24 Temmuz 2010 Cumartesi
Org. Başbuğ’u yargılayabilecek cesur bir yargıç yok mu?
Göreve geldiği günden itibaren söz ve yükümlülerindeki tenakuz; aşırı bir ideolojik hoyratlık; hükümete ve millete savaş açan darbeci meslektaşlarını kayırıp kollama; ihanetsi faaliyetleri örtbas etme ve sorumlularını yargıdan kaçırma; adaleti ifa etmeye çalışan savcı ve hâkimleri tehdit; milletin ta kendisi olan TSK’ni istismar; iç güvenlikten sorumlu emniyet teşkilatını suçlayarak hedef gösterme; Ergenekon Terör Örgütü gibi bir felaketin yöneticilerine arka çıkma; bağımsız bir hukuktan değil oligarşik bir diktadan yana olma; terörün odağı haline gelmiş suçlu subayları halktan üstün tutma; deşifre olmuş onca ihaneti TSK adına savunma; millet iradesini yok sayma; pkk terör örgütünün çökertilmesine mani olan Ergenekoncu terör üyeleri hakkında hiçbir işlem yapmama; başbakan ve hükümete karşı dolaylı yollardan TSK’ni ve yargıyı kışkırtma; açılan soruşturmaları kadük çıkarma ve makamını kötüye kullanma; kendisini ve kurumunu hükümet ve milletin efendisi görme; irtica adına dindar Müslümanları ordudan ihraç etme ve her daim potansiyel bir tehdit belleme; terörle mücadelede şehit olan askerlerimize acımasızca ihanet ederek pkk örgütüyle işbirliği yapan komutanları orduda tutmaya devam etme ve terfi vererek ödüllendirme; katliama yönelik kanlı planların üzerine gitmeme ve delilleri imha ederek karartma; haksızlıklar karşısında dayanamayarak ordudaki hainleri kamuoyuna duyuran şerefli subaylar hakkında dava açma ve ihraç etme; TSK’nin yıpratıldığını iddia ederek terörist meslektaşlarının yargılanmalarını engelleme; dehşet verici olayları bir oyun gerekçesiyle manipüle ederek sözde kendilerine karşı bir tertibin düzenlendiği propagandasıyla millet ile TSK’nin arasına nifak sokma; arka plan iddiasıyla hükümet ve milletin onurlu üyelerini odak haline getirerek yargıyı töhmet altında bırakacak şantajsı açıklamalarda bulunma; silah gücüyle halkı, hükümeti ve yargıyı sindirme; orduyu milletten ayrı tutma; dinsel ve düşüncel ayırımcılık yapma; milleti insan merkezli değil ideolojik bir metaa zorlama; teröristler hakkında gerekli istihbaratı yapmadığından onlarca askerimizin şehit olmasına sebep olmaktan Genelkurmay Başkanı Org.İlker Başbuğ’un hakkında dava açılarak yargılanmasını, rütbelerinin sökülüp TSK’den ihraç edilmesini talep ediyorum.
ADALET İSTİYORUM…
Org. Başbuğ’un binbirsurat Uğur Dündar adlı diktatorya sözcüsü gazeteciyle yaptığı söyleşide, ”Niçin Türkiye, 26 yıldır terör örgütünü yok edemedi” sorusuna; dünyanın en güçlü ordularından biri olan TSK’nın bir başkomutanı olarak değil de bir politikacı üslubuyla yanıt vermesi, onun nasıl başarısız ve karasız bir asker olduğunu kanıtlamıştır. ”Terörle mücadele dediğiniz zaman kapsamlı bakmak zorundayız. Terörle mücadelenin içinde güvenlik boyutu var. Bu güvenlik kuvvetlerine ait. Ekonomik boyut var, sosyo-kültürel boyutlar var, eğitimden tutun da sağlık boyutuna kadar. Psikolojik harekât var, bazıları bunu sevmiyor… Uluslararası boyutu var.”
Yüzyıllarca dünyanın barbar ordularına ve eşkıyalara kök söktürerek üç kıtada adaletle hüküm sürüp tarihe zaferlerini kazımış yenilmez Türk Ordusunu çapulcu bir terörist karşısında aciz bırakan Org Başbuğ, pkk’nın şanslı bir örgüt olduğunu ifade ederek, konjonktürel durumların lehine cereyan etmesini savunması, dünya âleme rezil rüsva olmamıza neden olmuştur. Güçlü ve kararlı bir devlet ve büyük bir ordu karşısında pkk gibi terörist bir grubun nasıl konjonktürel bir varlığından söz edilebilir ve alttan alta zaferi dillendirilebilinir?
Org. Başbuğ, kanla sulanmış vatanımızı parçalama amacıyla hazırlanmış ”İrtica İle Eylem Planı” gibi bir ihanet girişiminin deşifre olması akabinde önce öfkelenerek ve tehditler savurarak yalanlamış, sözde hukuksal gerekçe ve dokunulmazlık diktasıyla altında imzası bulunan emir subayı Dursun Çiçek adlı faili korumuş, sonra da söz konusu ihanet belgesini kabul etmek zorunda kalarak, fevkalade hassas olan Emniyet teşkilatı ile halkı karşı karşıya getirecek bir fitne içinde belgenin polis tarafından servis edildiği iftirasında bulunmuştur. Röportajının hemen akabinde Askeri Savcılığın Org. Başbuğ’u yalanlayarak, belgenin, altında imzası bulunan Çiçek tarafından basına sızdırıldığı duyurulmasına hiçbir yanıt verememiş, istifa etmesi gerekirken koltuğunda oturabilme cüretkârlığını sürdürebilmiştir. Genelkurmay Başkanı bir diktatör müdür ve açıklamalarıyla ne yapmak istiyor?
Ergenekon Terör Örgütü tarafından kuşatma altında bulunan TSK’de görev yapan astsubaydan ordu komutanına kadar hükümet ve millet düşmanlığı tartışılmaz delillerle belgelenmiştir. Ülkenin başbakanına “adi başbakan”, başbakana oy veren halka da “elleriniz kırılsın” diyebilecek kadar kin ve nefret dolu bir komuta anlayışından pkk’ya karşı samimi bir mücadele ve zafer beklenemez.
Org. Başbuğ; neden ihanetlerin kimin servis yaptığı üzerinde duruyor da örneğin Org. Saldıray Berk ve Tuğg. Hıfzı Çubuklu gibi suçluları adalete teslim etmiyor ve tutuklu yargılanan arkadaşlarının durumundan rahatsızlık duyarak hukuksuzluğu ve suçluluğu meşrulaştırıyor? Milletin ve adaletin yanında olmaktansa teröristlikle suçlanan arkadaşlarını müdafaa etmesini kim hazmedebilir?
Cephede canlarını veren ve yaralanan o mübarek askerlerimiz ne için çarpışıyorlar?
Org. Başbuğ’un yüreğini sızlatan arkadaşlarından biri olan ve Balyoz darbe planı davasından yargılanan Tuğgeneral Süha Tanyeri; “İrticaya karşı pkk ile işbirliği yapalım” düşünce ve hazırlığı, pkk’nın kim olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Böylesi bir ihanet ittifakında hükümet ne yapabilir?
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, ”Artık sözün bittiği yerdeyiz. Türkiye son bir iki ayda ne kadar şehit verdi. Bu hepimizin yüreğini yakıyor. Artık bu konuda sorumlulukları olan kişiler, kuruluşlar, devletler ve Irak’ın kuzeyindeki yapılanmaların üzerine düşeni yapma zamanları geldi ve geçiyor” ifadesiyle başarısızlığın faturasını usta bir manevrayla hükümete yıkmaya çalışmaktadır.
EVET, SÖZÜN BİTTİĞİ YER; istihbarat sağlayan ve askerlerimize yapılacak kahpe saldırıları engelleyen heronları düşürmeyi ve hedefsi koordinatlarını değiştirmeyi planlayan hain havacı üsteğmen, yarbay ve tuğamiral ile ilgili 3 yıldır soruşturma yapılmaması yahut soruşturmanın sumen altına itilerek ihanetle yargılanmalarını sağlamayıp şerefli ordumuzdan ihraç etmeyerek onlarca askerimizi diri diri toprağa gömmesi; şüphesiz pkk’yı kendi adamları görebilen Genelkurmay’ın hain kadrosundandır. Artık konuşulacak ve tartışılacak ne olabilir ki…
pkk terör örgütünün nasıl bu kadar etkili olabildiğini kanıtlayan bu cehennemsi skandal sonrası, Org. Başbuğ hakkından söyleyebilecek başka bir söz bulamıyor, bilgisi olmadan tek bir adımın dahi atılamayacağı emir komuta zincirinde tek sorumlunun Org. Başbuğ olduğu ve adalet önünde mutlaka hesap vermesi zorunluluğu millet vicdanının sesi ve şehit kanının yerde kalmaması adaletidir.
Israrla müdafaa edip belgeyi inkâr eden Genelkurmay’ın, artık kaçırıp saklayamayacakları “ihanet belgesini” başlarından savabilmek için Dursun Çiçek’i tek başına kurban vererek suçlu ilan etmelerinin hiçbir inandırıcılığı bulunmamaktadır. Çiçek’in teknik takibe takılan telefon görüşmesinde; “Arkamda koca Genelkurmay var. Hukuki şeylerle, zaman zaman Karargâh’a gidip komutanlarıma bilgi veriyorum. Yoğun olarak, zaten kişisel değil bu kurumsal bir mücadele” sözleri milletin hafızalarındadır.
Bugüne kadar ısrarla vurguladığım ve adı geçen piyonların ciddiye alınmayıp doğrudan sorumlu tutulması gerekenin Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ olduğuyla ilgili; “Hala istifa etmeyi düşünmüyor mu?”, “Org. Başbuğ, derhal tutuklanmalıdır…”, ”TSK başsızdır…”, “Artık hiçbir suçlu yargılanamaz…”, “Org. Başbuğ, savcı ve hâkimleri tehdit ediyor…”, “Komutanlarca onuru çiğnenen TSK, kapkara bir utanç içinde…”, “Bu kadarda mı canavarlar!”, “Katletmeyi planlayacağınıza, neden sınır dışı etmiyorsunuz?”, “Adres Tapınak Şövalyeleri…” ve “Atatürk’le aldatıyorlar…” başlıklı yazımlarımda ortaya koyduğum gerçeklerden dolayı daha fazla detaya girmiyor; binlerce insanımızı ve askerlerimizi şehit eden terör örgütüyle omuz omuza mücadele edenleri doğrudan ya da dolaylı yollardan kayırıp kollayan Org. İlker Başbuğ’un yetmişbeş milyonluk Türkiye’den üstün tutulup hak ettiği cezaya çarptırılmaması; millete ve şehitlere apaçık bir ihanettir.
MUTLAKA HESAP VERMELİDİR…
Adalet kuvvetli, kuvvetlide adil olmaz ise; millet köle, suçlularda kahraman olur…
Merak ettiğin soru; MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’de zerre kadar millet sevgisi, şehit merhameti, vicdan ve onur olup olmadığıdır. Artık şeytanla bütünleştiği tartışılmaz olan Bahçeli; terörün artması ve başarısız mücadeleden Başbakan Erdoğan’ı sorumlu tutup, “açılım” politikasını gerekçe göstererek insafsızca suçlarken, neden pkk ile işbirliği itiraf ve belgelerle kanıtlanmış komuta kademesine tek bir eleştiri getirip hesap soramıyor? Çünkü o da aynı diktatoryanın politik bir militanı ve ihanet kadrosunun bayraktarıdır. Halk düşmanı faşistler, darbeciler ve pkk ile tek yürek olan Bahçeli, diktatoryayı sarsacak Anayasa Değişikliğine karşı çıkması da bu yüzdendir.
Genelkurmay, TSK’nin inanç ve ruhuyla bütünleşmemiş bir komutadır. Tek düşmanları vahiy (irtica) gerekçesiyle Müslüman millettir. Bu sebepten azılı terörist pkk ile işbirliğini ideolojik rejim çıkarları lehine mubah sayabilmektedirler. Dolayısıyla acil bir müdahale yapılmadığı müddetçe pkk’yı alt edebilmek, birlik ve beraberliği tesis edebilmek asla mümkün değildir. Ayrıca güya terörle mücadelede yitirdiğimiz kahraman Mehmetçiklerde oynanan oyundan bihaber canlarını vermekte, ne acıdır ki hainler, stratejik yerlerdeki görevlerini sürdürebilmektedirler.
Bu da yetmiyormuş gibi şehitlerin geriye bıraktıkları gözü yaşlı ve acılı anne, baba, kardeş ve evlatlarını tesettürlü, sakallı ve türbanlı gerekçesiyle askeri alanlara sokulmamaları, nasıl insafsız bir ihanet ve diktayla karşı karşıya olduğumuzu belgelemektedir. Bu vatan kimin ve Mehmetçiklerimiz ne için şehit oluyorlar?
Hükümeti ve Müslüman milletimizi tepelemek ve yok etmek maksadıyla hazırladıkları Balyoz planının mimarlarından eski hava kuvvetleri komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın nasıl vicdansız bir insanlık düşman olduğu görevini sürdürdüğü dönemdeki gibi hakkında hazırlanan iddianameyle de kanıtlanmıştır. Allah aşkına bunlar kimdir ve bu cesareti nereden almaktadırlar?
Belki mevki ve makamları yüksek olabilir ama hukuk karşısında dağdaki çobandan ve çöpçüden farksızdırlar. Bir suç işlediğimde nasıl yargılanıp mahkûm oluyorsam, onlar da yargılanıp mahkûm edilmek zorundadırlar.
Şerefimi borçlu olduğum peygamberim ve atalarım, aleyhlerine dahi olsa hiçbir zaman adaletsiz hükmetmemiş, hilkatte eş saydıkları insanların inanç ve ibadet özgürlüklerine müdahale etmeyip, sağladıkları özgürlüklerle her dini ve etnik kökenli insanları barış içinde bir arada tutma ve mutlu etme güç ve erdemliğini göstermişlerdir.
Makamı ve gücü ne olursa olsun; hiç kimse ama hiç kimse haksızlık ve adaletsizlik karşısında size boyun eğdirmemeli; sokaktaki vatandaşlara nasıl hesap soruluyorsa, gerek Org. Başbuğ gerek komutanlara gerek yargı üyelerine gerekse en güçlü mevki sahiplerine de hesap sorulabilmelidir. Aksi takdirde sadece devlet değil millette var olamaz…
İşte çağdaş laik diktatörlüğün hukuk ve adalet anlayışı; işte irtica diye düşman bellenen İslam’ın hem Müslümanlar arasında verdiği hükümler, hem diğer din, dil, ırk ve topluluklardan olan kişilere karşı adil ve hoşgörülü tutumu, hem de zengin- fakir, general-er, kral-çoban ayırmaksızın herkese eşit davranmasıyla ilgili kesin kuralları…
Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamak değil de nedir?
13 Haziran 2010 Pazar
Erdoğan kurtuldu, Gülen boğuldu…
Gerek Başbakan Erdoğan’ın gerekse Fetullah Gülen’in yahudi-mason ittifakının iknalarıyla giriştikleri siyasi ve dini işbirlikleri bir güç kazanma stratejisi adına yapılmış olsa da, nasıl korkunç bir tuzak ve bataklık olduğu zaman içinde anlaşılmıştır.
Başbakan Erdoğan’ı motive etmek ve İslam karşıtlığına cesaretlendirmek maksadıyla özellikle yahudi lobilerince kendisine sunulan cesaret madalyaları ve Batı’nın sınırsız övgüleri her ne kadar sarhoş olmasını tetiklemişse de, kalbinin derinliklerindeki iman uyanmasına, dolayısıyla geri adım atmasına etki yapmıştır. Gülen gibi kayıtsız-şartsız teslim olmayıp “dur” diyerek, haksızlık ve adaletsizliğe karşı cılızda olsa tavırlar almış, insanlığa ve Müslümanlığa düşman caydırıcı güçlere bazen boyun eğmeyerek dik durabilmiştir.
Fetullah Gülen’in iman ve cesareti öyle bir tavra yeterli olmamış, para ve güç için her değerine, son açıklamasıyla insanlığa, yetmedi zulüm içinde canilerce zincirlere vurulmuş Müslüman kardeşlerine dahi fiyat etiketi koyarak, batıl bataklıkta çırpınışını sürdürmüştür.
Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığı satabilecek kadar şeytanlarla bütünleşmeyi hizmet sanması, o’nun vahiydeki kriterlerce bir Müslüman değil saptırılmış bir fasık olduğunu ortaya koymuştur. Dini felsefesi her ne kadar İslami referanslar taşısa da, Allah’ın mutlak değişmez ve değiştirilemez hükümlerine bir başkaldırı ve arayış içinde haçlılar lehine kalkansı misyonerlik görevi yürüttüğü görmemezlikten gelinemez.
Kimilerinin Müslüman olduğu zannıyla Gülen’e ve karma anlayışlı hizmete karşı eleştirilerimi haksız veya ağır bularak bozgunculuk yaptığımı ve kardeşler arası nifak soktuğumu belirtmeleri, vahiysiz bir İslam düşüncesini benimsemiş olmalarındandır. Ancak vahiysiz bir İslam; hıristiyanlık ve musevilikten farksız batıl bir din olur ki, Allah ve Resulü böyle bir dini kesinlikle kabul etmemektedir. Allah ve Resulünün hükmettiği bir şeyi, hangi gerekçe ve şartlarda olunursa olunsun, iman ettiğini iddia eden bir kimsenin kendi istek ve düşüncesine göre yorumlama hakkı bulunmamaktadır.
Adil bir uzlaşma ve barışı değil de müstemlekesel bir dayatma içinde olan Batı ittifakının şartlarını kabul etmek; Allah’a, peygambere, İslam’a ve Müslümanlık gibi bir şerefe apaçık ihanettir. Eğer öyle olsaydı başta peygamberimiz Hz. Muhammed olmak üzere halifeler ve milyonlarca Müslüman savaşmaz, cihad ayetleri emrolunmaz, Allah yolunda savaşıp şehit olanlar ve dünyayı ahıret karşılığı satanlar ebedi cennetlikle müjdelenmez, İslami ordular haksızlık ve adaletsizlik bayraktarı kötülere karşı mücadeleden kaçınıp canlarını feda etmez, Gülen’in güttüğü hizmet yolunda küfre boyun eğmenin rahatlığıyla hayvanlar misali yiyerek, içerek, uyuyarak ve heyecansız namaz kılarak; onun gibi esir ve meşakkatsiz bir hayat sürerlerdi.
Sürekli Müslüman direnişçileri eleştirip lanetleyen ve İslam ülkelerinden uzak duran Fetullah Gülen; İslam düşmanı ABD otoritesi ve yahudi-mason güvencesi altında uluslar arası hizmetlerini sürdürürken; gerek ABD gerek İsrail gerekse herhangi bir Batı ülkesi aleyhine tek bir demeç vermiş mi? Ölen birkaç yahudi çocuğu için hüzün çektiğini ifade ederken, acımasızca katledilen Filistinli Müslüman bebekler için tek bir kınama yapabilmiş mi? Neden Müslüman ülkeler işgal edildiğinde, katledildiğinde, ırzlara geçildiğinde, yurtlarından çıkarıldığında, insanlık dışı işkencelere maruz bırakıldığında, baskı ve tehditlerle yıldırılmaya çalışıldığında, ambargolarla açlığa ve yokluğa terk edilip kalkınmaları engellendiğinde, çocuk-kadın demeden hunharca parçalandıklarında ve bağımsız olmamaları konusunda BM ve NATO gibi kurumları yaptırım amaçlı kullandıklarında hesabını hiç sormadı?
İslam; öyle Fetullah Gülen’in eğitim adına şarkıcı nesiller yetiştirerek caka atmasıyla, zulüm içinde inleyenlere yardım edilmemesiyle, vahşi barbarlara diz çökelmesiyle, açık zindanlara hapsolunmasıyla, Allah’a ve dinine saldıranlara eyvallah denmesiyle, hak düzeni bozmaya çalışanlara sessiz kalınmasıyla, dinleri ve ırkları yok etmek isteyen faşistlere teslim olunmasıyla, zalimlerin yardıma muhtaç bıraktıkları insanlara el uzatılmamasıyla, hak ve adalet adına kanının son damlasına kadar harp edilmemesiyle, İstiklal uğruna baş kaldırılmamasıyla ve haksızlık karşısında susularak dilsiz şeytana dönüşmesiyle yayılmadı…
Herkes Gülen’in İslam’a hizmet ettiğini, insanlara İslam’ı sevdirdiğini ve hidayete vesile olduğu hemfikriyle onun ne kadar korkunç bir zehir saçtığını kestiremiyor. Çünkü onun İslam anlayışı vahyi değil, İncil-Tevrat karmalı bir akide ve haçlı boyunduruğundaki teslimiyeti teşvik eden bir hümanizmdir. Dikkatli bir çaba, gerçeğin açık perdelerini kapatmaya çalışanlara gerekli bir cevap olacaktır.
İslam’ı ve peygamberimiz Hz. Muhammed’i reddederek kabul etmeyen Batılı camianın Gülen fikirlerini önemseyerek ilgi göstermeleri; onun yüzyılın peygamberi ilan edilebileceğine işaret değil midir?
Ayrıca Gülen’in ilmini öne çıkaranlara cevabım odur ki, yaratılmışların içinde, peygamberlerde dâhil olmak üzere ilim erbabı tek yaratık şeytandır.
Eğer kendi vatandaşlarını ve dindaşlarını; sırf Allah rızası ve insaniyet adına ambargo altında sürünen kardeşlerine yardım götürmelerini zalimden izin almadıkları gerekçesiyle suçlayabiliyorsa; onun bir insan ya da Müslüman olabilmesi mümkün müdür?
Adil olmak gerekirse; Başbakan Erdoğan daha fazla dayanamayarak haksızlık karşısında haykırabilirken, Fetullah Gülen hiçbir adaletsizlik yokmuş gibi haçlıların safındaki taşeronluğunu sürdürebilmiş ve avukatlıklarını üstlenebilmiştir.
İran aleyhine alınan kukla BM yaptırım kararına hükümetin ret oyu vermesi, alışagelen manda altındaki Türkiye politikasının umut verici bir şahlanışıdır. Şüphesiz Batı’nın sömürgeliğini onur addeden CHP, MHP, vitrin mankenleri ve aydın bozuntuları ne kadar “aman” feryatlarıyla ulusalar da; gerek milletimiz gerek Müslümanlar gerekse emperyalist karşıtı taraflarca sevinçle karşılanmış, artık barbar haçlı güçlerinin bundan böyle diledikleri gibi hükmedemeyecekleri akıllara nakşedilmiştir.
Faşist İsrail’den hiçbir farkı olmayan MHP, hükümetin aldığı kararla İran, Hamas, Hizbullah ve diğer Müslüman gruplarla aynı fotoğrafta yer aldığı eleştirisiyle nasıl insanlık düşmanı bir koalisyonun taraftarı olduğunu kanıtlamıştır. Oysa faşist MHP ya da efendisi canavarlarla aynı fotoğrafta yer almaktansa, haksızlık karşısında direnen kahramanlarla bir arada olma şerefini yeğlerim.
Artık Erdoğan; insan sellerine, alkışlara, övgülere ve partililerin güçsüz desteklerine değil sadece Allah’a dayanıp güvenmeli, kendini doğru yoldan alıkoyacak öğütlere kulaklarını tıkayıp, Müslümanları bir araya getirmek suretiyle imani çelikten bir pakt oluşturarak, tıpkı ABD’nin uyguladığı strateji benzeri imtina eden veya karşı çıkan iktidarları, içerde örgütleyeceği halkla devirerek sarsılmaz bir güç oluşturmalıdır. Ayrıca Ahmedinejad’ın BM kararını mendile benzetmesini bir nezaket sayıyor, tuvalet kâğıdını bile iltifat telakki ediyorum. Neden terörist İsrail’in BM kararlarına uymadığı konusunda tek bir itiraz var mı?
Kendilerinin ABD’ye satan Rusya ve Çin, hala bağımsız devlet statüsünde olduklarını mı sanıyorlar? O güçlerine ve nükleer silahlarına rağmen ABD mafyasına boyun eğebiliyorlarsa, şüphesiz vatandaşları büyük bir utanç yaşıyordur. Bilmelidirler ki Allah, bir gün Kuzey Kore’yi başlarına öyle bir bela edecek ve nükleer silahlarla vurduracak ki, bakalım ABD kendilerini kurtarabilecek mi?
Canlarını Allah’a, insanlığa ve adalete adamış bir avuç iman sahibinin 11 Eylüldeki zaferleri, ABD ve İsrail’e ders olmamış ki tüm Müslümanları kışkırtmak aptallığında bulunarak, halklarını tehdit etmektedirler. Aslında onlar, ölmekten son derece korkak sefil yığınlardır. Kimilerinin “savaş çıkartmak istiyorlar, tuzağa düşmeyelim” tezlerini korkaklığın bir paronayası buluyor, Müslümanların ciddi bir duruşlarında kaçacak delik arayacaklarına şüphe duymuyorum. Çünkü Allah öyle vaat ediyor. Herkesçe malum olduğu üzere hiçbir Müslüman ne savaşmaktan ne de ölümden korkar…
İnsani, hele de insan kasabı lanetli devletlerin aldığı yaptırım kararlarının Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Allah’a iman etmiş hiçbir insan, millet ve devlet; haklarında alınan çöpsü kararlardan tedirginlik duymaz, telaşa kapılmaz ve bir zarar görebileceği zannıyla asla teslim olmaz. Çünkü mutlak irade, üstünlük ve hikmet sahibi sadece ve sadece yaratıcı Allah’tır…
“Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz. O’nun tuttuğunu O’ndan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir. “ Fatır.2
27 Nisan 2010 Salı
Aya Yorgi ve Atatürk ikonası…
Her ne kadar akli bir yüceliği, özgür bir iradeyi ve pozitivist bilimi düstur edinse de, akıl dışı yalanlara ve mitsel kahramanlarına bağnazca inanarak kurtarıcı yahut rızık verici benimsemesi, akılsızlığının ve iradesizliğinin açık bir kanıtıdır.
23 Nisan Cuma gününü kutsal bir bayram ve kurtuluş kabul edenlerin anıtkabir, kilise ve camiye koşturarak, tanrılarından yardım ve destek umdukları ve bağlılıklarını arz ettikleri bir günü yaşadık. Özellikle Tanrı Allah’a iman ettiklerini iddia eden Müslümanların absürt gerekçelerle hem anıtkabir hem de kilise ziyaretlerini sindirebilmeleri, inandıkları halde iman edemediklerinin bir göstergesiydi.
Türkiye’nin monarşiyle değil de cumhuriyetle yönetilmesi, diğer bir anlamla egemenliğin padişahtan alınıp sözde halka verilmesi veya saltanatlığın kaldırılmasının kutlandığı ve masum çocuklarımızın manipüle edildiği 23 Nisan’ın mimarı Atatürk, hakkında uydurulan efsanevi yüceliğine karşın somut bir varlık olduğu halde; Aya Yorgi (kutsal Yorgi)’yi temsilen Hıristiyanlığın efsanevi kahramanı Saint George, Yunan mitolojisindeki tanrısal kahramanlar gibi tamamen bir hayal ürünüdür
.
Hıristiyanlığın ikinci hac noktası kabul edilen Aya Yorgi’ye Müslüman kimliklilerin rahmet, bereket ve dileklerinin karşılanması maksadıyla akın etmeleri; inancı, imanı, aklı, duyguları ve muhakemeyi doğrayan korkunç çelişkilerdir.
Yunan mitolojisine dini hüviyet kazandıran Hıristiyanlık, bütünüyle efsanelerle özdeşleşmiş, akıl ve gerçek dışı masallarla donatılmış bir ritüelliktir. Aya Yorgi efsanesi de bu ayinlerden biri olup, güya denizde yaşayan ve hiçbir krallığın yok edemediği canavarı mızrağı ile öldürerek insanoğlunu kurtaran Saint George adlı bir ikonadır. İkona, Hıristiyanlıkta ayin düzeninin bir parçası olarak kabul edilmekte, kilisenin görüşünü dile getiren tartışılması dahi mevzubahis olmayan imani bir araçtır. Hıristiyanlar, İsa’yı da aynı görüşle Tanrı’nın bir görüntüsü olarak kabul eder, dolayısıyla İsa ikonası görüntüsünü de insan eli değmeden cisimleşmiş biçimi olarak onarlar.
Aya Yorgi miti, Yunan mitolojisindeki Perseus ve Andromeda efsanesinin Hıristiyanlığa uyarlaması olup, Orta Çağ Avrupa’sında son derece popüler ve tapınışı "Christmas" kadar önemli bir yortu haline getirilmiş, aynı heyecan ve inanç, bugünde Müslümanların katkılarıyla devam edebilmektedir. Halbuki söz konusu ejderhanın mecazi sembolü, Hıristiyanlıkta kötü güç olan Müslümanları temsil etmektedir.
Laik devlet ve ataistler (Kemalistler) de Atatürk’ü bir ikona olarak kabul etmekte, tıpkı Hıristiyanlarda olduğu gibi resim ve heykellerini mecburi bir ritüel sayarak, saygı gösterilmesini devlette ve kamu alanında var olabilmenin olmazsa olmaz şartı koşarlar. Oysa Hıristiyanlık; Hindular, Budistler ve Kemalistler gibi putperest mitli bir din olmayıp semavi bir din şöhreti bulunmakta, böylece Yaratıcı Tanrı’ya inanıp iman eden tüm ilahi dinlerde resim ve heykellere ibadetsel saygı ve tazim kayıtsız yasak ve şirke neden olduğu hükme bağlanmıştır. Ancak Hıristiyanlığın bozularak putperestliğe ve dolaylı yollardan sekülerizme kayması, ilahi kutsallığını yitmesine neden olmuştur.
Vahiy, her türlü ikonu, resim, put ve heykeli kesinlikle şirk addetmiş, peygamberler dâhil tüm yaratıklara karşı tanrısal bir aşk, övgü, tazim ve saygıyı yasaklamıştır. Fakat Hıristiyanlıktan etkilenen ve kabaran benliklerini tatmin gayesiyle kendilerini varis sanan bazı din adamları ve mezhepler, uydurdukları efsanelerle yaratıkları yücelterek İslam’ı mitolojileştirmiş, geçmiş ve gelecekteki mehdi benzeri ikonları kurtarıcı belleyebilmişlerdir. Hıristiyanlar misali haddi o kadar aşmışlar ki, imanın bedeni ve ruhu ele geçirmek çabasındaki kötü güçlerden arınabilmek için neredeyse kendilerini aracı tek kudret olduklarını alttan alta vaazlarında dile getirebilmiş ve sürdürmede de hiçbir sakınca görmemektedirler.
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahiy olunur. Artık O’na yönelin. O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” Fussilet. 6
“Şüphesiz ben ancak bir uyarıcıyım. Dilediğini dosdoğru yola ileten yegâne Allah’tır.” Hz. Muhammed (SAV)
Türkiye’de devlet gücü ve baskısıyla dayatılan Atatürk ikonası, her ne kadar bir din olmadığı iddiasıyla Müslüman halk ikna edilse de, resmi veya gayri resmi törenlerin apaçık bir ritüel olduğu, anıtkabir veya heykelleri önündeki saygı ve tazimden, Atatürksüz bir devlet ve millet olamayacağı vurgusundan anlaşılmaktadır.
Dini bayramlar nasıl Allah adına ise, resmi bayramlar da Atatürk adına yapılmaktadır…
Dini ve toplumu yöneten iki ilah…
İslam’ın doğuşuyla Hz. Muhammed (SAV) nasıl putları yıkmış ve insanlığı adileştiren ikonlara son vermiş ise, Bizans İmparatoru III. Leon’da putperest Hıristiyanların sapkınlıklarını ortadan kaldırabilmek için 17 Ocak 730’da ikona kırıcılığı ve ikonaları ortadan kaldırmayı emretti ve bunlara tapınmayı yasakladı. O devrin bilinçli kilisesi ve halkı, ikona taraftarlarının cezalandırılmalarını istemişlerdi. Ne zaman halkımız bilinçlenir ve nasıl bir şirkin esaretinde dinlerini ve insanlıklarını kaybettiklerini fark ederlerse, Türkiye’deki ikonalar da kırılacaktır.
Günümüzün çağdaş dünyasında ise ikonasız bir inanç rağbet görmemekte, gerek dini gerekse siyasi ikonalar, insanları sömürüp yoldan çıkarmakta ve gerçeklerden uzaklaştırmaktadırlar.
Aya Yorgi kilisesinden umut bekleyenlerle anıtkabir tanrısından medet umanların hiçbir ayrıcalığı bulunmamakta, hangi gerekçeyle olursa olsun Müslüman bir kimsenin anıtkabir veya kilise tercihi apaçık bir küfürdür.
Türkiye gibi reddi mirasta bulunup geçmişinden ve dininden utanan devletlerin öyle kirli çamaşırları vardır ki, ortaya çıkmaması, halk tarafından bilinmemesi için her türlü insanlık dışı manipülasyonlara başvurarak baskın gücü ve caydırıcı enerjisiyle ahkâm kesebilmektedirler.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı; geçmişe ihanetin ve Atatürk diktatoryasının bir sembolüdür. 23 Nisan, sözde saltanatın kaldırılışı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu gerçekleştiren TBMM'nin açılışının egemenlik söylemi diye takdim edilse de, tartışmasız bir Atatürk Diktatörlüğünün temeli atıldığı bir tarihtir. Yabancıların da yakinen bildiği bu gerçek hileyle yönlendirilip, yetim ve öksüz kalan yoksul çocuklara atfedilme aldatmacısıyla çocuk bayramına dönüştürülmesinin hiçbir samimiyeti ve inandırıcılığı bulunmamaktadır. İşte bu sebepten dolayı sadece Türkiye’de kutlanmakta; kadınlar, anneler, babalar, işçiler günü gibi uluslar arası bir ciddiyet kazanmamıştır.
Amaç ihaneti saklamak, hiçbir zaman iktidara gelmeyen halkı avutmak, her şey tanrısallaştırılmış ya da sultalaştırılmış Atatürk adına yapılarak, yetişmekte olan neslimize Atatürk aşkı ve bağlılığını kılcal damarlarına kadar zerk ederek, kullaştırmalarına zemin hazırlamaktır. Laiklik ilkesi gereğince Atatürk adına çocuklarımızın eğitim yaşı mazeret gösterilerek Yaratıcı Allah’larını ve dinlerini öğrenmesi yasaklanmış ama Atatürk’ün varlığı doğuşlarından ölümlerine kadar dayatılarak, putperest bir köle olmalarına zorlanmışlardır.
Hanedanlıklarda, krallıklarda ve padişahlık gibi monarşilerde hüküm sahibi ölünce tahta geçenin adı, şanı, emirleri ve kanunları yürürlüğe girer ama hiçbir devir ve günümüz dünyasında örneği olmayan Türkiye’de ise ölen lider, sanki tanrıymışçasına ölümsüzleştirilir ve ilkelerinden zerre kadar taviz verilmez. Onlara göre halk, seçtiği vekiller ve hükümetler Atatürk’ün kullarıdırlar. Böylesi yobaz, ilkel ve gerici bir düşünce başka bir âlemde var mı? Yoksa Atatürk, İslam’a karşı bir kalkan olarak mı kullanılıyor?
Atatürk totalitarizmiyle yönetilen Türkiye’de aptal ve yobaz olmakla aşağılanan millet, ulusal egemenliğin ne anlam ifade ettiğini ve yaptırımının ne olduğunu anlayamamanın belirsizliğiyle hep oyalanmış, sözler, nutuklar ve gösterilerle uyutulmuşlardır.
Sözde 23 Nisan, ulusal egemenlik adına halk iradesinin temsil yeri olan TBMM için hayati bir önem taşırken; halk cellâdı ve irade düşmanı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerince muhatap alınmamış, sözde 23 Nisan ulusal egemenlik kutlamalarının yapıldığı TBMM’nin resepsiyonuna ne CHP ne Genelkurmay ne de yüksek yargı katılmış, dolayısıyla hasımsı bir tavır sergilemişlerdir. Oysa CHP, hem halkın oylarıyla seçilmekte hem de meclisin ana muhalefet görevini yürütmektedir. Ancak halk hâkimiyetine karşı sürdürdüğü ihanetsel misyonundan ötürü ne TBMM’ne ne de halka saygıya tenezzül etmemekte, politikalarından da anlaşılacağı üzere statükonun bayraktarlığını yapmaktadır. Genelkurmay’ın BDP’yi gerekçe göstererek kutlamalara katılmaması, neden Barack Obama’nın meclisteki konuşmasına katıldıkları sorusunu doğurmaktadır. O zaman da BDP, DTP olarak mecliste değil miydi? Acaba ABD Başkanı Baracak Obama’yı, Türk milletinden daha mı üstün tutuyorlar?
İşte Anayasa Değişikliğine şiddetle direnen, hukuku ve adaleti paçavraya çeviren mihrakların gerçek yüzleri…
Ne yaparlarsa yapsınlar, hiçbir gücün zincir vuramadığı bu milleti özlerinden döndüremeyeceklerdir.
“Köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez...” Mevlana
“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüze Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.” Nur. 21
26 Şubat 2010 Cuma
Atatürkçüsü gibi dinlisi de yoldan çıktı…
AK Parti Kahramanmaraş milletvekili Avni Doğan’ın “Şimdi biz onları fişliyoruz, sıra bizde. Yahu hükümet biziz. Yapılan her şeyi biz yaparız. Bizim istemediğimiz şeyi de kimse yapamaz” düşünceleri, Atatürkçülerden hiçbir farkı olmadığını, güç kimin elinde ise hukuk ve adalet tanımaksızın despotluğu kendilerine bir hak görebildikleri vicdansız anlayışın benliksi felaketi, muhakkak hukuk ve adaleti yağmalamaktadır. Üstelik İslam kimliğini ön plana çıkarıp eşitlik, barış, hoşgörü ve adaleti vurgulayanların dizginleyemedikleri nefisleri, diğerlerinden hiçbir ayrıcalığı olmadığını gözler önüne sermektedir. Benliklerinin galebe çalmalarına mani olamayanların hukuk ve adalet anlayışları, ancak çıkarları lehinde ucube bir hak arayışını mukim kılmaktadır.
Dilleri Allah’a inanç, sevgi ve korkuyu mırıldanırken, kalplerinde şeytanın cirit atması, şüphesiz iman etmiş olamamalarındandır. Hâlbuki iman, inançlarının samimiyet ve teslimiyet göstergesi olup, hiçbir şart ve koşulda bir topluluğa duydukları kin, kendilerini adil davranmamaya itmemelidir. Bu tür fıtratlar, haksızlık yapanların karşısına dikilip hesap sorma yerine, korkak ve kalleşçe fişlemeye yeltenerek; sevgi, barış, hukuk ve adalet adına halkın verdiği yetkiyi fırsatını bulduğu anda barbarca kullanmaya hazır olduklarını ortaya koymaktadır. Oysa yaratık insanın fişlemesini ya da dinlemesini değil Yaratıcı Allah’ın fişlemesini ve işitmesini dikkate alsalardı, böylesine adaletsiz bir kinle özdeşleşmez, insani ve İslam’i bir örnekle haksızlık ve adaletsizlik içinde olanlara rehberlik ederlerdi.
Peygamberimiz Hz. Muhammed’i öldürmeye giden Hz. Ömer’in öfke, kin ve intikam saçan duygularının tam öldüreceği sırada sevgi ve merhamete dönüşerek, nasıl iman ettiği sürecini biliyorlar ama idrak edemiyorlar.
Şüphe yok ki her şeyi gözetip yönlendiren Allah’ı mutlak egemen kabul ederek iradesine boyun eğmiş muttakiler, hem halkına hem de düşmanlarına adalet ve merhametle davranır, adalet karşısında aleyhlerine dahi olsa kıl kadar haksızlık yapmazlar.
O devir toplumlarının korkulu kâbusları İran’ın zalim ve acımasız komutanı Zerdüşt, yani ateşe tapan Hürmizan, yenilmez ordusuyla mağlup olup korku içinde teslim olunca, Hz. Ömer’in huzuruna getirildi. Hürmizan, herkesi kendi gibi canavar zannetmesinden işkenceler altında öldürüleceğini düşünüyordu. Oysa Hz. Ömer, af dileyip iman etmesinin ardından bırakın idam etmeyi zindana dahi atmayıp, bir de can düşmanı Hürmizan’a maaş bağlamıştı. Çünkü nefsi için hiçbir düşünce ve eylemin içinde bulunmayıp şahsi hesaplaşma, fırsat ve çıkar kollamıyor, her şeyi iman ettiği Allah’ın kurallarıyla yapıyordu. Çünkü adalet, bunu gerektiriyordu.
Onun için, Müslüman kimlik taşıyanların Müslümanlıkla karıştırılmamasının önemine işaret ediyor, Avni Doğan gibi benliğine yenik düşen zavallıların yanlışları, İslam’i kurallara mal edilmemelidir. Dolayısıyla Avni Doğan, tıpkı Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri gibi halkımızın vekilliğini ve yönetimini sürdürebilecek bir liyakate sahip değildir; ya pişmanlığını dile getirerek af dilemeli ya da vekillikten istifa ederek ortalarda dolaşmamalıdır.
Dinlisi de dinsizi de o kadar bozulmuş ki barışın, uzlaşının, hakkın ve adaletin egemen olabilmesi, pek söz konusu görülmemektedir. Ancak İstiklal harplerinin kahraman ataları, geriye kendilerine yakışır öyle cesur, inançlı ve kararlı evlatlar bıraktılar ki milletimizin üzerine çöküp tepelemek isteyerek acımadan katletmeyi planlayan rütbeli hainleri adalet önüne çıkartanlar, hakkın ve adaletin yeniden tesis edilebileceği umutlarını yeşertmektedirler.
Org. Başbuğ’un kükremelerine, esip gürlemelerine, tehditlerine ve gözdağına aldırış etmeksizin hukuka kilitlenerek adalete koşan o yiğit savcı ve hâkimler tarih yazmaktadırlar. Nazi ve İsrail kopyası darbecilerin yanı sıra sözde siyasi parti kimlikleriyle milletimizin arasına sızıp cuntanın hükümranlığını savunan CHP ve MHP’nin duydukları kaygılar, yaslandıkları gücün güven ve itibar kaybederek gün geçtikçe erimeleri, bir daha iktidar yüzü görmeyecek olmalarıdır.
Ne var ki ekilen zehir her kesimi kapsamı altına almış, sözde muhafazakârlığıyla şöhretleşen yöneticileri de adaletsizliğe itmiştir. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun kişiye özel yasa çıkarma diyalogları; insanlığın nasıl bu kadar lanetsi bir pespayeliğe dönüşebildiğinin derin üzüntüsüne neden olmuştur.
Melih Gökçek’in “görevini kötüye kullandığı” gerekçesiyle hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istenen davası ile ilgili Burhan Kuzu’dan özel bir yasa çıkartılarak cezasının hafifletme talebi ve Burhan Kuzu’nun da gereğinin yapılabileceği cevabı; sözde hukuk ve adalet yanlılarının içler acısı münafıklıklarını ortaya koymaktadır.
Toplumumuz gerek dini gerekse ırki baskı ve çatışmalarla bölünürken; terörist şövalyeler askeri ve yargıyı etkileri altına alıp milletimizi yok etmeyi planlarken; hukuk ve adalet tamamen yıkılıp diktatörlük hüküm sürerken; binlerce insanımız hapishanelerde cezalarını çekerken; insanlarımız her an birbirlerini kıyacak statik bir elektriğin dahi etkisiyle yoğunlaşmışken; huzur ve güven ulaşılamaz bir ütopyaya dönüşmüşken; Melih Gökçek adlı belediye başkanı, utanmadan ve sıkılmadan benliğini düşünebilmekte, daha az nasıl ceza alabilirim endişesiyle lehine yasa çıkarabilme arayışına girebilmektedir.
Melih Gökçek gibi egoist bir nefse değil 1 yıl, yasaları çıkarı amacına kullanmak istemesinden ne zaman müebbet hapse çarpılırsa, işte o zaman tarafsız ve bağımsız bir adaletin işlediği anlaşılacak, bundan böyle Allah’ın ve halkın tasarrufuyla geçici iktidara kavuşanlar, bu tür çirkinlik ve kayırmalara cesaret bulamayacaklardır.
Artık Burhan Kuzu’nun da hukuk ve adaletten bahsedebilecek hiçbir inandırıcılığı ve saygınlığı kalmamış, tamamen yandaşlarını gözeterek ve partizanlık yaparak, gücü ve makamını peşkeş çekmek istemesinden şikâyet ettiği kanunsuzlardan hiçbir ayrıcalığı olmadığı kanıtlanmıştır. Kendilerine ancak yazıklar olsun diyor ve hangi yüzle haktan, hukuktan ve adaletten söz edebileceklerini merak ediyorum. Diyeceksiniz ki onlar politikacı ve halkta bir sürü; ne değişecek?
Artık fırıldaklıklarıyla ünlenen Melih Gökçek; nasıl bir onur, vicdan ve insanlık taşıyor ki kirli düşüncelerini deşifre eden ve yayınlayan gazetecileri yasalarla tehdit ederek, engellemeye kalkışabilmektedir. Oysa adil olmamakla suçlayıp lehine karar çıkarmaya çalıştığı yasalarla kendini korumaya çalışması apaçık bir çelişki değil mi? Rakipleri dinlendiğinde keyiften dört köşe olan Gökçek, neden kendi konuşmaları kamuoyuna servis edildiğinde tehditlere başvurup, “özel görüşme” safsatasını savunabiliyor? İnsandan utanacağına sözde inandığı Allah’tan utanmış olsaydı, zaten adil davranır, çıkarlarının peşinde koşup saltanatını devam ettirebilme yerine halkının derdini ve acısını paylaşarak adaletin kölesi olurdu. Onun gibiler için haksızlıkların Allah tarafından bilinmesi veya duyulmasının ehemmiyeti bulunmamakta, varsa yoksa insanların gerçekleri bilmemesi ve şeytani övülmeleridir. Ancak benlikleri kaşarlanmışların adaletsi bir imana ve insanlık özverisine sahip olabilmeleri mümkün değildir. Çünkü harami saltanatları Allah’a imandan ve her türlü insani davranıştan önceliklidir.
Ancak şu hakkı da sahibine teslim etmek gerekir ki AK Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan, parti milletvekilleri ve mensuplarından her kim yanlışa sapmış ve halkı rencide etmiş ise ya ihraçla ya görevden alarak ya da uyarı cezalarıyla duruşunu ortaya koyabilmektedir. Oysa CHP (ATŞP) nin Genel Başkanı Deniz Baykal ise; ülkeyi mezbahaneye çevirmek isteyenleri fütursuzca kayırıp destekleyebilmekte, bağışlanmaz yanlışların içinde olan, örneğin; milletin peygamberiyle dalga geçen ve hakaret eden Öder Sav’ı, Kürt Halkının topyekûn katledilmesini savunan Onur Öymen’i, Türk milletine mazoşist deyip, eziyete layık gören Mustafa Özyürek’i, milletin canının verdiği ezandan rahatsız olan Bülent Baratalı’yı, İzmir’in “çocuk pornosu” gibi iğrenç bir sapıklıkta google da dünya birinciliğini eleştirmemden dolayı sapıklığı savunan Erdal Karademir gibi yüzlerce partilisini bırakın ihraç etmeyi ya da uyarmayı, halka meydan okurcasına sahip çıkabilmiştir. Şüphesiz Başbakan Erdoğan ile Deniz Baykal’ın aralarındaki derinsi farkı da göz ardı etmemek lazım. Bununla beraber, Başbakan Erdoğan her ne kadar birçok hata ve yanlış yapmış ise de, totalitarizmin insafsız statükocuları Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli ile kıyaslanamayacak kadar millet ve adalet yanlısıdır.
Milletimizin inanç ve vicdanlarını deşen Deniz Feneri Derneği ile ilgili ayyuka çıkan gayriahlâkî iddiaları savunma güdüsüyle karşı çıkıp, yargılanmasını tıkamak isteyenleri geçmişte her ne kadar eleştirdiysem de, hala insanların rahatsızlıklarının devam edebildiğine şahit olabilmekteyim. Oysa İslam’ın şemsiyesi altında olduğunu öne sürüp alttan alta Müslümanlıklarını işleyenler; değil Zekeriya Kahraman’ı, ana ve babalarının aleyhlerine dahi olsa adaletle şahitlik etmeliler ki adil olmamakla suçladıkları kesime benzememelidirler. Aksi takdirde sömürücü Mehmetçik Vakfı'ndan ne farkları kalır? Kişilerin din, devlet, hükümet, kurum ve kuruluşları tahrip etmelerine asla izin verilmemeli, haksız olanın inancı, nüfuzu, makamı ve konumuna bakılmaksızın adaletin önüne çıkarılıp, hak ettiği karşılığı alması sağlanmalı, tüm milletçe dışlanmalıdırlar ki adil bir düzene kavuşulabilsin.
Ancak Tempo Dergisinde verdiğim beyanatı aynen tekrarlıyor; Türkiye’de vahyin emrettiği doğrultuda şahsım da dâhil tek bir Müslüman bulunmamaktadır.
“Sadece benliğin mahsulü bulunan işler, olgunlaşmaktan ziyade çürüyen meyvelere benzerler.” Marie J.GUYAU
18 Şubat 2010 Perşembe
Yargıçlar da ilahiyatçılara benzedi…
Oysa farklı düşünce, inanç, medeniyet ve kültürü zengin bir çeşit değil baskın aracı kullanarak kurumları ve halkı düşmansı kamplara ayıran resmi ideoloji, düzenin canı olan adaleti doğrayarak etkin güçlerin riyakâr mezesi yapmış, böylece insani değerlerden, hoşgörüden ve barıştan kopup sürekli birbirlerini eleştiren, yeren, dışlayan, hor ve hakir bırakan karmaşayı iktidar hırsı lehine meşrulaştırarak, birlik ve beraberlik yerle bir edilmiştir.
Velev ki doğru olmuş olsa dahi devlet ve halk dirliğinin temeli olan adalet bayraktarları savcı ve hâkimlerin ayarlanması ya da ideolojiler çerçevesinde yönlendirilmesi gibi cinayetsi bir düşünceyi yargı üyelerinin ve sözde siyasilerin dile getirebilmeleri, apaçık bir intihardır. Zaten binbir meşakkat, çeşitli zorluk ve sıkıntılarla baş etmeye çalışan insanlar, eğer adaletin de eğilip büktürüldüğü, güçlere peşkeş çekildiği, sınıf, rütbe ve düşünceye göre biçim değiştirdiği, kayırıldığı veya müsamaha gösterildiği inancıyla bütünleşirlerse; bilinmelidir ki savaştan, depremden ve namütenahi felaketlerden çok daha korkunç bir sonun beklediği hayal olmasa gerek.
Hukuk karşısında dağdaki çoban-sokaktaki evsiz ile tepedeki cumhurbaşkanı-genelkurmay başkanı olmak üzere yerlisi yabancısı, dindarı Atatürkçüsü, yargıcı-sanığı her birey eşit olması gerekirken; maalesef resmi ve sosyal statüye, düşünce ve inanca göre ayrıcalıklı bir muamele yapılmakta, dolayısıyla tabela devleti olmaktan öteye gidemeyerek adaletin yerini derebeylik alıp, böylece hukuk adına ürkütücü dalaşmalarla kıyamet koparılmaktadır.
Yüksek yargı, Danıştay, HSYK ve YARSAV gibi tamamen Atatürkçü ideolojik kurumların adalete ve vicdana meydan okuyucu duruşları hukuk’u paçavraya çevirmekte, suçlu yandaşlarını kollayabilmek amacıyla devleti ve milleti nasıl tahrip ettiklerini muhakeme dahi edemeyerek ortalığı kasıp kavurabilmektedirler. Hâlbuki eşit adalet dağıtmakla yükümlü savcı ya da hâkimler; gerek kendilerinin gerekse hakkında hüküm verecekleri kişilerin düşünce, inanç ve makamları ne olursa olsun adaletle şahitlik etmek zorundadırlar. Velev ki ana, baba ve yakınlarının aleyhine dahi olsa! Ancak böylesi bir hakkaniyet huzur ve güveni tesis eder; ne açlık, ne kıtlık, ne felaket ve ne de başka sıkıntılar, adaletin hüküm sürdüğü toplumlarda terörü, kaosu ve isyanı tetikleyecek sebepler olmaktan çıkarır.
Milletimizi hunharca bölerek birbirine kıydıracak olan “milletle mücadele eylem planı” ihanetiyle ilgili kamuoyuna deşifre olan belgeyi, eğer Genelkurmay Başkanı “bu bir kâğıt parçasıdır” diyebiliyorsa, o devletin bağımsız bir hukuk devleti olabilmesi mümkün müdür? Halkın seçtiği hükümeti sırf düşünce ve inancından dolayı devirebilmek için toplu katliamlar ve toplama kampları planlayan rütbeli teröristleri yargılayan onurlu ve vatanperver yargı üyelerinin adaletle hükmedebilmelerini önleyebilmek için yerlerini değiştirmek isteyen HSYK’nın hukuk ve adalet yanlısı olabileceği düşünülür mü? Kendi savcı ve hâkimlerini adaletsi kararlarından dolayı fişleyerek ve yaptırımlar uygulayarak totaliter ideolojilerinin egemenliğine çalışan yüksek yargının hukuk ve adalet kaygısı olabilir mi?
Bugüne kadar hükümetler ve halkın üzerindeki yaptırımını sürdüren ideolojik yargı, seçilmiş hükümetleri ve meclisi rutin işlerden sorumlu gelip geçici kukla görmelerinden kendilerine karşı olabilecek herhangi bir müdahaleyi hiç düşünmemişler, hukukun işlemesi ve adaletin yerini bulması yönünde atılan adımları bağımsızlıklarına saldırı feryadıyla halkı manipüleye koyulabilmişlerdir.
Ergenekon terör örgütü üyesi olmak, görevi kötüye kullanmak, tehdit ve iftiradan hakkında toplanan kanıtlar doğrultusunda önce gözaltına alınıp sonra tutuklanan Erzincan Başsavcısıyla ilgili hukuka başkaldırabilecek kadar haddi aşan yargı üyeleri, Türkiye’nin nasıl bir diktatörlükle yönetildiğini ispatlamışlardır. Türkiye’de ilk defa bir başsavcının aranması, gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla ilgili şoksal tepkiler, bugüne kadar işlenen adaletsizliğin, ideolojik kayırımın ve suçluda olsalar otokratların dokunulmazlığına açık bir ispattır. Hukuk önünde söz konusu şüpheli bir başsavcının sokaktaki vatandaştan ne ayrıcalığı var ki, onlar gözaltına alınıp tutuklanabiliyorlar da başsavcının gözaltına alınması ve tutuklanması sorun olabiliyor?
Madem öyle; rejimin bağımsız bir hukuk devleti değil de ataist diktatörlükle yönetilen bir derebeylik olduğu itiraf edilsin de, millet haddini bilsin ve adalet umudu taşıyarak hak arama saflığına kalkışıp başını belaya sokmasın…
Suçun üzerine giden ve oligarşiye son vermek isteyen savcı ve hâkimleri hükümetin ayarladığı ve yönlendirdiği iddiası, akla, diğerlerini kimin ayarladığı ve yönlendirdiği sorusunu getirmektedir. Anayasada ki kanunlar ve yasalar anlaşılabilir bir açıklıkta değiller mi ki savcı ve hâkimlerin hukuksuzluk yaptığını, ne gariptir ki yargı üyeleri iddia edebilmektedir. Ancak diyeceksiniz ki Kur’an apaçık ortada ama değişik yorumlarla tamamen zıt fetvalar verilebilmekte, dolayısıyla insanlar neyin doğru veya yanlış olduğuna karar veremeyerek, serseri mayın misali patlayacakları ortamı bekliyorlar. Eğer yargı, kendi aralarında yıkıcı sorunlar yaşıyor ve tıpkı dinde olduğu gibi kişiye ve ideolojiye özel yorumlarla ahkâm kesebiliyorlar ise, hukuk ve adaletten bahsedebilmek imkânsızdır.
Hangi hukuk yasasına göre savcılara ve mahkemelere özel yetki verildi ki, başsavcının sorgulanması ve tutuklanması akabinde bu yetkiler HSYK tarafından kaldırılabildi? Madem savcıların özel yetkileri kanunlar aykırı, bugüne kadarki soruşturma ve kararlarının meşruiyeti ne olacak? Ya da söz konusu yetkiler suçlu meslektaşlarını kapsamıyor mu? Sözde bağımsız ve eşit hukuk; suç karşısında hangi insan haklarına ve hukuk normlarına göre yargıca güvence sağlıyor da halkı tutsak bir köleden farksız değerlendirebiliyor?
YARSAV Başkanı Tarhan’ın "bugünden itibaren artık Türkiye'de hiçbir yargıç, Cumhuriyet savcısı, Yargıtay, Danıştay, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) yargıç üyelerinin güvencede olmadığını" açıklaması, akıl almaz bir hezeyandır. Acaba özgürce suç işleyemeyeceklerini, kanunlara karşı keyfi ve taraflı davranamayacaklarını, ideolojilerindeki suçluları kayıramayacaklarını ve yasaları diledikleri gibi yorumlayamayacaklarının telâş ve kaygısını mı gütmektedir? Doğru ve dürüst bir kimsenin güvence endişesi, hangi mantığın bir korkusu olabilir?
Ataist olmayanların vatan haini yobazlar ve gericiler diye sınıflandırılıp aşağılandığı bir rejim de başka kim böylesine esip gürleyebilir?
Bir tarafta şüpheli ve toplanan delillerle suçluluğuna kanaat getirilerek tutuklanan bir başsavcı, dğer taraftan gerçekleri ortaya çıkarıp halkın aşayişi sağlayabilme adına adaletle hükmetmeye çalışan Erzurum başsavcısı başta olmak üzere yaklaşık beş savıcının aleyhine soruşturma başlatılarak yasal gereğinin yapılabilmesi için dikte edilen suç duyurusu; nasıl izah edilebilir ve hangi vicdan ayağa kalmaz? Suçlu bir başsavcı, adalet peşinde koşan bir başsavcı ve beş savcıya bedel tutulabiliyorsa; vay milletimin haline! Yani suçlu bir putperestsen dokunulmaz, değilsen dürüst bile olsan suçlusun mu demek isteniyor?
Sen kölesin köle kal, ne haddine adalet aramak...
HSYK, Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal'ın yetkilerini kaldırmakla yetinmeyip, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya misali görevden atmak ve ömür boyu kamu haklarından mahrum bırakmakla da kalmamalı, ya müebbet hapse ya da özel bir izinle idama mahkûm etmelidir ki, hukuk ve adalet arayan diğer yargı üyelerine de ders olsun…
Artık daha fazla bir şey söyleyecek takatim kalmadığından, güzel Türkiye’min, merhametli ve sabırlı halkımın nasıl bir diktacılığın baskısı altında ezildiğinin ızdırabı içinde Allah’a sığınıyorum…
İşte Atatürkçülük; İşte İslâm!
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa. 135
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkiyle bilmektedir.” Maide. 8
7 Haziran 2009 Pazar
Nasıl oluyor da inanabiliyorlar?
Müslüman kimlikli yığınlar gaflet uykusundan uyanmayıp, aleyhlerinde inşa edilmeye çalışılan temel denklemi çözemediklerinden ninnilerle oyalanmaya devam etmekte, dolayısıyla esaretten kurtulamayarak büsbütün daha da karanlığa gömülmektedirler.
Obama’nın Mısır ziyareti öncesi Fransız televizyonuna yaptığı açıklamada “Biz de Müslüman’ız” ifadesi, bana Aziz Nesin’in mahkemede “bende Müslüman’ım, anam ve babam Müslüman, Müslümanları severim” sözlerini hatırlattı. Hak, inanç ve adalet düşmanı insan kisvesine bürünmüş azılı şeytani yaratıkların düşünsel mutasyonları her ne kadar tartışılmaz bir manipülasyon ise de, muhakeme yetisinden yoksun insanları etkilemeye yetebilmektedir.
Amansız popüler kimlikli kötülerin eylemleri değil de, asıl niyetlerini saklayan sempatik davranış ve tesirli sözleri, toplumların intihar edercesine kendi elleriyle kendilerini yok etme ya da zillet içinde sürünmelerine neden olmaktadır.
Acımasız bir katil olan ABD devletinin başına, sanıldığı yahut umulduğu gibi barış ve adalet yanlısı merhametli bir insan geçemez. Dolayısıyla barbar ABD devletini temsil eden Barack Obama, sinsi bir sempatik şeytandır… Müslümanlara veya kendilerinden olmayıp aynı düşünceyi paylaşmayan toplumlara karşı içten, dürüst, samimi ve gerçekçi değildir. Çünkü şeytanın görevi aldatmak, kan içmek, acı ve dehşet saçmaktır.
Gerek Türkiye, gerekse diğer İslam ülkelerin hükümet ve devlet başkanlarının Obama lehindeki görüşleri sizleri etkilememeli, taşeronluklarının gereğini yaptıklarından, Obama’dan daha hain ve riyakâr bir tavır sergiledikleri bilinmelidir.
Milyonlarca Müslüman’ı acımasızca katleden, işgal eden, ırzına geçen, yurtlarından çıkaran ve hunharca işkence yapan ABD gibi bir caninin ideolojik başkanının verdiği mesaj, temel denklem çerçevesinde okunabilirse gayet açık ve nettir. Hiçbir şey olmamış ve bir daha tekerrür etmeyecekmiş gibi Müslümanların duygu ve beklentilerini şeytani bir ustalıkla paylaşarak umut vaat edebilmesi, ancak aptal yığınların ya da satılmışların güvenebileceği bir davranıştır.
Bir taraftan inanıp iman etmediği Kur’an’dan ayetler okuyan Obama; “Bir insan öldürmek, tüm insanları öldürmüş olur” gerçeğini ifade ederken; diğer taraftan katlettikleri milyonlarca masum insanla ilgili, neden başında olduğu devleti ve temsilcisi İsrail’i “Savaş Suçları Mahkemesinde” yargılatmıyor ve aleyhlerinde alınacak bir kararı veto edebiliyor? Yoksa ölen Hıristiyan ve Yahudiler insan da, işgal edip işkencelerle öldürdükleri Müslümanlar mı insan değil? Kur’an’ca kâfir sayılan Obama’nın okuduğu ayetteki muhatabı kim?
İslam düşmanı haçlıların I. Dünya Savaşındaki uzantısı İngilizlerin ünlü ajanları Lawrence, takva bir Müslüman kimliğine bürünmüş, devrin İslam alimlerine şapka çıkartan Kur’an ilmi ve sözde dindarlığıyla Türkler ile Arapların arasına nifak sokarak, Arap yarımadasını kaybetmememize ve sayısız askerimizin ölümüne sebep olmuştur. Bu sebeple Barak Obama, günümüzün Lawrence’dir.
Unutulmamalıdır ki tarihi referansı olmayan bir bilgi, ancak yüzeysel bir bilgidir.
Gezisinin asıl gayesi ve hedefi Müslümanlarla adalet temelinde samimi bir barış olmayan Obama, Ortadoğu temsilcisi İsrail’in güvenliğini ve Müslüman toplumlarca meşru addedilmesini sağlamaktır. Kendileri için fevkalade tehlike gördükleri El Kaide ve İran’ı tek başlarına yenemeyecekleri gerçeğiyle İslam ülkelerini organize etmek, onlara karşı kışkırtarak yalnızlaştırmak ve etkisiz hale getirmektir.
Müslüman kimlikli mühürlü ahmaklar son derece açık bu gerçeği kavrayamayarak, kendilerini sömürüp düşmanlarına peşkeş çeken hain iktidarların peşine takılabilmekte; dinlerine, ırklarına, vatanlarına, geleceklerine ve bağımsızlıklarına göz diken düşmanlarına umut bağlayarak, daha beterini yaşamaya müstahak olmaktadırlar.
İslam dünyası lehine riyacı Obama, açık düşman Bush’tan çok daha büyük bir belâ ve acımasız bir sinsidir. Çünkü ikiyüzlü münafık yaratıklar, yetmiş kez daha tehlikelidir.
Yeryüzündeki fitnenin kaldırılması, barış, Hak ve adaletin egemen olabilmesi için; Usame Bin Ladin’in ifade ettiği; "Kâfirler ve ajanlarıyla uzun bir soluklu savaşa hazırlanın" çağrısına katılıyorum. Çünkü İslam; onurlu her Müslüman için, adalet adına vazgeçilemez bir CİHAD’dır.
“(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer (küfre) son verirlerse (onları bırakın). Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.” Enfal. 39
İsrail=ABD’dir. ABD’siz çapulcu bir terör devleti olan İsrail, tek başına hiçbir güç ve değer teşkil etmemekte, dolayısıyla ciddiye alınmamalıdır. Ülkemizdeki “mayın” tartışmasıyla ilgili sınırlarımızın İsrail’e kiralanacak olması iddiaları, bilinmelidir ki ABD’nin bir direktifi ve “olmazsa olmaz” bir talebidir. Tıpkı Irak’ın işgal edilmesi nasıl bir süreçten geçti ise, sınır topraklarımızın verilmesi de aynı sürecin bir devamıdır. Çünkü güdülen “Manukyan ekonomisi”, her değeri etiketlendirmeye gerekçedir. Aksi takdirde haçlı desteğiyle ayakta duran hükümet; hem siyaseten, hem ekonomikken, hem de askeriyeten iflasını ilan eder.
Her kim ne derse desin, ABD ne emretmiş ise, müstemleke olan devlet, onu yapmak zorundadır. Genelkurmay, başörtülü birkaç kız öğrencinin “kutlu doğum haftası”nı kutlamasıyla ilgili 27 Nisan’da muhtıra vererek hükümete ve meclise meydan okurken, neden güvenlik açısından fevkalade hayati olan sınırdaki mayınlı arazinin temizleme karşılığı yabancılara verilmesine sessiz kalıyor ve hükümetin isteği doğrultusunda bir politika izliyor? Mayınları döşeyip tüm krokileri elinde bulunduran bir Genelkurmay’ın “mayınları temizleyemeyiz” açıklaması, aslında fazla bir söze gerek bırakmamaktadır.
Çünkü ABD ne emretmiş ise, hükümette, Genelkurmay’da o emre itaati mecbur görmekte, böylece dünyanın en büyük ordularından biri olan TSK, döşediği mayınları temizleyememe gibi bir acziyet içine sokularak, caydırıcı imajına, güç ve onuruna darbe indirilmektedir.
Eurovision şarkı yarışmasındaki temsilcimiz Hadise’nin “sex show”’na harcanan bütçeyle, sanırım bu iş hallolur.
Uyuşturucu bağımlısı misali haçlı ABD ve AB’ye olan bağımlılıktan kurtulmanın tek yolu, Allah’a ve vahyine teslim olmaktır.
16 Nisan 2009 Perşembe
Samimi ve adil olun ki…
Bölücü ve yıkıcı sorunları meydana getiren düşünce ve ilkelerle, o sorunları giderebilmek yahut ıslah edebilmek asla mümkün değildir. Ulus devlet anlayışı temelinde fıtratsal ırk ve din gibi hayati ve hassas değerlere savaş açarak sindirmeye ve başkalaşmaya giden bir devletin birlik, huzur ve barışı sağlayabilmesi, samimi ve adil olabilmesi söz konusu olamaz.
Yaratıcının dahi yapmayıp farklı millet, ırk, din ve kültürleri yaratmasıyla oluşturduğu dünya; ne geçmişte ne de gelecekte tek bir medeniyete dönüştürülememiş ve dönüştürülemez; ortak kültür, simge ve değerler yaratılarak, gelenekler ve mitlerle tek tip kökten bir birleşmeyle, akıl ve duygular tekelleştirilmeye çalışılarak, “ulus devlet” gibi dayanaksız bir yapı inşa edilemez.
Bu ütopyayı baskı, yasak, tehdit, şantaj ve absürt argümanlarla uygulamaya çalışan devlet, ancak isyana, savaşa ve parçalanmaya neden olur. Böylesi tanrısal bir ideali kendi ideolojisi temelinde egemen kılmaya çalışması, zaman içerisinde bir basınç oluşturacak ve sonunda infilak ederek, ortada ne bir devlet, ne bir vatan, ne de bir millet kalacaktır.
Devlet, yalnız halkı için var olan; ırk, inanç ve düşüncelere saygı gösterip, taraf olmaksınız adaletle hükmeden bir kurum ise, o devlet baki kalabilir ve bozgunculara karşı yekvücut bir güç haline gelerek, kötülükleri yenebilir, fitnecileri püskürtebilir.
Yüzyıllardır Müslüman Türkiye toplumunu ve hamisi olan ırkları bir arada tutmayı başaran Allah ve İslâm inancını silip süpürebilmek için Fransa’dan ithal ettiği laik ve ulus devlet anlayışını silah, korku, cinayet ve insanlık onurunu katleden uygulamalarla kabul ettirmeye çalışan devlet, yaşanıla gelen çatışmaların, bölünmelerin, adaletsizliğin, ahlâksızlığın, sömürgeciliğin ve düşmanlığın yegane sebebi olmuş ve olmaya devam etmektedir. Yaldızlı sözlere değil, bizzat yaşanılan tecrübeler ve gelişmelere duyarlı davranarak duruş sergilenmeli; devlet, ancak kendini meydana getirip değere ulaştıran herbir bireyine sevgi ve saygı duyar ise, karşılığını hak etmelidir.
Devlet, öncelikle büründüğü o despotik, ideolojik ve teokratik yapısından sıyrılmalı, idareyle yükümlü oldukları canlıların güdülebilecek hayvanlar sürüsü değil, farklı akıl, inanç ve duygular taşıyan birer “insan” oldukları gerçeğini kabul ederek, ideal ve yapısını oluşturmalıdır. 85 yıldır başaramadığını başarabilmesinin mümkün olamayacağı gerçeğini kavrayabilmeli, gerçekten insanlarını tasa eden bir samimiyet içinde ise, inat ve ısrarından vazgeçerek korkunç gidişatı durdurmalıdır.
Adaletsizliğe ve ayırımcılığa daha fazla tahammül edemeyen kahraman savcı ve hakimlerden oluşan yargının gerçekleştirdiği “devrim”, T.C. kurulduğundan bugüne kadar köşe başlarını tutmuş mevki ve makam sahibi zorba Kemalistlerin millet üzerindeki hegemonyasına son verecek süreci başlatmış, her biri yargı önüne çıkarılarak, nasıl birer sinsi, cani ve hain oldukları gerçeği kamuoyunun dikkatine sunmuştur.
Türkiye milletinin etnik ve dini esaslarına göre yaşamalarına fırsat tanımayarak sürekli dışlayan, tehdit ve şantajlarla köleleştiren ve iktidarlarını engelleyen Kemalist gettolar; silahşorlarının tutuklanmalarına, gözaltına alınmalarına veya soruşturulma açılmalarına öyle tepki göstermiş, haddi aşarak sahiplenmişler ve gözdağı vermek isteyerek terör örgütlerini savunmuşlar ki, böylece devletsi hükümranlığa sahip korkunç bir çeteyle nasıl yaşandığı ve karşı karşıya kalındığı ortaya çıkmıştır. Nasıl bir devlet Türkiye'yi idare etmektedir?!!
Amansız Ergenekon Terör Örgütünün politik temsilcisi CHP, Kemalist medya, gazeteci, dernek ve üniversitelerin yanı sıra, Genelkurmay’ın arka çıkması, şüphesiz TSK’ni istismar ve aleyhine fevkalade vahim bir gelişmedir. Anayasal düzeni silahla ele geçirmeye kalkışan, halkın seçtiği TBMM’ni lağvederek hükümetini devirmeye çalışan, halkın arasına nifak tohumları sokarak bir iç savaşlı planlayan, farklı inanç ve ırk sahibi popüler kişileri öldürterek ve öldürmelerini planlayarak infiale neden olan azılı terör örgütünün elebaşları Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’u destek mahiyetinde cezaevinde ziyaret eden Genelkurmay’ın başkanı Org. Başbuğ’un açıklamaları; hukuka, yargıya ve millete apaçık bir meydan okumadır.
Unutulmamalıdır ki yargıyı, hukuku ve adaleti baltalayarak ayaklar altına alan bu kayırma, rütbeleri ve kimlikleri her ne olursa olsun hiçbir bahaneyle haklı görülmemeli, TSK’ni temsil eden komutanların cüretkar bu tavırlarına müsamaha edilmeyerek, asla bağışlanmamalıdır. Adalet karşısında her suçlunun eşit muamele görmesi devleti devlet yapan en önemli unsur olmasına rağmen; gerek doğrudan müdahale edilerek, gerekse sağlık koşulları öne sürülerek, GATA aracılığıyla suçlular yargılanmaktan ve tutuklanmaktan kurtarılmakta, dolayısıyla akıl almaz bir kayırmacılık ve adaletsizlik tüm milletimizi derinden vurarak, ideolojilere göre çete ve terör örgütlerine meşruiyet kazandırılmaktadır.
İrtica adına Müslüman bir Türkiyeli, PKK adına ise ırki bir Kürt, MGK’nın tehlike sıralamasında birinci derecede yer alıp, laik ve Kemalizm adına terörist faaliyette bulunulan kıyıcı çetenin şatafatlı üyeleri meşru gösterilmeye çalışılıyor ise; artık o bir devlet değil, savunduğu o çetenin ta kendisidir.
Deşifre edilerek kamuoyuna yansıyan adamcı birçok telefon görüşmesi dahi üst düzey yetkili destekçilere ve kurumlara geri adım attırmıyor ise, bu, ürkütücü sonun çok yakın olduğuna bir delildir.
Akıl, bilim, çağdaşlık ve ilericilik adına ustalıkla gizlenilen riyakâr yüzlerin burkaları açılmış, artık devekuşluluktan kurtularak berraklaşmışlardır. Tıpkı ahir zamanın canlısı “Dabbetül arz”ın yeryüzüne çıkması ve beraberinde Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın yüzüğünü getirerek, insanların yüzüne değdirmesiyle oluşacak siyah ve beyaz noktalarla kimin kafir, kimin Müslüman olduğunun belirlenmesi gibi, bundan böyle kimin gerçekte kim olduğu ortaya çıkmış, Müslümanları ve Kürtleri yok etmek isteyen çağdaş tanımlı Kemalist terörist ve yaltakçıları anlaşılmıştır.
Çağdaşlık; vahye iman etmiş Müslümanlara karşı kullanılan şeytani bir manipülasyondur. Türkiye’deki çağdaşlığın bilim ve teknoloji ile hiçbir ilintisi bulunmamakta, İslâm’a karşı doğrudan karşı çıkmaya cesaret edemeyen Kemalistlerin, kendilerini perdeledikleri bir batılılaşma kavramdır.
Din, ırk ve adalet düşmanı Ergenekon Terör Örgütünün her üyesinden bahsetmeyi vakit kaybı buluyor, puştlukta sınır tanımayan sözde bilim adamı Mehmet Haberal veya Müslüman millete meydan okuyan eski rektör Fatih Hilmioğlu gibi bozguncu çete üyelerini değere tabi tutmuyorum. Faşist diktatör ve katil Veli Küçük’ün, ülke aleyhine APO’dan çok daha tehlikeli bir canavar olduğunun altını çizerek, İmralı’da hapsedilmesi ve APO’ya arkadaş gönderilmesinin halkımızı memnun edeceğinin dikkate alınmasını öneriyorum.
Ancak Türkan Saylan adlı Kemalist, feminist, hümanist (en büyük hümanist şeytandır) ve Hıristiyan bir bozguncunun kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla İslâm’a savaş açtığı, Haçlı Batı ve Siyonist lobilerince gönderilen yardımlarla Müslüman Türkiye çocuklarını İslâm’dan çıkarmak suretiyle fevkalade düşmansı bir misyonu yürüttüğü malumdur. Düşünce, strateji ve eylemlerini bir İslâm karşıtlığı temeline oturtan Saylan, haçlılarla kurduğu ittifakla, tıpkı çağdaşlık gibi Kemalizm’i de arkasına alarak İslâm aleyhtarlığı haçlı görevini sürdürmekte, söz konusu işbirlikçilerden aldığı yardım ve destekle burslar vererek, Türkiye’yi dinen ve ırkken parçalamak niyetiyle yok etmeye çalışmaktadır. Sözde insanlık amacına ve çağdaş bir Türkiye için çalıştığı propagandasıyla, insafsızca vicdanları istismar ederek sömüren Türkan Saylan, amacına ulaşamamanın ızdırabıyla ölümcül hasta yatağında “ölüm aklıma bile gelmiyor, yapacak çok işim var" diyerek, Müslüman Türkiye’yi dininden ve kimliğinden uzaklaştıramamın ve vatan topraklarını efendilerine teslim edememenin öfkesiyle çırpınıyor. O, bir haçlıdır ve haindir.
Dinin araç olarak kullanıldığı iddiasıyla Müslüman cemaatleri düşman sayan Org. Başbuğ, 85 yıldır sözde “sosyal devlet” hilesiyle Kemalistlerce sömürülen, horlanan ve aşağılanan saf ve devlete güvenen milletimizi cemaatlere karşı bileyleyerek, menfaat çıkarların, dinin kullanılarak elde edildiğini işlemek suretiyle, Müslüman cemaatlerinin ekonomik güce kavuşmalarından son derece rahatsızlık duyduğunu vurgulayabiliyor. Ya laik ve Kemalist cemaatler!; yıllardır Atatürk’ü kullanarak din ve namus telakkisini ortadan kaldıranlara, halka ve hükümetlerine darbe yapanlara ve girişenlere, devleti sömürenlere ve vatan topraklarında emelleri olan yabancılarla işbirliği yaparak ihanet etmelerine, neden hiçbir tepki göstermiyor?
Acaba cevap verebilir mi: Müslüman Halkına ve hükümetlerine karşı gösterdiği hasımlığı ve duruşu, hiç, dahili ve harici hainlere gösterebildi mi? Laik, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla idare edilen Türkiye, ideolojisine aykırı düşünenlere karşı 85 yıldır mücadele ederek enerjisini tüketeceğine; neden sosyal devlet olabilmek için gerekli çabayı sarf etmedi?
Hiçbir Müslüman cemaat; unutulmamalıdır ki laiklik ve Kemalizm’den beslenen Çağdaş Yaşam Derneği gibi nice cemaatlerin asli görev edindikleri birlik ve beraberliği bozmamış, halkını asimilasyona tabi tutarak ve düşmanlarla gizli bir işbirliği yaparak ihanet etmemiş, tehditle döndürmeye kalkışmamışlardır. Bu sebeple, bugüne kadar eleştirdiğim ve kınadığım Fethullah Gülen Cemaati başta olmak üzere, tüm İslâm’i cemaatleri, dinilerinin gereği yaptıkları hayırseverliklerinden dolayı destekliyor, diğerleri gibi ülke ve millet aleyhine hiçbir ihanet içinde olmadıkları için tebrik ediyorum. Vahiysel dinlerine ihanet etmişler ama devletlerine asla… Daha ne istiyorsunuz?
Org. Başbuğ ve Genelkurmay’ın içlerine sindiremeyip sürekli kin ve nefretlerini sıcak tuttukları Müslüman cemaatler; eğer inançları gereği zekat, sadaka veya yardımı yapmamış olsalardı, halk isyan eder, bugün keyfiyet içinde yaşayan sömürücülerin mal ve can güvenlikleri olamazdı. Boş lafları bırakın da, ne yaptığınızı açıklayın…
Org. Başbuğ’un şu açıklaması, maalesef tüyler ürpertici. “Diyelim ki bir gencimiz Eskişehir’de oturuyor, Kocaeli’de üniversite kazanıyor. Zaten zar zor okuyacak, yurt bulacak. Devletin öğrenciye yurt sağlaması sosyal bir görev ama sağlayamıyor. Orada işte, geliyor A, B, C, D hemen alıyor. Kendilerine göre yetiştiriyorlar. Sosyal devlet tabii ki önemli ama sosyal devletin hangi boyutta olacağı konusunda yasalar, Anayasa belli.” Acaba o öğrenciler, okuyabilmek için namuslarına bedel biçen birer fahişe, hırsız ve terörist mi olsalardı?
Harp akademilerinde Kemalizm’i öğreterek, birer İslam düşmanı olarak yetiştirdikleri öğrencilerin varlıkları meşru da, Allah ve din sevgisiyle yetişen öğrenciler mi gayri meşru?!?
28 Şubat hıyanet sürecini destekleyebilen Org. Başbuğ, açıkça “laik ve Kemalist değilseniz, bu vatanda yaşama ve yükselme şansınız yok” diyerek, dolaylı da olsa, İslam’a ve Müslümanlara karşı olduğunu deklare etmektedir. Oysa eylemsiz bir felsefe ve düşünceyle insanları mimleyerek düşman belleyen bölücü ve yıkıcı anlayışın bu ülkede yaşam hakkı bulunmamalıdır.
Org. Başbuğ; “Teröristte bir insandır” ifadesiyle, tıpkı CHP’nin çarşaf açılımı gibi yeni bir PKK politikası geliştirmekte, ancak neden teröristleri öldürdüklerine ve askerlerimizin şehit düştükleri sorusu cevapsız kalmaktadır. Oysa Allah, bozguncuları insan olarak görmemekte, hayvan, hatta daha da aşağı sapık olduklarını vurgulayarak, insan olabilmenin erdemlikleri ortaya koyup, iyi ile kötüyü sınıflandırmaktadır. Eğer vatanlarını ve halkını koruyabilmek uğruna canlarını feda eden kahraman askerlerimiz insan ise, katil ve cani teröristlerin de insan olabilmesi mümkün müdür? Bu durumda; TSK, her inanç ve ırkı içinde barındıran Türkiye milletinin kendisi olduğundan, Genelkurmay başkanı, TSK ile eşdeğer görülemez ve başkomutanlık görevini sürdüremez. Dolayısıyla Org. Başbuğ’u istifaya davet ediyorum… Çünkü tamamen dengeleri gözetmekle yükümlü böylesi hassas bir görevi, güvenlik olgusunu yitirmesinden dolayı daha fazla götüremez.
Kim, ne konuşacağına dikkat etmeli, mutlaka adil ve adaletli olmalı, halkını ideolojisinin üstünde tutarak dışlamamalı ve incitmemelidir!!!
Türkiye Müslüman’dır. Ancak Müslüman kalıp kalmayacağını Allah bilir. Bu gerçeği değiştirebiliyorlar ise; haydi, hodri meydan…
Samimi ve adil olun ki, Türkiye milleti layık olduğu gücü ve barışı tadabilsin...
17 Şubat 2009 Salı
İşte siyaset, nerede Türkiye...
Gerek hükümetin, gerek yargının, gerek kurumların vereceği kararlar, mutlaka benliksel kanaatten arındırılmalı ki suçluya hesap sorabilme hakkı doğsun…
Hz. Ömer gibi üstün bir devlet adamının düşmanlarınca dahi imrenilen adalet anlayışı, ancak Yaratıcı Allah’ı egemen kabul edip, hükümlerine boyun eğmiş kimselerce örnek alınabilir, her kim olursa olsun hiç kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayarak, insana verilen değerin gereği siyasi bir devlet yapısı oluşturulur. Oysa, kuramsal yığından öte hiçbir iradesi ve yaptırımı bulunmayan laik temelli düşünce ve anlayışların insana verebileceği bir fayda ve aydınlığın olmadığı, bizzat yaşanılan barbar, kapitalist ve adaletsiz laik yönetimlerden anlaşılmaktadır.
Hz. Ömer, günümüzdeki gibi teknolojinin sağladığı kolay iletişimlerin keşfedilmediği o dönemde, özel olarak görevlendirdiği postacılar vasıtasıyla günü gününe ordusundan, valilerinden ve halkından haber alır, âdeta onların yanında savaşıyor, yönetiyor ve yaşıyormuşçasına sevk ve idare eder, adaletli davranmalarına hayati önem vererek, halkından bir tekinin bile mutsuzluk ve şikayetini önemsemek suretiyle derhal yardımına koşar, haksız veya adaletsiz olan hiçbir yöneticisini kayırmazdı. Çünkü Allah sevgisi ve adalet anlayışı, liderle beraber bir bütün olarak tüm ruhlara hakim olur. Tek bir kişinin derdi bile onun için yıkıcı bir keder ve Allah’a verebileceği elem bir hesaptı.
Zaten Allah’a teslim olmuş Müslümanlar tarafından bunun başka yolu da yoktur. Allah korkusu ve sevgisi!.. Hz. Ömer, adaleti öylesine titizlikle ayakta tutardı ki, farklı inanç ve ırk taşıyan insanların taciz edilmemesine, kişilik hakları ve onurlarının çiğnenmemesine çok önem verir, başvuranları da en ağır şekilde cezalandırılmaları için yargıya teslim ederdi.
İşte günümüzde böylesi erdemli ve inançlı siyasetçiler olmadığından dini ve ırki zulümler sürmekte, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri krizler ve düşmanlıklar yaşanmakta, resmi veya gayri resmi suç imparatorluklarının işgal, katliam ve baskıları altında hayatlar ve umutlar yitirilerek, hor ve hakir bir düşmüşlükle eceller beklenmektedir. Dolayısıyla dünyamızı mahvetmekle kalmayıp, ahiretimizi de ziyan etmenin ahmaklığıyla, hayvanlardan da daha aşağı bir akılsızlık sergilemekteyiz.
Köklü Müslüman Türkiye milletinin geçmişinden ve dininden güç ve ilham alarak, siyaseti reddedip politikaya yönelen bencil liderler seçmesi, artıklara muhtaç kalmasına ve dünyayı titreten caydırıcı gücünün zayıflayıp, herkesin üzerinden geçtiği bir odalığa dönüşmesine neden olmuş, dolayısıyla imrendiği batılıların tutsağı hailine gelmiştir.
Herkesin sadece kendi insafsız çıkarları uğruna çalıştığı dünyada dahili ve harici benliklere karşı dudak bükemeyen ve değerlerine fiyat etiketi koyan politikacıların seçilmesiyle zillet hak edilmiş, aşırı iltifatlara ve paraya mağlup kalınarak, yenilmez o kuvvet ve akıllar esir edilip, içeride ve dışarıda dimdik dikilip karşı konulamamıştır.
“Tanrının akıl” olduğu laik anlayışın egemenliğiyle benliklerin kudurduğu öyle bir Türkiye oluşturuldu ki, herkes başka bir yolda ilerleyerek mutlak doğrudan sapılmış, böylece hem din, hem ahlâk, hem birlik, hem adalet, hem de barış yıkılarak, çerçöp haline getirilmiştir. Bir saniye sonrası meçhul ve ölümlü bir yaşamda; onursuzluk, yalan, hile, kötülük, ihtiras, korku ve dehşete sebep olan olumsuzlukların gereği nedir?
Günümüzdeki liderler; “özgür irade” savlarıyla kendilerini tanrı görmelerinden, kul olan Hz. Ömer gibi sürekli kendi kendilerini muhasebe etmekle meşgul olmamakta, dolayısıyla hata ve yanlışlarına devam ederek, haksız ve adaletsizliklerini kangrene dönüştürmelerinden toplumların feryat ve figanları son bulmamaktadır.
Günümüz sosyolog, psikolog ve felsefecilerinin topluma empoze etmeye çalışıp, bir türlü ne kendi nefîslerinde, ne de toplumun hiçbir katmanında uygulamadıkları “otokritik” sorgusu, sorumlu ve yükümlü her yöneticinin, hatta her Müslüman’ın temel düsturu olmalıdır. Kendilerini hata ve yanlıştan münezzeh gören laik anlayışın öldürücü zehri, yanlışların kamuflajını teşvik etmekte, dolayısıyla eleştiriler engellenerek, “tanrı lider ve önderler”’in savunulması sürdürülebilmektedir. Ne yaparlarsa yapsınlar; onlar başarılıdır, kahramandır, kurtarıcıdır, rızık vericidir, hidayete erdirendir ve kalkındıranlardır…
Bir yaratık, yani kul olmasından dolayı kendisini bir “hiç” farz eden ve yanındaki kölesini dahi kendisiyle eş görebilen Hz. Ömer, başarı ve zaferlerinden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Hayatı büyük başarı ve zaferlerle dolu ünlü komutan Halid Bin Velid’i, bu yüzden ordunun başından almıştı..
Halid Bin Velid’in üst üste kazandığı zaferlerden dolayı, esas görevi Allah’a hizmet olan ordunun şımararak sultalaşmasını istemiyordu. Zira böyle bir durumda, İslâm’ın tatbikatı için var olan devletin, ordunun emrine girme ihtimali belirebilirdi ki bu, İslâm Devletinin bekası için fevkalâde tehlikeli bir husustu.
Başka bir deyişle Hz. Ömer, İslâm kanunlarının harfiyen ve de tavizsiz uygulanması için mevcut olan devlet otoritesinin kaybolarak, yerine ordu başkomutanının, hattâ devlet başkanının şahsi despotizminin yer almasını kesinlikle istemiyor, bu sebeple de Halid Bin Velid’i görevinden almıştı. Nitekim, komutanlıktan azlinin sebebini öğrenmek için başkent Medine’ye giden Halid’e, Hz. Ömer, “Yâ Halid, sen benim yanımda çok değerlisin ve seni çok severim’‘ dedikten sonra, devletin bütün valilerine şu tamimi gönderdi:
“Ben, Halid’i bir öfkesinden ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”
Hz. Ömer’in; başarının, zaferin ve egemenliğin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu vurgulayan bu imansal sözü; acaba Kemalistlere, müritlere, partililere, askerlere, öğrencilere, işçilere ve halkımıza bir şey ifade ediyor mu?
Yaratıklar bir hiçtir ve Yaratıcı’nın izni olmadan hiçbir şey yapamazlar. Bundan dolayıdır ki gerek dini, gerek siyasi, gerek ilmi, gerekse askeri alanda öncü hiç kimse, diğerlerinden iradece üstün değildirler, sadece Yaratıcı öyle dilediği için seçilmiş, zengin veya fakirlikleri, köle veya liderlikleri, başarı veya başarısızlıklarıyla yönlendirilmiştir. Unutulmamalıdır ki peygamberlerin mucizeleri yada insanların efsanevi zaferleri yahut keşifleri dahi, ancak O’nun dilemesiyle gerçekleşmiştir.
Laik devletimizce dışladığımız ve “irtica” adına tehlike saydığımız İslâm medeniyetine karşılık aydınlık adına bütünleştiğimiz barbar Batı medeniyetinin insanları nasıl katlettiği ve esirlere akla gelmeyecek şeytansı işkenceler yaptığı malûmdur. Bir bakın bakalım, şeriatçı Hz. Ömer
ne yapmış:
O devir insanlarının korkulu rüyası olan İran’ın zalim komutanı Hürmizân, ordusuyla mağlup olduktan sonra öldürülecek korkusuyla teslim olmak istemiyordu. Daha sonra teslim olunca, Hz. Ömer’in karşısına getirildi. Hz. Ömer, kendisini idam etmediği gibi, can düşmanı olan bu kimseye birde maaş bağladı. Çünkü şeriatsı adâlet bunu gerektiriyordu. Böylesi bir adalet karşısında zalim Hürmizah Müslüman oldu. Adalet güçlü olursa, en zalimler bile kuzu olur.
Oysa çağdaş ve aydın iddia edilen laik adalet; geçmişte olduğu gibi günümüzde de esir aldığı insanlara namütenahi işkencelerde bulunarak; tecavüz ediyor, hamile bırakıyor, çocuk ve kadınları katlediyor, diri diri yakıyor, pislikleriyle yıkıyor, hayvanlara parçalattırıyor, yurtlarından çıkarıyor, mallarını yağmalıyor, yasalarıyla çağdaş kölelere dönüştürüyor ve daha niceleri…
Hz. Ömer, şeriatın emri doğrultusunda hak ve adalet çerçevesinde kararlar almış, laik bir düşünceye göre değil, şeriatsal hükümlere göre İslâm’ın insana verdiği değerin gereğini yapmıştı. Laik bir anlayışla böylesi bir adaleti uygulayabilmek mümkün mü?
Ne var ki laik ve çağdaş dünyanın sözde insan hakları anlayışı ve adalet işeyişi; eylemleriyle Batı medeniyeti denilen canavarın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta, buna karşın; sırf Allah’ın egemen kabul edilmesinden gerici görülen İslâm medeniyetinin eşit adaleti ve insan hakları da kendini kanıtlamaktadır.
Sorun insanlarda mı, yoksa rejimde mi?!?
Söze ve düşünceye değil, davranışa ve uygulamaya bakın…
Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az…