Müslüman olmayanların girmesinin haram emredildiği kutsal Mekke ve Medine’deki gözlemlemelerim, neden Müslüman toplumların hor ve hakir bir yaşama ve siyasi bir müstemlekeye mahkum edildiklerini tartışılmaz bir gerçekle müşahede etmeme neden olmuştur.
Sözde ibadet amacıyla toplanan yığınların samimiyetsiz itikatları, saygısız ve şirksel davranışları; taptıkları yaratıcı Allah’larına dosdoğru iman edememelerinin bir sonucudur. Materyalizmin maneviyatsal mutasyonu akıl almaz paradoksları doğurmuş, dolayısıyla Allah’ın ve vahyin ruhsal önemi, maddeye indirgenerek bambaşka inançların ve gizli tanrıların oluşmasına yol açmıştır. Farklı inanç yorumları ve görüşleri her ne kadar İslâm’dan türemiş olsa da, kayıtsız-şartsız imanı bir teslimiyet taşımadıklarından Allah’la bütünleşememekte, kendilerince dini bir mastürbasyon yaparak tatmin olmakta, böylece Allah’ın vahyettiği kulluğa erişememektedirler.
25 yıl önceki o duygusal yoğunluğu ve rahmeti tadamamış, başta ceberut Suudi askerleri olmak üzere farklı milletlerdeki insanların yanlışlarına müdahale etmekten, maalesef gerekli hazzı alamamış olmanın üzüntüsüyle ziyaretimi tamamlamış bulunmaktayım. Kâbe ve Mescidi Nebevi’yi hapseden o modern ve ürkütücü yüksek binalar, kendini tanrılaştıran barbar Suudi yönetimi; materyalist kapitalizmin ve totalitarizmin tüm çirkinlik ve benliğini sergilemektedir.
İlk İslam devletinin kurulduğu yer olan ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) halifelik yaptığı Medine, artık merhametin, hakkın, adaletin, eşitliğin ve hoşgörünün olmadığı oligarşi derebeycilerce idare edilmektedir. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali devrinde asla görülmemiş bir diktotarya, Suudi emirlerince uygulanmakta, emir’in geçtiği yollar kapatılmakta, inananlarla aralarına aşılamaz duvarlar örülerek, hoyrat emirlere tanrısal hüviyet kazandırılmıştır. Kölelerine sevgi ve saygı göstererek her şeylerini paylaşan, imani kardeşi açken kendi tok olmayan, halkının barınağı olmadan kendine barınak yapmayan, toplumunda en alt seviyede yaşayanları kendilerine düstur edinen, Müslümanlar güven içinde olmadan kendilerini emniyette hissetmeyen, zaruri geçimlerinin dışında bir harçlık, hatta bir elbise ve bir tas fazla yemeği dahi kendilerine haram sayan, devlet gelirini halkına eşit paylaştırıp ayırım, gösteriş ve israftan ısrarla kaçınan, inançları her ne olursa olsun zulme uğrayan her kesime ekonomik ve askeri yardım eden, tamamen eşit şart ve koşullarda yaşayan asrı saadet bir devrin kapanıp, sömürgeci bir alçak düzenin egemen olması, kutsal Medine’nin ehemmiyet ve ayrıcalığını bitirmiş, tüm İslâm dünyası etkilenerek, zillete mahkum olmuşlardır.
Kâbe’nin 128.4 metrekare alan üzerine kurulu ve yaklaşık 13 metre olan yüksekliğine hoyratça meydan okuyan Suudi Krallığı, tam yanı başına yüzlerce metre yüksekliğinde korkunç binalar yaparak, güya Allah ile yarışmakta, ama ne ABD, ne de İsrail’e karşı aynı cesareti gösteremeyerek, Müslüman toplumların aleyhine işbirliğine girişip, geçmişte Osmanlı’ya yaptığı gibi hainliğini sürdürmektedir.
Materyalist ve kapitalist Suudi Krallığının Kâbe’ye olan saygısızlığı, Kral Halid’in Kâbe’nin yanı başına yaptırdığı saray ile başlamış ve günümüzde 500 metreyi aşan yükseklikteki otel ve binalarla doruk noktaya ulaşmıştır. Oysa Osmanlı Devleti, yüce Allah’ın müminlere hediye ettiği mabet olan Kâbe’ye öylesine saygı göstermişti ki, Kâbe’nin etrafını çeviren kubbeli yapıları (revaklar), Kâbe yüksekliğini aşmayacak şekilde inşa edilmiş, planları da Mimar Sinan tarafından hazırlanmıştı.
İslâm düşmanı haçlıların taşeronu münafık Suudi Kralı Abdullah, Allah’a secde eden Müslümanların kıblesi Kâbe’nin eteklerine boyun eğmektense, kendine 595 metre yüksekliğindeki yedi yıldızlı Al Baid kulesinin tepesinde saray yaptırarak, Kâbe’ye, Müslümanlara ve dolaylı olarak Allah’a meydan okumakta, dolayısıyla şeytandan farksız bir azametle benliğini yüceltip, Kabe’ye hükmeden sarayını kıble, kendine de secde ettirmek istemektedir. Çünkü o, şeytandan da daha alçalmış bir benlikle kendini tanrı görmekte ve zannınca yerleşeceği gökyüzünden ahkam kesebileceğini düşünmektedir.
Müslümanlara ait olan kutsal Mekke ve Medine’nin Suudi Krallığının yönetiminden kurtarılması, umulur ki İslâm’ın dünyadaki egemenliğinin yeniden tesisine yol açacak bir tetiklemeyi yapacaktır.
Müslümanların bütünlüğü, rahmet ve bereketi, ancak Mekke ve Medine’nin işgalden kurtuluşuyla mümkündür. Doyumsuz bir aşk ve tazimle gelen Müslümanları aşağılayan, darp eden, hırpalayan ve horlayan Suudi yönetimi, mutlaka hakkettiği karşılığı görmeli ve işgal ettiği topraklardan püskürtülmedikçe, Müslüman dünyasının bağımsızlığa kavuşabilmesi ve layık olduğu düzeye ulaşabilmesi mümkün olamayacaktır.
Mekke ve Medine ağlıyor... Destek veren yahut sessiz kalan tüm Müslümanlara (kimliklere) lanet yağdırıyor…
Fiziki varlıklarını sürdürmesi asla yanıltmamalı, ilâhî maneviyatı çökerten Suudi yönetiminin turistik maddi çıkarları, iktidarıyla birlikte mutlaka kökten lağvedilmelidir…
Mekke ve Medine birer haram şehridirler, kâfirlerin girmesi nasıl yasak ise, münafıkların girmesi de yasaktır. Suudi Krallığı; Allah’a, İslâm’a ve Müslümanlara ihanet etmelerinden dolayı münafıktırlar, dolayısıyla Mekke ve Medine’ye girmeleri yasaklanmalıdır. Aksi takdirde o lanet, daha da artarak tüm insanlığı yerle bir edecek, huzur, barış ve iyi olan ne varsa yok olacaktır.
Emperyalist barbar ABD ve İsrail’in Müslüman toprakları işgal etmeleri gibi, kadim dostları Suudi Krallığı da, Müslümanların kutsal şehirleri Mekke ve Medine’yi işgal etmiştir. Dünyadaki barışın ve adaletin yolu, ancak Mekke ve Medine’nin hain Suudi Krallığından kurtulmasından geçer…
Zorba ve azgın Suudi Krallığı; 2001 yılının Ramazan ayında, Kabe imamlarından Şeyh Muhammed El Musini’nin Müslümanları katleden ABD ve İsrail karşıtı bedduasından ötürü gözaltına almış ve tutuklamıştır. Sözde Müslüman olan Suudi halkı, ne acıdır ki haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olabilmişlerdir. Zaten bu halk, barbar münafık Krallığı devam ettiren sefil halk değil midir?
O dua…
Ey şan şeref ve izzet sahibi Allah’ım...
Ey alemlerin en büyüğü, en mükemmeli, en yükseği, en yücesi Allah’ım!
Senden izzet ve kuvvet istiyoruz.
Yolunda savaşan mücahidlere yardım et.
Allah’ım onların her daim yanındasın ve onlar da Sen’inle,
Onlara zafer ver, onları güçlendir.
Allah’ım onların görüşlerini birleştir,
Onların silahlarını aynı hedefte birleştir,
Kelimelerini birleştir ve Allah’ım onların kalplerini ıslah et,
Allah’ım o mücahideri kendi elinle düşmanlarından koru.
Allah’ım düşmanların birliklerini yerle bir et,
Ve onların birliklerini mahfet,
Ve onların gücünü zayıflat,
Ve onların gönüllerine korku yerleştir.
Allah’ım bizim kaderimiz senin elindedir,
Ve bizim işlerimizin tümü, Sana döner,
Ve bizim durumumuzdan habersiz değilsin,
Biz ızdırabımızı Sana bildiririz,
Üzüntümüzü ve şikayetimizi de Sana bildiririz,
Zalimlerin adaletsizliğini yalnız Sana şikayet ediyoruz,
Ve facirlerin zulmünü,
Ve ihanet eden suçluların cezasını,
Sanadır Allah’ım, Hristiyanların tüm kinini nefretini, adaletsizliğini Sana şikayet ediyoruz,
Allah’ım karanlığı (kötü hükümdarlık) zalimler gerçekten uzattılar,
Dinsizlerin kinleri derine uzanmış,
Ve yöneticiler suçlular...
Allah’ım onları üzerine doğruluk eli gönder,
Kötülüğü onunla kaldır,
Ve bizim izzetimizi geri döndür,
Ve onunla düşmanımızı yok et,
Allah’ım, onların zulüm ve adaletsizliklerini Sana bildiriyoruz...
Allah’ım, küfrün ve fesadın merkezi olan Amerika’nın kuvvetini başlarına geçir,
Allah’ım onların tümü Senin farkında, onlar senin arzında fesadı yayıyorlar,
Ve onlar senin kullarını öldürdü ve onlar Senin dinini aşağıladılar,
Allah’ım Sen hepsinden haberdarsın ve hepsinden güçlüsün,
Allah’ım onlara gücünle karşılık ver,
Allah’ım onlara Ad kavmine gönderdiğin fırtınayı gönder,
Ve onlara Semud’un çığlığını, Nuh kavminin tufanını gönder,
Allah’ım gökyüzünü onların başlarına geçir,
Ve yeryüzünden dağıt,
Allah’ım onların devletlerini parçala,
Allah’ım onların ülkelerini böl ve şiddetle parçala,
Hay ve Kayyum Allah’ım,
Kullarını güçlü yumruklar kıl,
Allah’ım mücahidlere direnişli kalmayı bahşet,
AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN…
“Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah sana yeter.” Ahzab.48
“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yaratabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” İsra.37
“Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.” Nahl. 23
Hz. Ömer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz. Ömer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Mayıs 2009 Pazar
17 Şubat 2009 Salı
İşte siyaset, nerede Türkiye...
Anayasaca temelleri atılmış bir devlet ve onu yöneten iktidar; mutlak adaleti; ancak ideolojisinin, benliğinin, şahsi fikrinin, ihtirasının ve hissiyatının üzerinde tutmaz ve hakkıyla uygulamaz ise; o devlet ve millet, acı ve zillet bataklığında yok olmaya mahkûmdur. Suçu teşvik eden adaletsizlik ise, suçluyu doğru yola kavuşturacak olan da adalettir.
Gerek hükümetin, gerek yargının, gerek kurumların vereceği kararlar, mutlaka benliksel kanaatten arındırılmalı ki suçluya hesap sorabilme hakkı doğsun…
Hz. Ömer gibi üstün bir devlet adamının düşmanlarınca dahi imrenilen adalet anlayışı, ancak Yaratıcı Allah’ı egemen kabul edip, hükümlerine boyun eğmiş kimselerce örnek alınabilir, her kim olursa olsun hiç kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayarak, insana verilen değerin gereği siyasi bir devlet yapısı oluşturulur. Oysa, kuramsal yığından öte hiçbir iradesi ve yaptırımı bulunmayan laik temelli düşünce ve anlayışların insana verebileceği bir fayda ve aydınlığın olmadığı, bizzat yaşanılan barbar, kapitalist ve adaletsiz laik yönetimlerden anlaşılmaktadır.
Hz. Ömer, günümüzdeki gibi teknolojinin sağladığı kolay iletişimlerin keşfedilmediği o dönemde, özel olarak görevlendirdiği postacılar vasıtasıyla günü gününe ordusundan, valilerinden ve halkından haber alır, âdeta onların yanında savaşıyor, yönetiyor ve yaşıyormuşçasına sevk ve idare eder, adaletli davranmalarına hayati önem vererek, halkından bir tekinin bile mutsuzluk ve şikayetini önemsemek suretiyle derhal yardımına koşar, haksız veya adaletsiz olan hiçbir yöneticisini kayırmazdı. Çünkü Allah sevgisi ve adalet anlayışı, liderle beraber bir bütün olarak tüm ruhlara hakim olur. Tek bir kişinin derdi bile onun için yıkıcı bir keder ve Allah’a verebileceği elem bir hesaptı.
Zaten Allah’a teslim olmuş Müslümanlar tarafından bunun başka yolu da yoktur. Allah korkusu ve sevgisi!.. Hz. Ömer, adaleti öylesine titizlikle ayakta tutardı ki, farklı inanç ve ırk taşıyan insanların taciz edilmemesine, kişilik hakları ve onurlarının çiğnenmemesine çok önem verir, başvuranları da en ağır şekilde cezalandırılmaları için yargıya teslim ederdi.
İşte günümüzde böylesi erdemli ve inançlı siyasetçiler olmadığından dini ve ırki zulümler sürmekte, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri krizler ve düşmanlıklar yaşanmakta, resmi veya gayri resmi suç imparatorluklarının işgal, katliam ve baskıları altında hayatlar ve umutlar yitirilerek, hor ve hakir bir düşmüşlükle eceller beklenmektedir. Dolayısıyla dünyamızı mahvetmekle kalmayıp, ahiretimizi de ziyan etmenin ahmaklığıyla, hayvanlardan da daha aşağı bir akılsızlık sergilemekteyiz.
Köklü Müslüman Türkiye milletinin geçmişinden ve dininden güç ve ilham alarak, siyaseti reddedip politikaya yönelen bencil liderler seçmesi, artıklara muhtaç kalmasına ve dünyayı titreten caydırıcı gücünün zayıflayıp, herkesin üzerinden geçtiği bir odalığa dönüşmesine neden olmuş, dolayısıyla imrendiği batılıların tutsağı hailine gelmiştir.
Herkesin sadece kendi insafsız çıkarları uğruna çalıştığı dünyada dahili ve harici benliklere karşı dudak bükemeyen ve değerlerine fiyat etiketi koyan politikacıların seçilmesiyle zillet hak edilmiş, aşırı iltifatlara ve paraya mağlup kalınarak, yenilmez o kuvvet ve akıllar esir edilip, içeride ve dışarıda dimdik dikilip karşı konulamamıştır.
“Tanrının akıl” olduğu laik anlayışın egemenliğiyle benliklerin kudurduğu öyle bir Türkiye oluşturuldu ki, herkes başka bir yolda ilerleyerek mutlak doğrudan sapılmış, böylece hem din, hem ahlâk, hem birlik, hem adalet, hem de barış yıkılarak, çerçöp haline getirilmiştir. Bir saniye sonrası meçhul ve ölümlü bir yaşamda; onursuzluk, yalan, hile, kötülük, ihtiras, korku ve dehşete sebep olan olumsuzlukların gereği nedir?
Günümüzdeki liderler; “özgür irade” savlarıyla kendilerini tanrı görmelerinden, kul olan Hz. Ömer gibi sürekli kendi kendilerini muhasebe etmekle meşgul olmamakta, dolayısıyla hata ve yanlışlarına devam ederek, haksız ve adaletsizliklerini kangrene dönüştürmelerinden toplumların feryat ve figanları son bulmamaktadır.
Günümüz sosyolog, psikolog ve felsefecilerinin topluma empoze etmeye çalışıp, bir türlü ne kendi nefîslerinde, ne de toplumun hiçbir katmanında uygulamadıkları “otokritik” sorgusu, sorumlu ve yükümlü her yöneticinin, hatta her Müslüman’ın temel düsturu olmalıdır. Kendilerini hata ve yanlıştan münezzeh gören laik anlayışın öldürücü zehri, yanlışların kamuflajını teşvik etmekte, dolayısıyla eleştiriler engellenerek, “tanrı lider ve önderler”’in savunulması sürdürülebilmektedir. Ne yaparlarsa yapsınlar; onlar başarılıdır, kahramandır, kurtarıcıdır, rızık vericidir, hidayete erdirendir ve kalkındıranlardır…
Bir yaratık, yani kul olmasından dolayı kendisini bir “hiç” farz eden ve yanındaki kölesini dahi kendisiyle eş görebilen Hz. Ömer, başarı ve zaferlerinden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Hayatı büyük başarı ve zaferlerle dolu ünlü komutan Halid Bin Velid’i, bu yüzden ordunun başından almıştı..
Halid Bin Velid’in üst üste kazandığı zaferlerden dolayı, esas görevi Allah’a hizmet olan ordunun şımararak sultalaşmasını istemiyordu. Zira böyle bir durumda, İslâm’ın tatbikatı için var olan devletin, ordunun emrine girme ihtimali belirebilirdi ki bu, İslâm Devletinin bekası için fevkalâde tehlikeli bir husustu.
Başka bir deyişle Hz. Ömer, İslâm kanunlarının harfiyen ve de tavizsiz uygulanması için mevcut olan devlet otoritesinin kaybolarak, yerine ordu başkomutanının, hattâ devlet başkanının şahsi despotizminin yer almasını kesinlikle istemiyor, bu sebeple de Halid Bin Velid’i görevinden almıştı. Nitekim, komutanlıktan azlinin sebebini öğrenmek için başkent Medine’ye giden Halid’e, Hz. Ömer, “Yâ Halid, sen benim yanımda çok değerlisin ve seni çok severim’‘ dedikten sonra, devletin bütün valilerine şu tamimi gönderdi:
“Ben, Halid’i bir öfkesinden ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”
Hz. Ömer’in; başarının, zaferin ve egemenliğin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu vurgulayan bu imansal sözü; acaba Kemalistlere, müritlere, partililere, askerlere, öğrencilere, işçilere ve halkımıza bir şey ifade ediyor mu?
Yaratıklar bir hiçtir ve Yaratıcı’nın izni olmadan hiçbir şey yapamazlar. Bundan dolayıdır ki gerek dini, gerek siyasi, gerek ilmi, gerekse askeri alanda öncü hiç kimse, diğerlerinden iradece üstün değildirler, sadece Yaratıcı öyle dilediği için seçilmiş, zengin veya fakirlikleri, köle veya liderlikleri, başarı veya başarısızlıklarıyla yönlendirilmiştir. Unutulmamalıdır ki peygamberlerin mucizeleri yada insanların efsanevi zaferleri yahut keşifleri dahi, ancak O’nun dilemesiyle gerçekleşmiştir.
Laik devletimizce dışladığımız ve “irtica” adına tehlike saydığımız İslâm medeniyetine karşılık aydınlık adına bütünleştiğimiz barbar Batı medeniyetinin insanları nasıl katlettiği ve esirlere akla gelmeyecek şeytansı işkenceler yaptığı malûmdur. Bir bakın bakalım, şeriatçı Hz. Ömer
ne yapmış:
O devir insanlarının korkulu rüyası olan İran’ın zalim komutanı Hürmizân, ordusuyla mağlup olduktan sonra öldürülecek korkusuyla teslim olmak istemiyordu. Daha sonra teslim olunca, Hz. Ömer’in karşısına getirildi. Hz. Ömer, kendisini idam etmediği gibi, can düşmanı olan bu kimseye birde maaş bağladı. Çünkü şeriatsı adâlet bunu gerektiriyordu. Böylesi bir adalet karşısında zalim Hürmizah Müslüman oldu. Adalet güçlü olursa, en zalimler bile kuzu olur.
Oysa çağdaş ve aydın iddia edilen laik adalet; geçmişte olduğu gibi günümüzde de esir aldığı insanlara namütenahi işkencelerde bulunarak; tecavüz ediyor, hamile bırakıyor, çocuk ve kadınları katlediyor, diri diri yakıyor, pislikleriyle yıkıyor, hayvanlara parçalattırıyor, yurtlarından çıkarıyor, mallarını yağmalıyor, yasalarıyla çağdaş kölelere dönüştürüyor ve daha niceleri…
Hz. Ömer, şeriatın emri doğrultusunda hak ve adalet çerçevesinde kararlar almış, laik bir düşünceye göre değil, şeriatsal hükümlere göre İslâm’ın insana verdiği değerin gereğini yapmıştı. Laik bir anlayışla böylesi bir adaleti uygulayabilmek mümkün mü?
Ne var ki laik ve çağdaş dünyanın sözde insan hakları anlayışı ve adalet işeyişi; eylemleriyle Batı medeniyeti denilen canavarın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta, buna karşın; sırf Allah’ın egemen kabul edilmesinden gerici görülen İslâm medeniyetinin eşit adaleti ve insan hakları da kendini kanıtlamaktadır.
Sorun insanlarda mı, yoksa rejimde mi?!?
Söze ve düşünceye değil, davranışa ve uygulamaya bakın…
Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az…
Gerek hükümetin, gerek yargının, gerek kurumların vereceği kararlar, mutlaka benliksel kanaatten arındırılmalı ki suçluya hesap sorabilme hakkı doğsun…
Hz. Ömer gibi üstün bir devlet adamının düşmanlarınca dahi imrenilen adalet anlayışı, ancak Yaratıcı Allah’ı egemen kabul edip, hükümlerine boyun eğmiş kimselerce örnek alınabilir, her kim olursa olsun hiç kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayarak, insana verilen değerin gereği siyasi bir devlet yapısı oluşturulur. Oysa, kuramsal yığından öte hiçbir iradesi ve yaptırımı bulunmayan laik temelli düşünce ve anlayışların insana verebileceği bir fayda ve aydınlığın olmadığı, bizzat yaşanılan barbar, kapitalist ve adaletsiz laik yönetimlerden anlaşılmaktadır.
Hz. Ömer, günümüzdeki gibi teknolojinin sağladığı kolay iletişimlerin keşfedilmediği o dönemde, özel olarak görevlendirdiği postacılar vasıtasıyla günü gününe ordusundan, valilerinden ve halkından haber alır, âdeta onların yanında savaşıyor, yönetiyor ve yaşıyormuşçasına sevk ve idare eder, adaletli davranmalarına hayati önem vererek, halkından bir tekinin bile mutsuzluk ve şikayetini önemsemek suretiyle derhal yardımına koşar, haksız veya adaletsiz olan hiçbir yöneticisini kayırmazdı. Çünkü Allah sevgisi ve adalet anlayışı, liderle beraber bir bütün olarak tüm ruhlara hakim olur. Tek bir kişinin derdi bile onun için yıkıcı bir keder ve Allah’a verebileceği elem bir hesaptı.
Zaten Allah’a teslim olmuş Müslümanlar tarafından bunun başka yolu da yoktur. Allah korkusu ve sevgisi!.. Hz. Ömer, adaleti öylesine titizlikle ayakta tutardı ki, farklı inanç ve ırk taşıyan insanların taciz edilmemesine, kişilik hakları ve onurlarının çiğnenmemesine çok önem verir, başvuranları da en ağır şekilde cezalandırılmaları için yargıya teslim ederdi.
İşte günümüzde böylesi erdemli ve inançlı siyasetçiler olmadığından dini ve ırki zulümler sürmekte, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri krizler ve düşmanlıklar yaşanmakta, resmi veya gayri resmi suç imparatorluklarının işgal, katliam ve baskıları altında hayatlar ve umutlar yitirilerek, hor ve hakir bir düşmüşlükle eceller beklenmektedir. Dolayısıyla dünyamızı mahvetmekle kalmayıp, ahiretimizi de ziyan etmenin ahmaklığıyla, hayvanlardan da daha aşağı bir akılsızlık sergilemekteyiz.
Köklü Müslüman Türkiye milletinin geçmişinden ve dininden güç ve ilham alarak, siyaseti reddedip politikaya yönelen bencil liderler seçmesi, artıklara muhtaç kalmasına ve dünyayı titreten caydırıcı gücünün zayıflayıp, herkesin üzerinden geçtiği bir odalığa dönüşmesine neden olmuş, dolayısıyla imrendiği batılıların tutsağı hailine gelmiştir.
Herkesin sadece kendi insafsız çıkarları uğruna çalıştığı dünyada dahili ve harici benliklere karşı dudak bükemeyen ve değerlerine fiyat etiketi koyan politikacıların seçilmesiyle zillet hak edilmiş, aşırı iltifatlara ve paraya mağlup kalınarak, yenilmez o kuvvet ve akıllar esir edilip, içeride ve dışarıda dimdik dikilip karşı konulamamıştır.
“Tanrının akıl” olduğu laik anlayışın egemenliğiyle benliklerin kudurduğu öyle bir Türkiye oluşturuldu ki, herkes başka bir yolda ilerleyerek mutlak doğrudan sapılmış, böylece hem din, hem ahlâk, hem birlik, hem adalet, hem de barış yıkılarak, çerçöp haline getirilmiştir. Bir saniye sonrası meçhul ve ölümlü bir yaşamda; onursuzluk, yalan, hile, kötülük, ihtiras, korku ve dehşete sebep olan olumsuzlukların gereği nedir?
Günümüzdeki liderler; “özgür irade” savlarıyla kendilerini tanrı görmelerinden, kul olan Hz. Ömer gibi sürekli kendi kendilerini muhasebe etmekle meşgul olmamakta, dolayısıyla hata ve yanlışlarına devam ederek, haksız ve adaletsizliklerini kangrene dönüştürmelerinden toplumların feryat ve figanları son bulmamaktadır.
Günümüz sosyolog, psikolog ve felsefecilerinin topluma empoze etmeye çalışıp, bir türlü ne kendi nefîslerinde, ne de toplumun hiçbir katmanında uygulamadıkları “otokritik” sorgusu, sorumlu ve yükümlü her yöneticinin, hatta her Müslüman’ın temel düsturu olmalıdır. Kendilerini hata ve yanlıştan münezzeh gören laik anlayışın öldürücü zehri, yanlışların kamuflajını teşvik etmekte, dolayısıyla eleştiriler engellenerek, “tanrı lider ve önderler”’in savunulması sürdürülebilmektedir. Ne yaparlarsa yapsınlar; onlar başarılıdır, kahramandır, kurtarıcıdır, rızık vericidir, hidayete erdirendir ve kalkındıranlardır…
Bir yaratık, yani kul olmasından dolayı kendisini bir “hiç” farz eden ve yanındaki kölesini dahi kendisiyle eş görebilen Hz. Ömer, başarı ve zaferlerinden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Hayatı büyük başarı ve zaferlerle dolu ünlü komutan Halid Bin Velid’i, bu yüzden ordunun başından almıştı..
Halid Bin Velid’in üst üste kazandığı zaferlerden dolayı, esas görevi Allah’a hizmet olan ordunun şımararak sultalaşmasını istemiyordu. Zira böyle bir durumda, İslâm’ın tatbikatı için var olan devletin, ordunun emrine girme ihtimali belirebilirdi ki bu, İslâm Devletinin bekası için fevkalâde tehlikeli bir husustu.
Başka bir deyişle Hz. Ömer, İslâm kanunlarının harfiyen ve de tavizsiz uygulanması için mevcut olan devlet otoritesinin kaybolarak, yerine ordu başkomutanının, hattâ devlet başkanının şahsi despotizminin yer almasını kesinlikle istemiyor, bu sebeple de Halid Bin Velid’i görevinden almıştı. Nitekim, komutanlıktan azlinin sebebini öğrenmek için başkent Medine’ye giden Halid’e, Hz. Ömer, “Yâ Halid, sen benim yanımda çok değerlisin ve seni çok severim’‘ dedikten sonra, devletin bütün valilerine şu tamimi gönderdi:
“Ben, Halid’i bir öfkesinden ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”
Hz. Ömer’in; başarının, zaferin ve egemenliğin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu vurgulayan bu imansal sözü; acaba Kemalistlere, müritlere, partililere, askerlere, öğrencilere, işçilere ve halkımıza bir şey ifade ediyor mu?
Yaratıklar bir hiçtir ve Yaratıcı’nın izni olmadan hiçbir şey yapamazlar. Bundan dolayıdır ki gerek dini, gerek siyasi, gerek ilmi, gerekse askeri alanda öncü hiç kimse, diğerlerinden iradece üstün değildirler, sadece Yaratıcı öyle dilediği için seçilmiş, zengin veya fakirlikleri, köle veya liderlikleri, başarı veya başarısızlıklarıyla yönlendirilmiştir. Unutulmamalıdır ki peygamberlerin mucizeleri yada insanların efsanevi zaferleri yahut keşifleri dahi, ancak O’nun dilemesiyle gerçekleşmiştir.
Laik devletimizce dışladığımız ve “irtica” adına tehlike saydığımız İslâm medeniyetine karşılık aydınlık adına bütünleştiğimiz barbar Batı medeniyetinin insanları nasıl katlettiği ve esirlere akla gelmeyecek şeytansı işkenceler yaptığı malûmdur. Bir bakın bakalım, şeriatçı Hz. Ömer
ne yapmış:
O devir insanlarının korkulu rüyası olan İran’ın zalim komutanı Hürmizân, ordusuyla mağlup olduktan sonra öldürülecek korkusuyla teslim olmak istemiyordu. Daha sonra teslim olunca, Hz. Ömer’in karşısına getirildi. Hz. Ömer, kendisini idam etmediği gibi, can düşmanı olan bu kimseye birde maaş bağladı. Çünkü şeriatsı adâlet bunu gerektiriyordu. Böylesi bir adalet karşısında zalim Hürmizah Müslüman oldu. Adalet güçlü olursa, en zalimler bile kuzu olur.
Oysa çağdaş ve aydın iddia edilen laik adalet; geçmişte olduğu gibi günümüzde de esir aldığı insanlara namütenahi işkencelerde bulunarak; tecavüz ediyor, hamile bırakıyor, çocuk ve kadınları katlediyor, diri diri yakıyor, pislikleriyle yıkıyor, hayvanlara parçalattırıyor, yurtlarından çıkarıyor, mallarını yağmalıyor, yasalarıyla çağdaş kölelere dönüştürüyor ve daha niceleri…
Hz. Ömer, şeriatın emri doğrultusunda hak ve adalet çerçevesinde kararlar almış, laik bir düşünceye göre değil, şeriatsal hükümlere göre İslâm’ın insana verdiği değerin gereğini yapmıştı. Laik bir anlayışla böylesi bir adaleti uygulayabilmek mümkün mü?
Ne var ki laik ve çağdaş dünyanın sözde insan hakları anlayışı ve adalet işeyişi; eylemleriyle Batı medeniyeti denilen canavarın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta, buna karşın; sırf Allah’ın egemen kabul edilmesinden gerici görülen İslâm medeniyetinin eşit adaleti ve insan hakları da kendini kanıtlamaktadır.
Sorun insanlarda mı, yoksa rejimde mi?!?
Söze ve düşünceye değil, davranışa ve uygulamaya bakın…
Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)