Kimin düşman kimin münafık olduğu o kadar aleni ki; halkının üzerine tankları yürütmeye, acımadan tepelemeye ant içmiş, dini inançlarından ötürü 1. derece tehlike ilan edip fişleyerek dışlamış sekülerist bir devlet; o devletin dikta rejimine bağlılığını sürdüren ve sözde halkı temsilen hükümette ve muhalefette görev yapan partiler, dini ve laik cemaat ve sivil toplum örgütleri…
Düşünce ve inancı ne olursa olsun taraflarca kuşatılan halk, kendi olmak yerine onların kuklaları olmayı sindirerek insanlıklarını tarumar etmiş, dolayısıyla itilip kakılan modern veya dini köleler olmaktan kurtulamamışlardır.
İnsanları benlikleştiren ve gaddarsı hırs veren düşüncelerin kimilerini iyiyi, kimilerini kötünün iyisi arayışındaki umutlarıyla yanlış bataklığında debelenerek büsbütün doğrudan uzaklaştırıp vicdandan, haktan ve adaletten soyutlanmaları, böylesi pespaye bir düzeni meşrulaştırmış, güç sahiplerinin milletin efendileri olma anlayışı kabul görmüştür. Oysa ayırımcılığı ve kötüyü üreten rejime dokunulmadan iyinin hâkim kılınabileceği anlayışı nasıl bir muhakemedir?
Düşman ve münafıklarla barış adına bir arada yaşayabilirsiniz ama doğruyu eğip bükecek bir uzlaşmaya asla girişemezsiniz. Nasıl ki merkezi sinir sisteminde herhangi bir hücre tahrip gördüğünde organlar atıl hale gelebiliyor ise, mahkûm olmuş bir rejim de aynıdır. İşte bundan dolayı rütbeli ve cübbeli rejim bayraktarı suçlulara adalet işlememekte, hukuk atıllaştırılabilmektedir.
Milletin silahlı kurumu Genelkurmay, millete karşı silme operasyonunu planlayabiliyor ve hukuk temeli çerçevesinde suçlular hakkında bir yargı süreci başlatılıp isyansı bir dirençle karşılabiliniyorsa; o Genelkurmay’ın hukuk tanımaz bir işgal gücü olduğu; halk, hukuk ve adalet adına hesap sormayan hükümet ve muhalefetinde halkı etkisizleştirmedeki hain rollerinden dolayı dokunulmazlıklarını ve cesaretlerini derinleştirdikleri tartışılmazdır. Oysa aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi tutuklanmaktan kaçınmaları, nasıl birer hiç olduklarına da açık delildir.
Kanalizasyonda temiz bir yer bulabilmek nasıl imkânsız ise, yanlışla inşa edilmiş bir yapıda doğru ve temiz bir kurumun, bozulmamış bir insanın, siyasi ve dini liderin var olabilmesi söz konusu değildir. Herkesin birbirinden beter ve çıkarı için çalıştığı bir düzende insan kalınabilmesinin mümkünsüzlüğü vahiyle de açıktır.
Cesedi görsellikte ölümsüzleştirebilmek maksadıyla çürümesini engellemeye çalışsanız da o bir ölüdür. Yapılan makyajsı müdahaleler gerçekten uzaklaşmaya neden olmakta, gelecekte daha korkunç ahlaki ve politik öldürücü salgınlara zemin hazırlamaktadır. Onun için önümüzdeki anayasa değişikliğiyle ilgili referandum sürecinin evet veya hayır sonucu laik diktatörlüğü etkilemese de, adam yerine konmayan köle milletin adaletsizliğe ve esarette karşı bir duruş koyabilmesi adına “evet” denmesinin kendisine saygı ve caydırıcılığını hissettirebilecek bir mecburiyet olduğunu düşünüyorum.
Yoksa halkı katletme niyetlisi terörist rütbelilerle işbirliği yapabilen Başbakan Erdoğan ve Ak Parti hükümetine zerre kadar güvenmiyor, canlarını feda ederek hakkı ve adaleti egemen kılan kahramanların cesaret ve erdemliğinde olmadıkları; acizlik, korkaklık ve gizli pazarlıklarıyla ortadadır. İktidar olduğunu dahi hazmedememiş milletimizi ve seçmenini küçük düşürücü skandallarıyla şöhretli acınası bir Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, eğer “Biz emniyet müdürünü görevden aldık, aynısını asker de yapmalı” diyebiliyor ise, artık ne söyleyebiliriz ki? Açıkça askerin vesayeti altında olduğunu ve iktidar olarak kendilerine müdahale edemediklerini itiraf edebilen bir hükümet anlayışından icraat yerine ancak şov beklenir. Sonrada hakkında yakalama emri çıkarılan halk düşmanı terörist general ve amirallerin neden tutuklanamadığı tartışması yapılıyor. Onlar, sadece sokaktakilere efelik taslayarak tatmin olurlar…
Dünya, hakkı ve adaleti hâkim kılan ve halkına zulmeden barbarları ortadan kaldıran kahramanlara ev sahipliği yapmış bir âlemdir. Kahramanı kahraman yapan akademik veya askeri kozmetik unvan, rütbe ve ödüller değil, yüreği ve yıkılmaz inançlardır. Tıpkı 1987 tarihinde NATO tarafından şahsıma verilen plaketi tuvalete asmam gibi, o makamlar ve ödüllerin gerçek yeri de tuvalettir…
Bir kölenin oğlu olan Tarık Bin Ziyad; kökenleri Cermen ırkına dayanan ve Batı Roma İmparatorluğunu yıkarak, Roma’yı yağmalayan ve halka ağır işkencelerle zulmeden çok güçlü Batı Gotları, diğer bir namıyla Vizigotlar’ı, yedi bin kişilik ordusunu gemilere bindirip denizleri aştıktan sonra İspanya kıyılarına çıktı. Bunu haber alan Vizigotların Kralı Rodrik, doksan bin kişilik ordusunu Tarık’ın üzerine sürerek savunmaya geçti. Tarık’ın komutasındaki yedi bin kişilik İslam Ordusu, kendilerinden 10 kat fazla Vizigotların ordusuyla karşılaşarak çarpışmanın yaklaşıp gerilimin yükseldiği sırada; Tarık, askerlerinin zoru görünce kaçmalarını önleyebilmek amacıyla oraya gelmek için kullandıkları tüm gemileri ateşe verdi. Askerlerine şöyle seslendi: “Artık bizim için geri dönmek olanaksızdır. Önünüz düşman, arkanız deniz ile çevrili bulunuyor. Direnmekten başka şansınız yok. Canınızı kılıçlarınızla kurtarmaktan başka bir şey yapamazsınız. Vekil ve destek olarak Allah size yeter. Kısa bir süre derde ve güçlüğe katlanmayı göze alırsanız, uzun süre rahat edersiniz. Ben düşmana hücum ediyorum, siz de arkamdan gelip saldırın. Ben ölürsem, zafere ulaşana ya da şehit olana dek savaşın.”
Savaşın sekizinci günü Tarık’ın ordusu sürekli tazelenen Vizigotlar karşısında yorulmaya ve geri çekilmeye başladı. Bunun üzerine Tarık tekrar askerlerine; “Kahramanlar, nereye gidiyorsunuz? Gaflete kapılıp nereye kaçmayı düşünüyorsunuz? Şehitlikten daha üstün bir izzet ve şeref var mı? Unuttunuz mu önünüz düşman ve arkanız denizdir. Bana bakınız ve ben ne yaparsam siz de onu yapınız” diyerek düşmana doğru atıldı. Kendisine barbar ordusunun sancağını hedef aldı. Sancağın yanındaki, kıymetli taşlarla süslü tahtında zaferden emin bir gururla oturan Vizigot kralı Rodrik’i bir anda karşısında bulan Tarık, barbar kral Rodrik’in başını gövdesinden ayırdı. Bunun etkisi ile Vizigot ordusu dağıldı. Tarık, düşmanını kovalayarak Vizigotların başkenti olan Toledo kentini alarak, 350 yıllık barbar Got hâkimiyetini yıktı. Bundan sonra Batı Avrupa’da yaklaşık sekizyüz yıl sürecek olan İslam uygarlığı dönemi başladı, dolayısıyla herkes barış ve adalet içinde yaşadı.
İşte 7 bin kişilik cesur ve imanlı bir ordunun 90 bin kişilik barbarları nasıl püskürtebildiğini fiziki değil ancak ruhi bir sorgulamayla anlayabilirsiniz…
Yine, I. Dünya Savaşı’nın son dönemlerinden Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar geçen 1917-1922 döneminin hazin şartlarında Osmanlı-Türk askerinin hangi imkân veya imkânsızlıklarla düşman karşısına çıkıp zaferler kazandığını da irdelemenizde yarar görüyorum. “Yamacımızdan bir ordu gelecek, çok hain ve acımasız olan bu ordunun askerleri gözü dönmüş canilerdir. Arkamız ırmak, önümüz düşman gidecek yer yok.”
Bugün iktidar kavgasıyla İstiklal savaşlarında yekvücut mücadele ederek can vermiş atalarına ihanet eden Genelkurmay ve parti liderlerini Mehmet Çavuş adlı yiğit delikanlının din ve vatan aşkı adına şu sözlerini ibret alıp, eğer zerre kadar bir muhakemeleri, ar damarları ve vicdanları kalmış ise yıkıcı hırslarından vazgeçmelerini öğütlüyorum.
Seddülbahir ve Conkbayır’ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş ‘tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar, karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş ‘un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş ‘un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Sağ kolumu kaybettim, zarar yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affediniz muhterem kumandanım…”
Azmışlara ne anlatsan da boştur…
münafık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
münafık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Ağustos 2010 Çarşamba
25 Mart 2010 Perşembe
Çanakkale Savaşında öldürülen haçlılar için de özür dileyecekler mi?
İşgalden kurtuluş gerekçesiyle her yıl kutlanılan ulusal ve kentsel İstiklal zaferlerimiz ile ilgili tören ve nutuklar öyle bir riyakârlık ve içtensizlikle anılmaktadır ki, “din ve namus” adına vatan mücadelesinde şehit düşen atalarımıza ihanet eden işbirlikçilerin tavırları berzahı inletmektedir.
I.Dünya Savaşında dört bir yandan kuşatılan devletimiz ve hunharca katledilen milletimiz; kendinden sanıp güvendiği hainlerin haçlılarla giriştikleri ittifakla hüsrana uğramış, yüzyıllardır yenemedikleri Müslüman halkımızın dinine, ırzına, canına, malına ve vatanına kastetmek amacıyla asla cesaret edemeyecekleri saldırılarını, dâhili habislerin yardım ve desteğiyle kotarmışlardı. Ancak kalplerdeki iman aşkı “Ya öl ya da ol” savunmasıyla düşmanları püskürtmüş, evlatlarına azda olsa içinde bağımsız yaşayacakları bir vatan toprağını bırakabilmek için kendilerini feda etmişlerdi.
1915 yılları milletimiz aleyhine en korkunç dönem olmuş; Ermeni’si, Rum’u, Arap’ı, Kürt’ü ve diğerleri devletimizi arkadan vurarak; Ruslar, İngilizler ve haçlıların oluşturduğu İtilaf Devletleriyle yaptıkları işbirliği sonucu milletimizi zalimce ve insafsızca katletmişlerdir. Ne var ki planladıkları bölünme ve topyekûn imha edememe intikamını dini, felsefi ve siyasi düşünce ve devrimlerle almaya çalışmış, sonuçta da muvaffak olup, o güçlü milletimizi tüyü yolunmuş kaza dönüştürebilmişlerdi.
Erdemli, adaletli, vicdanlı ve ahlak timsali milletimizi masonik hümanist argümanlarla öyle tahrip ettiler ki önce “din ve namus” telâkkisini ortadan kaldırdılar sonra da materyalistleştirdiler. Yetmedi! Tüm kanlı devrimler, laik ve putperest düşüncelerle din ve namus ideasından koparamadıkları halkımızı hümanist manipülasyonlu bilim, çağdaşlık, demokrat, rasyonalist ve pozitivist anlayışlarla devşirmişler; ilkin dinlerini ve vatanlarını müdafaa edenleri “soykırım” yapmakla yaftalamışlar, akabinde sözde sevgi ve barış hilesiyle dinler arası diyalog gibi şeytani bir tuzakla vahye düşman kılmışlardır.
Yahudi-mason ittifakının hedeflediği her inanç ve düşünce sahibini hümanizmle etkilediler, tartışılmaz hayati ve insani değerleri İslam çatısı altında adaletle mukim kılmak yerine masonluğun hümanist felsefesini rehber edinerek, gaddar ve faşist anlayışları meşrulaştırmışlardır. Alttan alta biçerek sinsice yozlaştırdıkları milletimizi Allah’tan ve değerlerinden uzaklaştırmışlar, kahraman atalarımız adına düzenledikleri gösterileri ruhsuz ceset misali maddileştirmişlerdir. Oysa şehitlerin ölü değil diri oldukları Allah’ın açık bir hükmüdür. Aslında bugün kutladığımız “Çanakkale Zaferi” gibi şanlı geçmişimizi yâd etmemize içten içe karşıdırlar. Çünkü dinler ve medeniyetler arası işbirliğine zarar vermekte, masonların hümanist felsefesi aleyhine tahripkâr bir düşmanlık pekiştirdiğinden zafersi kutlamalara muhaliftirler.
I.Dünya Savaşındaki işgalcilerin tamamından özür dilenmesini samimiyetin göstergesi saymaktadırlar.
1915’deki hain Ermenilerin ülkemizi işgal eden Ruslarla işbirliği yaparak, binlerce kadınımıza tecavüz etmesi, çocukların kafalarını kesmesi, yaşlı-hasta demeden ahırlara doldurup diri diri yakarak feryatların yeryüzü ve gökyüzünü sarması, içimizde beslenen o aydın, sanatçı, politikacı ve âlim etiketli ucubeleri ilgilendirmemekte, vatan için kendilerini feda eden kahramanlarımızın kanlarıyla suladıkları topraklarda; “1915′te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” cesareti, hadsizliği ve ihanetinde bulunabilmektedirler. Çok kısa bir gelecekte Çanakkale ve diğer cephelerde şehit düşen atalarımızı da katliam yapmakla suçlayacak, haçlı düşmanlarını öldürmelerinden “Büyük Felaket” addedip, olmayan vicdanlarıyla acılarını paylaşarak özür dileyeceklerdir. İşte o hainler, farklı inanç ve düşüncelerle bu topraklarda saygı ve itibar görebilmektedirler.
Başbakan Erdoğan’ın kaçak Ermenileri yurt dışı yapma fikrini aynen destekliyor, diğer kaçaklara gösterilen müeyyidenin Ermenilere uygulanmamasını haksızlığın ve adaletsizliğin ta kendisi olduğunu vurguluyorum. Ermeni yanlısı politikaların ne korkunç sonuçlar doğurduğu tarihsel gerçeklerle ortadayken; diğer komşu ülkelerden gelenler sınır dışı ediliyorlar da, neden Ermeniler korunuyor? Milli Mücadele yıllarında maddi ve manevi desteğini esirgemeyip bizlerle birlikte aynı duyguları paylaşan Pakistan, Afganistan ve Bangladeş gibi Müslüman kardeşlerimiz Türkiye’ye kaçak geldikleri gerekçesiyle sınır dışı ediliyorlar da, Türkiye’den nefret eden Ermeniler niye barındırılıyor, dul ve yetimlerimizin, işsizlikten kıvranan vatandaşlarımızın hakları peşkeş çekiliyor? Neden o kaçak Ermeniler, soykırım yalanını kabul eden ABD, İsviçre, Fransa, İsveç ve diğer ülkelere gönderilmiyorlar da, tıpkı I.Dünya Savaşındaki ihanetlerini tekrarlayabilmek için yeni bir fırsat tanınmasına izin veriliyor?
Ya kaçak Ermeniler sınır dışı edilecek ya da sınır kapıları sonuna kadar açılıp herkese aynı tolerans gösterilecek…
Başbakan Erdoğan’ın fevkalade makul, adil ve hukuki sınır dışı etme kararını eleştiren ve özür dilemesini isteyen o hain yaratıklar, mutlaka hak ettikleri karşılığı bulmalıdırlar.
Neden Ermeni canilerden özür dileyen, duygu ve acılarını paylaşanlar; soykırım yapmakla aşağıladığı kahramanların ülkesi Türkiye’de yaşayıp Ermenistan’a göç etmiyorlar? Kanla sulanmış bu aziz topraklarda dolaşmaları atalarımıza ihanet değil midir?
Gizli ve aleni Diaspora üyesi hainlerin ulumalarına dik durabilmeli; din, vatan ve milletini müdafaa edenlere karşı acımasız bir hasım oldukları hiçbir gerekçeyle bağışlanmamalıdır. Yaşadıkları vatan topraklarını canlarıyla koruyan atalarını soykırım yapmakla suçlayan ve canilerden özür dileyen bedhahların içimizde barınması ve amaçladıkları hedeflerine ulaşabilmek için Müslüman milletimize saldırmaları ve fitneleriyle birbirlerine kıydırmaya çalışmaları, şüphesiz haçlı misyonlarının kaçınılmaz bir gereğidir. Eğer şeytanın hümanist tuzağına düşmezsek, mutlaka Ermeni atalarının yanında soluklanacakları muhakkaktır.
Hainin düşmandan çok daha tehlikeli ve yıkıcı olduğu gerçeği dünya yaratıldığından itibaren kanıtlanmış; devletler, toplumlar ve düzenlerin sabun köpüğü misali yok olmalarına sebebin özellikle dış güçlerin gösterilmesi, maskeli münafıkların galebe çalmalarına zemin hazırlamıştır. Oysa devlet yıkılışının ve millet bölünmesinin ardındaki hainler yüceltilip önder yapılmasaydı; aleyhimizde hiçbir tertip hazırlanamayacak, işgale uğramayacak, zayıf düşmeyecek, yıkıcı bir ihanetle karşılaşmayacak, aleyhimize hiçbir karar alınmayacak, haklı olduğumuz duruşumuzda haksız ilan edilmeyecek, barbarların oyuncağı olmayacak ve hümanizm adına canavarlardan özür dilenerek şerefli geçmişimiz mahkûm edilmeyecekti.
“Münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir.” Hz. Muhammed (SAV)
Bu listedeki ve benzer düşüncedeki hainleri asla unutmamanızı, geçmişteki acıları yaşamamak için kimliklerinin yanılgısına düşmemenizi öğütlüyorum.
http://www.ozurdiliyoruz.com/
I.Dünya Savaşında dört bir yandan kuşatılan devletimiz ve hunharca katledilen milletimiz; kendinden sanıp güvendiği hainlerin haçlılarla giriştikleri ittifakla hüsrana uğramış, yüzyıllardır yenemedikleri Müslüman halkımızın dinine, ırzına, canına, malına ve vatanına kastetmek amacıyla asla cesaret edemeyecekleri saldırılarını, dâhili habislerin yardım ve desteğiyle kotarmışlardı. Ancak kalplerdeki iman aşkı “Ya öl ya da ol” savunmasıyla düşmanları püskürtmüş, evlatlarına azda olsa içinde bağımsız yaşayacakları bir vatan toprağını bırakabilmek için kendilerini feda etmişlerdi.
1915 yılları milletimiz aleyhine en korkunç dönem olmuş; Ermeni’si, Rum’u, Arap’ı, Kürt’ü ve diğerleri devletimizi arkadan vurarak; Ruslar, İngilizler ve haçlıların oluşturduğu İtilaf Devletleriyle yaptıkları işbirliği sonucu milletimizi zalimce ve insafsızca katletmişlerdir. Ne var ki planladıkları bölünme ve topyekûn imha edememe intikamını dini, felsefi ve siyasi düşünce ve devrimlerle almaya çalışmış, sonuçta da muvaffak olup, o güçlü milletimizi tüyü yolunmuş kaza dönüştürebilmişlerdi.
Erdemli, adaletli, vicdanlı ve ahlak timsali milletimizi masonik hümanist argümanlarla öyle tahrip ettiler ki önce “din ve namus” telâkkisini ortadan kaldırdılar sonra da materyalistleştirdiler. Yetmedi! Tüm kanlı devrimler, laik ve putperest düşüncelerle din ve namus ideasından koparamadıkları halkımızı hümanist manipülasyonlu bilim, çağdaşlık, demokrat, rasyonalist ve pozitivist anlayışlarla devşirmişler; ilkin dinlerini ve vatanlarını müdafaa edenleri “soykırım” yapmakla yaftalamışlar, akabinde sözde sevgi ve barış hilesiyle dinler arası diyalog gibi şeytani bir tuzakla vahye düşman kılmışlardır.
Yahudi-mason ittifakının hedeflediği her inanç ve düşünce sahibini hümanizmle etkilediler, tartışılmaz hayati ve insani değerleri İslam çatısı altında adaletle mukim kılmak yerine masonluğun hümanist felsefesini rehber edinerek, gaddar ve faşist anlayışları meşrulaştırmışlardır. Alttan alta biçerek sinsice yozlaştırdıkları milletimizi Allah’tan ve değerlerinden uzaklaştırmışlar, kahraman atalarımız adına düzenledikleri gösterileri ruhsuz ceset misali maddileştirmişlerdir. Oysa şehitlerin ölü değil diri oldukları Allah’ın açık bir hükmüdür. Aslında bugün kutladığımız “Çanakkale Zaferi” gibi şanlı geçmişimizi yâd etmemize içten içe karşıdırlar. Çünkü dinler ve medeniyetler arası işbirliğine zarar vermekte, masonların hümanist felsefesi aleyhine tahripkâr bir düşmanlık pekiştirdiğinden zafersi kutlamalara muhaliftirler.
I.Dünya Savaşındaki işgalcilerin tamamından özür dilenmesini samimiyetin göstergesi saymaktadırlar.
1915’deki hain Ermenilerin ülkemizi işgal eden Ruslarla işbirliği yaparak, binlerce kadınımıza tecavüz etmesi, çocukların kafalarını kesmesi, yaşlı-hasta demeden ahırlara doldurup diri diri yakarak feryatların yeryüzü ve gökyüzünü sarması, içimizde beslenen o aydın, sanatçı, politikacı ve âlim etiketli ucubeleri ilgilendirmemekte, vatan için kendilerini feda eden kahramanlarımızın kanlarıyla suladıkları topraklarda; “1915′te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” cesareti, hadsizliği ve ihanetinde bulunabilmektedirler. Çok kısa bir gelecekte Çanakkale ve diğer cephelerde şehit düşen atalarımızı da katliam yapmakla suçlayacak, haçlı düşmanlarını öldürmelerinden “Büyük Felaket” addedip, olmayan vicdanlarıyla acılarını paylaşarak özür dileyeceklerdir. İşte o hainler, farklı inanç ve düşüncelerle bu topraklarda saygı ve itibar görebilmektedirler.
Başbakan Erdoğan’ın kaçak Ermenileri yurt dışı yapma fikrini aynen destekliyor, diğer kaçaklara gösterilen müeyyidenin Ermenilere uygulanmamasını haksızlığın ve adaletsizliğin ta kendisi olduğunu vurguluyorum. Ermeni yanlısı politikaların ne korkunç sonuçlar doğurduğu tarihsel gerçeklerle ortadayken; diğer komşu ülkelerden gelenler sınır dışı ediliyorlar da, neden Ermeniler korunuyor? Milli Mücadele yıllarında maddi ve manevi desteğini esirgemeyip bizlerle birlikte aynı duyguları paylaşan Pakistan, Afganistan ve Bangladeş gibi Müslüman kardeşlerimiz Türkiye’ye kaçak geldikleri gerekçesiyle sınır dışı ediliyorlar da, Türkiye’den nefret eden Ermeniler niye barındırılıyor, dul ve yetimlerimizin, işsizlikten kıvranan vatandaşlarımızın hakları peşkeş çekiliyor? Neden o kaçak Ermeniler, soykırım yalanını kabul eden ABD, İsviçre, Fransa, İsveç ve diğer ülkelere gönderilmiyorlar da, tıpkı I.Dünya Savaşındaki ihanetlerini tekrarlayabilmek için yeni bir fırsat tanınmasına izin veriliyor?
Ya kaçak Ermeniler sınır dışı edilecek ya da sınır kapıları sonuna kadar açılıp herkese aynı tolerans gösterilecek…
Başbakan Erdoğan’ın fevkalade makul, adil ve hukuki sınır dışı etme kararını eleştiren ve özür dilemesini isteyen o hain yaratıklar, mutlaka hak ettikleri karşılığı bulmalıdırlar.
Neden Ermeni canilerden özür dileyen, duygu ve acılarını paylaşanlar; soykırım yapmakla aşağıladığı kahramanların ülkesi Türkiye’de yaşayıp Ermenistan’a göç etmiyorlar? Kanla sulanmış bu aziz topraklarda dolaşmaları atalarımıza ihanet değil midir?
Gizli ve aleni Diaspora üyesi hainlerin ulumalarına dik durabilmeli; din, vatan ve milletini müdafaa edenlere karşı acımasız bir hasım oldukları hiçbir gerekçeyle bağışlanmamalıdır. Yaşadıkları vatan topraklarını canlarıyla koruyan atalarını soykırım yapmakla suçlayan ve canilerden özür dileyen bedhahların içimizde barınması ve amaçladıkları hedeflerine ulaşabilmek için Müslüman milletimize saldırmaları ve fitneleriyle birbirlerine kıydırmaya çalışmaları, şüphesiz haçlı misyonlarının kaçınılmaz bir gereğidir. Eğer şeytanın hümanist tuzağına düşmezsek, mutlaka Ermeni atalarının yanında soluklanacakları muhakkaktır.
Hainin düşmandan çok daha tehlikeli ve yıkıcı olduğu gerçeği dünya yaratıldığından itibaren kanıtlanmış; devletler, toplumlar ve düzenlerin sabun köpüğü misali yok olmalarına sebebin özellikle dış güçlerin gösterilmesi, maskeli münafıkların galebe çalmalarına zemin hazırlamıştır. Oysa devlet yıkılışının ve millet bölünmesinin ardındaki hainler yüceltilip önder yapılmasaydı; aleyhimizde hiçbir tertip hazırlanamayacak, işgale uğramayacak, zayıf düşmeyecek, yıkıcı bir ihanetle karşılaşmayacak, aleyhimize hiçbir karar alınmayacak, haklı olduğumuz duruşumuzda haksız ilan edilmeyecek, barbarların oyuncağı olmayacak ve hümanizm adına canavarlardan özür dilenerek şerefli geçmişimiz mahkûm edilmeyecekti.
“Münafık, kâfirden yetmiş kez daha tehlikelidir.” Hz. Muhammed (SAV)
Bu listedeki ve benzer düşüncedeki hainleri asla unutmamanızı, geçmişteki acıları yaşamamak için kimliklerinin yanılgısına düşmemenizi öğütlüyorum.
http://www.ozurdiliyoruz.com/
31 Mart 2009 Salı
Bülent Arınç sapıttı…
Küfür ile iman arasında gidip gelen politikacı Arınç, sözde bir siyasi parti olduğu gerekçesine sığınarak, Allah’ın yüce kelâmı ayeti engellemek suretiyle inkârını arttırdı ve sonunda gizlediği münafıklığını deşifre etti.
İslâm kimliğiyle şöhretleşen Arınç, 2002 genel seçimlerin de; “Başörtüsü meselesini çözmek namus borcumuz” diyerek, Müslümanları aldattı ve büsbütün anayasaca yasaklattırarak “namussuzluğunu” deklare etti. TBMM Başkanı olduğu sırada dahi eşinin başörtüsünü meşrulaştıramayarak protokolden dışlatmış, onurlu bir direniş gösteremeyerek hakir bir izzetsizlikle görevini sürdürebilmişti. Meclisteki DTP milletvekillerinin bile terörist APO’yu can havliyle savunabildikleri dikkate alındığında, Bülent Arınç’ın geçici bir makam ve saltanat uğruna nasıl inançlarına bir bedel biçtiği ve ihanet içinde olduğu anlaşılabilmektedir.
Bülent Arınç gibi devşirme döneklerin vekillikleri temel inanç ve ibadet özgürlüklerini, hak ve hürriyetleri engellemiş, tartışılması dahi mevzubahis olamayacak vahiysel bir “ibadet”, vatan topraklarında derin bir sorun olmaya devam edebilmiştir.
Ergenekon Terör Örgütünü kuran, üyesi olan, millete ve hükümete karşı darbe girişiminde bulunan generaller ile ilgili söylediği “doğru” açıklamlarından pişman olmuşçasına ve geri adım atarcasına ayet okumak isteyen bir partiliyi azarlamış, dolayısıyla Kemalistlere laik görünmeye çalışarak, dini reddedercesine kendini kamufle etmeye kalkışmıştır. Böylesine riyakar bir yaratığa ne Müslüman, ne de insan denemez... Hele vekillik, asla emanet edilemez. Çünkü o, bir haindir...
Seçim çalışmalarıyla ilgili Adana’da yaptığı bir toplantı da, yalanlarına karşılık söz alan bir vatandaş, gerekli cevabı ayetle vermeye kalkışınca, her zaman alışa getirdiği o küstah ve kaba davranışını tekrar sergilemiş; “Otur yerine. Otur yahu, otur! Sus kardeşim. Burası ayeti kerime, hadisi şerif okunacak yer değil. Burada siyaset konuşuyoruz. Biz siyasi bir partiyiz, dinci değil. Otur yerine. Partiler halkı kucaklar. Nerede ne konuşacağını bileceksin. CHP’liler türbanlılara rozet takar, adı açılım olur, sen ayet okursun, adı irtica olur. Aklını başına al. Burası Ak Parti. Burada kimsenin ağzına ekmek vermeye niyetimiz yok.”
Oysa, sözde inandığını iddia ettiği yüce Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V), Hz. Ömer, halifeler ve niceleri, siyaseti ayetlerle yapmışlar, dolayısıyla yönettikleri toplumları adaletle idare ederek, kıl kadar haksızlık yapmamışlardı. Halkı tok ve güven içinde olmadan ağızlarına bir lokma ekmek koymamış ve kendilerini emniyette hissetmeyerek, eleştiri ve hataları açıklayanları dost bellemek suretiyle sadece onların refahı ve güveni için uyku dahi uyumamışlardı. Ya siz?!?
Ayet ve hadislerin, ancak “WC”’lerde okunamayacağı ve çok büyük bir günah olduğu bilinen bir gerçekken; acaba siyasi partiler ya da AKP, bir “WC” midir? Yoksa kendisi, o “WC”nin bir bekçisi midir ki, ayet ve hadis okunmasını yasaklıyor? İşte bu münafıklığından ve imansızlığından hem Adana’yı, hem de Manisa’yı kaybetmedi mi? İşte neden “oy” kullanmadığım anlaşılıyor mu?
Aziz Nesin’in başına ödül koymamdan dolayı yargılandığım birçok mahkemeden biri olan Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde, röportaj yaptığım bir derginin yazı işleri müdürü ve muhabiri ile birlikte yargılanıyordum. Hakim’in neden sorusuna ayetle karşılık vermek istediğimde; tıpkı Bülent Arınç gibi hakim’de; “Burada ayet okuyamazsın” diye itiraz edince, “Ben, istediğim yerde ayet okurum, Allah’ın ayetini hiç kimse engelleyemez” cevabını vermiştim. Hakim, sert bir üslupla; ”Seni tutuklarım” deyince, “Allah izin vermeden beni tutuklayamazsın” dedim. Bunun üzerine gözlerini bana diken hakim, büyük bir hırçınlıkla, “Çık dışarı” dedi. Bende dışarı çıkarak, çekip gittim. O davadan ne ceza aldım, ne de bir daha mahkemeye çağrıldım. Bu kıssa, hatırlanacağı üzere; “Akıl mı, kader mi” adlı kitabımda yer almaktadır.
Eğer Allah’a samimi bir itikatla inanır, güvenir ve dayanırsan; yeryüzü ile yeryüzündekiler, gökyüzü ile gökyüzündekiler sana düşman bile olsa, bunların arasından Allah, bir çıkış yolu yaratır. Kimde Allah’a sığınmazsa, ayaklarının altından yeryüzünü yere batırırda, onu havada bırakıp, nefsinin eline terk eder. Tıpkı Bülent Arınç ve diğer pespaye politikacılar gibi!
“İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonrada inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.” Nisa. 137
İslâm kimliğiyle şöhretleşen Arınç, 2002 genel seçimlerin de; “Başörtüsü meselesini çözmek namus borcumuz” diyerek, Müslümanları aldattı ve büsbütün anayasaca yasaklattırarak “namussuzluğunu” deklare etti. TBMM Başkanı olduğu sırada dahi eşinin başörtüsünü meşrulaştıramayarak protokolden dışlatmış, onurlu bir direniş gösteremeyerek hakir bir izzetsizlikle görevini sürdürebilmişti. Meclisteki DTP milletvekillerinin bile terörist APO’yu can havliyle savunabildikleri dikkate alındığında, Bülent Arınç’ın geçici bir makam ve saltanat uğruna nasıl inançlarına bir bedel biçtiği ve ihanet içinde olduğu anlaşılabilmektedir.
Bülent Arınç gibi devşirme döneklerin vekillikleri temel inanç ve ibadet özgürlüklerini, hak ve hürriyetleri engellemiş, tartışılması dahi mevzubahis olamayacak vahiysel bir “ibadet”, vatan topraklarında derin bir sorun olmaya devam edebilmiştir.
Ergenekon Terör Örgütünü kuran, üyesi olan, millete ve hükümete karşı darbe girişiminde bulunan generaller ile ilgili söylediği “doğru” açıklamlarından pişman olmuşçasına ve geri adım atarcasına ayet okumak isteyen bir partiliyi azarlamış, dolayısıyla Kemalistlere laik görünmeye çalışarak, dini reddedercesine kendini kamufle etmeye kalkışmıştır. Böylesine riyakar bir yaratığa ne Müslüman, ne de insan denemez... Hele vekillik, asla emanet edilemez. Çünkü o, bir haindir...
Seçim çalışmalarıyla ilgili Adana’da yaptığı bir toplantı da, yalanlarına karşılık söz alan bir vatandaş, gerekli cevabı ayetle vermeye kalkışınca, her zaman alışa getirdiği o küstah ve kaba davranışını tekrar sergilemiş; “Otur yerine. Otur yahu, otur! Sus kardeşim. Burası ayeti kerime, hadisi şerif okunacak yer değil. Burada siyaset konuşuyoruz. Biz siyasi bir partiyiz, dinci değil. Otur yerine. Partiler halkı kucaklar. Nerede ne konuşacağını bileceksin. CHP’liler türbanlılara rozet takar, adı açılım olur, sen ayet okursun, adı irtica olur. Aklını başına al. Burası Ak Parti. Burada kimsenin ağzına ekmek vermeye niyetimiz yok.”
Oysa, sözde inandığını iddia ettiği yüce Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V), Hz. Ömer, halifeler ve niceleri, siyaseti ayetlerle yapmışlar, dolayısıyla yönettikleri toplumları adaletle idare ederek, kıl kadar haksızlık yapmamışlardı. Halkı tok ve güven içinde olmadan ağızlarına bir lokma ekmek koymamış ve kendilerini emniyette hissetmeyerek, eleştiri ve hataları açıklayanları dost bellemek suretiyle sadece onların refahı ve güveni için uyku dahi uyumamışlardı. Ya siz?!?
Ayet ve hadislerin, ancak “WC”’lerde okunamayacağı ve çok büyük bir günah olduğu bilinen bir gerçekken; acaba siyasi partiler ya da AKP, bir “WC” midir? Yoksa kendisi, o “WC”nin bir bekçisi midir ki, ayet ve hadis okunmasını yasaklıyor? İşte bu münafıklığından ve imansızlığından hem Adana’yı, hem de Manisa’yı kaybetmedi mi? İşte neden “oy” kullanmadığım anlaşılıyor mu?
Aziz Nesin’in başına ödül koymamdan dolayı yargılandığım birçok mahkemeden biri olan Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde, röportaj yaptığım bir derginin yazı işleri müdürü ve muhabiri ile birlikte yargılanıyordum. Hakim’in neden sorusuna ayetle karşılık vermek istediğimde; tıpkı Bülent Arınç gibi hakim’de; “Burada ayet okuyamazsın” diye itiraz edince, “Ben, istediğim yerde ayet okurum, Allah’ın ayetini hiç kimse engelleyemez” cevabını vermiştim. Hakim, sert bir üslupla; ”Seni tutuklarım” deyince, “Allah izin vermeden beni tutuklayamazsın” dedim. Bunun üzerine gözlerini bana diken hakim, büyük bir hırçınlıkla, “Çık dışarı” dedi. Bende dışarı çıkarak, çekip gittim. O davadan ne ceza aldım, ne de bir daha mahkemeye çağrıldım. Bu kıssa, hatırlanacağı üzere; “Akıl mı, kader mi” adlı kitabımda yer almaktadır.
Eğer Allah’a samimi bir itikatla inanır, güvenir ve dayanırsan; yeryüzü ile yeryüzündekiler, gökyüzü ile gökyüzündekiler sana düşman bile olsa, bunların arasından Allah, bir çıkış yolu yaratır. Kimde Allah’a sığınmazsa, ayaklarının altından yeryüzünü yere batırırda, onu havada bırakıp, nefsinin eline terk eder. Tıpkı Bülent Arınç ve diğer pespaye politikacılar gibi!
“İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonrada inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.” Nisa. 137
Etiketler:
ayet,
Bülent Arınç,
Mehmet Ali Şadoğlu,
münafık,
politikacı,
TBMM
25 Aralık 2008 Perşembe
İslâm kimlikli oportünistler
Ahzab Süresi 36. ayette; “Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur” emir gereği, İslam dinini kabullenmiş hiçbir Müslüman bir birey veya toplum; ekonomik, siyasi veya sosyal gerekçeleri ne olursa olsun vahyin dışına çıkamaz, kendince veya başka bir güççe ileri sürülen şartlar çerçevesinde savsaklanamaz, eğip bükülemez. Sözde iman ettikleri vahiy; dünya hayatı oyun, oyuncak ve aldatmadan ibarettir, iman etmeyenlerin malları ve güçleri sizi imrendirmesin, Biz, onlarla, ancak onların azabını çoğaltıyoruz, asıl kazanç ahiret yurdudur, buyurmasına rağmen; söz konusu İslamcı kimlikler onlarla yarışa girerek,“madde ve gösteriş bağımlısı” olabilmekte, dolayısıyla inandıklarını değil de çıkarlarını savunmaya başlayarak, onlardan daha azgın çıkabilmektedirler.
Kendilerini inandıkları evrensel gerçekleri deklare eden dinde olduğu gibi kabul ettikten sonra değişebilmeleri, en korkunç ikilemdir. Ruhu bedenden söküp atan materyalist kapitalizmin etkisinde kalan İslamcı şöhretlilerin inanılmaz dönüşümleri çok kötü örnek teşkil etmekte, iman ile küfür arasında kalarak bedbaht bir paradoksal hayatı münafıkça yaşamaktan kurtulamamaktadırlar.
Laik ve Kemalist ideolojinin egemen diktasını kırabilmek için kişisel serbestliği ve bireysel davranışların özgürlüğünü fütursuzca savunarak, liberalizmin sözcülüğünü yapmaktan çekinmeyen kimlikler, böylece dinin temel kabullerine de karşı çıkarak, egemen din (şeriat) ile egemen insan (laik)) anlayışı arasında sıkışarak, bunları bağdaştıramamanın çözümsüzlüğü içinde sakil bir yolu kendilerine düstur edinebilmektedirler.
Tartışılması dahi mevzubahis olamayan vahiyle alay edercesine öyle oynadılar ve uydurma rivayetlerle yıpratırlar ki; İslami bir kapitalizm, İslami bir liberalizm, İslami bir laisizm, İslami bir modernize yahut İslami bir demokrasim modeli oluşturmaya çalışarak, sözde çağdışı propagandasıyla dışlanan yüce dinlerine meşruiyet kazandırabilme maksadıyla büsbütün özünden kopardılar.
Siyasi İslam’ı ve Mutlak İrade’yi bertaraf edip siyasi laikliği ve demokrasiyi benimsemeleriyle siyasi iktidarın ekonomik veya siyasal herhangi bir gücün elinde toplanmasının önüne geçecek formüller ve yöntemler üretme arayışına girdiler, böylelikle daha da batılılaşarak ve geriye dönüşü imkansız tuzaksı bataklıklarda çırpınarak dibe çöktüler.
Ekonomik ve siyasi güç öncesi düşünce, davranış, ahlak ve cesaretleriyle, sonrasında ortaya çıkan köklü değişimleri, Müslüman kimliklerinde silinmez bir kapkara damga oluşturmuş, az bir bedel karşılığı inanç ve onurların nasıl satılabildiği kendilerince belgelenerek, münafıklıkla lanetlenmelerini haklı çıkarmıştır.
Gerek siyasi, gerek ekonomik, gerek hayır, gerekse tarikat kurumlarında çevirdikleri entrikalarla Bizanslıları geride bırakmış, Allah aşkıyla yanıp tutuşan saf ve mütedeyyin iman sahiplerini derinden aldatarak ve acımasızca sömürerek kapitalist hırslarına kurban edebilmişlerdir.
Laik rejimin baskılarla bezdirdiği sokaktaki Müslümanların inanç ve duygularını fırsat bilerek şeytani bir ustalıkla istismar eden elebaşı politikacılar, akademisyenler, ekonomistler ve şeyhler öyle örgütlendiler ki; rejimin memnun olacağı yumuşak bir geçişle vahyi reforma uğratarak; hem Allah’a, hem dine, hem de destek aldıkları Müslümanlara ihanet etmişlerdir.
Kurdukları siyasi partiler, sözde faizsiz finans kuruluşları (şimdi her biri banka statüsünde), yardımsal dernek ve tarikatsal cemaatler ile kurumsallaşarak sömürgelerini küreselleştirmişler, aynı düşünce ve duyguyla hareket edip birbirlerine destek çıkarak menfaatlerini paylaşmışlardır. Keza, vahiy ayaklar altına alınıp modern bir İslam dini oluşturulmasıyla Müslümanların iknası gerçekleşmiş, para ve refah hayat argümanıyla vahiysel İslam’ın silinip süpürülmesi başarılmış, dolayısıyla batının ve İsrail’in hedeflerine ulaşılarak, galebeleri sağlanmıştır.
Söz konusu bireysel ve kurumsal oportünistleri ismen deşifre edip gerçekleri kişiselleştirmeyi uygun bulmuyor, yalan fetva ve uydurma hadislerle onlara kapılan ve sorgusuz destekleyen sokaktaki Müslümanların dinlerini yitirmelerine üzülüyorum.
Siyasetten iflas edip, dünyada caydırıcı bir güce sahip olamayan korkakların, kendilerini güçlü ve malum toplumlarda saygın gösterebilmek için odaklandıkları hedef, ekonomidir. Müslüman kimlikli oportünistlerin örgütlendikleri tek merkez; iş dünyası olup, sadece bu temelde bir kardeşlikten, birliktelikten, kalkınmadan ve ilerlemeden bahsederler. Oysa hristiyan ve yahudi dünyasının hegemonyaları altında itilmelerine ve horlanmalarına hiç aldırış etmez, bilakis onların müstemlekeliklerini ve artıklarından yararlanmalarını şeref addederler. Yeter ki “para” gelsin.
Unutulmamalıdır ki; İslam’ın yüce peygamberi Hz.Muhammed (S.A.V), devleti yönetme sanatı olan siyaseti Kur’an hükümlerine kayıtsız-şartsız bağlı kalarak yapmış, ne hristiyanların, ne yahudilerin, ne ateistlerin, ne de barbar Romalı emperyalistlerin arzu ve isteklerine uymayarak, her din ve etnik insana eşit hak ve adaleti uygulamaktan asla vazgeçmemiştir. Dini anlatırken ve yayarken hiç kimseden para ve yardım istememiş, vahiy temelindeki düşünce ve fikirlerini paraya tahvil etmemiş, fırsatçılık gütmemiş, başkalarının yahut güçlülerin rızasını kazanabilmek amacıyla kesinlikle taviz vermemiş, vahyin emrettiği gerçeklerin dışına çıkmamış, inanç ve imanından zerre olsa sapmamıştır. Ne hristiyan ve yahudilere benzemiş, ne de meyletmiştir. Doğrudan sapmamanın bedelini güçlenerek ve tüm dünyaya hakim olarak elde etmiştir. Bir Peygamber ve bir Devlet Başkanı olmasına karşın; halkından en yoksul olanının standardında fukara bir yaşam sürmüş, barınacağı lüks bir evi, zengin yiyeceği olan bir sofrası, şatafatlı elbiseleri, birikmiş bir serveti ve mücevherleri asla olmamıştır. Önce halkının güven ve emniyetini düşünerek, kendini sarp ve sağlam kalelerin ardına saklamamış, etrafına etten duvar ördürerek dokunulmaz yapmamıştır. Çünkü O, dünya maddelerinin bir aldatmadan ibaret olduğu gerçeğiyle, sadece ebedi olan ahirete önem vermiştir.
Bir saniye sonrası meçhul olan ölümlü bir dünyada sahip olunan şöhretin, zenginliğin ve makamın ne önemi olabilir ki?
“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar?” Münafıkun. 4
Kendilerini inandıkları evrensel gerçekleri deklare eden dinde olduğu gibi kabul ettikten sonra değişebilmeleri, en korkunç ikilemdir. Ruhu bedenden söküp atan materyalist kapitalizmin etkisinde kalan İslamcı şöhretlilerin inanılmaz dönüşümleri çok kötü örnek teşkil etmekte, iman ile küfür arasında kalarak bedbaht bir paradoksal hayatı münafıkça yaşamaktan kurtulamamaktadırlar.
Laik ve Kemalist ideolojinin egemen diktasını kırabilmek için kişisel serbestliği ve bireysel davranışların özgürlüğünü fütursuzca savunarak, liberalizmin sözcülüğünü yapmaktan çekinmeyen kimlikler, böylece dinin temel kabullerine de karşı çıkarak, egemen din (şeriat) ile egemen insan (laik)) anlayışı arasında sıkışarak, bunları bağdaştıramamanın çözümsüzlüğü içinde sakil bir yolu kendilerine düstur edinebilmektedirler.
Tartışılması dahi mevzubahis olamayan vahiyle alay edercesine öyle oynadılar ve uydurma rivayetlerle yıpratırlar ki; İslami bir kapitalizm, İslami bir liberalizm, İslami bir laisizm, İslami bir modernize yahut İslami bir demokrasim modeli oluşturmaya çalışarak, sözde çağdışı propagandasıyla dışlanan yüce dinlerine meşruiyet kazandırabilme maksadıyla büsbütün özünden kopardılar.
Siyasi İslam’ı ve Mutlak İrade’yi bertaraf edip siyasi laikliği ve demokrasiyi benimsemeleriyle siyasi iktidarın ekonomik veya siyasal herhangi bir gücün elinde toplanmasının önüne geçecek formüller ve yöntemler üretme arayışına girdiler, böylelikle daha da batılılaşarak ve geriye dönüşü imkansız tuzaksı bataklıklarda çırpınarak dibe çöktüler.
Ekonomik ve siyasi güç öncesi düşünce, davranış, ahlak ve cesaretleriyle, sonrasında ortaya çıkan köklü değişimleri, Müslüman kimliklerinde silinmez bir kapkara damga oluşturmuş, az bir bedel karşılığı inanç ve onurların nasıl satılabildiği kendilerince belgelenerek, münafıklıkla lanetlenmelerini haklı çıkarmıştır.
Gerek siyasi, gerek ekonomik, gerek hayır, gerekse tarikat kurumlarında çevirdikleri entrikalarla Bizanslıları geride bırakmış, Allah aşkıyla yanıp tutuşan saf ve mütedeyyin iman sahiplerini derinden aldatarak ve acımasızca sömürerek kapitalist hırslarına kurban edebilmişlerdir.
Laik rejimin baskılarla bezdirdiği sokaktaki Müslümanların inanç ve duygularını fırsat bilerek şeytani bir ustalıkla istismar eden elebaşı politikacılar, akademisyenler, ekonomistler ve şeyhler öyle örgütlendiler ki; rejimin memnun olacağı yumuşak bir geçişle vahyi reforma uğratarak; hem Allah’a, hem dine, hem de destek aldıkları Müslümanlara ihanet etmişlerdir.
Kurdukları siyasi partiler, sözde faizsiz finans kuruluşları (şimdi her biri banka statüsünde), yardımsal dernek ve tarikatsal cemaatler ile kurumsallaşarak sömürgelerini küreselleştirmişler, aynı düşünce ve duyguyla hareket edip birbirlerine destek çıkarak menfaatlerini paylaşmışlardır. Keza, vahiy ayaklar altına alınıp modern bir İslam dini oluşturulmasıyla Müslümanların iknası gerçekleşmiş, para ve refah hayat argümanıyla vahiysel İslam’ın silinip süpürülmesi başarılmış, dolayısıyla batının ve İsrail’in hedeflerine ulaşılarak, galebeleri sağlanmıştır.
Söz konusu bireysel ve kurumsal oportünistleri ismen deşifre edip gerçekleri kişiselleştirmeyi uygun bulmuyor, yalan fetva ve uydurma hadislerle onlara kapılan ve sorgusuz destekleyen sokaktaki Müslümanların dinlerini yitirmelerine üzülüyorum.
Siyasetten iflas edip, dünyada caydırıcı bir güce sahip olamayan korkakların, kendilerini güçlü ve malum toplumlarda saygın gösterebilmek için odaklandıkları hedef, ekonomidir. Müslüman kimlikli oportünistlerin örgütlendikleri tek merkez; iş dünyası olup, sadece bu temelde bir kardeşlikten, birliktelikten, kalkınmadan ve ilerlemeden bahsederler. Oysa hristiyan ve yahudi dünyasının hegemonyaları altında itilmelerine ve horlanmalarına hiç aldırış etmez, bilakis onların müstemlekeliklerini ve artıklarından yararlanmalarını şeref addederler. Yeter ki “para” gelsin.
Unutulmamalıdır ki; İslam’ın yüce peygamberi Hz.Muhammed (S.A.V), devleti yönetme sanatı olan siyaseti Kur’an hükümlerine kayıtsız-şartsız bağlı kalarak yapmış, ne hristiyanların, ne yahudilerin, ne ateistlerin, ne de barbar Romalı emperyalistlerin arzu ve isteklerine uymayarak, her din ve etnik insana eşit hak ve adaleti uygulamaktan asla vazgeçmemiştir. Dini anlatırken ve yayarken hiç kimseden para ve yardım istememiş, vahiy temelindeki düşünce ve fikirlerini paraya tahvil etmemiş, fırsatçılık gütmemiş, başkalarının yahut güçlülerin rızasını kazanabilmek amacıyla kesinlikle taviz vermemiş, vahyin emrettiği gerçeklerin dışına çıkmamış, inanç ve imanından zerre olsa sapmamıştır. Ne hristiyan ve yahudilere benzemiş, ne de meyletmiştir. Doğrudan sapmamanın bedelini güçlenerek ve tüm dünyaya hakim olarak elde etmiştir. Bir Peygamber ve bir Devlet Başkanı olmasına karşın; halkından en yoksul olanının standardında fukara bir yaşam sürmüş, barınacağı lüks bir evi, zengin yiyeceği olan bir sofrası, şatafatlı elbiseleri, birikmiş bir serveti ve mücevherleri asla olmamıştır. Önce halkının güven ve emniyetini düşünerek, kendini sarp ve sağlam kalelerin ardına saklamamış, etrafına etten duvar ördürerek dokunulmaz yapmamıştır. Çünkü O, dünya maddelerinin bir aldatmadan ibaret olduğu gerçeğiyle, sadece ebedi olan ahirete önem vermiştir.
Bir saniye sonrası meçhul olan ölümlü bir dünyada sahip olunan şöhretin, zenginliğin ve makamın ne önemi olabilir ki?
“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar?” Münafıkun. 4
Etiketler:
ayet,
demokrasi,
İslam dünyası,
kapitalizm,
laisizm,
liberalizm,
münafık,
para,
peygamber
4 Aralık 2008 Perşembe
Laiklerin kurtuluş umudu çarşaf
İrtica adına ülkeyi çatıştırma, bölme ve yok etme pahasına yıllardır savaş verdikleri dini simge ve obje tanımıyla türbanı ve İslami örtü başörtüsünü (çarşaf) akıl almaz gerekçelere sığınarak savuna duruma gelen oportünist politikacı ve gazeteci laiklerin beklenmeyen dönüşümleri, iktidar saltanatının bitmez tükenmez çıkarlarından yararlanabilmek içindir. Laisizm ve Kemalizm’i koruma emelli 1. derece tehlike saydıkları vahiy ve başörtüsü ile ilgili aşırı baskılarından akıl almaz sapma göstererek, ilkelerini ayaklar altına almaları kimi kökten laikleri rahatsız etse de, Müslümanları dışlayarak iktidara gelemeyeceklerini anlayan CHP ve yandaş medya, halkı etkileyerek ikna edebilmek cihetiyle anaları, anneanneleri ve babaannelerinin örtülü ve çarşaflı fotoğraflarını sandıklardan çıkarıp, gelenekten ve özgürlükten dem vurmak suretiyle kamuoyuna sergileyebilmeleri, erdemliği ve ilkeselliği doğrayan korkunç davranışlardır.
İktidarı fakir halka yardım yaptığı bahanesiyle eleştirenlerin, dini ve kadınları kullanarak asıl istismarı gerçekleştirdikleri kamuoyunun dikkatinden kaçmamaktadır. Bugüne kadar kadınları acımasızca sömürerek cinselliklerini pazarlayanların, şimdi de örtülerini kıymetlendirme tüccarlıkları, hiçte yabancı olmadıkları profesyonelliklerinin bir gereğidir.
İnsanı, insan yapan değerlerin böylesine biçilmesi ahlâkı ve dürüstlüğü bertaraf etmiş, çıkar ve iktidar için her düşünce ve davranış mubah sayılarak, ne acıdır ki meşrulaştırılabilmiştir. İslamcı kimliğiyle şöhretleşen Ak Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan’ın liberalliğe ve laikliğe geçişteki müthiş dönüşünü örnek alan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı pek kınamıyor, eğer samimi ise yanlıştan doğruya geçmesinden dolayı bilakis kutlamakta pek sakınca görmüyorum.
“Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda; politikacılar, tıpkı hırsızlar gibidir; hırsız, para ve eşya çalar, politikacılarda inançları, umutları ve erdemliği çalarlar, diyerek; politikacılığın inancı, imanı ve fazileti bitiren ne bedbaht bir mürailik ve münafıklık olduğunu vurgulamıştım. Siyasetle yakından uzaktan ilgisi olmayan politikacıların sahip olmadıkları duygu, düşünce, erdem, değer veya özelliklerini, sanki sahipmiş gibi davranmaları veya sahip olduğunu iddia etmeleri, toplumların tamamını etkilemekte, dolayısıyla çok kötü bir eylemle insanlığı zehirlemektedirler. Tüm dinlerde ve ahlâki öğretilerde şiddetle kınanan ikiyüzlülük, politikacıların öğretisi ve teşvikiyle atomdan da tehlikeli bir silah olmayı sürdürmektedir. Şeytanı, lanetleyerek şeytan yapan bencilliğin tüm zararlı ve kötü nefsaniyeti karabasan misali korku ve güvensizlik salmakta, maskeli yüzleri tanıyamamanın verdiği ürkeklikle karanlıkta yaşanmaktadır.
Siyaseti egemen kılmanın tek inşasal yolu, politikacıları gömmekle mümkün olabileceği kaçınılmaz bir temel olup, düşünce, söz ve tavırlarındaki farklılıklar ve değişimlerden asla etkilenmeyerek pirim yapmalarına, dolayısıyla aldatmalarına fırsat tanınmamalıdır.
Seçtikleriniz sizleri değil, kendilerini, yakınlarını ve üzerlerine yatırım yapan yandaşlarını kollayıp besleyeceklerinden, ellerinizle kendinizi, çocuklarınızı ve toplumunuzu karartmayınız. Benlikleri kudurmuş politikacılara sunulabilecek her destek; kişisel, ailesel ve toplumsal ahlakı daha da çökertecek, artık içinde yaşayamayacağınız bir dünyayı imar etmenin bedhahlığıyla kahrolacaksınız ve kahrolmaktasınız da. Önce dürüstlük ve erdemlik….
Her ne düşünce ve ideolojideki parti gelirse gelsin, kişisel çıkarlar yegane sebep olduğundan lehinize bir çalışma ve mücadele olasılığı ütopiktir, dolayısıyla iktidar ve karar organı seçtikleriniz değil, sadece ve sadece Genel Kurmay ve Anayasa Mahkemesidir.
Hâlâ kendinizi kandırmaya devam edecek misiniz?…
İktidarı fakir halka yardım yaptığı bahanesiyle eleştirenlerin, dini ve kadınları kullanarak asıl istismarı gerçekleştirdikleri kamuoyunun dikkatinden kaçmamaktadır. Bugüne kadar kadınları acımasızca sömürerek cinselliklerini pazarlayanların, şimdi de örtülerini kıymetlendirme tüccarlıkları, hiçte yabancı olmadıkları profesyonelliklerinin bir gereğidir.
İnsanı, insan yapan değerlerin böylesine biçilmesi ahlâkı ve dürüstlüğü bertaraf etmiş, çıkar ve iktidar için her düşünce ve davranış mubah sayılarak, ne acıdır ki meşrulaştırılabilmiştir. İslamcı kimliğiyle şöhretleşen Ak Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan’ın liberalliğe ve laikliğe geçişteki müthiş dönüşünü örnek alan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı pek kınamıyor, eğer samimi ise yanlıştan doğruya geçmesinden dolayı bilakis kutlamakta pek sakınca görmüyorum.
“Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda; politikacılar, tıpkı hırsızlar gibidir; hırsız, para ve eşya çalar, politikacılarda inançları, umutları ve erdemliği çalarlar, diyerek; politikacılığın inancı, imanı ve fazileti bitiren ne bedbaht bir mürailik ve münafıklık olduğunu vurgulamıştım. Siyasetle yakından uzaktan ilgisi olmayan politikacıların sahip olmadıkları duygu, düşünce, erdem, değer veya özelliklerini, sanki sahipmiş gibi davranmaları veya sahip olduğunu iddia etmeleri, toplumların tamamını etkilemekte, dolayısıyla çok kötü bir eylemle insanlığı zehirlemektedirler. Tüm dinlerde ve ahlâki öğretilerde şiddetle kınanan ikiyüzlülük, politikacıların öğretisi ve teşvikiyle atomdan da tehlikeli bir silah olmayı sürdürmektedir. Şeytanı, lanetleyerek şeytan yapan bencilliğin tüm zararlı ve kötü nefsaniyeti karabasan misali korku ve güvensizlik salmakta, maskeli yüzleri tanıyamamanın verdiği ürkeklikle karanlıkta yaşanmaktadır.
Siyaseti egemen kılmanın tek inşasal yolu, politikacıları gömmekle mümkün olabileceği kaçınılmaz bir temel olup, düşünce, söz ve tavırlarındaki farklılıklar ve değişimlerden asla etkilenmeyerek pirim yapmalarına, dolayısıyla aldatmalarına fırsat tanınmamalıdır.
Seçtikleriniz sizleri değil, kendilerini, yakınlarını ve üzerlerine yatırım yapan yandaşlarını kollayıp besleyeceklerinden, ellerinizle kendinizi, çocuklarınızı ve toplumunuzu karartmayınız. Benlikleri kudurmuş politikacılara sunulabilecek her destek; kişisel, ailesel ve toplumsal ahlakı daha da çökertecek, artık içinde yaşayamayacağınız bir dünyayı imar etmenin bedhahlığıyla kahrolacaksınız ve kahrolmaktasınız da. Önce dürüstlük ve erdemlik….
Her ne düşünce ve ideolojideki parti gelirse gelsin, kişisel çıkarlar yegane sebep olduğundan lehinize bir çalışma ve mücadele olasılığı ütopiktir, dolayısıyla iktidar ve karar organı seçtikleriniz değil, sadece ve sadece Genel Kurmay ve Anayasa Mahkemesidir.
Hâlâ kendinizi kandırmaya devam edecek misiniz?…
Etiketler:
AKP,
chp,
çarşaf,
ikiyüzlülük,
laiklik,
münafık,
neden oy kullanmıyorum
25 Kasım 2008 Salı
Suratlarına inen şamarı anlayabilecekler mi?
Papa 16. Benedict’in, “ Dinler arası diyalog gerçek anlamda mümkün değil” açıklaması, hak ve tek din İslam’ı, iğrenç ekonomik ve siyasi çıkarları uğruna peşkeş çekmeye çalışan Başbakan R.Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen’e indirilmiş okkalı bir tokattır. Papa, açıklamasına devam ederek,”Dinler arası diyalogun, ancak kişinin kendi inancını parantez içine almasıyla gerçekleşebilir” savunması, vahyi, dünya menfaatleri hırsına az bir bedel karşılığı satarak “hain” damgası yiyen münafıklar, düşmanlarca her ne kadar ödüllendirilip desteklenseler ve alkışlansalar da, mutlaka dünyada da hor ve hakir bırakılacakları gün pek uzak değildir.
İslam gibi yüce ve hak dine sahip olmanın onur ve şerefini yaşamaktan ise, yegane güç gördükleri Batı medeniyeti karşısında kendilerini kemiren aşağılık kompleksine kapılanlar, ancak onların hegemonyası altında korunabileceklerini, kurtulabileceklerini ve kalkınabileceklerini zannederek, vahyi, ayaklar altına almakta hiçbir beis görmemektedirler. Gerçek anlamda iman edemeyenlerin ortaya koyduğu böylesi sapkın düşünce ve davranışlar, şüphe yok ki kör, sağır ve mühürlü olmalarının bir sonucudur.
Böylece dinler arası diyalog ve uzlaşmanın nasıl bir ütopya olduğu Papa’ca deklare edilmesi bir yana, Kur’an’da da böyle bir işbirliğin kesinlikle olamayacağı defalarca vurgulanmakta ve iman sahipleri uyarılmaktadır. Batının, dolayısıyla Vatikan’ın güçlü sandıkları örümcek evine sığınarak izzet arama gayretleri boşa çıkmış olsa da, sakın ha, akıllanacaklarını sanmayın. İmanlarına kadar haçlı Batı’ya bağlı böylesi bir gudubet sürüsünden ihlâslı bir dönüş beklenmemelidir.
Dualite gereği iyi ile kötü, doğru ile yanlış, yaşam ile ölüm, savaş ile barış nasıl kaderin değiştirilemez bir hükmü ise; dinler, inançlar ve tanrılar da, aynı fıtratın kaçınılmaz bir gereğidir. Kâinat yaratıldığından itibaren zorlu bu mücadele devam etmekte ve kıyamete kadar da hiç durmayacaktır. Bu gerçek her ne kadar kabullenilmek istenmese de elden hiçbir şey gelmemekte, Yaratıcının kurduğu düzene hiçbir yaratık müdahale edememekte, düşünce ve dilekler doğrultusunda bir yönlendirme başarılamamaktadır.
Bencil yaratıkların benliklerini yücelterek nefsi çıkarları uğruna mücadele ettikleri materyalist çıkarlarına güç kazandırabilmek için vahyi ve putperest dinleri uzlaştırma girişimleri; doğruyu, hakkı ve adaleti lağvetmekte, dolayısıyla yalan, aldatıcılık, istismar ve sömürgeler sınır tanımamaktadır.
Dinler arası diyalog, orijinal olan vahyi tamamen bozup, tıpkı İncil ve Tevrat gibi putperest bir hale getirme amacı taşımasıdır. Söz konusu bu ihanet diyalogunun dinsel bayraktarı Fethullah Gülen’, şakirdi Prof.Dr.Suat Yıldırım’a hazırlattığı Kur’an mealine İncil ve Tevrat’tan alıntılar yaparak bir bütünlük içinde Müslümanların dikkatine sunması, Allah nezdinde kabulü tek din ve kitap olan İslam’ı ve Kur’an’ı Kerim’i nasıl dönüştürmeye çalıştıklarını gözler önüne sermiştir.
Kur’an’ı, Allah tarafından lanetlenen insan kaynaklı putperest kitaplarla aynı seviyede değerlendirerek, onlara mükâfat olarak sunan münafıklar, indiği dönemlerde vahiy niteliği taşıyıp sonradan lağvedilen İncil ve Tevrat’ın kökten tahrif edilmelerine bakmaksızın, Batılılarla sağlamak istedikleri siyasi ve dini entegrasyon hatırına vahyi katletmektedirler. Yüce Allah, Al-i İmran 19. ayette; "Allah nezdinde hak din İslâm’dır" ve Al-i İmran 85. ayette ise; "Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahırette ziyan edenlerden olacaktır." diye buyurmaktadır.
Bu durumda; Allah’ın reddettiği Hıristiyanlık ve Yahudiliği nasıl oluyor da ‘hak dinler’ statüsünde belleyerek İslâm’a denk tutabiliyorlar? Onlar, tıpkı Budistlik, Hinduluk, Zerdüştlük, Bahailik, Taoculuk, Kadiyanilik, Nusayrilik, Yezidilik ve Realienilik gibi putperest dinlerdir. Zaten İslâm’ı, Hz. Muhammed’i ve Kur’an’ı, Allah’ın dini, peygamberi ve kitabı olarak kabul etmeyip reddeden, Hıristiyan ve Yahudiler değil mi? Onlar böyle bir arayışın içinde olmak istemezlerken; neden Müslüman kimlikli önderler, böyle bir arayışın ve bütünleşmenin ısrarındadırlar? Allah, yüce kitabı Kur’an’da, iftira atmalarından ve itaatsizliklerinden dolayı Hıristiyan ve
Yahudileri birer pislik ve kâfir olarak deşifre ettiğine göre; nasıl oluyor da dinler bahçesinden, diyalogdan ve kardeşlik çatısından bahsedebiliyorlar? Unutmasınlar ki izzet, güç ve şeref, Hıristiyanofaşist ABD veya AB de değil, sadece Allah yanındadır.
Yaratıklar içinde en muazzam ilme sahip şeytanın, öncesinde cennette yaşayıp, bilinmeyen ‘bir bilgi’ ye göre lanetlenerek ebedi cehenneme atılması misali, Fethullah Gülen ve benzerlerinin de, öncesinde takva bir Müslüman olup, sonradan saptırılarak yolda çıkmış olabilmelerini asla göz ardı etmemek gerekir.
Fethullah Gülen’in şakirdi ve sözcüsü Prof.Dr.Suat Yıldırım’ın Aksiyon dergisindeki şu sözleri, aslında tüm gerçeği gözler önüne sermektedir. "Müslüman ümmetler ve Hıristiyan ümmetler, isa’nın şahsiyeti etrafında birleşerek hem kendilerini hem de insanlığı kurtarmalıdır."
“Ruhunu kaybeden, dünyayı kazansa ne çıkar.” VICTOR HUGO
İslam gibi yüce ve hak dine sahip olmanın onur ve şerefini yaşamaktan ise, yegane güç gördükleri Batı medeniyeti karşısında kendilerini kemiren aşağılık kompleksine kapılanlar, ancak onların hegemonyası altında korunabileceklerini, kurtulabileceklerini ve kalkınabileceklerini zannederek, vahyi, ayaklar altına almakta hiçbir beis görmemektedirler. Gerçek anlamda iman edemeyenlerin ortaya koyduğu böylesi sapkın düşünce ve davranışlar, şüphe yok ki kör, sağır ve mühürlü olmalarının bir sonucudur.
Böylece dinler arası diyalog ve uzlaşmanın nasıl bir ütopya olduğu Papa’ca deklare edilmesi bir yana, Kur’an’da da böyle bir işbirliğin kesinlikle olamayacağı defalarca vurgulanmakta ve iman sahipleri uyarılmaktadır. Batının, dolayısıyla Vatikan’ın güçlü sandıkları örümcek evine sığınarak izzet arama gayretleri boşa çıkmış olsa da, sakın ha, akıllanacaklarını sanmayın. İmanlarına kadar haçlı Batı’ya bağlı böylesi bir gudubet sürüsünden ihlâslı bir dönüş beklenmemelidir.
Dualite gereği iyi ile kötü, doğru ile yanlış, yaşam ile ölüm, savaş ile barış nasıl kaderin değiştirilemez bir hükmü ise; dinler, inançlar ve tanrılar da, aynı fıtratın kaçınılmaz bir gereğidir. Kâinat yaratıldığından itibaren zorlu bu mücadele devam etmekte ve kıyamete kadar da hiç durmayacaktır. Bu gerçek her ne kadar kabullenilmek istenmese de elden hiçbir şey gelmemekte, Yaratıcının kurduğu düzene hiçbir yaratık müdahale edememekte, düşünce ve dilekler doğrultusunda bir yönlendirme başarılamamaktadır.
Bencil yaratıkların benliklerini yücelterek nefsi çıkarları uğruna mücadele ettikleri materyalist çıkarlarına güç kazandırabilmek için vahyi ve putperest dinleri uzlaştırma girişimleri; doğruyu, hakkı ve adaleti lağvetmekte, dolayısıyla yalan, aldatıcılık, istismar ve sömürgeler sınır tanımamaktadır.
Dinler arası diyalog, orijinal olan vahyi tamamen bozup, tıpkı İncil ve Tevrat gibi putperest bir hale getirme amacı taşımasıdır. Söz konusu bu ihanet diyalogunun dinsel bayraktarı Fethullah Gülen’, şakirdi Prof.Dr.Suat Yıldırım’a hazırlattığı Kur’an mealine İncil ve Tevrat’tan alıntılar yaparak bir bütünlük içinde Müslümanların dikkatine sunması, Allah nezdinde kabulü tek din ve kitap olan İslam’ı ve Kur’an’ı Kerim’i nasıl dönüştürmeye çalıştıklarını gözler önüne sermiştir.
Kur’an’ı, Allah tarafından lanetlenen insan kaynaklı putperest kitaplarla aynı seviyede değerlendirerek, onlara mükâfat olarak sunan münafıklar, indiği dönemlerde vahiy niteliği taşıyıp sonradan lağvedilen İncil ve Tevrat’ın kökten tahrif edilmelerine bakmaksızın, Batılılarla sağlamak istedikleri siyasi ve dini entegrasyon hatırına vahyi katletmektedirler. Yüce Allah, Al-i İmran 19. ayette; "Allah nezdinde hak din İslâm’dır" ve Al-i İmran 85. ayette ise; "Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahırette ziyan edenlerden olacaktır." diye buyurmaktadır.
Bu durumda; Allah’ın reddettiği Hıristiyanlık ve Yahudiliği nasıl oluyor da ‘hak dinler’ statüsünde belleyerek İslâm’a denk tutabiliyorlar? Onlar, tıpkı Budistlik, Hinduluk, Zerdüştlük, Bahailik, Taoculuk, Kadiyanilik, Nusayrilik, Yezidilik ve Realienilik gibi putperest dinlerdir. Zaten İslâm’ı, Hz. Muhammed’i ve Kur’an’ı, Allah’ın dini, peygamberi ve kitabı olarak kabul etmeyip reddeden, Hıristiyan ve Yahudiler değil mi? Onlar böyle bir arayışın içinde olmak istemezlerken; neden Müslüman kimlikli önderler, böyle bir arayışın ve bütünleşmenin ısrarındadırlar? Allah, yüce kitabı Kur’an’da, iftira atmalarından ve itaatsizliklerinden dolayı Hıristiyan ve
Yahudileri birer pislik ve kâfir olarak deşifre ettiğine göre; nasıl oluyor da dinler bahçesinden, diyalogdan ve kardeşlik çatısından bahsedebiliyorlar? Unutmasınlar ki izzet, güç ve şeref, Hıristiyanofaşist ABD veya AB de değil, sadece Allah yanındadır.
Yaratıklar içinde en muazzam ilme sahip şeytanın, öncesinde cennette yaşayıp, bilinmeyen ‘bir bilgi’ ye göre lanetlenerek ebedi cehenneme atılması misali, Fethullah Gülen ve benzerlerinin de, öncesinde takva bir Müslüman olup, sonradan saptırılarak yolda çıkmış olabilmelerini asla göz ardı etmemek gerekir.
Fethullah Gülen’in şakirdi ve sözcüsü Prof.Dr.Suat Yıldırım’ın Aksiyon dergisindeki şu sözleri, aslında tüm gerçeği gözler önüne sermektedir. "Müslüman ümmetler ve Hıristiyan ümmetler, isa’nın şahsiyeti etrafında birleşerek hem kendilerini hem de insanlığı kurtarmalıdır."
“Ruhunu kaybeden, dünyayı kazansa ne çıkar.” VICTOR HUGO
Etiketler:
Başbakan,
dinlerarası diyalog,
Fethullah Gülen,
münafık,
Papa,
R.Tayyip Erdoğan,
Suat Yıldırım
31 Ekim 2008 Cuma
Rezil münafık
Devletin “iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden” rasyonalist ve pozitivist resmi laik politikası, ahlakı değerleri öylesine biçmiş ve doğramış ki, dinlisi dinsizi, cahili eğitimlisi, yazarı sanatçısı, gazetecisi akademisyeni, sokaktaki rütbelisi; suçluları ve sapık yığınları oluşturabilmişlerdir. Her benliğin kendine göre bir doğrusu ve yanlışının olduğu ucube anlayışlara cinsellik ve şehvetin de katkı yapması, toplumdaki korku ve tedirginliği derinlemesine arttırmış, artık hiç kimseye güvenilemeyeceği gerçeği kaçınılmaz bir sonuç olmuştur. Kişilerin, sapıklıklarını bir suç değil de bir hakmış gibi gösterme ve referanslarını ya dini, ya siyasi, ya da mantıki çerçevede değerlendirme çabaları, tehlikeyi büsbütün korkunçlaştırmaktadır. Bütün bu ahlaki körelmeye ve fevkalade berbat gidişe devlet, suçlulara hiçbir müsamaha göstermeksizin en ağır şekilde cezalandırarak dur demesi gerekirken, gerek yasa, gerek yargı, gerekse bilim kuruluşlarınca mükafatlandırmakta, böylece, sapıklığı ve sübyancılığı teşvik edici bir görünüm sergileyebilmektedir.
Ahlakın olmadığı bir toplumda kanunların hiçbir şey yapamayacağı hakikati temel düstur olmaktan çıkarılmış, para her kapıyı açar, mutluluğu ve güveni sağlar mantığı “Manukyan Ekonomisi” güdülmesine neden olmuş, dolayısıyla materyalist kitleler doğdurulabilinmiştir. Gündemde olan ve sözde hayretler içinde izlediğimiz 80’lik Hüseyin Üzmez ve ödüllü opera sanatçısı genç, İslam-laiklik-batıcılık anlayışların harmanlaştırılmasıyla ortaya çıkarılan çirkin ve dayanaksız eğitimlerin ürünleridirler.
Çağın utanmazı Hüseyin Üzmez’in tövbe edip af dileyeceğine, televizyonları dolaşıp halkın karşısına çıkarak inkarı seçmekle kalmayıp, Peygamberimiz Hz.Muhammed’i iftiralarla referans göstererek sübyancılığına meşruiyet kazandırmak istemesi ile, opera sanatçısı tenorun ırzına geçtiği kızları “onlar nasıl olsa bir gün kadın olacak” sözleri, toplumumuzun içinde bulunduğu dehşeti kanıtlamaya yetmektedir. İnsanların huzur ve güveni için cezanın mecburî bir yaptırım olacağını emreden Yaratıcı, insan fıtratını kendisi yaratması sebebiyle başkalarına caydırıcı tek güvence belirlemiş ve bu temel esasta; “kendiniz, ana, babanız ve akrabalarınız aleyhine de olsa adaletle şahitlik etmekten kaçınılmamasını” buyurmuştur. Bu sebeple, Yaratıcılarından değil de yaratıklardan çekinerek yaptıkları ahlaksızlıktan ve vicdansızlıktan zerre miktarı olsa sıkılmayan mahlûklar, şüphesiz şeytandan farksızdırlar.
İnsanlıklarını yitirmiş bu sefillere, şeytan misali saptırılmış olmalarından ötürü aslında söylenecek fazla bir söz yoktur. Çünkü onlar iflah olmaları imkansız “hayvandan da aşağı” yaratıklardır. Eğer aksi olaydı; kendilerini yalan, hile, rüşvet, şantaj ve tehditlerle aklayabilme yerine pişmanlık duyduklarını itiraf ederek, günahlarından arınabilme yolunu seçer, bir köşeye (itikâfa) çekilerek Yaratıcılarına yakarır ve cezalandırılacak olmalarını asla elem yapmazlardı.
Üzmez’i yargılayan mahkeme heyetinin, o zavallı kız çocuğunun gözyaşlarına, inlemelerine ve deşifre edilerek mundar hale getirilmesine duyarsız kalarak Üzmez’i tahliye edebilmelerini asla kabul edemiyor ve vicdanlarını sorgulamaktan kendimi alıkoyamıyorum. Mahkemeye sunulan raporlar her ne olursa olsun, yaşanan gerçekler ve toplumsal ahlak, göz ardı edilebilecek bir cömertlikte olmamalıydı. Annesi tutuklu olan kız çocuğuna, gerek annesi, gerekse babası tarafından yapılan baskılar geri adım atmasına neden olmuş, dolayısıyla adalet kandırılarak çiğnenebilinmiştir.
Dün akşam Fatih Altaylı adlı programcının bir TV kanalında sübyancı Hüseyin Üzmez’i aklama çabaları, sanırım milletimizin dikkatinden kaçmamıştır. Hüseyin Üzmez’in kendinden emin avukatını izledikçe, hemen “Şeytanın Avukatı” adlı sinema filmini hatırladım. Fatih Altaylı’nın kol manşetlerindeki pornografik çırılçıplak kadın figürleri, kamuoyuna karşı Hüseyin Üzmez’i neden aklamak istediğini açıkça ortaya koymuştur. Bir de eşinin kol düğmelerini hediye ettiği beyanı ise, ayrı bir fecaattir.
Sübyancı moruk Hüseyin Üzmez’in taraftarlarına sesleniyorum! Üzmez, Müslüman değil, bir münafıktır. Dolayısıyla hiçbir Müslüman, Üzmez’in toplumumuzu katleden sapık düşünce ve davranışlarından ötürü dert edinmemeli, kendini aklayabilme ve taraf toplayabilme adına laik medya için geliştirdiği “oyun ve komplo” kurgusuna kanmamalıdır. Geçmişte o kanallarda programa şeref konuğuı olarak davet edilen ve şaklabanlıklar yapanın kendisi olduğu da unutulmamalıdır. İnsan, yaratık olmasından dolayı hata ve yanlış yapabilir. Hata ve yanlıştan münezzeh sadece ve sadece Yaratıcı Allah’tır. Erdemli ve mümin bir insan; dünyaya değil, ahırete iman etmesinden hata ve yanlışını asla inkara kalkışmaz ve inanmış Allah’ına yönelerek af diler, tövbe eder. Unutulmamalıdır ki, şeytan cennette yaşarken benlik yapmış ve lanetlenerek ebedi cehenneme gark edilmişti. Ne var ki şeytan, Üzmez gibi suçunu inkara gitmemiş ve Yaratıcısının kendisine biçtiği cezayı kabullenmişti. Şimdi şu soruyu kendinize sorun: Lanetlenmeden önce cennette yaşayan ve yaratıkların içinde en muazzam ilimle kuşatılan bir cin, yanlış yapabiliyor ise; sözde insan olan bir Üzmez, neden yanlışlık yapmış olmasın?!? Üzmez'i hata ve yanlıştan münezzeh görmek, büyük bir şirk ve Allah’a eş koşmaktır.
Bilinmelidir ki kötülüklerin elçisi şeytan, kıyamete kadar görevdedir. Henüz kamuoyuna mal olmayıp deşifre edilmemiş milyonlarca çarpık ve sapık ilişkilerin yaşanmakta olduğunu bir düşünün... İnanın filimlerdekinin çok daha beteri....
Ahlakın olmadığı bir toplumda kanunların hiçbir şey yapamayacağı hakikati temel düstur olmaktan çıkarılmış, para her kapıyı açar, mutluluğu ve güveni sağlar mantığı “Manukyan Ekonomisi” güdülmesine neden olmuş, dolayısıyla materyalist kitleler doğdurulabilinmiştir. Gündemde olan ve sözde hayretler içinde izlediğimiz 80’lik Hüseyin Üzmez ve ödüllü opera sanatçısı genç, İslam-laiklik-batıcılık anlayışların harmanlaştırılmasıyla ortaya çıkarılan çirkin ve dayanaksız eğitimlerin ürünleridirler.
Çağın utanmazı Hüseyin Üzmez’in tövbe edip af dileyeceğine, televizyonları dolaşıp halkın karşısına çıkarak inkarı seçmekle kalmayıp, Peygamberimiz Hz.Muhammed’i iftiralarla referans göstererek sübyancılığına meşruiyet kazandırmak istemesi ile, opera sanatçısı tenorun ırzına geçtiği kızları “onlar nasıl olsa bir gün kadın olacak” sözleri, toplumumuzun içinde bulunduğu dehşeti kanıtlamaya yetmektedir. İnsanların huzur ve güveni için cezanın mecburî bir yaptırım olacağını emreden Yaratıcı, insan fıtratını kendisi yaratması sebebiyle başkalarına caydırıcı tek güvence belirlemiş ve bu temel esasta; “kendiniz, ana, babanız ve akrabalarınız aleyhine de olsa adaletle şahitlik etmekten kaçınılmamasını” buyurmuştur. Bu sebeple, Yaratıcılarından değil de yaratıklardan çekinerek yaptıkları ahlaksızlıktan ve vicdansızlıktan zerre miktarı olsa sıkılmayan mahlûklar, şüphesiz şeytandan farksızdırlar.
İnsanlıklarını yitirmiş bu sefillere, şeytan misali saptırılmış olmalarından ötürü aslında söylenecek fazla bir söz yoktur. Çünkü onlar iflah olmaları imkansız “hayvandan da aşağı” yaratıklardır. Eğer aksi olaydı; kendilerini yalan, hile, rüşvet, şantaj ve tehditlerle aklayabilme yerine pişmanlık duyduklarını itiraf ederek, günahlarından arınabilme yolunu seçer, bir köşeye (itikâfa) çekilerek Yaratıcılarına yakarır ve cezalandırılacak olmalarını asla elem yapmazlardı.
Üzmez’i yargılayan mahkeme heyetinin, o zavallı kız çocuğunun gözyaşlarına, inlemelerine ve deşifre edilerek mundar hale getirilmesine duyarsız kalarak Üzmez’i tahliye edebilmelerini asla kabul edemiyor ve vicdanlarını sorgulamaktan kendimi alıkoyamıyorum. Mahkemeye sunulan raporlar her ne olursa olsun, yaşanan gerçekler ve toplumsal ahlak, göz ardı edilebilecek bir cömertlikte olmamalıydı. Annesi tutuklu olan kız çocuğuna, gerek annesi, gerekse babası tarafından yapılan baskılar geri adım atmasına neden olmuş, dolayısıyla adalet kandırılarak çiğnenebilinmiştir.
Dün akşam Fatih Altaylı adlı programcının bir TV kanalında sübyancı Hüseyin Üzmez’i aklama çabaları, sanırım milletimizin dikkatinden kaçmamıştır. Hüseyin Üzmez’in kendinden emin avukatını izledikçe, hemen “Şeytanın Avukatı” adlı sinema filmini hatırladım. Fatih Altaylı’nın kol manşetlerindeki pornografik çırılçıplak kadın figürleri, kamuoyuna karşı Hüseyin Üzmez’i neden aklamak istediğini açıkça ortaya koymuştur. Bir de eşinin kol düğmelerini hediye ettiği beyanı ise, ayrı bir fecaattir.
Sübyancı moruk Hüseyin Üzmez’in taraftarlarına sesleniyorum! Üzmez, Müslüman değil, bir münafıktır. Dolayısıyla hiçbir Müslüman, Üzmez’in toplumumuzu katleden sapık düşünce ve davranışlarından ötürü dert edinmemeli, kendini aklayabilme ve taraf toplayabilme adına laik medya için geliştirdiği “oyun ve komplo” kurgusuna kanmamalıdır. Geçmişte o kanallarda programa şeref konuğuı olarak davet edilen ve şaklabanlıklar yapanın kendisi olduğu da unutulmamalıdır. İnsan, yaratık olmasından dolayı hata ve yanlış yapabilir. Hata ve yanlıştan münezzeh sadece ve sadece Yaratıcı Allah’tır. Erdemli ve mümin bir insan; dünyaya değil, ahırete iman etmesinden hata ve yanlışını asla inkara kalkışmaz ve inanmış Allah’ına yönelerek af diler, tövbe eder. Unutulmamalıdır ki, şeytan cennette yaşarken benlik yapmış ve lanetlenerek ebedi cehenneme gark edilmişti. Ne var ki şeytan, Üzmez gibi suçunu inkara gitmemiş ve Yaratıcısının kendisine biçtiği cezayı kabullenmişti. Şimdi şu soruyu kendinize sorun: Lanetlenmeden önce cennette yaşayan ve yaratıkların içinde en muazzam ilimle kuşatılan bir cin, yanlış yapabiliyor ise; sözde insan olan bir Üzmez, neden yanlışlık yapmış olmasın?!? Üzmez'i hata ve yanlıştan münezzeh görmek, büyük bir şirk ve Allah’a eş koşmaktır.
Bilinmelidir ki kötülüklerin elçisi şeytan, kıyamete kadar görevdedir. Henüz kamuoyuna mal olmayıp deşifre edilmemiş milyonlarca çarpık ve sapık ilişkilerin yaşanmakta olduğunu bir düşünün... İnanın filimlerdekinin çok daha beteri....
Etiketler:
fatih altaylı,
hüseyin üzmez,
laiklik,
münafık,
rezil,
sapık,
sübyancı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)