Org.Başbuğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Org.Başbuğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2010 Pazar

Org. Başbuğ, savcı ve hâkimleri tehdit ediyor…

Bugüne kadar halkı ve seçtiği hükümetleri psikolojik baskı altında tutarak hegemonyalığı altında yöneten Genelkurmay, inançlı-cesur savcı ve hâkimlerin adalet lehine kararlılıklarından fevkalade rahatsız olup, tehdit ve şantajı caydırıcı bir silah olarak kullanmaktan kaçınmamaktadır. Doğrudan katliama yönelik yapılmak istenen kanlı planların üzerine giderek, suçlu üyelerine hak ettikleri cezalara çarptırmak ve ordudan dışlamak yerine; tüm Türkiye’ye meydan okuyarak ya acımasız ihanetleri halkıyla paylaşan TSK’nın şerefli üyelerini ya haklarında dava açıp yargılamaya başlayan yargı üyelerini ya onurlu medya mensuplarını ya da hükümeti hedef alarak, sabırlarının taştığını haykırmak suretiyle hukuk dışı isyanları örtbas edebilmek amacıyla bundan böyle hiçbir ihanetin deşifre edilmemesini, soruşturmaların durdurulmasını ve sürmekte olan davaların da kapatılmasını; salmaya çalıştığı korkuyla önleyebilme çabaları, Türkiye’de egemen olan rejim gerçeğini ortaya koymaktadır.

Hâlbuki iç güvenlikten sorumlu polis teşkilatı, “çürük elma” diye yaftaladıkları Genel Müdürlerinden polisine kadar yasa dışı olaylara karışmış her mensubunu gözaltına alarak yargıya teslim etme erdemliğinde bulunup, içindeki kirlileri adalet ve millet aşkı adına kesinlikle sahiplenmemektedir. Aynı hukuksal saygıyı, adil duruşu ve millet sevgisini göstermekle yükümlü olan Org. Başbuğ, kendi “kurtlu armutlarını” haklayarak yargıya teslim etmek yerine, feryadı basarak hedef şaşırtmaktadır.

Org.Başbuğ’un örtülü suçladığı savcı ve hâkimler, TSK’yi yıpratmaya yönelik kanunsuz ne bir iddia hazırlamış ne de dava açarak bir kastın içinde bulunmuşlardır. Sadece bozguncu hainlerin kurdukları terör örgütleri ve hazırladıkları belgelerin doğruluğunu incelemişler, kanıtsal raporlarla son derece hassas ve ciddi bir araştırmaya koyulup, bütün baskılara rağmen adı geçenleri sorgulamak faziletinde bulunarak, belgelerde yazılı olanlarla karşılaştırmak suretiyle doğruluğuna karar kıldıktan sonra devletin ve halkın bütünlüğü, huzur ve güvenliği adına terörist suçluların hesap vermesinde kararlılık göstermişlerdir.

Hatırlayacağınız üzere ulumalara kulaklarını tıkayan, tehditlere pabuç bırakmayan hukuk ve adalet yanlısı yargı üyelerinden Van savcısı Ferhat Sarıkaya, Şemdinli olaylarından sorumlu tuttuğu eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve askerler hakkında dava açmış, akabinde despot bir karşılığa uğrayarak, söz konusu suçluların yargılanamayacağı ültimatomuyla önce disiplin cezasına çarptırılmış, sonra görevini kötüye kullanma gerekçesiyle savcılıktan el çektirilip yaşamı boyunca hiçbir kamu kuruluşunda görev yapmama gibi bir zorbalığa mahkûm edilmişti. İşte rejim; nerede hukuk…

Gerek CHP, gerek HSYK, gerek yüksek yargı, gerekse ataist baro ve sendikalar, Genelkurmay’dan icazet almadan adım atmazlar. Aynı dilde konuşur, aynı düşmanda birleşir, aynı hedefe tepki gösterir ve aynı duruşu sergileyerek, ideolojileri doğrultusunda kenetlenirler.

Yetkili üst kurumlarca imzası onaylanan isyancı Albay Dursun Çiçek’in hala ısrarla korunabilmesi ve masum addedilerek görevini sürdürebilmesi, hangi gerekçeyle savunulabilir?

Org. Başbuğ, “Biz bütün bu olayların, bize karşı yapılanların arka planını biliyoruz. Ama birileri gereğini yapar diye susuyoruz, devlet adamı olmanın gereği olarak susuyoruz. Devlete ve hukuka saygımız var ama bunun da bir sınırı var. Eğer bu sınır aşılırsa bildiklerimizi halkla paylaşmaya başlayacağız. Bizim de elimizde pek çok bilgi var. Bunları açıklamak zorunda kalacağız. Biz öyle lafla yapmayız başkaları gibi, somut verileri koyarak yaparız...” açıklamaları, açık bir şantaj ve gözdağıdır. Bugüne kadar belgelerin düzmece ve mensuplarının iftiraya uğradığına dair tek bir şikâyette bulunmuşlar mı, yoksa kanıtları yok edebilmek için panikle evrakların orijinallerini mi imhaya koyulmuşlardır?

Eğer bütün bu darbe hazırlıklarının komplosal bir arka planı var ve Genelkurmay’da susuyor ise; nasıl oluyor da devletin yargısı böylesi bir senaryoda başrol oynuyor? Birilerinin gereğini yapması için sustukları ifadesiyle hükümeti kastediyorsa, neden haftada birkaç kez görüştüğü Başbakan’a hiçbir şey söylemiyor da, medya aracılığıyla şantaja ve tehdide başvuruyor? Şayet bildiği şeyleri doğru varsayarsak, birilerinden mi korkup da sustuğunu ve neden bugüne kadar bekleyip bildiklerini yargı ve halkla paylaşmadığını açıklayabilir mi? Söylediklerini kanıtlayamaz ise; darbecilere arka çıkmaktan, delilleri karartmaktan, yargıyı töhmet altında bırakmaktan, rütbe ve makamını çıkar amaçlı kullanmaktan, hukuk dışı plan ve eylemleri cesaretlendirmekten yargılanmalı ve zaten kalması gereken o kotlukta daha fazla oturmamalıdır!

Hükümeti, yargıyı, şerefli gazetecileri, diktatörlük ve darbe karşıtı halkı TSK’ya karşı bir düşmanmış gibi empoze eden Org. Başbuğ, ya elinde somut ne varsa açıklayacak ya da lafla milletin ordusuyla milleti sindirmekten vazgeçecek…

Org. Başbuğ’un ihanet eden kötü amaçlı kanunsuz general ve subayların üzerine gidilmesini TSK ile özdeşleştirmesi o kadar yıkıcı ve aşındırıcı bir hezeyandır ki, derhal bu söyleminden vazgeçmeli ve TSK’yı gaddar ve hain darbecilerle birlikte anmamalıdır.

Milletimizin resmi veya sivil hiçbir bireyi TSK’ya saldırmaz, güç ve bütünlüğünü acze uğratacak herhangi bir düşünce ve eylemin içinde yer almaz. Ancak aşırı ataist ideolojinin şövalyeleri, irtica ve bölücülük adına milletimizin dini ve etnik kitlelerine öyle düşmanca tavır almışlardır ki sanki “kendi halkını düşman gören bir ordu” görüntüsüyle birlik ve beraberliğimizi doğramışlardır. Bu sebeple Org Başbuğ, TSK ve milletin düşmanını dışarıda değil, tıpkı polis teşkilatındaki gibi içeride arayıp empati yapmalı, hassasiyetle gerçeği aydınlatmaya çalışan yargıya, özgürlük savaşçısı gazetecilere ya da huzur ve güven içinde korkusuzca yaşamak isteyen halkı hedef almayıp, bulunduğu makamın sorumluluğuyla tehditkâr beyanatlardan kaçınmalıdır. Ayrıca suçlular o kadar aleni ki aramasına bile gerek bulunmamakta, yeter ki gölge yapıp yargıyı ve adaleti engellememeye özen göstermelidir. Tabii ki o çetenin ideolojik bir üyesi değilse!

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, âdeta ülke cumhuriyetle yönetilmiyormuş gibi totaliter bir diktatör edasıyla TSK’nın değişmeyeceğini vurgulayarak, tıpkı “eski tas eski hamam” misali putperest ideolojiye sahip olmayanlara devlette ve sokakta göz açtırılmayacağını, gerekirse katliamsı darbelerin de mubah sayılabileceğini örtülü bir üslupla ifade edebilmektedir. Kuruluş felsefesi temelinin “Atatürk sevgisi ve ulus devlet” olduğunu, dolaysıyla Türk silahlı Kuvvetlerinin değişmeyeceğini ve değiştirilemeyeceğini üzerine basarak dikte eden Org. Başbuğ, dolaylı olarak milletin hiçbir düşünce, tercih ve iradesinin mevzubahis olmadığını, böylece seçimlerin, meclisin, hükümetin ve canını veren şehitlerin tutsak bir köleden farksız önlerine sunulandan öte hiçbir talep hakları bulunmadığını belirterek, açıkça meydan okumasını sürdürebilmektedir. Hiç kimse ama hiç kimsenin özgür bir anayasanın hayaline kapılmaması uyarısında bulunan Org. Başbuğ, atılacak en ufak bir adımda, her an hazır ve tetikte bekleyen Anıtkabir Tapınak Şövalyelerini karşılarında bulacaklarını itiraf edebilmektedir.

Org. Başbuğ, kükreyerek Türk Ordusunun Muz Cumhuriyetinin bir ordusu olmadığı haklı uyarısını yaparken; sindirmeye çalıştığı Türk milletinin de bir Muz milleti olmadığını hatırlamasını isterim. Bu sebeple orduyu milletten ayrı tutmaya çalışan bir anlayış, ülkemiz aleyhine en tehlikeli anlayıştır…

Neden hiç demokrasi sözcüğünü kullanmadığımı ve bayraktarlığını yaparak insanları kandırmadığımı; ya Allah’ın ve kaderin egemenliğine ya da monarşi veya diktoryaya karşı siyasi literatüre sokulan bir manipülasyon olduğunu düşündünüz mü? Sözde demokrasi anlayışıyla vekilleri, meclisi ve hükümeti seçersiniz ama hükümetin ve devletin başları, bırakın dilediğiniz özgürlükte lehinize kanun yapmalarını, eşlerini dahi çizilen sınırların içine sokamamakta, özel izinlerle kapıyı aralama acziyeti içinde kıvranabilmektedirler. Tıpkı hapishanedeki mahkûmlar gibi! Demokrasi, resmi ideolojilerin ve sistemin otoriter yapısını kamufle edebilmek amacıyla kullanılan bir aldatmacadır. Onun için darbecisi de yandaşı da gerçeklerden habersiz ahmaklarda demokrasiden dem vurur ama demokrasinin nasıl bir düzmece olduğunu araştırıp öğrenmeye kalkışmazlar…

Başbakanın eşi bile bir hastayı ziyaret maksadıyla türbanından dolayı emrindeki hastaneye gidemiyorsa, sokaktaki vatandaşın vay haline. İşte demokrasi, nerede hürriyet!

Dini inançlardan dolayı süre gelen yasakların ve bölücülüğün en radikal uygulayıcısı olan Genelkurmay, Başkanı Org. Başbuğ aracılığıyla Başbakan eşinin GATA’ya alınmamasıyla ilgili yaptığı açıklama; kimi politikacı ve köşe yazarı zavallılarca iyi okunamamış, özrü kabahatinden daha sarsıcı duygudaşlığı alkışa neden olmuştu. Bakın, Org. Başbuğ ne demişti. “Sayın Başbakan’ın eşinin GATA’yı ziyareti konusunda bir şeyler söylenmesi kanaatindeyim. Tabii bu olayda aslında ben baktığım zaman Sayın Başbakan’ın eşi var olayda. Çok sevdiğimiz saydığımız bir sanatkâr Nejat Uygur var. Ki o da bir asker çocuğuymuş. Bir de tabii ki Sayın Nejat Uygur’un eşi var. Şimdi üçü olayın odağında. Açıkça söyleyeyim, bu özel bir durum. Altını çizmemiz lazım. Bu nedenle de bu özel durumlarda olaylara insani boyuttan bakmak doğru olur diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu olay, tabii bu kapsamda özel de olduğu için gerçekten insani boyut içeriyor.”

Genelkurmay Başkanın ziyaretin yasaklanmasıyla ilgili elemsi gerekçeleri öylesine ürkütücüydü ki, insanlık dışı skandala Nejat Uygur, eşi ve Başbakan’ın eşi muhatap olduğundan özel bir durum ihtiva ettiğini, bundan dolayı insani boyut içerdiğinden savunulmasının mümkün olmadığını söyleyebilmektedir. Org. Başbuğ’un tamamen materyalist burjuvazi anlayışıyla sosyal statüsü ve gücü olmayan halkı dışlaması ve aşağılaması, yasaktan da daha derin bir sorunu açığa çıkarmıştır. Türkiye’de vahye inanmak ve iman etmenin nasıl bir sınıfa mahkûm edildiğini ortaya koyan bu anlayışla sevgi, barış ve eşit hakları tesis edebilmek mümkün müdür? İşte Atatürkçülük; nerede eşitlik!

Keşke bu olayın yaşanmamasını ifade eden Org. Başbuğ, nasıl bir mantık güdüyor ki olayı özelleştirebilmekte ve genelleştirilmemesinin altını çizerek, milyonlarca şehit ve şehit adayı eşi, anası ve kızının türbanı türban gibi görsel inanç ve ibadet özgürlüklerinin olamayacağı düşüncesiyle insan saymayabilmekte, çağdışı yasakları himaye edebilmektedir. Acaba Başbakan’ın eşi, söz konusu sanatçı ve eşinin üzüntüleri insani boyut içeriyor da, binlerce vatan evladının zulümsel gözyaşı ve ağıtlarının insani hiçbir değeri yok mu? “Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.” Platon

Silahlı Kuvvetlerde subayların yaptığı hataların kişilerle sınırlı kalmadığından ve kişilerin yaptığı hataların kuruma mal edilmesinden sözde dert yanarak, Ekim ayından beri sürekli gündemde olmaktan ve gündemin tepesinde yer almaktan rahatsızlığını dile getiren Org. Başbuğ; acaba bunun tek sorumlusunun suçlulara kol-kanat geren davranışının olduğunu hiç sorguladı mı?

Algıyı oluşturan yargı mı, yoksa yargıyı engellemeye çalışan kendileri mi? Diğer bir anlatımla, Genelkurmay sözcülerinin her platformda söz kondurmayı sindiremediği suçlu mensuplarının yargı tanımaz cesaretlerinin arkasındaki gücün TSK olduğu imajı, otomatikman yanlışların kişisel boyutta kalmayıp kurumsallaşmasına yol açmaktadır. Eğer iddia ettikleri gibi hiyerarşi düzenindeki askeri savcıları bağımsız olsalardı, zaten bu bağışlanamaz hain planlar ne sivil yargıya ne de kamuoyuna akseder, olayların detayı bu kadar büyümeden ve dillenmeden gerekli müdahalede bulunurlardı.

Onun içindir ki özdeki gerçekler, öyle samimiyetsiz ve kabadayısal sözlerle gizlenemez. Verilecek zerrecik taviz, şantaj ve tehditlere boyun eğmek, gelecekteki dehşetin bir motivasyonu olacağını hiç kimse aklından çıkarmamalıdır…

Vicdanının sesini dinleyip adaletle muhakeme edebilen bir Genelkurmay Başkanı ayırıma geçit vermiyor, o emekliye ayrılıp yerine geçen ise, tecridin simgesi haline gelen türbanı, namazı ve imanı tekrar yasaklayıp bölücülük suçu işliyor. İşte Hilmi Özkök ile Yaşar Büyükanıt farkı…

Akıl ve duyguların kilitlendiği ve bir türlü çözülemeyen nokta ise; anayasadaki görevi açık bir şeffaflıkta belli olan Genelkurmay, nasıl oluyor da başka bir devletmiş veya işgal gücüymüş gibi dilediği tasarrufu kendinde görebiliyor ve ideolojisi temelinde yaptırımlara gidebiliyor? Bu durumda Genelkurmay anayasanın üstünde bağımsız bir güç mü, yoksa yetkilerini anayasadan almayan bir işgalci mi?

İşte Genelkurmay; nerede millet, nerede meclis, nerede hükümet ve nerede yargı!

Diktatörlük çığırtkanları o kadar insafsız bir manipülasyonla halkın kanına giriyorlar ki, örneğin Cübbeli Ahmet Hoca’yı CHP’ye peşkeş çeken Fatih Altaylı adlı pornografik gazeteci özenle seçilerek, bir devlet memurunun şantaj ve tehdidinin borazanlığını yapabilmektedir. Haçlı General Çetin Doğan’ın ifadesiyle; o, darbecilerin sadık bir köpeği mi? Şükürler olsun ki onurlu, cesur ve dürüst gazetecilerimiz var da, ihanetleri bir bir öğrenebiliyoruz. Yine şükürler olsun ki HSYK’da bakan ve müsteşarın söz hakkı var da, hainleri yargılayan şerefli ve adil savcı ve hâkimlerimize dokunulamıyor.

Cuntanın sadık köpeği Fatih Altaylı, Org. Başbuğ’un sözlerini bir tanrı buyruğuymuş gibi milletimize duyurarak korkutmaya çalışıyor ve güya Silahlı Kuvvetlerine sistematik düşmanlık besleyen gruplar olduğu gerekçesiyle ciddi kaygıları bulunduğunu ileri sürebiliyor. Suçluların masum, adalet arayanların suçlu olduğu bir ülkede bizleri nelerin beklediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. O, gazeteci kartvizitiyle darbecilerin sözcülüğünü yapan kışkırtıcı bir ajan ve halkın sevip itibar ettiği hocaları derebeyi odaklarına pazarlayan bir riyakardır.

Sözde siyasi parti kimliği taşıyan CHP ve MHP’nin Org. Başbuğ’un tartışılmaz şantaj ve tehdidine kulak verilmesi gerekliliğini vurgulayarak, feryadın herkesçe duyulmasına ihtar çekmeleri, onların kimler adına ve ne amaçla politika güttüklerini ortaya koymaktadır. Zaten CHP’nin siyasette var olma amacı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine meşruiyet kazandırmak, siyasi arenada sözcülüğünü yapmak ve zenginleşmek değil midir? Tek amaçları İslam’ı laikleştirerek tamamen etkisiz kılmak, Kürtleri yok etmek, adil bir düzenin kurulmasına set olmak ve modernlik adına Türkiye’yi putperestleştirip cinselleştirmektir.

Ya MHP? Allah-Bismillah çeken o ülkücüler, nasıl oluyor da darbeci cuntanın sağ fraksiyonu Devlet Bahçeli ve ekibini destekleyebiliyor? Artık CHP’leşen bir MHP’yi nasıl hazmedebiliyorlar? Canlarını feda etmelerine, yıllarca işkenceler altında hapis yatmalarına neden olan davalarını müdafaa etmelerinden dolayı darbecilerin ağır zulümlerine maruz kalmadılar mı? Peki, şimdi ne değişti? Yoksa Allah-Bismillah’ı bırakıp uluyan kurtlar mı dönüştüler?

“İnsanoğlu ne kadar akılsız ve ahmak” başlıklı yazımda Bahçeli yönetimindeki MHP gerçeklerinden bahsettiğimden uluyan kurtlardan o kadar küfürlü tepkiler aldım ki, nerede o eski imanlı ülkücüler sorgusu içinde kendilerini anmaktan duramadım. Ergenekon terör örgütünün kurucularından, Deniz Kuvvetlerindeki isyanın senaristi, yöneticisi, başkanı ve askerlerin rotasını çizen azılı haçlı ve terörist başı Doğu Perinçek’in işbirlikçisi Aziz Nesin’in Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’ı aşağılayıp ülkemizi kan gölüne çevirme girişimiyle ilgili duruşumdan dolayı şahsıma en çok destek veren ülkücülerin yanı sıra merhum Alpaslan Türkeş’in bizzat arayarak, “büyük bir faciayı engelledin, tebrik ederim” sözlerini unutmadım ve aradan 17 yıl gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen ilk defa açıklamakta hiçbir mahsur görmüyorum. Çünkü ülkücülerin manevi değerlerini biçen bir Bahçeli yönetiminin korkunç tehlikesine dikkat çekerek, samimi ülkücü kardeşlerimi uyarmayı ve daha fazla tahrip olmadan gerekli önlemleri almalarını yeğledim.

Artık öyle evrimleştiler ki, birkaç yıl önce haberleri izlerken, Devlet Bahçeli’nin sanırım Sakarya’da bir ilçeyi ziyaret ettiği sırada karşılama komitesinde bulunan bir MHP’li, kurt gibi ulumaya başlamış, bunun üzerine Bahçeli hiddetlenerek, derhal ocaktan atılma emrini vermişti. Bu ilkel ve hayvani ilhamın medyanın gözü önünde cereyan ettiğinden mi Bahçeli tepki göstermişti, bilemiyorum. Ancak manevi değerleri kuvvetli ülkücülerin ne hale dönüştükleri fevkalade düşündürücüydü.

Herkes kendi evini temizlerse sokaklar emin ve güler yüzlü erdemli insanlarla dolar…

Bu sebeple Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, önce emrindeki kurumun kurtlu armutlarını temizleyip TSK’yı daha fazla yıpratmasın, ondan sonra çekinceleri var ise serzenişleri haklı görülsün.

En tehlikeli insan, boş insandır. Çünkü şeytan, boş insana musallat olur. Özellikle Deniz Kuvvetlerindeki putperest subaylar görevlerini yerine getirecek bir ortam bulamadıklarından mı, halk ve hükümet aleyhine olabilecek tüm planların içinde yer alabilmektedirler? Nasıl oluyor da APO dostu ve millet düşmanı Doğu Perinçek adlı bir terörist; Deniz Kuvvetlerine sızarak Karargâh Evlerinin başkanı olabiliyor, millete hizmet için orduya katılan evlatlarımızı uyuşturucu ve sekse müptela edebiliyor, rütbe vaadiyle kandırıp ihanetsel emellerinin tetikçiliğine azmedebiliyor, kurduğu şantaj yapılanmasıyla boyun eğmeyenlerin zaaflarını ve eşlerini ortaya dökebiliyor? O teğmenlerin ebeveynleri; çocukları dine, vatana ve millete silah çeksin diye mi orduya gönderdiler?

Acaba Türkiye’nin tek söz sahibi Genelkurmay’a haksız bir suçlama, eleştiri ve yargıda bulunabilecek bir babayiğit mi var ki, iddia ettikleri haksız ve insafsız bir saldırı veya karalamanın gerçekçiliği olabilsin!

“Adaletin kuvvetli, kuvvetlinin de adil olması gerekir.” Pascal

29 Ocak 2010 Cuma

Milletten af dileyeceğine neyi savunuyor?

İnsani ve hukuki değerleri ihlal eden sanıkların işledikleri suçlardan pişman olup af dilemesiyle ilgili uzlaşma müessesesi; başta ABD ve Almanya’da işletilmekte, böylece tövbe eden suçluların tekrar suç işlemeyecekleri vicdani kanaatiyle suçuna göre az bir cezaya çarptırılmaları, hata ve yanlış yapan insanları yeniden topluma kazandırabilmelerine önemli bir imkân sağlamaktadır. İslam’ın kuvvetle altını çizdiği ikrar ve pişmanlık duygusu ruhsal ya da bilimsel adıyla psikolojik normları dikkate almakta, ABD’de görülen davaların % 90’nını teşkil ederek karşılıklı uzlaşmayla sonuçlandığı ve yadsınmayacak sonuçlar alındığı kayıtlarda mevcuttur. En tehlikeli ve en acımasız insan; suçunu itiraf etmeyip gücü veya bilgeliğiyle inkâra kalkışan, suçunu kamufle edecek istismarlara sığınarak, sömürü yahut tehditle kendini aklamaya çalışandır.

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un ihanetsel ve katliamsal “Balyoz Planı” ile ilgili açıklamasında; kurumunda görevli barbar subayları yereceğine toz kondurmamacasına savunarak insanlığı, hukuku ve adaleti doğramış, dolaylıda olsa suçu meşru gösteren ve devamını teşvik eden her türlü desteği sağlamaktan kaçınmamıştır. Zaten sorunda budur, yoksa yapılmış ya da planlanmış hata ve yanlışlar değildir…

Başbuğ, milletin kalbi TSK’ni istismar ederek; “Demokratik yönetimlerde en önemli olan husus, iktidarların seçimlerle demokratik yöntemlerle el değiştirmesidir. Ve bu düşünceye herkesin de yürekten inanması gerektiğini değerlendiriyoruz. Ben Silahlı Kuvvetleri olarak bundan rahatsızlık duyuyorum, Türk milletinin de rahatsızlık duyduğu kanaatindeyim. O zaman kim bundan menfaat sağlıyor?" ifadeleri, açıkça anlaşılacağı üzere caniliği örtbas edip hedefi şaşırtmaktan öte hiçbir gaye taşımamaktadır. Ayrıca dogmatik olarak irticalandırdıkları vahiy ve etnisite düşmanlıkları öyle had safhada ki, putperest ideolojilerinin dışında hiçbir inanç, düşünce ve ırka yaşam hakkı tanımak istemedikleri sabıkalarına yer gök şahittir.

Menfaat sağlanıyor manipülasyonuyla dikkatleri ataistlerin düşman saydığı hükümet, AKP ve irtica adına Müslüman gruplara yöneltmeye çalışması, insafsızca sömürdükleri TSK ile haklı çıkabilme ve katliamsı isyanları görmemezlikten gelme duygu ve düşüncesiyle hareket etmekte, kendilerinin bir sabır sınırı olduğu tehdidiyle duyarlı ve haksızlıklara tahammülsüz halkımızı sindirmeye kalkışarak, asla iflah olmaz ve yola gelmez amansız düşmanlıklarına devam edeceklerini vurgulamaktadır. Şüphesiz milletin sabır sınırını da sorgulamaları ve içinde yanacakları ateşi körüklemekten kaçınmalarını da düşünmeliler.

Elbette yiğit TSK başka ordularla mukayese edilemez, cesareti ve ahlakı sorgulanamaz. Acaba Başbuğ, milletimizin herhangi bir ferdinin böyle bir kuşku içinde olmasından şüphe mi duyuyor ki, yapmayı düşündükleri canilikle hiçbir ilgisi olmayan bir istismara girişiyor? O tehdidi ve yiğitliği; neden İsrail, “Türklerin İsrail devletine ve dünyadaki en ahlaklı ordu olan İsrail ordusuna ahlak dersi vermeye hiçbir hakkı yoktur” aşağılamasında gösteremediğini açıklayabilir mi? Sürekli kendi hükümeti ve milletine dikleneceğine, neden saldırgan yabancılara karşı cesaretlenemiyorlar?

Başbuğ’un ısrar ve öfkeyle kirlikleri kamuoyuna ve yargıya intikal ettirerek milleti faciadan kurtaran yetkililerini hedef alarak, tıpkı mafya ve yasa dışı örgütler misali bilgi sızdıranların, yani ihbarcıların cezalandırılması ve ordudan atılması üzerinde durması, Genelkurmay Başkanlığının; halkın, cumhurbaşkanlığının, hükümetin ve meclisin emrinde legal bir kurum olup olmadığının tartışılmasına yol açmaktadır. Madem her çalışma hukuk kuralları içinde sürüyorsa; neden gizli örgütlerin gösterdiği tepkiyi ortaya koyarak, deşifre olan isyancı subaylarıyla değil de halkı uyaran kahraman üyelerini cezalandırmaktan övünç duyuyor? Kahraman ihbarcılara karşı işlettikleri yargıyı; neden isyancı barbarlara karşı çalıştırıp, aksine koruma altına almışlar?

Millete karşı katliamı ve yasal hükümeti devirme girişimlerini ihbar eden subayların hain sayıldığı bir kurumunun dost veya legal olabilmesi mümkün mü?

Başbuğ’un hain ajanları yakalamış bir komutan edasıyla gururla açıkladığı kahramanlarla ilgili yaptırımlar, tüyler ürperticidir. ”Bugüne kadar TSK içinde çeşitli şekillerde bilgi sızdırmasıyla ilgili, sağa sola, basına, medyaya, nereye derseniz deyin, kişilere bilgi sızdırması kapsamında açılan soruşturma adedi 61'dir. 61 adet bilgi sızdırması iddiasıyla şu anda açılan soruşturmamız vardır. Bunlardan 9 tanesi kovuşturma safhasına, yani yargı safhasına dönüşmüştür. Yani 9 konu mahkeme tarafından devam ediyor. Bir tanesi sonuçlandırıldı ve bu mahkemenin sonuçlandırdığı karara göre, bir kişi, bir subay evet onu da söylüyorum size, 3 yıl hapis aldı ve o Silahlı Kuvvetlerden ilişiği kesildi. Ve şuanda 10 kişi de bu kapsamda çeşitli rütbelerde tutukludur. Silahlı Kuvvetleri olarak benim öncelikle üzerinde durmam gereken konu, bizim bu bilgi sızdırması konusunda imkânlarımızı, tedbirlerimizi, yapılanmalarımızı arttırırken, bu konularda hata yapanları, çeşitli şekillerde olabilir hata yapanlar, bunları mutlaka bulup yargıya götürüp sonuçlandırmamız lazım." Ya kanlı eller ve zalim yürekliler hakkında açılan soruşturmalar, hapisler, ordudan atılmalarla ilgili hiçbir açıklaması yok mu? Neden deşifre olan üst rütbeli teröristleri de yargıya götürmüyor? Diyeceksiniz ki Ergenekon ve Kafes planlarıyla ilgili ne yaptı ki şimdi yapsın?

Eğer söz konusu katliam ve istila planları düzmece ise; neden bilgi sızdırdığı gerekçesiyle 61 subay hakkında soruşturma, hapis ve ordudan atılma cezası verildi? Bu korku ve panik niye?
Dün akşam bir televizyon kanalında “Balyoz katliamı”’nın senarist komutanı Org. Çetin Doğan’ın sözde günah çıkaran paradoksal şizofren davranışları, bunlar mı İstanbul’a çökecek ve haçlılara kök söktüren şerefli milletimizi tepeleyeceklerdi sorusunu aklımdan geçirerek, ürkek pireleri nasıl da ejderhaya dönüştürebildiğimizden utanç duydum. Diğer taraftan konuştuklarında mangalda kül bırakmayan, böbürlenerek ahkâm kesen o anlı-şanlı rütbelilerin ve akademisyenlerin hapis yatmamak için doktorlara yakararak sahte raporlarla nasıl hastanelere sığındıklarını da unutmamak lazım.

Ayrıca ikrar ve inkâr arasında gidip gelerek akıl almaz tezat içeren hal ve tavırları halkımızın dikkatinden kaçmamakta, ne kadar çabalasalar ve TSK’yı sömürseler de kalplerinde sakladıkları kini ve içten içe nefret ettikleri Müslüman milleti, fırsat ve güç bulduklarında tepeleyeceklerine şüphe yoktur.

Başbuğ, Silahlı Kuvvetler olarak öncelikle üzerinde durması gerektiği konunun ihanetleri sızdıran subaylar olduğunu vurgulaması, bundan böyle ordudan temizlenen vatanperverlerin akabinde tamamen yer altına çekilecek olan müdahalelerin daha çetin ve şiddetli süreceğine bir işarettir. Ancak meclis kararının üstündeki Anayasa Mahkemesinin de hiçbir kayırıma olanak sağlamayacak sivil yargıda yargılanmalarına set çektiği bir kuruma kim dokunabilir sorusuna tek yanıt; haksızlıklara hiçbir dönemde boyun eğmemiş olan kahraman TSK’dir.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ı devirme adına milleti kan denizine dönüştürenlerle ilgili eleştirileri Silahlı Kuvvetlere karşı yürütülen bir faaliyet olarak nitelendiren Başbuğ, devlete de düşen görevler olduğunu beyan edip, düşünce ve tekliflerini Cumhurbaşkanına ve Başbakana ilettiğini ifade ederek, gerekli tedbirlerin alınma zorunluluğunu dile getirdi. Acaba Cumhurbaşkanı ve Başbakan yasasal ve kuvvetsel bir dokunulmazlığa sahip Genelkurmay’a ve azgın darbecilere müdahale edemeyeceğine göre; barbarca yapmayı düşündükleri başkaldırılara sessiz kalmayan halkı susturmada mı etkin olacaklar?

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, milletimizin ve cesur zaferlerimizin kaynağı olan Allah’a iman ve şehitlik şerbetiyle ilgili damardan girerek; “‘Allah, Allah’ diye askerine hücum ettiren bir ordu nasıl Allah’ın evi camiye bomba attırmayı düşünür” sorusu, işte ısrarla vurguladığım Genelkurmay’ın Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri ile Müslüman TSK’nin farkını ortaya koymaktadır. Evet, onlar ‘Atatürk Atatürk’, TSK’de ‘ALLAH ALLAH’ diye bağırlarını açarlar. Bu sebepten dolayı zalim senaryolarını eyleme dönüştürememişler, Atatürk adına katletme, zulmetme ve esir etmeyi düşündükleri onurlu milletimizin şerefli kanlarını dökememişlerdir. Sürekli hain planlar yapmışlar ama Müslüman TSK’dan korkularından mastürbasyonla yetinmişlerdir.

Org. Başbuğ, vicdansız lanetliler diye suçladığı muhatabı haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olmayı reddeden millet mi, yoksa emri altındaki şövalyeler mi?

Çıkıp erdemce özür dilesinler ve bir daha halka, seçtiği hükümete ve meclisine karşı emanet verilen gücü kullanmayacaklarına tövbe etsinler ki, vicdanlı ve bağışlamayı inancının gereği bilen merhametli milletimiz de, kendilerini affetsin, dolayısıyla sağlanacak uzlaşmayla ne TSK’i tahrip olsun, ne de yerle bir edinilen güven sorunun derinleşmesin. Tanrı olmayıp, yaratık birer insan olmalarından hata ve yanlış yapabileceklerini ikrar etsinler ki, onlara karşı oluşan güvensizlik ve tedirginlik ortadan kaybolsun. Acaba benlik ve gururlarını yenebilecekler mi?

“Dostluğu öldüren en tehlikeli silah itimatsızlıktır.” Hz. Ali


5 Kasım 2009 Perşembe

Artık hiçbir suçlu yargılanamaz…

Rütbe, mevkii ve makam’a göre yargının işlediği Türkiye; monarşi ve derebeylikte dahi örneği olmayan bir haksızlığı ve adaletsizliği sergileyerek, suçu azmettirip meşrulaştıracak iğrenç bir politikayla insanlık onur ve şerefi doğranmaktadır.

Ya Başbakan ya da Genelkurmay Başkanı derhal istifa etmeli, kaoslaştırdıkları güven bunalımından ve adaleti lağvetmelerinden yargılanmalıdırlar…

Ergenekon Terör Örgütü elebaşlarından Albay Hasan Atilla Uğur’un 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki ifadesi; halk düşmanı yapılanmaların, isyan ve bölücülüğün arkasındaki gücün Genelkurmay olduğu gerçeğini tartışmasız bir itirafla ortaya koymuştur.

İç Hizmet Kanunu hükümlerine göre emirlere ve amirlerine mutlak itaat ederek, görev yaptığını savunan Alb. Uğur; "Emirsiz hiçbir faaliyet içinde bulunmadım. Bu davaya dâhil edilmemin sebebi, 2003 ve 2004 yıllarında Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı'nda görev yapmış olmamdır. Verilen emirlerin amacı ve niyeti ast tarafından komutana sorulamaz. Sadece komutanlarımdan aldığım emirleri yerine getirdim ve hiçbir emrin dışına çıkmadım." Emir komuta zincirinde aksi bir davranış mümkün mü?

Genelkurmay’ın mecburen kalkan edindiği Alb. Dursun Çiçek ve emrindeki askerlerde, tıpkı Alb. Hasan Atilla Uğur gibi üstlerinin emirlerine itaat ederek, ihanetsel planı hazırlamış, bundan dolayı koruma altına alınarak hukuka ve millete meydan okunmaktadır. Genelkurmay’ın darbe yapıp kendilerini tutuklayarak saltanatlarına son verir endişesi, hükümeti ve meclisi paçavraya çevirmekte, milleti de eşit bir suça teşvik etmektedir.

Eğer Org. Başbuğ ve diğer üst düzey generallerin bilgisi olmasaydı, halkı ve adaleti karşılarına almaya cesaret edebilirler miydi?

Kimliği meçhul onurlu subayın itirafları ve kamuoyunu aydınlatan açıklamaları, hala Genelkurmay Başkanını ve ihanetin içinde olan komutanları görevden almaya yeterli değil ise; Cumhurbaşkanı, meclis, başbakan ve hükümet, neyin müzakeresini ve tartışmasını yapıp; hukuk, adalet, güven ve aydınlık ahkâmı kesiyorlar?

Bundan böyle hiçbir suçlu yargı önüne çıkarılamaz ve mahkûm edilemez. Şayet Genelkurmay üyelerinin hukuk karşısında yargılanamaz, dokunulamaz ve korunabilir ayrıcalıkları var ise; eşitlik hukuk ilkesi gereği milletin suçlu üyeleri de bundan böyle yargı önüne çıkarılamaz ve mahkûm edilemez.

Politik pazarlıklar ve çıkarlar uğruna Türkiye’yi suç cehennemine çevirenlerin cirit attığı bir felaketi yaşıyor ve çok daha beterini yaşayacağımızdan hazırlıklı olunmasını öğütlüyorum.

Medyanın ve sivil örgütlerin cılız tavrı, favkalade hayati önem taşıyan adaletin yerini bulması yönünde yeterli değildir.

Adaletin küçüldüğü ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır.


Ne darbe, ne de hazım…

T.C.kurulduğundan itibaren devlete ve millete hükmeden “Atatürk Şövalyeleri”; öyle hukuk devleti, demokrasi, özgürlük v.s gibi söylemlerle iktidarını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez, hele Müslüman kimlikli bir meclis çoğunluğunun ve seçtiği hükümetin boyunduruğu altına hiç girmez. Ya savaşırlar, ya da ölürler… Onlar için anayasa, kanun ve hukuk tamamen faraziyedir, ancak onların Kemalist düşünceleri, egemenliği ve iktidarı temelinde oluşturulan yasalar ve esaretlerine boyun eğmeye devam eden oyuncak bir meclis ve hükümet anlam ifade eder.

Artık fiziki bir darbenin olmayacağı ama soğuk savaşın devam edeceği tartışılmaz bir gerçek ise de, hayalperest hükümet, lâkayt millet ve sözde demokrasi yanlıları içi boş ve hiçbir yaptırımı olmayan çırpınışlarıyla silahlı Atatürk Şövalyelerine geri adım attırabileceklerini, meclisi ve hükümeti iktidara taşıyabileceklerini sanıyorlar ise, devletin temelinin nasıl atılıp inşa edildiğini görmemezlikten geldiklerinden büyük bir yanılgı içindedirler.

Atatürk Şövalyeleri, organize oldukları “Genelkurmay diktatörlüğü” altında meydan okumakta, aleyhlerinde ki hiçbir delil onları etkilememektedir. Sinsice sürdürdükleri iktidarlarının deşifre olmaları kendilerini rahatsız edip, yasa dışı düşünce ve eylemleri toplumun dikkatini çekse de, “devletin ve milletin sahibi biziz” mantığı ve TSK’ni yönetme hassasiyeti kendilerine mutlak bir dokunulmazlık sağlamakta; muvazzaf sıradan bir subayın sivil yargıdaki ifadesi ya da hapsedilebilmesi başarı sayılabiliyor ise, iktidarı ele geçirmenin imkânsızlığı da anlaşılıyor demektir.

Genelkurmay’ın başkaldırısıyla ilgili kopartılan fırtına, ancak günü geçiştirme ve şovdan başka bir şey değildir. 85 yıldır süregelen, başta CHP olmak üzere AP, DYP, DSP, RP, MHP ve bilumum diğer partilerin kayıtsız teslimiyetleriyle zaten millet aldatılmış ve şövalyelere diktasal özgürlük sağlanmamış mıydı? Demokrasi manipülasyonlarıyla başa gelen kukla hükümetler, Genelkurmay’ın taşeronları olmadı mı? İrticanın PKK’dan daha vahşi amansız bir düşman olduğu devlet politikasıyla legalleşmedi mi? Öyleyse bu gösteri niye? Eğer meclis ve hükümet, milletin iktidarından yana samimi ve kararlı bir tavır içindeyse; önce Genelkurmay Başkanlığını Milli Savunma Bakanlığına bağlamalı; sürekli türeyen bölücü Kemalist düşüncenin askeri okullardan çıkarılması için adım atmalı; namaz kılan ve vahye inanan subaylar nasıl ordudan ihraç ediliyorsa, darbecileri de atarak yargıya teslim edebilecek güçlü bir irade ortaya koymalı ve anayasal haklarını cesaretle kullanmalıdırlar. Yoksa dayatılan kararlardaki muhalif şerleri ya da kapalı kapılar ardındaki gizli pazarlıklar ancak göz boyamadan ibaret olup, bölücücü, parçalayıcı ve yıkıcı sorunu kökten çözmeye yönelik değildir.

Dursun Çiçek gibi birkaç piyonun üzerinde durularak ki onu da başaramıyorlar, diktatörlüğün hakkından gelineceği gibi bir yaklaşımla feryat figan koparmak, politik bir şov, oyun ve aldatmadır.

Eğer bir emniyet müdürü, çeteye bilgi aktardığı gerekçesiyle görevinden el çektirilip yargıca hapse atılabiliyor ise; neden bir subay’a dokunulamıyor?

Bu milletin kurtuluşu ve bağımsızlığı; Genelkurmay ile TSK’nin farklı değerler ve kuvvetler olduğu vurgulayabilecek, TSK’ni sömürerek, gücünü acze uğratan ve itibarını lekeleyen Genelkurmay güdümündeki Atatürk Şövalyelerinin cesaretlerini kırabilecek güçlü ve gerektiğinde ölümü göze alabilecek cesur bir başbakanın ve hükümetin onurlu duruşuyla mümkündür. Bunun yanı sıra halkını ve oylarını amansız şövalyelere peşkeş çekmeyen muhalefete ve 70 milyonluk TSK üyelerine de ihtiyaç vardır. Ancak fitnenin, yalanın, pazarlıkların ve düşmanlığın kol gezdiği konjonktür de bu bir hayal…

Başbakan Erdoğan, halkından aldığı desteğinin gereğini yaparak, söz konusu “ihanet belgesi” ile ilgili birkaç subayla ilgilenerek gösterinin trajikomik bir parçası olacağına; planın içinde yer aldığı aşikâr olan ve suçluları kayıran Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’u ya derhal görevinden alarak yargıya teslim etmeli ya da emekliye sevk etmeliydi. Anayasal yetkisi olduğu halde cesaret edemiyor ise; varlığının anlamı nedir?

Başbakan Erdoğan’ın en korkunç stratejik hatası ve zor durumda kalmasının sebebi ise, alttan alta bileylenen, halkın önünde küçük düşmesini sağlayarak devrilmesi için akıl almaz entrikalar içinde bulunan Genelkurmay’a güvenmesidir. “Açılım” ile ilgili ilk beyanatı veren ve hükümeti teşvik eden Genelkurmay, ani bir dönüşle rahatsızlığını dile getirip, hükümete karşı şehit yakınlarını ve taraftar medyayı organize ederek ağıtlar yaktırmış, böylece hükümete geri adım attırmak suretiyle kararsızlığa itip acze düşürmüştür.

Soğuk savaş öyle şiddetli sürüyor ki ne ABD, ne de Batının güvence ve desteği yeterli olmayacak, Atatürk Şövalyelerinin iktidarları; kanunlarla, yargıyla ve uzlaşmalarla asla son bulmayacaktır.

Her türlü gelişmeler Genelkurmay aleyhine olmasına rağmen, cumhurbaşkanının, meclisin, hükümeti ve anayasanın elinden hiçbir şey gelmemekte; tek başına cesaret edenler ya görevlerinden alınıp süründürülmekte, ya öldürülmekte, ya da menfur pazarlıklarla örtbas edilmektedir.

Neden korkuyorlar? Sonsuza kadar yaşayacaklarını mı sanıyorlar? Her an gelebilen ölüm; sarp ve sağlam kalelerde, etraflarını çevreledikleri ordularının ortasında, rahat ve emniyetli yataklarında dahi kendilerini fethetmiyor mu?

Bugüne kadar hangi korkağın bir keşfi, başarısı, ilmi, zaferi ve kahramanlığı iktidar olabilmiştir? Lideri lider, kâşifi kâşif, kahramanı da kahraman yapan cesaret, kararlılık ve inançtır. Bu fazilete sahip kimseler dünyaya hükmetmiş, buluşlar gerçekleştirmiş ve lâyık oldukları yüceliğe ulaşmışlardır.

Bu liderler, başarılarını, zaferlerini ve kahramanlıklarını günümüz sahtekârları gibi yalanla, taklitçilikle, korkaklıkla, işbirlikçilikle ve ihanetlerle değil, vücutlarına saplanan oklarla, süngülerle, kılıç darbeleriyle, mermilerle acı çekerek, işkenceler görerek, felâketler yaşayarak, ölümü, zindanı veya idamı şeref addederek cesaretle elde etmişlerdir. Kaçmamışlar kovalamışlar, satmamışlar fethetmişler, korkmamışlar savaşmışlar, susmamışlar haykırmışlar, sömürmemişler yardım etmişler, karşılarındakinin gücü ve sayısına yılmayıp, hak ve adalet adına dimdik durmuşlardır.

Hayatta öyle değerler vardır ki her neye mal olursa olsun asla dokunulmamalıdır. Cesur olmayan bir insan, ne deha ne bilge ne kahraman ne de lider olabilir. Her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış siyasi liderleri olmayan toplumlar; bölünmeye, hor ve hakir kalmaya, zillet içinde yaşamaya ve de yenilmeye mahkûmdurlar…
"Yenileceğinden korkan, daima yenilir." Sultan Yıldırım Beyazıd

Sonu aleni olan heyecanlı filmi izlemeye devam edelim…

"Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde." Goethe

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Org. Başbuğ, derhal tutuklanmalıdır…

Hükümetin ve Müslüman halkın aleyhine TSK’ni isyana teşvik eylem planı hazırlamaktan, suçu örtbas etmek ve suçluları kayırıp delileri karartmaktan yargılanması gereken Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, TSK gibi güçlü ve onurlu bir ordunun başında bulunamaz.

İçeride ve dışarıda Türk ordusunun itibarını zedeleyip, caydırıcı gücünü zayıflatarak kendi putperest ideolojileri doğrultusunda kullanma derebeyliğini gösterebilen Kemalist Genelkurmay, anayasaca hükme bağlanan görevlerinin dışında halkın seçtiği hükümete ve inançlara düşmanca müdahale ederek, tehditlerle dikta varlığını sürdürme yolunda gayrimeşru gerekçeleri, akıl almaz bir hakla savunabilmektedir.

Cumhuriyet tarihindeki tüm hükümetlere ve kurumlara hükmeden Genelkurmay, ilk kez AK Parti hükümetini ve yargıyı hegemonyası altına alamamanın yenilmişliğiyle çırpınmakta, politik uzantısı CHP’nin tüm gayret ve çabaları da kirliliklerini gizlemeye ve aklamaya yetmemektedir.

Sivil yargının cesur ve adaletli kararlılığı destan yazmakta, diktatör ve teröristler bir bir deşifre edilerek, yargının önüne çıkarılabilmektedirler.

Artık Türkiye’nin önünün açılacağı; halka, düşüncelere ve inançlara hasım barbarların önünün kesilebileceği anlaşılmaktadır.

Halkın ordusu ve silahlarını halkına karşı kullanma eğiliminde olanların ihanetlerine sessiz kalmama erdemliğini sergileyen yiğitler, kanlarını dökerek sahip oldukları vatanlarını hainlere teslim etmeme yönünde ortaya koydukları dirençleriyle Türkiye’yi bağımsızlığa götürebileceklerdir.

İçeride güçlü bir birlik ve bütünlük sağlamadan dışarıda söz sahibi olamayacağımız, dolayısıyla silah baskısı ve tehdidiyle görev yapan bir hükümet ve meclisin de bağımsız kararlar alamayacağı tartışılmaz bir gerçektir.

Bağımsız olmayıp, sözde idaresi altındaki Genelkurmayca güdülen bir hükümet; ne içeride ne de dışarıda Türkiye milletini temsil edemez ve lehinde kararlar aldıramaz.

Nepal gibi üçüncü bir dünya ülkesinde 239 yıldır devam eden Hindu Krallığı, Mayıs 2008'de sona erdirilerek, cumhuriyete geçilmesiyle nasıl yıkıldı ise, Türkiye'deki "Kemalist Krallığı" da yıkılmalıdır.

18 Haziran 2009 Perşembe

TSK başsızdır…

İnanç ve düşüncelerinden dolayı milletini, hükümetini ve TSK mensuplarını fişleyerek gizli düşman ilan eden Kemalist Genelkurmay ivedilikle lağvedilmeli, halkımız büyük bir tehlikeden kurtarılıp, güçlü ve imanlı TSK’nin komutanlık ihtiyacına çözüm getirilmelidir.

Hayati bir kurum olan Genelkurmay’ın, “Atatürk milliyetçisi olmayanları vatan haini” gören felsefesiyle bölücü ve yıkıcı faaliyetlerini sürdürmesi ve içten içe ülkeyi parçalamaya götüren entrikalarına son vermemesi; gerek hükümeti, gerek muhalefeti, gerekse milletimizi acil tedbirler almaya ve yekvücut mücadele etmeye mecbur bırakmaktadır.

Sömürgeci yabancıların başaramadığı tahribatı gerçekleştiren Genelkurmay, tanrısal varlığından dolayı hiçbir cezaya çarptırılamamakta, her vatandaş gibi zanlıların sıradan ifadeleri dahi alınamamaktadır. Çünkü onlar vatandaş değil, Kemalizm’in şövalyeleri olduğu için dokunulmazlardır.

Bir taraftan PKK ile savaşılıp yüzlerce şehit verirken, öbür yandan bölgede cereyan eden fevkalade tehlikeli oyunların göbeğinde hayatta kalabilme ve sınırlarımızı koruyabilme arbedesi yaşarken ve küresel ekonomik kriz ve işsizlikle baş edebilmeye çalışırken; sanki huzur, güven ve refah bir hayat yaşıyormuş gibi Genelkurmay’ın halkı aleyhine düşman kesilmesi ve dayanılmaz gerginlikler oluşturarak birlik ve bütünlüğümüzü bozmaya kalkışmasının karşılığı, mutlaka verilmelidir.

Genelkurmay’ın TSK’ni acımasızca istismar ederek dokunulmazlığa bürünmesi bağışlanmamalı, TSK’yı sömürmesine fırsat tanınmamalıdır. TSK’nin gücünü acze uğratan generaller, kuşkusuz ihanetle yargılanmalıdır.

Bugüne kadar Türkiye’nin iktidarsı bir hükümete, bir cumhurbaşkanına ve haykıran bir topluma sahip olamamasındandır ki, Genelkurmay’ın meydan okuyuşu sürebilmekte ve güya Atatürk adına diledikleri gibi ahkâm kesebilmektedirler.

Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının haberi olmadan Genelkurmay’da tek bir eylem planlanamaz, hiçbir düşünce ve bildiri kaleme alınamaz. Bu gerçek, itirafsal açıklamalarında da deklare edilmiştir. Dolayısıyla sorumlunun emir erliğinden öte bağımsız hiçbir yetkisi bulunmayan Albay Dursun Çiçek değil, doğrudan Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’dur.

Org. Başbuğ’un açıklamaları inandırıcı olmadığı gibi, tamamen deşifre olmalarını önlemeye yöneliktir. Kaçak terörist Bedrettin Dalan’ın arazisinde bulunan lav silahların TSK’ne kayıtlı olmadığını şovsal bir gösteriyle açıklayan Org. Başbuğ’un gerçek dışı beyanları, MKE’nin resmi bildirisiyle ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla Ergenekon Terör Örgütüne lojistik destek sağlayanın da Genelkurmay olduğu; gerek bulunan silahlardan, gerek suçluları kayırmasından, gerek görülen davayı ciddiye almamasından, gerekse yanlış yönlendirme ve adamlarını kurtarabilme adına bizzat müdahale etmelerinden anlaşılmaktadır.

Söz konusu darbe planının asli belgesi bulunmadığı gerekçesiyle delilleri karartmaya ve örtbas etmeye çalışan Genelkurmay, bilmelidir ki vicdanları karartmaya gücü yetmeyecek, yaptıklarının hesabını da bir gün vereceklerdir.

Artık uyanın ve hükümetin geçmişte olduğu gibi olası çıkarsal uzlaşmasına sessiz kalmayın; aynı esaretsel acı ve gerginlikleri bir daha yaşamayın…

16 Nisan 2009 Perşembe

Samimi ve adil olun ki…

Bölücü ve yıkıcı sorunları meydana getiren düşünce ve ilkelerle, o sorunları giderebilmek yahut ıslah edebilmek asla mümkün değildir. Ulus devlet anlayışı temelinde fıtratsal ırk ve din gibi hayati ve hassas değerlere savaş açarak sindirmeye ve başkalaşmaya giden bir devletin birlik, huzur ve barışı sağlayabilmesi, samimi ve adil olabilmesi söz konusu olamaz.

Yaratıcının dahi yapmayıp farklı millet, ırk, din ve kültürleri yaratmasıyla oluşturduğu dünya; ne geçmişte ne de gelecekte tek bir medeniyete dönüştürülememiş ve dönüştürülemez; ortak kültür, simge ve değerler yaratılarak, gelenekler ve mitlerle tek tip kökten bir birleşmeyle, akıl ve duygular tekelleştirilmeye çalışılarak, “ulus devlet” gibi dayanaksız bir yapı inşa edilemez.

Bu ütopyayı baskı, yasak, tehdit, şantaj ve absürt argümanlarla uygulamaya çalışan devlet, ancak isyana, savaşa ve parçalanmaya neden olur. Böylesi tanrısal bir ideali kendi ideolojisi temelinde egemen kılmaya çalışması, zaman içerisinde bir basınç oluşturacak ve sonunda infilak ederek, ortada ne bir devlet, ne bir vatan, ne de bir millet kalacaktır.

Devlet, yalnız halkı için var olan; ırk, inanç ve düşüncelere saygı gösterip, taraf olmaksınız adaletle hükmeden bir kurum ise, o devlet baki kalabilir ve bozgunculara karşı yekvücut bir güç haline gelerek, kötülükleri yenebilir, fitnecileri püskürtebilir.

Yüzyıllardır Müslüman Türkiye toplumunu ve hamisi olan ırkları bir arada tutmayı başaran Allah ve İslâm inancını silip süpürebilmek için Fransa’dan ithal ettiği laik ve ulus devlet anlayışını silah, korku, cinayet ve insanlık onurunu katleden uygulamalarla kabul ettirmeye çalışan devlet, yaşanıla gelen çatışmaların, bölünmelerin, adaletsizliğin, ahlâksızlığın, sömürgeciliğin ve düşmanlığın yegane sebebi olmuş ve olmaya devam etmektedir. Yaldızlı sözlere değil, bizzat yaşanılan tecrübeler ve gelişmelere duyarlı davranarak duruş sergilenmeli; devlet, ancak kendini meydana getirip değere ulaştıran herbir bireyine sevgi ve saygı duyar ise, karşılığını hak etmelidir.

Devlet, öncelikle büründüğü o despotik, ideolojik ve teokratik yapısından sıyrılmalı, idareyle yükümlü oldukları canlıların güdülebilecek hayvanlar sürüsü değil, farklı akıl, inanç ve duygular taşıyan birer “insan” oldukları gerçeğini kabul ederek, ideal ve yapısını oluşturmalıdır. 85 yıldır başaramadığını başarabilmesinin mümkün olamayacağı gerçeğini kavrayabilmeli, gerçekten insanlarını tasa eden bir samimiyet içinde ise, inat ve ısrarından vazgeçerek korkunç gidişatı durdurmalıdır.

Adaletsizliğe ve ayırımcılığa daha fazla tahammül edemeyen kahraman savcı ve hakimlerden oluşan yargının gerçekleştirdiği “devrim”, T.C. kurulduğundan bugüne kadar köşe başlarını tutmuş mevki ve makam sahibi zorba Kemalistlerin millet üzerindeki hegemonyasına son verecek süreci başlatmış, her biri yargı önüne çıkarılarak, nasıl birer sinsi, cani ve hain oldukları gerçeği kamuoyunun dikkatine sunmuştur.

Türkiye milletinin etnik ve dini esaslarına göre yaşamalarına fırsat tanımayarak sürekli dışlayan, tehdit ve şantajlarla köleleştiren ve iktidarlarını engelleyen Kemalist gettolar; silahşorlarının tutuklanmalarına, gözaltına alınmalarına veya soruşturulma açılmalarına öyle tepki göstermiş, haddi aşarak sahiplenmişler ve gözdağı vermek isteyerek terör örgütlerini savunmuşlar ki, böylece devletsi hükümranlığa sahip korkunç bir çeteyle nasıl yaşandığı ve karşı karşıya kalındığı ortaya çıkmıştır. Nasıl bir devlet Türkiye'yi idare etmektedir?!!

Amansız Ergenekon Terör Örgütünün politik temsilcisi CHP, Kemalist medya, gazeteci, dernek ve üniversitelerin yanı sıra, Genelkurmay’ın arka çıkması, şüphesiz TSK’ni istismar ve aleyhine fevkalade vahim bir gelişmedir. Anayasal düzeni silahla ele geçirmeye kalkışan, halkın seçtiği TBMM’ni lağvederek hükümetini devirmeye çalışan, halkın arasına nifak tohumları sokarak bir iç savaşlı planlayan, farklı inanç ve ırk sahibi popüler kişileri öldürterek ve öldürmelerini planlayarak infiale neden olan azılı terör örgütünün elebaşları Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’u destek mahiyetinde cezaevinde ziyaret eden Genelkurmay’ın başkanı Org. Başbuğ’un açıklamaları; hukuka, yargıya ve millete apaçık bir meydan okumadır.

Unutulmamalıdır ki yargıyı, hukuku ve adaleti baltalayarak ayaklar altına alan bu kayırma, rütbeleri ve kimlikleri her ne olursa olsun hiçbir bahaneyle haklı görülmemeli, TSK’ni temsil eden komutanların cüretkar bu tavırlarına müsamaha edilmeyerek, asla bağışlanmamalıdır. Adalet karşısında her suçlunun eşit muamele görmesi devleti devlet yapan en önemli unsur olmasına rağmen; gerek doğrudan müdahale edilerek, gerekse sağlık koşulları öne sürülerek, GATA aracılığıyla suçlular yargılanmaktan ve tutuklanmaktan kurtarılmakta, dolayısıyla akıl almaz bir kayırmacılık ve adaletsizlik tüm milletimizi derinden vurarak, ideolojilere göre çete ve terör örgütlerine meşruiyet kazandırılmaktadır.

İrtica adına Müslüman bir Türkiyeli, PKK adına ise ırki bir Kürt, MGK’nın tehlike sıralamasında birinci derecede yer alıp, laik ve Kemalizm adına terörist faaliyette bulunulan kıyıcı çetenin şatafatlı üyeleri meşru gösterilmeye çalışılıyor ise; artık o bir devlet değil, savunduğu o çetenin ta kendisidir.

Deşifre edilerek kamuoyuna yansıyan adamcı birçok telefon görüşmesi dahi üst düzey yetkili destekçilere ve kurumlara geri adım attırmıyor ise, bu, ürkütücü sonun çok yakın olduğuna bir delildir.

Akıl, bilim, çağdaşlık ve ilericilik adına ustalıkla gizlenilen riyakâr yüzlerin burkaları açılmış, artık devekuşluluktan kurtularak berraklaşmışlardır. Tıpkı ahir zamanın canlısı “Dabbetül arz”ın yeryüzüne çıkması ve beraberinde Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın yüzüğünü getirerek, insanların yüzüne değdirmesiyle oluşacak siyah ve beyaz noktalarla kimin kafir, kimin Müslüman olduğunun belirlenmesi gibi, bundan böyle kimin gerçekte kim olduğu ortaya çıkmış, Müslümanları ve Kürtleri yok etmek isteyen çağdaş tanımlı Kemalist terörist ve yaltakçıları anlaşılmıştır.

Çağdaşlık; vahye iman etmiş Müslümanlara karşı kullanılan şeytani bir manipülasyondur. Türkiye’deki çağdaşlığın bilim ve teknoloji ile hiçbir ilintisi bulunmamakta, İslâm’a karşı doğrudan karşı çıkmaya cesaret edemeyen Kemalistlerin, kendilerini perdeledikleri bir batılılaşma kavramdır.

Din, ırk ve adalet düşmanı Ergenekon Terör Örgütünün her üyesinden bahsetmeyi vakit kaybı buluyor, puştlukta sınır tanımayan sözde bilim adamı Mehmet Haberal veya Müslüman millete meydan okuyan eski rektör Fatih Hilmioğlu gibi bozguncu çete üyelerini değere tabi tutmuyorum. Faşist diktatör ve katil Veli Küçük’ün, ülke aleyhine APO’dan çok daha tehlikeli bir canavar olduğunun altını çizerek, İmralı’da hapsedilmesi ve APO’ya arkadaş gönderilmesinin halkımızı memnun edeceğinin dikkate alınmasını öneriyorum.

Ancak Türkan Saylan adlı Kemalist, feminist, hümanist (en büyük hümanist şeytandır) ve Hıristiyan bir bozguncunun kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla İslâm’a savaş açtığı, Haçlı Batı ve Siyonist lobilerince gönderilen yardımlarla Müslüman Türkiye çocuklarını İslâm’dan çıkarmak suretiyle fevkalade düşmansı bir misyonu yürüttüğü malumdur. Düşünce, strateji ve eylemlerini bir İslâm karşıtlığı temeline oturtan Saylan, haçlılarla kurduğu ittifakla, tıpkı çağdaşlık gibi Kemalizm’i de arkasına alarak İslâm aleyhtarlığı haçlı görevini sürdürmekte, söz konusu işbirlikçilerden aldığı yardım ve destekle burslar vererek, Türkiye’yi dinen ve ırkken parçalamak niyetiyle yok etmeye çalışmaktadır. Sözde insanlık amacına ve çağdaş bir Türkiye için çalıştığı propagandasıyla, insafsızca vicdanları istismar ederek sömüren Türkan Saylan, amacına ulaşamamanın ızdırabıyla ölümcül hasta yatağında “ölüm aklıma bile gelmiyor, yapacak çok işim var" diyerek, Müslüman Türkiye’yi dininden ve kimliğinden uzaklaştıramamın ve vatan topraklarını efendilerine teslim edememenin öfkesiyle çırpınıyor. O, bir haçlıdır ve haindir.

Dinin araç olarak kullanıldığı iddiasıyla Müslüman cemaatleri düşman sayan Org. Başbuğ, 85 yıldır sözde “sosyal devlet” hilesiyle Kemalistlerce sömürülen, horlanan ve aşağılanan saf ve devlete güvenen milletimizi cemaatlere karşı bileyleyerek, menfaat çıkarların, dinin kullanılarak elde edildiğini işlemek suretiyle, Müslüman cemaatlerinin ekonomik güce kavuşmalarından son derece rahatsızlık duyduğunu vurgulayabiliyor. Ya laik ve Kemalist cemaatler!; yıllardır Atatürk’ü kullanarak din ve namus telakkisini ortadan kaldıranlara, halka ve hükümetlerine darbe yapanlara ve girişenlere, devleti sömürenlere ve vatan topraklarında emelleri olan yabancılarla işbirliği yaparak ihanet etmelerine, neden hiçbir tepki göstermiyor?

Acaba cevap verebilir mi: Müslüman Halkına ve hükümetlerine karşı gösterdiği hasımlığı ve duruşu, hiç, dahili ve harici hainlere gösterebildi mi? Laik, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla idare edilen Türkiye, ideolojisine aykırı düşünenlere karşı 85 yıldır mücadele ederek enerjisini tüketeceğine; neden sosyal devlet olabilmek için gerekli çabayı sarf etmedi?

Hiçbir Müslüman cemaat; unutulmamalıdır ki laiklik ve Kemalizm’den beslenen Çağdaş Yaşam Derneği gibi nice cemaatlerin asli görev edindikleri birlik ve beraberliği bozmamış, halkını asimilasyona tabi tutarak ve düşmanlarla gizli bir işbirliği yaparak ihanet etmemiş, tehditle döndürmeye kalkışmamışlardır. Bu sebeple, bugüne kadar eleştirdiğim ve kınadığım Fethullah Gülen Cemaati başta olmak üzere, tüm İslâm’i cemaatleri, dinilerinin gereği yaptıkları hayırseverliklerinden dolayı destekliyor, diğerleri gibi ülke ve millet aleyhine hiçbir ihanet içinde olmadıkları için tebrik ediyorum. Vahiysel dinlerine ihanet etmişler ama devletlerine asla… Daha ne istiyorsunuz?

Org. Başbuğ ve Genelkurmay’ın içlerine sindiremeyip sürekli kin ve nefretlerini sıcak tuttukları Müslüman cemaatler; eğer inançları gereği zekat, sadaka veya yardımı yapmamış olsalardı, halk isyan eder, bugün keyfiyet içinde yaşayan sömürücülerin mal ve can güvenlikleri olamazdı. Boş lafları bırakın da, ne yaptığınızı açıklayın…

Org. Başbuğ’un şu açıklaması, maalesef tüyler ürpertici. “Diyelim ki bir gencimiz Eskişehir’de oturuyor, Kocaeli’de üniversite kazanıyor. Zaten zar zor okuyacak, yurt bulacak. Devletin öğrenciye yurt sağlaması sosyal bir görev ama sağlayamıyor. Orada işte, geliyor A, B, C, D hemen alıyor. Kendilerine göre yetiştiriyorlar. Sosyal devlet tabii ki önemli ama sosyal devletin hangi boyutta olacağı konusunda yasalar, Anayasa belli.” Acaba o öğrenciler, okuyabilmek için namuslarına bedel biçen birer fahişe, hırsız ve terörist mi olsalardı?

Harp akademilerinde Kemalizm’i öğreterek, birer İslam düşmanı olarak yetiştirdikleri öğrencilerin varlıkları meşru da, Allah ve din sevgisiyle yetişen öğrenciler mi gayri meşru?!?

28 Şubat hıyanet sürecini destekleyebilen Org. Başbuğ, açıkça “laik ve Kemalist değilseniz, bu vatanda yaşama ve yükselme şansınız yok” diyerek, dolaylı da olsa, İslam’a ve Müslümanlara karşı olduğunu deklare etmektedir. Oysa eylemsiz bir felsefe ve düşünceyle insanları mimleyerek düşman belleyen bölücü ve yıkıcı anlayışın bu ülkede yaşam hakkı bulunmamalıdır.

Org. Başbuğ; “Teröristte bir insandır” ifadesiyle, tıpkı CHP’nin çarşaf açılımı gibi yeni bir PKK politikası geliştirmekte, ancak neden teröristleri öldürdüklerine ve askerlerimizin şehit düştükleri sorusu cevapsız kalmaktadır. Oysa Allah, bozguncuları insan olarak görmemekte, hayvan, hatta daha da aşağı sapık olduklarını vurgulayarak, insan olabilmenin erdemlikleri ortaya koyup, iyi ile kötüyü sınıflandırmaktadır. Eğer vatanlarını ve halkını koruyabilmek uğruna canlarını feda eden kahraman askerlerimiz insan ise, katil ve cani teröristlerin de insan olabilmesi mümkün müdür? Bu durumda; TSK, her inanç ve ırkı içinde barındıran Türkiye milletinin kendisi olduğundan, Genelkurmay başkanı, TSK ile eşdeğer görülemez ve başkomutanlık görevini sürdüremez. Dolayısıyla Org. Başbuğ’u istifaya davet ediyorum… Çünkü tamamen dengeleri gözetmekle yükümlü böylesi hassas bir görevi, güvenlik olgusunu yitirmesinden dolayı daha fazla götüremez.

Kim, ne konuşacağına dikkat etmeli, mutlaka adil ve adaletli olmalı, halkını ideolojisinin üstünde tutarak dışlamamalı ve incitmemelidir!!!

Türkiye Müslüman’dır. Ancak Müslüman kalıp kalmayacağını Allah bilir. Bu gerçeği değiştirebiliyorlar ise; haydi, hodri meydan…


Samimi ve adil olun ki, Türkiye milleti layık olduğu gücü ve barışı tadabilsin...





18 Ocak 2009 Pazar

Kemalist oligarşi

Devletin caydırıcı kurumlarına hükmeden Kemalist jakobenlerin Müslüman Türkiye halkı üzerindeki korku imparatorlukları, seçilmiş meclisi ve hükümetleri sindirmekte, adaletsel yargıyı baskı altında tutarak, amansız ideolojileri doğrultusunda yönlendirmektedirler. Çıkardıkları yıkıcı ve bölücü fitne ve karışıklıklarla ülkenin huzur, güven, barış ve bütünlüğünü bozan buyurganlar, gizli despotik iktidarlarını peyderpey açığa çıkararak, tek söz sahibinin kendileri ve hiçbir şartta yargılanamayacak bir dokunulmazlığa sahip olduklarını pervasız söz ve müdahaleleriyle vurgulayabilmektedirler.

Yüzyıllardır hiçbir gücün zincir vuramadığı ve esir edemediği necip milletimizi tutsak ederek; tehdit ve hakaretlerle aşağılayan, düşünce ve inanç hürriyetlerini yasaklayan, sırf vahiysel dinlerine olan imanlarından dolayı hükümetlerini deviren ya da çalışmalarını engelleyerek etkisizleştiren, diledikleri gibi yargılayarak mahkum eden Kemalistler; yazarları, gazetecileri, papazları, akademisyenleri, yargı mensupları, generalleri ve daha birçok üyeleriyle kurdukları Ergenekon Terör Örgütü ile gizliden gizliye yürüttükleri bedhah plan ve eylemlerinin deşifre olmasıyla paniğe kapılmışlar, mevki ve makamlarından dolayı kamuoyundaki saygılıkları ve güvenlerinin sarsılıp, maskelerinin düşmesiyle yargıya ve hükümete haçlılar misali saldırarak, tehditler savurarak, bertaraf etmeye çalışmaktadırlar. Ancak mermi namludan çıkmış, artık geri dönüş yoktur…

Ne var ki burası, çıkarsal iğrenç pazarlıkların alabildiğine döndüğü bir Türkiye ve tüm bu işgalci saldırılara, haksızlık ve adaletsizliklere siper olabilecek cesur ve kararlı bir hükümetin dik durabileceği endişesi, maalesef halkımızda mevcuttur.

Son operasyonda Kemalizm’in şövalyeleri eski MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, Org. Kemal Yavuz, eski Yargıtay başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve eski YÖK başkanı Kemal Gürüz’ün gözaltına alınmaları, ne yazık ki Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’u ve malum köktenkemalistleri harekete geçirmiş; medya, hücre çeteler ve sivil toplum örgütleri bir yana, Genelkurmay’ı da kaygılandırıp, Org. Başbuğ’un cumhurbaşkanı ve başbakanı ziyaret etmesiyle adalet hançerlenmiş, söz konusu sanıklar savcılıkça serbest bırakılabilmiştir.

Müslüman Türkiye milletinin amansız düşmanı emekli Org.Tuncer Kılınç’ın bölücü ve yıkıcı şu söylemleri, hâlâ hafızalardadır. "Atatürk milliyetçisi değilseniz vatan hainisiniz." Ayrıca, eşleri türbanlı olan milletvekillerine: “Eğer eşleriniz sizi dinlemiyorlar da dini inancımızdır falan diyorlarsa, boşayın.” diyebilecek kadar haddini aşan, düşmansı kin ve nefret dolu bir kimse; “bölücü ve provokatör” değil de nedir? Ülkesini parçalamaya ve birbirine kıydırmaya çalışan Tuncer Kılınç’ın, Ergenekon Terör Örgütü’nün bir üyesi veya sempatizanı olduğu tartışılmazdır.

Gizli iktidarları yıkılmakta olan despotik Kemalistlerin tekrar eski derebeyliklerini kazanabilmek için “her yol mubahtır” , velev ki tek bir insan dahi kalmasa, “ya biz, ya hiç” felsefesiyle Müslüman halkına karşı muharebeye girişen gözü dönmüş azılı çeteler ve yandaşlarına; rütbeleri, makamları ve güçleri ne olursa olsun asla müsamaha gösterilmemeli, hukukun gereği yapılmalıdır. PKK’dan daha tehlikeli ve insafsız bir terör örgütüne gösterilebilecek en zerrecik taviz, umutları karartacak ve eskisinden çok daha beterinin yaşanmasına sebep olacaktır. “Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.” Freud

Ey başbakan, hükümet üyeleri ve muhalefet! Bari bu olayda sebatkâr davranın da, bir nebze de olsa ihanetsel hata ve yanlışlarınızı telafi edebilin…

İşte nüfusunun neredeyse tamamı kırmada olsa Müslüman olan toplumumuza böylesine hakaret edebilen köktenkemalist bir generalin hezeyansal bölücü sözleri; en azılı hasımlarımız haçlıları bile aratmayacak bir düşmanlıktadır. Farklı etnik ve dini toplulukların yaşadıkları ülkeleri vatan kabul ederek gerektiğinde canlarını veren Türkiye halkını fitne çıkararak kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden ve aşağılayan Org. Tuncer Kılınç, Anayasanın 216. maddesi gereği bölücülük suçundan yargılanması gerekirken; sözde cumhuriyetçi Kemalist dokunulmazlığından dolayı kendisine dokunulamamış, aynı gerekçeyle, bugün ETÖ ile olan bağlantısı, tutuklanmasını, hatta hakim önüne çıkarılmasını engelleyebilmiştir. Ama, en azından kendisine sürtünüldü ya…

Cumhuriyet, laiklik ve Atatürkçülük adına sürekli yargıya müdahale ederek soruşturma açılmasına bile fırsat tanımayan Kemalistler, cesaret eden vatanperver savcı ve hakimleri görevlerinden attırarak cezalandırabilmektedirler. Hatırlanacağı üzere; Şemdinli terör olaylarında bir kitapçıya bomba atarak terörist faaliyette bulunan bir Astsubay’ı koruyan eski Genelkurmay başkanı Org.Yaşar Büyükanıt, hakim ve savcılar yüksek kurulunu harekete geçirtmiş, hakkında soruşturma başlatılan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı, “görevini kötüye kullanma” gerekçesiyle görevinden men ettirmişti. Adaletin yerini bulması konusunda gösterdiği erdemliğin karşılığını ağır bir bedelle ödeyen Ferhat Sarıkaya’ya yapılan daha nice haksızlıkların yaşandığı totaliter bir devletin yumrukları altında adalet paçavraya çevrilebilmektedir. Onun için, ancak “tabela devleti” olabildik…

Asla unutamadığım ve karşı gelmemden dolayı ceza alarak tam 71 gün hapis yattığım bir başka vahim olay ise; eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in, “Laik olmayan insan, insan değildir. Onların kanından şüphe ederim.” açıklaması, her ne kadar Müslüman Türkiye milletine karşı işlenmiş düşmansı bir hakaret, bölücülük ve cürüm ise de, kendisine hiçbir yaptırım uygulanmamış ve soruşturma açılmamıştı.

Çünkü onlar, Türkiye’nin dokunulmaz efendileri ve diktatörleridir…

Oligarşi Kemalizm’in politik kurumu ve derebeyi CHP ve Deniz Baykal; suç işlemede özgür olan ve yasalar karşısında gizli bir dokunulmazlıkları bulunan rütbeli rütbesiz tüm Kemalist suçlulara hakkı ve hukuku doğrama pahasına arka çıkmakta, akıl almaz savunma ve sebeplerle bölücüleri ve kışkırtıcıları cesaretlendirerek, büsbütün meydan okumalarını, isyanlarını ve çeteleşmelerini teşvik etmektedir. Bugün ki gibi geçmişte de aynı argümanları kullanan Deniz Baykal, herhangi suçlu bir Kemalist’in yargı önünde hesap vermesine şiddetle karşı çıkmış; bağımsız hukukun icrasından, adaletten ve halktan yana bir duruş sergilemesi gerekirken, kendinden olan teröristlere ve bozgunculara sahip çıkmakta, böylece millet, hak ve adalet aleyhine ne kadar tehlikeli ve İsrailsi sinsi bir despot olduğunu ortaya koymaktadır.

Sömürü ve istismar ile birlikte anılan Deniz Baykal; laiklik adına sürekli Müslüman milletimizi aşağılamış ve insafsızca dışlayarak, Kemalistlerin işlediği suçlarda adalet arayan gerek hükümete, gerek polislere, gerek hakim ve savcılara en ağır şekilde hücum edip, her olayda “Cumhuriyete bir saldırı ve düşmanlık” nakaratlarıyla, tahrikçi ve habis üslûbundan hiç vazgeçmemiştir. Kendisinin gerçekte cumhuriyetçi bir parti lideri mi, yoksa faşist bir diktatör mü olduğu yargısı, şüphesiz söz ve davranışlarıyla kanıtlanmaktadır. “İnsana aradığı şeye bakılarak değer biçilir.” Mevlana

Geçmişte olduğu gibi bugünde, gelecekte de ülkenin başına çok büyük bir bela ve fitneleriyle kurumları birbirine düşürüp infiale neden olan Deniz Baykal; fevkalade hassas bir denge olan halkın seçtiği hükümet ile Genelkurmay’ın arasını açarak, darbeyle devirme planlarını gündeminden hiç düşürmemiş, başaramayacağını anlayınca, cumhuriyet ve laiklik adına isyansı mitingler, yetmedi, Ergenekon gibi terör örgütleri kurdurarak ve daha birçok bölücü faaliyetleri organize ederek, hem dışarıda hem de içeride Türkiye’nin gücünü kırmıştır.

Deniz Baykal; önce arka çıkıp, sonra hükmedemeyip dışladığı ve hükümetten rüşvet almakla suçladığı Org. Büyükanıt aleyhine hazırlanan Şemdinli iddianamesine bölücü amaçlı tepki göstererek; "Ne yazık ki hükümetin Silahlı Kuvvetlerine karşı bir darbe girişiminin söz konusu olduğudur. Bu iddianame orduya karşı açık bir darbedir. Herkes bu iddianameye karşı çıkmalıdır. Asıl üzüntü verici olan da o darbe girişimine yargının alet edilmiş olmasıdır. Yargı, bir süreden beri gerçek işlevini ciddi ölçüde kaybetmiş gözüküyor. Bunun da ötesinde yargının çok sakıncalı amaçlar için alet edildiğine tanık oluyoruz." Bu sözleri söyleyen despot bir general değil, halkın oyuyla meclise girmiş bir parti lideri. Ancak 29 yıl askeri bir rejimle ülkeyi yöneten bir partiden, hürriyetçi ve halkçı bir tavır beklemek fevkalâde irrasyoneldir. Ne de olsa hep silahların desteğinde varlıklarını sürdürmemişler mi?

Hatırlanılacağı üzere; Org Büyükanıt, CHP için, “seviyesiz ve hain” açıklamasını yapmıştı. Çıkar ilişkilerin hazin sonu…

Ünlü İngiliz ajanı ve Türk düşmanı Lawrence’in politikasını güden Deniz Baykal, yıllardır gericilikle aşağıladığı türban ve çarşafa kurtuluş tek umudu sarılarak, köktenkemalist üyelerinin eleştirilerine dahi aldırmadan türban ve çarşafı öven sözler söylemişti. Oysa sağ kolu ve Genel Sekreteri Önder Sav; İslam’ın yüce Peygamberi Hz.Muhammed (S.A.V) ile alay edebilmiş, “hac ibadetinin abes, Araplara para kaptırmaktan başka bir şey olmadığını” açıkça ifade ederek, gerçekte nasıl bir peygamber ve din düşmanı olduklarını kanıtlamışlardır.

12 Eyül 1980 yılında isyan eden Genelkurmay’ın cunta şefi Org.Kenan Evren, elinde Kur’an, il il dolaşarak, halka verdiği vaazları unuttunuz mu? PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı terör karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç, tıpkı Deniz Baykal gibi ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık, Atatürkçülük ve laiklik terminolojisinde işedikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden attırarak, afişler hazırlattırarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? O ilânlarda ne yazılıydı? "Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor... Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkarları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir." Oysa, irtica adına vahye savaş açıp, Müslümanlara hayatı zehir kılan Kemalistler; inanmadıkları dinin birleştirici tek güç ve çözüm olduğunu bildikleri halde, yine de düşmanlıklarından vazgeçmemekte, sıkıştıkları anda bir can simidi misali sarılmaya devam etmektedirler.

Şunu da herkes bilmelidir ki: Kitaplarımda da altını ısrarla çizdiğim gerçek; Genelkurmay ile TSK’nın, tıpkı ruh ile beden yahut hükümet ile halk misali birbirinden ayrı kuvvetler olduğudur. Genelkurmay, ancak Türk Silahlı Kuvvetlerini yönetmekle yükümlü bir kurumdur. Genelkurmay, her ne kadar Kemalist bir ideolojiye sahip ise de, içinde benim ve milyonlarca Müslüman’ın olduğu TSK, Kemalist veya laik değil, her düşünce, inanç ve ırkın bir araya geldiği ve vatanları uğruna canlarını vermeye hazır olduğu kahramanlardır.

Türkiye’yi sürekli gerip sarsan Kemalistler, halkımıza özgür bir nefes aldırmamış, değeri olan her şeyi sömürerek istismar etmişlerdir. Türk milletinin diğer bir kimliği olan Türk Silahlı Kuvvetleri, birkaç generale bedel tutulmaya çalışılamaz. Aksi takdirde, Türk ordusunda görev yaparak canlarını veren şehitleri hiçe saymak olur ki, herkes ağzından çıkacak olanı önce tartmalı, sonra konuşmalıdır. Bu sebeple, ne Genelkurmay’ın ne de generallerin ideolojik görüşleri TSK’ni bağlamamakta ve iddia edildiği gibi adalet önünde hesaba çekilmeleri veya eleştirilere uğramaları zerrecikte olsa hiçbir zarar vermemektedir. Şüphesiz kendilerinin verdikleri dışında…

Böylesi Kemalist bir diktatörlükte cesur ve kararlıkla görev yapan kahraman hakim ve savcıları kutluyor, ataları gibi dik ve onurlu bir duruşla, Müslüman Türkiye milletini yeniden eski birliğine ve gücüne kavuşturacaklarına inanıyorum.

“İnsanlar ancak adaletle doyurulur.” Emerson

“Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur.” Platon (M.Ö.427-347)

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahidlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) dır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” Maide.8