30 Ekim 2009 Cuma
Devlet mi, tiyatro mu?
İnsanoğlunu fiziki ve ruhi öldüren, sakat bırakan ve mahveden o kadar çok neden var ki, bir de domuz gribi olsa ne çıkar? Asıl kaygı duyulması gereken totaliter ve putperest devletlerin kendilerini var eden halklarını sömürmesi, aşağılaması, katletmesi ve acımasızca esaretleştirmeleridir. Adaletin, merhametin ve hakkın olmadığı bir düzende; domuz gribinden daha zararsız ne olabilir? Diğer hastalıklar ve felaketler gibi oda kaderce seçilmişlerin üzerinde etkisini gösterecek, kimi kurtulacak kimi de ölerek, asla engelleyemedikleri kaderi ve eceli tadacaklardır.
Eğer kafayı, bedeni ve ruhu çökerten öldürücü ve süründürücü hastalıkları Allah yaratıyor ise; Allah’tan başka sığınabilecek bir koruyucu ve kurtarıcı da yoktur. Onun için, “Allah’ıma dayandım güvendim, vekil ve destek olarak Allah bana yeter” samimi teslimiyet, başınıza gelebilecek tüm musibetleri geri teptirir. Ancak kafatasçı sakatatçılar, bu gerçeği saçma ve ilkel bulurlar ama ellerinden de hiçbir şey gelmez… Ayrıca hastalıktan ölmeyenleri yanlış teşhis ve tedaviden öldürenler de kendileridirler.
Bir tarafta Kemalist “Genelkurmay Cumhuriyeti”nin hüküm sürdüğü bir oligarşi, diğer tarafta ise adı, sözde “demokrasi” olan bir yönetimle tiyatro sergilenmekte, insanlarda yığın mantığıyla kimin daha güçlü ve üstün olduğu merak içinde izleyerek, fanatik taraftarlar misali şakşakçılıktan öte hiçbir şey yapmamakta ve risk yüklenmemektedirler. Sonuçta süregelen iktidar mücadelesindeki dalaş; akıbetini düşünmeyip sadece seyretmekle heyecanlanan halkı tarumar etmekte, dolayısıyla aynı tas aynı hamamın sahnelendiği tiyatro sahnesinde, değişen sadece oyuncu tellaklar olmaktadır. Kışkırtan ve bölen putperest Kemalist rejimin varlığı ise sürebilmektedir.
Eşit bir hak ve adaletin olmadığı öyle korkunç bir despotizmle idare ediliyoruz ki, toplumu kökten bitiren halk düşmanı organize gladio üyelerinin şövalyeleri; makam, rütbe ve etkinliklerine göre destek aldıkları kurumlarca kayrılarak, “hukuk devleti, masumiyet karinası ve yargısız infaz” gibi asla inanmadıkları erdemlikleri sıralayarak, affedilmez suçlarını örtbas edebilme hileleriyle şovlarını sürdürmekte, böylece asla uslanmaz ve pişmanlık duymaz azgın benlikleriyle acımasız emellerini devam ettirebilecek meşru yollar aramaktadırlar.
Kendilerini devlet ve milletin asıl yöneticileri ve sahibi olduklarını sanan hasta kafalar, kurdukları korku imparatorluğuyla dokunulmaz ve yargılanamaz güvencelerinden hukuk ve adalet çiğnenmekte, dolayısıyla onların dışında geri kalanın yargılaması, ne acıdır ki aynı ideoloji paylaşan bir kısım halk ve politikacıların ihanetleriyle meşrulaşabilmektedir.
T.C. kurulduğundan bugüne dek milleti, meclisi ve hükümetleri baskı ve tehditle yıldırarak ideolojileri doğrultusunda hükmeden Genelkurmay, yargı, YÖK ve işbirlikçi medya; bir bir deşifre olan hainlikleriyle öyle şamar yediler ki, artık kamuoyundan saklayamadıkları gerçeklerin ortaya dökülmesiyle ne yapacaklarını bilemez bir şaşkınlıkta akıl almaz demeçler verebilmektedirler.
Suçluları değil, delillerin kamuoyuna yansımasına inanılmaz tepkiler göstererek; gazetecileri, itirafçıları ve kendi onurlu subaylarını kanıtları karartmayıp afişe etmelerinden hainlikle suçlayabilmektedirler. Çünkü onlar dokunulmaz efendilerdir ve kanunsuz ne yaparlarsa yapsınlar, her şey devlet ve Kemalist rejim için olduğundan; millet, anayasa, meclis ve siyaset üstüdürler…
Emir komuta zinciriyle meclisi, hükümeti ve halkı yönetmeye alışmış kurumsal cuntacılar; millet egemenliğine ve Müslüman iktidarlarına olan tahammülsüzlükleri fevkalade aleni olup, “irtica ile mücadele eylem planı” başlıklı hazırlıkların yer aldığı belge, her zaman üzerine bastıkları ve MGK Siyaset Belgesinde önemle vurguladıkları 1. derece tehlike olarak, zaten sıcak gündemini korumuyor mu? Gerek 28 Şubat isyanı, gerek cumhuriyet mitingleri, gerek Ergenekon Terör Örgütü, gerekse Genelkurmay’ın stratejik doktrini; irticayı, yani İslam’ı önlemeye yönelik değil mi? Öyleyse söz konusu belgenin asılsız olabileceği iddiası, apaçık bir saptırma ve ihaneti gizleme telaşından başka ne olabilir?
Belgede imzası bulunan Alb. Dursun Çiçek, yalnızca bir görevli olup, asıl sorgulanması ve yargılanması gereken başta Org. Başbuğ ve üst düzey yetkililerdir. Çünkü onların haberi olmadan, bırakın böylesi detaylı eylemsel bir plan hazırlamak, düşüncesi dahi mümkün değildir. Ayrıca bilgileri olmadan hiçbir işin, hatta hayalin dahi olamayacağı kendi itiraflarıdır.
TSK’ne zarar veren ve güvenirliğini baltalayan, komuta görevindeki Genelkurmay’dır. Bu sebeple Genelkurmay ile TSK’ni ayrı kuvvetler olarak değerlendirmeli, nasıl iktidardaki bir parti tüm milleti temsil etmiyor, duygu ve düşüncelerini yansıtmıyor, hata, yanlış veya ihanetinden dolayı millet sorumlu tutulamıyorsa; olanlardan TSK’yı yükümlü tutmak, şüphesiz insaf dışıdır. Çünkü milletin her bireyi; Kemalist Genelkurmay’ın değil, Müslüman TSK’nin bir üyesidir.
Org. Başbuğ’un söz konusu belgeyi “bir kağıt parçası” olmakla aşağılayarak, başında ve içinde bulunduğu ekibi aklama çabaları, orijinalin ortaya çıkmasıyla her ne kadar sükutu hayal yaşatsa da, ona da bir kulp uydurup olayı kapatmaya çalışacaklarına şüphe yoktur.
Bunları ancak güçlü bir iktidar, yargı ve millet durdurur.
Org. Başbuğ’un sarsıcı şu açıklamaları, amacının ne olduğunu ortaya koymaktaydı. “Askeri savcılığın kararından sonra bu bir kağıt parçasıdır. Ancak bu konuların askeri savcılıkta değerlendirileceği açıktır. Bizim sivil savcılardan beklentimiz, bu kağıt parçasının doğru olup olmadığı değil, nerede, nasıl, kimler tarafından hazırlandığı, nasıl sızdırıldığını ortaya çıkarmalarıdır.”
Böylesine meclisi ve hükümeti devre dışı bırakacak ve toplumu birbirine kıydırıp böldürecek isyansı belgeyi, “Türkiye, bu kağıt parçası etrafında fazla enerji tüketti” diyerek küçümseyen Org. Başbuğ, bütün bunların fitne ve fesat çıkarma maksadıyla düzenlendiğini iddia ederek, “bırakın yapsınlar, bırakın devirsinler, bırakın sustursunlar” derebeyi felsefesiyle yolları açmaya çalışmaktadır.
Herkes şu gerçeği çok iyi bilmelidir ki, TSK üzerinde oyun oynayan tek merci Genelkurmay’dır… Bu sebeple Genelkurmay’ın Kemalist yapısına son verilerek TSK ile özdeşleştirilmeli, amacı halkının dini, düşünce, ibadet ve etnik özgürlüğü değil, doğrudan vatanı koruyup gözetlemek olduğu kesinlikle hükme bağlanmalıdır. Ancak yetmez… Askeri okullardaki bölücü Kemalist eğitimine de son verilerek, düşünce ve inancı her ne olursa olsun milletin her vatandaşına sevgi, saygı ve hoşgörüyle yaklaşılması, ayırımcılıktan kaçınılması ve vatan uğruna yek vücut olunma zorunluluğu belletilip, sadece askeri eğitimin verilmesi sağlanarak, halkına karşı düşmanca güdülen psikolojik harekata son verilmelidir. Onların ne kadar Kemalist olma hakları ve özgürlükleri mahfuz ise, diğerlerinin de Müslüman, alevi, Hıristiyan veya Yahudi olma hakları vardır. Hiçbir kanun ve gerekçe, evrensel insan haklarını doğrayamaz…
Arkasında silahlı otoriter bir kurum olamayanların komploları etki yapmaz. Eğer bir yerde veya bir konuda komplo var ise; tahrikin, tuzakların, kıydırmanın, darbenin ve kanların arkasında mutlaka devletin bir kurumu vardır.
Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yer alan duyuruda ki açıklamaların öncesinden farklı olmadığı, başkaldırının Alb. Dursun Çiçek veya birkaç kişiyle sınırlı tutulamayacağı o kadar aşikar ki, Genelkurmay’ın tamamının sorgulanmasını ve yargılanmasını gerekli kılabilecek bir deryadadır. Bildiri de ''Şayet ortada delil değeri taşıyan bir belge mevcut ise bunun bulunması gereken yerin basın organları değil, yetkili soruşturma makamları olduğu'' vurgulanarak, ''yaşanan gelişmelerin, konuyla ilgili yeni deliller yaratmaya yönelik çabalar olarak algılanmasının dahi mümkün olduğuna'' dikkat çekebilmişlerdir. Bu nasıl bir mantık? Ayrıca, ''Bu husus şüphesiz hukuk devleti ilkesi ile bağdaştırılamaz'' denilen duyuruda, ''bu kapsamda, soruşturma konusu olaylarla ilgili olarak yargısız infaz sonucunu ortaya çıkarabilecek davranışlardan kaçınılması, soruşturmanın gizliliğinin ihlali anlamına gelebilecek bilgi ve belge sızdırma eylemlerinin önlenmesi ve faillerinin cezalandırılmalarının'' gereği üzerinde ısrarla durulması; gizlilik adı altında ihanetlerin deşifresini önlemek maksadıyla halka duyurulmasının önüne geçmek, kurumda yok ettikleri gibi, bugüne kadar alışageldikleri çirkin yöntemlerle bu olayı da karanlığa gömebilmek paniğiyle, hiç takmadıkları hukuku referans göstermeleri, ancak “pes” dedirtmektedir.
Neden kamuoyunun öğrenmesinden korkuyorlar? Milletin öğrenmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmıyor da; vatandaşına karşı psikolojik harekât planlanması, provokasyonlar, tahrikler, insanları birbirine ve tuzaklara düşürmeler, darbeler, tehditler, kan gölleri oluşturma niyetleri mi hukuk devletiyle bağdaşıyor? Askerleri ifade vermeye göndermemeleri ve kanun dışı askeri yargıya gitmalari mi hukuk devletiyle bağdaşıyor?
Artık başka bir şey yazmayı gerekli görmüyor; gerek hükümeti, gerek savcı ve hakimleri, gerekse bu milletin cesur ve kahraman subay evlatlarına şükranlarımı sunar, tüm milletimizin arkalarında durmalarının hayatiyeti üzerinde duruyorum.
Diktatörlük bu kere çökertilmez ise, böyle bir fırsat bir daha doğar mı, bilemem…
Unutulmamalıdır ki; CHP’nin desteği olmadan, hiçbir Ergenekoncu ve cuntacı güçlü ve cesareti olamaz, halka meydan okuyamaz…
15 Eylül 2009 Salı
Ektikleri zehirle sadece kendileri yok olmayacak…
Allah’a ve Kur’an’a olan iman ve inancı ortadan kaldırabilmek için 85 yıldır sürdürülen bilim ve çağdaşlık manipülasyonuyla toplumumuzun bir kısmını etkileyerek asimilasyona uğratmışsalar da, büyük bir çoğunluğunu diledikleri gibi işleyemediklerinden amaçlarına kavuşamamış, kalplerdeki Allah ve İslam aşkını söküp atamadıklarından baskı ve komploların önü ardı kesilmemiş, laiklik ve Atatürkçülük adına her türlü zorlamayı mubah sayabilmişlerdir.
Yüzyıllardır yüce dinleri adına savaşıp can veren Müslüman halkımızın inançlarına tamamen zıt ve düşman bir anlayışın kökleşip egemen olmasına seyirci kalmalarının bedeli; hem siyasi, hem ekonomik, hem sosyal ve hem de askeri açıdan elem gelişmeleri doğurmuş, adalet dağıtan, barış ve bütünlük sağlayan İslam çatısının çökertilmesiyle yüzyıllardır birlik ve beraberlik içinde yaşayan farklı inanç ve etnik kökenli insanlarımız, şimdi birbirini öldüren ve kesinlikle tahammül göstermeyen bir hale dönüşmüştür.
Ateist doğmalı azgın laik ve Kemalistlerin Müslümanlara karşı kin ve nefretleri mutlak bir savunmayı meşru kılsa da, sabrın sonu selamettir imanlarıyla kışkırtmaya gelmemişler ve tepki vermeyerek, sahip oldukları merhametlerinden dolayı anaların akacak gözyaşlarını içlerine sindirmemişlerdir.
Müslümanların Kemalistlerin tanrısı Atatürk’e gösterdikleri duyarlılığı, maalesef onlar göstermemekte, Allah’ın adından dahi tiksinerek tepki verebilmektedirler.
“Gelin Allah’ı tanıyın” başlıklı Müslümanlara yönelik fevkalade masum ve aydınlatıcı yazıma nefretle meydan okuyan kişilerden ODTÜ mezunu Çevre Mühendisi Sarp Şekeroğlu adlı bir şahıs, gönderdiği yorumda; “Hayatta safsatalara ayıracak zaman yok” diyerek, Müslümanların tanrısı Allah’ı bir safsata olarak değerlendirebiliyor ise, gerçek suçlunun o değil, devlet ve din düşmanı yetiştiren Milli Eğitim olduğu tartışılmazdır.
Aslında laik ve evrim teorisi bazlı batı akseptanslı putperest bir eğitimin “milli” olabilmesi mümkün değildir. Müslüman Türkiye Halkına tamamen yabancı bir eğitime milli denebilmesi, apaçık bir aldatmacadır. Gerek ilköğretimde, gerekse üniversitelerde yetişen evlatlarımız bilim değil, Allah ve vahiy karşıtlığı öğrenmekte, dolayısıyla Sarp Şekeroğlu gibi ana ve babasını yaratıcı gören evrimci bireylerde, devletin sürekli “irtica” düşmanlığı işlemesiyle, hem Allah’a hem İslam’a hem de Müslüman halkına tahammülsüz hasım olabilmektedirler. Oysa tüm insanlar, Allah’ın dilemesiyle inançlarını yaşamakta, insanı insan yapan erdemlikle, herkes birbirine hoşgörü ve saygıyla yaklaşmalıdır.
Dinin bilimin ve aydınlanmanın önüne kesen bir karanlık olduğunu öne süren ateist ahmaklar, eğer amaçları gerçek bir bilim ve aydınlık olsaydı; bilimin duayenlerini örnek alırlardı. Israrla savundukları dinsiz bir olumlu bilim ve akılların gerek Türkiye’yi gerekse dünyayı nereye götürdüğü ve ne kadar acımasızlaştırdığı ortadadır. Oysa dinle savaşacaklarına bilimin önünü açan ve ilham veren bir temel yapı olduğunu kavrayabilselerdi, böylesine ezberci veya peşin hükümlü olmaz, geçmiştekiler gibi keşifler gerçekleştirip, aydınlığa koşarlardı.
Oysa dinsiz bir bilim olamayacağını, bilimle uğraşanların insanları dine götüreceğini, bilimin insanı Allah’a götüreceğini vurgulayan Einstein, Newton, Max Planck, Pasteur, W.Braun gibi nice mütevazı ünlü kâşifler, Türkiye gibi laik ülkelerde bilimin olamayacağını açıkça ifade etmektedirler. Nasıl ki dinsiz bir bilim imkansız ise, dinsiz bir devlette olanaksızdır...
"Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir. Dinsiz bir bilime inanmak imkânsızdır." Einstein
"Benim tek yaptığım, Allah’ın yarattığını insanların kullanabileceği hale getirmek. Bu, Allah’ın eseri, benim değil." G. W. Carwer
"Dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama ben, kendimi, deniz kenarında oynayan küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Uçsuz bucaksız doğrular denizi, bilinmez olarak önümde dururken, şurada ve burada daha düzgün çakıl taşlarını ya da güzel midye kabuklarını toplamakla yetiniyorum." Newton
"Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri, yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil, her şeyi yöneten Allah’tır." Newton
"Uzun yaşamımda öğrendi¤im tek şey var. Gerçeklikle kıyaslandığında, tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır." Einstein
"Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bedende egemen olan aklı, nasıl göremiyor, onun varlığını eserlerinden anlıyorsak, görülmeyen Yüce Allah’ı da eserlerinden keşfedebiliriz." Sokrat
"İnsan eliyle uzayda uçmak şaşırtıcı bir başarı ama uzay, kapılarının çok az bir kısmını insanlara açıyor. Bu delikten evrenin geniş esrarına bakmak, Yaratıcı’ya olan kesin inancımızı onaylıyor. Evreni var eden üstün bir Etkin Aklı tanımayan bir bilim adamını ve gelişen bilimi reddeden bir din adamını anlamakta güçlük çekiyorum." W. Braun
"Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcı’nın eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. Bilim insanı Allah’a götürür." Pasteur
"Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür." Einstein
"Hangi sahada olursa olsun, bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır. "İman et". İman, bilim adamlarının vazgeçemeyeceği bir vasıftır." Max Planck
"Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor." Einstein
"Ancak Allah’a inandığım zaman yaşadığımı anladım." Tolstoy
Ayrıca öğrenmek için sadece çok çalışmak yeterli değildir. Tıpkı onlar gibi çok görmek ve çok acı çekmek öğrenmenin ve bilimsel keşiflerin olmazsa olmaz anahtarlarıdır.
Bugün, dinsiz laik devletin zorlamasıyla dayatılan dinsiz laik bir eğitim ile evlatlarımızın geleceği karartılmakta, bilimsel eğitim verilmeyerek, ezberci ve deneyci nesiller yetiştirmekle kalmayıp, her an birbirini boğazlayacak düşman taraflarda oluşturularak, bir felakete doğru ilerlemekteyiz.
Bu vahim gidişata son verecek bir devrimin acilen gerçekleşmesi, bu ülkenin sahibi her vatandaşın vazgeçilmez görevi olmalıdır. O uluyanların ulumalarına kulaklarımızı tıkayıp, bizi bizden ve Allah’tan koparmaya çalışan putperestlerin baskı, tehdit ve şantajlarına karşı dik durmaz, boyun eğmeye devam edersek; bilin ki gelecekte olacak olanlara karşı bizi mahvolmaktan koruyup kurtaracak bir güç bulamayacağız.
Bir sorun bakalım onlara; daha yolda yürüyen ya da evde oturan vatandaşını gasptan, darptan ve öldürülmekten kollayamayanlar, yarın ki felaketten sizleri kurtarabilecek mi? Laiklik ve Atatürkçülüğün kanıtlayabileceği aktif bir gücü var mıdır?
Laik bir devletin politikacısı ve bürokratından dürüstlük beklemeyiniz. Allah‘ın değil, laik ve Kemalist devletin ilkelerine bağlı görev yaptıklarından, fırsat bulduklarında, şeytanın adımlarını takip edecek gayrimeşru yola sapacaklarından hiç kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü her şeyi gözeten ve bilen bir Allah’ı değil de, ölü bir insanı tanrı edinmiş bir devletin, insani vicdanlara hükmedebilmesi ve korku salabilmesi mümkün değildir. Haksızlığı ve gayrimeşruyu durdurabilecek güç, her şeyi gözetleyebilen, var eden veya durdurabilen bir güçtür. O’da ancak Yaratıcı’dır.
Bu ülke hepimizin ve hiçbir güç, bir başkasına baskı ve zorlama uygulayamaz…
Unutulmamalıdır ki geçmişteki devletimiz Osmanlı’nın dünyaya adaletle hükmetmesi; herkesin bildiği gibi, devletin kuruluşundan beri Kuran'ın yüce hükümlerine ve şeriat yasalarına tam uyulmasından, yaklaşık 23 milyon kilometre kare olan sınırları devasa ülkenin gücü ve bütün tab'ası refah ve mutluluğu en yüksek dorukta yaşamıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen fitneler, karışıklıklar, dini ve ırki hesaplaşmalar ve çeşitli nedenlerle şeriata ve yüce yasalara uyulmadığından evvelki kuvvet ve refah, tam tersine zayıflık ve fakirliğe dönüştü. Oysa şeriat yasaları ile yönetilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin imkânsızlığı açık ve seçik ortadadır.
Yaratıcısı Allah’ı üzerinde hissetmeyen insanın doğru, adaletli ve dürüst olabilmesi olanaksızdır. İnsanların dürüstlüğü, eline geçirdiği fırsatlarla eşdeğerdir. Allah’a olan iman ve inancı reddeden bir devlette, şöhreti İslamcı dahi olsa bir insanın hakkaniyetle hükmedebilmesi ve adil davranabilmesi söz konusu değildir. Mutlaka çocukları, eş ve dostlarına ayrıcalık sağlayacak ve onların taleplerini, idare ettiği vatandaşından öncelikli tutacaktır.
İnsanı, insansal fıtratıyla değerlendirilmeli, insanı yaratmayan bir yaratığı veya laik bir devletin insan ile ilgili yasa yapabilmesi, ileriyi görebilmesi ve adaletle yönetebilmesine muhakeme edebilen hiçbir düşünce geçit veremez. Kim yaratmış ise, onun yasaları geçerli olmalıdır…
Tıpkı ruha somut bir biçimde dokunamayan farazi sözde bir bilimin, ütopyadan ibaret başarısız analiz ve terapileri misali, devlette idare ettiği halkının mal ve can güvenliğini koruyamayarak, huzur ve güveni tesis edemeyerek sürekli bocalamaktadır.
Bu sebeple Allah’ı ve dinini kabul etmeyen bir devletin Müslüman veya başka dinden bir toplumu idare edebilmesi, akıl ve mantık dışıdır. O, ancak bir işgalcidir.
Suçluların insan hakları adına itibar görüp mağdurların horlandığı ya da baskı veya aracı hatırsal güçlerle haklarını aramaya çalıştığı bir düzende adalet sağlanamaz.
Gerek uluslar arası, gerekse içerdeki bölünme ve yenilgi, laik eğitimden başka bir şey değildir.
Her kim ne derse desin; laik, yani dinsiz bir bilim olamayacağı gibi, dine sahip bir halkın da dinsiz ve putperest bir devleti olamaz…
16 Nisan 2009 Perşembe
Samimi ve adil olun ki…
Bölücü ve yıkıcı sorunları meydana getiren düşünce ve ilkelerle, o sorunları giderebilmek yahut ıslah edebilmek asla mümkün değildir. Ulus devlet anlayışı temelinde fıtratsal ırk ve din gibi hayati ve hassas değerlere savaş açarak sindirmeye ve başkalaşmaya giden bir devletin birlik, huzur ve barışı sağlayabilmesi, samimi ve adil olabilmesi söz konusu olamaz.
Yaratıcının dahi yapmayıp farklı millet, ırk, din ve kültürleri yaratmasıyla oluşturduğu dünya; ne geçmişte ne de gelecekte tek bir medeniyete dönüştürülememiş ve dönüştürülemez; ortak kültür, simge ve değerler yaratılarak, gelenekler ve mitlerle tek tip kökten bir birleşmeyle, akıl ve duygular tekelleştirilmeye çalışılarak, “ulus devlet” gibi dayanaksız bir yapı inşa edilemez.
Bu ütopyayı baskı, yasak, tehdit, şantaj ve absürt argümanlarla uygulamaya çalışan devlet, ancak isyana, savaşa ve parçalanmaya neden olur. Böylesi tanrısal bir ideali kendi ideolojisi temelinde egemen kılmaya çalışması, zaman içerisinde bir basınç oluşturacak ve sonunda infilak ederek, ortada ne bir devlet, ne bir vatan, ne de bir millet kalacaktır.
Devlet, yalnız halkı için var olan; ırk, inanç ve düşüncelere saygı gösterip, taraf olmaksınız adaletle hükmeden bir kurum ise, o devlet baki kalabilir ve bozgunculara karşı yekvücut bir güç haline gelerek, kötülükleri yenebilir, fitnecileri püskürtebilir.
Yüzyıllardır Müslüman Türkiye toplumunu ve hamisi olan ırkları bir arada tutmayı başaran Allah ve İslâm inancını silip süpürebilmek için Fransa’dan ithal ettiği laik ve ulus devlet anlayışını silah, korku, cinayet ve insanlık onurunu katleden uygulamalarla kabul ettirmeye çalışan devlet, yaşanıla gelen çatışmaların, bölünmelerin, adaletsizliğin, ahlâksızlığın, sömürgeciliğin ve düşmanlığın yegane sebebi olmuş ve olmaya devam etmektedir. Yaldızlı sözlere değil, bizzat yaşanılan tecrübeler ve gelişmelere duyarlı davranarak duruş sergilenmeli; devlet, ancak kendini meydana getirip değere ulaştıran herbir bireyine sevgi ve saygı duyar ise, karşılığını hak etmelidir.
Devlet, öncelikle büründüğü o despotik, ideolojik ve teokratik yapısından sıyrılmalı, idareyle yükümlü oldukları canlıların güdülebilecek hayvanlar sürüsü değil, farklı akıl, inanç ve duygular taşıyan birer “insan” oldukları gerçeğini kabul ederek, ideal ve yapısını oluşturmalıdır. 85 yıldır başaramadığını başarabilmesinin mümkün olamayacağı gerçeğini kavrayabilmeli, gerçekten insanlarını tasa eden bir samimiyet içinde ise, inat ve ısrarından vazgeçerek korkunç gidişatı durdurmalıdır.
Adaletsizliğe ve ayırımcılığa daha fazla tahammül edemeyen kahraman savcı ve hakimlerden oluşan yargının gerçekleştirdiği “devrim”, T.C. kurulduğundan bugüne kadar köşe başlarını tutmuş mevki ve makam sahibi zorba Kemalistlerin millet üzerindeki hegemonyasına son verecek süreci başlatmış, her biri yargı önüne çıkarılarak, nasıl birer sinsi, cani ve hain oldukları gerçeği kamuoyunun dikkatine sunmuştur.
Türkiye milletinin etnik ve dini esaslarına göre yaşamalarına fırsat tanımayarak sürekli dışlayan, tehdit ve şantajlarla köleleştiren ve iktidarlarını engelleyen Kemalist gettolar; silahşorlarının tutuklanmalarına, gözaltına alınmalarına veya soruşturulma açılmalarına öyle tepki göstermiş, haddi aşarak sahiplenmişler ve gözdağı vermek isteyerek terör örgütlerini savunmuşlar ki, böylece devletsi hükümranlığa sahip korkunç bir çeteyle nasıl yaşandığı ve karşı karşıya kalındığı ortaya çıkmıştır. Nasıl bir devlet Türkiye'yi idare etmektedir?!!
Amansız Ergenekon Terör Örgütünün politik temsilcisi CHP, Kemalist medya, gazeteci, dernek ve üniversitelerin yanı sıra, Genelkurmay’ın arka çıkması, şüphesiz TSK’ni istismar ve aleyhine fevkalade vahim bir gelişmedir. Anayasal düzeni silahla ele geçirmeye kalkışan, halkın seçtiği TBMM’ni lağvederek hükümetini devirmeye çalışan, halkın arasına nifak tohumları sokarak bir iç savaşlı planlayan, farklı inanç ve ırk sahibi popüler kişileri öldürterek ve öldürmelerini planlayarak infiale neden olan azılı terör örgütünün elebaşları Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’u destek mahiyetinde cezaevinde ziyaret eden Genelkurmay’ın başkanı Org. Başbuğ’un açıklamaları; hukuka, yargıya ve millete apaçık bir meydan okumadır.
Unutulmamalıdır ki yargıyı, hukuku ve adaleti baltalayarak ayaklar altına alan bu kayırma, rütbeleri ve kimlikleri her ne olursa olsun hiçbir bahaneyle haklı görülmemeli, TSK’ni temsil eden komutanların cüretkar bu tavırlarına müsamaha edilmeyerek, asla bağışlanmamalıdır. Adalet karşısında her suçlunun eşit muamele görmesi devleti devlet yapan en önemli unsur olmasına rağmen; gerek doğrudan müdahale edilerek, gerekse sağlık koşulları öne sürülerek, GATA aracılığıyla suçlular yargılanmaktan ve tutuklanmaktan kurtarılmakta, dolayısıyla akıl almaz bir kayırmacılık ve adaletsizlik tüm milletimizi derinden vurarak, ideolojilere göre çete ve terör örgütlerine meşruiyet kazandırılmaktadır.
İrtica adına Müslüman bir Türkiyeli, PKK adına ise ırki bir Kürt, MGK’nın tehlike sıralamasında birinci derecede yer alıp, laik ve Kemalizm adına terörist faaliyette bulunulan kıyıcı çetenin şatafatlı üyeleri meşru gösterilmeye çalışılıyor ise; artık o bir devlet değil, savunduğu o çetenin ta kendisidir.
Deşifre edilerek kamuoyuna yansıyan adamcı birçok telefon görüşmesi dahi üst düzey yetkili destekçilere ve kurumlara geri adım attırmıyor ise, bu, ürkütücü sonun çok yakın olduğuna bir delildir.
Akıl, bilim, çağdaşlık ve ilericilik adına ustalıkla gizlenilen riyakâr yüzlerin burkaları açılmış, artık devekuşluluktan kurtularak berraklaşmışlardır. Tıpkı ahir zamanın canlısı “Dabbetül arz”ın yeryüzüne çıkması ve beraberinde Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın yüzüğünü getirerek, insanların yüzüne değdirmesiyle oluşacak siyah ve beyaz noktalarla kimin kafir, kimin Müslüman olduğunun belirlenmesi gibi, bundan böyle kimin gerçekte kim olduğu ortaya çıkmış, Müslümanları ve Kürtleri yok etmek isteyen çağdaş tanımlı Kemalist terörist ve yaltakçıları anlaşılmıştır.
Çağdaşlık; vahye iman etmiş Müslümanlara karşı kullanılan şeytani bir manipülasyondur. Türkiye’deki çağdaşlığın bilim ve teknoloji ile hiçbir ilintisi bulunmamakta, İslâm’a karşı doğrudan karşı çıkmaya cesaret edemeyen Kemalistlerin, kendilerini perdeledikleri bir batılılaşma kavramdır.
Din, ırk ve adalet düşmanı Ergenekon Terör Örgütünün her üyesinden bahsetmeyi vakit kaybı buluyor, puştlukta sınır tanımayan sözde bilim adamı Mehmet Haberal veya Müslüman millete meydan okuyan eski rektör Fatih Hilmioğlu gibi bozguncu çete üyelerini değere tabi tutmuyorum. Faşist diktatör ve katil Veli Küçük’ün, ülke aleyhine APO’dan çok daha tehlikeli bir canavar olduğunun altını çizerek, İmralı’da hapsedilmesi ve APO’ya arkadaş gönderilmesinin halkımızı memnun edeceğinin dikkate alınmasını öneriyorum.
Ancak Türkan Saylan adlı Kemalist, feminist, hümanist (en büyük hümanist şeytandır) ve Hıristiyan bir bozguncunun kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla İslâm’a savaş açtığı, Haçlı Batı ve Siyonist lobilerince gönderilen yardımlarla Müslüman Türkiye çocuklarını İslâm’dan çıkarmak suretiyle fevkalade düşmansı bir misyonu yürüttüğü malumdur. Düşünce, strateji ve eylemlerini bir İslâm karşıtlığı temeline oturtan Saylan, haçlılarla kurduğu ittifakla, tıpkı çağdaşlık gibi Kemalizm’i de arkasına alarak İslâm aleyhtarlığı haçlı görevini sürdürmekte, söz konusu işbirlikçilerden aldığı yardım ve destekle burslar vererek, Türkiye’yi dinen ve ırkken parçalamak niyetiyle yok etmeye çalışmaktadır. Sözde insanlık amacına ve çağdaş bir Türkiye için çalıştığı propagandasıyla, insafsızca vicdanları istismar ederek sömüren Türkan Saylan, amacına ulaşamamanın ızdırabıyla ölümcül hasta yatağında “ölüm aklıma bile gelmiyor, yapacak çok işim var" diyerek, Müslüman Türkiye’yi dininden ve kimliğinden uzaklaştıramamın ve vatan topraklarını efendilerine teslim edememenin öfkesiyle çırpınıyor. O, bir haçlıdır ve haindir.
Dinin araç olarak kullanıldığı iddiasıyla Müslüman cemaatleri düşman sayan Org. Başbuğ, 85 yıldır sözde “sosyal devlet” hilesiyle Kemalistlerce sömürülen, horlanan ve aşağılanan saf ve devlete güvenen milletimizi cemaatlere karşı bileyleyerek, menfaat çıkarların, dinin kullanılarak elde edildiğini işlemek suretiyle, Müslüman cemaatlerinin ekonomik güce kavuşmalarından son derece rahatsızlık duyduğunu vurgulayabiliyor. Ya laik ve Kemalist cemaatler!; yıllardır Atatürk’ü kullanarak din ve namus telakkisini ortadan kaldıranlara, halka ve hükümetlerine darbe yapanlara ve girişenlere, devleti sömürenlere ve vatan topraklarında emelleri olan yabancılarla işbirliği yaparak ihanet etmelerine, neden hiçbir tepki göstermiyor?
Acaba cevap verebilir mi: Müslüman Halkına ve hükümetlerine karşı gösterdiği hasımlığı ve duruşu, hiç, dahili ve harici hainlere gösterebildi mi? Laik, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla idare edilen Türkiye, ideolojisine aykırı düşünenlere karşı 85 yıldır mücadele ederek enerjisini tüketeceğine; neden sosyal devlet olabilmek için gerekli çabayı sarf etmedi?
Hiçbir Müslüman cemaat; unutulmamalıdır ki laiklik ve Kemalizm’den beslenen Çağdaş Yaşam Derneği gibi nice cemaatlerin asli görev edindikleri birlik ve beraberliği bozmamış, halkını asimilasyona tabi tutarak ve düşmanlarla gizli bir işbirliği yaparak ihanet etmemiş, tehditle döndürmeye kalkışmamışlardır. Bu sebeple, bugüne kadar eleştirdiğim ve kınadığım Fethullah Gülen Cemaati başta olmak üzere, tüm İslâm’i cemaatleri, dinilerinin gereği yaptıkları hayırseverliklerinden dolayı destekliyor, diğerleri gibi ülke ve millet aleyhine hiçbir ihanet içinde olmadıkları için tebrik ediyorum. Vahiysel dinlerine ihanet etmişler ama devletlerine asla… Daha ne istiyorsunuz?
Org. Başbuğ ve Genelkurmay’ın içlerine sindiremeyip sürekli kin ve nefretlerini sıcak tuttukları Müslüman cemaatler; eğer inançları gereği zekat, sadaka veya yardımı yapmamış olsalardı, halk isyan eder, bugün keyfiyet içinde yaşayan sömürücülerin mal ve can güvenlikleri olamazdı. Boş lafları bırakın da, ne yaptığınızı açıklayın…
Org. Başbuğ’un şu açıklaması, maalesef tüyler ürpertici. “Diyelim ki bir gencimiz Eskişehir’de oturuyor, Kocaeli’de üniversite kazanıyor. Zaten zar zor okuyacak, yurt bulacak. Devletin öğrenciye yurt sağlaması sosyal bir görev ama sağlayamıyor. Orada işte, geliyor A, B, C, D hemen alıyor. Kendilerine göre yetiştiriyorlar. Sosyal devlet tabii ki önemli ama sosyal devletin hangi boyutta olacağı konusunda yasalar, Anayasa belli.” Acaba o öğrenciler, okuyabilmek için namuslarına bedel biçen birer fahişe, hırsız ve terörist mi olsalardı?
Harp akademilerinde Kemalizm’i öğreterek, birer İslam düşmanı olarak yetiştirdikleri öğrencilerin varlıkları meşru da, Allah ve din sevgisiyle yetişen öğrenciler mi gayri meşru?!?
28 Şubat hıyanet sürecini destekleyebilen Org. Başbuğ, açıkça “laik ve Kemalist değilseniz, bu vatanda yaşama ve yükselme şansınız yok” diyerek, dolaylı da olsa, İslam’a ve Müslümanlara karşı olduğunu deklare etmektedir. Oysa eylemsiz bir felsefe ve düşünceyle insanları mimleyerek düşman belleyen bölücü ve yıkıcı anlayışın bu ülkede yaşam hakkı bulunmamalıdır.
Org. Başbuğ; “Teröristte bir insandır” ifadesiyle, tıpkı CHP’nin çarşaf açılımı gibi yeni bir PKK politikası geliştirmekte, ancak neden teröristleri öldürdüklerine ve askerlerimizin şehit düştükleri sorusu cevapsız kalmaktadır. Oysa Allah, bozguncuları insan olarak görmemekte, hayvan, hatta daha da aşağı sapık olduklarını vurgulayarak, insan olabilmenin erdemlikleri ortaya koyup, iyi ile kötüyü sınıflandırmaktadır. Eğer vatanlarını ve halkını koruyabilmek uğruna canlarını feda eden kahraman askerlerimiz insan ise, katil ve cani teröristlerin de insan olabilmesi mümkün müdür? Bu durumda; TSK, her inanç ve ırkı içinde barındıran Türkiye milletinin kendisi olduğundan, Genelkurmay başkanı, TSK ile eşdeğer görülemez ve başkomutanlık görevini sürdüremez. Dolayısıyla Org. Başbuğ’u istifaya davet ediyorum… Çünkü tamamen dengeleri gözetmekle yükümlü böylesi hassas bir görevi, güvenlik olgusunu yitirmesinden dolayı daha fazla götüremez.
Kim, ne konuşacağına dikkat etmeli, mutlaka adil ve adaletli olmalı, halkını ideolojisinin üstünde tutarak dışlamamalı ve incitmemelidir!!!
Türkiye Müslüman’dır. Ancak Müslüman kalıp kalmayacağını Allah bilir. Bu gerçeği değiştirebiliyorlar ise; haydi, hodri meydan…
Samimi ve adil olun ki, Türkiye milleti layık olduğu gücü ve barışı tadabilsin...
20 Mart 2009 Cuma
Hiç mi muhakemeniz yok?
Siyasetin silinip süpürülmesine; ahlaksızlık, samimiyetsizlik ve yüzsüzlüğün egemen olmasına neden olan çapulcu politikacılar değil, destekleyen, kışkırtan ve teşvik eden toplumun ta kendisidir. İnancı ve düşüncesi her ne olursa olsun tecrübelerden ders almayan ve itirafları çözemeyen böylesi bir halkın adalete, barışa ve refaha kavuşabilmesi mümkün değildir. Liderler, ancak milletin aynasıdır…
Her çıktığı meydanda; taahhütlerini yerine getiremezse “namert” olmayı bir ayrıcalık, üstünlük ve kazanç argümanı sayan MHP lideri Devlet Bahçeli, Müslüman Türk ülkücülerinin alınlarına kara çalmış bir hain ve yüzkarasıdır. Deist inancıyla Müslüman ülkücüleri asimilasyona uğratarak önce Kemalistleştirip sonra CHP’lileştiren Bahçeli, hatırlanacağı üzere APO’nun yakalanıp idam edilmesiyle ile ilgili aynı yeminleri sarf etmiş, dolayısıyla APO’yu affederek, “namertlikle” damgalanmıştı. Namertliği perçinlenmiş bir Bahçeli’nin yeniden “namertlik” andı, takdir edileceği üzere hiçbir mana ifade etmemektedir.
Başbakan Erdoğan’ın Baykal ile ruh ikizi olduğu sözlerine tepki gösteren Bahçeli, “Baykal ile ruh ikizi olmaktan hatta, Türkiye’de kurulan her siyasi partinin lideri ile ruh ikizi olmaktan şeref duyarım” sözleriyle, APO ve DTP liderleriyle de şeref duyduğunu açıklamakta herhangi bir sakınca görmemektedir. Bu ülkenin bir insanı olduğunu referans göstererek, her partiye oy verenle de ruh ikizi olmaktan kıvanç duyduğunu ifade eden Bahçeli, dolaylıda olsa bu ülkenin teröristleriyle de onur duyabilmektedir.
Devlet Bahçeli’nin gerçekte kim olduğu, hiç sorgulandı mı?!?
Müslümanlara karşı düzenlenen ihanetsel Cumhuriyet mitinglerinde, Ergenekon Terör Örgütünde ve diğer birçok tertipte CHP, PKK ve İslam düşmanı darbecilerle yek vücut hareket eden bugünkü MHP, asla Müslüman ülkücüleri temsil etmemekte, Kemalizm’in sağ fraksiyon misyonunu sürdürmektedir. Bu sebeple Müslüman Türkiye milleti aleyhine CHP’den çok daha tehlikeli, bölücü, sinsi ve yıkıcı bir organizasyon olduğu hafızalardan çıkarılmamalı, dolayısıyla münafığın kafirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu unutulmamalıdır.
Sen bir insansın, artık uyan…
11 Şubat 2009 Çarşamba
Türkiye’deki laikliğin bayraktarı putperest Kemalistlerdir
Fransa’da laiklik, nasıl masonlara emanet edilmiş ve muhafazası sağlanmakta ise, Türkiye Cumhuriyetinin ilk kuruluşunda da masonlarca yaygınlaştırılıp devletin dokunulamaz temel bir ilkesi yapılmış, putperest Kemalistlerin despotik baskılarıyla vahye karşı bir silah olmuş ve olmaya devam etmektedir. Unutulmamalıdır ki iman ve inancın olmadığı bir vicdandan doğruluk, adalet, hoşgörü ve merhamet beklenmemelidir.
Laiklik, tanımı itibariyle evrensel ateizmin tüm doktrinlerini içerse de; toplumların din ve inançlarına göre devletlerce katı veya ılımlı bir yapılanma kazanabilmekte, özellikle Türkiye’de, Atatürk’ün ölümünden sonra kurulan Kemalizm dininin devleti ele geçirmesiyle amansız bir İslam düşmanlığı baş göstermiş, laiklik adına o kadar aşırı tepkiler cereyan edebilmektedir ki, Müslüman referanslı bir cumhurbaşkanın, başbakanının, bürokratın, hatta bir milletvekilinin veya eşinin varlığına dahi tahammül edilemeyerek, halka ve seçtiği iktidara meydan okunabilmektedir.
Laiklik; çıkış maksadından ve felsefi tanımından da açıkça anlaşılacağı üzere, vahyi yok etme gayesi taşıdığı ve yönetimden, yani siyasetten arındırmak suretiyle Allah’a iman etmiş toplumlara karşı tamamen taraflı davrandığı ve etkisizleştirdiği her ne kadar aşikâr ise de; “temel hak ve hürriyetlerinin garantisi, inançların güvencesi, özgürlüğün kapısı ya da çağdaşlığın başlangıç noktası” gibi yaklaşımları, tamamen yalan ve abartıdan ibarettir.
Müslüman bir toplumun laik bir devletçe idare edilebilmesi, şüphesiz eşyanın tabiatına aykırıdır, dolayısıyla ayrılıkların, sorunların, çatışmaların, istismarın ve istikrarsızlığın doğal bir müsebbibidir. Laiklik ilkesini tumturaklı sindiremeyen Türk halkının taptığı Allah’ın ilkelerini ve iman ettiği İslâm inancını, kurduğu devletinden koparamaz ve hilelerle engelleyemezsiniz. Çünkü devletin sahibi milletin ta kendisidir. Kemalist veya başkalarınki kadar, hatta çoğunluğundan ötürü Müslümanların da söz, hak ve yetkisi olduğu unutulmayarak; baskı, darbe, tehdit ve şantajların bir gün geri teperek aynısıyla karşılanabileceği düşünülmeli, herkesin kutsallarına saygı gösterilerek, devletin bir kesimce işgali, bedeli ne olursa olsun kesinlikle kabul edilmemelidir. Nasıl ki kendileri Müslüman veya başka bir dinde olmak zorunda değiller ise, hiçkimseyi laik veya Kemalist yapamazlar ve zorlayamazlar. Onun için laik ve Kemalist olmayanlara baskıyla and içeremezler ve tehdit uygulayamazlar. Şüphesiz boyun eğenler, ancak münafık oportünistlerdir...
“Kuvvet kimin eline geçirse, hâkim o’dur” gerçeği baz alınır ise; muhakeme edebilen her aklın aciz bir yaratığa değil, her daim gücü ve dilediği yaptırımı iradesinde bulunduran Yaratıcı Allah’a güvenmesi ve teslim olması gerekir.
Özellikle Müslüman referanslı politikacıların, iktidar olabilme uğruna inananları aldatarak laikliği savunabilmeleri ve laiklerle yarışırcasına sahip çıkma gayretleri dinin bozulmasına ve müminlerin dejenerasyonuna neden olmuş, böylece vahyin özü ve Kur’an’ın anayasal yapısı yitirilerek, ucube inançlar ve anlayışlar legalleşerek, hıristiyanların teslis inancı benzeri tanrılar çoğaltılıp, toplumlar önder yaratıklar adına kullaştırılmıştır.
Yaşamın gerçekleriyle örtüşmeyip sadece hipotezden müteşekkil demokrasi; ateistsi ve hıristiyansı bir “özgür irade” gütmesinden “Mutlak İrade”’ye karşı bir güç hale getirilmeye çalışılmış, ama hiçbir zaman galebe çalamayarak kaderin yazgısına üstün gelememiş, dolayısıyla ütopyanın düşsel ve hırssal atıl bir ürünü kalmaktan öteye gidemeyerek, iddiasını hiçbir zaman gerçekleştirememiştir. Ancak Young Deneyindeki yarım bardak suya sokulan kalemin kırık görülebilmesi misali sürekli yanılmışlar ve inatla gerçeği kabullenmek istememişlerdir.
Yaratıcı Tanrı’yı gökyüzüne yerleştirip, yeryüzü yönetimini tamamen yaratık insana devreden hıristiyan ve Yahudi inancıyla örtüşen demokrasi; kesinlikle İslâm’la bağdaşmamaktadır. Ayrıca İslâm’ın salt anlamı; Allah’ın iradesine kayıtsız-şartsız bağlılıktır. Laiklik ve demokrasi; “Mutlak İrade”’yi, yani Allah’ı değil, özgür iradeyi, yani insanı egemen kılan bir yönetim şekli olmasına rağmen, İslâm’ı kabul etmiş bir Müslüman, laikliği ve demokrasiyi benimseyebilir, takiye de olsa hazmedebilir mi?
Sırf İslâm dini ve medeniyetinin egemenliğini ortadan kaldırmak amacıyla yüzünü batıya çevirip çağdaşlık manipülasyonuyla laik Türk Cumhuriyetini kanlı devrimlerle kuran CHP, tıpkı Müslüman referanslı partilerin laikleşmesi gibi İslâmlaşabilmekte, ilke ve inkılâplarını çiğneyerek iğrenç politikanın ikiyüzlü argümanlarını kullanıp, aptal sandıkları Türkiye milletini sömürebilmektedirler. Hiçbirinin birbirinden ne üstünlüğü ne de alçaklığı olmadığı bir gerçeği yaşamakta, neyin doğru-neyin yanlış, neyin iyi- neyin kötü olduğu karmaşasıyla kirli bir bulaşık toplum meydana getirmektedirler.
Erdemliğin, dürüstlüğün ve ahlâkın zerresi olmadığı öyle bir politika güdülmektedir ki, kendini muhafaza edebilene aşkolsun…
Söze yada düşüncelere değil, bizzat yaşanılan gerçek hayat delil kabul edilmeli, olumsuzlukları ve belâları engelleyemeyen tüm anlayışlar çöpe atılmalıdır. Ölümü, hastalığı, savaşı, suçları, açlığı, yoksulluğu ve yaşanılan felaketleri önleyemeyen laiklik ve demokrasi; acaba gerçek yaşamda ne işe yaramaktadır? Öyleyse inanmanın ve savunmanın gereği nedir?
Ne zaman benliksel çıkarlar gömülür, erdemlik ve dürüstlük mezardan çıkarılırsa; doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü barındıran dünya anlaşılmış olur.
“Dünyayı yanlış okur da bizi aldatıyor deriz.” Tagore
28 Ocak 2009 Çarşamba
Müslüman değil “deist”tirler
CHP’nin birçoğu her ne kadar ateist bir görüşe sahip ise de, “deist” inanç taşıyanlarda azımsamayacak bir çoğunluktadır. Türk bir şoven milliyetçisi (Atatürk milliyetçisi) olmalarından, Hz.Muhammed’i, Arap kökeninden dolayı tamamen reddetmekte ve “Türk-İslam” gibi sapkın bir din üreterek, ırkçı (kafatasçı) MHP ile aynı çizgide buluşmaktadırlar. Gerek cumhuriyet adına düzenledikleri ihanet mitinglerinde, gerekse Ergenekon Terör Örgütündeki birlikteliklerinden, CHP ile MHP yekvücut ittifak içindedirler. Ancak Müslüman ülkücüler, CHP ve MHP’ye oy veren bilinçsiz Müslüman vatandaşlar, bu oluşumun ve tanımın dışındadır.
Deist; doğaüstü olayların tanrıdan geldiğine inanarak, Tanrı’yı tek başına kabul eden, ancak Yaratıcı’nın dinlerle ve elçileri peygamberlerle olan bağını kökten reddedendir. Deistler, doğru dinin insan mantığında ve tabiatın kanunlarında görmeyi tercik eder ve Allah’ın, peygamber aracılığıyla gönderdiği ilkeleri kesinlikle inkâr ederler. Dolayısıyla bu doğrultudaki tek bir Tanrı’nın, yani iradesiz bir Allah’ın varlığına inanırlar. Oysa, Allah ile peygamberleri birbirinde ayırarak, bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmayanlar lanetlenmişler ve inançlarının hiçbir hükmü olmadıkları kesin bir ifadeyle açıklanmıştır.
“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirlerinden ayırıp;
Doğa dini olan deizm’e inanış, 17. yüzyılın Avrupa’sında bir devrim olmuş, laik Türkiye Cumhuriyetini kuran CHP gibi birçok kültür bu akıma, yani vahiysiz ve peygambersiz bir Tanrı’ya destek vererek, Rönesans dönemindeki hümanist yaklaşım çerçevesinde dolaylı bir ateizmi ya da “Doğa tanrısı” diye yetkisiz bir tanrıyı kendilerine öylesine ilâh edinmişlerdir.
Türkiye’deki deistlere (CHP) göre; İslam’ın vahiysel bir din olduğuna inanmadıklarından, Hz.Muhammed (S.A.V) vahiy alan bir peygamber değil, dahî ve Arap bir din kurucusu olarak kabul edilmiştir. Tıpkı Hıristiyanların, yüce peygamberimiz Hz. Muhammed’e ‘yazar’ demeleri misali! Hatta onlar nezdinde, Resul peygamberler ile yalancı peygamberler arasında fark görülmemiştir.
Bu düşünceyi ortaya koyan CHP’li Türk masonları, peygamberlikte toplumsal şartların oldukça etken olduğunu, bundan dolayı peygamberlik iddiasında bulunanların bazısının başarılı olup peygamber vasfı aldığını, bazısının da başarılı olamayıp yalancı peygamber ünvanını
aldığını ileri sürmüşlerdir. Yine onlara göre; Allah’ın aracıya ihtiyacı bulunmaması ve Allah inancının yeterli olmasından hareketle, ayrıca bir peygamber inancının ortaya konmasına gerek bulunmadığını iddia ederek, Müslüman Türkiye halkının taptığı Allah’a, peygamberine ve vahiysel dinine savaş açıp çağdaşlık, akılcılık ve batılılaşma adına; amansız ve zalim bir propaganda ve yasalarla asimilasyona girişmişlerdir.
CHP’nin iktidarsal kuruluşuyla başlayan asimilasyon, halk evleri aracılığıyla yayılmış, o dönemin gerek Milli Eğitim Bakanı, gerekse İçişleri bakanı başta olmak üzere tamamı, vahiysel dine ve peygamberimize saldırarak, Müslümanları devşirmeye çalışmışlar, zayıf inanç ve karakter taşıyanlarda başarılı olmuşlardır.
1924 Anayasasını hazırlayan komisyonda başkan ve raportör olarak görev yapan, inkılâplarda etkili olan CHP milletvekili Celal Nuri’ye göre de vahiy ve aracı melek, bir sembolden ibarettir. CHP’ye göre; “din denilen şey, peygamberin zihninin ürünüdür.”
1939 ve 1950 yıllarında CHP milletvekili Hüseyin Cahit ve Abdullah Cevdet gibi birçok mason; peygamberlerin milli olması gerektiğini savunarak, kendilerinden olmayan bir peygambere uyma zorunluluğundan bahsedilemeyeceğini ileri sürmüşler, İslâm’ı, bir “Arap dini” olarak kabul etmişlerdir. Bu anlayışı temel alan günümüz Kemalistleri, tanrının da milli olması gerekliliğine inanarak, maalesef Atatürk’ü hatadan münezzeh “tanrı” bellemişler, ilkelerinin kutsallığına iman ederek, bir zorlama ve baskı haline getirmişlerdir. Onun ilkelerine ant içmeyen seçilmiş bir vekil dahi parlamentoya girememekte, hükümet olamamaktadır.
Bu sebeple; vahye ve peygambere iman etmiş hiçbir Müslüman, gerekçesi ne olursa olsun CHP’yi dost edinemez, destekleyemez ve varlığını içine sindiremez.
Hatırlanacağı üzere; daha çok kısa bir zaman önce CHP Genel Sekreteri Önder Sav, yüce peygamberimize hakaret ettiği halde ne CHP kurularınca, ne de yargıca hakkında hiçbir yasal işlem başlatılmamış, CHP’deki üst düzey görevine devam ederek, kin ve nefret duyduğu türban ve çarşaflıları, oy kaygısıyla partisine katan genel başkanı Deniz Baykal’ın bir tek eleştirisine bile maruz kalmamış, ikinci adam olmaya devam edebilmiştir. Oysa AKP’de, Atatürk’ün aleyhine tek bir söz söyleyen her kim olursa olsun partiden derhal ihraç edilerek, Atatürkçü topluma saygı gösterilebilmektedir.
Diğer taraftan; Müslüman halkının canı pahasına önemsediği peygamberlerine yapılan hakarete duyarsız kalan Kemalist CHP’nin ve Kemalist yargının tutumuna karşılık; bir Hıristiyan ülkesi olan Avustralya’da ise, Susanne Winter adındaki aşırı sağcı milletvekilinin peygamberimiz Hz. Muhammed’e hakareti karşılıksız kalmamış, derhal dokunulmazlığı kaldırılarak, “dini topluluklar arasında kin ve nefret oluşturduğu” gerekçesiyle, 3 ay hapis ve 24 bin Euro para cezasına çarptırılabilmiştir.
CHP’nin hiç değişmediği, temel hak ve hürriyet olan İslâm’i inanç, ibadet değerleri ve özgürlüklerine sürekli saldırıp aşağılayarak, akıl almaz hakaretler ve baskılar yaptıkları malûmdur. Muhalefette olmalarından dolayı doğrudan etkili olamayan CHP, ancak diktası altındaki caydırıcı ve provokatör kurumlar aracılığıyla amaçlarını sürdürmekte, aktif olamadıklarında ise, terör örgütü ve suç çeteleri kurdurmak suretiyle hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Ya iktidara geldiklerinde neler yapabileceklerini, sanırım hayal bile etmek istemezsiniz…
Deniz Baykal, Ergenekon Terör Örgütünün tüm gerçekleri deşifre edilip, nasıl acımasız ve hain bir yapılanma olduğu kamuoyunca da tasdik edilmesine rağmen; hala teröristlere sahip çıkarak ısrarla savunmasını sürdürebilmesi ve Silivri’yi “AKP’nin Guantanamo”’su olarak tanımlamasına karşılık; acaba Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğundan bugüne, Türkiye’de yaşanacak bir karış özgür yer bırakmamacasına ülkeyi “Kemalist Guantanamo”’ya çeviren CHP diktatörlüğü için ne diyecek?
CHP’liler, bazen hiç farkında olmadan yada medyanın azizliğine uğrayarak sakladıkları gerçek yüzlerini ortaya çıkarıp deşifre olsalar da; eski başsavcı Sabih Kanadoğlu, Yekta Güngör Özden, Tuncer Kılınç ve benzeri sözcüleri aracılığıyla amaçlarını gizlemeye gerek görmeyebilmektedirler. Başka bir argüman bulamadıkları için Türbanı, dinin siyasete alet edilmesi olarak değerlendirip; “Bu gidiş, dinci dikta rejimine gidiştir” diyerek, Müslüman toplumu bitmez-tükenmez kinlerinden hedef almakta, neden hala hazırdaki Kemalist dikta rejiminin korku, baskı ve cezalarından bunalan halkımız ve kapatılan siyasi partilerin karşı duruşlarından rahatsız olabildiklerine mantıki ve insani hiçbir açıklama getirememektedirler.
Bir “türban”, rejimi değiştirebilecek bir tehlike arz edebiliyor da, neden “Ergenekon” gibi derin ve etkili silahlı bir terörist organizasyonun darbe girişimi ve bölücü faaliyetleri inandırıcı olmayabiliyor? “Üç-beş bomba ve bir avuç insan” ile darbe mi yapılır iddiasıyla, neden kurumsallaşmış teröristlere sahip çıkılıp, mahkemelere baskı ve hakaret yapılabiliyor? Onun için mi, yıllardır milletimiz ahlkasızca kandırılarak, türbanın PKK'dan bile daha tehlikeli olduğu varsayımıyla MGK'ca 1. derece addedilebilmiştir?
Daha öncede defalarca vurguladığım gibi: CHP, açık bir düşmandan çok daha tehlikeli, sinsi ve acımasızdır. Aynı ilkeleri paylaşan deist ve şovenist Bahçeli’nin MHP’si de ondan farksızdır.
Haçlıların yüzyıllardır mağlup edemediği ve yıkamadığı köklü Osmanlı Devletinin içeriden parçalanarak zayıflatıp nasıl ortadan kaldırıldığı, asla unutulmamalıdır. Tıplı ittihat-terakki örgütünde olduğu gibi birbirinden farklı düşünce, ırk ve ideolojilerin bir araya gelip, Osmanlı’nın temellerini sarsarak tahrip eden o günkü hainler, bugün ki alçaklara referans olmuş, aynı oyun tekrar oynanmak isteyerek, önce mitingler, şimdi de terör örgütleriyle halkımız acılara gömülmek ve vatansız bırakılmak istenerek, kanlı bir işgalin altyapısı oluşturulmaya çalışılmıştır.
CHP ve MHP’nin seçim kazanmaları veya iyi bir hizmet getirecek olmaları hiçbir önem teşkil etmemeli, Müslümanlara ve Kürtlere besledikleri dinsel ve ırksal nefretleri, mutlaka geleceğe yönelik bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Ayrıca geçmişte hem CHP hem de MHP zihniyeti iktidara gelmişler ve belediye seçimlerini kazanmışlardı. Peki ne oldu? Herkesin hatırlayacağı gibi büyük bir hüsran ve kaos…
Altyapısı ve ideolojisi aynı olup hiç değişmeyen bu yönetimlerin, halkın lehine farklı bir şey yapabilmeleri, toplulukları kucaklayabilmeleri, ayırımcılığa son verebilmeleri, güçlü bir Türkiye oluşturabilmeleri, haktan ve adaletten yana olabilmeleri mümkün mü? Ele geçirdikleri her yere, aç kurt misali yağmalamaya hazır bir kuduruşla bekleyen Ergenekon terör örgütü üyelerini, suç çetelerini, mafya bozuntularını yerleştirmekten, sübvanse etmekten ve başka örgütler kurdurmaktan ayrı ne yapacaklar? Eğer daha iyisini bir bilen var ise, lütfen bana da söylesin, olur da görmediğim veya bilemediğim gerçekler olabilir…
Halkın özgür, adaletli, birlik ve beraberliği için gerekli olan, tüm insanlarımızın bu tehlikeye karşılık yekvücut bir araya gelerek, hiçbir şahsi ve kurumsal çıkar düşünmeksizin benliklerini gömmeleri, fevkalade yıkıcı bu tehlikeden ülkeyi ve kendilerini muhafaza etmeleridir.
Yine birçok okuyucum beni taraflı ve AKP’li olmakla suçlayacaktır. Ancak AKP’li olmadığım gibi, “Neden Oy Kullanmıyorum” adlı kitabımda belirttiğim gerekçelerden dolayı kesinlikle “oy” kullanmadığım ve kullanmayacağım bilinmelidir. Oy kullanmamak, kökten bir çözüm için en akılcı karardır.
Türkiye’nin temel sorunu; Kemalist CHP ve şovenist MHP’dir.
26 Ocak 2009 Pazartesi
Eski başsavcı Kanadoğlu çıldırdı…
Baskı ve zorbalıklarla halkın iktidarını engelleyen tepeden inmeciler, milletin kendisi olan hükümet, savcı ve hakimlerin diktatörlüğe son verecek idare ve yargı girişimlerine ateş püskürmekte, tehdit ve hakaretlerle sindirmeye çalışmaktadırlar. Ülkenin bütünlüğe, huzur ve güvene kavuşabilmesi, toplumumuzu perişan edip nice evlatlarımızın ölümüne sebep olan terör ve mafya belâsından kurtarabilmesi adına yasama-yürütme-yargı erklerinin cumhurbaşkanı önderliğinde bir araya gelmeleri, Kemalist jakobenleri çileden çıkarmış, hegemonyaları altındaki kurumların halktan ve adaletten yana tavır sergileyecekleri endişesiyle, cumhurbaşkanlığındaki toplantıyı anayasaya aykırı bulmuşlardır.
Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü, barış ve güveninden yana olması gereken sözde başsavcı; “memleket sorunlarını konuşamayacaklarını ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin çiğnendiğini” iddia ederek, çekinmeden anayasanın ve yargının Kemalist ideolojiye hizmet eden bir diktatörlük olduğu imasında bulunmuştur. Bu inanılmaz itirazlar; bir hezeyan mı, yoksa bir itiraf mı?
Güya, bağımsız hukuk ve adalet adına yıllardır bu ülkede görev yapmış, sözde üst düzey bir yargı mensubu olan Sabih Kanadoğlu’nun diktatöryel açıklamaları milletimizi şoka sokup kanını dondurmuş,terör örgütü Ergenekon’a arka çıkıp, yargılayan savcı ve hakimleri aşağılayan sözleri, ancak “pes” dedirttirmiştir.
İşte ideolojik ve despotik bu anlayıştan dolayı adalet sağlanamamış; zayıf olanlar, güçlüler tarafından olabildiğince ezilerek, insanlara ırkları, dinleri ve dilleri yüzünden zulmedilmiştir. Ahlâkın tartışılamaz temel kurallarıyla oynamalarından kanunlar çaresiz kalmakta, dolayısıyla yasalar çoğaltıldığından işin içinden çıkılamamakta, böylece tarafsız bir adaletin uygulanmasına fırsat verilmemektedir.
Yaklaşık 85 yıldır Türkiye milletini yargılayan yargının bağımsız olmadığını ifade ederek, on binlerce vatandaşın yargılanması sonucu mahkûm ya da beraat olmaları, suçlarına ve yargı mensuplarının tarafsızlığına göre değil de, ideolojik, dini veya ırki kriterlere göre yargılanarak cezalara çarptırıldığı iddiası dehşet uyandırmaktadır. Adalet küçültüldüğü için mi, suçlar büyümüştür?
Sabık savcı Kanadoğlu’nun Türkiye’yi ve anayasayı temelinden yıkacak olan; "Türkiye'de yerel mahkemeler iktidarın etkisi altındadır" açıklamaları, şüphesiz kendisinin de CHP’nin etkisi altında olduğunu belgelemekte ve yıllarca görev yaptığı yargıda, nasıl CHP ideolojisi doğrultusunda kararlar aldığı da itirafıyla kanıtlanmaktadır.
Kanlı bir terör örgütü ile dolaylıda olsa bağı olan, destekleyen ve savunan her kimse, o, bir teröristtir.
Ergenekon adıyla haklarında inanılmaz iddialar hazırlanıp yargıya sevk edilen acımasız ve bölücü bir terör örgütünü, yargı mensuplarından daha üstün görebilen, teröristleri değil de, savcı ve hakimleri eleştirip aşağılayabilen Deniz Baykal, Sabih Kanadoğlu ve yandaşları, bilmelidirler ki; tehdit ve şantajlarla çökmekte olan amansız diktatörlüklerini kurtaramayacak, tıpkı DTP’nin PKK’ya sahip çıkması misali, kendi ideolojilerindeki teröristleri savunarak, asla egemenliklerini sürdüremeyecek ve adaleti baltalamayacaklardır.
PKK’yi övmelerinden DTP’li politikacılar ve bürokratlar nasıl yargılanıyor ve hukuk önünde cezalara çarptırılıyorlar ise; Baykal ve Kanadoğlu’nun da adalete hesap vermeleri kaçınılmaz olmalıdır. Aksi takdirde, ülkenin derebeyi kuşatması altında olduğu gerçeği deşifre olur ki, halkın hukuka ve yargıya olan güvenini ortadan kaldırır, Kanadoğlu’nun bağımsızlığını sorgulayarak küçümsediği mahkemeler, onların etkileri altında taraflı bir görev yaptıkları belgelenir. Asil ve merhametli halkımızı adaletten soğutmaları, zalim ve mazlumları çoğaltmıştır.
Unutulmamalıdır ki adaletin önünde her vatandaş eşit olmalıdır. Gerek Deniz Baykal, gerekse Sabih Kanadoğlu veya benzerleri; dağdaki çobandan ya da dilenen bir pejmürdeden hiçbir farkları ve üstünlükleri bulunmamaktadır. Toplumun birbirleriyle kaynaşıp kucaklaşması, ancak eşit bir adaletle mümkündür. Ayrıca, adaleti lağvedercesine suçluları koruyan Sabih Kanadoğlu’nun yerel mahkemeleri aşağılayarak yüzlerce savcı ve hakimi töhmet altında bırakması, eşitlik ilkesi gereği karşılıksız kalmamalı, mahkemeye hakaret eden her vatandaş gibi, mutlaka yargılanarak cezalandırılmalıdır ki, halkın adalete karşı olan derin huzursuzluğu ve güvensizliği ortadan kalksın….
“Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamaktır.” İhering
“Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.” Platon
“Bir hak konusunda hüküm verilirken; hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi halinde bu hükmü tanımayan insanlar zalimdir.” Hz.Muhammed (S.A.V)
27 Aralık 2008 Cumartesi
Ancak tabela devleti olabildik…
Devlet ve millet çıkarları temelinde olması gereken bütünlük despotik ideolojiye yenik düşmüş, tabandan tavana kadar birey ve kurumlar, gizli ve aleni birbirleriyle çatıştırılmıştır. Türkiye Cumhuriyetini koruyup kollamakla yükümlü millet ve temsil edildiği TBMM olması gerekirken; kendilerini Atatürk’ün veliahdı ilan eden Genelkurmay ve yargı, hakları gasp ederek, halkın seçtiği hükümetler üzerinde diledikleri baskı, tehdit ve tahakkümü uygulamaktan geri durmamış, darbeler ve sayısız cinayetler işleyip aklanabilmişlerdir.
Farklılıklara karşı saygı ve tahammülü tamamen ortadan kaldıran amansız rejim, irtica adına İslam’ı ve PKK adına Kürtleri hedef göstererek; sosyal hakları yanı sıra, siyasi hakları ve özgürlükleri kısıtlayarak ve elinden alarak, adeta işgalci bir rejimin tüm argümanlarını ortaya koymuştur. Unutulmamalıdır ki halkın seçtiği türbanlı bir bayan milletvekilinin milletin meclisinden kovulması ve Kürtlerin seçtiği vekillerin güvenlik güçlerince milletin meclisinden çıkarılarak cezaevine gönderilmeleri hala hafızalardadır.
Her inanca ve ırka karşı eşit ve adaletli olması gereken bir Anayasa mahkemesinin malum başkanı; “Laik olmayan insan, insan değildir. Onların kanından şüphe ederim” diyerek yaptığı bölücülük, apaçık terörist bir davranış olmasına rağmen, kendisi hiçbir yaptırıma çarptırılmamış, üstelik görevine devam edebilmişti. İslam dinine geçit vermeyen Kemalist laiklik, hristiyanlığa ve yahudiliğe sıcak bakabiliyor.
Genelkurmay başkanı Başbuğ, İsrail’e gittiği bir sırada, yahudiler için fevkalade kutsal olan ve hac farizası kabul edilen Kudüs’teki “Ağlama Duvarı”na giderek dua etmesi ve yakarması, ne çelişkidir ki laik ve Kemalistlerce hiç eleştirilmemiş, hangi dine mensup olduğu sorgulanmayarak, olay derhal kapatılıp, ibret vesikası fotoğrafı sızdıran astsubay ivedilikle görevden alınmıştı. Org. Başbuğ, katil yahudilerin ibadet ettiği Ağlama Duvarı’na değil de, Müslümanların ibadet yeri Mescid’i Aksa’ya giderek namaz kılsaydı, acaba ne olurdu? Aynı Kemalist laikler, önceki Genelkurmay başkanı Özkök’ün şarap değil de kola içtiğini öne sürerek, İslam’i bir emri uygulamış olabileceği tartışmalarını ise şiddetle yapabilmişlerdi. İçki baskısı çağdaşlık, meşrubat veya zemzem ikramı ise gericilik…
İktidara gelen AKP hükümeti ve başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın İslam referansından dolayı sürekli itilip kakılması, sözde egemen olan meclisin aldığı kararların yargıca yürürlükten kaldırılması, tamamen saplantı içindeki laik ve Kemalist ideolojinin müstebit sonucudur. Tıpkı deprem misali Türkiye, öylesine derin bir ayrılığı içten içe yaşıyor ki, yüzeye çıkmasıyla ortada ne bir vatan, ne de içinde yaşayan bir insan kalacak!
Son kararları veren yüksek merci Anayasa Mahkemesi’ne muhalefet ederek, anayasayı dahi hiçe sayabilecek kadar aymazlığı ve cesareti gösterebilen Danıştay’ın inanılmaz meydan okuyuşu, sahip oldukları hukuk tanımaz Kemalist ideolojinin, gerektiğinde ne denli tehlike içerebileceğini gözler önüne sermektedir. Sayısız insanı katleden Ergenekon terör örgütü, bu gerçeğin açık bir delili değil mi? Sırf Kemalist ideolojisinin gereği, güya başkan yardımcısı olduğu anayasa mahkemesinin aldığı kararı, Danıştay’a peşkeş çekerek, mahkemesinin kararına muhalefet edebilen Osman Paksüt’ün eşi, Ergenekon terör örgütünden dolayı savcılıkça sorgulanmadı mı?
Anayasaca, yargı denetimi dışında tutulan Cumhurbaşkanı kararlarının, bir rektör seçiminden dolayı Danıştay’ca denetlenerek bozulması, pek fazla yoruma mahal bırakmamaktadır. Derinsel inat ve ayrılık çok daha fanatik bir vahametle alenileşmekte; gerek cumhurbaşkanlığı seçimindeki meclisin kararını lağveden Genelkurmay ve yargının inanılmaz diktasal rolleri, gerekse günümüzdeki sıcak gelişmeler, olmayan hukuku ve adaleti bir kez daha dikkatlere sunmuştur.
Genelkurmay ve yargı kurumlarının akabinde dışişleri başta olmak üzere, diyanet dahil neredeyse tüm kurum ve kuruluşlar, laik ve Kemalist devletin sebatkar bayraktarları olarak çalışmakta, dolayısıyla ne içerde, ne de dışarıda hiçbir başarıya imza atamamakta, millet menfaatine hizmet yapmamakta ve Türk milletinin layık olduğu liderliği yakalatamamaktadırlar.
Türkiye’nin kurtuluşu, ancak çok cesur, kararlı ve ölümüne önderlik yapabilecek bir liderle mümkün olabilir. Ne var ki, politika arenasında yetişen bir kimsenin bu kriterlerde siyaset yapabilmesi asla söz konusu değildir. Vatanı ve milleti tüketip bitiren totaliter laik ve Kemalist rejime karşı kendini batıya siper edenlerden hiçbir umut beklenilmemeli ve büsbütün çıkmaza süründükleri bilinmelidir. Korkakların mücadele etme yerine, asıl düşmanlara sığınarak fayda sağlama niyetleri hep hüsranla sonuçlanmış, tarih, böylesi alçalmış müstemlekelerin yazgılarıyla dolup taşmıştır. Hıristiyan ve yahudi devletlerin Müslümanlara karşı giriştikleri katliamlarda dahi ürkekliklerinden sözde diplomatik üslup kullanarak gürleyemeye cesaret edemeyen müstenkiflerin liderlikleri, ancak yığınlaradır.
İster kabul edilsin, ister edilmesin! Türki milleti Müslüman’dır ve dünya, Türkiye’yi bir İslam ülkesi olarak benimsemiştir. Bizler, Müslüman Türkiye milleti, 85 yıllık değil, 700 yıllık onurlu, bağımsız ve lider bir milletiz. Hak ve adalet dini İslam’ı yaymaya başlamakla, tüm dünyaya huzuru, güveni, ahlakı, merhameti, yardımlaşmayı, hoşgörüyü ve barışı getirdik. Eğer tarih tekerrür eder ve kadersel yazgımız lanetlenmemiş ise; mutlaka eski günler geri gelecek, dünyanın beklediği barışı ve adaleti, Yaratıcı’nın izniyle tekrar sağlayacağız.
Onun içindir ki Müslüman Türkiye milleti; dün olduğu gibi, bugünde, yarında laikliği (ateizmi) kesinlikle kabul etmeyecek ve Kemalizm’i (putperestliği) asla sindirmeyecektir.
“Resulüm de ki: Eğer ölümden ve öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” Ahzab. 16
Devlet, halkı kendisine uydurmak için yasalara boyun eğmeyi öğretecektir.” Montesquieu
5 Ekim 2008 Pazar
Kemalist teröristler
Dün müttefiki PKK‘yı destekleyen bugün de “Ergenekon Terör Örgütü”ne açıkça sahip çıkabilecek cesareti gösterebilen CHP’nin, siyasi bağlamda DTP’den hiçbir farkı bulunmamakta, hatta gizli hesaplarından ve sinsi emellerinden dolayı onlardan da çok daha tehlikeli oldukları anlaşılmaktadır. Nur Serter gibi acımasız çetenin şövalyelerinden bir neonazi’yi milletvekili yaparak dokunulmazlığa bürüyen CHP, bugün olabilecekleri kestirebilseydi tutuklanan tüm teröristlere milletvekili imkânı sağlayarak, mutlaka yargılanmalarını önlemek isterdi.
Cumhuriyet kurulduğundan günümüze kendilerini Türkiye’nin yegane sahibi zannıyla doğrudan ya da dolaylı yollardan iktidarlarını sürdüren CHP ve Kemalist çeteler, artık milletimizin söz sahibi olmak istemeleriyle okkalı bir tokat yemişler ve tüm kirlilikleri her geçen gün su yüzüne çıkmaya devam etmiştir. Sözde egemenliklerini sürdürebilmek için bölücülüğü ve şiddeti meşru gören odaklar, bilinmelidir ki Türkiye’nin en büyük düşmanı ve en merhametsiz bozguncularıdır.
Kemalistler, İslam’ı irticacılıkla özdeşleştirip yıllardır Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde 1.derece tehdit olarak addettirmeyi başarmış, katliamlar yapan PKK’dan bile daha tehlikeli gösterttirerek, Müslüman toplumumuzu yüce dinleri İslam’a karşı korkutabilmişlerdir. Resmiyette bugün dahi öyle değil mi?
Münafığın kafirden yetmiş kez daha tehlikeli olduğu gerçeği temel alınır ise; PKK’dan ve DTP’den çok daha tehlikeli Kemalist teröristler ve CHP’nin olduğu apaçık kavranabilecektir.
Düşmanını uzakta değil, her zaman yakınında ara…
“De ki; Bizim için Allah’ın yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim sahibimizdir. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Tevbe.51