laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2009 Çarşamba

Hiç insanlıkları kalmadığından mı dürüst olamıyorlar…

İsviçre'deki ''minare'' referandumuyla ilgili davul misali gürlemeler, şovdan ibaret hiçbir değeri ve yaptırımı olmayan sirksel gösterilerdir. Sözde Müslüman ülkelerin, Hıristiyan ve Yahudi egemenliğinde dinler arası diyalogu ve medeniyetler arası ittifakı geliştirip pekiştirme taraftarı olan dini cemaat ve hükümetler; İsviçre’nin referandumundan duydukları elem rahatsızlıklarının altında camilerin minarelerden yoksun bırakılması veya ezan okunması değil, gizli amaçlı hedeflerine ulaşamama endişesi yatmaktadır.

Toplumların fıtratsal düşünce ve duygularını ciddiye almayarak, gerek dâhili gerekse harici çıkarlar doğrultusunda politika oluşturan devletler, halklarının iradesini yansıtan referandumlardan özellikle korkar ve ortaya çıkabilecek sonuçlardan ısrarla kaçınarak, suni sevgi, saygı, uzlaşma ve barış gibi yüzeysel işbirliklerin sekteye uğramasından çekinirler. Çünkü güttükleri politika; insani değerleri yağmalayan riyakârlık, yalan ve aldatma üzerine inşa edilmiştir.

Halk bilmez, sadece onlar bilirler; devlet duyguyla değil mantıkla idare edilir; felsefeleri, baskı altında tutulan toplumların yoğunlaşan gaz misali bir gün infilaklarıyla ortada ne mantık ne de devlet kalacağını asla hesap etmeksizin ya günü kurtarma ya da egemen güçlere şirin görünebilme esasına dayanır. Artık insanlığın tamamen yok edildiği barbar bir dünyada; “temel insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, barış ve adalet” gibi kavramlar, ancak içi boş politik bir tekerleme olarak dillendirilmekte, güçlüler kendi yollarında ilerleyerek, taşeronlar da atık kemik parçalarıyla susturulmaktadır.

Terör adına Müslümanların potansiyel bir tehlike görülüp, yok edilmelerinin meşru sayıldığı bir dünyada; Hıristiyan İsviçre halkından farklı bir seçim beklenebilmesi mümkün müdür? Gerek ABD gerek İsrail gerek Rusya gerek Çin ve gerekse ittifak güçlerin Irak, Filistin, Afganistan, Türkistan, Çeçenistan ve diğer ülkelerdeki Müslüman katliamları, sakıncalı listelemeleri doğrudan İslam’a yönelik değil midir?

Haksızlık, adaletsizlik ve işgal karşısında susmayıp mücadeleye girişenlerin terörle yaftalandığı bir emperyalizm de, köleliği ve tutsaklığı asla kabul etmeyecek olan bir inancı ve medeniyeti; dinler arası diyalog ve medeniyetler arası uzlaşma gibi manipülasyonlarla başka bir dinin egemenliği altına sokma taktiği, hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.

Şu gerçek hafızalara kazınmalıdır ki özgürlük, egemen ve egoist ideolojilerin dikta ettikleri yasalar çerçevesinde ve politik çıkarlar doğrultusunda kendi lehlerine kullandıkları bir hiledir. Tarihsel kanıtları tartışılmaz olan İslam’ın dışında hiçbir din, rejim ve düşünce; kendini elimine etmeye çalışan herhangi bir anlayışa “özgürlük” adına hak tanımaz ve yetki vermez. Batıl olmalarından sürekli paranoyasal bir panik içindedirler. ABD, İngiltere ve İsrail’in acımasızca katlettiği Müslümanların özgürlük ve demokrasi adına kıyıldığı, düşüncesi dahi insanı ürperten vahşetlere hiçbir iktidarın “dur” demediği ortadayken; nasıl bir insan hakkı ve özgürlük tanımından bahsedilebilmektedir?

Aslında dünyanın dinler arası bir diyaloga ve medeniyet ittifakı gibi bir tiyatroya ya da kültür ve inanç birliği gibi yapay bir uzlaşıya hiçbir gereksimi yoktur. Zaten böylesi bir harman, insan fıtratına tamamen aykırı olup, dinlerin ve medeniyetlerin özünü yitirtmesi bir yana, kaderle örtüşebilmesi de söz konusu değildir. Hilkatte insan olmanın erdemliğiyle karşılıklı saygı, tahammül ve barış yeterli olup, bunun da ancak eşit bir adaletle mümkün olabileceği mutlaktır.

Hakk ile batıl bir arada yaşatılamaz, mutlaka biri galebe çalar…

İslam tarihi, farklı dinlere mahsus hiçbir insanı hor görmemiş, ayrıcalıklı hükmetmemiş ve adaletten kesinlikle taviz vermemiştir. Ancak Hıristiyan tarihi, başta Müslümanlar olmak üzere akla hayale gelmeyecek barbarlıkları işlemekten geri durmamış, kalplerindeki kin ve nefreti söndürmemişlerdir. Günümüzde de atalarının yolunu izlemiyorlar mı?

Müslümanları insan seviyesinde görmeyip, yok edilmeleri konusunda fikir birliğinde olan haçlılar, direnişçi kahramanların “cihad” mücadeleleri karşısında geri atmak zorunda kalarak, kültürler ve inançlar işbirliği temelinde dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına sıcak bakmak suretiyle tehlikeden kurtulabilecek bir asimilasyonu gerçekleştirene kadar oyunu sürdürmeyi sindirebilmişlerdir. Ancak İsviçre’deki referandum, söz konusu düzenbazlığı baltalamış, başta AB ve ABD olmak üzere Batı, insan hakları ve özgürlükler adına sözde İsviçre hükümetine hesap soran bir politikaya kalkışmıştır.

Haydi, müstemlekeliği kabul etmiş pespaye hükümetler bir tarafa, Müslüman toplumlara ne oluyor ki hükümetlerinin oyununa gelip, İsviçre’ye tepki duyabiliyorlar. Halkları Müslüman olan birçok hükümet, özellikle Türkiye; irtica adına Müslüman halkını birinci derece tehlikeli addedip; baskı, tehdit, şiddet ve yasaklar getirmek suretiyle din ve vicdan özgürlüğünü, temel insan haklarını ihlal etmiyorlar mı? Senin camilerinde minare var ama vahyin emrettiği yaşam özgürlüğün yok…

Hıristiyan İsviçre’yi Müslüman Türkiye ile kıyaslarsak, hangi devletin daha özgür olduğunu öğrenmek, sanırım daha akılcı olsa gerek…

Riyakârlık öyle hadde ulaştı ki, hoparlörle ezan okumasından fevkalade rahatsız olduklarını açıklamakta hiçbir sakınca görmeyen ve cami çokluğundan sürekli şikâyet eden CHP milletvekilleri; vahiy, cami ve ezan düşmanlıklarını istismar ederek, İsviçre’deki referandumu meclise getirmeye kalkışmaları, ancak PES dedirtmektedir.

Örneğin; neden Türkiye’de de “irtica ve laiklik” adına bir referandum yapılıp, doğrudan halkın görüş ve talebi sorulmamaktadır?

Biliniz ki Avrupa’da Müslümanlara karşı aşırı tahammülsüz ve kamu alanlarından dışlayan tek devlet, laik ve Ataist Türk devletinden başkası değildir…

Bu sebeple İsviçre’yi bırakında, önce kendi ülkenize bakınız…

Merak etmeyin; o Müslüman referanslı hükümetler, İsviçre'yi sübvanse ve baş tacı etmeye devam edeceklerdir. Peygamberimize küfreden Danimarka Başbakanını NATO Genel Sekreteri yapan Başbakan Erdoğan değil miydi?

“Önce kendin gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.” Buda

15 Eylül 2009 Salı

Ektikleri zehirle sadece kendileri yok olmayacak…

Müslüman milletimizin de acı ve dehşet içinde yerle bir edilmelerine sebep olacaklardır.

Allah’a ve Kur’an’a olan iman ve inancı ortadan kaldırabilmek için 85 yıldır sürdürülen bilim ve çağdaşlık manipülasyonuyla toplumumuzun bir kısmını etkileyerek asimilasyona uğratmışsalar da, büyük bir çoğunluğunu diledikleri gibi işleyemediklerinden amaçlarına kavuşamamış, kalplerdeki Allah ve İslam aşkını söküp atamadıklarından baskı ve komploların önü ardı kesilmemiş, laiklik ve Atatürkçülük adına her türlü zorlamayı mubah sayabilmişlerdir.

Yüzyıllardır yüce dinleri adına savaşıp can veren Müslüman halkımızın inançlarına tamamen zıt ve düşman bir anlayışın kökleşip egemen olmasına seyirci kalmalarının bedeli; hem siyasi, hem ekonomik, hem sosyal ve hem de askeri açıdan elem gelişmeleri doğurmuş, adalet dağıtan, barış ve bütünlük sağlayan İslam çatısının çökertilmesiyle yüzyıllardır birlik ve beraberlik içinde yaşayan farklı inanç ve etnik kökenli insanlarımız, şimdi birbirini öldüren ve kesinlikle tahammül göstermeyen bir hale dönüşmüştür.

Ateist doğmalı azgın laik ve Kemalistlerin Müslümanlara karşı kin ve nefretleri mutlak bir savunmayı meşru kılsa da, sabrın sonu selamettir imanlarıyla kışkırtmaya gelmemişler ve tepki vermeyerek, sahip oldukları merhametlerinden dolayı anaların akacak gözyaşlarını içlerine sindirmemişlerdir.
Müslümanların Kemalistlerin tanrısı Atatürk’e gösterdikleri duyarlılığı, maalesef onlar göstermemekte, Allah’ın adından dahi tiksinerek tepki verebilmektedirler.

“Gelin Allah’ı tanıyın” başlıklı Müslümanlara yönelik fevkalade masum ve aydınlatıcı yazıma nefretle meydan okuyan kişilerden ODTÜ mezunu Çevre Mühendisi Sarp Şekeroğlu adlı bir şahıs, gönderdiği yorumda; “Hayatta safsatalara ayıracak zaman yok” diyerek, Müslümanların tanrısı Allah’ı bir safsata olarak değerlendirebiliyor ise, gerçek suçlunun o değil, devlet ve din düşmanı yetiştiren Milli Eğitim olduğu tartışılmazdır.

Aslında laik ve evrim teorisi bazlı batı akseptanslı putperest bir eğitimin “milli” olabilmesi mümkün değildir. Müslüman Türkiye Halkına tamamen yabancı bir eğitime milli denebilmesi, apaçık bir aldatmacadır. Gerek ilköğretimde, gerekse üniversitelerde yetişen evlatlarımız bilim değil, Allah ve vahiy karşıtlığı öğrenmekte, dolayısıyla Sarp Şekeroğlu gibi ana ve babasını yaratıcı gören evrimci bireylerde, devletin sürekli “irtica” düşmanlığı işlemesiyle, hem Allah’a hem İslam’a hem de Müslüman halkına tahammülsüz hasım olabilmektedirler. Oysa tüm insanlar, Allah’ın dilemesiyle inançlarını yaşamakta, insanı insan yapan erdemlikle, herkes birbirine hoşgörü ve saygıyla yaklaşmalıdır.

Dinin bilimin ve aydınlanmanın önüne kesen bir karanlık olduğunu öne süren ateist ahmaklar, eğer amaçları gerçek bir bilim ve aydınlık olsaydı; bilimin duayenlerini örnek alırlardı. Israrla savundukları dinsiz bir olumlu bilim ve akılların gerek Türkiye’yi gerekse dünyayı nereye götürdüğü ve ne kadar acımasızlaştırdığı ortadadır. Oysa dinle savaşacaklarına bilimin önünü açan ve ilham veren bir temel yapı olduğunu kavrayabilselerdi, böylesine ezberci veya peşin hükümlü olmaz, geçmiştekiler gibi keşifler gerçekleştirip, aydınlığa koşarlardı.

Oysa dinsiz bir bilim olamayacağını, bilimle uğraşanların insanları dine götüreceğini, bilimin insanı Allah’a götüreceğini vurgulayan Einstein, Newton, Max Planck, Pasteur, W.Braun gibi nice mütevazı ünlü kâşifler, Türkiye gibi laik ülkelerde bilimin olamayacağını açıkça ifade etmektedirler. Nasıl ki dinsiz bir bilim imkansız ise, dinsiz bir devlette olanaksızdır...

"Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir. Dinsiz bir bilime inanmak imkânsızdır." Einstein

"Benim tek yaptığım, Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek. Bu, Allah’ın eseri, benim değil." G. W. Carwer

"Dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama ben, kendimi, deniz kenarında oynayan küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Uçsuz bucaksız doğrular denizi, bilinmez olarak önümde dururken, şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da güzel midye kabuklarını toplamakla yetiniyorum." Newton

"Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri, yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil, her şeyi yöneten Allah’tır." Newton

"Uzun yaşamımda öğrendi¤im tek şey var. Gerçeklikle kıyaslandığında, tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır."
Einstein

"Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bedende egemen olan aklı, nasıl göremiyor, onun varlığını eserlerinden anlıyorsak, görülmeyen Yüce Allah’ı da eserlerinden keşfedebiliriz." Sokrat

"İnsan eliyle uzayda uçmak şaşırtıcı bir başarı ama uzay, kapılarının çok az bir kısmını insanlara açıyor. Bu delikten evrenin geniş esrarına bakmak, Yaratıcı’ya olan kesin inancımızı onaylıyor. Evreni var eden üstün bir Etkin Aklı tanımayan bir bilim adamını ve gelişen bilimi reddeden bir din adamını anlamakta güçlük çekiyorum." W. Braun

"Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcı’nın eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. Bilim insanı Allah’a götürür." Pasteur

"Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür." Einstein

"Hangi sahada olursa olsun, bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır. "İman et". İman, bilim adamlarının vazgeçemeyeceği bir vasıftır." Max Planck

"Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor." Einstein

"Ancak Allah’a inandığım zaman yaşadığımı anladım." Tolstoy

Ayrıca öğrenmek için sadece çok çalışmak yeterli değildir. Tıpkı onlar gibi çok görmek ve çok acı çekmek öğrenmenin ve bilimsel keşiflerin olmazsa olmaz anahtarlarıdır.

Bugün, dinsiz laik devletin zorlamasıyla dayatılan dinsiz laik bir eğitim ile evlatlarımızın geleceği karartılmakta, bilimsel eğitim verilmeyerek, ezberci ve deneyci nesiller yetiştirmekle kalmayıp, her an birbirini boğazlayacak düşman taraflarda oluşturularak, bir felakete doğru ilerlemekteyiz.

Bu vahim gidişata son verecek bir devrimin acilen gerçekleşmesi, bu ülkenin sahibi her vatandaşın vazgeçilmez görevi olmalıdır. O uluyanların ulumalarına kulaklarımızı tıkayıp, bizi bizden ve Allah’tan koparmaya çalışan putperestlerin baskı, tehdit ve şantajlarına karşı dik durmaz, boyun eğmeye devam edersek; bilin ki gelecekte olacak olanlara karşı bizi mahvolmaktan koruyup kurtaracak bir güç bulamayacağız.

Bir sorun bakalım onlara; daha yolda yürüyen ya da evde oturan vatandaşını gasptan, darptan ve öldürülmekten kollayamayanlar, yarın ki felaketten sizleri kurtarabilecek mi? Laiklik ve Atatürkçülüğün kanıtlayabileceği aktif bir gücü var mıdır?

Laik bir devletin politikacısı ve bürokratından dürüstlük beklemeyiniz. Allah‘ın değil, laik ve Kemalist devletin ilkelerine bağlı görev yaptıklarından, fırsat bulduklarında, şeytanın adımlarını takip edecek gayrimeşru yola sapacaklarından hiç kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü her şeyi gözeten ve bilen bir Allah’ı değil de, ölü bir insanı tanrı edinmiş bir devletin, insani vicdanlara hükmedebilmesi ve korku salabilmesi mümkün değildir. Haksızlığı ve gayrimeşruyu durdurabilecek güç, her şeyi gözetleyebilen, var eden veya durdurabilen bir güçtür. O’da ancak Yaratıcı’dır.

Bu ülke hepimizin ve hiçbir güç, bir başkasına baskı ve zorlama uygulayamaz…

Unutulmamalıdır ki geçmişteki devletimiz Osmanlı’nın dünyaya adaletle hükmetmesi; herkesin bildiği gibi, devletin kuruluşundan beri Kuran'ın yüce hükümlerine ve şeriat yasalarına tam uyulmasından, yaklaşık 23 milyon kilometre kare olan sınırları devasa ülkenin gücü ve bütün tab'ası refah ve mutluluğu en yüksek dorukta yaşamıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen fitneler, karışıklıklar, dini ve ırki hesaplaşmalar ve çeşitli nedenlerle şeriata ve yüce yasalara uyulmadığından evvelki kuvvet ve refah, tam tersine zayıflık ve fakirliğe dönüştü. Oysa şeriat yasaları ile yönetilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin imkânsızlığı açık ve seçik ortadadır.

Yaratıcısı Allah’ı üzerinde hissetmeyen insanın doğru, adaletli ve dürüst olabilmesi olanaksızdır. İnsanların dürüstlüğü, eline geçirdiği fırsatlarla eşdeğerdir. Allah’a olan iman ve inancı reddeden bir devlette, şöhreti İslamcı dahi olsa bir insanın hakkaniyetle hükmedebilmesi ve adil davranabilmesi söz konusu değildir. Mutlaka çocukları, eş ve dostlarına ayrıcalık sağlayacak ve onların taleplerini, idare ettiği vatandaşından öncelikli tutacaktır.

İnsanı, insansal fıtratıyla değerlendirilmeli, insanı yaratmayan bir yaratığı veya laik bir devletin insan ile ilgili yasa yapabilmesi, ileriyi görebilmesi ve adaletle yönetebilmesine muhakeme edebilen hiçbir düşünce geçit veremez. Kim yaratmış ise, onun yasaları geçerli olmalıdır…

Tıpkı ruha somut bir biçimde dokunamayan farazi sözde bir bilimin, ütopyadan ibaret başarısız analiz ve terapileri misali, devlette idare ettiği halkının mal ve can güvenliğini koruyamayarak, huzur ve güveni tesis edemeyerek sürekli bocalamaktadır.

Bu sebeple Allah’ı ve dinini kabul etmeyen bir devletin Müslüman veya başka dinden bir toplumu idare edebilmesi, akıl ve mantık dışıdır. O, ancak bir işgalcidir.

Suçluların insan hakları adına itibar görüp mağdurların horlandığı ya da baskı veya aracı hatırsal güçlerle haklarını aramaya çalıştığı bir düzende adalet sağlanamaz.

Gerek uluslar arası, gerekse içerdeki bölünme ve yenilgi, laik eğitimden başka bir şey değildir.

Her kim ne derse desin; laik, yani dinsiz bir bilim olamayacağı gibi, dine sahip bir halkın da dinsiz ve putperest bir devleti olamaz…

12 Eylül 2009 Cumartesi

Bir de laik devlet ve Kemalistler anlayabilse…

Müslüman toplumumuzun coşku ve heyecanla bekleyip kavuştuğu yol gösterici "Ramazan Ayını" devletin umursamayarak halkıyla aynı sevinci yaşamayıp bütünleşmemesi, halk ile devlet arasındaki kopukluğun ne derece vahim olduğu tartışılmaz bir şeffaflıkta karşımızdadır.

Mütedeyyin referanslı Cumhurbaşkanı, Başbakan ve hükümet üyelerinin Ramazan ayı ile ilgili inançları asla yanıltmamalı, hükmeden asıl devlet cenaplarının Ramazan karşıtlığı baz alınarak, somut bir yargıya gidilmelidir. Devletin laik ve Kemalist yapısından ötürü Ramazan ayının armağan ettiği Ramazan Bayramının dahi “şeker bayramı” olarak kabul etmesi, dinin her türlü terimine olan hasımca aleyhtarlığını tartışılmaz bir kanıtla ispatlamaktadır.

Bu belki kimilerince “ne ilgisi var” mantığıyla hoş görülebilir, ancak Müslüman bir toplumu sevk ve idare etmekle yükümlü devletin ve yasaların, mutlaka halkının çoğunluğuyla aynı inancı, sevinci ve görüşü paylaşması; birlik ve bütünlük açısından önemli güçsel bir etki doğuracağından, kesinlikle göz ardı edilmemeli, devlet-millet bütünleşmesini sağlayacak fikri yapının mutlaka tesis edilme zorunluluğu üzerinde durulmalıdır.
Ramazanın Kur’an’ın indirildiği barış ve sevgi, yardım ve ibadet ayı olarak değil de, örf, adet ve geleneklerin sürdürüldüğü bir eğlence ya da ticareti arttıran ve din sömürüsünün yapıldığı bir ay olarak tahayyül edilmesi, Ramazanın ruh ve amacına bir ihanet ve pespaye bir istismardır.

Özellikle vahiy düşmanı medya ve çeşitli kuruluşların Müslümanları sömüren hayvanî iştahları öylesine duygusuz ve onursuzca ki; Ramazanı bir reklam aracı kullanarak yoksul ve fukarayı imrendirip kazançlarını arttıranlardan; iman etmedikleri yüce kitabımız Kur’an’ı iğrenç çıkarları adına kuponlarla pazarlayanlardan; yıl boyunca akıl almaz günah işleyenlere af müjdesi verip cennete gönderen emlakçı din adamlarından; cemaati galeyana getirip ellerinde ve avuçlarında ne varsa alanlardan; sırf gösteriş ve nam olsun diye sözde yardım yapanlardan; güya inandıkları peygamberleri bir hurma ile iftar yaparken, kendileri süslü püslü iftar sofralarında kuş sütünün dahi hazır olduğu namütenahi yemeklerle gösteriş yapanlardan daha rezil ve riyakâr kim olabilir?

Samimi bir iman olmadıktan inancın hiçbir değeri bulunmamakta, bundan dolayı iman ile inkâr arasında gidip gelinerek, vahyin emrettiği bir Müslüman olunamadığından böylesi tutarsızlık ve münafıklıklar hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olabilmektedir. İşte laiksizim ve Kemalizm’in kökleşmesinin yegâne sebebi; ikiyüzlü bir komplekse sahip olmamız değil midir? Yoksa Müslüman bir ülke de; laikliğin ve Kemalizm’in egemen olabilmesi mümkün müydü?

İşte bu sebepten gösterişsi hiçbir iftar davetine katılmam ve özellikle oruç tutmayanlarla bir sofrada oturmam. Çünkü iftar, yalnızca oruç tutan Müslümanlara ayrıcalıklı bir heyecan, bir ibadet ve eşsiz bir lezzettir. Radikal bir üne sahip olmamdan zaten beni de pek davet etmez ve bir arada görünmekten rahatsız olurlar…

Müslüman bir orduyu komuta eden Genelkurmay ve Müslüman halk üzerinde karar odağı olan Kemalist kurumların iftar davetinde bulunmalarını yadırgamıyor, bilakis ilkeleri doğrultusunda dürüstçe hareket etmelerinden tebrik ediyorum. Ancak laik ve Kemalist medyayı şiddetle kınıyor ve Müslümanları sömürebilmek gayesiyle ortaya koydukları riyakârlıklarından insan olmadıklarını teyit ediyorum. Böylesi utanmazların hala itibar görebilmesi, şüphesiz sevgi ve saygı gösterenlerinde seviyesini ortaya koymaktadır. Erdemli olmayanların söyledikleri ve yazdıkları bilgilerin doğruluğuna ve halk lehine dürüst davrandıklarına güvenebilinir mi?

Ramazan öylesine bir bereket, sabır ve yüzleri güldürüp umutsuzluğu söndüren bir dirlik ayı ki; düşman olan laik devletler dahi bu feyizden fevkalade istifade edip, yararına pay çıkarabilmektedir. Suçlar azalmakta, halkının ekonomik refahını sağlamakla yükümlü olmalarından; zekât, sadaka ve hayırlarla insanların yüzleri gülerek, bir lokma ekmek bile bulamayanların evlerine yiyecek ve ihtiyaçlarını giderebilecek paralar yağabilmektedir. Halkını yoksulluğa ve açlığa mahkûm eden sözde egemen laik devletler, sürekli ekonomik tehditle karşı karşıya yaşamalarından suçlara da mani olamamaktadırlar. Kendileri tokken halkının büyük bir bölümünü açlığa iten devlet, adaletsizliğinin ve eşitsizliğinin hesabını yavaş yavaş ödemekte, bir türlü iki yakası bir araya gelmeyerek, her an yıkılabilecek endişesi taşıyabilmektedirler. Ancak geçmişteki birçok yenilmez devletler gibi, onlarında bir sabun köpüğü gibi yok olacakları gün, yazılmış ecelerinin süreleriyle orantılıdır.

Çünkü kendini yaratan Yaratıcısına karşı inanç ve imanı reddeden laik bir akıldan, Allah’tan başkasını ulu edinen putperest bir kalpten; vicdan, merhamet, hak, adalet, dürüstlük ve doğruluk beklenmemelidir…

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.” Bakara.185

Siz kimsiniz...

Müslüman milletimizin açık bir işgal altında olduğunu umursamazlıktan gelen önder sahipleri, öylesine lanetsel bir tutsaklığı ve aşağılanmışlığı hazmedebilmişler ki, vahyi hakların ele geçirilmesinde en korkunç engel olmayı sürdürmelerinden, dini bir bağımsızlığa kavuşulamamaktadır.

Hiçbir devirde işgale uğramamış ve manda altında yaşamamış olan Müslüman halkımızın İstiklal adına canlarını vererek sahip oldukları vatanlarında hor ve hakir bir esarete mahkûm olmaları, mutlak bir kadersel yazgının sonucudur. Yoksa böylesi bir dışlanmışlığı ve köleliği fıtratları gereği içlerine sindiremez, putperest Kemalistlerin hegemonyaları altında yaşamaya boyun eğmezler.

Laik cumhuriyet ve Kemalizm adına dini ve etnisiteyi tehdit görerek, terörün her türlüsünü uygulamayı meşru sayan provokatör ve silahlı avcılar, PKK’yı da aynı düşünce ve eylemlerle doğurmuşlardı.
Türkiye’nin sosyal dokusunu görmezlikten gelerek, laisizmim ve Kemalizm lehine asimile etmeye çalışan köşe başı derebeyleri, her türlü yolu kesebilmenin komplolarıyla Türkiye’yi ötekileştirerek bölmekte, sözde eğitim ve yasalarla devşiremedikleri Müslümanları; ya politikayla ya makamla ya parayla ya şöhretle ya korkuyla, olmadı silahla sindirmeye çalışmaktadırlar.

Derebeylerin, toplumu ürkütücü bir paranoyaya iterek birbirine düşman kılması, şüphesiz sonun gelmesine yol açmaktadır. Halkın her inanç ve etnik topluluğuna eşit ve adaletle hükmetmesi gereken Kemalist devlet kurumlarının yanı sıra, CHP ve MHP gibi din ve ırk düşmanı bölücü partilerinde intihar komandolarından farksız bir strateji izlemeleri, artık kimsenin kimseyi tutamayacağı bir yok oluşa sürüklemektedir. Karşındaki her kim olursa olsun sana düşman ise, ona dost davranabilmek olanaksız olup; içten içe biriken basıncın, kinetik enerjiyi arttırmasıyla infilak edeceği tabii bir sonuçtur.

İrtica adına askeri ve sivil eğitimin hedefi olan İslam’ın ilkelleştirilerek aşağılanması, yetişen nesillerin kin ve nifak tohumlarıyla zehirleyen öğretilerle aşılanması; barışı, tahammülü, hoşgörüyü ve uzlaşıyı kökten silip süpürmekte, böylece birbirine hasım bir toplumun oluşması devletçe sağlanmaktadır. Türkiye’yi mahvedebilmek ve insanlarımızı birbirlerine kıydırabilmek için ellerinden geleni ardına koymayan bir avuç Kemalist ve şövenist, mutlaka hak ettikleri belâya çarpılacaklardır.

Müslümanları insan olarak görmeyen laik düşünce; “Eşitlik, eşit insanlar arasında olur” barbar haçlı ve Nazi anlayışlarıyla işgalin vahim boyutunu ortaya koymaktadırlar.

''Tutum ve davranışları ile irticai görüşleri benimsediği ve bu gibi faaliyetlerde bulunduğu '' gerekçesiyle ordudan atılan subayların ve cezaya çarpıtılan er ve erbaşların, sırf dini inançlarından dolayı vatan hainleriymişçesine fişlenmeleri, hayatları boyunca bir daha herhangi bir kurumda dahi görev almalarını engellemektedir. Deşifre olup kamuoyuna yansıyanlar ve yansımayan binlerce bölücü ve yıkıcı olayların arasında, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Maltepe Askeri Lisesinde yaşanan zorbalık, sessiz yığınları uyandırabilecek vahamettedir.

Namaz kılmanın dahi yasadışı görüldüğü Maltepe Askeri Lisesi Komutanlığında, vatani görevini onurla ve canı-pahasına yapan Müslüman bir askerin; tarihi ve dini eserler bulundurması, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde gelen okuma yazma bilmeyen er kardeş ve vatandaşlarına ilgi gösterip yardımcı olmak istemesi, eğer suç sayılabiliyor ise; artık bu gidişata “dur” demek, hem hükümetin hem yargının hem halkımızın öncelikli görevi olmalıdır. Acaba böylesi vahim bir ayırımcılığı ve bölücülüğü yapan söz konusu Albay Muharrem Karataş, ordudan uzaklaştırılacak ve yargı önüne çıkartılabilecek mi? Onun PKK, DTP ya da ETÖ üyelerinden ne farkı var? İşte Kemalizm, işte albay; nerede düşman?

Nasıl olur da vatanı için canını vermeye gelmiş bir erbaşı sakıncalı gerekçesiyle acımasızca fişleyerek; hayatı boyunca lekeleyebilmektedir? Bir Müslüman’ın vatanı ve halkı uğruna şerefli askerlik görevini yapmak sakıncalı bir tehlike arz ediyor ise; neden orduya kabul edilmektedir?

Ne acıdır ki Müslüman halkımızın ordusunu komuta eden Kemalist subaylar, öylesine acımasız bir önyargı ve paranoyasal düşünce ve tavır içindedirler ki; barış, adalet, sevgi ve saygıyı simgeleyen İslam’ı bir zehir olmakla itham etmekte, Müslümanların fırsat bulduklarında çevrelerini kendi görüşleri doğrultusunda zehirlemeyi başarabilecek nitelikte olduklarını iddia ederek, askerlik hayatları bitiminde de kontrol altında tutulmalarını emredebilmektedirler.

Neden vahye iman etmiş Müslümanları topyekûn yok etmiyor, vatandaşlıktan çıkarmıyor ya da ömür boyu hapsederek zincirlere vurmuyorsunuz? Öncelikle benden başlayabilirsiniz…

Oysa Yaratıcı Allah’ın fişlemesinin yanında onların fişlemelerinin ne değeri olabilir ki?

Allah nezdinde makbul olan bir kimseye bütün insanlar yüz çevirse, ona bir zarar gelir mi? Allah indinde makbul olmayan bir kimseye bütün insanların hürmet ve tazimi ona bir fayda sağlar mı?

Yanardağ misali her an patlamaya hazır öyle bir nefretle kalpler yoğrulmuş ki, kaderin belirlediği süre henüz güncelleşmediğinden aktifleşmiyor. Geçmişin Ankara Garnizon Komutanı, bugünün ise Genelkurmay 2. Başkanı Org. Aslan Güler, başkomutanı ve ülkesinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sırf türbanlı olduğu gerekçesiyle eşini karşılayıp tokalaşmamak için protokolü terk edebilme cesareti gösterebiliyor ve sonrasında, bu silahlı zatın emri doğrultusunda Cumhurbaşkanının eşi protokolden geçemeyerek, arkadan dolaşmak suretiyle dışlanabiliyor ise; Türkiye’de kimin söz sahibi olduğu ve kimlerin diktasında idare edildiği de anlaşılabiliyor.

“Oysa seninin dinin sana, benim dinim bana” vahiy hükmüyle hoşgörü içinde yaşamaya çalışmaktan ise, neden saldırıyor, kendi görüş ve inançta olmayanlara yaşama hakkı tanımak istemiyorlar? Eğer Müslümanlar bu vatan için canlarını veriyor ve vermeye koşuyorlar ise, o barbarların hiçbir vatanperveri dışlamaya ve fişlemeye hakları bulunmamakta, mutlaka bölücülükten yargılanarak, cezai müeyyideye çarptırılmalıdırlar.

Müslüman askerlerin ordudan atılması için büyük bir çaba sarf eden bölücü CHP, Genelkurmay’ın hükümetle anlaştığını ileri sürerek, geçmişte olduğu gibi Müslümanların ordudan atılmamasının derdini yanabilmektedir. Neredeyse İstanbul’un başına büyük bir belâ olacak olan CHP’li Kılıçdaroğlu; "Ordunun büyüklüğü dikkate alındığında laikliğe karşı hiçbir dosyanın Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ) gelmemesi ilginç. Hükümetle Genelkurmay arasında oldukça sıcak bir ilişkinin olduğu kanısındayım" ifadesi, inanın PKK’ya rahmet okutturacak bir bölücülük ve düşmanlıktadır.

Müslümanları kesinlikle halktan saymayan haçlı Kemalistler, mahrem yerlerini gizlemek isteyen haşemalı kadınlarımızın havuza veya denize girmelerine dahi şiddetle karşı çıkabilmelerinin sosyal faciası, şüphesiz laik-Kemalist devletin ve CHP’nin ektiği ölümcül zehrin bir neticesidir. Ancak o zehrin kendilerini biçeceğini bir muhakeme edebilseler; sürekli af ve özür diler, kafalarını duvarlara çarparlardı. Aslında akıllı olmadıkları için o sefillere kızmamak, acımak gerekir.

Uğruna vatanlarını parçalamayı göze alarak, ısrar ve inatla savundukları laik ve Kemalist düşünceyi ikna yoluyla başararak değil, zorla kabul ettirmeye çalışan bir anlayıştan daha cahil ve barbar ne olabilir? Hiçbir insan aklının, mantığın ve duygunun geçit vermeyeceği bir düşünce, sığ kalmaya mahkûmdur. Cahil bir dostun yerine, akıllı düşmanın erdemliği nasıl unutulmamalı ise, putperest Kemalistlerin ve ateist laiklerin de görsel bilgi ve makamları, örümceksi güçleri seni yanıltmamalıdır…

“De ki: Ey cahiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz.” Zümer. 64

1 Ağustos 2009 Cumartesi

CHP, acımasız bir bölücüdür…

Laiklik ve Atatürkçülük adına milletimizi kamplara bölerek birbirine düşman kılan CHP; kendi gibi Kemalist dine mensup Genelkurmay, yargı, üniversite ve medya gücüyle bölücü propagandalar, fasit yasalar ve psikolojik baskılarla yıkımın alt yapısını öyle hazırlamışlardır ki, farklı düşünce ve inanç taşıyan toplumumuzu kin ve nefretle doldurmuş, hak din İslam’a cephe almışlardır.

CHP’nin değiştirilemez, hatta değiştirilmesi dahi teklif edilemez ilkeleriyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, apaçık bir CHP diktatörlüğü olup, Müslüman halkına ve farklı etnik taşıyan toplumuna amansız bir hasım olmayı sürdürerek, tabanda da aynı düşmanlığın ve kırılmanın artarak devam etmesine neden olmuşlardır.

Özellikle Müslüman kadının örtüsünü bir bez parçası, bir irtica ve bir ilkellik gören laik ve Kemalist anlayış, vahye karşı olan habis duruşunu öyle şiddetlendirmiş ki, Müslümanların görsel ve göksel yaşamlarını sınırlandırarak ve dışlayarak kamudan, iş hayatından ve eğitimden uzaklaştırmış; vatanları uğruna canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları dul ve yetimlerini esarete mahkûm ederek, asla bağışlanamaz ihanetiyle temel hak ve hürriyetlere zincir vurabilmişlerdir.

Hatta geçmişte; kendini var edebilmek adına canlarını veren şehitlerin geriye bıraktıkları kadınların geçimlerini sağlamayarak ve namuslarına sahip çıkmayarak, “Manukyan” adlı Ermeni bir genelev patroniçesine sermayedar yapabilen devlet, yıllarca şehitlerin namuslarını satan bir patroniçeyi vergi ödülleriyle onurlandırabilmişti.

Taktıkları türbanlardan dolayı sokakta aşağılanan, hakarete uğrayan ve bulundukları yerden kovulan birçok türbanlı okuyucumun feryatlarına, özel bir sektörde çalışmak isteyen türbanlı üniversite mezunu bir kızımızın da medyaya akseden aşağılanması, Türkiye’nin nasıl bir felakete sürüklendiğine en somut delildir.

Sırf türbanlı olduğu gerekçesiyle işe alınmayan kızımıza firma yetkilisinin gönderdiği resmi mail, yeni bir Kurtuluş Savaşını zaruri kılabilecek haklılıktadır.

“Şeyma Hanım;
Başvurunuzu inceledik. Üzgünüz. Laik Atatürk Türkiye'sinde yaşayan, cumhuriyet çocukları ve muhafızlarından oluşan bir kurum olarak sizin gibi başörtüsü, türban, tesettür şeklindeki bez parçalarını dini inançlar ile hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen bu şekilde gösteren, tamamen siyasi amaç güden, din üzerinden ticaret, din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü yapan insanları bünyemizde barındırmıyoruz.
Unutmayınız; Demokrasi gericiliğin önünü açmak değildir.
İş arayışınızda başarılar.
Fatih bölgesini denemenizi şiddetle tavsiye ederiz.

İyi Çalışmalar.. Emir Onur Çilek Çilek Grup Gönderme tarihi: 22 Temmuz 2009 Çarşamba”

Bunun gibi ve bundan çok daha beter nice örnekler…

Türbanlı ana-kızın sabah koşusu yaptığı Suadiye sahilinde yanlarına yaklaşan bir kaç bayanın “burası sizin yürüyebileceğiniz yer değil, Fatih’e gidin” ya da lüks bir alış-veriş merkezinin mağazasını gezen türbanlı bir bayanı gören yaşlı bir çiftin “buranın havası değişti, hemen dışarı çıkalım” gibi binlerce aşağılayıcı tacizlerin sorumlusu o sefiller değil, onları kışkırtıp nifak sokan “bölücü laik devletin” ta kendisidir.

Laik ve Kemalist jakoben medyaşörler, yaşanılan gerçekleri örtbas edebilmek ve saptırabilmek amacıyla güya türbanlıların diğerlerine baskı uyguladıkları yalanıyla ürettikleri “Mahalle baskısı” gibi bir kavramla haklı çıkabilme yaygaraları, şüphesiz yaşanılan aşağılayıcı esareti gizlemeye yetmemektedir. Yaratık, bir tanrı mı ki açık ve kapalı konusunda herhangi bir yaptırımı kendinde görebilmekte ve kıstaslar getirebilmektedir?

Beş yılda bir yazılan, ana ilkeleri ve tehlike odakları asla değiştirilmeyen devletin gizli anayasası “Kırmızı Kitap”, MGK’ca hazırlanan bir Siyaset Belgesidir. Sözde Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit eden olayların yer aldığı siyaset belgesinde; Genelkurmay, iç siyasetin komutasında hareket etmekte, birinci sıradaki tehlike “İrtica”, ikinci sıradaki tehlike ise “Kürtçülük” olup, bu sıralama hiç değişmemektedir. Devleti var edip koruyup gözeten milletin Müslüman ve Kürt kesimi, tehlikeli birer düşman olmakla hedef gösterilmekte, dolayısıyla toplumumuzda bu paranoyadan fevkalade etkilenerek, birbirine düşman kesilmektedir.

Devletin “gizli anayasası” olan MGK Siyaset Belgesi, yani “Kırmızı Kitap” eski Genelkurmay Başkanı ve DYP milletvekili Doğan Güreş’e göre; “bütün politikaların tanrısıdır, anayasasıdır.”

Resmi anayasal açıdan hiçbir meşruiyeti olmayan MGK’nın Meclisi, hükümeti, milleti ve devleti güden despotizmine karşı konamaması ve lağvedilememesi, şüphesiz yıkıcı sorunları daha da derinleştirmiş, ülkeyi parçalanmaya götürmüştür.

Dış güvenlik ile ilgi hiçbir tasa taşımayıp, sürekli iç güvenliği bahane ederek, milletin birlik ve bütünlüğünü tehdit eden Genelkurmay diktasındaki MGK, Türkiye’nin milli menfaatleri ve milli hedeflerini acze uğratarak, bütünsel gücüne büyük zararlar vermektedir.

Oysa TSK komutasını yürüten Genelkurmay’ın anayasaca belirtilen görevi, ülkeyi dışarıya karşı savunmaktır. Meclise, siyasete, hükümete ve millete müdahale etmek, düşünce ve inançlarına savaş açmak değildir.

Sözde seçilmiş milletvekillerini, meclisi ve hükümeti hegemonyası altına alarak, “gizli anayasa”sını uygulattıran MGK, mutlak surette yaşatılmamalıdır. Milletin söz hakkı olamadığı bir ülkede seçimler manipülasyondan öte hiçbir değer taşımamakta, bundan dolayıdır ki “oy” kullanarak onlara meşruiyet tanınmamasını öğütleyerek, her ne etnik, düşünce ve dinden olursa olsun, herkesin birbirine tahammül edip, hoşgörüyle birarada yaşamasının üzerinde durmuştum. Tıpkı Hz. Muhammed, halifeler ve Osmanlı devrinde olduğu gibi…

Ancak kim kime saldırır, sindirmeye kalkar, düşünce, inanç ve ırkına hakaret ederse, bilinmelidir ki karşı tarafında bilmukabele de bulunma hakkı Allah’ın emridir. Sert olana karşı sert, nazik olana karşı nazik olabilen bir insandır.

“Laik olmayan insan, insan bile değildir. Onların kanından şüphe ederim”, “Atatürk milliyetçisi değilseniz, vatan hainisiniz”, “Eğer eşlerinizi sizi dinlemiyorlar da dini inancımız falan diyorlarsa, onları boşayın” gibi alçak ve bölücü ifadeler, unutulmamalıdır ki MGK eski genel sekreteri ve Ergenekon Terör Örgütü üyesi Tuncer Kılınç ve eski Anayasa Mahkemesi başkanı Yekta Güngör Özden’e aitti.

Sürekli Müslüman Türkiye milletini aşağılayan ve ağza alınmayacak sözlerle tehdit eden Kemalistler, vahye iman etmiş Müslümanları nasıl düşman bellemişler ise, Müslümanlar da onlara hiçbir taviz vermeden karşı koymalıdırlar. Aksi takdirde aşağılık bir köle olmaktan kurtulamazlar. Onların sizlerden razı olmasına, övmesine, itibar göstermesine asla önem vermeyiniz. Onların sizleri nasıl gördüklerinin hiçbir önemi olmamalıdır. Çünkü en büyük güç, itibar ve şeref, Allah ve Resulünün yanında olmaktır.

Hiçbir din, siyasetten, yani devlet yönetiminden ayrı tutulamaz. Aksi takdirde o din olmaktan çıkar ve basit bir kültüre dönüşür. Kemalizm de tanrısı ve ilkeleri olan bir dindir ve Türkiye’deki siyaseti yönlendirmektedir.

Önce dinin ve siyasetin ne anlam ifade ettiğini, kavramsal açılımını öğrenin ki, yaratıcınız Allah’ın koyduğu kuralların siyasi mi yoksa kültürel mi olduğunu kavrayın. Vahiy düşmanı Kemalistlerin bir yaratığı tanrı edinerek ilke ve inkılâplarını kutsallaştırıp siyasallaştırmalarının asıl amacını tahlil edin, neden ısrarla irtica adına vahye savaş açtıklarını anlamaya çalışın.

Çünkü onlar öyle sinsi ve korkaktırlar ki, hedeflerinin doğrudan vahiy olduğunu itiraf etmekten kaçınır ve irtica gibi muğlâk ve yabancı bir kelimenin ardına sığınarak, tıpkı laikliğin Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklı tanrı gören anlayışını gizlemeleri misali, Müslüman olduklarını vurgulayan haçlı ajanları gibi, alttan alta asimilasyon amaçlarını sürdürmektedirler.

Artık o güvendiğiniz ilahiyatçılar, hocalar ve politikacılarınızın hırssal çıkarlarına alet olmayınız ki, güç, itibar ve şeref bahşeden dininize, kitabınıza ve Müslümanlığınıza fiyat etiketi biçmeyiniz. Çünkü kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zehirdir. Gascoigne.

“Bilmiyorlar, bilseydiler yapmazlardı.Hz. Muhammed (S.A.V)

Unutmayınız ki, bir toplumu mahvetmenin yolu akılları karıştırmaktır. Einstein, dinsiz bir bilimin topal olduğunu ve inanmamanın imkânsızlığını tespit ettiği halde; devletsiz, siyasetsiz bir din olabilir mi?

Dinsiz bir bilim, nasıl ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüşüyor ise, dinsiz bir devlette; siyasetin, hakkın, adaletin ve vicdanın olmadığı acımasız bir diktatörlüğe dönüşmekte, hürriyetler gasp edilmektedir.

Başkalarının süslü ve yaldızlı abartılarını izleyerek, onları “bilge-tanrı” yapacağınıza; neden dinledikleriniz ve öğrendiklerinizi araştırarak ve sorgulayarak, “bilge-kul” olmuyorsunuz?

“Politikacılar ve din adamları tıpkı hırsızlar gibidirler. Hırsız para ve eşya çalar, onlar inançları, umutları, bağımsızlığı, erdemliği, gücü, imanı ve namusları çalarlar.”

16 Nisan 2009 Perşembe

Samimi ve adil olun ki…

Bölücü ve yıkıcı sorunları meydana getiren düşünce ve ilkelerle, o sorunları giderebilmek yahut ıslah edebilmek asla mümkün değildir. Ulus devlet anlayışı temelinde fıtratsal ırk ve din gibi hayati ve hassas değerlere savaş açarak sindirmeye ve başkalaşmaya giden bir devletin birlik, huzur ve barışı sağlayabilmesi, samimi ve adil olabilmesi söz konusu olamaz.

Yaratıcının dahi yapmayıp farklı millet, ırk, din ve kültürleri yaratmasıyla oluşturduğu dünya; ne geçmişte ne de gelecekte tek bir medeniyete dönüştürülememiş ve dönüştürülemez; ortak kültür, simge ve değerler yaratılarak, gelenekler ve mitlerle tek tip kökten bir birleşmeyle, akıl ve duygular tekelleştirilmeye çalışılarak, “ulus devlet” gibi dayanaksız bir yapı inşa edilemez.

Bu ütopyayı baskı, yasak, tehdit, şantaj ve absürt argümanlarla uygulamaya çalışan devlet, ancak isyana, savaşa ve parçalanmaya neden olur. Böylesi tanrısal bir ideali kendi ideolojisi temelinde egemen kılmaya çalışması, zaman içerisinde bir basınç oluşturacak ve sonunda infilak ederek, ortada ne bir devlet, ne bir vatan, ne de bir millet kalacaktır.

Devlet, yalnız halkı için var olan; ırk, inanç ve düşüncelere saygı gösterip, taraf olmaksınız adaletle hükmeden bir kurum ise, o devlet baki kalabilir ve bozgunculara karşı yekvücut bir güç haline gelerek, kötülükleri yenebilir, fitnecileri püskürtebilir.

Yüzyıllardır Müslüman Türkiye toplumunu ve hamisi olan ırkları bir arada tutmayı başaran Allah ve İslâm inancını silip süpürebilmek için Fransa’dan ithal ettiği laik ve ulus devlet anlayışını silah, korku, cinayet ve insanlık onurunu katleden uygulamalarla kabul ettirmeye çalışan devlet, yaşanıla gelen çatışmaların, bölünmelerin, adaletsizliğin, ahlâksızlığın, sömürgeciliğin ve düşmanlığın yegane sebebi olmuş ve olmaya devam etmektedir. Yaldızlı sözlere değil, bizzat yaşanılan tecrübeler ve gelişmelere duyarlı davranarak duruş sergilenmeli; devlet, ancak kendini meydana getirip değere ulaştıran herbir bireyine sevgi ve saygı duyar ise, karşılığını hak etmelidir.

Devlet, öncelikle büründüğü o despotik, ideolojik ve teokratik yapısından sıyrılmalı, idareyle yükümlü oldukları canlıların güdülebilecek hayvanlar sürüsü değil, farklı akıl, inanç ve duygular taşıyan birer “insan” oldukları gerçeğini kabul ederek, ideal ve yapısını oluşturmalıdır. 85 yıldır başaramadığını başarabilmesinin mümkün olamayacağı gerçeğini kavrayabilmeli, gerçekten insanlarını tasa eden bir samimiyet içinde ise, inat ve ısrarından vazgeçerek korkunç gidişatı durdurmalıdır.

Adaletsizliğe ve ayırımcılığa daha fazla tahammül edemeyen kahraman savcı ve hakimlerden oluşan yargının gerçekleştirdiği “devrim”, T.C. kurulduğundan bugüne kadar köşe başlarını tutmuş mevki ve makam sahibi zorba Kemalistlerin millet üzerindeki hegemonyasına son verecek süreci başlatmış, her biri yargı önüne çıkarılarak, nasıl birer sinsi, cani ve hain oldukları gerçeği kamuoyunun dikkatine sunmuştur.

Türkiye milletinin etnik ve dini esaslarına göre yaşamalarına fırsat tanımayarak sürekli dışlayan, tehdit ve şantajlarla köleleştiren ve iktidarlarını engelleyen Kemalist gettolar; silahşorlarının tutuklanmalarına, gözaltına alınmalarına veya soruşturulma açılmalarına öyle tepki göstermiş, haddi aşarak sahiplenmişler ve gözdağı vermek isteyerek terör örgütlerini savunmuşlar ki, böylece devletsi hükümranlığa sahip korkunç bir çeteyle nasıl yaşandığı ve karşı karşıya kalındığı ortaya çıkmıştır. Nasıl bir devlet Türkiye'yi idare etmektedir?!!

Amansız Ergenekon Terör Örgütünün politik temsilcisi CHP, Kemalist medya, gazeteci, dernek ve üniversitelerin yanı sıra, Genelkurmay’ın arka çıkması, şüphesiz TSK’ni istismar ve aleyhine fevkalade vahim bir gelişmedir. Anayasal düzeni silahla ele geçirmeye kalkışan, halkın seçtiği TBMM’ni lağvederek hükümetini devirmeye çalışan, halkın arasına nifak tohumları sokarak bir iç savaşlı planlayan, farklı inanç ve ırk sahibi popüler kişileri öldürterek ve öldürmelerini planlayarak infiale neden olan azılı terör örgütünün elebaşları Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’u destek mahiyetinde cezaevinde ziyaret eden Genelkurmay’ın başkanı Org. Başbuğ’un açıklamaları; hukuka, yargıya ve millete apaçık bir meydan okumadır.

Unutulmamalıdır ki yargıyı, hukuku ve adaleti baltalayarak ayaklar altına alan bu kayırma, rütbeleri ve kimlikleri her ne olursa olsun hiçbir bahaneyle haklı görülmemeli, TSK’ni temsil eden komutanların cüretkar bu tavırlarına müsamaha edilmeyerek, asla bağışlanmamalıdır. Adalet karşısında her suçlunun eşit muamele görmesi devleti devlet yapan en önemli unsur olmasına rağmen; gerek doğrudan müdahale edilerek, gerekse sağlık koşulları öne sürülerek, GATA aracılığıyla suçlular yargılanmaktan ve tutuklanmaktan kurtarılmakta, dolayısıyla akıl almaz bir kayırmacılık ve adaletsizlik tüm milletimizi derinden vurarak, ideolojilere göre çete ve terör örgütlerine meşruiyet kazandırılmaktadır.

İrtica adına Müslüman bir Türkiyeli, PKK adına ise ırki bir Kürt, MGK’nın tehlike sıralamasında birinci derecede yer alıp, laik ve Kemalizm adına terörist faaliyette bulunulan kıyıcı çetenin şatafatlı üyeleri meşru gösterilmeye çalışılıyor ise; artık o bir devlet değil, savunduğu o çetenin ta kendisidir.

Deşifre edilerek kamuoyuna yansıyan adamcı birçok telefon görüşmesi dahi üst düzey yetkili destekçilere ve kurumlara geri adım attırmıyor ise, bu, ürkütücü sonun çok yakın olduğuna bir delildir.

Akıl, bilim, çağdaşlık ve ilericilik adına ustalıkla gizlenilen riyakâr yüzlerin burkaları açılmış, artık devekuşluluktan kurtularak berraklaşmışlardır. Tıpkı ahir zamanın canlısı “Dabbetül arz”ın yeryüzüne çıkması ve beraberinde Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın yüzüğünü getirerek, insanların yüzüne değdirmesiyle oluşacak siyah ve beyaz noktalarla kimin kafir, kimin Müslüman olduğunun belirlenmesi gibi, bundan böyle kimin gerçekte kim olduğu ortaya çıkmış, Müslümanları ve Kürtleri yok etmek isteyen çağdaş tanımlı Kemalist terörist ve yaltakçıları anlaşılmıştır.

Çağdaşlık; vahye iman etmiş Müslümanlara karşı kullanılan şeytani bir manipülasyondur. Türkiye’deki çağdaşlığın bilim ve teknoloji ile hiçbir ilintisi bulunmamakta, İslâm’a karşı doğrudan karşı çıkmaya cesaret edemeyen Kemalistlerin, kendilerini perdeledikleri bir batılılaşma kavramdır.

Din, ırk ve adalet düşmanı Ergenekon Terör Örgütünün her üyesinden bahsetmeyi vakit kaybı buluyor, puştlukta sınır tanımayan sözde bilim adamı Mehmet Haberal veya Müslüman millete meydan okuyan eski rektör Fatih Hilmioğlu gibi bozguncu çete üyelerini değere tabi tutmuyorum. Faşist diktatör ve katil Veli Küçük’ün, ülke aleyhine APO’dan çok daha tehlikeli bir canavar olduğunun altını çizerek, İmralı’da hapsedilmesi ve APO’ya arkadaş gönderilmesinin halkımızı memnun edeceğinin dikkate alınmasını öneriyorum.

Ancak Türkan Saylan adlı Kemalist, feminist, hümanist (en büyük hümanist şeytandır) ve Hıristiyan bir bozguncunun kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla İslâm’a savaş açtığı, Haçlı Batı ve Siyonist lobilerince gönderilen yardımlarla Müslüman Türkiye çocuklarını İslâm’dan çıkarmak suretiyle fevkalade düşmansı bir misyonu yürüttüğü malumdur. Düşünce, strateji ve eylemlerini bir İslâm karşıtlığı temeline oturtan Saylan, haçlılarla kurduğu ittifakla, tıpkı çağdaşlık gibi Kemalizm’i de arkasına alarak İslâm aleyhtarlığı haçlı görevini sürdürmekte, söz konusu işbirlikçilerden aldığı yardım ve destekle burslar vererek, Türkiye’yi dinen ve ırkken parçalamak niyetiyle yok etmeye çalışmaktadır. Sözde insanlık amacına ve çağdaş bir Türkiye için çalıştığı propagandasıyla, insafsızca vicdanları istismar ederek sömüren Türkan Saylan, amacına ulaşamamanın ızdırabıyla ölümcül hasta yatağında “ölüm aklıma bile gelmiyor, yapacak çok işim var" diyerek, Müslüman Türkiye’yi dininden ve kimliğinden uzaklaştıramamın ve vatan topraklarını efendilerine teslim edememenin öfkesiyle çırpınıyor. O, bir haçlıdır ve haindir.

Dinin araç olarak kullanıldığı iddiasıyla Müslüman cemaatleri düşman sayan Org. Başbuğ, 85 yıldır sözde “sosyal devlet” hilesiyle Kemalistlerce sömürülen, horlanan ve aşağılanan saf ve devlete güvenen milletimizi cemaatlere karşı bileyleyerek, menfaat çıkarların, dinin kullanılarak elde edildiğini işlemek suretiyle, Müslüman cemaatlerinin ekonomik güce kavuşmalarından son derece rahatsızlık duyduğunu vurgulayabiliyor. Ya laik ve Kemalist cemaatler!; yıllardır Atatürk’ü kullanarak din ve namus telakkisini ortadan kaldıranlara, halka ve hükümetlerine darbe yapanlara ve girişenlere, devleti sömürenlere ve vatan topraklarında emelleri olan yabancılarla işbirliği yaparak ihanet etmelerine, neden hiçbir tepki göstermiyor?

Acaba cevap verebilir mi: Müslüman Halkına ve hükümetlerine karşı gösterdiği hasımlığı ve duruşu, hiç, dahili ve harici hainlere gösterebildi mi? Laik, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla idare edilen Türkiye, ideolojisine aykırı düşünenlere karşı 85 yıldır mücadele ederek enerjisini tüketeceğine; neden sosyal devlet olabilmek için gerekli çabayı sarf etmedi?

Hiçbir Müslüman cemaat; unutulmamalıdır ki laiklik ve Kemalizm’den beslenen Çağdaş Yaşam Derneği gibi nice cemaatlerin asli görev edindikleri birlik ve beraberliği bozmamış, halkını asimilasyona tabi tutarak ve düşmanlarla gizli bir işbirliği yaparak ihanet etmemiş, tehditle döndürmeye kalkışmamışlardır. Bu sebeple, bugüne kadar eleştirdiğim ve kınadığım Fethullah Gülen Cemaati başta olmak üzere, tüm İslâm’i cemaatleri, dinilerinin gereği yaptıkları hayırseverliklerinden dolayı destekliyor, diğerleri gibi ülke ve millet aleyhine hiçbir ihanet içinde olmadıkları için tebrik ediyorum. Vahiysel dinlerine ihanet etmişler ama devletlerine asla… Daha ne istiyorsunuz?

Org. Başbuğ ve Genelkurmay’ın içlerine sindiremeyip sürekli kin ve nefretlerini sıcak tuttukları Müslüman cemaatler; eğer inançları gereği zekat, sadaka veya yardımı yapmamış olsalardı, halk isyan eder, bugün keyfiyet içinde yaşayan sömürücülerin mal ve can güvenlikleri olamazdı. Boş lafları bırakın da, ne yaptığınızı açıklayın…

Org. Başbuğ’un şu açıklaması, maalesef tüyler ürpertici. “Diyelim ki bir gencimiz Eskişehir’de oturuyor, Kocaeli’de üniversite kazanıyor. Zaten zar zor okuyacak, yurt bulacak. Devletin öğrenciye yurt sağlaması sosyal bir görev ama sağlayamıyor. Orada işte, geliyor A, B, C, D hemen alıyor. Kendilerine göre yetiştiriyorlar. Sosyal devlet tabii ki önemli ama sosyal devletin hangi boyutta olacağı konusunda yasalar, Anayasa belli.” Acaba o öğrenciler, okuyabilmek için namuslarına bedel biçen birer fahişe, hırsız ve terörist mi olsalardı?

Harp akademilerinde Kemalizm’i öğreterek, birer İslam düşmanı olarak yetiştirdikleri öğrencilerin varlıkları meşru da, Allah ve din sevgisiyle yetişen öğrenciler mi gayri meşru?!?

28 Şubat hıyanet sürecini destekleyebilen Org. Başbuğ, açıkça “laik ve Kemalist değilseniz, bu vatanda yaşama ve yükselme şansınız yok” diyerek, dolaylı da olsa, İslam’a ve Müslümanlara karşı olduğunu deklare etmektedir. Oysa eylemsiz bir felsefe ve düşünceyle insanları mimleyerek düşman belleyen bölücü ve yıkıcı anlayışın bu ülkede yaşam hakkı bulunmamalıdır.

Org. Başbuğ; “Teröristte bir insandır” ifadesiyle, tıpkı CHP’nin çarşaf açılımı gibi yeni bir PKK politikası geliştirmekte, ancak neden teröristleri öldürdüklerine ve askerlerimizin şehit düştükleri sorusu cevapsız kalmaktadır. Oysa Allah, bozguncuları insan olarak görmemekte, hayvan, hatta daha da aşağı sapık olduklarını vurgulayarak, insan olabilmenin erdemlikleri ortaya koyup, iyi ile kötüyü sınıflandırmaktadır. Eğer vatanlarını ve halkını koruyabilmek uğruna canlarını feda eden kahraman askerlerimiz insan ise, katil ve cani teröristlerin de insan olabilmesi mümkün müdür? Bu durumda; TSK, her inanç ve ırkı içinde barındıran Türkiye milletinin kendisi olduğundan, Genelkurmay başkanı, TSK ile eşdeğer görülemez ve başkomutanlık görevini sürdüremez. Dolayısıyla Org. Başbuğ’u istifaya davet ediyorum… Çünkü tamamen dengeleri gözetmekle yükümlü böylesi hassas bir görevi, güvenlik olgusunu yitirmesinden dolayı daha fazla götüremez.

Kim, ne konuşacağına dikkat etmeli, mutlaka adil ve adaletli olmalı, halkını ideolojisinin üstünde tutarak dışlamamalı ve incitmemelidir!!!

Türkiye Müslüman’dır. Ancak Müslüman kalıp kalmayacağını Allah bilir. Bu gerçeği değiştirebiliyorlar ise; haydi, hodri meydan…


Samimi ve adil olun ki, Türkiye milleti layık olduğu gücü ve barışı tadabilsin...





18 Şubat 2009 Çarşamba

Sen bir insansın…

Sözde iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilen bir insan olmana rağmen; bizzat içinde yaşadığın gerçek hayatı neden muhakeme edemiyor, hiçbir dayanağı ve faydası olmayan abartıların peşine takılıp, gören bir kör, duyan bir sağır ve hissetmeyen bir kalbe sahip bir yaratık olabiliyorsun? Bir an olsun; otokritik yaparak, kendini, olayları, müsebbip olan rejimi ve içinde yaşadığın dünyayı hiç sorgulamaz mısın?

“Mutlak İrade”’ye karşı “özgür irade”’yi egemen bir yaptırım gibi kılmaya çalışan laik insan, Yaratıcıyla olan iradesel savaşında kozmetik üründen öte temelde hiçbir şeyi keşfetme ve değiştirme başarısı gösterememiş bilimi manipüle ederek, tüm çaba ve teorilerine karşın kadere olan mahkûmiyetinden asla kurtulamamış ve kendini yıpratan olumsuzlukların önüne geçememiştir.

İnatla Yaratıcıya karşı üstün gelebilmek için birçok düşünce ve hipotezler üretmiş, lâkin hiçbirini pratik yaşamda hayata geçiremeyerek, mağlup olmaktan sıyrılamamıştır. Vahiy ile bilimi birbirinden ayırabilecek kadar akıllara ve gerçeğe ihanet etmeleri nefisleri azdırmış, inananlar dahi tuzağa düşerek, kendilerini güçlü ve tanrısal görmek suretiyle ahkâm kesebilmişlerdir.

Bunca pozitivist düşüncelere, eğitimlere, yasalara ve bilime karşılık; neden olumsuzlukların, musibetlerin ve kötünün önüne geçilemediğine dair tatmin edici açıklamalar yapılamayıp çözümler üretilememekte, dolayısıyla Yaratıcıyı, vahyi ve kaderi reddeden tüm anlayışların çöpsel yığınlar olarak, kümbetsel beyinlerde dolgu malzemesi vazifesi gördüğü ortaya çıkmıaktadır.

Vahyin tüm açıklığıyla vurguladığı; ölümü, eceli, hastalığı, kaybı, kazancı, yoksulluğu, kötüyü, korkuyu, suçları, felâketi ve vahşeti durduramayan, hatta bir saniye sonrasını kestiremeyen sözde yaratıcı bilim; bırakın bütün bunları, en sıradan olayların bile önüne geçememekte, buna rağmen benliklere hitap eden teorileriyle toplumları etkileyebilmektedir. İnsan için en keskin son, en acı yaşam ve en belirsizlik olan ölüm, hastalık ve ecel karşısındaki acziyeti, şüphesiz muhakeme edebilen akıllara somut bir ipucudur. Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor ve eceller belirlenemiyor ise; öyleyse laik düşüncenin ve bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?

Bir gün, Büyük İskender, seferden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öylesine akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki, İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlardı. İskender sadece asker değil, aynı zamanda
bilgili bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegane hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında insanlar; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile gerçekleştirmen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya İmparator! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizinkine nasıl engel olabilirim.” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl sağlayabilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında ise, İskender öfkelenerek; “Bunlar nasıl istekler ki, hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz.” aciz cevabı karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda, nerede yattığımızın pek önemi yoktur. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde, gerçekte iradesel hiçbir yaptırımı bulunmayan bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılıp, kendini ilme vermiş.

İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını yada tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden gibidir. Fıtratı gereği; palyatif ve sürekli olmayan güçlere, makamlara ve rütbelere, benliklerini azdıran ödül, başarı ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları hayatı ve tecrübeleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları, maddi ve manevi ağır bedeller ödemelerine sebep olmaktadır.

Benlikleri tahrik edip baştan çıkaran “özgür irade” iddialı laik temelli anlayışlar, “Mutlak İrade” ve kaderi reddetmelerine neden olsa da; insan için her şeyin bittiği o en keskin son olan ölüm, geçici de olsa geride kalanları etkileyebilmekte, böylece iddialarının dayanıksız olduğu kanıtlanabilmektedir. Bununla beraber; her ne tedbir alırsa alsınlar, etraflarını saran binlerce hastalık ve musibetlere karşı çaresiz kalıp zararlarından kurtulamamaları savlarını çökertmekte, o inanıp güvendikleri yaratıcı bilimin, fiziki yaşamda temelsel hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bilime dayalı yaldızlı ve makyajsı abartıların yığınları etkileyebilmeleri, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün iradelerce seçilememesinin bir kanıtı oluyor ki; bu durumda laik bilim, insanoğluna icat ettirilen en büyük yalandır.

1937 yılından beri egemen olan ve totaliter bir baskıyla dayatılan laik düşünce; gelişmemizi, kalkınmamızı, birlikteliğimizi, güçlenmemizi, hamiyetperverliğimizi, sabrımızı ve hoşgörümüzü yıkmış, inançsız ve imansız akıllara verilen tanrısal yetkiden, herkesin kendince doğru ve yanlışı üreyerek; bencillik, ahlâksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik ve bilumum kötülüğün her çeşidi meşrulaşıp, neyin suç olup olmadığı laik akıllarca tartışılarak ve çelişerek, çıkarılan yasaların önü arkası kesilmemiştir. Bu çırpınış niye?

Yaratıcı Allah’ın vahiysel şeriatını kabul etmeme adına toplumu mahvetmek ve zafiyete uğratmakla kalmamış, merhametli halkımızı saldırgan, birbirine düşman ve suçlu makinesine dönüştürebilmişlerdir. İnsan psikolojisini kontrol edemeyen ve fıtratını bilmeyen yaratık laikler, insanları sanki kendileri yaratmışçasına yasa yapabilmiş, laik akıllarınca kontrolü ve denetimi sağlayabileceklerini sanmışlardır. Oysa her şey ortada değil mi?

Neden laik iddialarını gerçekleştiremiyor, insanlara vaat ettikleri o aydınlık, zengin, mutlu ve güvenli yaşamı sunamıyorlar? Allah’a kul olmayı bir esaret addedip, kendilerine kul yapmayı çağdaşlıkla özdeşleştirebiliyorlar. Neden halkın tamamı kendileri gibi şan ve şöhrete, zenginliğe, güvene ve her türlü özgün haklara sahip değiller? Saltanatlık, dokunulmazlık ve özgürlük, sadece kendilerine mi? Her ne kadar tanrılığı oynasalar da yalancı oldukları belgelenmiş, bu sebeple laik yönetimin ve derebeylerin bertaraf edilmesi kaçınılmaz bir hal almıştır.

Söze değil, icraata ve yaşadıklarınıza bir bakın ve kendinizi onlarla kıyaslayın ki, sizi yaratan Allah’a mı, Atatürk’e mi, yoksa veliahtlılığını üstlenen sivil ve bürokrat vekillerine mi kulluğun daha akılcı ve şerefli olduğunu anlamaya çalışın.

Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez…

Kiminiz adaletsizlikten, kiminiz haksızlıktan, kiminiz yoksulluktan, kiminiz işsizlikten, kiminiz borçlardan, kiminiz güvensizlikten, kiminiz umutsuzluktan, kiminiz ahlâksızlıktan, kiminiz yolsuzluktan,kiminiz terörden, kiminiz pahalılıktan, kiminiz suçlardan sürekli şikayet etmekte, sizi idare edenleri suçlamaktansa, neyle idare edildiğinizi yahut hangi rejimle yönetildiğinizi hiç sorgulamayarak, köklü bir çözümden yana tavır almamaktasınız. Sadece birkaç dakikalık muhasebe yapmanız bile; savunduğunuz ve uğruna yollara düştüğünüz laiklik ve Atatürkçülüğün, şikayetlerinizin hangisine çare olduğunu ve size ne verdiğini tahlil eder, içinde bulunduğunuz sıkıntıların gerçek sebebini öğrenebilirsiniz. Bazen acı, bazen hüzünlü, bazen dehşet içinde yaşadığınız olumsuzlukların hangisini önleyebilmiş ve taleplerinizi karşılayabilmişlerdir? Gerçekte sizleri hangi düşünce ve yasaların mağdur ettiğini, hor ve hakir bıraktığını bir sorgulayın. Güvenip, iktidara taşıdığınız her partinin daha beter bir politika uyguladığını ve ihanete uğramanızın arkasında; laik rejime bağlı bir yönetim sergilemeleri gerçeği yattığını hiç düşündünüz mü? Neden yiğitçe mücadele edip, verdikleri sözü tutmayarak, sadece kendi çıkarları için çalışıyorlar?

Görüşü ve ilkeleri her ne olursa olsun seçtiğiniz liderler ve partilerin tamamı, laik ve Kemalist CHP’nin ilkelerine bağlılık andı içerek göreve başlamakta, mecliste veya hükümette bulundukları sürece, o ilkelerin dışında bir tavır sergileyememekte, değiştirilmesine de izin verilmemektedir. Oysa lider olabilmenin tek koşulu; cesaret, kararlılık ve adalettir.

Seçilen tüm vekillerin, meclisin, hükümetin ve cumhurbaşkanının; laik oligarşinin birer tutsakları olduğu bilinciyle duruş sergilenmeli, her halükarda CHP diktatörlüğünün pençesi altında görev yaptıkları unutulmamalıdır. Halka doğruları söyleyip seçimlerin bir aldatmaca olduğunu ve halkın dileği doğrultusunda yasa çıkaramayıp baskı altında görev yaptıklarını haykırmaktansa; ne acıdır ki çıkarcı işbirlikçileriyle ittifak yapıp, böylesi bir zilleti hazmederek, içlerine sindirebilmektedirler.

Laik ve Kemalist temelli otokrasi anayasa ve yargı, kukla meclis lağvedilmedikçe; adaletin var olabilmesi, suçların engellenebilmesi ve hak bir paylaşımın gerçekleşebilmesi mümkün değildir.

Özgür vekiller değil, esir köleler seçtiğini asla unutmamalısın…

Çünkü sen bir insansın ve hiçbir kul tarafından güdülmemelisin…



17 Şubat 2009 Salı

İşte siyaset, nerede Türkiye...

Anayasaca temelleri atılmış bir devlet ve onu yöneten iktidar; mutlak adaleti; ancak ideolojisinin, benliğinin, şahsi fikrinin, ihtirasının ve hissiyatının üzerinde tutmaz ve hakkıyla uygulamaz ise; o devlet ve millet, acı ve zillet bataklığında yok olmaya mahkûmdur. Suçu teşvik eden adaletsizlik ise, suçluyu doğru yola kavuşturacak olan da adalettir.

Gerek hükümetin, gerek yargının, gerek kurumların vereceği kararlar, mutlaka benliksel kanaatten arındırılmalı ki suçluya hesap sorabilme hakkı doğsun…

Hz. Ömer gibi üstün bir devlet adamının düşmanlarınca dahi imrenilen adalet anlayışı, ancak Yaratıcı Allah’ı egemen kabul edip, hükümlerine boyun eğmiş kimselerce örnek alınabilir, her kim olursa olsun hiç kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayarak, insana verilen değerin gereği siyasi bir devlet yapısı oluşturulur. Oysa, kuramsal yığından öte hiçbir iradesi ve yaptırımı bulunmayan laik temelli düşünce ve anlayışların insana verebileceği bir fayda ve aydınlığın olmadığı, bizzat yaşanılan barbar, kapitalist ve adaletsiz laik yönetimlerden anlaşılmaktadır.

Hz. Ömer, günümüzdeki gibi teknolojinin sağladığı kolay iletişimlerin keşfedilmediği o dönemde, özel olarak görevlendirdiği postacılar vasıtasıyla günü gününe ordusundan, valilerinden ve halkından haber alır, âdeta onların yanında savaşıyor, yönetiyor ve yaşıyormuşçasına sevk ve idare eder, adaletli davranmalarına hayati önem vererek, halkından bir tekinin bile mutsuzluk ve şikayetini önemsemek suretiyle derhal yardımına koşar, haksız veya adaletsiz olan hiçbir yöneticisini kayırmazdı. Çünkü Allah sevgisi ve adalet anlayışı, liderle beraber bir bütün olarak tüm ruhlara hakim olur. Tek bir kişinin derdi bile onun için yıkıcı bir keder ve Allah’a verebileceği elem bir hesaptı.

Zaten Allah’a teslim olmuş Müslümanlar tarafından bunun başka yolu da yoktur. Allah korkusu ve sevgisi!.. Hz. Ömer, adaleti öylesine titizlikle ayakta tutardı ki, farklı inanç ve ırk taşıyan insanların taciz edilmemesine, kişilik hakları ve onurlarının çiğnenmemesine çok önem verir, başvuranları da en ağır şekilde cezalandırılmaları için yargıya teslim ederdi.

İşte günümüzde böylesi erdemli ve inançlı siyasetçiler olmadığından dini ve ırki zulümler sürmekte, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri krizler ve düşmanlıklar yaşanmakta, resmi veya gayri resmi suç imparatorluklarının işgal, katliam ve baskıları altında hayatlar ve umutlar yitirilerek, hor ve hakir bir düşmüşlükle eceller beklenmektedir. Dolayısıyla dünyamızı mahvetmekle kalmayıp, ahiretimizi de ziyan etmenin ahmaklığıyla, hayvanlardan da daha aşağı bir akılsızlık sergilemekteyiz.

Köklü Müslüman Türkiye milletinin geçmişinden ve dininden güç ve ilham alarak, siyaseti reddedip politikaya yönelen bencil liderler seçmesi, artıklara muhtaç kalmasına ve dünyayı titreten caydırıcı gücünün zayıflayıp, herkesin üzerinden geçtiği bir odalığa dönüşmesine neden olmuş, dolayısıyla imrendiği batılıların tutsağı hailine gelmiştir.

Herkesin sadece kendi insafsız çıkarları uğruna çalıştığı dünyada dahili ve harici benliklere karşı dudak bükemeyen ve değerlerine fiyat etiketi koyan politikacıların seçilmesiyle zillet hak edilmiş, aşırı iltifatlara ve paraya mağlup kalınarak, yenilmez o kuvvet ve akıllar esir edilip, içeride ve dışarıda dimdik dikilip karşı konulamamıştır.

“Tanrının akıl” olduğu laik anlayışın egemenliğiyle benliklerin kudurduğu öyle bir Türkiye oluşturuldu ki, herkes başka bir yolda ilerleyerek mutlak doğrudan sapılmış, böylece hem din, hem ahlâk, hem birlik, hem adalet, hem de barış yıkılarak, çerçöp haline getirilmiştir. Bir saniye sonrası meçhul ve ölümlü bir yaşamda; onursuzluk, yalan, hile, kötülük, ihtiras, korku ve dehşete sebep olan olumsuzlukların gereği nedir?

Günümüzdeki liderler; “özgür irade” savlarıyla kendilerini tanrı görmelerinden, kul olan Hz. Ömer gibi sürekli kendi kendilerini muhasebe etmekle meşgul olmamakta, dolayısıyla hata ve yanlışlarına devam ederek, haksız ve adaletsizliklerini kangrene dönüştürmelerinden toplumların feryat ve figanları son bulmamaktadır.

Günümüz sosyolog, psikolog ve felsefecilerinin topluma empoze etmeye çalışıp, bir türlü ne kendi nefîslerinde, ne de toplumun hiçbir katmanında uygulamadıkları “otokritik” sorgusu, sorumlu ve yükümlü her yöneticinin, hatta her Müslüman’ın temel düsturu olmalıdır. Kendilerini hata ve yanlıştan münezzeh gören laik anlayışın öldürücü zehri, yanlışların kamuflajını teşvik etmekte, dolayısıyla eleştiriler engellenerek, “tanrı lider ve önderler”’in savunulması sürdürülebilmektedir. Ne yaparlarsa yapsınlar; onlar başarılıdır, kahramandır, kurtarıcıdır, rızık vericidir, hidayete erdirendir ve kalkındıranlardır…

Bir yaratık, yani kul olmasından dolayı kendisini bir “hiç” farz eden ve yanındaki kölesini dahi kendisiyle eş görebilen Hz. Ömer, başarı ve zaferlerinden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Hayatı büyük başarı ve zaferlerle dolu ünlü komutan Halid Bin Velid’i, bu yüzden ordunun başından almıştı..

Halid Bin Velid’in üst üste kazandığı zaferlerden dolayı, esas görevi Allah’a hizmet olan ordunun şımararak sultalaşmasını istemiyordu. Zira böyle bir durumda, İslâm’ın tatbikatı için var olan devletin, ordunun emrine girme ihtimali belirebilirdi ki bu, İslâm Devletinin bekası için fevkalâde tehlikeli bir husustu.

Başka bir deyişle Hz. Ömer, İslâm kanunlarının harfiyen ve de tavizsiz uygulanması için mevcut olan devlet otoritesinin kaybolarak, yerine ordu başkomutanının, hattâ devlet başkanının şahsi despotizminin yer almasını kesinlikle istemiyor, bu sebeple de Halid Bin Velid’i görevinden almıştı. Nitekim, komutanlıktan azlinin sebebini öğrenmek için başkent Medine’ye giden Halid’e, Hz. Ömer, “Yâ Halid, sen benim yanımda çok değerlisin ve seni çok severim’‘ dedikten sonra, devletin bütün valilerine şu tamimi gönderdi:

“Ben, Halid’i bir öfkesinden ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”

Hz. Ömer’in; başarının, zaferin ve egemenliğin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu vurgulayan bu imansal sözü; acaba Kemalistlere, müritlere, partililere, askerlere, öğrencilere, işçilere ve halkımıza bir şey ifade ediyor mu?

Yaratıklar bir hiçtir ve Yaratıcı’nın izni olmadan hiçbir şey yapamazlar. Bundan dolayıdır ki gerek dini, gerek siyasi, gerek ilmi, gerekse askeri alanda öncü hiç kimse, diğerlerinden iradece üstün değildirler, sadece Yaratıcı öyle dilediği için seçilmiş, zengin veya fakirlikleri, köle veya liderlikleri, başarı veya başarısızlıklarıyla yönlendirilmiştir. Unutulmamalıdır ki peygamberlerin mucizeleri yada insanların efsanevi zaferleri yahut keşifleri dahi, ancak O’nun dilemesiyle gerçekleşmiştir.

Laik devletimizce dışladığımız ve “irtica” adına tehlike saydığımız İslâm medeniyetine karşılık aydınlık adına bütünleştiğimiz barbar Batı medeniyetinin insanları nasıl katlettiği ve esirlere akla gelmeyecek şeytansı işkenceler yaptığı malûmdur. Bir bakın bakalım, şeriatçı Hz. Ömer
ne yapmış:

O devir insanlarının korkulu rüyası olan İran’ın zalim komutanı Hürmizân, ordusuyla mağlup olduktan sonra öldürülecek korkusuyla teslim olmak istemiyordu. Daha sonra teslim olunca, Hz. Ömer’in karşısına getirildi. Hz. Ömer, kendisini idam etmediği gibi, can düşmanı olan bu kimseye birde maaş bağladı. Çünkü şeriatsı adâlet bunu gerektiriyordu. Böylesi bir adalet karşısında zalim Hürmizah Müslüman oldu. Adalet güçlü olursa, en zalimler bile kuzu olur.

Oysa çağdaş ve aydın iddia edilen laik adalet; geçmişte olduğu gibi günümüzde de esir aldığı insanlara namütenahi işkencelerde bulunarak; tecavüz ediyor, hamile bırakıyor, çocuk ve kadınları katlediyor, diri diri yakıyor, pislikleriyle yıkıyor, hayvanlara parçalattırıyor, yurtlarından çıkarıyor, mallarını yağmalıyor, yasalarıyla çağdaş kölelere dönüştürüyor ve daha niceleri…

Hz. Ömer, şeriatın emri doğrultusunda hak ve adalet çerçevesinde kararlar almış, laik bir düşünceye göre değil, şeriatsal hükümlere göre İslâm’ın insana verdiği değerin gereğini yapmıştı. Laik bir anlayışla böylesi bir adaleti uygulayabilmek mümkün mü?

Ne var ki laik ve çağdaş dünyanın sözde insan hakları anlayışı ve adalet işeyişi; eylemleriyle Batı medeniyeti denilen canavarın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta, buna karşın; sırf Allah’ın egemen kabul edilmesinden gerici görülen İslâm medeniyetinin eşit adaleti ve insan hakları da kendini kanıtlamaktadır.

Sorun insanlarda mı, yoksa rejimde mi?!?

Söze ve düşünceye değil, davranışa ve uygulamaya bakın…

Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az…

12 Şubat 2009 Perşembe

VİCDANSIZLAR…

Şeytanın cennetten kovulup cehenneme gark olmasına neden olan “benlik”; insanları öylesine kuşatmış ve cehennemsi bir çıkar materyalizmine dönüştürmüş ki, giriştikleri vahşi katliamlarının yanı sıra yoksula yardımları bile tartışma konusu yaptırarak, insanı insan yapan değerleri bitirip tüketmiştir.

Milyonlarca insanın işsizlikten yada pahalılıktan geçinemediği kapitalist dünyada merhametin ve yardımlaşmanın ortadan kalkması dengeleri bozmuş, aç ve yoksulların çığ gibi büyüdüğü benliksel bir dünya oluşarak, suçlar çoğalmıştır. Allah’a olan iman ve inancı reddeden laik anlayışın hüküm sürmesi akıl ve duyguları tahrip etmiş, herkesin kendini düşündüğü nefislerin doymak bilmez şükürsüzlükleri insaniyeti yok etmiştir. Zengin devlet, toplum ve bireylerin aç köpek misali sürekli avlanma psikolojileri kaçınılmaz paylaşımı lağvetmiş, benliklerinden gayrisini dert edinmemeye yöneltmiştir. Sanki rızık sahibi, iradesel başarılarıymış gibi yoksullarında çalışıp kazanmalarını öğütlemişler, dolayısıyla hiçbir sorumluluk üstlenmeyerek; markalaşmaktan, ayrıcalıklı ve üstün olmaktan inanılmaz haz duyup aralarına kalın duvarlar örmüşlerdir.

Ancak yaşadığımız ekonomik krizde başarılarının iradesel değil, kadersel olduğu bir bir dökülmelerinden kanıtlansa da, laik kafaları ve bencil duygularından ötürü birbirlerini suçlamakta ve gerçeği görmemede direnmeye devam edebilmektedirler.

Türkiye’deki laik ve deist medya ve partilerin yardım derneklerine ve yoksul vatandaşlara hizmet etmeye çalışan hükümete karşı başlattıkları insafsız karalamalar, tüm çirkinliklerini ortaya koymaktadır. Özellikle CHP ve MHP’nin sırf benliksel ihtiraslarının fışkırttığı oy kaygıları, fakirlere yapılmaya çalışılan yardımları önleme amacı taşımaktadır. Kendileri iktidarda olduğu dönemde yapmadıkları yardımlara oy kaybı endişelerinden çeşitli yasasal bahanelere sığınarak, gayriahlaki eleştiri getirmeleri, asla inandırıcı, samimi ve hoş görülebilir tepkiler değildir.

Ömürlerinde buzdolabı ve çamaşır makinelerine, üstlerinde yatacak rahat bir yatak ve oturabilecek koltuklara sahip olmayarak ücra köşelere atılıp kimsenin sormadığı, ancak askeri görevlerinden dolayı aranarak mevzilerde canları alınan fukaralara ulaştırılan yardımlar, hangi gerekçe ve gaye ile yapılırsa yapılsın, asla dillendirilmemeli ve muaheze edilmemelidir. Madem hükümeti ve özellikle Deniz Feneri gibi yardımsever bir derneği acımasızca eleştiriyorlar; seçimlerden dolayı milletimizi kandırabilmek için, nefisleri adına harcadıkları o milyonları; neden yoksullara dağıtıp, AKP’nin önüne geçmiyorlar?

Onların millet yararına adaletli bir siyaset değil, sırf kendi çıkarları adına sömürüsel bir politika yaptıkları tartışılmazdır.

Hiçbir karşılık ve menfaat düşünmeksizin yapılan hayırlar Allah nezdinde bir değer taşımakta, velev ki aracı kurumlarda baş gösteren istismarlar, yine de söz konusu yardımların önünü kesebilecek yıkıcı bir propagandaya dönüştürülmemelidir. Hangi gizli amaç ve niyette olunursa olunsun, bir düşmüşün karnını doyurmak ve ihtiyaçlarını gidermek bile, o toplumu belâlardan defetmeye yeterli bir sonuçtur.

Öyle ki; kanalların ünlü sonucu ve sanatçıları eşliğinde düzenledikleri yardım kampanyaları tamamen şov ve reklam amaçlı olmasına rağmen; yine de eleştiri getirilmemeli, inim inim inleyen yoksulların yaralarına pansuman olabileceği gerçeğiyle herkesçe takdir edilmelidir.

Allah adına yapılan hayırların (zekat ve sadaka) gizli oluşu, karşılığının Allah’tan beklenilmesinden, benlik adına yapılan yardımların (bağış) afişe edilmesi, karşılığının insanlardan veya devletlerden beklenmesinden dolayıdır.

Yaklaşık on beş yıl önce, Karaköy’deki şirket merkezimi ziyaret eden tarihi Yer altı camii imamı, camiinin gerekli tadilatlarının yapılabilmesi için yardım toplamaya çalıştığını, tüm şirketlerin orada bulunmasına rağmen, bir kısmının işlerinin durgunluğunu öne sürerek hiç oralı olmadığını, bir kısmının da dilenci misali yardım etmelerinden büyük hicap duyduğunu dile getirmişti. Ben de kendisine; yardım edenleri Cuma hutbesinden ismen ve madden açıklamasını, böylece herkesin yardımda yarışacağından şüphesi olmadığını öğütledim. Gerçekten düşündüğüm gibi herkes yardıma koşmuş ve hiç beklemediği bir para toplayarak, bana teşekkür ve dua etmişti.

Laikleşen insanların ortaya koyduğu inançsız ve isteksiz yardımlar, ancak reklamasyonlarla sağlanabilmekte, dolayısıyla kimliklerinin duyurulmadığı yardımlara itibar edilmemektedir. Allah’a ve vereceği karşılığa samimi bir itikatla inanılmadığından; ya yapılan yardımlar vergiden muaf tutulmakta ya da benlikleri kabartan “desinler” laik mantığıyla hareket edilmektedir.

Ya yap, ya sus…

Osmanlı döneminde zekat verecek bir zenginin, aylar süren aramasına karşın, zekatını verebilecek tek bir fakir bulamayıp, altınlarını bir keseye koyarak, Cağaloğlu’ndaki bir ağaca asıp, “içindeki altınlar zekattır, fakirseniz alınız” diye bir kağıt yazıp bıraktığı ve o altın dolu kesenin üç ay boyunca orada asılı kaldığını bir hatırlayalım. O zaman fakir yok muydu? Tabii ki vardı, ancak haline şükreden ve “benden daha beteri vardır” diyerek, kendisine sunulan yardımları geri çevirebilen samimi bir inanç ve bir iman vardı.

Şimdi ne var?

Şükretmeyip isyan eden ve bir türlü doymak bilmeyen açgözlü bir toplum var…

Peki, sebebi ne?

Allah’a olan iman ve inancı akıllardan ve kalplerden söküp atan laik anlayış…

11 Şubat 2009 Çarşamba

Türkiye’deki laikliğin bayraktarı putperest Kemalistlerdir

“Tanrı akıldır” rasyonalist felsefenin ateist dogmalı ürünü olan laiklik, Allah’a olan iman ve inancı reddedip, aklın üstünlüğünü kabul eden siyasi bir terminoloji olarak, “akıl, bilim ve çağdaşlık” aldatmacasıyla, vahiy ve Allah inancını ortadan kaldırma amacıyla manipüle edilmiş politik bir düşmandır.

Fransa’da laiklik, nasıl masonlara emanet edilmiş ve muhafazası sağlanmakta ise, Türkiye Cumhuriyetinin ilk kuruluşunda da masonlarca yaygınlaştırılıp devletin dokunulamaz temel bir ilkesi yapılmış, putperest Kemalistlerin despotik baskılarıyla vahye karşı bir silah olmuş ve olmaya devam etmektedir. Unutulmamalıdır ki iman ve inancın olmadığı bir vicdandan doğruluk, adalet, hoşgörü ve merhamet beklenmemelidir.

Laiklik, tanımı itibariyle evrensel ateizmin tüm doktrinlerini içerse de; toplumların din ve inançlarına göre devletlerce katı veya ılımlı bir yapılanma kazanabilmekte, özellikle Türkiye’de, Atatürk’ün ölümünden sonra kurulan Kemalizm dininin devleti ele geçirmesiyle amansız bir İslam düşmanlığı baş göstermiş, laiklik adına o kadar aşırı tepkiler cereyan edebilmektedir ki, Müslüman referanslı bir cumhurbaşkanın, başbakanının, bürokratın, hatta bir milletvekilinin veya eşinin varlığına dahi tahammül edilemeyerek, halka ve seçtiği iktidara meydan okunabilmektedir.

Laiklik; çıkış maksadından ve felsefi tanımından da açıkça anlaşılacağı üzere, vahyi yok etme gayesi taşıdığı ve yönetimden, yani siyasetten arındırmak suretiyle Allah’a iman etmiş toplumlara karşı tamamen taraflı davrandığı ve etkisizleştirdiği her ne kadar aşikâr ise de; “temel hak ve hürriyetlerinin garantisi, inançların güvencesi, özgürlüğün kapısı ya da çağdaşlığın başlangıç noktası” gibi yaklaşımları, tamamen yalan ve abartıdan ibarettir.

Müslüman bir toplumun laik bir devletçe idare edilebilmesi, şüphesiz eşyanın tabiatına aykırıdır, dolayısıyla ayrılıkların, sorunların, çatışmaların, istismarın ve istikrarsızlığın doğal bir müsebbibidir. Laiklik ilkesini tumturaklı sindiremeyen Türk halkının taptığı Allah’ın ilkelerini ve iman ettiği İslâm inancını, kurduğu devletinden koparamaz ve hilelerle engelleyemezsiniz. Çünkü devletin sahibi milletin ta kendisidir. Kemalist veya başkalarınki kadar, hatta çoğunluğundan ötürü Müslümanların da söz, hak ve yetkisi olduğu unutulmayarak; baskı, darbe, tehdit ve şantajların bir gün geri teperek aynısıyla karşılanabileceği düşünülmeli, herkesin kutsallarına saygı gösterilerek, devletin bir kesimce işgali, bedeli ne olursa olsun kesinlikle kabul edilmemelidir. Nasıl ki kendileri Müslüman veya başka bir dinde olmak zorunda değiller ise, hiçkimseyi laik veya Kemalist yapamazlar ve zorlayamazlar. Onun için laik ve Kemalist olmayanlara baskıyla and içeremezler ve tehdit uygulayamazlar. Şüphesiz boyun eğenler, ancak münafık oportünistlerdir...

“Kuvvet kimin eline geçirse, hâkim o’dur” gerçeği baz alınır ise; muhakeme edebilen her aklın aciz bir yaratığa değil, her daim gücü ve dilediği yaptırımı iradesinde bulunduran Yaratıcı Allah’a güvenmesi ve teslim olması gerekir.

Özellikle Müslüman referanslı politikacıların, iktidar olabilme uğruna inananları aldatarak laikliği savunabilmeleri ve laiklerle yarışırcasına sahip çıkma gayretleri dinin bozulmasına ve müminlerin dejenerasyonuna neden olmuş, böylece vahyin özü ve Kur’an’ın anayasal yapısı yitirilerek, ucube inançlar ve anlayışlar legalleşerek, hıristiyanların teslis inancı benzeri tanrılar çoğaltılıp, toplumlar önder yaratıklar adına kullaştırılmıştır.

Yaşamın gerçekleriyle örtüşmeyip sadece hipotezden müteşekkil demokrasi; ateistsi ve hıristiyansı bir “özgür irade” gütmesinden “Mutlak İrade”’ye karşı bir güç hale getirilmeye çalışılmış, ama hiçbir zaman galebe çalamayarak kaderin yazgısına üstün gelememiş, dolayısıyla ütopyanın düşsel ve hırssal atıl bir ürünü kalmaktan öteye gidemeyerek, iddiasını hiçbir zaman gerçekleştirememiştir. Ancak Young Deneyindeki yarım bardak suya sokulan kalemin kırık görülebilmesi misali sürekli yanılmışlar ve inatla gerçeği kabullenmek istememişlerdir.

Yaratıcı Tanrı’yı gökyüzüne yerleştirip, yeryüzü yönetimini tamamen yaratık insana devreden hıristiyan ve Yahudi inancıyla örtüşen demokrasi; kesinlikle İslâm’la bağdaşmamaktadır. Ayrıca İslâm’ın salt anlamı; Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız bağlılıktır. Laiklik ve demokrasi; “Mutlak İrade”’yi, yani Allah’ı değil, özgür iradeyi, yani insanı egemen kılan bir yönetim şekli olmasına rağmen, İslâm’ı kabul etmiş bir Müslüman, laikliği ve demokrasiyi benimseyebilir, takiye de olsa hazmedebilir mi?

Sırf İslâm dini ve medeniyetinin egemenliğini ortadan kaldırmak amacıyla yüzünü batıya çevirip çağdaşlık manipülasyonuyla laik Türk Cumhuriyetini kanlı devrimlerle kuran CHP, tıpkı Müslüman referanslı partilerin laikleşmesi gibi İslâmlaşabilmekte, ilke ve inkılâplarını çiğneyerek iğrenç politikanın ikiyüzlü argümanlarını kullanıp, aptal sandıkları Türkiye milletini sömürebilmektedirler. Hiçbirinin birbirinden ne üstünlüğü ne de alçaklığı olmadığı bir gerçeği yaşamakta, neyin doğru-neyin yanlış, neyin iyi- neyin kötü olduğu karmaşasıyla kirli bir bulaşık toplum meydana getirmektedirler.

Erdemliğin, dürüstlüğün ve ahlâkın zerresi olmadığı öyle bir politika güdülmektedir ki, kendini muhafaza edebilene aşkolsun…

Söze yada düşüncelere değil, bizzat yaşanılan gerçek hayat delil kabul edilmeli, olumsuzlukları ve belâları engelleyemeyen tüm anlayışlar çöpe atılmalıdır. Ölümü, hastalığı, savaşı, suçları, açlığı, yoksulluğu ve yaşanılan felaketleri önleyemeyen laiklik ve demokrasi; acaba gerçek yaşamda ne işe yaramaktadır? Öyleyse inanmanın ve savunmanın gereği nedir?

Ne zaman benliksel çıkarlar gömülür, erdemlik ve dürüstlük mezardan çıkarılırsa; doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü barındıran dünya anlaşılmış olur.

“Dünyayı yanlış okur da bizi aldatıyor deriz.” Tagore

27 Aralık 2008 Cumartesi

Ancak tabela devleti olabildik…

Akıl almaz bir batılılaşma ve laikleşme uğruna köklü ve güçlü devletimizi yıkıp yerine asker egemenli Türkiye Cumhuriyetini kurarak, 85 yıldır tabela devleti olmaktan öteye gidemedik. Milletimizin başkalaşımı için acımasızca yapılan kanlı devrimler ve baskılar sürekliliğini korumuş, dini ve ırki bölünmelere yol açarak; huzur, güven, barış, birlik ve beraberlik içinde yüzyıllardır beraber yaşayan insanlarımız birbirlerine düşman edinilmiştir.

Devlet ve millet çıkarları temelinde olması gereken bütünlük despotik ideolojiye yenik düşmüş, tabandan tavana kadar birey ve kurumlar, gizli ve aleni birbirleriyle çatıştırılmıştır. Türkiye Cumhuriyetini koruyup kollamakla yükümlü millet ve temsil edildiği TBMM olması gerekirken; kendilerini Atatürk’ün veliahdı ilan eden Genelkurmay ve yargı, hakları gasp ederek, halkın seçtiği hükümetler üzerinde diledikleri baskı, tehdit ve tahakkümü uygulamaktan geri durmamış, darbeler ve sayısız cinayetler işleyip aklanabilmişlerdir.

Farklılıklara karşı saygı ve tahammülü tamamen ortadan kaldıran amansız rejim, irtica adına İslam’ı ve PKK adına Kürtleri hedef göstererek; sosyal hakları yanı sıra, siyasi hakları ve özgürlükleri kısıtlayarak ve elinden alarak, adeta işgalci bir rejimin tüm argümanlarını ortaya koymuştur. Unutulmamalıdır ki halkın seçtiği türbanlı bir bayan milletvekilinin milletin meclisinden kovulması ve Kürtlerin seçtiği vekillerin güvenlik güçlerince milletin meclisinden çıkarılarak cezaevine gönderilmeleri hala hafızalardadır.

Her inanca ve ırka karşı eşit ve adaletli olması gereken bir Anayasa mahkemesinin malum başkanı; “Laik olmayan insan, insan değildir. Onların kanından şüphe ederim” diyerek yaptığı bölücülük, apaçık terörist bir davranış olmasına rağmen, kendisi hiçbir yaptırıma çarptırılmamış, üstelik görevine devam edebilmişti. İslam dinine geçit vermeyen Kemalist laiklik, hristiyanlığa ve yahudiliğe sıcak bakabiliyor.

Genelkurmay başkanı Başbuğ, İsrail’e gittiği bir sırada, yahudiler için fevkalade kutsal olan ve hac farizası kabul edilen Kudüs’teki “Ağlama Duvarı”na giderek dua etmesi ve yakarması, ne çelişkidir ki laik ve Kemalistlerce hiç eleştirilmemiş, hangi dine mensup olduğu sorgulanmayarak, olay derhal kapatılıp, ibret vesikası fotoğrafı sızdıran astsubay ivedilikle görevden alınmıştı. Org. Başbuğ, katil yahudilerin ibadet ettiği Ağlama Duvarı’na değil de, Müslümanların ibadet yeri Mescid’i Aksa’ya giderek namaz kılsaydı, acaba ne olurdu? Aynı Kemalist laikler, önceki Genelkurmay başkanı Özkök’ün şarap değil de kola içtiğini öne sürerek, İslam’i bir emri uygulamış olabileceği tartışmalarını ise şiddetle yapabilmişlerdi. İçki baskısı çağdaşlık, meşrubat veya zemzem ikramı ise gericilik…

İktidara gelen AKP hükümeti ve başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın İslam referansından dolayı sürekli itilip kakılması, sözde egemen olan meclisin aldığı kararların yargıca yürürlükten kaldırılması, tamamen saplantı içindeki laik ve Kemalist ideolojinin müstebit sonucudur. Tıpkı deprem misali Türkiye, öylesine derin bir ayrılığı içten içe yaşıyor ki, yüzeye çıkmasıyla ortada ne bir vatan, ne de içinde yaşayan bir insan kalacak!

Son kararları veren yüksek merci Anayasa Mahkemesi’ne muhalefet ederek, anayasayı dahi hiçe sayabilecek kadar aymazlığı ve cesareti gösterebilen Danıştay’ın inanılmaz meydan okuyuşu, sahip oldukları hukuk tanımaz Kemalist ideolojinin, gerektiğinde ne denli tehlike içerebileceğini gözler önüne sermektedir. Sayısız insanı katleden Ergenekon terör örgütü, bu gerçeğin açık bir delili değil mi? Sırf Kemalist ideolojisinin gereği, güya başkan yardımcısı olduğu anayasa mahkemesinin aldığı kararı, Danıştay’a peşkeş çekerek, mahkemesinin kararına muhalefet edebilen Osman Paksüt’ün eşi, Ergenekon terör örgütünden dolayı savcılıkça sorgulanmadı mı?

Anayasaca, yargı denetimi dışında tutulan Cumhurbaşkanı kararlarının, bir rektör seçiminden dolayı Danıştay’ca denetlenerek bozulması, pek fazla yoruma mahal bırakmamaktadır. Derinsel inat ve ayrılık çok daha fanatik bir vahametle alenileşmekte; gerek cumhurbaşkanlığı seçimindeki meclisin kararını lağveden Genelkurmay ve yargının inanılmaz diktasal rolleri, gerekse günümüzdeki sıcak gelişmeler, olmayan hukuku ve adaleti bir kez daha dikkatlere sunmuştur.

Genelkurmay ve yargı kurumlarının akabinde dışişleri başta olmak üzere, diyanet dahil neredeyse tüm kurum ve kuruluşlar, laik ve Kemalist devletin sebatkar bayraktarları olarak çalışmakta, dolayısıyla ne içerde, ne de dışarıda hiçbir başarıya imza atamamakta, millet menfaatine hizmet yapmamakta ve Türk milletinin layık olduğu liderliği yakalatamamaktadırlar.

Türkiye’nin kurtuluşu, ancak çok cesur, kararlı ve ölümüne önderlik yapabilecek bir liderle mümkün olabilir. Ne var ki, politika arenasında yetişen bir kimsenin bu kriterlerde siyaset yapabilmesi asla söz konusu değildir. Vatanı ve milleti tüketip bitiren totaliter laik ve Kemalist rejime karşı kendini batıya siper edenlerden hiçbir umut beklenilmemeli ve büsbütün çıkmaza süründükleri bilinmelidir. Korkakların mücadele etme yerine, asıl düşmanlara sığınarak fayda sağlama niyetleri hep hüsranla sonuçlanmış, tarih, böylesi alçalmış müstemlekelerin yazgılarıyla dolup taşmıştır. Hıristiyan ve yahudi devletlerin Müslümanlara karşı giriştikleri katliamlarda dahi ürkekliklerinden sözde diplomatik üslup kullanarak gürleyemeye cesaret edemeyen müstenkiflerin liderlikleri, ancak yığınlaradır.

İster kabul edilsin, ister edilmesin! Türki milleti Müslüman’dır ve dünya, Türkiye’yi bir İslam ülkesi olarak benimsemiştir. Bizler, Müslüman Türkiye milleti, 85 yıllık değil, 700 yıllık onurlu, bağımsız ve lider bir milletiz. Hak ve adalet dini İslam’ı yaymaya başlamakla, tüm dünyaya huzuru, güveni, ahlakı, merhameti, yardımlaşmayı, hoşgörüyü ve barışı getirdik. Eğer tarih tekerrür eder ve kadersel yazgımız lanetlenmemiş ise; mutlaka eski günler geri gelecek, dünyanın beklediği barışı ve adaleti, Yaratıcı’nın izniyle tekrar sağlayacağız.

Onun içindir ki Müslüman Türkiye milleti; dün olduğu gibi, bugünde, yarında laikliği (ateizmi) kesinlikle kabul etmeyecek ve Kemalizm’i (putperestliği) asla sindirmeyecektir.

“Resulüm de ki: Eğer ölümden ve öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab. 16

Devlet, halkı kendisine uydurmak için yasalara boyun eğmeyi öğretecektir.” Montesquieu

4 Aralık 2008 Perşembe

Laiklerin kurtuluş umudu çarşaf

İrtica adına ülkeyi çatıştırma, bölme ve yok etme pahasına yıllardır savaş verdikleri dini simge ve obje tanımıyla türbanı ve İslami örtü başörtüsünü (çarşaf) akıl almaz gerekçelere sığınarak savuna duruma gelen oportünist politikacı ve gazeteci laiklerin beklenmeyen dönüşümleri, iktidar saltanatının bitmez tükenmez çıkarlarından yararlanabilmek içindir. Laisizm ve Kemalizm’i koruma emelli 1. derece tehlike saydıkları vahiy ve başörtüsü ile ilgili aşırı baskılarından akıl almaz sapma göstererek, ilkelerini ayaklar altına almaları kimi kökten laikleri rahatsız etse de, Müslümanları dışlayarak iktidara gelemeyeceklerini anlayan CHP ve yandaş medya, halkı etkileyerek ikna edebilmek cihetiyle anaları, anneanneleri ve babaannelerinin örtülü ve çarşaflı fotoğraflarını sandıklardan çıkarıp, gelenekten ve özgürlükten dem vurmak suretiyle kamuoyuna sergileyebilmeleri, erdemliği ve ilkeselliği doğrayan korkunç davranışlardır.

İktidarı fakir halka yardım yaptığı bahanesiyle eleştirenlerin, dini ve kadınları kullanarak asıl istismarı gerçekleştirdikleri kamuoyunun dikkatinden kaçmamaktadır. Bugüne kadar kadınları acımasızca sömürerek cinselliklerini pazarlayanların, şimdi de örtülerini kıymetlendirme tüccarlıkları, hiçte yabancı olmadıkları profesyonelliklerinin bir gereğidir.

İnsanı, insan yapan değerlerin böylesine biçilmesi ahlâkı ve dürüstlüğü bertaraf etmiş, çıkar ve iktidar için her düşünce ve davranış mubah sayılarak, ne acıdır ki meşrulaştırılabilmiştir. İslamcı kimliğiyle şöhretleşen Ak Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan’ın liberalliğe ve laikliğe geçişteki müthiş dönüşünü örnek alan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı pek kınamıyor, eğer samimi ise yanlıştan doğruya geçmesinden dolayı bilakis kutlamakta pek sakınca görmüyorum.

“Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda; politikacılar, tıpkı hırsızlar gibidir; hırsız, para ve eşya çalar, politikacılarda inançları, umutları ve erdemliği çalarlar, diyerek; politikacılığın inancı, imanı ve fazileti bitiren ne bedbaht bir mürailik ve münafıklık olduğunu vurgulamıştım. Siyasetle yakından uzaktan ilgisi olmayan politikacıların sahip olmadıkları duygu, düşünce, erdem, değer veya özelliklerini, sanki sahipmiş gibi davranmaları veya sahip olduğunu iddia etmeleri, toplumların tamamını etkilemekte, dolayısıyla çok kötü bir eylemle insanlığı zehirlemektedirler. Tüm dinlerde ve ahlâki öğretilerde şiddetle kınanan ikiyüzlülük, politikacıların öğretisi ve teşvikiyle atomdan da tehlikeli bir silah olmayı sürdürmektedir. Şeytanı, lanetleyerek şeytan yapan bencilliğin tüm zararlı ve kötü nefsaniyeti karabasan misali korku ve güvensizlik salmakta, maskeli yüzleri tanıyamamanın verdiği ürkeklikle karanlıkta yaşanmaktadır.

Siyaseti egemen kılmanın tek inşasal yolu, politikacıları gömmekle mümkün olabileceği kaçınılmaz bir temel olup, düşünce, söz ve tavırlarındaki farklılıklar ve değişimlerden asla etkilenmeyerek pirim yapmalarına, dolayısıyla aldatmalarına fırsat tanınmamalıdır.

Seçtikleriniz sizleri değil, kendilerini, yakınlarını ve üzerlerine yatırım yapan yandaşlarını kollayıp besleyeceklerinden, ellerinizle kendinizi, çocuklarınızı ve toplumunuzu karartmayınız. Benlikleri kudurmuş politikacılara sunulabilecek her destek; kişisel, ailesel ve toplumsal ahlakı daha da çökertecek, artık içinde yaşayamayacağınız bir dünyayı imar etmenin bedhahlığıyla kahrolacaksınız ve kahrolmaktasınız da. Önce dürüstlük ve erdemlik….

Her ne düşünce ve ideolojideki parti gelirse gelsin, kişisel çıkarlar yegane sebep olduğundan lehinize bir çalışma ve mücadele olasılığı ütopiktir, dolayısıyla iktidar ve karar organı seçtikleriniz değil, sadece ve sadece Genel Kurmay ve Anayasa Mahkemesidir.

Hâlâ kendinizi kandırmaya devam edecek misiniz?…