İnsanoğlunun azan benliklerine gem vuramayıp pozitivist teorilerle süsledikleri yaratık ve kadersi bir mahkûm oldukları gerçeği, fevkalade somut bir acizlik olan intiharlarla deşifre olmakta, dolayısıyla rasyonel bir varlık oldukları ütopik felsefelerini yaşamda gizleyememektedirler. Sıradan insanların intiharlarını ekonomik, sosyal, eğitim ve seküler psikolojik bazında değerlendirerek; aklı, insanın hayatta var olabilmesi için temel araç görmeleri akabinde şöhret, servet, bilim ve mevki sahibi zenginlerin, akademisyenlerin, sanatçıların, üst düzey askerlerin ve akli ilkeleri uç düzeyde kullandığı sanılan düşünürlerin kendi canlarına kıyabilmeleri; kuramlarında iddia ettikleri gibi akıl kullanmaktan başka hiçbir araç ve Tanrı’ya ihtiyaç bulunmadığı varsayımlarını, bu nasıl bir akıldır ki yaşamını intiharla sonlandırabiliyor sorusunu doğurmaktadır. Voltaire’in dediği gibi; “Akıl, her şeyi olduğu gibi görebilmektir.”
Sözde başarılarıyla kendilerini çok akıllı sananların gurursal sarhoşluğu ancak hayatlarına son verene kadar sürmekte, böylece o başarılarındaki sırrın taptıkları akıllarından değil ısrarla reddedikleri Yaratıcı’nın bir lütfü olduğu gerçeğini muhakeme edemeden şeytani benlikleriyle toprağa karışabilmektedirler.
Aynı tecrübeyi bizzat yaşamış, neredeyse intihar edecekken Kur’an’ı okuyup gerçeği öğrendikten ve Kur’an’da zikredilenleri hayatımla kıyasladıktan sonra nasıl aciz bir yaratık, sahip olduğum her şeyin üstün sandığım benliksi aklım ve irademle değil aslında Allah’ın emanetsi bir ikramı olduğunu öğrenip iman etmemle boyun eğmiş, dolayısıyla huzura kavuşup derinden kemiren vesveselerden kurtulmak suretiyle intihar veya isyan gibi bir alçalmışlıktan sakınmıştım.
Bazen olayların etkisi o kadar sarsıcı olur ki bir hiç olduğunla yüzleştiğinde her şeyden vazgeçip; ya intihar etmek ya isyan etmek ya da durmaksızın koşmak, kaçmak ve yapayalnız kalmak istersin. İşte o an ya gururunun peşinde koşarsın ya da o şeytanı hapsedip Yaratıcı’na sığınırsın.
Daha çok genç yaşımda neredeyse tüm dünyada anlaşmalar yaparak, saygı ve itibar kazanıp özel uçaklar ve helikopterlerle uçan, en üst düzeyde ağırlanarak krallar, sultanlar, prensler ve başbakanlarca onurlandırılan, iş adamlarını dize getirerek hayran bıraktıran, NATO ve Çin Devleti başta olmak üzere başarı plaketleri alıp sayısız brifingler veren ben (sefil), üç yaşında bir çocuğun bile yapmayacağı hayati bir yanlışlığa düşerek, “Neden fark edemedim, aklımı kullanamadım, uyanık olamadım, fırsat verdim, kandırıldım, güvendim, ihanete uğradım ve aldatıldım” sorularıyla öyle bir bunalıma girmiş ve hayattan nefret etmiştim ki intiharın bile benliğimi tatmin edemeyeceğini düşündüğüm sırada sahip olduğum kuvvet ve kıymetlerin Allah’tan geldiği idrakine kavuşmuş, felakete sürükleyen gururumu, dünyevi hırs ve ihtiraslarımı tek kalemde silip, Mutlak İrade’ye teslim olmuştum. Çünkü bir yaprağın dahi O’nun izni olmadan yere düşmemesi, her şeyi yöneten ve yönlendiren O olduğu gerçeği başka arayışları geçersiz kılacak bir kanıtla ortadaydı.
Aciz kulunu hidayete ulaştıran Allah’a sonsuz şükürler olsun! Şu geçici ve yalancı dünyada bundan daha kazançlı ve makbul ne olabilirdi?
Ancak altyapımın İslam’la yoğrulmasından çözümü vahiyde arayabilmiş, diğerleri gibi seküler düşüncenin tek çıkış kapısı olduğu anlayışlarla bütünleşmiş olmamamdan gerçeğin açık perdelerinden yaşamın sırlarını muhakeme edebilmiştim.
Evrim düşüncesinin savunucularından Aristo, aklı tanrılaştıran rasyonalist felsefesiyle aklın Yaratıcı’nın iradesiyle ya da Etkin Aklın güdümüyle değil bireysel gayret ve bilgiyle fonksiyon kazandığı savı, sözde başarıları ve zaferleriyle abideleşip sonra sıkıntı, acı ve ızdıraplar içinde şöhretlerine hiç yakışmayan bir sonla hayatlarını bitirmeleri; perdelenmemiş gözler, milleştirilmemiş kulaklar ve mühürlenmemiş kalpler için açık bir ibrettir.
Günümüzdeki tüm laik, liberal, sosyalist, masonik ve seküler düşüncelerin ilham kaynağı olan Aristo felsefesi; bizzat içinde yaşanılan gerçek dünyayla değil de hayal âlemiyle özleştiği ve insan bilincinin tabiatınca dikte edilmiş şartları doğru olarak tespit edemediği ve yaşamla örtüştüremediği aşikârdır. Çünkü ruhsuz bir bedenin ölü olması misali Yaratıcı’sız bir dünyanın ve kuralların var olabilmesi imkânsızdır. Aristo’nun yaratık olan insanı tanrı kılan görüşleri; intiharların, felaketlerin, canavarlıkların, haksızlık ve adaletsizliklerin yegâne sebebidir.
Çeşitli sıkıntılarla cebelleşen insanoğlunun çaresizlik içinde kendini kasıp kavuran fiziki veya ruhi musibetleri yaratan varlığa değil de uzmanlığına güvendiği kendi gibi kullardan medet umabilmesinden çözümsüzlük aşılamamaktadır. Ya neden-sonuç ilişkilerini irdeleyememenin çaresizliği içinde kıvranır, ya kendileri kadar tecrübesi dahi olmayan realiteden uzak teori ve hurafelerle toplumu aldatan politikacı, din veya bilim adamlarına başvurur, ya da intiharlarla sıkıntılarından kurtulmaya çalışırlar.
“De ki: Ondan (benlikten) ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız.” En’am.64
Aslında benliği azdıran dünya o kadar küçüktür ki uçaktan bakıldığında o koca tesisleri, imrenilen gökdelenleri ve meydan okuyan dev yapıları tıpkı bir kibrit kutusu kadar ufacık, uzaya çıkıldığında ise uçsuz bucaksız sanılan o koca dünyanın bir çakıl taşından farksız olduğu görülür. Ancak öyle insanlar vardır ki şafak vakti doğup akşam ölürler. İşte bu insanlar için dünya akla sığmayacak kadar büyüktür, dolayısıyla tıpkı uyku misali birkaç saat yaşayanla bir ömür boyu yaşayanların hiçbir farkları yoktur.
Sıkıntı, insanla özdeşleşmiş ve hayatın her safhasında süreğen duyguların en korkuncu ve eriticisidir. Bazen öylesine yoğunlaşır ve yaşamı mahveder ki çıldırtarak, ya tımarhaneye ya intiharlara ya da facialara sebebiyet verecek tehlikeler oluşturur. Sıkıntının bariz ve yaşanılan durumla uyumlu bir nedeni varsa bu doğal bir duygu yansıması olarak değerlendirilmekte, ancak anlaşılabilir bir sebep yokken aniden olgunlaşarak varlığını devam ettiriyorsa; geçmişe ve çeşitli olaylara yorumlanmaktadır.
“Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse O’nun nimetini engelleyecek yoktur. Onu kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, merhametlidir.” Yunus. 107
Hastalıkların getirdiği menfi oluşumlar yanında kayıplar, başarısızlıklar, felâketler, ölümler, sosyal, ekonomik ve siyasi nedenler, benliksi ilişkiler, beklentiler ve sayısız sebepler; sıkıntının yok edici etkileşmesini sağlayan somut gerekçeler olarak sıralansa da belirgin hiçbir neden yok iken doruğa çıkmasına ise bilim hiçbir anlam verememektedir.
Bariz sorunların geçici ortadan kalkmasıyla mutluluğun refahsı esintisi, tıpkı karanlıktan aydınlığa geçiş gibidir! Ancak o geçişin aldatıcı mı yoksa kalıcı mı olduğu, şüphesiz sıkıntı ve musibetleri doğuran etkinin tanımıyla mümkündür. Eğer mazereti, seküler psikolojinin maddi anlayışında aramaya kalkarsanız, yaşam boyu devamlılığını engelleyebilmeniz söz konusu değildir.
“(Resulüm!) De ki: "Allah'ı bırakıp da (ilah olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler." İsra.56
Evrimciler her ne kadar dualite gerçeğini reddedip tek düzen kurabilme hayallerini umutla canlı tutmaya çalışsalar da ölümle yaşam, iyilikle kötülük, doğruyla yanlış, gündüzle gece nasıl iç içeyse, sıkıntıyla mutlulukta öyledir; birbirlerinden farklıymış gibi algılanamaz ve iradece yönlendirilemez. Çünkü bir şey, her şeyi etkileyip çökerttiğinden, hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir.
Eğer bireysel akıl ve özgür iradenin varlığına inanılıyorsa; beynin içerisinde sonuçları yasalarla kesin olarak belirlenemeyecek süreçler olmalı, bu süreçleri yöneten ve yine maddi kurallara tabi olmayan bir “özgür güç” bulunmalıdır. Maddenin tabi olduğu yasalara tabi olmayan gücün maddenin içerisinden çıkamayacağına göre, mutlaka iddia ettikleri kuantumdan fotonlar ile ışınlanmış olduklarını kanıtlamalıdırlar. İnsanların intihar veya ötenazi edercesine savaşı, tehlikeyi ve karmaşayı seçerek bir suç imparatorluğu kurmaları; nasıl mantıklı bir seçimin veya özgür bir iradenin reaksiyonu olabilir?
Fotoğrafçı Kevin Carter; depresyona girerek o çocuğa yardım etmeyip akbabaya teslim etmesinin bedelini öyle acı ödemişti ki karanlıklar içinde yaşayarak üç ay sonra intihar etmekten şöhreti ve ödülleri kendisini alıkoyamamıştı.
Bir gün, haberleri izlerken ibretsi bir olaya şahit oldum. Kadının biri, geçirdiği bunalım sonucu hayatına son verebilmek maksadıyla oturduğu evin en üst katından atlayarak intihara kalkışıyor. O sırada başka bir kadında kurallara uygun bir biçimde kaldırımda yürüyor. Kendini öldürebilmek için intihar eden kadın, kaldırımda yürüyen kadının tam üstüne düşerek ölümüne neden oluyor ama intihar eden kadın hiçbir zarar görmeyip hayatta kalıyor, üzerine düştüğü diğer kadın ise oracıkta ölüyor. Biri ölebilmek için intihar ettiği halde ölmüyor, diğeri yaşamak istediği halde ölüyor. Ölen kadının en çok otuz santim eni olduğu tahmin edilip yürüdüğü de dikkate alınırsa, o yükseklikten isabet edebilme oranı neredeyse sıfırdır. Tedbirini alarak kurallara uygun hareket eden insan ölüyor, ölebilmek için intihar eden ise yaşıyor.
Demek ki yaşamak veya ölmek, Aristo felsefesine göre kişinin isteğine göre gerçekleşmemektedir. Yani, her iş ve olayda olduğu gibi kişinin dilemesi ve iradesine bağlı hiçbir şey gelişmemekte ve sonuçlanmamaktadır. Duygularda oluşan bir eylemi düşüncede değerlendirdikten ve fiil gerçekleştirdikten sonra, yine de beklenilen sonuç alınamıyor ve mezara gitmek yerine ölüme sebebiyet verme suçundan cezaevine girerek yaşamına devam edilebiliyor.
Ünlü ressam Van Gong, uzun bir müddet akıl hastanesinde yattı. Her zamanki gibi başarı gösteremeyen psikiyatırlar, durumunun umutsuz olduğunu söyleyerek onca saçma teorilerini itiraf etmek zorunda kaldılar. Daha sonra Van Gong tabancayla intihar ederek öldü.
Her türlü imkâna, şöhret, bilgi ve güce sahip kimselerin bir sıkıntı veya musibet sonrası umutsuzluğa düşerek nasıl demoralize olup yıkıldıkları ve intihar ettikleri yaşanılan gerçeklerdir. Kimler yok ki…
Fizyolojik ve fiziksel oluşumlara işlev kazandıran ruhun; akıl, zekâ, içgüdü, düşünce, duygu ve hafıza gibi değişik tanımlamalarla karşı karşıya getirilmesi ve çatıştırılması kabul edilemez bir yanlıştır. Somut ve bilinçli bilgi ve davranışları beyne, akla ve düşünceye, bilinç dışındakileri de içgüdüyle bağdaştırmak, hiçbir düşünce ve anlayışın mantık çerçevesinde yeterlilik vermemesi gereken bir kuramdır. Evrim yoluyla içgüdüsel bir kazanım ya da içgüdülerinde gelişme olduğu düşünülen canlıların neden bu gelişmiş halleriyle yaratılmayıp bazı nitelikleri sonradan kazanabildiğini yaratma kavramıyla örtüştürmek imkânsızdır.
Meselâ, ölüm ötesi ile ilgili korku denen duygunun, inanca dayalı olsun veya olmasın, bilinçli ya da bilinçsiz bir içgüdü halinde ortaya çıktığı iddia edilmekte ve burada inanç faktörünün çok önemli bir rol oynamadığı söylenmektedir. Her şeyden önce bir şeyin herhangi bir inanca dayanması, bilinçli ya da bilinçsiz olmasını mantığa veya fizyolojik bir içgüdüye dayandırmak kadar akıl almaz bir paradoks olamaz. Öyle olsaydı, düşündüğünü ve inandığını zihninde ve duygularında çözümleyerek ve pekiştirerek ister bilinçli ister bilinçsiz kesinkes yapabilecek bir iradeye sahip olunur ve güya içgüdüsel gelişen her şey yaşama geçirilirdi. Peki, bunu engelleyen nedir? Korkunun ecele faydası olmadığı apaçık ortadayken neden korkuluyor? Veya cennetin sonsuz bir saadet olduğuna inanıldığı halde, neden ölümden kaçınarak dertsiz ve elemsiz mutlu bir hayat olan cennet tercih edilemiyor?
Pozitif bilim; insanla hayvanı ayıran farkın hayvanın ölüm ötesi hakkında bir bilgiye sahip olmamasını savunur ve bunu doğuran etmenin ise, onun öte yaşamın varlığını hissettirecek bir beyne sahip bulunmayışını gösterir. Bu yüzden de hayvandan bir mükellefiyetin beklenmediği düşünülür. Böyle olunca, içgüdülerinin gösterdiği yolda davranan hayvanın veri tabanında bir bilgi oluşmadığı öne sürülür. Yani, yerin iki metre altı ile ilgili en küçük bir korku duymamaktadır. Ancak bu teorinin aksine yine de insanlar gibi ölümden korkuyor, rızık arıyor, çiftleşiyor, düzen kuruyor, üretiyor, yuvalarını inşa ediyor, yön buluyor, tehlikelerden sakınıyor ve ölümle sonuçlanabilecek olaylardan şiddetle kaçabiliyorlar.
Anlayışlardaki böylesi açık çelişkileri savunabiliyor olmaları, ruhsuz fizyolojik bir fiziksel yaşam felsefesindendir. İnsan olan ateistlerin, laiklerin ve diğer seküler düşüncelerin ölüm ötesi hakkında inançları bulunmamasına rağmen; tıpkı hayvanlar gibi davranmaları, acaba öte yaşamın varlığını hissettirecek bir beyne sahip olmayışlarından mıdır? Öyleyse hayvanlardan ne farkları vardır? Beyinsiz olduklarından dolayı onların da hayvanlar gibi bir mükellefiyetleri yok mudur? O zaman hayvansal içgüdülerle insansal içgüdüleri birbirinden ayıran ve veri tabanlarına bilgi gönderip yöneten ve yönlendiren kimdir?
Eğer beyinsel, zekâsal ve iradesel özgür bir fizyolojik yapıya sahip isek, neden duygularımızı kontrol edemiyor, farklılaşabiliyor, düşündüğümüzü eyleme dönüştüremiyor, korkularımızı yenemiyor, dilediğimizi yapamıyor, kötülüklerden sakınıp iyiliğe yönelemiyor ve sürekli mutlu ve güvenli olamıyoruz? Neden sıradan bir işgünün mutlu ve başarılı başlangıcı, insanın acı ve dehşet sonu olabiliyor?
Acaba şartların ve değer yargıların düşünsel önemi fiiliyata geçirilebiliyor mu? Hayvanda olmadığı iddia edilen değer yargısı, nasıl bir yaşam enerjisiyle bağdaştırılarak ruhtan soyutlanabiliyor? Pozitif bilimin keşfedemediği, üzerinde deneysel ne bir araştırma ne de hiçbir gelişme gösteremediği ve sadece düşlerde şekillendirdiği gen formasyonu, neden fonksiyonel özelliğini koruyamıyor ve inanılmaz paradokslara sebep oluyor? Örneğin, Darwin ile babasının arasındaki düşünce ve inanç uçurumu veya birçok ebeveynin, eğiticinin çocukları ve talebeleriyle olan anlayış ve davranış aykırılıkları gibi! Eğer insan, yaşamın gayesini belirlemek, nasıl davranacağına kendisi karar vermek ve ölüm ötesini kabullenmek durumunda ise; neden hayvansal bir şuura, hatta daha da sapkın inanç ve düşüncelere sahip olabilmekte, çözümü intihar ve isyanda bulabilmektedir?
Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), hadisi şeriflerinde “İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyin” buyurmuştur. Ya beyinleri olup da akılları olmayanlara ise Allah şöyle hitap etmiştir.
“And olsun, biz cin ve insanlardan birçoğunu (sanki) cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği kavramazlar, gözleri vardır, lâkin onlarla göremezler, kulakları vardır fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.” A’raf. 179
tanrı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tanrı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Mart 2010 Cumartesi
12 Ekim 2009 Pazartesi
Kör, sağır ve duyarsızlar…
Yaratıcı, yarattığı insanoğlunun ne kadar nankör, hain, tatminsiz ve şükürsüz olduğunu vurgulayarak; Araf Süresi 179. ayette “gözleri olduğu halde göremediklerini, kulakları olduğu halde işitemediklerini ve kalpleri olduğu halde gerçekleri kavrayamadıklarını” buyurarak, “işte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar” aşağılamasıyla, bizzat yaşadığımız bencil ve barbar dünyanın insaniyetsiz ve riyakâr durumunu ortaya koymaktadır.
Hilkatte birer eş olan insanların insan olabilme erdemliklerini yitirerek, yücelttikleri benlikleri doğrultusunda doyumsuzluğa ulaşmaları, ısrar ve inatla kendilerinden başka hiç kimseyi dert edinmeyip adalet ve merhamet gözetmeyerek, “hep bana” ya da “daha iyi” mantıklarıyla fütursuzca yollarında ilerlemeleri, başa gelen felaketlerin haklı bir gerekçesidir.
“Etrafta neler oluyor” muhakemesi gütmeyenlerin insaflı olabilmeleri ve şükredebilmeleri mümkün değildir.
Bir kanalda izlediğim “Asya Geçidi” adlı belgesel filimdeki hayat koşulları öylesine meşakkatli, dayanılması ve sabredilmesi mümkün olmayan bir zorluktaydı ki, kentlerdeki insanlar misali yaşamlarına lanet edip isyan etmesi gereken kadın ve erkekler; sevinçle fevkalade mutlu olduklarını ifade ederek, kendilerine nimet bahşettiklerini sandıkları tanrılarına şükretmek suretiyle ürünlerinin en iyi kısmını önce onlara sunuyor, sonra bin bir güçlükle sarp dağ ve tepeleri iki hafta yahut daha fazla gibi uzun bir sürede aşarak, pazarda ihtiyaç duydukları temel ürünlerle takas ediyorlardı.
İşte mutluluk, nerede zenginlik…
Tibet’in Himalaya dağlarının eteklerinde tuz üreten kadınlar, kuyulardan yaklaşık 50 lt. ağırlığındaki tuzlu suları aklı almaz bir güç ve beceriyle çıkarıp, onlarca metre taşıyarak tuz tavalarına döküyorlar. Öyle ki bu işlemi günde yetmiş, hatta kimi zaman yüzeli kez yaparak, geçimlerini sağlayan tuzu binbir zahmetle üretiyor ve çuvallıyorlar. Eşleri de tuzları kimi zaman iki hafta, kimi zaman üç ay süren bir yolculukla pazarlara götürüp, tahıl ya da başka bir ihtiyaç maddesiyle takas ediyorlar. Tüm bu zorlu dolaşımı yürüyerek gerçekleştirmekte, mallarını ise boğaya benzer yakların sırtında taşıyarak; gece-gündüz, buz, soğuk ve yağış demeden o ölümcül uçurumların ve dağların yamaçlarında cambaz misali gidip geliyorlar. Görüntüsü bile kentteki insanı ürküten bu cehennemsi şartlardan hiçbir şikâyette bulunmuyor, sahip olduklarından dolayı ilahları Buda ve Gökyüzü tanrısına şükrederek, peşinen zekâtlarını veriyorlar. Teknolojinin hiçbir esintisinin dahi olmadığı hayatlarını her türlü sıkıntı ve kaostan uzak geçirerek hallerine şükretmeleri, mutlak bir ibrete şayandır.
İşte ilkellik, nerede uygarlık…
Yoksa insanları bunalıma, çatışmaya, doyumsuzluğa, bencilliğe ve bilumum kötülüğe iten kentleşme ve teknoloji mi?
Beterin daha beteri olabileceği gerçeğini akıllarına ve kalplerine nakşetmeyenlerin bitmez tükenmez ağıtları, yaşamları hem ruhen hem de fizikken işkenceye dönüştürmektedir.
Bir saniye sonrası meçhul hayatın bilinciyle hareket edenlerin fukaralığı ya da işçiliği asla bir sorun teşkil etmemekte, bulduğu bir somun ekmekle içeceği bir kâse çorba ve yatıp uyuyacağı bir döşekle öylesine huzurla hamd ediyorlar ki, başkalarının ne zenginliği ne de kozmetikliği onları etkilemiyor, buldukları nimetin minnetiyle yetinebilmenin huzurunu tadıyorlar.
Bir gün eşim, yanına yardımcımı alarak fakir bir mahalleye zekât dağıtmaya gitti. Yolda çöpleri karıştıran yaşlı bir adam görünce, ona da nakdi ve yiyecek yardımı yapmak isteyip, adamın yanına yaklaştılar ve niyetlerini ifade etmeleri üzerine o yaşlı adam; “şükürler olsun sağlığım yerinde ve ben rızkımı temin edebiliyorum. Siz o yardımı, benden daha kötü durumda olanlara verin” dedi. İşte insanlık erdemini yücelten böylesi bir inanç ve duyguyla bütünleşmiş toplumlarda bencillik ve tatminsizlik var olamaz, isyan eden değil, şükredenlerin egemen olduğu huzur ve barışın keyfi sürülür.
“Daha iyisi”’nin sonu yoktur. Hırs, açgözlülük ve isyanla talep edilip “insanca bir yaşam” mazeretiyle masumlaştırılan “daha iyi”; mutsuzluğun, huzursuzluğun, kargaşanın ve sıkıntının birebir nedenidir.
Çağdaş şöhretiyle dayatılan yaşam standardının tamamen kapitalist ve pornografik bir manipülasyon olduğu, insan fıtratının acımasızca sömürülerek; Yaratıcı’ya, kadere ve ecele meydan okuma ütopyasının ustalıkla işlenip nefislere galebe çaldırmasıyla doğumdan ölüme dek süren süreçte isteklerin sonu gelmemekte, dolayısıyla şikayetler son bulmamaktadır.
Şükretmeyi ilerlemenin engeli ya da kalkanı gören çağdaşlar; benlikleri kudurtmalarından toplumda meydana getirdikleri depresyonları ve yağmayı hiç hesap etmemekte, böylece kötülükleri üreten bir felaket olduğu gerçeğini görmemezlikten gelerek; huzuru, güveni ve en önemlisi insani değerleri baltalamaktadırlar.
İnsanı hayvandan ayıran şükür, mutluluğun ve barışın yegâne ilacıdır.
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” SOPHOKLES
Hilkatte birer eş olan insanların insan olabilme erdemliklerini yitirerek, yücelttikleri benlikleri doğrultusunda doyumsuzluğa ulaşmaları, ısrar ve inatla kendilerinden başka hiç kimseyi dert edinmeyip adalet ve merhamet gözetmeyerek, “hep bana” ya da “daha iyi” mantıklarıyla fütursuzca yollarında ilerlemeleri, başa gelen felaketlerin haklı bir gerekçesidir.
“Etrafta neler oluyor” muhakemesi gütmeyenlerin insaflı olabilmeleri ve şükredebilmeleri mümkün değildir.
Bir kanalda izlediğim “Asya Geçidi” adlı belgesel filimdeki hayat koşulları öylesine meşakkatli, dayanılması ve sabredilmesi mümkün olmayan bir zorluktaydı ki, kentlerdeki insanlar misali yaşamlarına lanet edip isyan etmesi gereken kadın ve erkekler; sevinçle fevkalade mutlu olduklarını ifade ederek, kendilerine nimet bahşettiklerini sandıkları tanrılarına şükretmek suretiyle ürünlerinin en iyi kısmını önce onlara sunuyor, sonra bin bir güçlükle sarp dağ ve tepeleri iki hafta yahut daha fazla gibi uzun bir sürede aşarak, pazarda ihtiyaç duydukları temel ürünlerle takas ediyorlardı.
İşte mutluluk, nerede zenginlik…
Tibet’in Himalaya dağlarının eteklerinde tuz üreten kadınlar, kuyulardan yaklaşık 50 lt. ağırlığındaki tuzlu suları aklı almaz bir güç ve beceriyle çıkarıp, onlarca metre taşıyarak tuz tavalarına döküyorlar. Öyle ki bu işlemi günde yetmiş, hatta kimi zaman yüzeli kez yaparak, geçimlerini sağlayan tuzu binbir zahmetle üretiyor ve çuvallıyorlar. Eşleri de tuzları kimi zaman iki hafta, kimi zaman üç ay süren bir yolculukla pazarlara götürüp, tahıl ya da başka bir ihtiyaç maddesiyle takas ediyorlar. Tüm bu zorlu dolaşımı yürüyerek gerçekleştirmekte, mallarını ise boğaya benzer yakların sırtında taşıyarak; gece-gündüz, buz, soğuk ve yağış demeden o ölümcül uçurumların ve dağların yamaçlarında cambaz misali gidip geliyorlar. Görüntüsü bile kentteki insanı ürküten bu cehennemsi şartlardan hiçbir şikâyette bulunmuyor, sahip olduklarından dolayı ilahları Buda ve Gökyüzü tanrısına şükrederek, peşinen zekâtlarını veriyorlar. Teknolojinin hiçbir esintisinin dahi olmadığı hayatlarını her türlü sıkıntı ve kaostan uzak geçirerek hallerine şükretmeleri, mutlak bir ibrete şayandır.
İşte ilkellik, nerede uygarlık…
Yoksa insanları bunalıma, çatışmaya, doyumsuzluğa, bencilliğe ve bilumum kötülüğe iten kentleşme ve teknoloji mi?
Beterin daha beteri olabileceği gerçeğini akıllarına ve kalplerine nakşetmeyenlerin bitmez tükenmez ağıtları, yaşamları hem ruhen hem de fizikken işkenceye dönüştürmektedir.
Bir saniye sonrası meçhul hayatın bilinciyle hareket edenlerin fukaralığı ya da işçiliği asla bir sorun teşkil etmemekte, bulduğu bir somun ekmekle içeceği bir kâse çorba ve yatıp uyuyacağı bir döşekle öylesine huzurla hamd ediyorlar ki, başkalarının ne zenginliği ne de kozmetikliği onları etkilemiyor, buldukları nimetin minnetiyle yetinebilmenin huzurunu tadıyorlar.
Bir gün eşim, yanına yardımcımı alarak fakir bir mahalleye zekât dağıtmaya gitti. Yolda çöpleri karıştıran yaşlı bir adam görünce, ona da nakdi ve yiyecek yardımı yapmak isteyip, adamın yanına yaklaştılar ve niyetlerini ifade etmeleri üzerine o yaşlı adam; “şükürler olsun sağlığım yerinde ve ben rızkımı temin edebiliyorum. Siz o yardımı, benden daha kötü durumda olanlara verin” dedi. İşte insanlık erdemini yücelten böylesi bir inanç ve duyguyla bütünleşmiş toplumlarda bencillik ve tatminsizlik var olamaz, isyan eden değil, şükredenlerin egemen olduğu huzur ve barışın keyfi sürülür.
“Daha iyisi”’nin sonu yoktur. Hırs, açgözlülük ve isyanla talep edilip “insanca bir yaşam” mazeretiyle masumlaştırılan “daha iyi”; mutsuzluğun, huzursuzluğun, kargaşanın ve sıkıntının birebir nedenidir.
Çağdaş şöhretiyle dayatılan yaşam standardının tamamen kapitalist ve pornografik bir manipülasyon olduğu, insan fıtratının acımasızca sömürülerek; Yaratıcı’ya, kadere ve ecele meydan okuma ütopyasının ustalıkla işlenip nefislere galebe çaldırmasıyla doğumdan ölüme dek süren süreçte isteklerin sonu gelmemekte, dolayısıyla şikayetler son bulmamaktadır.
Şükretmeyi ilerlemenin engeli ya da kalkanı gören çağdaşlar; benlikleri kudurtmalarından toplumda meydana getirdikleri depresyonları ve yağmayı hiç hesap etmemekte, böylece kötülükleri üreten bir felaket olduğu gerçeğini görmemezlikten gelerek; huzuru, güveni ve en önemlisi insani değerleri baltalamaktadırlar.
İnsanı hayvandan ayıran şükür, mutluluğun ve barışın yegâne ilacıdır.
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” SOPHOKLES
14 Eylül 2009 Pazartesi
Gelin Allah’ı tanıyın…
Tanrı; gizli ve aşikâr tapınılan bir varlık olarak; akıl ve gönüllerde bilinçsizce inanılıp sıkışıldığında dillerden düşürülmeyen ya da güçlü insan ve devletlere sığınılarak tabulaştırılan, ancak gerçek manada bilgi sahibi olunamadığından kalben teslimi mümkün kılınmayan yahut yaratıklardan yardım dilenilerek ve onları mutlak bir güç belleyerek iman edilen, böylece kimliği, işlerliği ve mutlak egemenliği anlaşılamadığından her fâni kudretliyi tanrıymışçasına bağrımıza basmanın çelişkisi içinde bocalamaktayız. Bu tenakuzdan dolayı benliğin galebe çalmasından kimin egemen olduğunu kavrayamayıp, hem seviyor hem de isyan ediyoruz. Kime....
Geçici emanetsel başarı ve zaferlerle doruğa çıkan yaratıkları tanrı seviyesine yücelterek, mutlak bir irade sahibi yapmak suretiyle “ulu, kurtarıcı, büyük, yol gösterici” övgü ve tazimle söz ve ilkelerini tartışılmaz yapmak ve yaşam boyu bağlılığı ve itaati lâhutî bir görev addetmek; Tanrı’nın anlam ve mahiyetini bilememenin cehaleti içinde kimin hükümran ve her an muktedir olduğunu muhakeme edememekten kaynaklanmaktadır.
Dilediği gibi rızkı dağıtan, yücelten, alçaltan, görevleri paylaştıran, zafere ya da yenilgiye uğratan, her şeyde ve her olayda büyüklüğünü gösteren ve yaratılmış her canlının değiştirilemez kaderini çizen mutlak bir hükümran ile ölümlü bir yaratığı aynı seviyede kıymetlendirerek, övgüsel değerler atfetmek; inanıldığı halde iman edilemeyen bir paradoksu ortaya çıkarmaktadır.
Tek Tanrı’nın Allah olduğu ve diğerlerinin yaratık olmalarından ötürü hiçbir hükümlerinin bulunamadığı, yaşadığımız günlük hayattan da anlaşılabilmektedir. Ancak devletin yahut bir işverenin rızık veren yücelikte konumlandırıldığı bir düşünce öylesine kökleşmiş ki, farkında olmadan herkesi tanrı yapabilme anlayışı insanlarca kabul görebilmektedir.
Daha fazla sözü uzatmadan; lider, patron, komutan v.s gibi yüceltilen yaratıklarla, Yaratıcı Allah’ın işlevlerini, kimin her iş ve her şeyde yöneten, yönlendiren ve mutlak sahibeliğini öğrenmeye çalışın.
Bir bakın bakalım; Yaratıcı Allah’ın sıfatları, o önünde eğildiğiniz, övdüğünüz, kurtarıcı gördüğünüz ve saygı duyduğunuz kimselerde var mı?...
Bir bakın bakalım; Yaratıcı Allah, sadece yaratmaktan, can almaktan ve doğal afetleri meydana getirmekten ve gökyüzüne yerleşip yeryüzündeki hiçbir işe karışmayan bir Tanrı mı?...
Bir bakın bakalım; o yalvarıp yakardığınız, kendinizi muhtaç hissettiğiniz ve himmetine meylettiğiniz sözde güçlü insanlar, Allah’ın sıfatlarını taşıyabiliyor mu?...
Bir bakın bakalım; bizzat tecrübe edindiğiniz düalitesel hayattaki süreçte; kim doğru söylüyor?
ALLAH
Tek tanrı
er-RAHMÂN
Ezel'de bütün yaranılmışlar hakkında hayır ve rahmet irade buyuran;
er-RAHÎM
Pek ziyade merhamet edici;
el-MELİK
Bütün mahlûkatın hakikî sahibi ve mutlak hükümdarı...
el-KUDDÛS
Hatadan, gafletten, acizden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz...
es-SELÂM
Her çeşit arıza ve hâdiselerden salim kalan; Her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran;
el-MÜ'MİN
Gönüllerde iman ışığı yakan, uyandıran; Kendine sığınanlara aman verip onları koruyan, rahatlandıran...
el-MÜHEYMİN
Gözetici ve koruyucu... Allah, yarattığı mahlûkatının amellerini, rızıklarını, ecellerini bilip muhafaza eder. Bütün varlığı görüp gözeten, yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran ancak O'dur. Hiçbir zerre, hiçbir lâhza, Onun bu lütuf ve atıfetinden boş değildir.
el-AZÎZ
Mağlup edilmesi mümkün olmayan galib. Bu ism-i şerif, kuvvet ve galebe manasına gelen İZZET kökünden gelir. Allah Teâlâ mutlak surette kuvvet ve galebe sahibidir.
el-CEBBÂR
Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan; Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan...
el-MÜTEKEBBİR
Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren... Büyüklük ve ululuk, ancak Allah'a mahsustur, varlığı ile yokluğu Allah'ın bir tek emrine ve iradesine bağlı bulunan kâinattan hiçbir mevcut, bu sıfatı takınamaz.
el-HÂLIK
Her şey’in varlığını ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri hâdiseleri tayin ve tespit eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden...
el-BÂRİ'
Eşyayı ve her şey'in aza ve cihazlarını birbirine uygun bir halde yaratan...
el-MUSAVVİR
Tasvir eden, her şey’e bir şekil ve hususiyet veren... Allah Teâlâ her şey’e bir suret, bir özellik vermiştir. Her şey’in kendisine göre şekli, dıştan görünüşü vardır ki, başkalarına benzemez.
el-ĞAFFÂR
Mağfireti pek bol olan... Gafı, örtmek ve sıyanet etmek (korumak) manasındadır. Allah mü'minlerin günahlarını örter. Dilediği kullarını da günahlardan sıyanet eder, korur. Bu, onlar için en büyük nimetlerden biridir.
el-KAHHÂR
Her şey’e, her istediğini yapacak surette galip ve hâkim...
el-VEHHÂB
Çeşit çeşit nimetleri devamlı bağışlayıp duran...
er-REZZÂK
Yaratılmışlara, faydalanacakları şeyleri ihsan eden...
el-FETTÂH
Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran...
el-ALÎM
Her şey'i çok iyi bilen...
el-KÂBID
Sıkan, daraltan...
el-BÂSIT
Açan, genişleten... Bütün varlıklar Allah Teâlâ'nın kudret kabzasındadır. İstediği kulundan, ihsân ettiği servet ve sâmânı, evlat ve iyâli, yahut hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. O adam zenginken fakir olur yahut evlat acısına boğulur, yahut iç sıkıntısına, ıstırap ve huzursuzluk içine düşer.
el-HÂFID
Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan... Allah Teâlâ, istediği kulunu yukarıdan aşağı atıverir. Şan ve şeref sahibi iken, rezil ve rüsvây eder ve bu muamelesi çok defa, kendisini tanımayan, emirlerini dinlemeyen asiler, başkalarını beğenmeyen mütekebbirler ve hak, hukuk tanımayan zalim zorbalar hakkında tecelli eder.
er-RÂFİ'
Yukarı kaldıran, yükselten... Allah Teâlâ, istediği kulunu indirdiği gibi, istediği kulunu da yükseltir. Şan ve şeref verir. Bazı gönülleri iman ve irfan ışığı ile parlatır, yüksek hakikatlerden haberdar eder.
el-MU'IZZ
İzzet veren, ağırlayan...
el-MÜZİLL
Zillete düşüren, hor ve hakir eden...
es-SEMİ'
İyi işiten...
el-BASÎR
İyi gören...
el-HAKEM
Hükmeden, hakkı yerine getiren...
el-ADL
Tam adâletli...
el-LÂTÎF
En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri yapan; İnce ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar ulaştıran...
el-HABÎR
Her şey'in iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan... En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün eşya ve hâdiselerden Allah haberdardır. Onun haberi olmadan hiçbir hâdise cereyan etmez.
el-HALÎM
Hilm, suçluların cezasını vermeye gücü yetip dururken bunu yapmamak, onlar hakkında yumuşak davranmak ve cezalarını geriye bırakmaktır. Suçluyu cezalandırmağa iktidarı olmayana halim denmez. Halim, kudreti yettiği halde, bir hikmete binaen cezalandırmayana denir.
el-AZÎM
Bütün büyüklüklerin sahibi...
el-ĞAFÛR
Mağfireti çok... Allah Teâlâ'nın mağfireti çoktur. Bir kulun kusuru ne kadar büyük ve çok olursa olsun onları örter, meydana çıkarıp da sahibini rezil etmez.
eş-ŞEKÛR
Kendi rızası için yapılan iyi işleri, daha ziyadesiyle karşılayan...
el-ALİYY
Her hususta, her şeyden yüce olan...
el-KEBÎR
Büyüklükte kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen...
el-HAFÎZ
Yapılan işleri bütün tafsilâtıyla tutan, her şey'i belli vaktine kadar afat ve belâlardan saklıyan... Hıfz, korumak, demektir. Bu koruma iki şekilde olur.
el-MUKÎT
Her yaratılmışın azığını ve gıdasını tayin eden, azıkları beden ve kalplere gönderen...
el-HASÎB
Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin, bütün tafsilât ve teferruatıyla hesabını iyi bilen;
el-CELÎL
Celâdet, ululuk ve heybet sahibi, celâl sıfatları ile muttasıf... Celâdet ve ululuk, Allah'a mahsustur. Onun zatı da büyük, sıfatları da büyüktür. Fakat bu büyüklük, cisimlerdeki gibi hacim veya yaşlılık itibarı ile değildir. Zamanla ölçülmez, mekânlara sığmaz.
el-KERÎM
Keremi, lütuf ve ihsanı bol... Allah vaat ettiği zaman sözünü yerine getirir, verdiği zaman son derece bol verir, muktedirken affeder.
er-RAKÎB
Bütün varlıklar üzerinde gözcü, bütün işler murakabesi altında bulunan...
el-MÜCÎB
Kendine dua edip yalvaranların isteklerini işitip cevap veren, onları cevapsız bırakmayan...
el-VÂSİ'
Geniş ve müsaadekâr... Allah'ın ilmi, rahmeti, kudreti, afv ve mağfireti geniştir ve her şey'i kaplamıştır. Allah'ın ilminden hiçbir şey gizlenemez, ikram ve ihsanına bir nihayet yoktur.
el-HAKÎM
Bütün işleri hikmetli...
el-VEDÛD
İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya biricik lâyık olan...
el-MECÎD
Zâtı şerefli, ef'âli güzel olan, her türlü övgüye lâyık bulunan...
el-BÂİS
Ölüleri diriltip kabirlerinden kaldıran; gönüllerde saklı olanları meydana çıkaran...
eş-ŞEHÎD
Her zamanda hâdiselerin dış yüzünü bilen ve her yerde hazır ve nazır olan...
el-HAKK
Varlığı hiç değişmeden duran...
el-VEKÎL
Usulüne uygun şekilde, kendisine tevdi edilen işleri en güzel şekilde neticelendiren...
el-KAVİYY
Çok kuvvetli...
el-METÎN
Çok sağlam...
el-VELİYY
İyi kullarına dost olan, yardım eden...
el-HAMÎD
Ancak kendisine hamd ü senâ olunan, bütün varlığın diliyle biricik övülen, methedilen...
el-MUHSÎ
Her şey’in sayısını bir bir bilen...
İlmi her şey’i ihata eden ve her şey’in miktarını bilip eksiksiz tastamam sayabilen Allah'tır.
el-MÜBDİ'
Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan...
el-MUÎD
Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan...
el-MUHYÎ
Hayat veren, can bağışlayan, sağlık veren... Allah Teâlâ, cansız maddelere hayat ve can verir.
el-MÜMÎT
Canlı bir mahlûkun ölümünü yaratan...
el-HAYY
Diri; her şey'i bilen ve her şey'e gücü yeten...
el-KAYYÛM
Gökleri, yeri, her şey'i ayakta tutan...Kayyûm, kâim'in mübalâğasıdır. "Her şey üzerinde kâim" demektir. Bunun manası "Bir şey'in kıyâmı, yani, bir varlık sahibi olarak durabilmesi neye bağlı ise, onu veren" demektir.
el-VÂCİD
Hiçbir şey'e ihtiyacı olmayan; istediğini, istediği vakit bulan. Kendisi için lüzumlu olan şeylerin hiç birinden mahrum olmayan...
el-MÂCİD
Kadr ü şânı büyük, kerem ve semahatı bol...
el-VÂHİD
Tek...
es-SAMED
Hacetlerin bitirilmesi, ızdırapların giderilmesi için tek merci', ihtiyaç ve dileklerde kendisine müracaat edilen, arzu ve bütün istekler kendisine sunulan...
el-KÂDİR
İstediğini, istediği gibi yapmağa gücü yeten...
el-MUKTEDİR
Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden...
el-MUKADDİM
İstediğini ileri geçiren, öne alan...
Allah Teâlâ bütün mahlûkatı yaratmıştır. Fakat ancak seçtiklerini ileri almıştır. İnsanların bazısını dince, dünyaca bazısı üzerine derece derece yükseltmiştir. Fakat bu yükseltme ve seçme, kulların kendi amelleri ile ona lâyık olmaları neticesinde olmuştur.
el-MUAHHİR
İstediğini geri koyan, arkaya bırakan...
Allah Teâlâ istediğini ileri, istediğini geri aldığı gibi, bazen da kullarının teşebbüslerini, onların bekledikleri zamanda semerlendirmez, maksatlarını arkaya bırakır. Bunda birçok hikmetleri vardır. Bu hikmetleri araştırmalı, sezmeğe çalışmalıdır.
el-EVVEL
Her varlıktan mukaddem olan, başlangıcı olmayan...
el-ÂHİR
Sonu olmayan...
ez-ZÂHİR
Aşikar olan, kat'î delillerle bilinen...
el-BÂTIN
Gizli olan; duyu organları ile idrak edilemeyen... Allah Teâlâ'nın varlığı hem aşikardır, hem gizlidir.
el-VÂLÎ
Mahlûkatın işlerini yoluna koyan; Bu muazzam kâinatı ve her an biten hâdisatı tek başına tedbîr ve idare eden...
el-MÜTEÂLÎ
Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce ve pek münezzeh...
el-BERR
Kulları hakkında kolaylık isteyen; iyilik ve bahşişi çok olan...
et-TEVVÂB
Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan...
el-MÜNTEKIM
Suçluları, adaleti ile müstahak oldukları cezaya çarptıran...
el-AFÜVV
Afvı çok...
er-RAÛF
Çok refet ve şefkat sahibi... Mahlûkat içinde bilhassa insanlar için, Allah'ın inayeti, kerem ve re'feti hiçbir ölçüye ve ifadeye sığmayacak kadar geniş ve büyüktür.
MÂLİKÜ'L-MÜLK
Allah Teâlâ mülkün hem sahibi, hem hükümdarıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O'nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur... Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
ZÜ'L-CELÂLİ ve'l-İKRÂM
Hem büyüklük sahibi, hem fazl-ı kerem...Celâl; büyüklük, ululuk manasınadır. Büyüklük alâmeti olan ne kadar kemâlât varsa hepsi Allah'a mahsustur.
el-MUKSİT
Bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan. Mazluma acıyıp zalimin elinden kurtaran.
el-CÂMİ'
İstediğini, istediği zaman, istediği yerde toplayan. Birbirine benzeyen, benzemeyen ve zıd olan şeyleri bir araya getirip tutan...
el-GANİYY
Çok zengin ve her şeyden müstağni...
el-MUĞNÎ
İstediğini zengin eden....
el-MÂNİ'
Bir şey'in meydana gelmesine müsaade etmeyen...
ed-DÂRR
Elem ve zarar verici şeyleri yaratan...
en-NÂFİ'
Hayır ve menfaat verici şeyleri yaratan...
en-NÛR
Âlemleri nurlandıran; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nûr yağdıran...
Bütün eşyayı aydınlatan nûr, şüphesiz ki, Allah'ın zâtının nûrundandır. Çünkü göklerin ve yerin nûru O'dur.
el-HÂDÎ
Hidayeti yaratan. İstediği kulunu hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan, muradına erdiren.
el-BEDÎ'
Örneksiz, misalsiz, acîb ve hayret verici âlemler icat eden...
el-BÂKÎ
Varlığının sonu olmayan...
Bu ism-i şerîf "varlığın devamını" bildiren bir kelimedir. Varlığın devamı, önü ve sonu olmamakladır. Önü olmamak mülâhazasıyla Allah Teâlâ'ya Kadîm, sonu olmamak mülahazasıyla Bâkî denir. Bu manalara yakın Ezelî ve Ebedî ism-i şerifleri de vardır.
el-VÂRİS
Servetlerin geçici sahipleri elleri boş olarak yokluğa döndükleri zaman servetlerin hakikî sahibi...
er-REŞÎD
Bütün işleri ezelî takdirine göre yürütüp, bir nizam ve hikmet üzere akıbetine ulaştıran;
Her şey'i yerli yerine koyan, en doğru şekilde nizama sokan...
es-SABÛR
Allah, bir işi, vakti gelmeden yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre - zamanı gelince - icra eder. Önceden çizdiği zamandan, - bir tembelin yaptığı gibi, geciktirmez. Ve keza - bir acelecinin yaptığı gibi - zamanı gelmeden yapmağa kalkmaz. Bilakis her şey'i, hangi zamanda yapılmasını takdir buyurmuş ise, o zaman yapar.
Bu kadar somut gerçekler ışığında hala anlamamakta inat ediyorsanız, işiniz güvendiğiniz tanrılarınıza kalmıştır…
Geçici emanetsel başarı ve zaferlerle doruğa çıkan yaratıkları tanrı seviyesine yücelterek, mutlak bir irade sahibi yapmak suretiyle “ulu, kurtarıcı, büyük, yol gösterici” övgü ve tazimle söz ve ilkelerini tartışılmaz yapmak ve yaşam boyu bağlılığı ve itaati lâhutî bir görev addetmek; Tanrı’nın anlam ve mahiyetini bilememenin cehaleti içinde kimin hükümran ve her an muktedir olduğunu muhakeme edememekten kaynaklanmaktadır.
Dilediği gibi rızkı dağıtan, yücelten, alçaltan, görevleri paylaştıran, zafere ya da yenilgiye uğratan, her şeyde ve her olayda büyüklüğünü gösteren ve yaratılmış her canlının değiştirilemez kaderini çizen mutlak bir hükümran ile ölümlü bir yaratığı aynı seviyede kıymetlendirerek, övgüsel değerler atfetmek; inanıldığı halde iman edilemeyen bir paradoksu ortaya çıkarmaktadır.
Tek Tanrı’nın Allah olduğu ve diğerlerinin yaratık olmalarından ötürü hiçbir hükümlerinin bulunamadığı, yaşadığımız günlük hayattan da anlaşılabilmektedir. Ancak devletin yahut bir işverenin rızık veren yücelikte konumlandırıldığı bir düşünce öylesine kökleşmiş ki, farkında olmadan herkesi tanrı yapabilme anlayışı insanlarca kabul görebilmektedir.
Daha fazla sözü uzatmadan; lider, patron, komutan v.s gibi yüceltilen yaratıklarla, Yaratıcı Allah’ın işlevlerini, kimin her iş ve her şeyde yöneten, yönlendiren ve mutlak sahibeliğini öğrenmeye çalışın.
Bir bakın bakalım; Yaratıcı Allah’ın sıfatları, o önünde eğildiğiniz, övdüğünüz, kurtarıcı gördüğünüz ve saygı duyduğunuz kimselerde var mı?...
Bir bakın bakalım; Yaratıcı Allah, sadece yaratmaktan, can almaktan ve doğal afetleri meydana getirmekten ve gökyüzüne yerleşip yeryüzündeki hiçbir işe karışmayan bir Tanrı mı?...
Bir bakın bakalım; o yalvarıp yakardığınız, kendinizi muhtaç hissettiğiniz ve himmetine meylettiğiniz sözde güçlü insanlar, Allah’ın sıfatlarını taşıyabiliyor mu?...
Bir bakın bakalım; bizzat tecrübe edindiğiniz düalitesel hayattaki süreçte; kim doğru söylüyor?
ALLAH
Tek tanrı
er-RAHMÂN
Ezel'de bütün yaranılmışlar hakkında hayır ve rahmet irade buyuran;
er-RAHÎM
Pek ziyade merhamet edici;
el-MELİK
Bütün mahlûkatın hakikî sahibi ve mutlak hükümdarı...
el-KUDDÛS
Hatadan, gafletten, acizden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz...
es-SELÂM
Her çeşit arıza ve hâdiselerden salim kalan; Her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran;
el-MÜ'MİN
Gönüllerde iman ışığı yakan, uyandıran; Kendine sığınanlara aman verip onları koruyan, rahatlandıran...
el-MÜHEYMİN
Gözetici ve koruyucu... Allah, yarattığı mahlûkatının amellerini, rızıklarını, ecellerini bilip muhafaza eder. Bütün varlığı görüp gözeten, yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran ancak O'dur. Hiçbir zerre, hiçbir lâhza, Onun bu lütuf ve atıfetinden boş değildir.
el-AZÎZ
Mağlup edilmesi mümkün olmayan galib. Bu ism-i şerif, kuvvet ve galebe manasına gelen İZZET kökünden gelir. Allah Teâlâ mutlak surette kuvvet ve galebe sahibidir.
el-CEBBÂR
Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan; Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan...
el-MÜTEKEBBİR
Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren... Büyüklük ve ululuk, ancak Allah'a mahsustur, varlığı ile yokluğu Allah'ın bir tek emrine ve iradesine bağlı bulunan kâinattan hiçbir mevcut, bu sıfatı takınamaz.
el-HÂLIK
Her şey’in varlığını ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri hâdiseleri tayin ve tespit eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden...
el-BÂRİ'
Eşyayı ve her şey'in aza ve cihazlarını birbirine uygun bir halde yaratan...
el-MUSAVVİR
Tasvir eden, her şey’e bir şekil ve hususiyet veren... Allah Teâlâ her şey’e bir suret, bir özellik vermiştir. Her şey’in kendisine göre şekli, dıştan görünüşü vardır ki, başkalarına benzemez.
el-ĞAFFÂR
Mağfireti pek bol olan... Gafı, örtmek ve sıyanet etmek (korumak) manasındadır. Allah mü'minlerin günahlarını örter. Dilediği kullarını da günahlardan sıyanet eder, korur. Bu, onlar için en büyük nimetlerden biridir.
el-KAHHÂR
Her şey’e, her istediğini yapacak surette galip ve hâkim...
el-VEHHÂB
Çeşit çeşit nimetleri devamlı bağışlayıp duran...
er-REZZÂK
Yaratılmışlara, faydalanacakları şeyleri ihsan eden...
el-FETTÂH
Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran...
el-ALÎM
Her şey'i çok iyi bilen...
el-KÂBID
Sıkan, daraltan...
el-BÂSIT
Açan, genişleten... Bütün varlıklar Allah Teâlâ'nın kudret kabzasındadır. İstediği kulundan, ihsân ettiği servet ve sâmânı, evlat ve iyâli, yahut hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. O adam zenginken fakir olur yahut evlat acısına boğulur, yahut iç sıkıntısına, ıstırap ve huzursuzluk içine düşer.
el-HÂFID
Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan... Allah Teâlâ, istediği kulunu yukarıdan aşağı atıverir. Şan ve şeref sahibi iken, rezil ve rüsvây eder ve bu muamelesi çok defa, kendisini tanımayan, emirlerini dinlemeyen asiler, başkalarını beğenmeyen mütekebbirler ve hak, hukuk tanımayan zalim zorbalar hakkında tecelli eder.
er-RÂFİ'
Yukarı kaldıran, yükselten... Allah Teâlâ, istediği kulunu indirdiği gibi, istediği kulunu da yükseltir. Şan ve şeref verir. Bazı gönülleri iman ve irfan ışığı ile parlatır, yüksek hakikatlerden haberdar eder.
el-MU'IZZ
İzzet veren, ağırlayan...
el-MÜZİLL
Zillete düşüren, hor ve hakir eden...
es-SEMİ'
İyi işiten...
el-BASÎR
İyi gören...
el-HAKEM
Hükmeden, hakkı yerine getiren...
el-ADL
Tam adâletli...
el-LÂTÎF
En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri yapan; İnce ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar ulaştıran...
el-HABÎR
Her şey'in iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan... En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün eşya ve hâdiselerden Allah haberdardır. Onun haberi olmadan hiçbir hâdise cereyan etmez.
el-HALÎM
Hilm, suçluların cezasını vermeye gücü yetip dururken bunu yapmamak, onlar hakkında yumuşak davranmak ve cezalarını geriye bırakmaktır. Suçluyu cezalandırmağa iktidarı olmayana halim denmez. Halim, kudreti yettiği halde, bir hikmete binaen cezalandırmayana denir.
el-AZÎM
Bütün büyüklüklerin sahibi...
el-ĞAFÛR
Mağfireti çok... Allah Teâlâ'nın mağfireti çoktur. Bir kulun kusuru ne kadar büyük ve çok olursa olsun onları örter, meydana çıkarıp da sahibini rezil etmez.
eş-ŞEKÛR
Kendi rızası için yapılan iyi işleri, daha ziyadesiyle karşılayan...
el-ALİYY
Her hususta, her şeyden yüce olan...
el-KEBÎR
Büyüklükte kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen...
el-HAFÎZ
Yapılan işleri bütün tafsilâtıyla tutan, her şey'i belli vaktine kadar afat ve belâlardan saklıyan... Hıfz, korumak, demektir. Bu koruma iki şekilde olur.
el-MUKÎT
Her yaratılmışın azığını ve gıdasını tayin eden, azıkları beden ve kalplere gönderen...
el-HASÎB
Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin, bütün tafsilât ve teferruatıyla hesabını iyi bilen;
el-CELÎL
Celâdet, ululuk ve heybet sahibi, celâl sıfatları ile muttasıf... Celâdet ve ululuk, Allah'a mahsustur. Onun zatı da büyük, sıfatları da büyüktür. Fakat bu büyüklük, cisimlerdeki gibi hacim veya yaşlılık itibarı ile değildir. Zamanla ölçülmez, mekânlara sığmaz.
el-KERÎM
Keremi, lütuf ve ihsanı bol... Allah vaat ettiği zaman sözünü yerine getirir, verdiği zaman son derece bol verir, muktedirken affeder.
er-RAKÎB
Bütün varlıklar üzerinde gözcü, bütün işler murakabesi altında bulunan...
el-MÜCÎB
Kendine dua edip yalvaranların isteklerini işitip cevap veren, onları cevapsız bırakmayan...
el-VÂSİ'
Geniş ve müsaadekâr... Allah'ın ilmi, rahmeti, kudreti, afv ve mağfireti geniştir ve her şey'i kaplamıştır. Allah'ın ilminden hiçbir şey gizlenemez, ikram ve ihsanına bir nihayet yoktur.
el-HAKÎM
Bütün işleri hikmetli...
el-VEDÛD
İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya biricik lâyık olan...
el-MECÎD
Zâtı şerefli, ef'âli güzel olan, her türlü övgüye lâyık bulunan...
el-BÂİS
Ölüleri diriltip kabirlerinden kaldıran; gönüllerde saklı olanları meydana çıkaran...
eş-ŞEHÎD
Her zamanda hâdiselerin dış yüzünü bilen ve her yerde hazır ve nazır olan...
el-HAKK
Varlığı hiç değişmeden duran...
el-VEKÎL
Usulüne uygun şekilde, kendisine tevdi edilen işleri en güzel şekilde neticelendiren...
el-KAVİYY
Çok kuvvetli...
el-METÎN
Çok sağlam...
el-VELİYY
İyi kullarına dost olan, yardım eden...
el-HAMÎD
Ancak kendisine hamd ü senâ olunan, bütün varlığın diliyle biricik övülen, methedilen...
el-MUHSÎ
Her şey’in sayısını bir bir bilen...
İlmi her şey’i ihata eden ve her şey’in miktarını bilip eksiksiz tastamam sayabilen Allah'tır.
el-MÜBDİ'
Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan...
el-MUÎD
Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan...
el-MUHYÎ
Hayat veren, can bağışlayan, sağlık veren... Allah Teâlâ, cansız maddelere hayat ve can verir.
el-MÜMÎT
Canlı bir mahlûkun ölümünü yaratan...
el-HAYY
Diri; her şey'i bilen ve her şey'e gücü yeten...
el-KAYYÛM
Gökleri, yeri, her şey'i ayakta tutan...Kayyûm, kâim'in mübalâğasıdır. "Her şey üzerinde kâim" demektir. Bunun manası "Bir şey'in kıyâmı, yani, bir varlık sahibi olarak durabilmesi neye bağlı ise, onu veren" demektir.
el-VÂCİD
Hiçbir şey'e ihtiyacı olmayan; istediğini, istediği vakit bulan. Kendisi için lüzumlu olan şeylerin hiç birinden mahrum olmayan...
el-MÂCİD
Kadr ü şânı büyük, kerem ve semahatı bol...
el-VÂHİD
Tek...
es-SAMED
Hacetlerin bitirilmesi, ızdırapların giderilmesi için tek merci', ihtiyaç ve dileklerde kendisine müracaat edilen, arzu ve bütün istekler kendisine sunulan...
el-KÂDİR
İstediğini, istediği gibi yapmağa gücü yeten...
el-MUKTEDİR
Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden...
el-MUKADDİM
İstediğini ileri geçiren, öne alan...
Allah Teâlâ bütün mahlûkatı yaratmıştır. Fakat ancak seçtiklerini ileri almıştır. İnsanların bazısını dince, dünyaca bazısı üzerine derece derece yükseltmiştir. Fakat bu yükseltme ve seçme, kulların kendi amelleri ile ona lâyık olmaları neticesinde olmuştur.
el-MUAHHİR
İstediğini geri koyan, arkaya bırakan...
Allah Teâlâ istediğini ileri, istediğini geri aldığı gibi, bazen da kullarının teşebbüslerini, onların bekledikleri zamanda semerlendirmez, maksatlarını arkaya bırakır. Bunda birçok hikmetleri vardır. Bu hikmetleri araştırmalı, sezmeğe çalışmalıdır.
el-EVVEL
Her varlıktan mukaddem olan, başlangıcı olmayan...
el-ÂHİR
Sonu olmayan...
ez-ZÂHİR
Aşikar olan, kat'î delillerle bilinen...
el-BÂTIN
Gizli olan; duyu organları ile idrak edilemeyen... Allah Teâlâ'nın varlığı hem aşikardır, hem gizlidir.
el-VÂLÎ
Mahlûkatın işlerini yoluna koyan; Bu muazzam kâinatı ve her an biten hâdisatı tek başına tedbîr ve idare eden...
el-MÜTEÂLÎ
Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce ve pek münezzeh...
el-BERR
Kulları hakkında kolaylık isteyen; iyilik ve bahşişi çok olan...
et-TEVVÂB
Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan...
el-MÜNTEKIM
Suçluları, adaleti ile müstahak oldukları cezaya çarptıran...
el-AFÜVV
Afvı çok...
er-RAÛF
Çok refet ve şefkat sahibi... Mahlûkat içinde bilhassa insanlar için, Allah'ın inayeti, kerem ve re'feti hiçbir ölçüye ve ifadeye sığmayacak kadar geniş ve büyüktür.
MÂLİKÜ'L-MÜLK
Allah Teâlâ mülkün hem sahibi, hem hükümdarıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O'nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur... Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
ZÜ'L-CELÂLİ ve'l-İKRÂM
Hem büyüklük sahibi, hem fazl-ı kerem...Celâl; büyüklük, ululuk manasınadır. Büyüklük alâmeti olan ne kadar kemâlât varsa hepsi Allah'a mahsustur.
el-MUKSİT
Bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan. Mazluma acıyıp zalimin elinden kurtaran.
el-CÂMİ'
İstediğini, istediği zaman, istediği yerde toplayan. Birbirine benzeyen, benzemeyen ve zıd olan şeyleri bir araya getirip tutan...
el-GANİYY
Çok zengin ve her şeyden müstağni...
el-MUĞNÎ
İstediğini zengin eden....
el-MÂNİ'
Bir şey'in meydana gelmesine müsaade etmeyen...
ed-DÂRR
Elem ve zarar verici şeyleri yaratan...
en-NÂFİ'
Hayır ve menfaat verici şeyleri yaratan...
en-NÛR
Âlemleri nurlandıran; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nûr yağdıran...
Bütün eşyayı aydınlatan nûr, şüphesiz ki, Allah'ın zâtının nûrundandır. Çünkü göklerin ve yerin nûru O'dur.
el-HÂDÎ
Hidayeti yaratan. İstediği kulunu hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan, muradına erdiren.
el-BEDÎ'
Örneksiz, misalsiz, acîb ve hayret verici âlemler icat eden...
el-BÂKÎ
Varlığının sonu olmayan...
Bu ism-i şerîf "varlığın devamını" bildiren bir kelimedir. Varlığın devamı, önü ve sonu olmamakladır. Önü olmamak mülâhazasıyla Allah Teâlâ'ya Kadîm, sonu olmamak mülahazasıyla Bâkî denir. Bu manalara yakın Ezelî ve Ebedî ism-i şerifleri de vardır.
el-VÂRİS
Servetlerin geçici sahipleri elleri boş olarak yokluğa döndükleri zaman servetlerin hakikî sahibi...
er-REŞÎD
Bütün işleri ezelî takdirine göre yürütüp, bir nizam ve hikmet üzere akıbetine ulaştıran;
Her şey'i yerli yerine koyan, en doğru şekilde nizama sokan...
es-SABÛR
Allah, bir işi, vakti gelmeden yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre - zamanı gelince - icra eder. Önceden çizdiği zamandan, - bir tembelin yaptığı gibi, geciktirmez. Ve keza - bir acelecinin yaptığı gibi - zamanı gelmeden yapmağa kalkmaz. Bilakis her şey'i, hangi zamanda yapılmasını takdir buyurmuş ise, o zaman yapar.
Bu kadar somut gerçekler ışığında hala anlamamakta inat ediyorsanız, işiniz güvendiğiniz tanrılarınıza kalmıştır…
17 Şubat 2009 Salı
İşte siyaset, nerede Türkiye...
Anayasaca temelleri atılmış bir devlet ve onu yöneten iktidar; mutlak adaleti; ancak ideolojisinin, benliğinin, şahsi fikrinin, ihtirasının ve hissiyatının üzerinde tutmaz ve hakkıyla uygulamaz ise; o devlet ve millet, acı ve zillet bataklığında yok olmaya mahkûmdur. Suçu teşvik eden adaletsizlik ise, suçluyu doğru yola kavuşturacak olan da adalettir.
Gerek hükümetin, gerek yargının, gerek kurumların vereceği kararlar, mutlaka benliksel kanaatten arındırılmalı ki suçluya hesap sorabilme hakkı doğsun…
Hz. Ömer gibi üstün bir devlet adamının düşmanlarınca dahi imrenilen adalet anlayışı, ancak Yaratıcı Allah’ı egemen kabul edip, hükümlerine boyun eğmiş kimselerce örnek alınabilir, her kim olursa olsun hiç kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayarak, insana verilen değerin gereği siyasi bir devlet yapısı oluşturulur. Oysa, kuramsal yığından öte hiçbir iradesi ve yaptırımı bulunmayan laik temelli düşünce ve anlayışların insana verebileceği bir fayda ve aydınlığın olmadığı, bizzat yaşanılan barbar, kapitalist ve adaletsiz laik yönetimlerden anlaşılmaktadır.
Hz. Ömer, günümüzdeki gibi teknolojinin sağladığı kolay iletişimlerin keşfedilmediği o dönemde, özel olarak görevlendirdiği postacılar vasıtasıyla günü gününe ordusundan, valilerinden ve halkından haber alır, âdeta onların yanında savaşıyor, yönetiyor ve yaşıyormuşçasına sevk ve idare eder, adaletli davranmalarına hayati önem vererek, halkından bir tekinin bile mutsuzluk ve şikayetini önemsemek suretiyle derhal yardımına koşar, haksız veya adaletsiz olan hiçbir yöneticisini kayırmazdı. Çünkü Allah sevgisi ve adalet anlayışı, liderle beraber bir bütün olarak tüm ruhlara hakim olur. Tek bir kişinin derdi bile onun için yıkıcı bir keder ve Allah’a verebileceği elem bir hesaptı.
Zaten Allah’a teslim olmuş Müslümanlar tarafından bunun başka yolu da yoktur. Allah korkusu ve sevgisi!.. Hz. Ömer, adaleti öylesine titizlikle ayakta tutardı ki, farklı inanç ve ırk taşıyan insanların taciz edilmemesine, kişilik hakları ve onurlarının çiğnenmemesine çok önem verir, başvuranları da en ağır şekilde cezalandırılmaları için yargıya teslim ederdi.
İşte günümüzde böylesi erdemli ve inançlı siyasetçiler olmadığından dini ve ırki zulümler sürmekte, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri krizler ve düşmanlıklar yaşanmakta, resmi veya gayri resmi suç imparatorluklarının işgal, katliam ve baskıları altında hayatlar ve umutlar yitirilerek, hor ve hakir bir düşmüşlükle eceller beklenmektedir. Dolayısıyla dünyamızı mahvetmekle kalmayıp, ahiretimizi de ziyan etmenin ahmaklığıyla, hayvanlardan da daha aşağı bir akılsızlık sergilemekteyiz.
Köklü Müslüman Türkiye milletinin geçmişinden ve dininden güç ve ilham alarak, siyaseti reddedip politikaya yönelen bencil liderler seçmesi, artıklara muhtaç kalmasına ve dünyayı titreten caydırıcı gücünün zayıflayıp, herkesin üzerinden geçtiği bir odalığa dönüşmesine neden olmuş, dolayısıyla imrendiği batılıların tutsağı hailine gelmiştir.
Herkesin sadece kendi insafsız çıkarları uğruna çalıştığı dünyada dahili ve harici benliklere karşı dudak bükemeyen ve değerlerine fiyat etiketi koyan politikacıların seçilmesiyle zillet hak edilmiş, aşırı iltifatlara ve paraya mağlup kalınarak, yenilmez o kuvvet ve akıllar esir edilip, içeride ve dışarıda dimdik dikilip karşı konulamamıştır.
“Tanrının akıl” olduğu laik anlayışın egemenliğiyle benliklerin kudurduğu öyle bir Türkiye oluşturuldu ki, herkes başka bir yolda ilerleyerek mutlak doğrudan sapılmış, böylece hem din, hem ahlâk, hem birlik, hem adalet, hem de barış yıkılarak, çerçöp haline getirilmiştir. Bir saniye sonrası meçhul ve ölümlü bir yaşamda; onursuzluk, yalan, hile, kötülük, ihtiras, korku ve dehşete sebep olan olumsuzlukların gereği nedir?
Günümüzdeki liderler; “özgür irade” savlarıyla kendilerini tanrı görmelerinden, kul olan Hz. Ömer gibi sürekli kendi kendilerini muhasebe etmekle meşgul olmamakta, dolayısıyla hata ve yanlışlarına devam ederek, haksız ve adaletsizliklerini kangrene dönüştürmelerinden toplumların feryat ve figanları son bulmamaktadır.
Günümüz sosyolog, psikolog ve felsefecilerinin topluma empoze etmeye çalışıp, bir türlü ne kendi nefîslerinde, ne de toplumun hiçbir katmanında uygulamadıkları “otokritik” sorgusu, sorumlu ve yükümlü her yöneticinin, hatta her Müslüman’ın temel düsturu olmalıdır. Kendilerini hata ve yanlıştan münezzeh gören laik anlayışın öldürücü zehri, yanlışların kamuflajını teşvik etmekte, dolayısıyla eleştiriler engellenerek, “tanrı lider ve önderler”’in savunulması sürdürülebilmektedir. Ne yaparlarsa yapsınlar; onlar başarılıdır, kahramandır, kurtarıcıdır, rızık vericidir, hidayete erdirendir ve kalkındıranlardır…
Bir yaratık, yani kul olmasından dolayı kendisini bir “hiç” farz eden ve yanındaki kölesini dahi kendisiyle eş görebilen Hz. Ömer, başarı ve zaferlerinden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Hayatı büyük başarı ve zaferlerle dolu ünlü komutan Halid Bin Velid’i, bu yüzden ordunun başından almıştı..
Halid Bin Velid’in üst üste kazandığı zaferlerden dolayı, esas görevi Allah’a hizmet olan ordunun şımararak sultalaşmasını istemiyordu. Zira böyle bir durumda, İslâm’ın tatbikatı için var olan devletin, ordunun emrine girme ihtimali belirebilirdi ki bu, İslâm Devletinin bekası için fevkalâde tehlikeli bir husustu.
Başka bir deyişle Hz. Ömer, İslâm kanunlarının harfiyen ve de tavizsiz uygulanması için mevcut olan devlet otoritesinin kaybolarak, yerine ordu başkomutanının, hattâ devlet başkanının şahsi despotizminin yer almasını kesinlikle istemiyor, bu sebeple de Halid Bin Velid’i görevinden almıştı. Nitekim, komutanlıktan azlinin sebebini öğrenmek için başkent Medine’ye giden Halid’e, Hz. Ömer, “Yâ Halid, sen benim yanımda çok değerlisin ve seni çok severim’‘ dedikten sonra, devletin bütün valilerine şu tamimi gönderdi:
“Ben, Halid’i bir öfkesinden ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”
Hz. Ömer’in; başarının, zaferin ve egemenliğin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu vurgulayan bu imansal sözü; acaba Kemalistlere, müritlere, partililere, askerlere, öğrencilere, işçilere ve halkımıza bir şey ifade ediyor mu?
Yaratıklar bir hiçtir ve Yaratıcı’nın izni olmadan hiçbir şey yapamazlar. Bundan dolayıdır ki gerek dini, gerek siyasi, gerek ilmi, gerekse askeri alanda öncü hiç kimse, diğerlerinden iradece üstün değildirler, sadece Yaratıcı öyle dilediği için seçilmiş, zengin veya fakirlikleri, köle veya liderlikleri, başarı veya başarısızlıklarıyla yönlendirilmiştir. Unutulmamalıdır ki peygamberlerin mucizeleri yada insanların efsanevi zaferleri yahut keşifleri dahi, ancak O’nun dilemesiyle gerçekleşmiştir.
Laik devletimizce dışladığımız ve “irtica” adına tehlike saydığımız İslâm medeniyetine karşılık aydınlık adına bütünleştiğimiz barbar Batı medeniyetinin insanları nasıl katlettiği ve esirlere akla gelmeyecek şeytansı işkenceler yaptığı malûmdur. Bir bakın bakalım, şeriatçı Hz. Ömer
ne yapmış:
O devir insanlarının korkulu rüyası olan İran’ın zalim komutanı Hürmizân, ordusuyla mağlup olduktan sonra öldürülecek korkusuyla teslim olmak istemiyordu. Daha sonra teslim olunca, Hz. Ömer’in karşısına getirildi. Hz. Ömer, kendisini idam etmediği gibi, can düşmanı olan bu kimseye birde maaş bağladı. Çünkü şeriatsı adâlet bunu gerektiriyordu. Böylesi bir adalet karşısında zalim Hürmizah Müslüman oldu. Adalet güçlü olursa, en zalimler bile kuzu olur.
Oysa çağdaş ve aydın iddia edilen laik adalet; geçmişte olduğu gibi günümüzde de esir aldığı insanlara namütenahi işkencelerde bulunarak; tecavüz ediyor, hamile bırakıyor, çocuk ve kadınları katlediyor, diri diri yakıyor, pislikleriyle yıkıyor, hayvanlara parçalattırıyor, yurtlarından çıkarıyor, mallarını yağmalıyor, yasalarıyla çağdaş kölelere dönüştürüyor ve daha niceleri…
Hz. Ömer, şeriatın emri doğrultusunda hak ve adalet çerçevesinde kararlar almış, laik bir düşünceye göre değil, şeriatsal hükümlere göre İslâm’ın insana verdiği değerin gereğini yapmıştı. Laik bir anlayışla böylesi bir adaleti uygulayabilmek mümkün mü?
Ne var ki laik ve çağdaş dünyanın sözde insan hakları anlayışı ve adalet işeyişi; eylemleriyle Batı medeniyeti denilen canavarın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta, buna karşın; sırf Allah’ın egemen kabul edilmesinden gerici görülen İslâm medeniyetinin eşit adaleti ve insan hakları da kendini kanıtlamaktadır.
Sorun insanlarda mı, yoksa rejimde mi?!?
Söze ve düşünceye değil, davranışa ve uygulamaya bakın…
Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az…
Gerek hükümetin, gerek yargının, gerek kurumların vereceği kararlar, mutlaka benliksel kanaatten arındırılmalı ki suçluya hesap sorabilme hakkı doğsun…
Hz. Ömer gibi üstün bir devlet adamının düşmanlarınca dahi imrenilen adalet anlayışı, ancak Yaratıcı Allah’ı egemen kabul edip, hükümlerine boyun eğmiş kimselerce örnek alınabilir, her kim olursa olsun hiç kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayarak, insana verilen değerin gereği siyasi bir devlet yapısı oluşturulur. Oysa, kuramsal yığından öte hiçbir iradesi ve yaptırımı bulunmayan laik temelli düşünce ve anlayışların insana verebileceği bir fayda ve aydınlığın olmadığı, bizzat yaşanılan barbar, kapitalist ve adaletsiz laik yönetimlerden anlaşılmaktadır.
Hz. Ömer, günümüzdeki gibi teknolojinin sağladığı kolay iletişimlerin keşfedilmediği o dönemde, özel olarak görevlendirdiği postacılar vasıtasıyla günü gününe ordusundan, valilerinden ve halkından haber alır, âdeta onların yanında savaşıyor, yönetiyor ve yaşıyormuşçasına sevk ve idare eder, adaletli davranmalarına hayati önem vererek, halkından bir tekinin bile mutsuzluk ve şikayetini önemsemek suretiyle derhal yardımına koşar, haksız veya adaletsiz olan hiçbir yöneticisini kayırmazdı. Çünkü Allah sevgisi ve adalet anlayışı, liderle beraber bir bütün olarak tüm ruhlara hakim olur. Tek bir kişinin derdi bile onun için yıkıcı bir keder ve Allah’a verebileceği elem bir hesaptı.
Zaten Allah’a teslim olmuş Müslümanlar tarafından bunun başka yolu da yoktur. Allah korkusu ve sevgisi!.. Hz. Ömer, adaleti öylesine titizlikle ayakta tutardı ki, farklı inanç ve ırk taşıyan insanların taciz edilmemesine, kişilik hakları ve onurlarının çiğnenmemesine çok önem verir, başvuranları da en ağır şekilde cezalandırılmaları için yargıya teslim ederdi.
İşte günümüzde böylesi erdemli ve inançlı siyasetçiler olmadığından dini ve ırki zulümler sürmekte, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri krizler ve düşmanlıklar yaşanmakta, resmi veya gayri resmi suç imparatorluklarının işgal, katliam ve baskıları altında hayatlar ve umutlar yitirilerek, hor ve hakir bir düşmüşlükle eceller beklenmektedir. Dolayısıyla dünyamızı mahvetmekle kalmayıp, ahiretimizi de ziyan etmenin ahmaklığıyla, hayvanlardan da daha aşağı bir akılsızlık sergilemekteyiz.
Köklü Müslüman Türkiye milletinin geçmişinden ve dininden güç ve ilham alarak, siyaseti reddedip politikaya yönelen bencil liderler seçmesi, artıklara muhtaç kalmasına ve dünyayı titreten caydırıcı gücünün zayıflayıp, herkesin üzerinden geçtiği bir odalığa dönüşmesine neden olmuş, dolayısıyla imrendiği batılıların tutsağı hailine gelmiştir.
Herkesin sadece kendi insafsız çıkarları uğruna çalıştığı dünyada dahili ve harici benliklere karşı dudak bükemeyen ve değerlerine fiyat etiketi koyan politikacıların seçilmesiyle zillet hak edilmiş, aşırı iltifatlara ve paraya mağlup kalınarak, yenilmez o kuvvet ve akıllar esir edilip, içeride ve dışarıda dimdik dikilip karşı konulamamıştır.
“Tanrının akıl” olduğu laik anlayışın egemenliğiyle benliklerin kudurduğu öyle bir Türkiye oluşturuldu ki, herkes başka bir yolda ilerleyerek mutlak doğrudan sapılmış, böylece hem din, hem ahlâk, hem birlik, hem adalet, hem de barış yıkılarak, çerçöp haline getirilmiştir. Bir saniye sonrası meçhul ve ölümlü bir yaşamda; onursuzluk, yalan, hile, kötülük, ihtiras, korku ve dehşete sebep olan olumsuzlukların gereği nedir?
Günümüzdeki liderler; “özgür irade” savlarıyla kendilerini tanrı görmelerinden, kul olan Hz. Ömer gibi sürekli kendi kendilerini muhasebe etmekle meşgul olmamakta, dolayısıyla hata ve yanlışlarına devam ederek, haksız ve adaletsizliklerini kangrene dönüştürmelerinden toplumların feryat ve figanları son bulmamaktadır.
Günümüz sosyolog, psikolog ve felsefecilerinin topluma empoze etmeye çalışıp, bir türlü ne kendi nefîslerinde, ne de toplumun hiçbir katmanında uygulamadıkları “otokritik” sorgusu, sorumlu ve yükümlü her yöneticinin, hatta her Müslüman’ın temel düsturu olmalıdır. Kendilerini hata ve yanlıştan münezzeh gören laik anlayışın öldürücü zehri, yanlışların kamuflajını teşvik etmekte, dolayısıyla eleştiriler engellenerek, “tanrı lider ve önderler”’in savunulması sürdürülebilmektedir. Ne yaparlarsa yapsınlar; onlar başarılıdır, kahramandır, kurtarıcıdır, rızık vericidir, hidayete erdirendir ve kalkındıranlardır…
Bir yaratık, yani kul olmasından dolayı kendisini bir “hiç” farz eden ve yanındaki kölesini dahi kendisiyle eş görebilen Hz. Ömer, başarı ve zaferlerinden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Hayatı büyük başarı ve zaferlerle dolu ünlü komutan Halid Bin Velid’i, bu yüzden ordunun başından almıştı..
Halid Bin Velid’in üst üste kazandığı zaferlerden dolayı, esas görevi Allah’a hizmet olan ordunun şımararak sultalaşmasını istemiyordu. Zira böyle bir durumda, İslâm’ın tatbikatı için var olan devletin, ordunun emrine girme ihtimali belirebilirdi ki bu, İslâm Devletinin bekası için fevkalâde tehlikeli bir husustu.
Başka bir deyişle Hz. Ömer, İslâm kanunlarının harfiyen ve de tavizsiz uygulanması için mevcut olan devlet otoritesinin kaybolarak, yerine ordu başkomutanının, hattâ devlet başkanının şahsi despotizminin yer almasını kesinlikle istemiyor, bu sebeple de Halid Bin Velid’i görevinden almıştı. Nitekim, komutanlıktan azlinin sebebini öğrenmek için başkent Medine’ye giden Halid’e, Hz. Ömer, “Yâ Halid, sen benim yanımda çok değerlisin ve seni çok severim’‘ dedikten sonra, devletin bütün valilerine şu tamimi gönderdi:
“Ben, Halid’i bir öfkesinden ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”
Hz. Ömer’in; başarının, zaferin ve egemenliğin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu vurgulayan bu imansal sözü; acaba Kemalistlere, müritlere, partililere, askerlere, öğrencilere, işçilere ve halkımıza bir şey ifade ediyor mu?
Yaratıklar bir hiçtir ve Yaratıcı’nın izni olmadan hiçbir şey yapamazlar. Bundan dolayıdır ki gerek dini, gerek siyasi, gerek ilmi, gerekse askeri alanda öncü hiç kimse, diğerlerinden iradece üstün değildirler, sadece Yaratıcı öyle dilediği için seçilmiş, zengin veya fakirlikleri, köle veya liderlikleri, başarı veya başarısızlıklarıyla yönlendirilmiştir. Unutulmamalıdır ki peygamberlerin mucizeleri yada insanların efsanevi zaferleri yahut keşifleri dahi, ancak O’nun dilemesiyle gerçekleşmiştir.
Laik devletimizce dışladığımız ve “irtica” adına tehlike saydığımız İslâm medeniyetine karşılık aydınlık adına bütünleştiğimiz barbar Batı medeniyetinin insanları nasıl katlettiği ve esirlere akla gelmeyecek şeytansı işkenceler yaptığı malûmdur. Bir bakın bakalım, şeriatçı Hz. Ömer
ne yapmış:
O devir insanlarının korkulu rüyası olan İran’ın zalim komutanı Hürmizân, ordusuyla mağlup olduktan sonra öldürülecek korkusuyla teslim olmak istemiyordu. Daha sonra teslim olunca, Hz. Ömer’in karşısına getirildi. Hz. Ömer, kendisini idam etmediği gibi, can düşmanı olan bu kimseye birde maaş bağladı. Çünkü şeriatsı adâlet bunu gerektiriyordu. Böylesi bir adalet karşısında zalim Hürmizah Müslüman oldu. Adalet güçlü olursa, en zalimler bile kuzu olur.
Oysa çağdaş ve aydın iddia edilen laik adalet; geçmişte olduğu gibi günümüzde de esir aldığı insanlara namütenahi işkencelerde bulunarak; tecavüz ediyor, hamile bırakıyor, çocuk ve kadınları katlediyor, diri diri yakıyor, pislikleriyle yıkıyor, hayvanlara parçalattırıyor, yurtlarından çıkarıyor, mallarını yağmalıyor, yasalarıyla çağdaş kölelere dönüştürüyor ve daha niceleri…
Hz. Ömer, şeriatın emri doğrultusunda hak ve adalet çerçevesinde kararlar almış, laik bir düşünceye göre değil, şeriatsal hükümlere göre İslâm’ın insana verdiği değerin gereğini yapmıştı. Laik bir anlayışla böylesi bir adaleti uygulayabilmek mümkün mü?
Ne var ki laik ve çağdaş dünyanın sözde insan hakları anlayışı ve adalet işeyişi; eylemleriyle Batı medeniyeti denilen canavarın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta, buna karşın; sırf Allah’ın egemen kabul edilmesinden gerici görülen İslâm medeniyetinin eşit adaleti ve insan hakları da kendini kanıtlamaktadır.
Sorun insanlarda mı, yoksa rejimde mi?!?
Söze ve düşünceye değil, davranışa ve uygulamaya bakın…
Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az…
15 Ocak 2009 Perşembe
İnsanlığı çökerten zehir; “çıkar”
İnsanlığı duygulardan arındırarak, ruhu bedenden koparırcasına tamamen maddileştiren, vücutta üreyen bakteri, virüs veya parazitler misali erdemlik ve faziletin ölmesine neden olan “çıkar”; insanı insan yapan yüce değerleri haramsı bir bedele odaklayarak, vicdani olmaktan soyutlamış, dolayısıyla enfeksiyon benzeri hızlı bir yayılmayla yaratıklar dünyası oluşturmuştur.
İnsanoğlunun, özellikle iktidarların aşk ve tazimle bağlandıkları “çıkar”, artık tapınılan bir tanrı olarak öylesine meşrulaşmış ve olağan bir inanış haline dönüşmüş ki; barbarlık, haksızlık ve adaletsizliklerin haklı bir gerekçesi olarak toplumlara aşılanmış, böylece çıkara dayalı menfaatperestlik globalleşerek, kurulmak istenen yenidünya düzeninin anahtar ilkesi olmuştur.
Organizmada hastalığa yol açan bir mikrobun genel veya yerel gelişmesi ve yayılması nasıl sinsi bir düzenekte olgunlaşıyor ise; “çıkar” da aynı maskelikte ilerlemesini sürdürerek, iyiyi bitirip kötülüğü egemen kılmaktadır. Ancak riyacı ve şeytansı kötülüğünü, sözde iyilik adına gerçekleştirmesi; çok geçmeden korkunç ve ürkütücü manipülasyonunu ortaya çıkarsa da, berberinde telafisi imkansız zararları da meydana getirmektedir. Başka bir deyişle; insanın, zevksel en doruğa ulaştığı anın cinsellikteki tatmini ve sonrasında yaşanılan hüsran dikkate alınarak bir sorgulamaya gidilirse, çıkar ilişkilerinin de aynı gidişatla bir anlık mutlulukla ve yıkıcı üzüntüyü tattırdığı muhakeme edilebilecektir. Tahrip ettiği insanlığı zamanla eriterek bambaşka bir dönüşüme yol açması, içinde yaşadığımız yabanî dünya ile kanıtlanmaktadır.
Sözde insanların gözü önünde cereyan eden İsrail ve ABD vahşetine seyirci kalan yığınlar ve seçtiği iktidarların soğukkanlı tepkisiz duruşları, işte bu pespaye çıkar ilişkisi adına kurbanlar vermenin politik haklılığı anlayışındandır. Sapıklarda ve şeytanda olmayan merhamet ve adaletsizliğin tüm dünyayı kuşatması, geçmişte örnekleri olan mutlak bir sonu işaret etmektedir. Eğer “çıkar zehri” tedavi edilmez ve engellenmez ise, kurtuluşun ve barışın sağlanabilmesi asla mümkün değildir.
Gündelik ilişkilerden, devlete ve uluslararasına kadar; aşkta, iş aleminde, siyasette, sosyal yaşamda ve her alanda, hatta aile hayatında bile, samimiyet ve dürüstlüğün doğranarak,vazgeçilmez hale gelen çıkar birliktelikleri insanlık direncini kırmış, maskeli suratların gizli veya aşikar sömürüleri, dünyayı mezarsı bir karanlığa gömmüştür.
İlişkilerde sinsice beslenip saklanan çıkar zehri, gerekli güveni sağladıktan sonra hiç beklenilmeyen bir anda öyle bir kalbi vuruş yapıyor ki, mağdurun diri mi yoksa ölü mü olduğunu dahi hissettirmeyerek, perişan edip bırakıyor.
Artık insanlık, vicdan, iyilik, barış ve merhamet gibi terimlerin kullanılamayacağı öyle bir dünya oluştu ki, acımasız suç imparatorları kıyasıya meydan okuyarak yakıp yıkmakta, olaylar karşısında gözyaşı akıtarak üzüntülerini dile getiren, ancak çıkar zehrinin etkisi altında düşünen bednamlarda, dur demeyerek izlemekle yetinmektedirler.
Gerçek bir siyasetle imar edilmediklerinden hak ve adaletle yönetmeyen devletlerin hazin varlıkları; hem kendilerini hem de sevk ve idareyle yükümlü oldukları halklarını mahvetmekte, dolayısıyla suçluların haklılık gerekçelerine gösterilen müsamaha, yaşanıldığı üzere düzeni altüst etmektedir.
Sonunda amaçlanan yenidünya düzenine ulaşılıyor; kötü ile cahil, iyi ile eğitimli, zengin ile fakir, zayıf ile güçlü, politikacı ile bürokrat, dinsiz ile dinli, liberal ile milliyetçi arasındaki davranış farkı, tamamen çıkara endeksli bir benzerlik teşkil ediyor. Tek fark, özellikleri muhtevasında, samimiyetsiz taleplerini dile getiriliş ya da getirilmeyiş tarzlarıdır...
“Çıkar tanrısı”, mutlaka gönüllerden söküp atılmalı, bugün Irak ve Filistin halkını biçtiği gibi, yarın da sizi biçecektir…
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” Sophokles
“Çözümde görev almayanlar problemin bir parçası olurlar. “ Goethe
“Kahrolası insan! Ne de nankör!” Abese.17
“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” Maide. 105
İnsanoğlunun, özellikle iktidarların aşk ve tazimle bağlandıkları “çıkar”, artık tapınılan bir tanrı olarak öylesine meşrulaşmış ve olağan bir inanış haline dönüşmüş ki; barbarlık, haksızlık ve adaletsizliklerin haklı bir gerekçesi olarak toplumlara aşılanmış, böylece çıkara dayalı menfaatperestlik globalleşerek, kurulmak istenen yenidünya düzeninin anahtar ilkesi olmuştur.
Organizmada hastalığa yol açan bir mikrobun genel veya yerel gelişmesi ve yayılması nasıl sinsi bir düzenekte olgunlaşıyor ise; “çıkar” da aynı maskelikte ilerlemesini sürdürerek, iyiyi bitirip kötülüğü egemen kılmaktadır. Ancak riyacı ve şeytansı kötülüğünü, sözde iyilik adına gerçekleştirmesi; çok geçmeden korkunç ve ürkütücü manipülasyonunu ortaya çıkarsa da, berberinde telafisi imkansız zararları da meydana getirmektedir. Başka bir deyişle; insanın, zevksel en doruğa ulaştığı anın cinsellikteki tatmini ve sonrasında yaşanılan hüsran dikkate alınarak bir sorgulamaya gidilirse, çıkar ilişkilerinin de aynı gidişatla bir anlık mutlulukla ve yıkıcı üzüntüyü tattırdığı muhakeme edilebilecektir. Tahrip ettiği insanlığı zamanla eriterek bambaşka bir dönüşüme yol açması, içinde yaşadığımız yabanî dünya ile kanıtlanmaktadır.
Sözde insanların gözü önünde cereyan eden İsrail ve ABD vahşetine seyirci kalan yığınlar ve seçtiği iktidarların soğukkanlı tepkisiz duruşları, işte bu pespaye çıkar ilişkisi adına kurbanlar vermenin politik haklılığı anlayışındandır. Sapıklarda ve şeytanda olmayan merhamet ve adaletsizliğin tüm dünyayı kuşatması, geçmişte örnekleri olan mutlak bir sonu işaret etmektedir. Eğer “çıkar zehri” tedavi edilmez ve engellenmez ise, kurtuluşun ve barışın sağlanabilmesi asla mümkün değildir.
Gündelik ilişkilerden, devlete ve uluslararasına kadar; aşkta, iş aleminde, siyasette, sosyal yaşamda ve her alanda, hatta aile hayatında bile, samimiyet ve dürüstlüğün doğranarak,vazgeçilmez hale gelen çıkar birliktelikleri insanlık direncini kırmış, maskeli suratların gizli veya aşikar sömürüleri, dünyayı mezarsı bir karanlığa gömmüştür.
İlişkilerde sinsice beslenip saklanan çıkar zehri, gerekli güveni sağladıktan sonra hiç beklenilmeyen bir anda öyle bir kalbi vuruş yapıyor ki, mağdurun diri mi yoksa ölü mü olduğunu dahi hissettirmeyerek, perişan edip bırakıyor.
Artık insanlık, vicdan, iyilik, barış ve merhamet gibi terimlerin kullanılamayacağı öyle bir dünya oluştu ki, acımasız suç imparatorları kıyasıya meydan okuyarak yakıp yıkmakta, olaylar karşısında gözyaşı akıtarak üzüntülerini dile getiren, ancak çıkar zehrinin etkisi altında düşünen bednamlarda, dur demeyerek izlemekle yetinmektedirler.
Gerçek bir siyasetle imar edilmediklerinden hak ve adaletle yönetmeyen devletlerin hazin varlıkları; hem kendilerini hem de sevk ve idareyle yükümlü oldukları halklarını mahvetmekte, dolayısıyla suçluların haklılık gerekçelerine gösterilen müsamaha, yaşanıldığı üzere düzeni altüst etmektedir.
Sonunda amaçlanan yenidünya düzenine ulaşılıyor; kötü ile cahil, iyi ile eğitimli, zengin ile fakir, zayıf ile güçlü, politikacı ile bürokrat, dinsiz ile dinli, liberal ile milliyetçi arasındaki davranış farkı, tamamen çıkara endeksli bir benzerlik teşkil ediyor. Tek fark, özellikleri muhtevasında, samimiyetsiz taleplerini dile getiriliş ya da getirilmeyiş tarzlarıdır...
“Çıkar tanrısı”, mutlaka gönüllerden söküp atılmalı, bugün Irak ve Filistin halkını biçtiği gibi, yarın da sizi biçecektir…
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” Sophokles
“Çözümde görev almayanlar problemin bir parçası olurlar. “ Goethe
“Kahrolası insan! Ne de nankör!” Abese.17
“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” Maide. 105
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)