların yalan olduğunu itiraf etmesini istemeleri üzerine; o, “Gördüklerimin yarısını yazmadım” demişti.

Dünya yaratıldığından bugüne kadar meydana gelen kısmi felaketler ve yeryüzünün tamamıyla yerle bir oluşuyla ilgili dehşetler, gelecek nesillere ibret olması hasebiyle geride kalıntılar bırakmasına rağmen, ne garaiptir ki pek çok kimse tarafından inandırıcı bulunmamış, sözde yaratıcı, güçlü, egemen ve özgür irade sahibi insanın, böylesi bir sonla karşı karşıya kalabileceğine ihtimal verilmemiştir.

Benlik, öylesine derin ve sinsi bir felakettir ki, azdıkça kötülükleri ve belaları arttırmakta, zihinsel ve duygusal faaliyetleri durdurarak muhakemeyi yitirtmekte, gerçekleştiremediği ve ulaşamayacağı düşünce ve hayalleri gerçekmiş gibi hissettirmektedir. Bu yüzden doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve Yaratıcıyı yaratılandan ayıramayarak paradoks davranışlar gösterebilmekte, inat ve ısrarla “Mutlak İrade”’ye meydan okuyup, tüm bilgi ve tecrübelerine karşın üstün gelebileceğini zannederek, sağlıklı bir akıl ve düşünebilen bir mantıkla idrak edemediklerini ortaya koymaktadırlar.

Zaman dilimlerinde meydana gelen ve bilinen silici felaketlerin korkunç sonları, nasıl olur da insan gibi güya düşünebilen ve sorgulayabilen üstün bir yaratığa ders olamamaktadır?

Cehennemin dünya uzantısı yanardağlardan fışkıran eritici alevli lâvların gökyüzüne kadar yükselmesi, küllerin yavaşça yayılıp güneşi örtüp dünyayı karanlıklara boğarak gökleri karartması, dünyanın soğuyup tükürüğün yere düşmeden havada donması, şimşeklerin çarpışması, kasırgaların insanları, hayvanları, tekneleri, ağaçları ve evleri uçurması, hortumların yerde hiçbir şey bırakmaksızın bulduğu her şeyi gökyüzüne savurarak dehşet saçması, hayali bile insanı ürküten büyük depremlerin yerleri sarsarak, canlı cansız ne var varsa her şeyi yutması… Bütün okyanuslar karaya binerek, dağları yutacak büyüklükteki dalgaların kıtalara vurarak yumruk gibi inmesi; şehirlerin sular altında kalarak insanların toplu halde boğulmaları; milyonlarca tondaki suyun gök yüzünden yağması… İşte bu, bildiğimiz ama kimilerine göre efsane sanılan o Nuh tufanı…

Suların geri çekilerek,gök yüzündeki kara lâv bulutların dağılmasıyla, Allah’a ve elçisi Nuh peygamber’e inanarak iman eden sayılı mümin ve eceli gelmemiş sayılı havyan, felaketten kurtulmanın sevinciyle dehşet içinde etraflarına baktılar ve geriye tek bir canlının kalmaması ürpertisiyle, ilahi vaatlerin doğruluğuna bilfiil şahit oldular. Hani, nerede o güvendikleri kurtarıcıları?

Nice güçlü, zengin ve kuvvetli toplulukların yerle bir olduğunu bilmiyor musunuz? Peki, onların başına gelenler, sizin başınıza gelmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Yoksa sizin kurtarıcılarınız, ilminiz, bilim ve teknolojileriniz; onlarınkinden daha mı üstün?

Semud kavmi, Ad kavmi, Ba’le Bek kavmi, Eyke halkı, Hicr halkı, Meyden halkı, Ress halkı, Tubba halkı ve Lut kavmi gibi peygamberler gönderilip bilinen, vahiy ve tarihte adlarına rastlanılmayarak bilinmeyen binlerce topluluk ve medeniyet nasıl yerle bir oldu? Troya (Truva), Herkülüm, Knossus, Sodom, Gomorah, Knidos, Pompei, Atlantis halkları ve niceleri; savaş, hastalık, deprem, kasırga, taş yağması, denizlerin alevler fışkırtması, yağan kükürtlü suların taşları dahi tutuşturması ve yanardağlarla yerle bir edilip, heykelleşmiş cesetleri ve eserleriyle kalıntılaşmadılar mı? Acaba günümüz insanları; alışılagelen ve bilinen felaketlerin yanı sıra, üzerlerine yağacak ejderhası yılanlara yem olabileceklerine ihtimal vermiyorlar mı?

Hatırlayacağınız üzere; ünlü İngiliz arkeolog Arthur Evans, Girit adasında yaptığı kazılarda büyük ve köklü bir uygarlık olan Minoan Uygarlığı’nı ortaya çıkarmış, Thera (Santorini) adasındaki yanardağın dehşetsi patlamasıyla, bu medeniyetin de tamamen yok olduğunu belgelemişti.

Roma İmparatorluğunun gözbebeği ve çağdaş kenti Pompei; dönemin en modern, en güzel, en sağlam evlerini, eşyalarını ve sanat eserlerini bünyesinde barındıran zengin sosyetenin ve kralların muhteşem şehriydi. Başta Roma İmparatorları olmak üzere, dünyanın zenginleri, aristokratları, sanatçıları ve nüfuzlu insanlarının ikamet ettiği yada tatile geldiği abidemsi Pompei, her zamanki gibi o günde güven, gösteriş ve refahının verdiği kibirle meydan okumakta; kimileri zevkinin doruğunda eğlenmekte, kimileri öyle bir hayata sahip olmanın ayrıcalıklı ebediyetini hayal etmekte, kimileri daha çekici, etkileyici ve baştan çıkarıcı olabilmek için makyajını yaparak, mücevherlerini takıp takıştırmakta, kimileri politik ve ekonomik kazançlarının hesabını yapmakta, kimileri ilerisi için planlarını gözden geçirmekte, velhasıl herkes, hiçbir şeyi elem ve keder yapmayıp korku duymayarak, olabilecek tehlikelere karşı aldıkları tedbirlerin emniyeti içinde aşırılıklarıyla heyecanlanıyorlardı.

M.Ö.79 yılının o yok edici günü, Veusvius Yanardağından yükselen dumanların korkunç lâvlar fışkırtmasıyla birkaç saat içinde o muhteşem Pompei, hiç beklenmeyen bir anda büyük bir mezarlığa dönüştü ve yaklaşık 200.000 insanın içinden tek bir canlı sağ kalmaksızın herkes kavrularak kalıplaştı ve heykel misali binlerce yıl toprak altında çürümüş cesetleriyle taşlaştı.

1711 yılında bir İtalyan köylüsünün bağda bir çukur kazdığı sırada ortaya çıkardığı bu görkemli medeniyetinin hazin sonu, kendilerinden emin, güçlü, gururlu ve şöhretli daha nice medeniyetlerin hangi derinliklerde keşfedilmeyi bekledikleri ve sırlarıyla birlikte nasıl ahirete göç ettikleri apaçık kanıtlansa da, maalesef günümüzdeki inkârcılar yine de ibret almamakta ve inatlarını sürdürebilmektedirler.

Şüphesiz canlı-cansız her şeyin ve kaderin sahibi Yaratıcı, yarattığı varlıklar üzerinde her türlü hakkı kendinde mahfuz tutmakta, bilinenin aksi bir süreci yaratmaya ve dehşetsi sona ulaştırmaya kadir olduğunu, her vesile sergilemektedir. Birbirinden farklı milyonlarca hayvan, bitki, eşya, ilim ve insanı yaratan Allah, dilediğini dilediği şekle ve biçime sokabilecek, etkileyebilecek ve yok edebilecek bir kudrete sahiptir.

Geçmiş ile ilgili bilgi veren vahye inanmayanların bilimsel verilere güvenmeleri yine de doğru yola gelmelerine yeterli kanıt olmayabilmektedir. Yapılan araştırmada; 250 milyon yıl önce hava ve suda oksijen azalmasından ve lâvlardan dolayı yaratıkların % 96’sı yok olmuştur. Dünya, buzul çağları yüzünden donmuş, sonra da kavrulmuştur. Son buzul çağı 114 bin yıl önce başlamış ve 60 bin yıl sürmüştü. 18 bin yıl önce buzulların hapsettiği sular yüzünden okyanuslar % 5 küçülmüştür. Asya’nın ucundan Amerika’ya yürüyerek geçenler olmuş, o devasa Pasifik Okyanusu, sanki yok olmuştu. Meteor (göktaşı) çarpması sonucu, 65 bin yıl önce yeryüzünde yaşayan yaratıkların % 75’i, dinozorlar dahil yok olmuştur. 12 bin yıl önce Sibirya’ya çarpan bir göktaşı ve buzulların çözülmesiyle çığlar ve seller Kuzey tüm yarımküreyi kaplamış, birçok canlı gibi orada yaşayan Mamut filleri de yok olmuştur. Yine binlerce yıl önce Atlas Okyanusundaki Atlantis kıtası depremle sulara gömülmüş ve bu uygarlıkta tamamen yok olmuştur.

Efsaneler, bilinenler, bildirilenler, iddia edilenler, keşfedilenler; ya bilinmeyenler ve gelecekte tahmin dahi edilemeyenler… Tıpkı Pompei veya diğer medeniyetler gibi, bir saniye sonrasında acı, korku ve dehşet içinde kıvranarak yok olmayacağınıza dair bir garantiniz var mı? Öyleyse kime meydan okuyor ve olmayan iradelerinizle hilkatteki eşlerinizi veya ölülerinizi kurtarıcı belleyerek, umut görebiliyorsunuz? Siz aptal mısınız?!?

Asla dokunulmaması gerek “ahlâk ve adalet” kurallarıyla oynayıp bozan insanoğlu, farkında olmadan zaten o kâbusu ruhsal yaşamakta, ancak topyekun fiziki bir felaketi henüz tecrübe etmemiş olmanın yanılgısıyla kendini aldatmaktadırlar. Kısmi felaketler her ne kadar akıllarını başlarına getirmiyorlarsa da, büyük felaketlerde öleceklerinden, muhakeme edebilecekleri bir akılları ve tövbe ederek iman edebilecekleri bir kalpleri de bulunmayacaktır.. Haddi aşarak sürekli Allahsız, dinsiz, ahiretsiz ve kadersiz bir ebedi dünyadan bahsedenler, malları, makamları ve şöhretleriyle kibir taslayanlar, aslında bitkisel bir hayat sürmektedirler. Geçmişte yaşananları ya unutarak, ya yüzleşmekten korkarak, ya da masal zannederek kendilerini avutmakta, o çok güvendikleri mantıkları, güvenlik güçleri, liderleri, devletleri, bilim veya teknolojileri sayesinde olabileceklere inanmayarak, her şeyin üstesinden gelebileceklerini umabilmektedirler. Çünkü o, “özgür irade” hipotezine inanmış bir tanrıdır ve hiçbir güç ona zarar veremez.

Düşünceler, yasalar, liderler, devletler ve eğiticiler; öncelikle “ahlâk ve adaleti” işlemeli, önce kendilerinden başlayarak hiçbir taviz vermeyerek insanlara örnek olmalıdırlar. Eğer İnsan, derinliklere götüren yolları tıkar, kalbini, kulaklarını ve gözlerini gerçeklerden kaçırır ise, zihnini meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran diğer her şeyi sahiplenir.

Kuralları ancak, “sahip” olan Yaratıcı belirlemeli, kul olan “yaratıklar” değil… Yasa yapıcı ve düzen kurucunun; kaderin sahibi sadece ve sadece Yaratıcı olabileceğini kabule yanaşmayanlar, asla insan değillerdir ve toplum helakinin temel müsebbibidirler. Geçmiştekiler de öyle düşünüyordu, ama sonuç ne oldu? Özgürlük adına kendinizi yerden yere vursanız ve absürt teoriler uydursanız da, kim olursanız olunuz, sizler birer yaratık, Yaratıcı Allah'ın kulları, yani köleleri, Hz.Muhammed'in de ümmetisiniz. Ama kafir, ama münafık, ama Müslüman olun...

Eğer laik ve demokratik anlayış; felaket ve dehşetleri engelleyemiyor, tedbirleri kâfi gelmiyor ise, benliksel diktadan öte temelde hangi sorunu çözebiliyor, yıkıma mani olabiliyor mu? Özellikle ülkemizin kurtarıcısı olarak simgeleşen Mustafa Kemal Atatürk, neden Türkiye’nin ve Türk Halkının başına gelenleri önleyemiyor ve neden zamanında binlerce insanın ölümünü, ızdıraplarını ve yoksulluğunu engelleyemedi? Eğer o ölü ise, yakında başınıza gelecek bütün felaketlerin üstesinden gelebilecek yeni bir kurtarıcınız var mı?

Diğer ülkeler gibi; Türkiye’nin de yakında yok olacağı kadersel bir gerçek ve tüm emareleri ortadayken, güvenilen liderler, laik ve Kemalist devlet, asker, polis, önünde rükua varılarak tanrı seviyesinde tazimde bulunulan anıtkabirdeki Atatürk, ABD, AB ve NATO, olabilecekleri engelleyecek ve milletimizi yok olmaktan kurtarabilecek mi?

Öyleyse akıl oyunlarıyla neyin çağdaşlığı, tartışması, pazarlığı ve savunması yapılıyor, insanlar haince ve acımasızca kandırılıyor?

“Felaketlerin başlıca kaynağı, ölçüsüz arzularımızdır.” Diogenes

Tek kurtuluş yolu; ahlâk ve adaletin olmazsa olmaz kitabı Kur’an’a ve ortaya koyduğu yasalara boyun eğerek, başta ülkem Türkiye olmak üzere tüm dünyanın Kur’an ile yasalaşmasını ve idare edilmesini öneriyorum. Yaratıcı Allah karşısında yaratık insan nasıl bir hiç ise, kendi gibi yaptığı yasalar da hiçtir; insanlığa anarşiden, bozgunculuktan, suçtan, beladan, felaketten, bencillikten, yolsuzluktan ve kötü olan ne varsa hepsinden başka bir şey veremez.

Bir saniye sonrası meçhul bir yaşamın size verdiği ile, ebedi olan ahiret hayatının verebileceği nimetleri bir düşünün… Düşünemiyor yada sorgulayamıyorsanız; af edersiniz…

Her an bekleyin…