8 Aralık 2009 Salı
‘Dostum ve arkadaşım’ iltifatları yeterli…
Zamanında dünyaya hükmetmiş milletimiz; bugün Obama’nın Başbakanımızı nasıl karşıladığını, 1 saat 40 dakika görüşme lütfunda bulunduğunu, çift limuzinle Beyaz Saraya götürüldüğünü ve yemek verdiği gibi son derece aşağılık bir kompleksle övünebiliyor ise, o millete, hükümetine, aydınına ve medyasına kim saygı gösterir? Sanki T.C’ nin önceki hükümetlerinde de tablo aynı değil miydi? Peki, Obama geldiğinde Türkiye’de durdurulan hayata mukabil bir karşılık verildi mi sorusunu, sanırım birçoğunuzun sorgulayacaktır.
Başbakan Erdoğan’ın kuvvetli umutlarla yaptığı ABD ziyareti ve Obama görüşmesi, ABD’nin merhametten ve adaletten nasip almamış oportünist ve emperyalist politikasının hiç değişmediği ifadelerden anlaşılmış, ancak her zamanki gibi Türkiye lehine şovsal bir atraksiyondan öte bir sonuç çıkmayacağı kabirdekilerce de kavranabilmiştir.
Ne acıdır ki üzerlerine ölü toprağı serpilmiş mühürlüler, fevkalade anlaşılabilir mesajları öyle saptırarak yorumlayabilmektedirler ki, ABD’nin PKK’yı düşman bellediği, terörist faaliyetlere karşı savaşma anlamında dünyanın neresinde olursa olsun birlikte hareket edileceğini, Türkiye’nin vazgeçilemez dost bir müttefik olduğunu, v.s,v.s.
Yıllardır süregelen beyhude sözler, her ABD ziyaretinin klişeleşmiş “sırt sıvazlayıcı” vaatlerden öte hiçbir eylem taşımamakta, sözde terör adına on binlerce km uzaklıktan Afganistan, Pakistan ve Irak’a topyekûn saldırırlarken, bizzat işgal ettikleri Irak’ta üslenen PKK’yı, müttefiki Türkiye’ye tercih ederek, Kuzey Irak’tan çıkmasında yahut etkisizleştirmesinde tek bir adım dahi atılmamaktadır. Çünkü amaçladıkları emperyalist hedefler için, PKK’yı Türkiye’ye karşı joker niyetle şantaj ve tehdit olarak kullanmaktadırlar.
Ne PKK, ne ekonomik çıkarlar, ne AB üyeliği, ne Karabağ ve Filistin işgali, ne de Kıbrıs meselesi Obama’yı hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. Obama’yı, ABD’nin değişmez politikası olan Afganistan, İran ve Ermenistan tasa etmekte, ancak barbar stratejileri doğrultusunda olabilecek müstemlekesel bir itaat Türkiye’yi değere tabi tutmaktadır.
Afganistan’a muharip asker gönderecek misin; İran’a olacak ambargo ve saldırıda ABD’nin yanında yer alacak mısın; işgal edilen Azerbaycan topraklarından Ermenistan’ın geri çekilme edebiyatını bir tarafa bırakıp, anlaşmayı meclise götürerek, diplomatik ilişkilere başlayacak ve kapıları açacak mısın; her şart ve koşulda ABD’nin çıkarlarını koruyacak ve üzerine düşeni yapacak mısın? Gerisi palavra…
Başbakan Erdoğan’ın Barack Obama ile birlikte yaptığı görüşme bildirgesinin dışındaki açıklamaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığı, birlikte dile getirmedikleri konuları tek taraflı açıklamanın hiçbir inandırıcılığı olmadığını düşünüyorum. Ancak Irak işgali öncesi yapılan ihanetsel pazarlıkların bir benzeri yapıldı mı, doğrusu bilemiyorum. Başkan Obama’nın, Başbakan Erdoğan konuşurken yüzünün aldığı sert ve manalı bakışın yorumunu sizlere bırakıyorum.
Neden muhatap olarak APO değil de Obama ile işbirliğine girişildiği ve yardım dilenildiği, sanırım terörü önlemek ve akan kanı durdurmak istenmeyişindendir. APO terörist ise, Obama nedir? ABD nasıl terörsel işgal ve saldırılarla besleniyor ise, Türkiye’deki güçlerde aynı taktiği uygulamaktadırlar.
Dünkü yazımda Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine dikkat çekmiş, tutuklanan ve deşifre olanların hiçbir önem arz etmediği ve organize örgüt tamamıyla ele geçirilmeden terörün, katliamların, provokasyonların, cinayetlerin ve can yakan gösterilerin önünün kesilemeyeceğini vurgulamış, her ne olursa olsun “açılım” projesinin hızla sonuçlandırılmasını, böylece kandan ve terörden beslenenlerin gıdalarının kesilmesi önemini işaret etmiştim.
Bugün yedi askerimiz şehit, üç askerimizde ağır bir şekilde yaralandığı halde faillerin hiçbir izine rastlanamaması, sizce normal mi? Fevkalade hassas güvenlikten geçmiş ve özenle seçilmiş MİT elemanları dahi terör örgütünün üyesi olabiliyorsa, düşünün nasıl bir tehdit ve tehlike içinde yaşadığımızı!
Hiçbir terör örgütü onca askerimizi şehit edip, tek bir kanıt bırakmadan ortadan kaybolamaz. Hani nerede istihbarat, radarlar, helikopterler ve güvenlik güçlerimiz? Hrant Dink’in katilini birkaç saatte yakalayan devlet, 10 askerinin canilerini ele geçiremiyor mu? Eğer öyleyse PKK ya da başka bir terör örgütünü değil, ya içine bakmalı ya da beklenti içindeki dost ve müttefik yabancıya!
Kimliği açık ama özenle korunmaya çalışılan asıl düşmanın üzerine cesaretle gidilmez ise, daha çok canlar yanacak, analar, babalar, eşler ve çocuklar ağlayacak…
Atatürk’e ve Obama’ya değil, Yaratıcınız Allah’a dayanın güvenin, vekil ve destek olarak Allah size yetecektir.
7 Haziran 2009 Pazar
Nasıl oluyor da inanabiliyorlar?
Müslüman kimlikli yığınlar gaflet uykusundan uyanmayıp, aleyhlerinde inşa edilmeye çalışılan temel denklemi çözemediklerinden ninnilerle oyalanmaya devam etmekte, dolayısıyla esaretten kurtulamayarak büsbütün daha da karanlığa gömülmektedirler.
Obama’nın Mısır ziyareti öncesi Fransız televizyonuna yaptığı açıklamada “Biz de Müslüman’ız” ifadesi, bana Aziz Nesin’in mahkemede “bende Müslüman’ım, anam ve babam Müslüman, Müslümanları severim” sözlerini hatırlattı. Hak, inanç ve adalet düşmanı insan kisvesine bürünmüş azılı şeytani yaratıkların düşünsel mutasyonları her ne kadar tartışılmaz bir manipülasyon ise de, muhakeme yetisinden yoksun insanları etkilemeye yetebilmektedir.
Amansız popüler kimlikli kötülerin eylemleri değil de, asıl niyetlerini saklayan sempatik davranış ve tesirli sözleri, toplumların intihar edercesine kendi elleriyle kendilerini yok etme ya da zillet içinde sürünmelerine neden olmaktadır.
Acımasız bir katil olan ABD devletinin başına, sanıldığı yahut umulduğu gibi barış ve adalet yanlısı merhametli bir insan geçemez. Dolayısıyla barbar ABD devletini temsil eden Barack Obama, sinsi bir sempatik şeytandır… Müslümanlara veya kendilerinden olmayıp aynı düşünceyi paylaşmayan toplumlara karşı içten, dürüst, samimi ve gerçekçi değildir. Çünkü şeytanın görevi aldatmak, kan içmek, acı ve dehşet saçmaktır.
Gerek Türkiye, gerekse diğer İslam ülkelerin hükümet ve devlet başkanlarının Obama lehindeki görüşleri sizleri etkilememeli, taşeronluklarının gereğini yaptıklarından, Obama’dan daha hain ve riyakâr bir tavır sergiledikleri bilinmelidir.
Milyonlarca Müslüman’ı acımasızca katleden, işgal eden, ırzına geçen, yurtlarından çıkaran ve hunharca işkence yapan ABD gibi bir caninin ideolojik başkanının verdiği mesaj, temel denklem çerçevesinde okunabilirse gayet açık ve nettir. Hiçbir şey olmamış ve bir daha tekerrür etmeyecekmiş gibi Müslümanların duygu ve beklentilerini şeytani bir ustalıkla paylaşarak umut vaat edebilmesi, ancak aptal yığınların ya da satılmışların güvenebileceği bir davranıştır.
Bir taraftan inanıp iman etmediği Kur’an’dan ayetler okuyan Obama; “Bir insan öldürmek, tüm insanları öldürmüş olur” gerçeğini ifade ederken; diğer taraftan katlettikleri milyonlarca masum insanla ilgili, neden başında olduğu devleti ve temsilcisi İsrail’i “Savaş Suçları Mahkemesinde” yargılatmıyor ve aleyhlerinde alınacak bir kararı veto edebiliyor? Yoksa ölen Hıristiyan ve Yahudiler insan da, işgal edip işkencelerle öldürdükleri Müslümanlar mı insan değil? Kur’an’ca kâfir sayılan Obama’nın okuduğu ayetteki muhatabı kim?
İslam düşmanı haçlıların I. Dünya Savaşındaki uzantısı İngilizlerin ünlü ajanları Lawrence, takva bir Müslüman kimliğine bürünmüş, devrin İslam alimlerine şapka çıkartan Kur’an ilmi ve sözde dindarlığıyla Türkler ile Arapların arasına nifak sokarak, Arap yarımadasını kaybetmememize ve sayısız askerimizin ölümüne sebep olmuştur. Bu sebeple Barak Obama, günümüzün Lawrence’dir.
Unutulmamalıdır ki tarihi referansı olmayan bir bilgi, ancak yüzeysel bir bilgidir.
Gezisinin asıl gayesi ve hedefi Müslümanlarla adalet temelinde samimi bir barış olmayan Obama, Ortadoğu temsilcisi İsrail’in güvenliğini ve Müslüman toplumlarca meşru addedilmesini sağlamaktır. Kendileri için fevkalade tehlike gördükleri El Kaide ve İran’ı tek başlarına yenemeyecekleri gerçeğiyle İslam ülkelerini organize etmek, onlara karşı kışkırtarak yalnızlaştırmak ve etkisiz hale getirmektir.
Müslüman kimlikli mühürlü ahmaklar son derece açık bu gerçeği kavrayamayarak, kendilerini sömürüp düşmanlarına peşkeş çeken hain iktidarların peşine takılabilmekte; dinlerine, ırklarına, vatanlarına, geleceklerine ve bağımsızlıklarına göz diken düşmanlarına umut bağlayarak, daha beterini yaşamaya müstahak olmaktadırlar.
İslam dünyası lehine riyacı Obama, açık düşman Bush’tan çok daha büyük bir belâ ve acımasız bir sinsidir. Çünkü ikiyüzlü münafık yaratıklar, yetmiş kez daha tehlikelidir.
Yeryüzündeki fitnenin kaldırılması, barış, Hak ve adaletin egemen olabilmesi için; Usame Bin Ladin’in ifade ettiği; "Kâfirler ve ajanlarıyla uzun bir soluklu savaşa hazırlanın" çağrısına katılıyorum. Çünkü İslam; onurlu her Müslüman için, adalet adına vazgeçilemez bir CİHAD’dır.
“(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer (küfre) son verirlerse (onları bırakın). Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” Enfal. 39
İsrail=ABD’dir. ABD’siz çapulcu bir terör devleti olan İsrail, tek başına hiçbir güç ve değer teşkil etmemekte, dolayısıyla ciddiye alınmamalıdır. Ülkemizdeki “mayın” tartışmasıyla ilgili sınırlarımızın İsrail’e kiralanacak olması iddiaları, bilinmelidir ki ABD’nin bir direktifi ve “olmazsa olmaz” bir talebidir. Tıpkı Irak’ın işgal edilmesi nasıl bir süreçten geçti ise, sınır topraklarımızın verilmesi de aynı sürecin bir devamıdır. Çünkü güdülen “Manukyan ekonomisi”, her değeri etiketlendirmeye gerekçedir. Aksi takdirde haçlı desteğiyle ayakta duran hükümet; hem siyaseten, hem ekonomikken, hem de askeriyeten iflasını ilan eder.
Her kim ne derse desin, ABD ne emretmiş ise, müstemleke olan devlet, onu yapmak zorundadır. Genelkurmay, başörtülü birkaç kız öğrencinin “kutlu doğum haftası”nı kutlamasıyla ilgili 27 Nisan’da muhtıra vererek hükümete ve meclise meydan okurken, neden güvenlik açısından fevkalade hayati olan sınırdaki mayınlı arazinin temizleme karşılığı yabancılara verilmesine sessiz kalıyor ve hükümetin isteği doğrultusunda bir politika izliyor? Mayınları döşeyip tüm krokileri elinde bulunduran bir Genelkurmay’ın “mayınları temizleyemeyiz” açıklaması, aslında fazla bir söze gerek bırakmamaktadır.
Çünkü ABD ne emretmiş ise, hükümette, Genelkurmay’da o emre itaati mecbur görmekte, böylece dünyanın en büyük ordularından biri olan TSK, döşediği mayınları temizleyememe gibi bir acziyet içine sokularak, caydırıcı imajına, güç ve onuruna darbe indirilmektedir.
Eurovision şarkı yarışmasındaki temsilcimiz Hadise’nin “sex show”’na harcanan bütçeyle, sanırım bu iş hallolur.
Uyuşturucu bağımlısı misali haçlı ABD ve AB’ye olan bağımlılıktan kurtulmanın tek yolu, Allah’a ve vahyine teslim olmaktır.
26 Mayıs 2009 Salı
Tebrikler Kuzey Kore…
Dünyayı kırıp geçiren, katleden, soykırım yapan, işgal, işkence ve tecavüz ederek insanlığı bitirip tüketen ABD ve İsrail’i destekleyen BM ve taşeronu Rusya ve AB’nin ne Kuzey Kore’yi, ne İran’ı, ne El Kaide’yi, ne Taliban’ı, ne de bağımsızlık direnişçilerini eleştirmeleri söz konusu değildir. Kendi çıkarları, iktidarları ve refahları uğruna zulmü meşrulaştıran caniler, diledikleri toplumlara saldırarak yakıp yıkmışlar, beden üstünde can, temel üstünde bina, toprak üstünde ağaç bırakmayarak toz duman etmişlerdir.
Geçmişteki İslam orduları ve toplumlarının zaferleri, tıpkı Kuzey Kore’nin ifade ettiği gibi, hak ve adalet adına orduların ve halkların savaşa tam hazırlıklı olmasıyla elde edilmişti. İnsanlığı ve barışı tehdit eden şeytanlardan korkarak boyun eğmeyen insanlar sayesinde yaşam ve adalet sağlanmış, nefsi arzular gibi az bir bedele tartışılmayacak değerler satılmayarak, ruhlar, esaretsi bir alçalmışlığı sindirmemişlerdi.
Günümüzün kozmetik ürünlerinden müteşekkil materyalist anlayışı insanlığı, dolayısıyla adaleti çökertmiş, yaşamı; yemek, içmek, giyinmek, güzel görünmek ve şaşalı bir hayat sürmekten öte görmeyen yaratıkların çoğalmasıyla esaret, taklit ve artık, bir onur vesilesi sayılabilmiştir.
Belirlenmiş süre dolduğunda her canlının öleceği bilinen bir gerçekken; nasıl oluyor da aldatıcı oyun ve oyuncaklara meyledilebiliniyor, insanlığa yakışır bir mücadeleden kaçınarak, hayatta kalınabilineceğe inanılabiliniyor? Oysa Allah, Ahzab Süresi 16. ayette; “Resulüm de ki: Eğer ölmekten veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde yaşatılacağınız süre çok değildir.” Bu, fevkalade açık ve seçik olan ayet, mühürlenmemiş olanlar için mutlaka bir yol göstericidir.
Özgürlüklerin, bağımsızlıkların, inançların ve insanlığın acımasız baş belası ABD, tanrılığını kabul etmeyip diz çöktüremediği ülke ve toplumları düşman ilan etmekte, uydurma gerekçelerle her türlü şeytanlığa kalkışarak, acımasız gaddarlığını vicdansızca sergileyebilmektedir. Sözde barış hilesiyle dünyayı aldatan silahşor ve katil ABD, unutulmamalıdır ki küresel güvenlik grubu olan Silahlanma Güvenliği Girişimi’nin öncüsüdür.
Tüm dünyaya meydan okuyarak ulusları sindiren ABD’nin sempatik şeytan başkanı Baracak Obama’nın Kuzey Kore ile ilgili açıklamaları, ancak “pes” dedirten niteliktedir. “Doğrudan ve tehlikeli bir biçimde uluslar arası topluma meydan okuyor. Nükleer ve füze denemeleri, tüm ülkeler için endişe verici bir sorundur. Kuzey Kore’nin tutumu, gerilimi arttırıyor ve kuzeydoğu Asya’da istikrarı baltalıyor.” İşte sinsi şeytanın aynadan kaçırdığı yüzü…
Gerek ABD, gerek AB, gerekse sömürücü ve onursuz devlet ve halkları; ölümden ve sahip oldukları refah hayatı kaybetmekten öylesine korkarlar ki, kendilerinden başkasının lider yahut adaletin egemen olabileceği bir düzene karşı endişe duyarlar, tıpkı aslandan ürküp kaçan yaban eşeklerden farksız bir duyguyla tir tir titrerler. Ancak kendilerinin silahlanmasını, öldürmesini, katletmesini ve işgal etmesini meşru sayarlar.
Bu, nasıl şeytani bir düzendir ki; Kuzey Kore’nin nükleer silah denemesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1718 numaralı kararının açık bir ihlali sayılabiliyor, ama ABD, Rusya ve diğer daimi üyelerin denemeleri ve silahlanmaları ihlal sayılmıyor.
Allah’tan duam odur ki; biran önce üçüncü dünya savaşının çıkması ve bozulan dengelerin yerine oturarak, ezilen ve sömürülenlerin haklarının ve bağımsızlıklarının iade edilmesidir.
Dünyaya sahip olmayanların dünyayı idare etme hezeyanları, mutlaka işbirlikçileri ile birlikte boğulmalarına sebep olacaktır. Zaten korku ve endişeleri, nasıl hiç olduklarına açık bir delildir.
Bırakın yarını, bir saniye sonrası için dahi hiçbir garantileri olmayan sefillerin materyalist teorileri, geçmişte olduğu gibi gelecekte de yıkılacak, şeytan misali benliğini yücelterek tanrılaşanların feci sonları, tekrar dirilecekleri ahırette de devam edecektir.
Savaş ya da küresel bir felaket; insanlığın kurtuluşu, hak ve adaletin yeniden tesisi için elzem olan tek çıkış yoldur. Bu sebeple herkesi duaya, nasıl olsa ecelin belirlediği gün ile ilgili korkmamaya, aciz yaratıkların değil, Yaratıcı’nın hükümlerine itimat edilerek dik durmaya ve gerektiğinde insanca ölmeye davet ediyorum.
Ne dün, ne bugün, ne de yarın lanetli asiler ve zalimler muvaffak olamadı ve olamayacak, yaratıcımız Yüce Allah’ın o kitapta belirlediği kader, emanetsel güçleri her ne olursa olsun hiçbir yaratık tarafından acze uğratılamayacaktır. Canları geri getiremeyen ve musibetleri durduramayan ekonomik palavralar ve makyajsı gösteriler sizleri aldatmasın.
Haçlı ABD ve onu besleyen münafık müttefikler yok edilmedikçe; barış, huzur ve güven var olmaz, felaketlerin önüne geçilemez…
9 Nisan 2009 Perşembe
Türkiye, El Kaide’ye minnet duymalıdır…
Yüzyıllardır süregelen haçlı-Müslüman savaşlarında galebe çalan başta Türkler olmak üzere İslâm toplumları; güçlü ve egemen olmaları akabinde şımarmışlar, asli görevleri olan Hak’kı ve adaleti yayma mücadelelerini terk edip benliklerini ön plana çıkarmalarından bir bir hezimete uğrayarak, akıl almaz ve içi boş bir çağdaşlık ve demokrasi safsatasıyla barbar haçlıların tutsağı olmayı içlerine sindirebilmiş, eşsiz medeniyetlerinden utanır olmuşlardır.
Nefisleri kudurtan düşünceler ve keyfiyeti azdıran kozmetik ürünler yoldan çıkıp gerçeklerden uzaklaşmalarına, dolayısıyla parçalanıp bölünmelerine neden olmuş, hiçbir gücü, kudreti ve yaptırımı olmayan illüzyonist ceberut abartıcıların ardına takılarak, hem bağımsızlıklarını, hem dinlerini, hem de insanlıklarını kaybetmelerine sebep olmuşlardır.
Yaratıcıyı doğrudan veya dolaylı reddeden akıl ve irade üstünlüğü savları, yaratık insan oldukları gerçeğini unutmalarına, böylece yeryüzü ve gökyüzüne hükmeden “özgür tanrı” hayallerine kapılarak, “o kitaba” meydan okuyabilmişlerdir. Ancak düşünce, plan ve senaryolarının aksine diledikleri barışçıl, refah ve güvenli düzenleri kuramayarak taahhütlerini gerçekleştirememişler, ama tüm başarısızlıklarına ve kadersel yenilgilerine rağmen inatlarından vazgeçmemişlerdir.
İnsanı insan yapan, izzet ve güç katan erdemli bir kul olmak yerine, Yaratıcısına başkaldıran nankör ve hainler sürüsü olmayı tercih etmişler, büsbütün canavarlaşarak, kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen sömürü düzenler inşa etmekten geri durmayıp, vicdan ve merhamet duygularını doğramışlardır.
Dünyanın gittikçe kötüye gittiği ve dengelerin tamamen değiştiği bir dönemde emperyalist vahşilere karşı kendini adayan Usame Bin Ladin adlı bir kahraman ortaya çıkmış, alçak zalimlerin kabusu olarak, inim inim inleyen mazlumların ve Müslümanların umudu ve İSTİKLAL’’in adresi haline gelmiştir. Böylece Allah vaadini tutmuş, Hak ve adalet adına kendilerini siper eden El Kaide gibi imanlı ve cesur bir toplumu haçlıların başına belâ kılarak, çok daha beter kötülüklerin işlenmesini yavaşlatmıştır.
İşgal edip katlettikleri toplumların çığlık ve ölümlerinden haz duyan haçlılar, onurlu direniş karşısında kendi canlarının derdine düşerek, insan dahi saymadıkları Müslümanlara, zoraki de olsa korkularından saygı duyma zorunda kalmış ve uzlaşma zemini aramaya koyulmuşlardır.
Ancak fıtratlarında ki şeytani arzuları silip atamadıklarından samimi bir barış yerine, manipülasyonlu bir uzlaşıya kalkışmış, yıllardır dost ve ittifak söylemiyle aldattıkları Müslüman ülkelere sempatik görünerek işbirliğine girişmiş, terörist gerekçesiyle El Kaide ve Usame Bin Ladin’e karşı örgütlenip, bizanssı argümanlarla etkiledikleri ve satın aldıkları iktidarları, halkların verebileceği desteği kırabilme adına stratejilerini ustalıkla sahneye koymak suretiyle “özgürlük ve adalet savaşçısı” mücahitleri teröristlikle damgalayabilmişlerdir.
Oysa şu temel soru hiç sorgulanmamıştır: Dünyadaki barışı, huzuru ve güveni bozan başta ABD ve İsrail olmak üzere tüm emperyalist bozguncular; işgal ve katliamlarında kendi benliksel şeytani çıkarları adına önüne geleni yakıp yıkarlarken, bir devletleri dahi olmayan direnişçiler, temel özgürlük hakları ve onurlu bir yaşamı elde etmekten başka hiçbir gayelerinin bulunmadıkları gerçeğiydi. Onların, hiçbir söylem ve eylemlerinde ırki, toprak ve devlet olma iddiaları bulunmayıp, tamamen eşit hakları savunan bir adalet arayışı ve ezilenleri müdafaa azmi olmasına rağmen, maalesef emperyalistlerin yalanlarına kanılabilinmiştir. Köle olmaktansa, insanca ölme daha şerefli değil midir?
Eğer dünya; alçaklara karşı kahramanlar ve bencil politikacılara karşı liderler çıkarmaz ise; insanca yaşayabilmek mümkün müdür?
Türklerin tarihsel şerefi olan Osmanlının yıkılmasıyla İslâm toplumları tek başlarına kalarak güçlerini yitirmiş, halifelik misyonunu kaybetmesinin akabinde dünyadaki adalet lağvedilmiştir. El Kaide’nin Batıyı dize getiren duruşu gözleri Türkiye’ye çevirmiş, bir esinti olarak dahi İslâm toplumları üzerindeki etkisini sürdüren Müslüman Türkiye’nin laik devleti, onlarla aynı düşünceyi paylaşmasına ve birçok paydada ortaklık yapmasına rağmen, o güne kadar adam yerine konmamış, ciddiye alınmamış ve sürekli dışlanmıştır. Ancak Müslüman Türkiye halkının haykırışları, geçmiş tecrübelerinden dolayı haçlıları ürkütmüş, Türkiye’nin dışlandığı bir siyaset arenasından, biranda saygı gören, önemsenen ve işbirliğine ihtiyaç duyulan bir seviyeye yükselmesi; bilinmelidir ki Usame Bin Ladin ve El Kaide sayesinde olmuştur.
Unutulmamalıdır ki evrim hipotezinin ortaya koyduğu gibi, insanlar hayvan değildir, dolaysıyla yemek, içmek, süslenmek, giyinmek ve barınmaktan çok daha üstün değerlere sahiptir. Ayrıca insan, bio-mekanik bir yaratık olmamasından duyguları vardır; bilim, teknoloji ve mantık saçmalamasıyla iktidarlarca denetimi mümkün değildir. Ki bu tartışılmaz değerleri uğruna karşılıksız canı pahasına direnmeleri, onların bir hayvan yada bio-mekanik yaratıklar değil, bir insan olduklarına açık bir kanıttır. Ne var ki insanı insan yapan bu değerleri umursamayan materyalist yaratıklar, her ne kadar hilkatte bir insan görünümünde iseler de, gerçekte hayvanlardan da daha aşağı ucubelerdir…
Terörist; hak ve özgürlük adına mücadele eden onurlu direnişçiler değil, temel hak ve hürriyetleri gasp eden bencil politikacılar ve totaliter barbar devletlerdir.
Ruhunda iman, inanç ve vicdan taşıyan onlardır ki, ancak haksızlıklar karşısından susmayıp, Hak ve adalet adına terörist iktidarlara karşı onurlu ve vakurlu mücadele veren insanlardır.
Başbakan Erdoğan, Davos zirvesinde İsrail Cumhurbaşkanını alkışlayanlara tepki göstermiş, ama İsrail’in insanlık suçlarını “İsrail’in güvenlik kaygılarının meşru olduğu” gerekçesiyle haklı gören Barack Obama’ya övgüler yağdırmış, tanrı misali saygı ve tazimde kusur etmemiştir. Bu aşağılayıcı çelişki, “hangi Erdoğan” sorusunu mecbur kılmaktadır. Öyleyse Davos duruşu, seçim öncesi senaryolaştırılan politik bir şov muydu? Ayrıca milletine göstermediği sevgi ve saygıyı ona duyarak, can güvenliği için Türkiye’yi seferber edip kuş uçurtmamış, dolayısıyla kimin adına o görevi sürdürdüğü de ispatlanmıştır.
Obama’nın ifadesiyle; İsrail’in işgal ve katliamları meşru ise, neden El kaide, Hamas veya diğer direnişçilerin savunmaları gayr-i meşru? Yoksa Müslümanlar insan değil, yahudi ve hıristiyanlar kadar yaşam hakları ve kendilerini savunma özgürlükleri yok mu?
Müslüman Türkiye Milletinin uyanışından fevkalade çekinen Haçlı Batı, El Kaide’ye destek vermemesi adına PKK ile eşdeğer tutmakta, Obama’nın açıklamalarında da görüleceği üzere; şeytani bir manipülasyonla Türkiye milletini, şahsi hiçbir çıkar gözetmeksizin sadece hak, adalet ve bağımsızlık adına CİHAD eden El Kaide’ye karşı kışkırtarak, kendileri gibi ırkçı, vahşi ve çıkarcı PKK ile aynı kefede değerlendirebilmektedir. Zaten beslediği ve Türkiye’nin silmesine izin vermediği PKK’yı, özellikle El Kaide’ye yada İslâm’i bir direnişe karşı joker kullanmakta, zaten laik Türk devleti de gerekli tüm desteği kendilerine vermektedir.
Terörist ABD liderliğindeki NATO çetesinin Afganistan’daki işgal ve katliamları, maalesef kardeş Müslüman Türkleri lekelemiş ve affedilmez bir ihanetin içine sürüklemiştir. Taliban, Afganistan’ın yerli halkı değil mi? Kime ne oradaki rejimden? Seçimle başa gelmiyorlar mı? Filistin’deki Hamas ve diğer İslam ülkelerinde yapılan seçimlerdeki iktidarları halklar belirlemiyor mu? Neden Komünist ve monarşist iktidarlara karşı muadil savaşı sürdürmüyorlar?
Sorun demokratik rejim ise; neden Suudi Arabistan, Ürdün ve Körfez Ülkeleri aleyhine aynı yaptırımı gerçekleştirmiyorlar? G-20 zirvesinde; Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın karşısında eğilerek rükua varan ABD Başkanı Obama değil miydi? İnsani değerler taşımadıklarından para için yapmayacakları hiçbir şeyleri olmadığı gibi, görüldüğü üzere secdeye varıp tapınırlar bile… Nasıl oluyor da bu pespaye Obama’ya güveniyor ve hayranlık duyabiliyorsunuz?
İzlediğim kanallardaki özellikle bayan gazeteci, aydın, sanatçı, politikacı ve bazı kadınların Obama hayranlıkları, iltifat, methiye ve aşk serenatları, neredeyse altına yatmaya hazır bir düzeydedir. Oysa şeytanın ne kadar cazibeli, sempatik ve yüzüne bakanı başka alemlere götüren derecedeki eşsiz güzelliğini, bilgisini, aklını ve tatmin edici cinselliğini biliyor musunuz? Görülmediği halde insanları baştan çıkarabiliyorsa, görülse ne olur, bir hayal edin bakalım…
Adil olun ki dünyada ne bir savaş, ne de bir suç kalsın… Neden adil olmayı deneyerek tüm sıkıntıları kökten çözmek istemiyorlar da, kurguladıkları yeni şeytani plânlarla iblisliklerini sürdürmeye çabalıyorlar? Çünkü onlar insan değildirler…
“Ya Ol, Ya Öl… İşte bunu bilmiyorsan, zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde.” Goethe
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda CİHAD ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu Allah’ın dilediğine verdiği lütuftur.” Maide. 54
7 Nisan 2009 Salı
Ahmaklar…
Hatırlanacağı üzere; ABD başkanlık seçimlerinde ve başkan olmasından sonra Türkiye’ye hiçte öyle ifade ettiği bir sıcaklık duymamış ve dostluk eli uzatmamış olan Obama; Erdoğan ve Gül’e uzak durarak, zoraki bir telefon görüşmesi gerçekleşmişti. Davos sonrası esen negatif havayı dağıtmak ve ruhu olan İsrail ile Türkiye arasını bulabilmek amacıyla böyle bir telefon görüşmesi yaparak ilk adımı atmış, sonrasında hiç planında olmayan Türkiye ziyaretini gerçekleştirmiş bulunmaktadır.
Türkiye’ye karşı fevkalade önyargılı olan Obama, Ermeni Diasporasına peşin ve açık kredi tanıyarak, “Ermeni Soykırım” iddiasını kabul edeceği taahhüdünde bulunmuş, dolayısıyla bugünkü açıklamalarının tam tersi bir politika güdeceğini deklare etmişti.
TBMM’deki sözde milletvekillerinin, generallerin ve Türk kamuoyunun gözlerinin içine bakarak değişmediğini ve Ermeni konusuyla ilgili görüşlerinin devam ettiğini ifade ederek, kendince dönmesi mümkün olmayan söz ve kararlılığının duruşunu sergiledi.
Obama, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iftirasına inanmış ve gereğinin yapılması için Türkiye’ye baskı uygulayarak; başlayan müzakereleri izlediğini, böylece Türkiye’yi cesaretlendirerek ve soykırımın tanınmasıyla ilgili yolun hızlı olmasını talep ederek, Türklerle Ermenilerin aynı noktada buluşacakları vurgusu yapmıştır. Zaten “Ermeni Soykırım” yalanını kabule hazır Cumhurbaşkanı Gül’e atıfta bulunarak, başarılı gördüğü çalışmalarını takdir etmiş, kimsenin bu müzakereleri saptırmamasını isteyerek, bu konunun derhal halledilmesi talimatı vermiştir. Obama, Ermenilerin Türkleri değil, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını alçakça savunarak, “Her ülkenin bu anlamda geçmişiyle hesaplaşması gerekir. 1915'te yaşanan olaylar var” cesaretini gösterebilmektedir. Acaba bu fütursuz cesareti nereden almaktadır?
Yani özetlersek; ya siz doğrudan kabul edin, ya da ben kabul ederek, 1915’teki vahşi ve hain Ermenilerin ağlattığı gibi ananızı ağlatırım demiştir. Önce sınır kapıları açılacak, sonra da namussuz aydınların özür dilemesi gibi devlet özür dileyerek, Ermeni soykırım yalanı meşruiyet kazanmak suretiyle hak, adalet ve merhamet simgesi Türkler, soykırım gibi kapkara bir utançla damgalanacaktır. Azerbeycan Devlet Başkanı Aliyev'i, onurlu protestosundan dolayı tebrik ederim...
Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin başındaki bir siyasetçi olarak; şerefli tarihine ve acımasızca katledilen atalarına ihanet edercesine, “KİM HAKLI, KİM HAKSIZ” sorusuna bir siyasetçi olarak karar veremeyeceğini ifade edebiliyorsa, derhal oturmaya lâyık olmadığı o koltuktan istifa etmeli ve yargılanmalıdır.
ABD, artık İslam dünyasına karşı savaşla bir zafer kazanamayacağını, gerek ekonomik, gerekse askeri açıdan mağlup olmanın hezimetini kavramasından strateji değiştirme zorunda kalmış, barış ve uzlaşma adına yeni bir imaj rüzgarı estirilerek, Obama’nın sahneye konulduğu gerçeği her ne kadar bizim ahmaklarca anlaşılmamakta ise de, yeni politikaları, aynen bir fahişecedir.
ABD Başkanı Baracak Obama, tıpkı bir fahişe gibi önce cezp edecek, sonrada elinde ve avucunda ne varsa alarak, tüyü yontulmuş tavuğa döndürecektir. Öldürmeyecek, süründürecektir.
Artık, etkileyip satın aldıkları Müslüman kimlikli iktidarları cepheye sürerek, kendilerine tehdit gördükleri Müslümanları vurduracak ve planladıkları sömürge düzenini kurarak, eskiden olduğu gibi doğrudan hedef olmak istemeyeceklerdir. Yahudi lobisinin egemen olduğu ABD’de Obama bir HİÇTİR ve istesede yapabileceği hiçbir şeyde yoktur.
Davos’taki İsrail gerginliği kendilerini korkutmuş, apar topar Obama’yı Türkiye’ye gönderip sinsi planlarını devreye sokarak, Türkiye-İsrail ittifakının sağlamlaştırılmasına çalışılmıştır. ABD ile İsrail, ruh ile beden gibidir ve bütünlüklerinden hayat bularak, kan ve şiddetle beslenirler. Asla tartışılmaması gereken temel gerçek; İsrail=ABD=İşgal=Soykırım
Obama, TBMM’deki konuşmasında katil İsrail’i kayırarak, “Biz terörün kullanımını dışlamalı ve İsrail'in güvenlik kaygılarının meşru olduğunu anlamalıyız.” sözleriyle, hâlâ nasıl barbar, adaletsiz ve merhametsiz olabildiklerini kanıtlamakta; işgal edilen, vahşice öldürülen, evleri yağmalanan, binlerce bebek, çocuk, kadın ve yaşlı insanları hiç tasa etmemeleri, asla samimi olmadığını ortaya koymaktadır. Obama bilmelidir ki, eğer ifade ettiği barış; bir kölelik, adaletsizlik ve müstemlekesel bir yaşam ise; onu hiçbir Müslüman kabul etmez ve kanının son damlasına kadar savaşır…
Obama’nın, "ABD'de pek çok ailede Müslüman üyeler var. Ben de bunlardan biriyim" sözleri, bana laik ve Kemalistlerin sözlerini hatırlattı. Bilindiği üzere onlarda, İslâm’a ve Müslümanlara olan ezeli hasımlıklarını kamufle edebilmek için, “Benim anam, teyzem veya ninem de başörtüsü takar, namaz kılar ve hacca giderler, dolayısıyla bizde Müslüman bir aileden gelmekteyiz.” derler, sonrada kin ve nefretlerine devam ederler.
Yüzyılın önemli sorunları olarak “İklim değişikliği, ekonomik kriz, terör, ölümcül silahların artması”‘na işaret eden Obama, bütün bu kötülerin ürediği merkez ABD’nin olduğunu itiraf edebilecek bir özürde bulunmaktan ise, sözde endişe duyduğu bu zorlukların aşılmasında kendisine ortaklar aramakta, böylece asıl hedefi şaşırtarak, bizzat sorumlu olduğu felaketlerden sıyrılmaya kalkışmaktadır. İfadesinde; ”Hiçbir ulus bu zorluklara tek başına karşı gelemez. O yüzden birbirimizi dinlemeli, müşterek sorunlarımızı paylaşmalıyız” diyerek, bu mesajı getirdiğini, Gül ve Erdoğan’a ilettiğini söyleyebilmektedir. Peki, bütün bu şeytani zorlukların müsebbibi kendileri değil midir, konuşmaktan öte ne yapmaktadırlar? Irak, Afganistan, Lübnan Filistin ve kendi insanlarını kan denizine çeviren, milyonlarca masumu katleden, ırzına geçen, dışkılarını yediren, yağmalayan ve işgal eden kimdir? İmha edeci silahları üreten ve dünyaya satan ABD ve İsrail değil midir?
Gerçekten samimi bir barış isteğinde olduğunu kanıtlayabilmek adına; öncelikle Müslüman toplumlardan ÖZÜR ve AF dilemesi gerekmez mi?
Asıl hedeflerinden biri olan ve fevkalade tehlikeli görüp, müstemlekeleri altına alamadıkları ve savaşmaya cesaret edemedikleri İran ile ilgili olarak da; “Bölgede barış İran'ın nükleer silahlardan vazgeçmesiyle olur. Dünyanın bu bölgesi şiddetten yeterince payını aldı. İran liderlerine de gayet net söyledim ki; müşterek hedeflerimize dayanarak, İran'ın da yapması gereken şeyler var. İran çok büyük bir medeniyet. Bu yüzden biz onlara bırakıyoruz seçimi.”
Siz kimsiniz ya… Sürekli şantaj, tehdit ve korkuyla Müslüman halkları sindirebileceklerini mi sanıyorlar? Hak bir ölümün, Müslümanlar için ebedi bir yaşam olduğunu bilmiyorlar mı? Neden önce kendi nükleer silahlarından başlayıp da, silah üreten fabrikalarını kapatmakla ilk adımı atmıyorlar? İran’a karşı gösterdikleri tepki ve savaş çığırtkanlığını, neden kendileri gibi dünyaya meydan okuyarak tehdit eden Kuzey Kore’ye yapmıyorlar? Yoksa Müslüman olmadıkları için mi?
Obama,dünya ve Ortadoğu’daki Müslüman direnişini ve şahlanışını, ancak Türkiye ile kırabileceğini çok iyi bildiğinden, yumuşak karnı olan AB sürecini kurnaz bir ustalıkla işleyerek; "21. yüzyılda ABD, Türkiye'nin AB üyeliğini şiddetle desteklemektedir. Türkiye önemli bir müttefik ve ortaktır” riyakâr açıklamalarına karşılık, Sarkozy ve Merkel’den tokat gibi cevap geldi. “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusu birliğin işidir. ABD’nin değil. Türkiye’nin AB üyeliğine karşıyız ve karşı olmaya devam edeceğiz.”
ABD, müttefiki olan Suudi Arabistan’a güvenlik,, Mısır ve Ürdün’e ticaret ayrıcalığı ve para, Türkiye’ye de AB üyelik destleğini vererek, İsrai’in egemenliğini muhafaza etmeye çalışmaktadır. Ancak tüm söz ve çabalar beyhude olup, sonunda hem ABD hem de İsrail, yıkılıp yok olmaktan kurtulamayacaklardır. Dünya ekonomisini altüst eden zelil bir devletin, daha kendilerini düzleğe çıkarmayı başaramadan, başkalarına sağlayabileceği bir iyilikten bahsetmesi, ancak kompleksli ahmakların inanılabileceği bir sözdür....
Geçmişteki hezimetlerden ders almayan “Haçlı Ordusu” lideri Obama, 27 AB ülkesi liderine seslendiği konuşmasında, “Batı, İslâm dünyası ile daha yakın başlar ve daha fazla işbirliği için çalışmalı. Türkiye’yi AB’ye almak, bu çabaların önemli bir işareti olacaktır” sözleri, sanırım iktidardaki lejyonerlerin verdiği güvenceden doğmakta, ancak onlar gibi bir kaç söz ve vaatle Müslüman Türkiye milletini satın alamayacağını hesap edilmemektedir. Cumhurbaşkanları Gül gibi, tarihlerinden bihaber olmadıklarını, tarihte ve günümüzde çektikleri acıları her an hissettiklerinden kandırılamayacakları tahmin edilmemektedir. Çünkü Müslüman Türkiye milleti, cazibeli haçlı fahişeleri ve Bizans entrikaları konusunda çok tecrübeli ve uyanıktır. Sakın ha.., ahmak politikacılar, gazeteciler ve sözde aydınların sevgi gösterileri yanıltmasın…
Tarihteki barbarlıklarına ve zulümlerine son veren İslâm ordularının yeniden kapılarına dayanacakları korkusu ve zaferleri onları öyle endişelendirdi ki, hemen bir senaryo hazırlayıp Medeniyetler İttifakını tezgahlamış ve eş başkanlığına da Türkiye başbakanı R. Tayip Erdoğan’ı getirerek, insan dahi saymayıp teröristlikle aşağıladıkları Müslümanları etkisizleştirebilme çabalarını başlatmışlardır.
Hak ile Batılın bir araya gelemeyeceği Kur’an’da açık bir şekilde vahiy ile belgelenmişken; Başbakan Erdoğan’ın kendini tanrı yerine koyarak, Mevlana’nın sözünü manipüle etmek suretiyle bunun mümkün olduğunun altını çizmesi, onun Kur’an’a, vahye ve Allah’a karşı bir isyan içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Oysa Mevlana; “Ben bir pergel gibiyim. Bir ayağım şeriatta durur, diğer ayağımla dünyayı dolaşırım” diyerek, Kur’an hükümlerinden hiçbir taviz vermemişti.
Başbakan Erdoğan; bir Müslüman mı, kendisine vahiy gelen bir peygamber mi, yoksa Allah’ın ayetlerini politik çıkarları uğruna az bir bedel karşılığı satan bir münafık mı?
Kendinin dahi anlayamadığı mucizevi bir duruşla Davos olayı sonrasında, Obama’nın Türkiye’yi dışlayan düşüncelerinde ani bir dönüşüm gerçekleşerek gelmesini dahi muhakeme edememekte, dolayısıyla vurulmuş mühürden kurtularak dönen entrikayı okuyamamaktadır.
Artık Obama ve maalesef lejyonerleri Erdoğan ve Gül hakkında daha fazla bir bilgiye ihtiyaç duymuyor, önleri ve arkaları perdelenmemişler için her şeyin son derece aleni olduğu gerçeğini vurguluyorum.
Aklıma takılan bir başka garaip ise; 22 aydır Türkiye milletinin meclisini boykot eden Genelkurmay’ın, Obama ziyaretiyle ilgili meclise gelmesi; millet mi, Obama mı sorusunu doğurmuş, sözde ilke ve kararlılığından taviz vermeyen Genelkurmay’ın, halk nezdinde ki güvenirliliği elem bir kayba uğramıştır. Acaba PKK’yı destekleyen DTP, yoksa mecliste değil miydi?
"Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez." Maide. 51
"Sen dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Şayet sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra onların arzularına uyacak olursan; andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır." Bakara.120
Ancak Allah, bu yüzyılı, gelişmeleri ve ileri bilmekten aciz (haşa) olmalı ki, kendilerini Allah’ın yerine koyarak hüküm vermekte ve Hz.Muhammed’e inen vahyi redde bilmektedirler.
Tanrıları Obama; kendilerini günahlarından arındırıp cennetsi bir hayatla müjdelemiş olsa gerek ki, gelişmelerden çok memnun ve mutlular…
Türkiye lehine alabildikleri somut, elle tutulabilen tek bir şey var mı?
5 Nisan 2009 Pazar
Konuşmak başka şey, yapmak başka bir şey…
Ruh ile bedenin bütünleşmesinden nasıl bir yaşam doğuyor ise, konuştuğunu yapan cüretli ve kararlı bir insandan da ahlâklı bir lider doğmaktadır. Ancak materyalistleşen adi bir dünyada onur ve vicdanlarını az bir bedel karşılığı satabilen alçak politikacı ve iktidara taşıyan yığınların pespaye işbirlikleri erdemliği doğramakta; hakkın, adaletin ve merhametin lağvedilmesinden adil ve dürüst olmayan bir dünya oluşmaktadır.
Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, G-20 zirvesindeki Müslüman Türkiye milletinin ve işgal edilip ezilen toplumların umutlarını baltalayan keskin dönüşü her ne kadar hayal kırıklığı yaşatsa da, temel politik düşüncesi barbarları kurtarıcı bellemesinden pek hayal kırıklığı meydana getirmemeli, her söz ve eylemi; politik temel düşünce düzeyinde değerlendirilmeli, akılcı bir yargıyla sonuç beklenerek, kesinlikle kanılmamalıdır.
Gerek Türk milletinin, gerekse İslam dininin amansız bir düşmanı olan Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel sekreteri olmasına, tartışılmaz haklı gerekçelerle karşı çıkıp, sanki bir değişim olmuşçasına birkaç saat sonra kabul etmesi, takdir edileceği üzere onursuzluğun, satılmışlığın ve adiliğin açık bir kanıtıdır. Erdoğan, bu kahredici ve aşağılayıcı dönüşünü; “Çekincelerimizin sayın Obama’nın garantörlüğünde çözüldüğüne dair bize bilgiler geldi” açıklamasına, literatürde karşılığı olabilen bir söz bulamıyor, kendisine gelen dolaylı bilgilerle geri adım attığını savunabilecek bir gerekçeyi utanmadan ifade edebilmektedir. G-20 zirvesinde Obama ile kol kola pozlar verip konuşabilirken, neden bu fevkalade önemli sorun ile ilgili doğrudan taahhüt alamadı ve Rasmussen’e geri adım attıramadı?
Velev ki Obama’nın doğrudan garantörlüğü mevzu bahis olsun… ABD’nin temel politikası apaçık ortada ve ormanlarda yaşayan hayvanlar dahi onlara inanmazken; bugüne kadar hangi ABD başkanı sözünü tutmuş, Türkiye’nin lehinde samimi bir tavır almıştır?
Rasmussen'in NATO Genel Sekreteri olmasına ilişkin açıklama yapan Başbakan Erdoğan’ın şu ifadelerini okudukça kanım donmakta ve ne acıdır ki, maalesef T.C. vatandaşı olmaktan utanç duyan bir duygu içinde kıvranmaktayım. "Bildiğiniz gibi G-20 seviyesinde de bu konu gündemdeydi. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin bazı liderleriyle de konuştuk ve çekincelerimizi de çok açık ve net bir şekilde iletmiştik. G-20 zirvesinde de tekrar gündeme geldi, orada da anlattık. Sayın Obama ile de bunları yine orada görüştük. Tabi bugün sabahtan itibaren de Avrupa liderlerinden bazıları bizi aradılar. Onlarla da görüşmelerim oldu. Cumhurbaşkanımızla da sürekli irtibat halinde olduk. Çekincelerimizin sayın Obama'nın garantörlüğünde çözüldüğüne dair bize bilgiler geldi. Son gelinen noktada temennimiz odur ki; bu çekincelerimize dair verdikleri garantiler yerine getirilir. Kaldı ki yarın akşam sayın Obama Türkiye'ye geliyor. Sanıyorum parlamentoda yapacağı konuşmada da bu konulara değinebilir. Ayrıca biliyorsunuz Medeniyetler İttifakı'nda Rasmussen'le birlikte katılacağımız bir toplantı olacak. Orada büyük ihtimalle bu konular üzerinde durulacak."
Rasmussen, tanınan alçaltıcı ve yıkıcı kredi öncesinde; acaba özür dilemiş ve göstermelikte olsa geri adım atmış mıdır?
“Türkiye’nin endişelerini anlıyorum. Genel sekreterlik görevi boyunca Türkiye ile yakın işbirliği içinde olacağım.”
Ne de olsa; Türkiye, stratejik olarak önemli bir ittifak taşeronu, Avrupa ve Ortadoğu arasında köprü rolü oynan bir emir eri ve Haçlı Batının üzerinden kolaylıkla geçebildiği bir odalık … Çok bile…
Peki, AB'nin sözde dost liderleri ne demiş?
Rasmussen’in NATO Genel sekreterline adaylığı için ittifak kuran amansız Türkiye ve İslâm karşıtı Haçlı Batı’nın şövalyeleri Almanya, Fransa ve İngiltere’nin baskı ve tehditleri, Türkiye’yi savaşsız mağlup etmiştir. Almanya Başbakanı Angela Merkel, "AB'ye aday olan bir ülkenin AB üyesi Danimarka'nın başbakanını veto etmesi yanlış olur. Türkiye'nin AB sürecine zarar verir."
Alman Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Genel Sekreteri Alexander Dobrindt, “Türkiye'yle sürdürülen AB üyelik müzakereleri bir an önce sona erdirilsin. Kendi kendime, Türkiye'ye her zaman anlayış mı göstermemiz gerektiğini soruyorum. Üyelik müzakerelerini hemen kesmek daha dürüstçe olacaktır. İslami propagandayı NATO'nun geleceğinin ve Avrupa değerler düzeninin üzerinde tutanların AB içinde yeri yoktur."
AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn; “Türkiye, çok beğenilen Rasmussen'i desteklemeyerek hata yapıyor. Ankara'nın tavrının, Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkiler. “ Olli Rehn; ROJ TV ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’i aşağılayan karikatürleri savunarak, "Bu durumda, AB üyesi ülkeler ve AB vatandaşları, ifade özgürlüğü gibi değerler konusunda Türkiye'nin uyum düzeyini sorgulayacaktır.”
İtalya’nın “kart zampara” başbakanı ve Erdoğan’ın kadim dostu Silvio Berlusconi; “Erdoğan’ı ben ikna ettim.”
Ey adaletli dinleri, vatanları ve İstiklalleri uğruna şehid düşen yiğitler!
Berzahtan mutlaka lanetli ihanetleri görüyor, geriye gözü yaşlı bıraktığınız dul ve yetimlerinizi tasa etmeyerek, canlarınızı ve mallarınızı feda ettiğiniz hak dininiz ve vatanınızın hain varislerinizce nasıl peşkeş çekildiği ızdırabıyla yanıp tutuşuyorsunuzdur. Ancak merak etmeyiniz… O hainler, mutlaka layık oldukları o cehennemde acı içinde hesap verecek ve birgün, geçici saltanatlarını terk edeceklerdir. Kahrolsun nankör ve hainlere…
Erdoğan, bir taraftan “Almanya, bizi bu şekilde tehdit edemez" derken, diğer taraftan ise teslim olabilmektedir. Bir taraftan NATO’nun en büyük ikinci üyesi olmakla gururlanırken, diğer taraftan NATO Genel sekreterliğine aday olmaya cesaret edememekte, ancak artık bir yardımcılığa bile tenezzül ederek şart koşabilmekte, dolayısıyla övünebilmektedir. Yazıklar olsun…
Kaçınılmaz haklılığının arkasında dimdik duramayan, tehdit ve şantajlara boyun eğen, maddi çıkarları, vazgeçilmez manevi menfaatlerinin üzerinde tutan, gücünü ve aklını pazarlayamayıp, dinine ve milli değerlerine fiyat etiketi koyan bir politikacı; ASLA BENİM BAŞBAKANIM ve CUMHURBAŞKANIM OLMAMAZ…
ABD Başkanı Barack Obama’nın teslimiyetten dolayı Türkiye’ye teşekkür etmesine mukabil, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de “Kaygılarımıza hak verilmesinden memnuniyet duydum. Obama’ya teşekkür ederim” açıklaması, Türkiye’yi nasıl trajikomik bir tiyatro sahnesinde oynatabildikleri gerçeğini ortaya koymakta, dolayısıyla milletime, ancak “BAŞINIZ SAĞOLSUN” temennisinde bulunmaktan başka, şimdilik elimden birşey gelmemektedir.
Politik tanrı Obama geldi ve emperyalist vahşi hayallerini sinsice kabul ettirerek geri dönecektir. Kaygılara hak verilmesine yetiniliyor ama sonuçta hiçbir ilerleme kaydedilmeyerek, sürünmeye devam ediliyor... Tanrı Obama’nın gelme şerefi neyimize yetmiyor ki? Dışkısını dahi korumaya alarak, Türkiye’nin kanalizasyonlarına emanet etmeyen müphem bir tanrının Türkiye lehine düşünebileceği bir iyilik ve fayda mümkün olabilir mi?
Suyuna varıncaya kadar herşeyini ülkesinden getiren Obama; madem dost ve müttefik saydığı Türk devletine ve milletine güvenmiyor, neden geliyor? Bu durumda, kendisi misafir sayılabilinir mi?
İslâm peygamberi Hz. Muhammed ve Müslümanları teröristlikle suçlayan ve savaş açan NATO’nun Türkiye ve İslâm ülkeleriyle olan düşmansı politikası, artık gizli değildir ve bu gerçeği hain hiçbir figüran örtbas edemez.
Medeniyetler ittifakı projesi, tamamen İslâm’ı ve Müslümanları bağımsız kılmak istemeyerek ve etkisizleştirmek adına manipüle edilmiş bir düzmece; savaşlarının, işgallerinin, katliamlarının yegane nedeni olan hıristiyan ve yahudi dünyasının satın aldıkları Müslüman kimlikli münafık iktidarlar aracılığıyla İslam dünyasını hapsedip, köleleştirme amacı taşımaktadır. Barış, ancak vahyin emrettiği bir düzende sağlanır ve tarih, bunun birçok örnekleriyle doludur. Hak, adalet, merhametin ve sosyal devletin adresi olan İslam medeniyeti ile; zulmün, barbarlığın, emperyalizmin ve kapatilazmin kendisi olan Batı medeniyetinin ittifakı mümkün olabilir mi? Hak ile Batıl birarada yaşayabilir mi?
Her ne kadar “oy” kullanmadıysam da, Erdoğan’a ve Ak Partiye verdiğim destekten dolayı yakınlarım ve milletimden özür diliyorum…
Yaratıcı Yüce Allah'ın intikamı ve hesabı acı ve çetindir.
25 Ocak 2009 Pazar
İsrailoğlları bağışlanabilinir mi?
Var olduklarından itibaren hiçbir anlaşmalarını tutmayıp yeminlerini bozan asi İsrailoğulları, sürekli Müslümanlar, hatta başka din ve ırkları aşağılayıp, saldırmışlar, küfrün önderleri olarak dünyadaki barışı ve insani erdemliği yok etmek isteyerek, hayvandan da daha aşağı yaratıklar olduklarını belgelemişlerdir. Dolayısıyla hiçbir dönemde ıslah ve insan olamamışlar, ancak savaşılarak durdurulabilecekleri karara bağlanmıştır. Vahiysel bu gerçekler ve uyarıların yanı sıra, “tecrübe, yediğin kazıkların bir bileşkesi” olarak, geleceğe ışık tutan somut ve tartışılmaz deneyimler olup; hala öğütlerden, tarihten ve acılardan ders çıkarmayıp, yahudilere güvenerek anlaşmaya kalkışıp barış umudu beslemek, hiçbir aklın, duyguların ve tecrübelerin kabul edemeyeceği ütopik bir siyasettir. Bu sebeple, başta Hamas olmak üzere Filistin halkını ve bölge ülkelerine acıyarak kınıyor, defalarca yaşadıkları aynı dehşet ve vahşeti tadacaklarından şüpheleri olmamalarını vurguluyorum. O kadar insan kaybetmelerine, vatanlarının yerle bir olmalarına ve Kur’an hükümlerine aldırış etmeksizin, defalarca sözde anlaştıkları şeytan İsrail ile yeniden masaya oturmaları; hem vicdanen, hem siyasetten hem de dinen kabul edilemez bir girişimdir. Bilmelidirler ki aynı acılara, vahşete ve rezalete müstahak olmaları kaçınılmazdır. “Ya İstiklâl, Ya ölüm” iman ve ilkesiyle bütünleşmemiş toplumlar, esir kalmaya mahkûmdurlar…
“ (Onlar) bir mümin hakkında ne ahid tanırlar ne de anlaşma. Çünkü onlar, saldırganların kendileridir.” Tevbe. 10
“ Eğer anlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.” Tevbe. 12
“Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe. 14
Laik Türk devletinin yakın dostu ve müttefiki yahudiler, milletimizin Müslüman olduklarını unutmuşçasına, aleyhlerinde vuku bulan selsi tepkilerden büyük rahatsızlık ve endişe duyduklarını ifade ederek, “Türkiye’deki yahudi nüfusu için kaygılı” olduklarını dile getirmişlerdir. Oysa sadece Türkiye’dekilerden değil, tüm dünyadaki yahudilerin mal ve canlarından endişe duymalarının kaçınılmaz haklı bir karşılık olacağını ifade ediyor; ektikleri cehennemsi ürünleri, mutlaka biçeceklerini muhakeme ederek; sevgi, merhamet ve barış taraftarı insan olabilselerdi, dünyaya yaşattıkları barbarlığın şeytanları olmaz, dolayısıyla hiçbir telâş ve sıkıntıya gerek duymazlardı.
Vahşi İsrail'in Gazze saldırılarına Türkiye'den yükselen tepkiler, ABD ve dünyaya hükmeden ABD'deki yahudi lobilerini endişelendirdi. Ülkenin önde gelen 5 Yahudi lobisi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yazdıkları ortak bir mektupla "Türkiye'deki yahudi nüfusu için kaygılıyız" dedi. ABD'nin en güçlü beş yahudi sivil toplum kuruluşu, Başbakan Erdoğan'a yazdıkları mektupla, yükselen anti-semitizm konusunda endişelerini dile getirerek, Erdoğan'ı gerekeni yapmaya davet ettiler. Oysa aynı lobiler, daha önce, Başbakan Erdoğan’a övgüler yağdırarak, cesaret madalyaları ve çeşitli ödüller taltif etmişler, ama Erdoğan’ın, ne kadar değişse de temelde Müslüman bir kimlik taşıdığı, merhamet duyabilen ve gözyaşı dökebilen bir insan (sakına yanlış anlamayın!) olduğunu hesap etmeyerek, canavarlıklarından yana kayıtsız bir duruş sergileyebileceği yanılgısına düşmüşlerdir. Ayrıca, o onurlu ve erdemli tepkileri gösteren, Erdoğan’ı seçen yiğit Müslüman Türkiye halkı değil mi?!? Diğer taraftan şu gerçeği de göz ardı etmeyip; Başbakan Erdoğan, iktidardaki bir hükümet olmasına ve İsrail ile olan derin anlaşmalarına ve hatalarına rağmen açıkça kükreyebilmiş, ne var ki muhalefetteki Baykal ve Bahçeli, aynı duruşu sergileyememişlerdir. Belki de, yaklaşan seçimlerde yahudilerin desteğini alabilme çıkar hesabı yapmışlardır..
Deccal misali aynı sömürücü ve istismarcı nakaratları peşi sıra sıralayan yahudiler, Erdoğan’a yazdıkları mektupta; "Türkiye yüzyıllardır yahudilerin yaşadığı bir toprak olmakla haklı olarak övünür. Ama bugün, Türkiye'deki yahudi dostlarımız kendilerini kuşatılmış ve tehdit altında hissediyorlar. Ülkede yükselen anti-semitizm ile resmi makamların ortamı alevlendiren söylemleri arasında bir bağ olduğu ortada. Türkiye'nin bölgesindeki önemli rolünü anlıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti ile derin geçmişi olan bir dostluğumuz ve hükümetiniz ile olan ilişkimize de büyük değer veriyoruz. Daha önceleri anti-semitizm'i 'insanlık suçu' sayan görüşlerinize binaen, derin endişelerimizi bildiriyor ve bu nahoş gelişmeleri bilginize sunuyoruz."
Tüm dünyaya meydan okuyarak tehdit eden ve kuşatan bir avuç çapulcu yahudi teröristi; Müslüman Türkiye için bir utanç, ama laik ve Kemalist Türkiye için bir övünç kaynağı olabilir… Ancak emperyalist ve çıkarcı varlıkları, bilinmelidir ki her Müslüman ve vatandaş için bir tehdit ve fitne, ülke aleyhine de bir ayrılık ve bölünmedir. İnsanlık adına topyekun elimine edilmeleri barış ve huzurun anahtarıdır.
Söz konusu lobi çeteleri; “insanlık suçu”nun yegane adresi olan Drakula İsrail’i değil de, Türkiye’yi ve Müslüman toplulukları hedef alıp, aleyhlerine tehdit görebilmeleri, ancak yahudilerin ortaya koyabilecekleri şeytani bir riyakârlık, hilekârlık ve aldatıcılıktır. Sözde dünyanın efendileri varsayımıyla, yaptıkları soykırım ve alçaksı katliamlara hiç aldırış etmeyerek, ileride olabilecek haklı intikamlardan kaygı duyup alışılageldikleri tehditlere devam etmeleri, geçmişte olduğu gibi, bugünde, gelecekte de canavarsı barbarlıklarından hiç vazgeçmeyeceklerini ispatlamakta, dolayısıyla her yahudinin, yaşadığı toplumda zehirsi büyük bir tehlike, gerginlik, esaret ve ölüm olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. Vahiy ve tarih; gerçeğin ta kendisi olup, asla yalan söylemez...
Bunda dolayı, yahudilere karşı girişilecek her eylemin destekçisi ve savunucusu olduğumu açıkça beyan ediyor; içinde insan sevgisi ve hedefinde barış olan herkesin, fiziki şeytanlara karşı kendilerini, analarını, eşlerini, çocuklarını, kardeşlerini, ülkelerini ve geleceklerini koruyabilmeleri ve teminat altına alabilmeleri adına; mutlaka savaşmaları gerekliliğinin altını çiziyorum.
Yahudilerin pervasız ve utanmaz sözleri, bilinmelidir ki insan olmamalarındandır. Sevgi ve barış kaynağını zehirleyerek insanlığı tüketen gaddar vahşilerin hiçbir şey olmamış gibi, bazen insana benzer bir düşünce içinde olmaları, insanoğlunun nasıl sinsi bir Deccal’la karşı karşıya olduğunu ortaya koymakta, baş etmenin tek yolunun da, tartışmak ve uzlaşmak değil, mutlaka savaşmak olduğu aşikardır Amerikan yahudi komitesi dış ilişkiler direktörü Jacob Isaacson; "Bir kere kaynağı zehirlemeye başlarsanız bunun nereye varacağını bilemezsiniz. Bu gelişmelerin politik, sosyal ve kültürel yansımaları olmasından endişeliyiz" diyerek, her zaman ki gibi tehdit etmeyi sürdürebilmiş, ama farkında olmadan itirafta da bulunabilmiştir.
İnsan değil, canavarsı yaratık olmalarından yaşadıkları toplumlara adapte olamamışlar, insani erdem ve fazileti hissetmediklerinden, merhametin ve insanca yaşamanın ne olduğunu bilmediklerinden sürekli horlanarak itilip kakılmışlar, böylece korku, panik ve kaygıdan kurtulamayarak, kafaları arkada gezmişlerdir. Birer pislik olmaları ve lanetlenmelerinden ötürü toplumlarca dışlanmışlar, tehlikeli ve bulaşıcı varlık olmaları gerçeğinden asla sıyrılamamışlardır. Deccal misali yalan, hile, zeka ve yetenekleri onları iktidara taşımış, aldattıkları toplumları kökten ele geçirerek, mahvı perişan etmişlerdir. Soykırım aldatmacasıyla Batı’ya, özellikle ABD’ye doğrudan egemen olan yahudiler, zorbalıkları aleyhine hiçbir yaptırıma uğratılmayarak devamlı kollanıp korunmuşlar, dolayısıyla hak ve adalet, hunharca parçalanmıştır. Herkesçe umut sanılan ABD Başkanı Barack Obama, bir bakın bakalım; acaba esaretsel zincirleri kırarak, İsrail aleyhine bir yaptırıma gidebilecek ve hakkında bir karar aldırabilecek mi? İşte böylece, Barack Obama’nın gerçek yüzü ve adalet samimiyeti ortaya çıkacaktır. Ancak ABD’yi ele geçirmiş İsrail gibi bir virüs, asla buna izin vermeyecek, çok geçmeden Obama balonu da patlayacaktır.
Dünya için İsrail bir belâdır, her yahudi potansiyel sinsi bir tehlikedir ve mutlaka yok edilmelidirler…
“Günün birinde benim altından heykelimi dikecekler” Adolf Hitler
20 Ocak 2009 Salı
Drakulalar…
Son yüzyılın en büyük katillerinden cellât George W. Bush’un, canavarsı zulümlerine karşılık hiçbir ceza almadan kahramanca ABD başkanlığına veda etmesi ve yerine geçen Barack Obama’nın, aynı insanlık dışı barbar anlayış doğrultusunda liderliğini sürdürecek olması, atılmış olan şeytansı temelin kaçınılmaz bir sonucudur. ABD ve İsrail’in ele başı olduğu günümüz canavarları, kökten yıkılmadıkları müddetçe sürekliliğini koruyacak ve yeryüzünde bağımsız tek toplum kalmamacasına herkes esir bir hayat sürerek, korku ve dehşet asla bitmeyecektir.
ABD’nin Irak misali, Gazze’yi ve halkını yerle bir edip, taş üstünde taş ve insan üstünde can bırakmayarak mahveden İsrail, aynı anlayış çerçevesinde hiçbir yaptırıma uğramayarak, yaptığı canavarlıkla meşruiyet kazanmıştır. Yıllardır Filistin’e kan kusturan, Lübnan’ı hezimete uğratarak perişan eden İsrail, alçaksı saldırıların ve zalimliklerinin bedelini ödemediği ve dünyaca meşru sayılmasından ötürü asla durmamakta; tehdit, şantaj, işgal ve katliamlarına devam ederek, bölgeye ve dünyaya meydan okuyabilmektedir.
Sözde ateşkes kabulüyle olayları unutturmaya çalışan hayvani düzen, tıpkı Lübnan’da olduğu gibi uyduruk barışın sevinciyle günü kurtarmak, İsrail’den öç almak isteyen canı yanmış, aileleri ve vatanları yok olmuş direnişçileri durdurabilmek için, Lübnan’da olduğu gibi sözde “barış gücü askerleri” konumlandırılarak, İsrail canavarları korunacak ve bir dahaki saldırılarına hazırlanabilme imkanı sunulacaktır.
Özellikle Müslümanlara karşı ittifak sağlayan hıristiyan ve yahudi dünyasının fundamentalistleri; Irak ve Filistin’i yağmalayarak, geriye parçalanan insanlar, yıkılan aileler, harabe vatanlar, ırzına geçilen Müslüman kadınlar, aşağılanan ve katledilen çocuklar, idrar ve pisliklerle yıkanan ve hunharca tutsak edilen esirler, Kazıklı Voyvoda’yı aratmayacak acımasızlıkta işkenceler ve akıl almaz vahşetlerin fotoğraf ve belgelerini bıraktılar.
Hıristiyan ve yahudi dünyası; geçmiş uygarlıklarının vahşi yüzlerini tekrar sergileyerek, gerçekte hiç değişmediklerini ve makyajla gizledikleri suratlarını yeniden açığa çıkarmışlardır. İslam referanslı iktidar hükümetlerin bu canavarlıkların tam ortasında keyifle olanları izleyebilmiş, içlerinden biri çıkıp da, vahşilere karşı savaşma cesareti gösterememişlerdi. Çünkü hepsi, barbarlarca satın alınmış birer müstemlekeyiler.
Lanet olsun, böylesi yenidünya düzenine, kukla BM’ne ve münafık iktidarlara…
15. yüzyılın ünlü şeytanı, namı değer Drakula’sı Kazıklı Voyvoda, Romanya prensiydi. Romanya’nın bağımsızlığı için savaşmış milli bir kahraman olarak hâlâ saygıyla anılmaktadır. Kazıklı Voyvoda, canavarlıklarıyla tarihe geçen, portresi bugün Innsbruck yakınlarında Ambras Müzesindeki “Canavarlar Galerisinde” sergilenen ve sinemanın vazgeçilmez karakteri ve vampir öykülerinin de esin kaynağı Dracula’sıdır. Kendisi gelmiş geçmiş en acımasız Müslüman Türk düşmanıydı.
Asıl adı Vlad Tepeş olan Kazıklı Voyvoda’nın en sevdiği eğlencesi kazık işkencesiydi. Yemek yerken kazıklara oturtulmuş insanların çığlıklar içinde can çekişmesini seyrederdi. Hayvanları dahi kazığa oturtur, öldürttüğü annelerin kızartılmış etlerini çocuklarına zorla yedirirdi. Bazen de annelerin memelerini kestirip yerine çocuklarının başlarını dikerdi. İnsanları doğrayarak çömlek içinde pişirirdi.
Vlad Tepeş,, Katolik bir Hıristiyan’dı. Onun binlerce insanı nasıl öldürttüğünü Papanın elçisi Modrusa şöyle anlatır. “Bazılarını, arabaların tekerlekleri altında kemikleri kırılıncaya kadar işkence yapar, bazılarının bağırsaklarına varıncaya kadar derilerini yüzer, bazılarını kazıklara geçirir, ya da akkor halindeki kömürlerin üzerine yatırırdı. Bazılarının ise başlarını, göbeklerini deldirirdi, kazıklara oturtarak, kazığın ağızlarından çıkmasını sağlardı. Annelerin göğüslerine kazıklar saplayıp, bebeklerini bu kazıkların üstüne atardı.”
Kazıklı Voyvodanın en büyük düşmanı Müslüman Türklerdi. Kazıklaravurulmuş ve işkencelerle can vermekte olan Türklerden oluşan bir dairenin etrafında saray halkıyla yemek yemekten büyük haz duyardı.
Eline Türk esir geçtiğinde; el ve ayak derilerini yüzdürür ve meydana çıkan kırmızı etleri tuzla ovuşturduktan sonra, elem ve azabın daha da artması için keçilere yalatırdı. Ona gönderilen Osmanlı elçileri başları açık olarak kendilerini tanıtmak istemeyince, sarıklarını başlarına çivi ile çaktırmıştı.
Bir gün Türk elçileri geldi. Voyvodanın huzuruna çıkınca, onu kendi geleneklerine uygun bir şekilde baş eğerek selamladılar. Sarıklarını çıkarmamışlardı. Drakula; “Büyük bir prensin önündesiniz, neden böyle davranıyorsunuz?” Osmanlı elçileri dediler ki, “Bizim ülkemizde gelenek bu şekildedir.” Bunun üzerine Drakula, “Bende geleneğinizi pekiştireceğim” diyerek, elçilerin sarıklarını başlarına çivilerle bir daha çıkarılmayacak şekilde çakılmasını emretti. Ardından da “şimdi gidin padişahınıza söyleyin, sizin geleneklerinize boyun eğmem” dedi. Tabi ki elçiler öldüğünden mesaj yerine ulaşmadı.
Drakula kadınlara karşı çok acımasızdı. Gömleği çok kısa ve pantolonu dar bir köylünün karısını kocasını böyle giydirdiği için kazığa geçirtti. Ardından da karısını öldürdüğü adamı yeni bir kadınla evlendirip, yeni eşine de, eğer kocasına iyi bakmazsa eski karısının durumuna düşeceğini söyledi. Evli bir kadın, evlilik dışı bir ilişki kurarsa; ya cinsel organını kestirir ya da cinsel organını yüzdürürdü. Aynı cezalar bekâretini korumayan kızlara ve namuslarına sahip çıkmayan dullara da uygulanırdı. Kadınlara, küçük gördüğü suçları için verdiği en hafif ceza ise, meme uçlarından birisini kesmekti.
Arabası mal ve para yüklü Floransalı bir tüccarın Eflak başkenti Tirgovifl’de konaklamasıyla öykü başlar. Tüccar, arabasının çok değerli olduğunu ve korunması gerektiğini prense söylediğinde, Drakula, ondan arabasını şehrin meydanına bırakmasını ister. Tüccar sabah arabasına geldiğinde o kadar mal içinde sadece 160 duka altının kaybolduğunu prense söyler. Drakula da kent halkına; hırsızın bulunmasını, yoksa bütün kenti yerle bir edeceğini söyleyerek katliama başlar.
Bir gün, Drakula, ülkedeki tüm dilencileri saraylarından birinde ziyafete davet eder. Dilenciler bu işe şaşırır ve aynı zamanda prenslerinin cömertlikleriyle övünürler. Tabi Drakula, onları doyurduktan sonra sarayı ateşe vererek hepsini yakar.
Drakula, tıpkı ABD ve İsrail gibi hiçbir itirazı ve insani barışı kabul etmezdi. Yaptığı işlerin yasalara aykırı olduğunu söyleyen çeribaşını kazana koyarak kaynattı ve daha sonra etini bütün çingenelere yedirdi. Hatta kazığa geçirme onda takıntı haline gelmişti. Rus elçisi Fyodar Kuritsin ve Erlau başpiskoposunun Gabriele Rangone, 1476’da Papa 4.Sixtus’a yazdığı mektupta şunları ifade etmişlerdi. “Drakula, Osmanlı ordusuna mağlup olunca sığındığı Macaristan kralı tarafından tutsak edildiği şatoda fare yakalamaktan ve pazardan kuş aldırmaktan kendini alıkoyamamış, fareleri ve kuşları kazığa geçirdiği, bazı kuşların kafalarını kopardığı, bazılarının ise tüylerini yolarak serbest bıraktığını” söylediler..
Cihan sultanı Fatih Sultan Mehmet’in bizzat katıldığı 1462 yılındaki Eflak seferi, Kazıklı Voyvoda hükümdarlığının sonu oldu. Kazıklı Voyvoda ise Macaristan’a kaçtı. Drakula, Macaristan’da 12 yıl süren tutsaklık dönemi geçirdi. 1457 yılının ocak ayında kardeşi Radu’nun ölümü, Eflak kapılarını ona bir kez daha açtı ve 1476 yılında tahtı geri aldı. Fakat bu hükümdarlığı da uzun sürmedi ve kafası kesilerek İstanbul’a getirildi. Cesedi bulunamadığı için, tekrar dirilerek kendilerine zulmedeceğine inanan halk, onu vampirlikle özdeşleştirdi. Tıpkı Firavunun öldüğüne inanamayan İsrailoğulları gibi!
İşte günümüz Drakulaları da, ABD ve İsrail’dir.
Her devirde buna benzer bir çok canavarlar var olmuş ve yok olmalarını sağlayan Fatih Sultan Mehmet gibi nice erdemli kahramanlar da, dengeyi sağlamışlardır. Şeytan var olduğu sürece kötülükler ve canavarlıklar devam edecektir. Bu bir süreçtir ve kaderin akışı içinde iyilerle kötülerin savaşı sürecektir. Ta ki kıyamete kadar!
Aynı ABD ve İsrail gibi; benliği adına savaşarak egemen olabilme iddiasında bulunan iktidarlar, Drakula misali canavarlaşmakta ve önüne geleni yıkmaktan ve doğramaktan inanılmaz zevk alabilmektedirler. Acaba eskide olduğu gibi; günümüzde de korkusuz, ruhuna ve kalbine fiyat etiketi koymamış erdemli ve cesur kahramanlar çıkıp da, ABD ve İsrail gibi bitleri ezebilecek mi?
“Fil olduğundan küçük, bit ise olduğundan büyük çizilir hep.” J.W.SWIFT
6 Kasım 2008 Perşembe
Değişim umudu taşımayın…
İnsanoğlunun en korkunç zaafı; geçmişi unutmaları, deneyimlerden yararlanmamaları, temeli sorgulamamaları ve çabuk kanabilmeleridir. ABD’nin geçmiş başkanlarından Ronald Reagan’ın ikinci sınıf bir Hollywood artisti olması nedeniyle aleyhine başlatılan propagandalara karşı üst düzeydeki bir bürokrat, “ABD’yi sistem yönetir, velev ki bir odun dahi başkan olsa, yine de temelde hiçbir şey değişmez” açıklaması hala hafızalardadır. Sosyal adaleti, küresel barışı, paylaşımı, sevgi ve saygıyı, kendinden başkasına özgürlüğü kesinlikle kabul etmeyen ve sadece kendi çıkarlarını düşünen bir mafya yapılanmasıyla özdeşleşmiş ABD, dünyanın beklenti içinde olduğu âdil bir politikayı güdebilmesi asla mümkün değildir. Köklü bir değişimden yana yasalar çıkartan ve derin dikta devletin politikasına karşı çıkan Abraham Lincoln ve John F. Kennedy gibi başkanların nasıl öldürüldükleri ve katillerin de yakalanamadıkları unutulmamalıdır. Bütün bu gerçekleri belleklerinden çıkarmayan Barack Obama’nın köklü bir değişim yapabileceğine, resmi dış politikasında herhangi bir başkalaşım gösterebileceğine, terörist saldırılar ve işgalden vazgeçebileceğine inanan insana, aptallığından dolayı ancak acınır.
Ekonomikken iflas etmiş ABD, dünyayı tehdit ederek ve gözüne kestirdiği ülkeleri işgal ederek varlığını sürdürmekte, “aman bana dokunmasın” kaygısıyla hareket eden devletlerde, yeryüzünün en korkunç terörist mafyası ABD’ye karşı dik duramayıp, emirlerini uygulamak suretiyle onur ve bağımsızlıklarını yitirebilmektedirler. Örneğin; Türkiye başta olmak üzere, İran haricindeki İslam ülkelerinin tamamı ve diğerleri…
Aslında son derece korkak, bir bela karşısında kaçacak ve saklanacak yer arayan ABD gibi merhametsiz materyalist emperyalistler, Batılıların Moğollar için, “Hadesten çıkma cehennem orduları” tabirleri misali, çoluk-çocuk, kadın-yaşlı, kedi-köpek demeden katlederler, hunharca tecavüz ve işkence yapar ve önüne çıkanı yıkıp yok etmekten büyük haz duyarlar. Acımasız çıkarları uğruna insanlığı doğrayan barbarlara, belki ganimetten bir pay kapma düşüncesiyle taşeronluk yapan sefil hükümetlerde, eğer geriye kalmışsa ancak artıklarla yetinirler. ABD’ye Irak’ı işgal ettiren AKP hükümetinin, o artıkları dahi alamaması, hatta PKK’yı başına bela ederek ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurdurarak Türkiye’yi kaosa sürüklemesi de halihazırda yaşadığımız bir gerçektir.
Bu sebeple; ABD, sanıldığı gibi şahıslarla değil, ilkeler ve sistemle yönetilir. ABD sistemince yetiştirilmiş bir liderin muhalefetteyken veya seçimdeyken söylediği sözlerin hiçbir bağlayıcılığı ve inandırıcılığı bulunmamakta, başa gelmesiyle iktidardaki gizli güçlerin emir eri olmaktan ileri gidemeyeceği kaçınılmaz bir sonuçtur.
Yegâne müttefiki ve dostu İsrail’le aynı hedefleri ve amaçları taşıyan emperyalist, terörist ve faşist ABD’nin yeni başkanı Barack Obama’nın dünya lehine bir kurtuluş olabilmesi kesinlikle ihtimal haricidir. Ancak gerçekle değil yalanla yaşamaya alışmış insanoğlunu, sanki lanetlenmişçesine ikna edebilmenin zorluğuna en somut delil, içinde yaşanılan berbat dünya değil midir?!?
Geçmişte ırki ayırımcılıktan yüz binlerce insanın öldürüldüğü ve günümüzde aşağılandığı ABD’de, siyah bir ırkın başkan olması da sevindirici bir gelişmedir. Tıpkı Türkiye’deki “türban” ile benzerlik taşıyan bu yıkıcı ayırımcılığın, sakın ha, aynı tartışmalara, isyanlara ve muhtıralara sebebiyet vereceği düşünülmesin. Şüphesiz zenci first lady Michelle Obama, türbanlı Hayrünisa Gül gibi bir tepki ve yasaklarla karşılanmayacaktır. Çünkü ABD’de, CHP gibi halk düşmanı dikta bir Nazi muhalefet ve Türk Genelkurmay’ı gibi Kemalizm’e benzer ku klux klan bir Genelkurmay bulunmamaktadır.
Irkçılık, insanlık tarihinde nasıl bir kanser ise, İslami türban da Türkiye Cumhuriyeti tarihinde öyle bir kanserdir. ABD, son seçtiği zenci başkanla ırkçılığı aştığını kanıtlasa da, Türkiye’de türban, hala öldürücülüğünü sürdürebilmektedir.