Gelin, çirkef oyunlardan bir nebze uzaklaşarak, bütün bu inanılmaz ve gayri ahlaki olumsuzlukları güdenin özgür düşünceler mi sorusunu ve nefsin kimin iradesinde olduğunu bir inceleyelim. Sayın Talat Yavaş adlı okuyucumun yaptığı yorumda; “bir köpek bile sahibine bunlar gibi ihanet etmez” sözü, neden akıllı insanların hayvanlar kadar sadık ve vicdanlı olamadıkları sorgusunu, İbn Sina’nın dinsel, felsefisel ve bilimsel bakışından çözmeye çalışalım…
Suçlunun suçsuz, suçsuzun suçlu, okulsuzun başarısı, akademisyenin pespayeliği, mazlumun hakirliği, gaddarın saygınlığı, inançlının sahtekârlığı, inkârcının dürüstlüğü, ilâhiyatçının korkaklığı, ateistin cesareti, politikacının ihaneti, devletin zulmü, askerin diktatörlüğü, bireyin sadakati, rütbelinin faşistliği, erin ölümüne fedakârlığı, duyguların insancıllığı, mantığın bencilliği; özgür aklın mı, Etin Aklın mı bir tasarrufudur?
Yaratıcı Allah nezdinde en yüksek mertebede bulunan peygamberlerin dahi özgür iradeleri ve hür bir akılları yokken; sıradan insanların olabilmesi mümkün mü?
“Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.” İsra. 74
Akılsal kuralları, iradeyi ve mantığı bertaraf eden olaylar, düşünsel ve davranışsal bir ayniyet sağlayamıyor ve yaşanan ikilemler önlenemiyorsa; iddia edilen akılcı bir muhakeme ve yargıyla mutlak olmayan bilime dayalı iradesel bir çözümü gerçekleştirebilmek söz konusu değildir. Sadece verimsiz ve iradesiz entelektüellerin tartıştığı; okullarda, ekonomik, sosyal ve siyasi münazaralarda dolgu malzemesi olarak kullandığı asırlar öncesine dayalı ütopik doktrinlerin karşılığı olmayan kuramsal döküntüleriyle bilim adına “bilgi terörü” estirilmekte, böylece kaderin güttüğü pratik hayat, serapsı fikirlerle örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Bu yüzden ne politikacıların, ne entelektüellerin, ne de eğiticilerin insanlara hiçbir katkıları bulunmamakta, dolayısıyla düzenlenen tartışma şovlarıyla en iyi laf ebeliği yarışmaları yapılarak, insanların etkilenebileceği sanılmaktadır. Ancak kaderle örtüşenler istisna…
Kafatası devletlerce incelenen dünyaca ünlü bilim adamı, İslam bilgini ve filozofu İbn Sina; gençliğinde geometri, matematik, astronomi, kimya, mantık, fıkıh, fizik, kelam ve tıp alanlarında çığır açmış, daha 16 yaşında uzman hekim düzeyine yükselmişti. Çocuk yaşta bütün ilimleri hatmettikten sonra “İşte insan, nerede ilim”, musikiyle tanıştıktan sonra da “İşte ilim, nerede insan” diyerek, tüm dünyayı kendisine hayran bırakan bir şöhrete kavuşmuştu. İbn Sina, Batının inanıp güvendiği çok yüksek bir kaç otoriteden biridir. Elbette başkaları gibi oda tartışılmış ve fikirleri ateistlerce reddedilmiştir.
Batı düşüncesinde, Hipokrat ve Galen’den sonra gelen klasik tıbbın üç babasından biridir. Eserleri bütün zamanların en çok okunan tıp kitaplarından biri olmuştur. Tıbbın yeni paradigmalar kazanarak, modernleşmesi sürecine kadar hem doğu ülkelerinde hem de Batı’da en büyük otorite sahibi bir bilim adamı kabul edilmiş; eserleri, dünyanın birçok üniversitelerinde baş kaynak okutularak; dinin, aydınlanmanın, gelişmenin ve bilimin önünün açılmasına önemli katkılar sağlamıştır.
Yaşamı boyunca türlü zevk ve çileleri en uç boyutlarda tatmış, görmüş, geçirmiş, hapis yatmış, sürgüne gönderilmiş, kaçmış ve genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiştir. On altı yaş gibi çocuk yaşta otorite sahibi bir bilgeliğe kavuşması, şüphe yok ki diğer seçilmişler gibi İbn Sina’nın da mutlak iradenin bir takdiriyle yüceldiği tartışılmazdır.
İbn Sina’nın öğretileri arasında yaratılış öğretisi özellikle önem taşır. O, bu konuda, özellikle 13. yüzyılda çokça tartışılmış olan yaratılıştaki kadersel gerçeği şöyle vurgulamıştı: Varlığa gelen her şeyin bir nedeni olması gerekir. Varlığa gelmek için bir nedene gerek duyan varlıklara ”mümkün varlıklar” adını verdi. Kendisi de mümkün bir varlık olan bir nedene, ondan önce gelen bir neden yol açmış olmalıdır. Bununla birlikte bu nedenler dizisi, sonsuz bir dizi meydana getirmez. Bundan dolayı, varlığı mümkün değil de zorunlu olan, varoluşunu bir nedenden değil de kendisinden alan bir “ilk” neden var olmalıdır. Bu ilk neden zorunlu varlık olan Yaratıcı’dır. O’nun zaman içinde bir başlangıcı yoktur; O, ezeli ve ebedidir. Yaratıcı, tam ve gerçek varlığını her zaman sergiler. O, her zaman fiil halinde olduğu için hep yaratmıştır. Yaratılış, İbn Sina’ya göre; hem zorunlu hem de ezeli ve ebedidir. Yaratıcı’nın kendi ruhundan üfürerek canlıları yaratması ve bilgilendirmesi, ruhların ölümsüzlüğü ve fiziksel bedenlerin ölümlülüğünü, dolayısıyla yaratmanın ezeli ve ebedi olduğunu kanıtlamaktadır.
Varlığa gelen her şeyin bir nedeni vardır. Yaratıcı’dan çıkan ilk birlik, akıldır. Buna göre ruhlar ve ona bağlı akıllar yaratılır. “Etkin Akıl” olan Yaratıcı, bu dünyadaki varlıkların maddi unsurları ve ruhları yaratan varlıktır. Etkin Akıl, aynı zamanda insanların ruhlarına yahut zihinlerine bilgi için gerekli olan form ve kategorileri aktarır. İbn Sina, bir insan zihninin bir başlangıcı olduğu için, insanın mümkün bir varlık olduğunu söyler. İnsan, aynı zamanda mümkün olan bir ruha ve ondan türeyen akla sahiptir. İbn Sina, yaratıklarda iki farklı unsur bulunduğunu ifade ederek, burada özle varoluş arasında bir ayırım yapar. İnsanın özü varoluşundan ayrıdır; bundan dolayı insanın özü kendiliğinden gerçekleşmez. Yani, insanın var olmasıyla var olmaması eşit derecede mümkündür. Onun özü gerçekleşebilir de gerçekleşmeyebilir de. Ona varoluş veren ve onun özünün gerçekleşmesini sağlayan varlık Yaratıcı, dolayısıyla ruhudur.
İbn Sina’ya göre Yaratıcı, mutlak olarak birdir. Bir olandan ise yalnızca bir çıkar. Bu durumda evrendeki varlıkları açıklamak nasıl mümkün olabilir? İbn Sina, Yaratıcı’dan çıkan ilk birliğin, ilk Akıl olduğunu söyler. Çünkü akıl olmazsa bilgilerin toplanma yeri olan hafıza olmaz. Akıl, iddia edildiği gibi özgür ve mutlak bir güç değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Tüm varlıkların en tepesinde bulunan Yaratıcı’nın kendi kendisini düşünmesi, O’ndan ilk aklın var olmasına yol açar. İlk aklın kendi nedenini, yani Yaratıcı’yı düşünmesi, ilk akıldan sonra gelen akılların doğuşuna neden olur.
Bu sebeple insanın özgür bir iradeye, hür bir düşünceye ve egemen bir güce sahip olabilmesi nasıl mümkün olabilir? Şayet mümkün olsaydı, hiçbir olumsuzluğu sahiplenmez, menfi her şeyi bertaraf ederdi…
İnsan zihninin özü, bilmektir, ancak insan her zaman biliyor değil ya da bildiğini yapabiliyor demek değildir. İnsan aklı, bilebilmeye yetilidir, fakat insanın bilme tarzı yalnızca mümkündür. İnsan zihni gerçekte herhangi bir bilgi olmadan, ancak bilebilme gücüyle bezenmiş olarak yaratılmıştır. İbn Sina bilgi anlayışında, insan zihninde bilginin varoluşu için, iki öğenin zorunlu olduğunu belirtir. Duyusal nesneleri algılamamızı sağlayan duyular ve algıladığımız bu nesnelerin suret ya da imgelerini bellekte saklama gücü ve soyutlama yoluyla nesnelerdeki özü ya da tümel unsuru yakalama yetisi. Fakat bu soyutlama, İbn Sina’ya göre insan zihni tarafından kendiliğinden gerçekleşmeyip, Yaratıcı’nın Etkin Aklı’nın bir eseridir. Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini aydınlatır. Allah, bundan dolayı insanın yaratıcısı ve buna ek olarak, insan bilgisindeki aktif güçtür. Demek ki tüm insanlarda hepsinin birden pay aldığı tek bir Etkin Akıl vardır. O’da Yaratıcı’dır.
İbn Sina, Aristo ve Plato’nun etkisinde kalarak Aristotolesçi felsefeyi İslam anlayışına göre felsefik yorumlarından dolayı; Yaratıcı, ruh ve yaratık, peygamber ve şeytan, mutlak irade ve özgür irade, duygu ve mantık konusunda paradokslar göstermiş, kaderin halkasal zincirinde birbirinden farklı ve aykırı tezler üreterek, inanç ve düşünceleriyle çelişkiye düşmüştür.
İbn Sina, ünlü Yunan filozof Aristotales'in ortaya koyduğu varoluş felsefesini, İslam-Doğu medeniyetleri düzleminde yorumlamasından ötürü Kur’an’ı temel almak yerine, Aristocu özgür iradeye ve mantığa odaklanarak, varoluş, gelişim ve yok oluş sürecini oluşturan kadersel yazgıyı pratik olarak değil, teori bazında değerlendirmiş, dolayısıyla mutlak irade ile özgür irade arasında tereddüt yaşayarak, büyük bir hataya düşmüştür.
Şöyle diyor; insanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür iradeyle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İrade özgürlüğü, akılla başarı arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal ihsan ile gerçekleşir. Özgür irade tüm insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak onlarda, insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin Etkin Akıl ile buluşmalarını ve gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç ve kavrayış vahiy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi peygamberlere ulaştırırlar. Akıl bütün insanlarda ortak olup, kavramayı ve bilmeyi sağlayan bir yetenektir.
Bir yeti olarak işlek akıl; yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel akıl, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan akıldan daha üstündür. Kazanılmış akıl, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından aklın olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada aklın kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır.
Yaratıcı’ya ait olan Etkin Akıl, aklın en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan bir bütünlük içinde kavrar, bilgilendirir ve yönlendirir. Bu yüzden insan, ayrıntıları duyularla algılar, bütününü akılla kavrar. Her şeyi kavrayan yetkin akla, nesneleri anlama yeteneği olan Etkin Akıl olanak sağlar. İnsan aklının algıladığı ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Akıl, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için, ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini aklın genel kurallarına göre işlemden geçirir ve yargıları ortaya koymada onları aşar. Her şeyi önceden belirleyen Etkin Akıl, yönlendirmeyle mutlak iradeyi hâkim kılar.
İbn Sina, bir taraftan insanın özgür iradesiyle iyi ile kötüyü seçme olanağı bulunduğunu iddia ederken, diğer taraftan insan elinden çıkan bütün eylemlerin tanrısal ihsan ile gerçekleştiğini belirtmektedir. Eğer bütün eylemler tanrısal ihsan ile gerçekleşiyorsa, özgür irade nasıl ve nerede etkili olmaktadır? Akıl ile irade arasında bir çatışma olması ve sonunda aklın üstün gelmesi, Etkin Akıl’ın üstünlüğüdür ki o zaman özgür bir irade ve düşünceden bahsedebilmek imkânsızdır. Yani özgür irade ile kader!
Üstün bir aklın başarısızlığa uğraması, ancak mutlak bir gücün ve müdahalenin sonucudur. İnsan zihninin aydınlanmasını ve bilgilenmesini sağlayan aktif gücün Yaratıcı’nın Etkin Aklı ve mutlak irade olan kaderin ruhla bütünleşmesi olduğunu açıklayan İbn Sina; nasıl oluyor da böyle bir denklemde otomatikman özgür bir iradenin varlığının imkânsız kılınabileceğini hesap edememektedir? İfadesinde, “Akıl; özgür ve mutlak bir güç değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır” diyor. Buna göre; Etkin Akıl’la bilgilendirilen akılların bağımsız olabilmesi, özgürce düşünebilmesi ve dilediğini yapabilecek hür bir iradeye sahip olabilmesi müthiş bir yanılgı ve kabul edilemez bir paradoks değil midir?
Peygamberler ve bilginlerin bilgilerinde bir seziş olduğu, bu sebeple, kavrayış yeteneğinin Etkin Akıl’la buluştuğunu ve gerçeklerin kavrandığını ifade ediyor. Dolayısıyla ruhun otoritesi altında gelişen duyuların egemenliği altında akıl işlerlik kazanarak, programı doğrultusunda yönlendiği ortaya çıkmıyor mu?
İbn Sina, bir taraftan vahyin ve mutlak iradenin kayıtsız hâkimiyetini kabul ederken, diğer taraftan Aristocu bakışla özgür iradenin de var olabileceğini beyan edebilmesi anlaşılır gibi değildir. Maalesef Aristotoles felsefesine bağlı İslami bir sentez oluşturarak, mantığa dayalı rasyonalizmle vahyi harmanlama girişimi onu ikileme ve korkunç bir çıkmaza sokmuştur. Bu anlayışın hemen hemen tüm İslâm bilginlerinde var olması, Aristo felsefesinin rasyonalist mantığına hayranlıklarından değil, kendilerini yücelten benlik ve mantıklarının nefsi yargılarındandır. Akıl ile vahyin ruhsal bağı ve Etkin Aklı ile olan bütünlüğünü pratikte ilişkilendiremediklerinden irade ve yetki karmaşası yaşamaktadırlar.
Yaratılış konusunda İbn Sina, “bir’den bir çıkar” ilkesiyle hareket eder. İlk “bir”, zorunlu varlık olan Tanrı’dır. O’nun varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma, Tanrı’nın özünden gelen gereksimdir.
İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı’dan ilk ruh ve akıl ortaya çıkar. Çokluk, ruhla ve akılla başlar. Bundan da felek ve nefsin akılları türer. Her akıldan da, o aklın özü ve cismi oluşur. Akıl cismi, ruhsuz hareket edemeyeceğinden, akıllar sırasının sonunda Etkin Ruh bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri, insan özleri ve bilgileri doğar. Etkin Akıl, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk akıl, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk akıl kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her soyut feleğin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan ruhsal enerjidir.
Her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. Nefsin eylemini “Etkin Ruh”, şeytan aracılığıyla dürter. Evrenin varlığı, zorunlu olan Yaratıcı’yı gerektirir. Başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Hareket, nesnenin özünde saklı ruhsal güçten doğar. Her nesnenin özünde hareket ettirici ruhsal bir güç vardır. Nesne kendi kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç, nesneye biçim de kazandırmaktadır. Yaratıcı, özgün bir yapıcı değil, zorunludur. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş ve bozulma vardır, dolayısıyla değersel bir nitelikleri yoktur, ancak yaratıksal nicelikleri vardır. Bu yaratma olayı da yanardağ misali bir fışkırmadır.
Ölüm, ruhun gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan ruhların geldikleri kaynakta toplanmaları, insan da ahret kavramını oluşturur. Ruh, soyut bir özdür, ölümsüzdür, vücuda yani maddeye egemendir. İnsana ve maddeye bireyselliğini kazandıran O’dur. Vücudun yok olması, ruhun varlığını etkilemez. Dirilme ruhsaldır, fizik mazerettir.
Yaratıcı, her şeyi çift yaratarak tek kalmayı kendisine has kılmıştır. Sahibi olduğu canlıları istediği gibi yönlendirmesi ve farklılıklar oluşturması, hiç kimsenin sorgulayamayacağı ve değiştiremeyeceği mutlak kimliğindendir. Yaratığın Yaratıcı’ya özgürce hesap sorabilmesi veya baş kaldırabilmesi özde kabil değildir, ancak sebepte ve “bir bilgi”’deki şeytani misyonun gereğinden mümkündür. Allah, melekler ve cinler âleminde olduğu gibi, dünyada da dengenin sağlanabilmesi için, hidayete erdirdiği iyi ruhlar ve saptırdığı kötü ruhlar programlamıştır. Zaten peygamber ve şeytanın varlık sebebi de bu yüzdendir.
Ruhların her birine değişik bilgiler ve görevler yükleyerek, kimi yaşamın sonuna kadar iyi, kimi kötü olarak bedendeki ve dünyadaki görevlerini sürdürürler. Kimileri de farklı davranışlar sergileyerek iyiyle kötü arasında gidip gelirler.
Ruhların programları gereği bedenlerinde olduğu insanlara işlev kazandırması ve yönlendirmesi, mutlak iradenin “o kitap”ta ki yazgısındandır. Her ruh; çirkin veya güzel, sakat veya sağlam, sağlıklı veya hastalıklı, kudretli veya zayıf bir oluşumla bedenleri biçimlendirmekte ve programı doğrultusunda fiziği meydana getirmektedir. Bu oluşumun zaman içinde farklılıklar doğurması tamamen fıtratsal yapıdandır.
Cennet ve cehennem de dünyadaki yansımanın sonsuz hayattaki ezeli ve ebedi uzantısıdır. Dünyada olduğu gibi ahiret hayatında da Allah, dilediği kulunu mükâfatlandıracak, dilediğini ise cezalandıracak; yaratık olan, yani kul olan hiç kimsenin hesap sorma hak ve salahiyeti bulunmayacaktır. Sadece layık olunan, hak edilen tadılacaktır.
“Biz dilesek elbette herkese hidayet verirdik. Fakat ‘Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım’ diye benden kesin söz çıkmıştır.” Secde. 13
İbn Sina gibi her türlü ilim hatmetmiş ve buluşlar gerçekleştirmiş nice bilim adamları ve düşünürleri şöyle bir inceleyin de; kıyaslanabilmeleri dahi kabil olmayan bilgilerini irdeleyerek, nasıl dağları yaratmışçasına böbürlenebildiklerini ve peşlerine düşerek himmet dilenebildiğinizi sorgulayınız.
Amaçları şöhret, para ve saltanat olan eçhel ezbercilerin hissiz dolguları toplumları da körelterek, hem ilmen hem de ahlaken korkunç bir çöküşe neden olmakta, yüzeysel kopyalarını paraya ve güce tahvil edebilme gayreti içinde gerek dini gerekse bilimi sömürerek, insanları istismar etmeleri nasıl benliksi bir aklın sapmasıdır?
‘Benim’ diyenin suratına tükür ki bir hiç olduğunu anlasın…
Oysa İbn Sina; Buhara prensi Nuh bin Mansur'un hastalanması üzerine, bilgisine başvurulduğunda, uyguladığı tedavi yöntemi başarıya ulaşınca, Samanoğulları sarayında hükümdarın özel doktoru olarak görevlendirilmişti. Karşılığında para yerine, devrin bilinen ve bilinmeyen en önemli bilimsel eserlerinin orijinal nüshalarını içeren, eşsiz bir kaynak zenginliğine sahip saray kütüphanesinden istediği şekilde yararlanma hakkı talep etmişti. Böylece kendini birçok değerli eserin yardımında oldukça geliştiren İbn Sina, henüz 17 yaşındayken, fıkıhtaki, felsefedeki ve bilimdeki dâhiliklerinin yanı sıra, tıbbın temelini atan bir "tıp bilgini" olabilmesini sağlayan, nasıl rahmetsel bir aklın doğrusuydu sorusunu, sanırım çözüme kavuşmuşsunuzdur.
“Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.” İbn Sina
“İnsanın ruhu kandil, bilim onun aydınlığı ve Tanrısal bilgelik de kandilin yağı gibidir. Bu yanar ve ışık saçarsa o zaman sana "diri" denilir.” İbn Sina
yaratıcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaratıcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Aralık 2009 Cuma
17 Ekim 2009 Cumartesi
Hayvanların düşünce, mantık ve iradeleri var mı?
İnsanoğlunun başka bir yaratık olan hayvandan üstün oluşu; özgür bir akıl, düşünce, irade, dilediğini yapma ve düzen kurma bağımsızlığına sahip olduğu bir özerklik hakkı elde ettiğinin mi, yoksa işlevi ve sorumluluğundan dolayı kadersel avantajın sağladığı ayrıcalığının bir sonucu mu?
Oysa doğayı inceleyip muhakeme edebilenler; hayvanların, hatta mikroskobik böceklerin dâhisel zekâ ve yeteneklerini irdeleyebilenler; en tartışılmaz ve somut olan hayat laboratuarındaki gerçekleri otokritik yapabilenler; mutlak bir kadersel düzenin varlığına inanır; gerek insan, gerek hayvan ve gerekse gözle görülmeyen canlıların bir program dâhilinde varlıklarını sürdüklerini kavrayabilirler.
Tabiatı araştıran her akıl sahibinin Yaratıcı eserleri, “Mutlak İrade” ve “Etkin Akıl” karşısında teslim olması gerekirken, aykırı yollara saparak düşsel yalanları bilimselleştirmek suretiyle başkalarını kandırabilmeleri; şüphesiz aklın, düşüncenin ve iradenin kesinlikle bağımsız olmadığını kanıtlanmakta; böylece doğru-yanlış, gerçek-yalan, iyi-kötü ve Yaratıcı-yaratık dualitesinin kadersel doğrultuda yönlendiği ortaya çıkmaktadır.
Birçok olayda olduğu gibi, özellikle “arı ve karıncalar”’ın hayatları, işlev ve yaşam biçimleri, bilim adamlarının rasyonalist felsefelerini, pozitivizm bilim kuramlarını, hücresel beyin anlayışlarını ve evrim hipotezlerini yıkarak geçersiz kılan ve mutlak iradenin kâinatsal düzeneğini kanıtlayan zincirsel halkanın zenginsel misalleridir.
Hayvanlar âlemi önyargısız irdelendiğinde, insanlık âleminden farksız kadersel düzene göre nasıl programlandıkları anlaşılabilmektedir.
Arıların dünyası incelendikçe bilim adamlarının şaşkınlıkları daha da artmıştır. Onları şaşırtan; altıgen, yamuk, eşkenar dörtgen gibi matematiksel şekillerle ilgili hesaplamaların ve bu şekillerin hangisinin peteğin neresinde bulunacağı gibi detayların arılar tarafından eksiksiz bir şekilde biliniyor ve yapılıyor olmasıdır. Yani mantıksal bir işleyiş!
Örneğin; arılar konusunda yazılmış önemli eserlerden olan “The World of Bees” kitabında araştırmacı Murray Hoyt, petek yapımını şöyle özetlemektedir: “Bir sürü farklı arının, ağızlarındaki balmumunu gerekli yere bıraktıktan sonra aynı kalınlık ve şeklin oluşması şaşırtıcıdır. Bütün bunlardan, on binlerce böcekten her birinin kendi kendilerine usta birer mühendis ve deha olduklarının kanısına varıyorsunuz.”
Arılar, petek hücrelerinin genişliğini ve kalınlığını hassas algılayıcı (duyum) tüyleri sayesinde ölçerler. Arıların duyum tüyleri, özellikle çene ve antenlerde yoğun olarak bulunur. Bir balarısının tek bir anteninde 8500’e yakın algılayıcı tüy ve 500.000 algılayıcı hücre tespit edilmiştir. Arılar bu tüyleri kullanarak, ördükleri hücrelerin duvar kalınlığını ölçerler. Bu ölçümü yaparken son derece titiz hareket ederler. Bir hücreye balmumu ekleyen arı, hücrenin duvarını sürekli olarak hafif hafif iter. Duvarda oluşan harekete göre hücrenin elastikiyetini ve kalınlığını anlar. Bütün bu işlemlerin sonucunda ortaya yine mucizevi bir durum çıkar.
Bütün arıların balmumundan ürettikleri petek duvarlarının kalınlığı tam olarak 0.07 mm.dir. Vücut yapısı çıplak gözle dahi incelenemeyecek kadar küçücük olan arının akıl almaz bu bilgi, zekâ ve yeteneğini kendisine kazandıran, acaba zerrecik beyni ve mantığı mıydı? Eğer insanı hayvandan ayırıp üstün kılan aklı ve iradesi ise, neden insanoğlu arıdaki mühendislik dâhiliğine ve kabiliyetine sahip değildir?
Evrim teorisinin kurucusu Charles Darwin bile bu küçük canlılar karşısında şaşkınlığa düşerek, şöyle demişti: “Balarısına dair ne söyleyebiliriz ki?”
Evrimciler; arıların, bu özelliklere ilk ortaya çıktıklarında sahip olmadıklarını ve bütün özelliklerinin uzunca bir zaman süreci içinde birbirini izleyen tesadüfler sonucu medya geldiği ve geliştiğini iddia ederler. Bu durumda cevaplanması gereken bazı soruları sorarak; evrimcilerin, her iddialarında olduğu gibi, dayanaktan yoksun teorilerini incelemekte fayda vardır.
Öncelikle kendilerine tamamen yabancı bir madde olan balmumunun içeriğini arılar nasıl ve hangi araçlarla keşfetmişlerdir? Ve nasıl olup da her arı aynı formülü, aynı kıvamı hatasız olarak milyonlarca yıldır tutturabilmektedir? Arılar balmumu gibi ideal bir malzemenin üretimini yapabilecek sistemleri, bilimi ve teknolojiyi nasıl keşfetmişler ve vücutlarında nasıl oluşturarak üretim mekanizmasını elde emişlerdir? Nasıl bir iletişim kurmaktadırlar ki son derece hassas, karmaşık ve zor olan petekleri olağanüstü bir teknikle inşa edebiliyor, etkileşebiliyor, eğitilebiliyor ve hiçbir hata yapmıyorlar?
Bir an için arıların herhangi bir şekilde peteğin hammaddesi olan balmumunu üretmeyi başardıklarını varsayalım. Bu başarı tek başına hiçbir şey ifade etmeyecektir. Çünkü arı, aynı zamanda, yapacağı inşaat için gerekli olan tüm teknik bilgi, proje ve beceriye de sahip olmalıdır. Yine bir arının ‘hiç mümkün olmasa da’ bu özelliklere rastlantı eseri sahip olduğunu varsayalım; bu da kesinlikle yeterli olmayacaktır. Söz konusu arı, bu bilgiyi bir şekilde diğer koloni üyelerine öğretmek zorundadır. Ve onların bedenlerinde de balmumu üretmek için gerekli olan sistemi oluşturması gerekmektedir. Ayrıca, daha sonra gelecek olan nesillere de bu bilgiyi ve üretim sistemini aktarmak için gerekli olacak okullara ve eğitimcilere ihtiyaç vardır.
Bunu hangi üniversite, teori, akıl, mantık, öğreti, bilim, teknoloji ve iletişimle yapmayı başarmaktadırlar?
Charles Darwin, özellikle koloniler halinde yaşamaları nedeniyle “sosyal böcekler” olarak adlandırılan arı ve karıncaların davranışlarını kendi teorisinin mekanizmaları ile açıklamakta zorlandığını pek çok ifadesinde itiraf etmiştir. Türlerin Kökeni adlı kitabında sorduğu bir soru ile Darvin, teorisinin içgüdüler konusunda içine düştüğü çelişkiyi şöyle vurgulamaktadır; “içgüdüler doğal seçmeyle kazanılabilir veya değişikliğe uğratılabilir mi? Arıyı, -büyük matematikçilerin buluşlarından çok önceden- petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?”
Darvin’in neden kendi teorisini sorgulayacak kadar zor durumda kaldığı, arıların petek yapımı incelendiğinde hemen anlaşılabilecek açıklıktadır.
Arıların bu yeteneklerini, yeryüzündeki akıl, mantık ve bilinç sahibi yegâne varlık olan insan ile kıyaslayarak düşünelim. Bir insan, kendi istek ve iradesiyle vücudunda işine yarayacak herhangi yeni bir salgı oluşturarak bir şey başarabilir mi? Örneğin ihtiyaç duyduğu anda tükürük bezlerinin tutkal üretmesini sağlayacak yeni bir sistemi tasarlayıp, bunu vücudunda geliştirerek, gerekli spesifik niteliğe kavuşturup petek misali bir yapı inşa edebilir mi? Elbette ki hiçbir insanın böyle bir şey yapamayacağı malûmdur. O halde, eğitimli ve sözde özgür irade sahibi üstün bir insanın beyin, mantık ve şuur sahibi bir varlık olarak başaramadığını, bir arının başarabilmesi mantıken makul müdür?
Arı gibi bir canlının nasıl bir eğitimi, beyni, aklı veya zekâsı olabilir ki, üstün olan bir insanın yapamayacağı inanılmaz bir mühendisliği ve projeyi başarabilmekte, tasarladığı ve ürettiği balmumundan hem petek inşa edebilmekte hem de gıdaların şahı olan balı üretebilmektedir. Topladığı çiçeği nasıl bir prosesten geçirerek bal haline dönüştürebiliyor? Böylesine bir keşfi başarabilmiş, müthiş bir akıl, mantık, bilgi, yetenek ve teknolojiye erişebilmiş tek bir insan göstere bilinir mi? Arı, üreyen yavrularını nasıl etkiliyor da bilgi ve yetenek edinebilmelerini sağlıyor? Neredeyse imkânsız olan böyle bir üretimi onlara öğretebiliyor ve hiçbir sapma olmaksızın görevlerini yapmalarını sağlayabiliyor? Nasıl bir okul, fabrika, bilim ve teknolojiyle!
Arı gibi minnacık böceksi bir dâhinin inanılmaz zekâsı ve becerisini fiziksel olarak beynin büyüklüğü, hücre sayısı, iradesi, eğitimi, mantığı, aklı ve şuuruyla bağdaştırmak mümkün müdür? Akıl denen soyut tanım, hücre denen somut maddelere bağımlıysa, zerrecik bir beyinde ne kadar hücre olabilir ki olağanüstü işler başarabilsin?
Acaba insan; sahip olduğu akıl, irade ve gücüyle yeryüzünün en zengin besini olan balı üretebilir mi?
Böylece beyni mutlak bir güç gibi egemenleştirenlerin ortaya attıkları bağımsız akıl ve iradesel teorilerin ütopyadan ibaret hurafeler olduğu aşikârdır.
Kâinattaki canlı her varlığın düşünce ve davranışı, önceden belirlenmiş ve takdir edilmiş bir program doğrultusunda gelişmekte ve buna göre kurulan düzenler temelinde bilgiler, keşifler ve üretimler devam ederek, ya ilkel ya da uygar süreç sürmektedir. Dolayısıyla yaratılan her canlı kaderin bir tutsağı olmasından, taslanan büyüklükler çerçöp olabilmektedir.
Birçok böcek ve arılar gibi karıncaların da insanoğlundan çok daha bilgili, duyarlı, yetenekli, çalışkan, sosyal, mücadeleci, intizamlı ve sabırlı olmaları başka bir örneklemedir.
Yeraltı dünyasının kralı, hayvanlar âleminin en çalışkan ve en disiplinli canlılarından olan karıncaların toprağın altına saklı yaşamları, ancak gelişmiş etnik bir şuurun plânlayabileceği kadar akılcı ve düzenlidir. Kuraklığa karşı tedbir almaları, aralarında son derece akılcı bir iş bölümü yapmaları, görevlerini yaparken hataya düşmemeleri ve zor durumlar karşısında gösterdikleri fedakârlıklarla karıncaların yaşamı, bütün kâinatı yöneten mutlak iradenin tartışılmaz bir belgesidir.
Her karınca türünün kendine has olan yaşam tarzı, araştırmacıların sadece mucize olarak açıklayabildikleri akıl örnekleriyle doludur. Bunların en ilginç olanlarından birisi de; kurak topraklarda kendilerini besin deposu olarak kullandırtan “balküpü” karıncalar, savaşçı asker karıncalar ve şifa veren doktor karıncalardır.
Karıncalar besinlerini üretip depolarken, yavrularını gözetir, kolonilerini korur ve savaşırlar. Hatta “terzilik” yapıp, “tarım”la uğraşan, “hayvan yetiştiren” kolonilerde mevcuttur. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu minnacık böcekler, toplumsal örgütlenme ve uzmanlaşma açısından bakıldığında; hiçbir hayvanla kıyaslanamayacak üstünlüktedirler. Hatta insanlar dâhil!
Çok geniş bir alana yayılarak yaşamalarına rağmen, cüsseleri de düşünüldüğünde, karıncaların hiçbir karışıklık çıkarmadan düzeni korumalarını hiçbir bilim adamı açıklayamamış ve evrimci Darvin dahi şaşırmıştır. Düşünün ki bugün düşük nüfuslu ve uygar bir ülkede, hatta bir ailede bile ahlakı benimsetmek, asayişi sağlamak, toplum düzenini devam ettirebilmek için çeşitli yaptırımlara, yasalara ve kuvvet birimlerine başvurulmaktadır. Bu birimlerin başlarında da mutlaka kendilerini yöneten ve yönlendiren aracı bir idari kadro bulunmaktadır. Bütün bu yoğun çabalara rağmen düzen ve birlik sağlanamamakta, savaş ve karışıklıklar giderilememektedir. Acaba karıncalar bu işi nasıl başarabilmektedirler?
Tıpkı insan toplumları gibi karıncalar da koloniler halinde yaşayarak, aralarında insani toplumların başaramadığı mükemmel bir işbölümü yapmaktadırlar. Düzenleri yakından incelediğinde, oldukça orijinal bir toplum yapısına sahip oldukları görülmektedir. Ayrıca birçok yönden insanlardan çok daha fazla çalışkan, üretken ve fedakâr olmaları üstün zekâlarından mı, iradelerinden mi, yoksa ona göre programlanmış olmalarından mıdır?
En ilgi çekici yönlerinden biri ise, insanlarla karşılaştırmak gerekirse; toplumlarda görülen zengin-yoksul ayrımı, iktidar mücadelesi, böbürlenme, benlik gütme, süslenme ve haset gibi hırsları bulunmamalarıdır. Sürekli sabır ve şükür halindedirler.
Karıncalar üzerine uzun yıllar araştırma yapmış pek çok bilim adamı, onların ileri sosyal davranışları konusuna henüz bir açıklık getirememişlerdir. Washington Carnegie Enstitüsü Başkanı Dr.Caryl P. Haskins’in bu konudaki samimi itirafı şöyledir: “60 yıllık araştırma ve çalışmadan sonra hâlâ karıncaların detaylı sosyal davranışlarına hayret ediyorum. Koku ve vücut lisanına dayalı karmaşık, fakat kendilerinin kolayca anlayabileceği bir sistem oluşturmuşlar. Karıncaların bazı kolonileri, nüfus ve yaşama alanı açısından o kadar geniştir ki; bu denli büyük bir alanda kusursuz bir düzen oluşturabilmeleri, açıklanabilecek gibi değildir.”
Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir. Bu geniş kolonilere bir örnek olarak Afrika’nın İshikari sahilinde yaşayan, “Formica Yesensis” adındaki karınca türünü verebiliriz. Bu karınca kolonisi 2,7 km2 alanda, birbirine bağlı 45 bin adet yuvada yaşar. Yaklaşık 1.080.000 kraliçe ve 306.000.000 işçiye sahip olan koloniyi, araştırmacılar, “Süper Koloni” olarak isimlendirmektedirler. Koloni içinde tüm üretim araçlarının ve yiyeceklerin düzenli bir biçimde takas edildiği ortaya çıkarılmıştır. Dünyada insan başına düşen karınca sayısı bir milyondur.
Her karınca kolonisin de insansal düzenlerle kıyaslanamayacak nitelikte çok daha iyi işleyen bir yönetim biçimi, ordu ve idarecileri mevcuttur. Tıpkı insan âleminde olduğu gibi koloniler arası ve düşmana karşı müthiş bir savunma savaşı yaparlar. Akıl almaz savunma taktikleri geliştirerek çok güçlü ve devasa düşmanlarını dahi mağlup ederler. Asit üreten ve sayı saymayı bilen karıncalar olduğu gibi, gerektiğinde kolonilerini korumak uğruna intihar ederek düşmanlarına zarar veren “intihar komandosu” karıncalar da mevcuttur. Ayrıca, kamuflajın ustaları olarak tanımlanan “Besiceros” cinsi karıncalar, araştırmacı La Selva tarafından “usta illüzyonistler” olarak isimlendirilmişlerdir. Çünkü bazen “görünmez” olabilmektedirler.
Çok ilginçtir, “köleci karıncalar” vardır. Bazen bir koloninin askerleri başka bir koloniye saldırarak, “köle” avına girişirler. Karşı koloninin yuvasını işgal ederek kraliçeyi öldürür ve bedenleri larvalarla dolu karıncaları esir alarak kendi yuvalarına götürürler. En önemlisi kraliçenin kuluçkadaki larvalarını çalmalarıdır. Bu larvalar daha sonra genç karıncalara dönüşerek, egemen koloni için yiyecek arayan veya depolayan, koloni kraliçesinin çocuklarının yetişmesine yardımcı olan ve böylece genin devam etmesini sağlayan “köle karıncalar” haline gelecekler ve yaşamları boyunca “köle” gibi çalışmaya mahkûm olacaklardır. Tıpkı insan âleminde olduğu gibi!
Bir de asalak karınca kolonileri vardır. Bunlar bir saldırı halinde toplanıp kolonilerini korumak yerine paniğe kapılarak kaçmaya çalışır ve esir düşerler.
Karıncaların akıl almaz yaşamlarını doğal seleksiyonla ya da evrimsel sosyalleşme süreci ile bağdaştırmak, gerçeği saptırmaktan başka bir şey değildir. Zaten Darwin de bu gerçeği itiraf etmiştir.
Akıl; davranışları düzenleyen, muhakeme gücüyle yargılayabilen, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan, emniyeti tehlikeden, barışı savaştan, kazancı kayıptan, eğitimi cahillikten, başarıyı yenilgiden ayırma kabiliyet ve dirayetini gösteren egemen bir yeti olarak tanımlanır. Akıl, insanı hayvandan üstün kılan ve üretken iradesiyle keşifler gerçekleştirmesine neden olan bağımsız bir güç olarak adlandırılır. Akıl, bazı yargıların başka yargılar ile mantık bakımından bağımlı olduklarını kavramak, olayları güden kanunları bulmak ve bu kanunlara dayanarak tutarlı tasarılar ve projeler geliştirerek başarıya ulaştırmaktır. Pratik açıdan ise, gerekli araçları tam ve şuurlu bir şekilde kullanarak hiçbir engel tanımaksızın istenilen amaca ulaşabilmesini sağlayan merkezi bir kudret olarak değerlendirilir…
Akıl; basit çağrışımlarla, duygularla, vahiyle, içgüdülerle veya kadersel programla değil, görüp tutulabilen ve duyulabilen somut delillerle ve muhakeme yolu ile yargılayıp keşifleri gerçekleştiren ve bilimi üreten egemen bir kuvvet olarak görülür. Buna göre; mantıklı düşünemeyerek yargılayamayan ve muhakeme edemeyen bir canlının bilgili veya yetenekli olabilmesi ve bir şey başarabilmesi mümkün olamaz diye düşünülür. Böylesine egemen olduğu iddia edilen bir yetinin sahip olduğu zekâ, bilgelik ve devasa tecrübesiyle ufkun ötesini görememesi, olumsuzlukları ve kayıpları engelleyememesi, dilediğini yapamaması, dualiteye son verememesi, tek tip düzen kuramaması, arı ve karınca gibi böcekler kadar duyarlı, yetenekli ve sosyal olamaması; şüphesiz mantıksal ve iradesel korkunç bir paradoks olmakta, dolayısıyla bilim adına ortaya atılan teorilerin nasıl bir yalan olduğu da kanıtlanmaktadır
Peki, insansal düzenden üstün böylesi akıl almaz bir düzeni sistem üzerine oturtan, yöneten ve yönlendiren kimdir? Öyleyse insanların hayvandan üstünlüğü iradesel mi, kadersel mi?
“Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O’nun perçeminden tutmuş olmasın. (Hepsinin hükmü, tasarrufu ve yönetimi O’nun elindedir.)" Hud. 56
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) dır.” Hud. 6
Oysa doğayı inceleyip muhakeme edebilenler; hayvanların, hatta mikroskobik böceklerin dâhisel zekâ ve yeteneklerini irdeleyebilenler; en tartışılmaz ve somut olan hayat laboratuarındaki gerçekleri otokritik yapabilenler; mutlak bir kadersel düzenin varlığına inanır; gerek insan, gerek hayvan ve gerekse gözle görülmeyen canlıların bir program dâhilinde varlıklarını sürdüklerini kavrayabilirler.
Tabiatı araştıran her akıl sahibinin Yaratıcı eserleri, “Mutlak İrade” ve “Etkin Akıl” karşısında teslim olması gerekirken, aykırı yollara saparak düşsel yalanları bilimselleştirmek suretiyle başkalarını kandırabilmeleri; şüphesiz aklın, düşüncenin ve iradenin kesinlikle bağımsız olmadığını kanıtlanmakta; böylece doğru-yanlış, gerçek-yalan, iyi-kötü ve Yaratıcı-yaratık dualitesinin kadersel doğrultuda yönlendiği ortaya çıkmaktadır.
Birçok olayda olduğu gibi, özellikle “arı ve karıncalar”’ın hayatları, işlev ve yaşam biçimleri, bilim adamlarının rasyonalist felsefelerini, pozitivizm bilim kuramlarını, hücresel beyin anlayışlarını ve evrim hipotezlerini yıkarak geçersiz kılan ve mutlak iradenin kâinatsal düzeneğini kanıtlayan zincirsel halkanın zenginsel misalleridir.
Hayvanlar âlemi önyargısız irdelendiğinde, insanlık âleminden farksız kadersel düzene göre nasıl programlandıkları anlaşılabilmektedir.
Arıların dünyası incelendikçe bilim adamlarının şaşkınlıkları daha da artmıştır. Onları şaşırtan; altıgen, yamuk, eşkenar dörtgen gibi matematiksel şekillerle ilgili hesaplamaların ve bu şekillerin hangisinin peteğin neresinde bulunacağı gibi detayların arılar tarafından eksiksiz bir şekilde biliniyor ve yapılıyor olmasıdır. Yani mantıksal bir işleyiş!
Örneğin; arılar konusunda yazılmış önemli eserlerden olan “The World of Bees” kitabında araştırmacı Murray Hoyt, petek yapımını şöyle özetlemektedir: “Bir sürü farklı arının, ağızlarındaki balmumunu gerekli yere bıraktıktan sonra aynı kalınlık ve şeklin oluşması şaşırtıcıdır. Bütün bunlardan, on binlerce böcekten her birinin kendi kendilerine usta birer mühendis ve deha olduklarının kanısına varıyorsunuz.”
Arılar, petek hücrelerinin genişliğini ve kalınlığını hassas algılayıcı (duyum) tüyleri sayesinde ölçerler. Arıların duyum tüyleri, özellikle çene ve antenlerde yoğun olarak bulunur. Bir balarısının tek bir anteninde 8500’e yakın algılayıcı tüy ve 500.000 algılayıcı hücre tespit edilmiştir. Arılar bu tüyleri kullanarak, ördükleri hücrelerin duvar kalınlığını ölçerler. Bu ölçümü yaparken son derece titiz hareket ederler. Bir hücreye balmumu ekleyen arı, hücrenin duvarını sürekli olarak hafif hafif iter. Duvarda oluşan harekete göre hücrenin elastikiyetini ve kalınlığını anlar. Bütün bu işlemlerin sonucunda ortaya yine mucizevi bir durum çıkar.
Bütün arıların balmumundan ürettikleri petek duvarlarının kalınlığı tam olarak 0.07 mm.dir. Vücut yapısı çıplak gözle dahi incelenemeyecek kadar küçücük olan arının akıl almaz bu bilgi, zekâ ve yeteneğini kendisine kazandıran, acaba zerrecik beyni ve mantığı mıydı? Eğer insanı hayvandan ayırıp üstün kılan aklı ve iradesi ise, neden insanoğlu arıdaki mühendislik dâhiliğine ve kabiliyetine sahip değildir?
Evrim teorisinin kurucusu Charles Darwin bile bu küçük canlılar karşısında şaşkınlığa düşerek, şöyle demişti: “Balarısına dair ne söyleyebiliriz ki?”
Evrimciler; arıların, bu özelliklere ilk ortaya çıktıklarında sahip olmadıklarını ve bütün özelliklerinin uzunca bir zaman süreci içinde birbirini izleyen tesadüfler sonucu medya geldiği ve geliştiğini iddia ederler. Bu durumda cevaplanması gereken bazı soruları sorarak; evrimcilerin, her iddialarında olduğu gibi, dayanaktan yoksun teorilerini incelemekte fayda vardır.
Öncelikle kendilerine tamamen yabancı bir madde olan balmumunun içeriğini arılar nasıl ve hangi araçlarla keşfetmişlerdir? Ve nasıl olup da her arı aynı formülü, aynı kıvamı hatasız olarak milyonlarca yıldır tutturabilmektedir? Arılar balmumu gibi ideal bir malzemenin üretimini yapabilecek sistemleri, bilimi ve teknolojiyi nasıl keşfetmişler ve vücutlarında nasıl oluşturarak üretim mekanizmasını elde emişlerdir? Nasıl bir iletişim kurmaktadırlar ki son derece hassas, karmaşık ve zor olan petekleri olağanüstü bir teknikle inşa edebiliyor, etkileşebiliyor, eğitilebiliyor ve hiçbir hata yapmıyorlar?
Bir an için arıların herhangi bir şekilde peteğin hammaddesi olan balmumunu üretmeyi başardıklarını varsayalım. Bu başarı tek başına hiçbir şey ifade etmeyecektir. Çünkü arı, aynı zamanda, yapacağı inşaat için gerekli olan tüm teknik bilgi, proje ve beceriye de sahip olmalıdır. Yine bir arının ‘hiç mümkün olmasa da’ bu özelliklere rastlantı eseri sahip olduğunu varsayalım; bu da kesinlikle yeterli olmayacaktır. Söz konusu arı, bu bilgiyi bir şekilde diğer koloni üyelerine öğretmek zorundadır. Ve onların bedenlerinde de balmumu üretmek için gerekli olan sistemi oluşturması gerekmektedir. Ayrıca, daha sonra gelecek olan nesillere de bu bilgiyi ve üretim sistemini aktarmak için gerekli olacak okullara ve eğitimcilere ihtiyaç vardır.
Bunu hangi üniversite, teori, akıl, mantık, öğreti, bilim, teknoloji ve iletişimle yapmayı başarmaktadırlar?
Charles Darwin, özellikle koloniler halinde yaşamaları nedeniyle “sosyal böcekler” olarak adlandırılan arı ve karıncaların davranışlarını kendi teorisinin mekanizmaları ile açıklamakta zorlandığını pek çok ifadesinde itiraf etmiştir. Türlerin Kökeni adlı kitabında sorduğu bir soru ile Darvin, teorisinin içgüdüler konusunda içine düştüğü çelişkiyi şöyle vurgulamaktadır; “içgüdüler doğal seçmeyle kazanılabilir veya değişikliğe uğratılabilir mi? Arıyı, -büyük matematikçilerin buluşlarından çok önceden- petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?”
Darvin’in neden kendi teorisini sorgulayacak kadar zor durumda kaldığı, arıların petek yapımı incelendiğinde hemen anlaşılabilecek açıklıktadır.
Arıların bu yeteneklerini, yeryüzündeki akıl, mantık ve bilinç sahibi yegâne varlık olan insan ile kıyaslayarak düşünelim. Bir insan, kendi istek ve iradesiyle vücudunda işine yarayacak herhangi yeni bir salgı oluşturarak bir şey başarabilir mi? Örneğin ihtiyaç duyduğu anda tükürük bezlerinin tutkal üretmesini sağlayacak yeni bir sistemi tasarlayıp, bunu vücudunda geliştirerek, gerekli spesifik niteliğe kavuşturup petek misali bir yapı inşa edebilir mi? Elbette ki hiçbir insanın böyle bir şey yapamayacağı malûmdur. O halde, eğitimli ve sözde özgür irade sahibi üstün bir insanın beyin, mantık ve şuur sahibi bir varlık olarak başaramadığını, bir arının başarabilmesi mantıken makul müdür?
Arı gibi bir canlının nasıl bir eğitimi, beyni, aklı veya zekâsı olabilir ki, üstün olan bir insanın yapamayacağı inanılmaz bir mühendisliği ve projeyi başarabilmekte, tasarladığı ve ürettiği balmumundan hem petek inşa edebilmekte hem de gıdaların şahı olan balı üretebilmektedir. Topladığı çiçeği nasıl bir prosesten geçirerek bal haline dönüştürebiliyor? Böylesine bir keşfi başarabilmiş, müthiş bir akıl, mantık, bilgi, yetenek ve teknolojiye erişebilmiş tek bir insan göstere bilinir mi? Arı, üreyen yavrularını nasıl etkiliyor da bilgi ve yetenek edinebilmelerini sağlıyor? Neredeyse imkânsız olan böyle bir üretimi onlara öğretebiliyor ve hiçbir sapma olmaksızın görevlerini yapmalarını sağlayabiliyor? Nasıl bir okul, fabrika, bilim ve teknolojiyle!
Arı gibi minnacık böceksi bir dâhinin inanılmaz zekâsı ve becerisini fiziksel olarak beynin büyüklüğü, hücre sayısı, iradesi, eğitimi, mantığı, aklı ve şuuruyla bağdaştırmak mümkün müdür? Akıl denen soyut tanım, hücre denen somut maddelere bağımlıysa, zerrecik bir beyinde ne kadar hücre olabilir ki olağanüstü işler başarabilsin?
Acaba insan; sahip olduğu akıl, irade ve gücüyle yeryüzünün en zengin besini olan balı üretebilir mi?
Böylece beyni mutlak bir güç gibi egemenleştirenlerin ortaya attıkları bağımsız akıl ve iradesel teorilerin ütopyadan ibaret hurafeler olduğu aşikârdır.
Kâinattaki canlı her varlığın düşünce ve davranışı, önceden belirlenmiş ve takdir edilmiş bir program doğrultusunda gelişmekte ve buna göre kurulan düzenler temelinde bilgiler, keşifler ve üretimler devam ederek, ya ilkel ya da uygar süreç sürmektedir. Dolayısıyla yaratılan her canlı kaderin bir tutsağı olmasından, taslanan büyüklükler çerçöp olabilmektedir.
Birçok böcek ve arılar gibi karıncaların da insanoğlundan çok daha bilgili, duyarlı, yetenekli, çalışkan, sosyal, mücadeleci, intizamlı ve sabırlı olmaları başka bir örneklemedir.
Yeraltı dünyasının kralı, hayvanlar âleminin en çalışkan ve en disiplinli canlılarından olan karıncaların toprağın altına saklı yaşamları, ancak gelişmiş etnik bir şuurun plânlayabileceği kadar akılcı ve düzenlidir. Kuraklığa karşı tedbir almaları, aralarında son derece akılcı bir iş bölümü yapmaları, görevlerini yaparken hataya düşmemeleri ve zor durumlar karşısında gösterdikleri fedakârlıklarla karıncaların yaşamı, bütün kâinatı yöneten mutlak iradenin tartışılmaz bir belgesidir.
Her karınca türünün kendine has olan yaşam tarzı, araştırmacıların sadece mucize olarak açıklayabildikleri akıl örnekleriyle doludur. Bunların en ilginç olanlarından birisi de; kurak topraklarda kendilerini besin deposu olarak kullandırtan “balküpü” karıncalar, savaşçı asker karıncalar ve şifa veren doktor karıncalardır.
Karıncalar besinlerini üretip depolarken, yavrularını gözetir, kolonilerini korur ve savaşırlar. Hatta “terzilik” yapıp, “tarım”la uğraşan, “hayvan yetiştiren” kolonilerde mevcuttur. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu minnacık böcekler, toplumsal örgütlenme ve uzmanlaşma açısından bakıldığında; hiçbir hayvanla kıyaslanamayacak üstünlüktedirler. Hatta insanlar dâhil!
Çok geniş bir alana yayılarak yaşamalarına rağmen, cüsseleri de düşünüldüğünde, karıncaların hiçbir karışıklık çıkarmadan düzeni korumalarını hiçbir bilim adamı açıklayamamış ve evrimci Darvin dahi şaşırmıştır. Düşünün ki bugün düşük nüfuslu ve uygar bir ülkede, hatta bir ailede bile ahlakı benimsetmek, asayişi sağlamak, toplum düzenini devam ettirebilmek için çeşitli yaptırımlara, yasalara ve kuvvet birimlerine başvurulmaktadır. Bu birimlerin başlarında da mutlaka kendilerini yöneten ve yönlendiren aracı bir idari kadro bulunmaktadır. Bütün bu yoğun çabalara rağmen düzen ve birlik sağlanamamakta, savaş ve karışıklıklar giderilememektedir. Acaba karıncalar bu işi nasıl başarabilmektedirler?
Tıpkı insan toplumları gibi karıncalar da koloniler halinde yaşayarak, aralarında insani toplumların başaramadığı mükemmel bir işbölümü yapmaktadırlar. Düzenleri yakından incelediğinde, oldukça orijinal bir toplum yapısına sahip oldukları görülmektedir. Ayrıca birçok yönden insanlardan çok daha fazla çalışkan, üretken ve fedakâr olmaları üstün zekâlarından mı, iradelerinden mi, yoksa ona göre programlanmış olmalarından mıdır?
En ilgi çekici yönlerinden biri ise, insanlarla karşılaştırmak gerekirse; toplumlarda görülen zengin-yoksul ayrımı, iktidar mücadelesi, böbürlenme, benlik gütme, süslenme ve haset gibi hırsları bulunmamalarıdır. Sürekli sabır ve şükür halindedirler.
Karıncalar üzerine uzun yıllar araştırma yapmış pek çok bilim adamı, onların ileri sosyal davranışları konusuna henüz bir açıklık getirememişlerdir. Washington Carnegie Enstitüsü Başkanı Dr.Caryl P. Haskins’in bu konudaki samimi itirafı şöyledir: “60 yıllık araştırma ve çalışmadan sonra hâlâ karıncaların detaylı sosyal davranışlarına hayret ediyorum. Koku ve vücut lisanına dayalı karmaşık, fakat kendilerinin kolayca anlayabileceği bir sistem oluşturmuşlar. Karıncaların bazı kolonileri, nüfus ve yaşama alanı açısından o kadar geniştir ki; bu denli büyük bir alanda kusursuz bir düzen oluşturabilmeleri, açıklanabilecek gibi değildir.”
Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir. Bu geniş kolonilere bir örnek olarak Afrika’nın İshikari sahilinde yaşayan, “Formica Yesensis” adındaki karınca türünü verebiliriz. Bu karınca kolonisi 2,7 km2 alanda, birbirine bağlı 45 bin adet yuvada yaşar. Yaklaşık 1.080.000 kraliçe ve 306.000.000 işçiye sahip olan koloniyi, araştırmacılar, “Süper Koloni” olarak isimlendirmektedirler. Koloni içinde tüm üretim araçlarının ve yiyeceklerin düzenli bir biçimde takas edildiği ortaya çıkarılmıştır. Dünyada insan başına düşen karınca sayısı bir milyondur.
Her karınca kolonisin de insansal düzenlerle kıyaslanamayacak nitelikte çok daha iyi işleyen bir yönetim biçimi, ordu ve idarecileri mevcuttur. Tıpkı insan âleminde olduğu gibi koloniler arası ve düşmana karşı müthiş bir savunma savaşı yaparlar. Akıl almaz savunma taktikleri geliştirerek çok güçlü ve devasa düşmanlarını dahi mağlup ederler. Asit üreten ve sayı saymayı bilen karıncalar olduğu gibi, gerektiğinde kolonilerini korumak uğruna intihar ederek düşmanlarına zarar veren “intihar komandosu” karıncalar da mevcuttur. Ayrıca, kamuflajın ustaları olarak tanımlanan “Besiceros” cinsi karıncalar, araştırmacı La Selva tarafından “usta illüzyonistler” olarak isimlendirilmişlerdir. Çünkü bazen “görünmez” olabilmektedirler.
Çok ilginçtir, “köleci karıncalar” vardır. Bazen bir koloninin askerleri başka bir koloniye saldırarak, “köle” avına girişirler. Karşı koloninin yuvasını işgal ederek kraliçeyi öldürür ve bedenleri larvalarla dolu karıncaları esir alarak kendi yuvalarına götürürler. En önemlisi kraliçenin kuluçkadaki larvalarını çalmalarıdır. Bu larvalar daha sonra genç karıncalara dönüşerek, egemen koloni için yiyecek arayan veya depolayan, koloni kraliçesinin çocuklarının yetişmesine yardımcı olan ve böylece genin devam etmesini sağlayan “köle karıncalar” haline gelecekler ve yaşamları boyunca “köle” gibi çalışmaya mahkûm olacaklardır. Tıpkı insan âleminde olduğu gibi!
Bir de asalak karınca kolonileri vardır. Bunlar bir saldırı halinde toplanıp kolonilerini korumak yerine paniğe kapılarak kaçmaya çalışır ve esir düşerler.
Karıncaların akıl almaz yaşamlarını doğal seleksiyonla ya da evrimsel sosyalleşme süreci ile bağdaştırmak, gerçeği saptırmaktan başka bir şey değildir. Zaten Darwin de bu gerçeği itiraf etmiştir.
Akıl; davranışları düzenleyen, muhakeme gücüyle yargılayabilen, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan, emniyeti tehlikeden, barışı savaştan, kazancı kayıptan, eğitimi cahillikten, başarıyı yenilgiden ayırma kabiliyet ve dirayetini gösteren egemen bir yeti olarak tanımlanır. Akıl, insanı hayvandan üstün kılan ve üretken iradesiyle keşifler gerçekleştirmesine neden olan bağımsız bir güç olarak adlandırılır. Akıl, bazı yargıların başka yargılar ile mantık bakımından bağımlı olduklarını kavramak, olayları güden kanunları bulmak ve bu kanunlara dayanarak tutarlı tasarılar ve projeler geliştirerek başarıya ulaştırmaktır. Pratik açıdan ise, gerekli araçları tam ve şuurlu bir şekilde kullanarak hiçbir engel tanımaksızın istenilen amaca ulaşabilmesini sağlayan merkezi bir kudret olarak değerlendirilir…
Akıl; basit çağrışımlarla, duygularla, vahiyle, içgüdülerle veya kadersel programla değil, görüp tutulabilen ve duyulabilen somut delillerle ve muhakeme yolu ile yargılayıp keşifleri gerçekleştiren ve bilimi üreten egemen bir kuvvet olarak görülür. Buna göre; mantıklı düşünemeyerek yargılayamayan ve muhakeme edemeyen bir canlının bilgili veya yetenekli olabilmesi ve bir şey başarabilmesi mümkün olamaz diye düşünülür. Böylesine egemen olduğu iddia edilen bir yetinin sahip olduğu zekâ, bilgelik ve devasa tecrübesiyle ufkun ötesini görememesi, olumsuzlukları ve kayıpları engelleyememesi, dilediğini yapamaması, dualiteye son verememesi, tek tip düzen kuramaması, arı ve karınca gibi böcekler kadar duyarlı, yetenekli ve sosyal olamaması; şüphesiz mantıksal ve iradesel korkunç bir paradoks olmakta, dolayısıyla bilim adına ortaya atılan teorilerin nasıl bir yalan olduğu da kanıtlanmaktadır
Peki, insansal düzenden üstün böylesi akıl almaz bir düzeni sistem üzerine oturtan, yöneten ve yönlendiren kimdir? Öyleyse insanların hayvandan üstünlüğü iradesel mi, kadersel mi?
“Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O’nun perçeminden tutmuş olmasın. (Hepsinin hükmü, tasarrufu ve yönetimi O’nun elindedir.)" Hud. 56
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) dır.” Hud. 6
12 Ekim 2009 Pazartesi
Kör, sağır ve duyarsızlar…
Yaratıcı, yarattığı insanoğlunun ne kadar nankör, hain, tatminsiz ve şükürsüz olduğunu vurgulayarak; Araf Süresi 179. ayette “gözleri olduğu halde göremediklerini, kulakları olduğu halde işitemediklerini ve kalpleri olduğu halde gerçekleri kavrayamadıklarını” buyurarak, “işte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar” aşağılamasıyla, bizzat yaşadığımız bencil ve barbar dünyanın insaniyetsiz ve riyakâr durumunu ortaya koymaktadır.
Hilkatte birer eş olan insanların insan olabilme erdemliklerini yitirerek, yücelttikleri benlikleri doğrultusunda doyumsuzluğa ulaşmaları, ısrar ve inatla kendilerinden başka hiç kimseyi dert edinmeyip adalet ve merhamet gözetmeyerek, “hep bana” ya da “daha iyi” mantıklarıyla fütursuzca yollarında ilerlemeleri, başa gelen felaketlerin haklı bir gerekçesidir.
“Etrafta neler oluyor” muhakemesi gütmeyenlerin insaflı olabilmeleri ve şükredebilmeleri mümkün değildir.
Bir kanalda izlediğim “Asya Geçidi” adlı belgesel filimdeki hayat koşulları öylesine meşakkatli, dayanılması ve sabredilmesi mümkün olmayan bir zorluktaydı ki, kentlerdeki insanlar misali yaşamlarına lanet edip isyan etmesi gereken kadın ve erkekler; sevinçle fevkalade mutlu olduklarını ifade ederek, kendilerine nimet bahşettiklerini sandıkları tanrılarına şükretmek suretiyle ürünlerinin en iyi kısmını önce onlara sunuyor, sonra bin bir güçlükle sarp dağ ve tepeleri iki hafta yahut daha fazla gibi uzun bir sürede aşarak, pazarda ihtiyaç duydukları temel ürünlerle takas ediyorlardı.
İşte mutluluk, nerede zenginlik…
Tibet’in Himalaya dağlarının eteklerinde tuz üreten kadınlar, kuyulardan yaklaşık 50 lt. ağırlığındaki tuzlu suları aklı almaz bir güç ve beceriyle çıkarıp, onlarca metre taşıyarak tuz tavalarına döküyorlar. Öyle ki bu işlemi günde yetmiş, hatta kimi zaman yüzeli kez yaparak, geçimlerini sağlayan tuzu binbir zahmetle üretiyor ve çuvallıyorlar. Eşleri de tuzları kimi zaman iki hafta, kimi zaman üç ay süren bir yolculukla pazarlara götürüp, tahıl ya da başka bir ihtiyaç maddesiyle takas ediyorlar. Tüm bu zorlu dolaşımı yürüyerek gerçekleştirmekte, mallarını ise boğaya benzer yakların sırtında taşıyarak; gece-gündüz, buz, soğuk ve yağış demeden o ölümcül uçurumların ve dağların yamaçlarında cambaz misali gidip geliyorlar. Görüntüsü bile kentteki insanı ürküten bu cehennemsi şartlardan hiçbir şikâyette bulunmuyor, sahip olduklarından dolayı ilahları Buda ve Gökyüzü tanrısına şükrederek, peşinen zekâtlarını veriyorlar. Teknolojinin hiçbir esintisinin dahi olmadığı hayatlarını her türlü sıkıntı ve kaostan uzak geçirerek hallerine şükretmeleri, mutlak bir ibrete şayandır.
İşte ilkellik, nerede uygarlık…
Yoksa insanları bunalıma, çatışmaya, doyumsuzluğa, bencilliğe ve bilumum kötülüğe iten kentleşme ve teknoloji mi?
Beterin daha beteri olabileceği gerçeğini akıllarına ve kalplerine nakşetmeyenlerin bitmez tükenmez ağıtları, yaşamları hem ruhen hem de fizikken işkenceye dönüştürmektedir.
Bir saniye sonrası meçhul hayatın bilinciyle hareket edenlerin fukaralığı ya da işçiliği asla bir sorun teşkil etmemekte, bulduğu bir somun ekmekle içeceği bir kâse çorba ve yatıp uyuyacağı bir döşekle öylesine huzurla hamd ediyorlar ki, başkalarının ne zenginliği ne de kozmetikliği onları etkilemiyor, buldukları nimetin minnetiyle yetinebilmenin huzurunu tadıyorlar.
Bir gün eşim, yanına yardımcımı alarak fakir bir mahalleye zekât dağıtmaya gitti. Yolda çöpleri karıştıran yaşlı bir adam görünce, ona da nakdi ve yiyecek yardımı yapmak isteyip, adamın yanına yaklaştılar ve niyetlerini ifade etmeleri üzerine o yaşlı adam; “şükürler olsun sağlığım yerinde ve ben rızkımı temin edebiliyorum. Siz o yardımı, benden daha kötü durumda olanlara verin” dedi. İşte insanlık erdemini yücelten böylesi bir inanç ve duyguyla bütünleşmiş toplumlarda bencillik ve tatminsizlik var olamaz, isyan eden değil, şükredenlerin egemen olduğu huzur ve barışın keyfi sürülür.
“Daha iyisi”’nin sonu yoktur. Hırs, açgözlülük ve isyanla talep edilip “insanca bir yaşam” mazeretiyle masumlaştırılan “daha iyi”; mutsuzluğun, huzursuzluğun, kargaşanın ve sıkıntının birebir nedenidir.
Çağdaş şöhretiyle dayatılan yaşam standardının tamamen kapitalist ve pornografik bir manipülasyon olduğu, insan fıtratının acımasızca sömürülerek; Yaratıcı’ya, kadere ve ecele meydan okuma ütopyasının ustalıkla işlenip nefislere galebe çaldırmasıyla doğumdan ölüme dek süren süreçte isteklerin sonu gelmemekte, dolayısıyla şikayetler son bulmamaktadır.
Şükretmeyi ilerlemenin engeli ya da kalkanı gören çağdaşlar; benlikleri kudurtmalarından toplumda meydana getirdikleri depresyonları ve yağmayı hiç hesap etmemekte, böylece kötülükleri üreten bir felaket olduğu gerçeğini görmemezlikten gelerek; huzuru, güveni ve en önemlisi insani değerleri baltalamaktadırlar.
İnsanı hayvandan ayıran şükür, mutluluğun ve barışın yegâne ilacıdır.
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” SOPHOKLES
Hilkatte birer eş olan insanların insan olabilme erdemliklerini yitirerek, yücelttikleri benlikleri doğrultusunda doyumsuzluğa ulaşmaları, ısrar ve inatla kendilerinden başka hiç kimseyi dert edinmeyip adalet ve merhamet gözetmeyerek, “hep bana” ya da “daha iyi” mantıklarıyla fütursuzca yollarında ilerlemeleri, başa gelen felaketlerin haklı bir gerekçesidir.
“Etrafta neler oluyor” muhakemesi gütmeyenlerin insaflı olabilmeleri ve şükredebilmeleri mümkün değildir.
Bir kanalda izlediğim “Asya Geçidi” adlı belgesel filimdeki hayat koşulları öylesine meşakkatli, dayanılması ve sabredilmesi mümkün olmayan bir zorluktaydı ki, kentlerdeki insanlar misali yaşamlarına lanet edip isyan etmesi gereken kadın ve erkekler; sevinçle fevkalade mutlu olduklarını ifade ederek, kendilerine nimet bahşettiklerini sandıkları tanrılarına şükretmek suretiyle ürünlerinin en iyi kısmını önce onlara sunuyor, sonra bin bir güçlükle sarp dağ ve tepeleri iki hafta yahut daha fazla gibi uzun bir sürede aşarak, pazarda ihtiyaç duydukları temel ürünlerle takas ediyorlardı.
İşte mutluluk, nerede zenginlik…
Tibet’in Himalaya dağlarının eteklerinde tuz üreten kadınlar, kuyulardan yaklaşık 50 lt. ağırlığındaki tuzlu suları aklı almaz bir güç ve beceriyle çıkarıp, onlarca metre taşıyarak tuz tavalarına döküyorlar. Öyle ki bu işlemi günde yetmiş, hatta kimi zaman yüzeli kez yaparak, geçimlerini sağlayan tuzu binbir zahmetle üretiyor ve çuvallıyorlar. Eşleri de tuzları kimi zaman iki hafta, kimi zaman üç ay süren bir yolculukla pazarlara götürüp, tahıl ya da başka bir ihtiyaç maddesiyle takas ediyorlar. Tüm bu zorlu dolaşımı yürüyerek gerçekleştirmekte, mallarını ise boğaya benzer yakların sırtında taşıyarak; gece-gündüz, buz, soğuk ve yağış demeden o ölümcül uçurumların ve dağların yamaçlarında cambaz misali gidip geliyorlar. Görüntüsü bile kentteki insanı ürküten bu cehennemsi şartlardan hiçbir şikâyette bulunmuyor, sahip olduklarından dolayı ilahları Buda ve Gökyüzü tanrısına şükrederek, peşinen zekâtlarını veriyorlar. Teknolojinin hiçbir esintisinin dahi olmadığı hayatlarını her türlü sıkıntı ve kaostan uzak geçirerek hallerine şükretmeleri, mutlak bir ibrete şayandır.
İşte ilkellik, nerede uygarlık…
Yoksa insanları bunalıma, çatışmaya, doyumsuzluğa, bencilliğe ve bilumum kötülüğe iten kentleşme ve teknoloji mi?
Beterin daha beteri olabileceği gerçeğini akıllarına ve kalplerine nakşetmeyenlerin bitmez tükenmez ağıtları, yaşamları hem ruhen hem de fizikken işkenceye dönüştürmektedir.
Bir saniye sonrası meçhul hayatın bilinciyle hareket edenlerin fukaralığı ya da işçiliği asla bir sorun teşkil etmemekte, bulduğu bir somun ekmekle içeceği bir kâse çorba ve yatıp uyuyacağı bir döşekle öylesine huzurla hamd ediyorlar ki, başkalarının ne zenginliği ne de kozmetikliği onları etkilemiyor, buldukları nimetin minnetiyle yetinebilmenin huzurunu tadıyorlar.
Bir gün eşim, yanına yardımcımı alarak fakir bir mahalleye zekât dağıtmaya gitti. Yolda çöpleri karıştıran yaşlı bir adam görünce, ona da nakdi ve yiyecek yardımı yapmak isteyip, adamın yanına yaklaştılar ve niyetlerini ifade etmeleri üzerine o yaşlı adam; “şükürler olsun sağlığım yerinde ve ben rızkımı temin edebiliyorum. Siz o yardımı, benden daha kötü durumda olanlara verin” dedi. İşte insanlık erdemini yücelten böylesi bir inanç ve duyguyla bütünleşmiş toplumlarda bencillik ve tatminsizlik var olamaz, isyan eden değil, şükredenlerin egemen olduğu huzur ve barışın keyfi sürülür.
“Daha iyisi”’nin sonu yoktur. Hırs, açgözlülük ve isyanla talep edilip “insanca bir yaşam” mazeretiyle masumlaştırılan “daha iyi”; mutsuzluğun, huzursuzluğun, kargaşanın ve sıkıntının birebir nedenidir.
Çağdaş şöhretiyle dayatılan yaşam standardının tamamen kapitalist ve pornografik bir manipülasyon olduğu, insan fıtratının acımasızca sömürülerek; Yaratıcı’ya, kadere ve ecele meydan okuma ütopyasının ustalıkla işlenip nefislere galebe çaldırmasıyla doğumdan ölüme dek süren süreçte isteklerin sonu gelmemekte, dolayısıyla şikayetler son bulmamaktadır.
Şükretmeyi ilerlemenin engeli ya da kalkanı gören çağdaşlar; benlikleri kudurtmalarından toplumda meydana getirdikleri depresyonları ve yağmayı hiç hesap etmemekte, böylece kötülükleri üreten bir felaket olduğu gerçeğini görmemezlikten gelerek; huzuru, güveni ve en önemlisi insani değerleri baltalamaktadırlar.
İnsanı hayvandan ayıran şükür, mutluluğun ve barışın yegâne ilacıdır.
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur.” SOPHOKLES
3 Ekim 2009 Cumartesi
Ruh ve İrade…
Zihinsel ve duygusal etkileşimlerin fiziğe dönüşü, ruhun programı doğrultusunda kabiliyet kazanmakta, bireyi, toplumu veya evreni özgür veya cüz’i iradenin değil, mutlak iradenin yönetip yönlendirdiği, bizzat yaşanılan hayattan da anlaşılmaktadır.
Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziki sonuçlar çıkarsa da, onları doğuran, olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, irdeleyen ve muhakeme edebilen her aklın kabul edeceği bir yargıdır. Hiçbir cisim enerjisiz hareket edemeyeceğinde fizikte var olamaz.. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh, girdiği cisme hayat kandırdığı gibi, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamın kolaylaştıran bilimin üremesine de etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.
Tıpkı ruhsuz biyolojik bir beyin, kalp veya bedenin leşsel bir değer taşıması misali! Tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesi iradesel değil, tamamen kaderseldir.
Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi, ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında akılcı teoriler; iddialarındaki savlar gereği düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürmeli, dolayısıyla özgür iradeyi egemen kılmalıdır. Fakat müdahaleden kurtulamayarak dilediği bir başarıyı yakalayamıyorsa, o bir çöpten farksızdır.
Ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür.
İradenin özgür olamayışı, her türlü hata, yanlış, kayıp ve acının temel nedenidir. Eğer irade, mutlak iradenin takdirini değiştiremiyor ve olumsuzlukları gideremiyorsa, özgür olabilmesi mümkün değildir. İnsanın yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği dikkatle araştırıldığında, ruhsal gerçeği keşfedecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.
İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu akılcı düşünce, aslında bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin mutlak irade olduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve bütünlükler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil, ruhun mutlak yaptırımındandır. Özgür ve etkin addedilen beynin varlığı, hiçbir zaman gerçek yaşama yansımamakta ama öyle sanılmaktadır.
İnsan, gövdeyle ruhun bütünleşmesinden meydana gelmiş bir yaratık olarak, gövde aşikâr, ruh gizli, gövde fani, ruh ölümsüzdür. Yaratıcı Allah’ın ruhsal olduğu düşünülürse, ölümlü cismin değersizliği ve ruhun da ölümsüzlüğü bilinebilecektir.
Şu halde, bunlardan her birine mahsus olmak üzere iki türlü hayatın varlığı anlaşılmaktadır. Gövdeyi temsilden fani ve fiziki olan bu dünya hayatı, ruhu temsilen sonsuz olan ahiret hayatının, yani Yaratıcı’nın varlığıdır.
Fani hayat doğmakla başlar, ölmekle biter. Ancak sonsuz olan ahiret hayatı böyle değildir. Ruhun gövdeden ayrılmasıyla bu hayat başlar. Zaten uykuya daldığımız her gün ruhun gövdeden geçici süreyle ayrılmasıyla ölümü tadıyor ve takdir edilmiş ecelin süresine kadar ruh tekrar gövdeye salıverilerek yaşam sürüyor. Ölümsüz olan ve yok olmayan sadece ruhtur. Çünkü ruh, her türlü düşünce, bilgi ve eylemin merkezi olup, mutlak iradeyi temsil etmekte ve kendine yüklenen görevi ifa ederek gövdeyi yönlendirmektedir.
Ruhun gövdeye veya maddeye hâkim olması, fiziğin tamamıyla ruhun emrinde ve onun arzularına göre işlev kazanmasıyla hayat canlanmaktadır. Bu halde, ölen bir adamın ruhu, emrindeki adamları dağılmış bir kral gibidir. Artık onlara emirler vermeye ve bu emirleri infaza muktedir değildir. Ruh artık hiçbir şey kazanamaz, programı doğrultusunda o ana kadar iyi veya kötü ne yüklenmiş ise, onunla kalır. Gövdenin işlevini tamamlayıp yok olmasından sonra ruh, kıyamete kadar bekleyeceği yer olan berzaha intikal eder ve mahşer günü çürümüş veya yok olmuş bedenlere tekrar nüfuz ederek, beklenen dirilme gerçekleşir.
Orada kendisi için alınmış karar gereği ya acılar ve ızdıraplar, yahut neşe ve mutluluk içinde geçiş yapacağı ebedi hayat için açılacak kapı olan mahşeri bekler.
Ruh ve ruhun gövdeyle olan alâkasındaki sır, Yaratıcı, ruh ve yaratık arasındaki ilişkinin “bir bilgi”’ye göre programlanıp düzenlenmesiyle orantılıdır. Bu sırla ilgili düzenek her ne kadar tahmin edilebiliyorsa da, insanlara çok az bilgi verilmesinden ötürü içeriğini bilebilmek imkânsızdır. Zaten iman, kayıtsız-şartsız Allah’ın iradesine teslimiyettir.
Ruh, gövdeye ve organların bütün zerrelerine, hücrelerine ve en ince liflerine kadar hayat vermektedir. Bu yüzdendir ki, gövdeden çekici bir güzellik, zindelik ve sıhhat fışkırmaktadır. Gövde her an ruhun bu feyiz ve iyiliğine muhtaçtır. Bu kesilirse yaşam biter, çirkin ve iğrenç bir hale dönüşerek çürüme başlar. Tıpkı susuz kurak bir çöl misali! Yıldırımın da ruhsal bir enerji olarak yağmuru yağdırıp maddi ve ölü olan dünyayı canlandırarak, fiziksel hüviyet kazandırması, her şeyin nasıl ruhsal dürtüye ihtiyacı olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun gibi kâinatın her zerresi ruhla canlanmakta, Allah’ın iyilik ve yardımına muhtaç kalmaktadır. “Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm
Ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların ve organların herhangi bir işlev kazanabilmesi mümkün değildir. Ruh bütün organlara nüfuz ederek harekete geçirmekte, zihinsel, duygusal ve fiziksel yetenekleri programı dâhilinde açığa çıkarıp ya yükselterek başarıya ya da aşağılayarak zillete tutsak etmektedir. Sadece insan değil, kâinatta vuku bulan her olay, ruhsal bir etkileşme ve güdü sonucu kabiliyet kazanmakta, menfi veya müspet hadiseler ve fiziksel oluşumlar meydana gelmektedir. Ancak ruhu reddedenler, sınırını daraltanlar, esinti zannedenler veya hafife alanlar, sığ ve dar düşüncelerinden dolayı hiçbir gerçeği kavrayamıyor, muhakeme edemiyorlar. Çünkü kim olduklarını bilmiyorlar.
Ruhla gövdeyi, tıpkı bilimle teknolojiye benzetiyorum. Ruhun gövdeyle birleşmesinden nasıl insan, hayvan, bitki veya soyut ve somut diğer canlılar oluşuyorsa, bilimin teknolojiyi doğurmasından da eşya türemektedir.
Ruh bilimi, bilim de teknolojiyi üretmiştir. Ruh, akıl ve bilim göksel, cisim, madde ve teknoloji de görseldir. Bu yüzden bilim, ruhun, yani Yaratıcı’nın etkisinde varlık göstermektedir. Nasıl ki bilimin olmadığı bir yerde teknoloji var olamıyorsa, ruhun olmadığı bir beden veya maddede de bilgi, fizik ve canlılık var olamaz.
Rasyonalizm gereği din ile bilimi farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirenler; ruhla gövdeyi, akılla beyni, mantıkla duyguyu ve dolayısıyla Yaratıcı ile yaratığı birbirinden ayırarak egemenlik paylaşımı yapmaktadırlar. Neden? Ya dine, vahye ve Mutlak İrade’ye tahammül edemeyip egemenliğini kabul etmek istemediklerinden ya da cehaletlerinden!
Einstein, “Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı” olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir. “Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Ayrıca Einstein; “Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor” tespitiyle, ezberciliğe ve deneyciliğe karşı çıkmıştır.
Acaba, evrimci lâik bilim adamları, gerçekte bilim adamları olmadıklarından mı, Yaratıcı’ya ulaşmak yerine şeytanla dostluğu tercih ediyorlar? Söz konusu güruhlar, Einstein’in beyin büyüklüğünü ve hücre sayısını hesaplayarak onu yücelteceklerine, neden Einstein’in düşünce ve fikirlerine itibar etmiyor, keşiflerindeki gizemi irdelemiyor ve onun gibi Yaratıcı’nın mutlak iradesine inanmıyorlar?
“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi secdeye kapandılar. Fakat iblis, secde edenlerle beraber secde etmekten imtina etti.” Hicr. 28-31 Tıpkı günümüz evrimcileri gibi!
Ruh, insan gövdesine kalpten girerek tüm organları kuşatır. Ruhun gövdeyi idare ettiği merkez kalptir. Kalbin, gövdenin her zerresine kan pompalayarak hayatiyet kazandırmasının fiziksel işlevinin yanı sıra, ruhsal niteliği çok daha önemlidir. Çünkü organların, özellikle beyin, göz, kulak, burun ve diğer uzuvların duyusal etkileşmeleri tamamen ruhsaldır. Duygular her ne kadar kalpten yansıyorsa da, kalp görsellikte kan pompalayan fiziksel bir aygıttır. Örneğin; beynin sinirsel işlevi veya diğer organların durumları gibi!
Araf Süresi 179. ayetinde buyrulduğu üzere; “Onların kalpleri vardır, ancak onlarla gerçeği kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır, lâkin onlarla işitemezler.”
Örneğin; kimi insanlara domuz kalbi nakledilerek arızaları geçici olarak giderilmektedir. Bu durumda, tıpkı beyin gibi, eğer mutlak olan fiziksel kalp olsaydı, o insan, domuz gibi hissedecek ve onun gibi duygular taşıyacaktı…
Tanrı referanslı Hıristiyan ve Yahudiler "özgür irade"yi, Müslümanlar da "cüz’i irade" ve "külli irade" ikilemiyle yaşamla örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunarak, “Mutlak İrade’’yi ya inkâr etmekte ya da yetkisini sınırlandırmaktadırlar. Ateistler haklı olarak şu soruyu sorarlar: ’İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Tanrı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?’ Bu yüzden tapınılan Tanrı’nın ve vahiysel dinlerin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediğini düşünen ateizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaç duyarak, gerçeğin "ne olduğu" arayışında mantığa başvururlar. Her ne kadar ne olduğunu bilmeseler de!
İlâhiyatçılar, bazen "insan özgürdür, yaptığından o sorumludur" diyor, bazen de "Tanrı özgürdür, her şeyi O kontrol eder" diyorlar!
Hangisi doğru; insan mı, Tanrı mı?!?
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laftan anlamıyorlar!” Nisa. 78
Hıristiyan ve Yahudi ilâhiyatçılar; Tanrı’nın gökyüzüne yerleştiğini ve yeryüzü yönetiminin insanlarda olduğunu iddia ederek, mutlak iradeyi, yani kaderi kökten reddedip özgür iradeyi savunmak suretiyle insanoğlunun egemen bir gücü, dilediğini yapabilecek ve seçebilecek iradeleri bulunduğunu varsayarlar. Tek tanrılı semavi dine mensup olduğunu söyleyenlerin iradesel bir özgürlük adına vahye karşı bilimi, yani aklı ve fiziği üstün kılarak, insanı egemen bir güce kavuşturma çabaları, maddi fiziğin çekicilik yanılgısından ileri gelmekte, dolayısıyla şeytan misali benliklerini yüceltmelerinden, sözde inanıp taptıkları Yaratıcı ile aynı tahtı paylaşmak istemekten hiçbir sakınca görmemektedirler. O halde sıkıştıklarında ve dara düştüklerinde neden dualar ederek Yaratıcı’dan yardım talep ediyorlar?
Hâlbuki egemen hiçbir varlık, din ve anlayış; yönetim ya da egemenlik hakkını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez ve yetki vermez. Bu, egemenlik hakkının vazgeçilmez ve tartışılmaz temel bir kuralıdır. Aksi takdirde egemenlik olamaz. Vekâlet, ancak yönetmek ve denetlemekte aciz olanların ihtiyaç duydukları bir yetkidir. Üstelik Yaratıcı’nın, yaratığı ile iktidarı paylaşabilmesi veya cüz’i de olsa ona bir hak tanıyabilmesi, kadersel düzeni tahrip edebilecek kıyametsi bir karışıklık oluşturup tüm sistemi çökertebileceğinden; nasıl bir mantıkla özleşebilir? Düşüncede geliştirilip hayata uyarlanamayan hiçbir teori ciddiye alınmamalı, mutlak surette karşılığı aranmalıdır. İnsanlar yaratık olmalarından dolayı kuldurlar, Yaratıcı’nın ruhuyla yaşam sürmelerinden, ne ögür ne de cüz’i bir iradeleri mevzubahis olamaz. Ancak onun dilemesiyle düşünebilir, keşfedebilir, başarabilir ya da aksine müstahak olunur.
Ruh ve irade; Yaratıcı Allah’ın kadersel düzeni dâhilinde varlık sürdürmekte, hiçbir yaratık başıboş bırakılmayarak, O’nun yazgısıyla hayat sürmektedir. Bunun da en açık delili, yaşanılan hayattır. Yeter ki okunabilsin…
Aşk ve tazim; şüphe ve tereddütsüz bir teslimiyettir.
“O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Sonra onun zürriyetini nutfeden (men),dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” Secde 7.8.9
“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan.30
“Güneş katlanıp dürüldüğünde; Yıldızlar kararıp döküldüğünde; Dağlar sallanıp yürütüldüğünde; Gebe develer (başıboş) salıverildiğinde; Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde; Denizler kaynatıldığında; Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde; Diri diri toprağa gömülen kızlara sorulduğunda, "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?”diye; (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında; Gökyüzü sıyrılıp yerinden oynatıldığında; Cehennem tutuşturulduğunda Ve cennet yaklaştırıldığında; her kişi (hayır ve şerden) neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.
Şimdi yemin ederim o sinenlere; Yörüngesinde akıp giderken bazen kaybolup bazen de etrafı aydınlatan yıldızlara; Kararmaya yüz tuttuğu anda geceye andolsun; Aydınlığını etrafa yaymaya başladığı zaman sabaha yemin ederim ki; Kur'an, şüphesiz değerli bir elçinin (Cebrail'in) getirip okuduğu sözdür. İşte o elçi, Arş'ın sahibi Allah'ın katında güçlü ve itibarlıdır.
O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir. O halde, arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür. O söz, lanetlenmiş şeytanın da sözü değildir. Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz (ne kötü ithamlarda bulunuyorsunuz)! O, başka bir şey değil ancak cümle âlem için, aranızdan müstakim (doğru) olmak isteyen için bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz (muradetmesi müstesna, siz hiçbir şeyi muradedemezsiniz, olmasını dahi isteyemezsiniz).” Tekvîr SURESİ
Politikacı, ilahiyatçı ve akademisyenlerin; vaat, hurafe ve kuramlarına değil, yaşadığınız hayata itibar ederek değere tabi tutunuz....
Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziki sonuçlar çıkarsa da, onları doğuran, olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, irdeleyen ve muhakeme edebilen her aklın kabul edeceği bir yargıdır. Hiçbir cisim enerjisiz hareket edemeyeceğinde fizikte var olamaz.. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh, girdiği cisme hayat kandırdığı gibi, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamın kolaylaştıran bilimin üremesine de etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.
Tıpkı ruhsuz biyolojik bir beyin, kalp veya bedenin leşsel bir değer taşıması misali! Tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesi iradesel değil, tamamen kaderseldir.
Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi, ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında akılcı teoriler; iddialarındaki savlar gereği düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürmeli, dolayısıyla özgür iradeyi egemen kılmalıdır. Fakat müdahaleden kurtulamayarak dilediği bir başarıyı yakalayamıyorsa, o bir çöpten farksızdır.
Ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür.
İradenin özgür olamayışı, her türlü hata, yanlış, kayıp ve acının temel nedenidir. Eğer irade, mutlak iradenin takdirini değiştiremiyor ve olumsuzlukları gideremiyorsa, özgür olabilmesi mümkün değildir. İnsanın yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği dikkatle araştırıldığında, ruhsal gerçeği keşfedecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.
İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu akılcı düşünce, aslında bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin mutlak irade olduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve bütünlükler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil, ruhun mutlak yaptırımındandır. Özgür ve etkin addedilen beynin varlığı, hiçbir zaman gerçek yaşama yansımamakta ama öyle sanılmaktadır.
İnsan, gövdeyle ruhun bütünleşmesinden meydana gelmiş bir yaratık olarak, gövde aşikâr, ruh gizli, gövde fani, ruh ölümsüzdür. Yaratıcı Allah’ın ruhsal olduğu düşünülürse, ölümlü cismin değersizliği ve ruhun da ölümsüzlüğü bilinebilecektir.
Şu halde, bunlardan her birine mahsus olmak üzere iki türlü hayatın varlığı anlaşılmaktadır. Gövdeyi temsilden fani ve fiziki olan bu dünya hayatı, ruhu temsilen sonsuz olan ahiret hayatının, yani Yaratıcı’nın varlığıdır.
Fani hayat doğmakla başlar, ölmekle biter. Ancak sonsuz olan ahiret hayatı böyle değildir. Ruhun gövdeden ayrılmasıyla bu hayat başlar. Zaten uykuya daldığımız her gün ruhun gövdeden geçici süreyle ayrılmasıyla ölümü tadıyor ve takdir edilmiş ecelin süresine kadar ruh tekrar gövdeye salıverilerek yaşam sürüyor. Ölümsüz olan ve yok olmayan sadece ruhtur. Çünkü ruh, her türlü düşünce, bilgi ve eylemin merkezi olup, mutlak iradeyi temsil etmekte ve kendine yüklenen görevi ifa ederek gövdeyi yönlendirmektedir.
Ruhun gövdeye veya maddeye hâkim olması, fiziğin tamamıyla ruhun emrinde ve onun arzularına göre işlev kazanmasıyla hayat canlanmaktadır. Bu halde, ölen bir adamın ruhu, emrindeki adamları dağılmış bir kral gibidir. Artık onlara emirler vermeye ve bu emirleri infaza muktedir değildir. Ruh artık hiçbir şey kazanamaz, programı doğrultusunda o ana kadar iyi veya kötü ne yüklenmiş ise, onunla kalır. Gövdenin işlevini tamamlayıp yok olmasından sonra ruh, kıyamete kadar bekleyeceği yer olan berzaha intikal eder ve mahşer günü çürümüş veya yok olmuş bedenlere tekrar nüfuz ederek, beklenen dirilme gerçekleşir.
Orada kendisi için alınmış karar gereği ya acılar ve ızdıraplar, yahut neşe ve mutluluk içinde geçiş yapacağı ebedi hayat için açılacak kapı olan mahşeri bekler.
Ruh ve ruhun gövdeyle olan alâkasındaki sır, Yaratıcı, ruh ve yaratık arasındaki ilişkinin “bir bilgi”’ye göre programlanıp düzenlenmesiyle orantılıdır. Bu sırla ilgili düzenek her ne kadar tahmin edilebiliyorsa da, insanlara çok az bilgi verilmesinden ötürü içeriğini bilebilmek imkânsızdır. Zaten iman, kayıtsız-şartsız Allah’ın iradesine teslimiyettir.
Ruh, gövdeye ve organların bütün zerrelerine, hücrelerine ve en ince liflerine kadar hayat vermektedir. Bu yüzdendir ki, gövdeden çekici bir güzellik, zindelik ve sıhhat fışkırmaktadır. Gövde her an ruhun bu feyiz ve iyiliğine muhtaçtır. Bu kesilirse yaşam biter, çirkin ve iğrenç bir hale dönüşerek çürüme başlar. Tıpkı susuz kurak bir çöl misali! Yıldırımın da ruhsal bir enerji olarak yağmuru yağdırıp maddi ve ölü olan dünyayı canlandırarak, fiziksel hüviyet kazandırması, her şeyin nasıl ruhsal dürtüye ihtiyacı olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun gibi kâinatın her zerresi ruhla canlanmakta, Allah’ın iyilik ve yardımına muhtaç kalmaktadır. “Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm
Ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların ve organların herhangi bir işlev kazanabilmesi mümkün değildir. Ruh bütün organlara nüfuz ederek harekete geçirmekte, zihinsel, duygusal ve fiziksel yetenekleri programı dâhilinde açığa çıkarıp ya yükselterek başarıya ya da aşağılayarak zillete tutsak etmektedir. Sadece insan değil, kâinatta vuku bulan her olay, ruhsal bir etkileşme ve güdü sonucu kabiliyet kazanmakta, menfi veya müspet hadiseler ve fiziksel oluşumlar meydana gelmektedir. Ancak ruhu reddedenler, sınırını daraltanlar, esinti zannedenler veya hafife alanlar, sığ ve dar düşüncelerinden dolayı hiçbir gerçeği kavrayamıyor, muhakeme edemiyorlar. Çünkü kim olduklarını bilmiyorlar.
Ruhla gövdeyi, tıpkı bilimle teknolojiye benzetiyorum. Ruhun gövdeyle birleşmesinden nasıl insan, hayvan, bitki veya soyut ve somut diğer canlılar oluşuyorsa, bilimin teknolojiyi doğurmasından da eşya türemektedir.
Ruh bilimi, bilim de teknolojiyi üretmiştir. Ruh, akıl ve bilim göksel, cisim, madde ve teknoloji de görseldir. Bu yüzden bilim, ruhun, yani Yaratıcı’nın etkisinde varlık göstermektedir. Nasıl ki bilimin olmadığı bir yerde teknoloji var olamıyorsa, ruhun olmadığı bir beden veya maddede de bilgi, fizik ve canlılık var olamaz.
Rasyonalizm gereği din ile bilimi farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirenler; ruhla gövdeyi, akılla beyni, mantıkla duyguyu ve dolayısıyla Yaratıcı ile yaratığı birbirinden ayırarak egemenlik paylaşımı yapmaktadırlar. Neden? Ya dine, vahye ve Mutlak İrade’ye tahammül edemeyip egemenliğini kabul etmek istemediklerinden ya da cehaletlerinden!
Einstein, “Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı” olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir. “Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Ayrıca Einstein; “Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor” tespitiyle, ezberciliğe ve deneyciliğe karşı çıkmıştır.
Acaba, evrimci lâik bilim adamları, gerçekte bilim adamları olmadıklarından mı, Yaratıcı’ya ulaşmak yerine şeytanla dostluğu tercih ediyorlar? Söz konusu güruhlar, Einstein’in beyin büyüklüğünü ve hücre sayısını hesaplayarak onu yücelteceklerine, neden Einstein’in düşünce ve fikirlerine itibar etmiyor, keşiflerindeki gizemi irdelemiyor ve onun gibi Yaratıcı’nın mutlak iradesine inanmıyorlar?
“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi secdeye kapandılar. Fakat iblis, secde edenlerle beraber secde etmekten imtina etti.” Hicr. 28-31 Tıpkı günümüz evrimcileri gibi!
Ruh, insan gövdesine kalpten girerek tüm organları kuşatır. Ruhun gövdeyi idare ettiği merkez kalptir. Kalbin, gövdenin her zerresine kan pompalayarak hayatiyet kazandırmasının fiziksel işlevinin yanı sıra, ruhsal niteliği çok daha önemlidir. Çünkü organların, özellikle beyin, göz, kulak, burun ve diğer uzuvların duyusal etkileşmeleri tamamen ruhsaldır. Duygular her ne kadar kalpten yansıyorsa da, kalp görsellikte kan pompalayan fiziksel bir aygıttır. Örneğin; beynin sinirsel işlevi veya diğer organların durumları gibi!
Araf Süresi 179. ayetinde buyrulduğu üzere; “Onların kalpleri vardır, ancak onlarla gerçeği kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır, lâkin onlarla işitemezler.”
Örneğin; kimi insanlara domuz kalbi nakledilerek arızaları geçici olarak giderilmektedir. Bu durumda, tıpkı beyin gibi, eğer mutlak olan fiziksel kalp olsaydı, o insan, domuz gibi hissedecek ve onun gibi duygular taşıyacaktı…
Tanrı referanslı Hıristiyan ve Yahudiler "özgür irade"yi, Müslümanlar da "cüz’i irade" ve "külli irade" ikilemiyle yaşamla örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunarak, “Mutlak İrade’’yi ya inkâr etmekte ya da yetkisini sınırlandırmaktadırlar. Ateistler haklı olarak şu soruyu sorarlar: ’İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Tanrı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?’ Bu yüzden tapınılan Tanrı’nın ve vahiysel dinlerin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediğini düşünen ateizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaç duyarak, gerçeğin "ne olduğu" arayışında mantığa başvururlar. Her ne kadar ne olduğunu bilmeseler de!
İlâhiyatçılar, bazen "insan özgürdür, yaptığından o sorumludur" diyor, bazen de "Tanrı özgürdür, her şeyi O kontrol eder" diyorlar!
Hangisi doğru; insan mı, Tanrı mı?!?
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laftan anlamıyorlar!” Nisa. 78
Hıristiyan ve Yahudi ilâhiyatçılar; Tanrı’nın gökyüzüne yerleştiğini ve yeryüzü yönetiminin insanlarda olduğunu iddia ederek, mutlak iradeyi, yani kaderi kökten reddedip özgür iradeyi savunmak suretiyle insanoğlunun egemen bir gücü, dilediğini yapabilecek ve seçebilecek iradeleri bulunduğunu varsayarlar. Tek tanrılı semavi dine mensup olduğunu söyleyenlerin iradesel bir özgürlük adına vahye karşı bilimi, yani aklı ve fiziği üstün kılarak, insanı egemen bir güce kavuşturma çabaları, maddi fiziğin çekicilik yanılgısından ileri gelmekte, dolayısıyla şeytan misali benliklerini yüceltmelerinden, sözde inanıp taptıkları Yaratıcı ile aynı tahtı paylaşmak istemekten hiçbir sakınca görmemektedirler. O halde sıkıştıklarında ve dara düştüklerinde neden dualar ederek Yaratıcı’dan yardım talep ediyorlar?
Hâlbuki egemen hiçbir varlık, din ve anlayış; yönetim ya da egemenlik hakkını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez ve yetki vermez. Bu, egemenlik hakkının vazgeçilmez ve tartışılmaz temel bir kuralıdır. Aksi takdirde egemenlik olamaz. Vekâlet, ancak yönetmek ve denetlemekte aciz olanların ihtiyaç duydukları bir yetkidir. Üstelik Yaratıcı’nın, yaratığı ile iktidarı paylaşabilmesi veya cüz’i de olsa ona bir hak tanıyabilmesi, kadersel düzeni tahrip edebilecek kıyametsi bir karışıklık oluşturup tüm sistemi çökertebileceğinden; nasıl bir mantıkla özleşebilir? Düşüncede geliştirilip hayata uyarlanamayan hiçbir teori ciddiye alınmamalı, mutlak surette karşılığı aranmalıdır. İnsanlar yaratık olmalarından dolayı kuldurlar, Yaratıcı’nın ruhuyla yaşam sürmelerinden, ne ögür ne de cüz’i bir iradeleri mevzubahis olamaz. Ancak onun dilemesiyle düşünebilir, keşfedebilir, başarabilir ya da aksine müstahak olunur.
Ruh ve irade; Yaratıcı Allah’ın kadersel düzeni dâhilinde varlık sürdürmekte, hiçbir yaratık başıboş bırakılmayarak, O’nun yazgısıyla hayat sürmektedir. Bunun da en açık delili, yaşanılan hayattır. Yeter ki okunabilsin…
Aşk ve tazim; şüphe ve tereddütsüz bir teslimiyettir.
“O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Sonra onun zürriyetini nutfeden (men),dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” Secde 7.8.9
“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan.30
“Güneş katlanıp dürüldüğünde; Yıldızlar kararıp döküldüğünde; Dağlar sallanıp yürütüldüğünde; Gebe develer (başıboş) salıverildiğinde; Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde; Denizler kaynatıldığında; Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde; Diri diri toprağa gömülen kızlara sorulduğunda, "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?”diye; (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında; Gökyüzü sıyrılıp yerinden oynatıldığında; Cehennem tutuşturulduğunda Ve cennet yaklaştırıldığında; her kişi (hayır ve şerden) neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.
Şimdi yemin ederim o sinenlere; Yörüngesinde akıp giderken bazen kaybolup bazen de etrafı aydınlatan yıldızlara; Kararmaya yüz tuttuğu anda geceye andolsun; Aydınlığını etrafa yaymaya başladığı zaman sabaha yemin ederim ki; Kur'an, şüphesiz değerli bir elçinin (Cebrail'in) getirip okuduğu sözdür. İşte o elçi, Arş'ın sahibi Allah'ın katında güçlü ve itibarlıdır.
O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir. O halde, arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür. O söz, lanetlenmiş şeytanın da sözü değildir. Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz (ne kötü ithamlarda bulunuyorsunuz)! O, başka bir şey değil ancak cümle âlem için, aranızdan müstakim (doğru) olmak isteyen için bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz (muradetmesi müstesna, siz hiçbir şeyi muradedemezsiniz, olmasını dahi isteyemezsiniz).” Tekvîr SURESİ
Politikacı, ilahiyatçı ve akademisyenlerin; vaat, hurafe ve kuramlarına değil, yaşadığınız hayata itibar ederek değere tabi tutunuz....
Etiketler:
bilim,
cüz'i irade,
dilek,
din,
mutlak irade,
özgür irade,
vahiy,
yaratıcı,
yaratık
14 Eylül 2009 Pazartesi
Gelin Allah’ı tanıyın…
Tanrı; gizli ve aşikâr tapınılan bir varlık olarak; akıl ve gönüllerde bilinçsizce inanılıp sıkışıldığında dillerden düşürülmeyen ya da güçlü insan ve devletlere sığınılarak tabulaştırılan, ancak gerçek manada bilgi sahibi olunamadığından kalben teslimi mümkün kılınmayan yahut yaratıklardan yardım dilenilerek ve onları mutlak bir güç belleyerek iman edilen, böylece kimliği, işlerliği ve mutlak egemenliği anlaşılamadığından her fâni kudretliyi tanrıymışçasına bağrımıza basmanın çelişkisi içinde bocalamaktayız. Bu tenakuzdan dolayı benliğin galebe çalmasından kimin egemen olduğunu kavrayamayıp, hem seviyor hem de isyan ediyoruz. Kime....
Geçici emanetsel başarı ve zaferlerle doruğa çıkan yaratıkları tanrı seviyesine yücelterek, mutlak bir irade sahibi yapmak suretiyle “ulu, kurtarıcı, büyük, yol gösterici” övgü ve tazimle söz ve ilkelerini tartışılmaz yapmak ve yaşam boyu bağlılığı ve itaati lâhutî bir görev addetmek; Tanrı’nın anlam ve mahiyetini bilememenin cehaleti içinde kimin hükümran ve her an muktedir olduğunu muhakeme edememekten kaynaklanmaktadır.
Dilediği gibi rızkı dağıtan, yücelten, alçaltan, görevleri paylaştıran, zafere ya da yenilgiye uğratan, her şeyde ve her olayda büyüklüğünü gösteren ve yaratılmış her canlının değiştirilemez kaderini çizen mutlak bir hükümran ile ölümlü bir yaratığı aynı seviyede kıymetlendirerek, övgüsel değerler atfetmek; inanıldığı halde iman edilemeyen bir paradoksu ortaya çıkarmaktadır.
Tek Tanrı’nın Allah olduğu ve diğerlerinin yaratık olmalarından ötürü hiçbir hükümlerinin bulunamadığı, yaşadığımız günlük hayattan da anlaşılabilmektedir. Ancak devletin yahut bir işverenin rızık veren yücelikte konumlandırıldığı bir düşünce öylesine kökleşmiş ki, farkında olmadan herkesi tanrı yapabilme anlayışı insanlarca kabul görebilmektedir.
Daha fazla sözü uzatmadan; lider, patron, komutan v.s gibi yüceltilen yaratıklarla, Yaratıcı Allah’ın işlevlerini, kimin her iş ve her şeyde yöneten, yönlendiren ve mutlak sahibeliğini öğrenmeye çalışın.
Bir bakın bakalım; Yaratıcı Allah’ın sıfatları, o önünde eğildiğiniz, övdüğünüz, kurtarıcı gördüğünüz ve saygı duyduğunuz kimselerde var mı?...
Bir bakın bakalım; Yaratıcı Allah, sadece yaratmaktan, can almaktan ve doğal afetleri meydana getirmekten ve gökyüzüne yerleşip yeryüzündeki hiçbir işe karışmayan bir Tanrı mı?...
Bir bakın bakalım; o yalvarıp yakardığınız, kendinizi muhtaç hissettiğiniz ve himmetine meylettiğiniz sözde güçlü insanlar, Allah’ın sıfatlarını taşıyabiliyor mu?...
Bir bakın bakalım; bizzat tecrübe edindiğiniz düalitesel hayattaki süreçte; kim doğru söylüyor?
ALLAH
Tek tanrı
er-RAHMÂN
Ezel'de bütün yaranılmışlar hakkında hayır ve rahmet irade buyuran;
er-RAHÎM
Pek ziyade merhamet edici;
el-MELİK
Bütün mahlûkatın hakikî sahibi ve mutlak hükümdarı...
el-KUDDÛS
Hatadan, gafletten, acizden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz...
es-SELÂM
Her çeşit arıza ve hâdiselerden salim kalan; Her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran;
el-MÜ'MİN
Gönüllerde iman ışığı yakan, uyandıran; Kendine sığınanlara aman verip onları koruyan, rahatlandıran...
el-MÜHEYMİN
Gözetici ve koruyucu... Allah, yarattığı mahlûkatının amellerini, rızıklarını, ecellerini bilip muhafaza eder. Bütün varlığı görüp gözeten, yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran ancak O'dur. Hiçbir zerre, hiçbir lâhza, Onun bu lütuf ve atıfetinden boş değildir.
el-AZÎZ
Mağlup edilmesi mümkün olmayan galib. Bu ism-i şerif, kuvvet ve galebe manasına gelen İZZET kökünden gelir. Allah Teâlâ mutlak surette kuvvet ve galebe sahibidir.
el-CEBBÂR
Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan; Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan...
el-MÜTEKEBBİR
Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren... Büyüklük ve ululuk, ancak Allah'a mahsustur, varlığı ile yokluğu Allah'ın bir tek emrine ve iradesine bağlı bulunan kâinattan hiçbir mevcut, bu sıfatı takınamaz.
el-HÂLIK
Her şey’in varlığını ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri hâdiseleri tayin ve tespit eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden...
el-BÂRİ'
Eşyayı ve her şey'in aza ve cihazlarını birbirine uygun bir halde yaratan...
el-MUSAVVİR
Tasvir eden, her şey’e bir şekil ve hususiyet veren... Allah Teâlâ her şey’e bir suret, bir özellik vermiştir. Her şey’in kendisine göre şekli, dıştan görünüşü vardır ki, başkalarına benzemez.
el-ĞAFFÂR
Mağfireti pek bol olan... Gafı, örtmek ve sıyanet etmek (korumak) manasındadır. Allah mü'minlerin günahlarını örter. Dilediği kullarını da günahlardan sıyanet eder, korur. Bu, onlar için en büyük nimetlerden biridir.
el-KAHHÂR
Her şey’e, her istediğini yapacak surette galip ve hâkim...
el-VEHHÂB
Çeşit çeşit nimetleri devamlı bağışlayıp duran...
er-REZZÂK
Yaratılmışlara, faydalanacakları şeyleri ihsan eden...
el-FETTÂH
Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran...
el-ALÎM
Her şey'i çok iyi bilen...
el-KÂBID
Sıkan, daraltan...
el-BÂSIT
Açan, genişleten... Bütün varlıklar Allah Teâlâ'nın kudret kabzasındadır. İstediği kulundan, ihsân ettiği servet ve sâmânı, evlat ve iyâli, yahut hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. O adam zenginken fakir olur yahut evlat acısına boğulur, yahut iç sıkıntısına, ıstırap ve huzursuzluk içine düşer.
el-HÂFID
Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan... Allah Teâlâ, istediği kulunu yukarıdan aşağı atıverir. Şan ve şeref sahibi iken, rezil ve rüsvây eder ve bu muamelesi çok defa, kendisini tanımayan, emirlerini dinlemeyen asiler, başkalarını beğenmeyen mütekebbirler ve hak, hukuk tanımayan zalim zorbalar hakkında tecelli eder.
er-RÂFİ'
Yukarı kaldıran, yükselten... Allah Teâlâ, istediği kulunu indirdiği gibi, istediği kulunu da yükseltir. Şan ve şeref verir. Bazı gönülleri iman ve irfan ışığı ile parlatır, yüksek hakikatlerden haberdar eder.
el-MU'IZZ
İzzet veren, ağırlayan...
el-MÜZİLL
Zillete düşüren, hor ve hakir eden...
es-SEMİ'
İyi işiten...
el-BASÎR
İyi gören...
el-HAKEM
Hükmeden, hakkı yerine getiren...
el-ADL
Tam adâletli...
el-LÂTÎF
En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri yapan; İnce ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar ulaştıran...
el-HABÎR
Her şey'in iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan... En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün eşya ve hâdiselerden Allah haberdardır. Onun haberi olmadan hiçbir hâdise cereyan etmez.
el-HALÎM
Hilm, suçluların cezasını vermeye gücü yetip dururken bunu yapmamak, onlar hakkında yumuşak davranmak ve cezalarını geriye bırakmaktır. Suçluyu cezalandırmağa iktidarı olmayana halim denmez. Halim, kudreti yettiği halde, bir hikmete binaen cezalandırmayana denir.
el-AZÎM
Bütün büyüklüklerin sahibi...
el-ĞAFÛR
Mağfireti çok... Allah Teâlâ'nın mağfireti çoktur. Bir kulun kusuru ne kadar büyük ve çok olursa olsun onları örter, meydana çıkarıp da sahibini rezil etmez.
eş-ŞEKÛR
Kendi rızası için yapılan iyi işleri, daha ziyadesiyle karşılayan...
el-ALİYY
Her hususta, her şeyden yüce olan...
el-KEBÎR
Büyüklükte kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen...
el-HAFÎZ
Yapılan işleri bütün tafsilâtıyla tutan, her şey'i belli vaktine kadar afat ve belâlardan saklıyan... Hıfz, korumak, demektir. Bu koruma iki şekilde olur.
el-MUKÎT
Her yaratılmışın azığını ve gıdasını tayin eden, azıkları beden ve kalplere gönderen...
el-HASÎB
Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin, bütün tafsilât ve teferruatıyla hesabını iyi bilen;
el-CELÎL
Celâdet, ululuk ve heybet sahibi, celâl sıfatları ile muttasıf... Celâdet ve ululuk, Allah'a mahsustur. Onun zatı da büyük, sıfatları da büyüktür. Fakat bu büyüklük, cisimlerdeki gibi hacim veya yaşlılık itibarı ile değildir. Zamanla ölçülmez, mekânlara sığmaz.
el-KERÎM
Keremi, lütuf ve ihsanı bol... Allah vaat ettiği zaman sözünü yerine getirir, verdiği zaman son derece bol verir, muktedirken affeder.
er-RAKÎB
Bütün varlıklar üzerinde gözcü, bütün işler murakabesi altında bulunan...
el-MÜCÎB
Kendine dua edip yalvaranların isteklerini işitip cevap veren, onları cevapsız bırakmayan...
el-VÂSİ'
Geniş ve müsaadekâr... Allah'ın ilmi, rahmeti, kudreti, afv ve mağfireti geniştir ve her şey'i kaplamıştır. Allah'ın ilminden hiçbir şey gizlenemez, ikram ve ihsanına bir nihayet yoktur.
el-HAKÎM
Bütün işleri hikmetli...
el-VEDÛD
İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya biricik lâyık olan...
el-MECÎD
Zâtı şerefli, ef'âli güzel olan, her türlü övgüye lâyık bulunan...
el-BÂİS
Ölüleri diriltip kabirlerinden kaldıran; gönüllerde saklı olanları meydana çıkaran...
eş-ŞEHÎD
Her zamanda hâdiselerin dış yüzünü bilen ve her yerde hazır ve nazır olan...
el-HAKK
Varlığı hiç değişmeden duran...
el-VEKÎL
Usulüne uygun şekilde, kendisine tevdi edilen işleri en güzel şekilde neticelendiren...
el-KAVİYY
Çok kuvvetli...
el-METÎN
Çok sağlam...
el-VELİYY
İyi kullarına dost olan, yardım eden...
el-HAMÎD
Ancak kendisine hamd ü senâ olunan, bütün varlığın diliyle biricik övülen, methedilen...
el-MUHSÎ
Her şey’in sayısını bir bir bilen...
İlmi her şey’i ihata eden ve her şey’in miktarını bilip eksiksiz tastamam sayabilen Allah'tır.
el-MÜBDİ'
Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan...
el-MUÎD
Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan...
el-MUHYÎ
Hayat veren, can bağışlayan, sağlık veren... Allah Teâlâ, cansız maddelere hayat ve can verir.
el-MÜMÎT
Canlı bir mahlûkun ölümünü yaratan...
el-HAYY
Diri; her şey'i bilen ve her şey'e gücü yeten...
el-KAYYÛM
Gökleri, yeri, her şey'i ayakta tutan...Kayyûm, kâim'in mübalâğasıdır. "Her şey üzerinde kâim" demektir. Bunun manası "Bir şey'in kıyâmı, yani, bir varlık sahibi olarak durabilmesi neye bağlı ise, onu veren" demektir.
el-VÂCİD
Hiçbir şey'e ihtiyacı olmayan; istediğini, istediği vakit bulan. Kendisi için lüzumlu olan şeylerin hiç birinden mahrum olmayan...
el-MÂCİD
Kadr ü şânı büyük, kerem ve semahatı bol...
el-VÂHİD
Tek...
es-SAMED
Hacetlerin bitirilmesi, ızdırapların giderilmesi için tek merci', ihtiyaç ve dileklerde kendisine müracaat edilen, arzu ve bütün istekler kendisine sunulan...
el-KÂDİR
İstediğini, istediği gibi yapmağa gücü yeten...
el-MUKTEDİR
Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden...
el-MUKADDİM
İstediğini ileri geçiren, öne alan...
Allah Teâlâ bütün mahlûkatı yaratmıştır. Fakat ancak seçtiklerini ileri almıştır. İnsanların bazısını dince, dünyaca bazısı üzerine derece derece yükseltmiştir. Fakat bu yükseltme ve seçme, kulların kendi amelleri ile ona lâyık olmaları neticesinde olmuştur.
el-MUAHHİR
İstediğini geri koyan, arkaya bırakan...
Allah Teâlâ istediğini ileri, istediğini geri aldığı gibi, bazen da kullarının teşebbüslerini, onların bekledikleri zamanda semerlendirmez, maksatlarını arkaya bırakır. Bunda birçok hikmetleri vardır. Bu hikmetleri araştırmalı, sezmeğe çalışmalıdır.
el-EVVEL
Her varlıktan mukaddem olan, başlangıcı olmayan...
el-ÂHİR
Sonu olmayan...
ez-ZÂHİR
Aşikar olan, kat'î delillerle bilinen...
el-BÂTIN
Gizli olan; duyu organları ile idrak edilemeyen... Allah Teâlâ'nın varlığı hem aşikardır, hem gizlidir.
el-VÂLÎ
Mahlûkatın işlerini yoluna koyan; Bu muazzam kâinatı ve her an biten hâdisatı tek başına tedbîr ve idare eden...
el-MÜTEÂLÎ
Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce ve pek münezzeh...
el-BERR
Kulları hakkında kolaylık isteyen; iyilik ve bahşişi çok olan...
et-TEVVÂB
Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan...
el-MÜNTEKIM
Suçluları, adaleti ile müstahak oldukları cezaya çarptıran...
el-AFÜVV
Afvı çok...
er-RAÛF
Çok refet ve şefkat sahibi... Mahlûkat içinde bilhassa insanlar için, Allah'ın inayeti, kerem ve re'feti hiçbir ölçüye ve ifadeye sığmayacak kadar geniş ve büyüktür.
MÂLİKÜ'L-MÜLK
Allah Teâlâ mülkün hem sahibi, hem hükümdarıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O'nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur... Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
ZÜ'L-CELÂLİ ve'l-İKRÂM
Hem büyüklük sahibi, hem fazl-ı kerem...Celâl; büyüklük, ululuk manasınadır. Büyüklük alâmeti olan ne kadar kemâlât varsa hepsi Allah'a mahsustur.
el-MUKSİT
Bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan. Mazluma acıyıp zalimin elinden kurtaran.
el-CÂMİ'
İstediğini, istediği zaman, istediği yerde toplayan. Birbirine benzeyen, benzemeyen ve zıd olan şeyleri bir araya getirip tutan...
el-GANİYY
Çok zengin ve her şeyden müstağni...
el-MUĞNÎ
İstediğini zengin eden....
el-MÂNİ'
Bir şey'in meydana gelmesine müsaade etmeyen...
ed-DÂRR
Elem ve zarar verici şeyleri yaratan...
en-NÂFİ'
Hayır ve menfaat verici şeyleri yaratan...
en-NÛR
Âlemleri nurlandıran; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nûr yağdıran...
Bütün eşyayı aydınlatan nûr, şüphesiz ki, Allah'ın zâtının nûrundandır. Çünkü göklerin ve yerin nûru O'dur.
el-HÂDÎ
Hidayeti yaratan. İstediği kulunu hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan, muradına erdiren.
el-BEDÎ'
Örneksiz, misalsiz, acîb ve hayret verici âlemler icat eden...
el-BÂKÎ
Varlığının sonu olmayan...
Bu ism-i şerîf "varlığın devamını" bildiren bir kelimedir. Varlığın devamı, önü ve sonu olmamakladır. Önü olmamak mülâhazasıyla Allah Teâlâ'ya Kadîm, sonu olmamak mülahazasıyla Bâkî denir. Bu manalara yakın Ezelî ve Ebedî ism-i şerifleri de vardır.
el-VÂRİS
Servetlerin geçici sahipleri elleri boş olarak yokluğa döndükleri zaman servetlerin hakikî sahibi...
er-REŞÎD
Bütün işleri ezelî takdirine göre yürütüp, bir nizam ve hikmet üzere akıbetine ulaştıran;
Her şey'i yerli yerine koyan, en doğru şekilde nizama sokan...
es-SABÛR
Allah, bir işi, vakti gelmeden yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre - zamanı gelince - icra eder. Önceden çizdiği zamandan, - bir tembelin yaptığı gibi, geciktirmez. Ve keza - bir acelecinin yaptığı gibi - zamanı gelmeden yapmağa kalkmaz. Bilakis her şey'i, hangi zamanda yapılmasını takdir buyurmuş ise, o zaman yapar.
Bu kadar somut gerçekler ışığında hala anlamamakta inat ediyorsanız, işiniz güvendiğiniz tanrılarınıza kalmıştır…
Geçici emanetsel başarı ve zaferlerle doruğa çıkan yaratıkları tanrı seviyesine yücelterek, mutlak bir irade sahibi yapmak suretiyle “ulu, kurtarıcı, büyük, yol gösterici” övgü ve tazimle söz ve ilkelerini tartışılmaz yapmak ve yaşam boyu bağlılığı ve itaati lâhutî bir görev addetmek; Tanrı’nın anlam ve mahiyetini bilememenin cehaleti içinde kimin hükümran ve her an muktedir olduğunu muhakeme edememekten kaynaklanmaktadır.
Dilediği gibi rızkı dağıtan, yücelten, alçaltan, görevleri paylaştıran, zafere ya da yenilgiye uğratan, her şeyde ve her olayda büyüklüğünü gösteren ve yaratılmış her canlının değiştirilemez kaderini çizen mutlak bir hükümran ile ölümlü bir yaratığı aynı seviyede kıymetlendirerek, övgüsel değerler atfetmek; inanıldığı halde iman edilemeyen bir paradoksu ortaya çıkarmaktadır.
Tek Tanrı’nın Allah olduğu ve diğerlerinin yaratık olmalarından ötürü hiçbir hükümlerinin bulunamadığı, yaşadığımız günlük hayattan da anlaşılabilmektedir. Ancak devletin yahut bir işverenin rızık veren yücelikte konumlandırıldığı bir düşünce öylesine kökleşmiş ki, farkında olmadan herkesi tanrı yapabilme anlayışı insanlarca kabul görebilmektedir.
Daha fazla sözü uzatmadan; lider, patron, komutan v.s gibi yüceltilen yaratıklarla, Yaratıcı Allah’ın işlevlerini, kimin her iş ve her şeyde yöneten, yönlendiren ve mutlak sahibeliğini öğrenmeye çalışın.
Bir bakın bakalım; Yaratıcı Allah’ın sıfatları, o önünde eğildiğiniz, övdüğünüz, kurtarıcı gördüğünüz ve saygı duyduğunuz kimselerde var mı?...
Bir bakın bakalım; Yaratıcı Allah, sadece yaratmaktan, can almaktan ve doğal afetleri meydana getirmekten ve gökyüzüne yerleşip yeryüzündeki hiçbir işe karışmayan bir Tanrı mı?...
Bir bakın bakalım; o yalvarıp yakardığınız, kendinizi muhtaç hissettiğiniz ve himmetine meylettiğiniz sözde güçlü insanlar, Allah’ın sıfatlarını taşıyabiliyor mu?...
Bir bakın bakalım; bizzat tecrübe edindiğiniz düalitesel hayattaki süreçte; kim doğru söylüyor?
ALLAH
Tek tanrı
er-RAHMÂN
Ezel'de bütün yaranılmışlar hakkında hayır ve rahmet irade buyuran;
er-RAHÎM
Pek ziyade merhamet edici;
el-MELİK
Bütün mahlûkatın hakikî sahibi ve mutlak hükümdarı...
el-KUDDÛS
Hatadan, gafletten, acizden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz...
es-SELÂM
Her çeşit arıza ve hâdiselerden salim kalan; Her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran;
el-MÜ'MİN
Gönüllerde iman ışığı yakan, uyandıran; Kendine sığınanlara aman verip onları koruyan, rahatlandıran...
el-MÜHEYMİN
Gözetici ve koruyucu... Allah, yarattığı mahlûkatının amellerini, rızıklarını, ecellerini bilip muhafaza eder. Bütün varlığı görüp gözeten, yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran ancak O'dur. Hiçbir zerre, hiçbir lâhza, Onun bu lütuf ve atıfetinden boş değildir.
el-AZÎZ
Mağlup edilmesi mümkün olmayan galib. Bu ism-i şerif, kuvvet ve galebe manasına gelen İZZET kökünden gelir. Allah Teâlâ mutlak surette kuvvet ve galebe sahibidir.
el-CEBBÂR
Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan; Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan...
el-MÜTEKEBBİR
Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren... Büyüklük ve ululuk, ancak Allah'a mahsustur, varlığı ile yokluğu Allah'ın bir tek emrine ve iradesine bağlı bulunan kâinattan hiçbir mevcut, bu sıfatı takınamaz.
el-HÂLIK
Her şey’in varlığını ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri hâdiseleri tayin ve tespit eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden...
el-BÂRİ'
Eşyayı ve her şey'in aza ve cihazlarını birbirine uygun bir halde yaratan...
el-MUSAVVİR
Tasvir eden, her şey’e bir şekil ve hususiyet veren... Allah Teâlâ her şey’e bir suret, bir özellik vermiştir. Her şey’in kendisine göre şekli, dıştan görünüşü vardır ki, başkalarına benzemez.
el-ĞAFFÂR
Mağfireti pek bol olan... Gafı, örtmek ve sıyanet etmek (korumak) manasındadır. Allah mü'minlerin günahlarını örter. Dilediği kullarını da günahlardan sıyanet eder, korur. Bu, onlar için en büyük nimetlerden biridir.
el-KAHHÂR
Her şey’e, her istediğini yapacak surette galip ve hâkim...
el-VEHHÂB
Çeşit çeşit nimetleri devamlı bağışlayıp duran...
er-REZZÂK
Yaratılmışlara, faydalanacakları şeyleri ihsan eden...
el-FETTÂH
Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran...
el-ALÎM
Her şey'i çok iyi bilen...
el-KÂBID
Sıkan, daraltan...
el-BÂSIT
Açan, genişleten... Bütün varlıklar Allah Teâlâ'nın kudret kabzasındadır. İstediği kulundan, ihsân ettiği servet ve sâmânı, evlat ve iyâli, yahut hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. O adam zenginken fakir olur yahut evlat acısına boğulur, yahut iç sıkıntısına, ıstırap ve huzursuzluk içine düşer.
el-HÂFID
Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan... Allah Teâlâ, istediği kulunu yukarıdan aşağı atıverir. Şan ve şeref sahibi iken, rezil ve rüsvây eder ve bu muamelesi çok defa, kendisini tanımayan, emirlerini dinlemeyen asiler, başkalarını beğenmeyen mütekebbirler ve hak, hukuk tanımayan zalim zorbalar hakkında tecelli eder.
er-RÂFİ'
Yukarı kaldıran, yükselten... Allah Teâlâ, istediği kulunu indirdiği gibi, istediği kulunu da yükseltir. Şan ve şeref verir. Bazı gönülleri iman ve irfan ışığı ile parlatır, yüksek hakikatlerden haberdar eder.
el-MU'IZZ
İzzet veren, ağırlayan...
el-MÜZİLL
Zillete düşüren, hor ve hakir eden...
es-SEMİ'
İyi işiten...
el-BASÎR
İyi gören...
el-HAKEM
Hükmeden, hakkı yerine getiren...
el-ADL
Tam adâletli...
el-LÂTÎF
En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri yapan; İnce ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar ulaştıran...
el-HABÎR
Her şey'in iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan... En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün eşya ve hâdiselerden Allah haberdardır. Onun haberi olmadan hiçbir hâdise cereyan etmez.
el-HALÎM
Hilm, suçluların cezasını vermeye gücü yetip dururken bunu yapmamak, onlar hakkında yumuşak davranmak ve cezalarını geriye bırakmaktır. Suçluyu cezalandırmağa iktidarı olmayana halim denmez. Halim, kudreti yettiği halde, bir hikmete binaen cezalandırmayana denir.
el-AZÎM
Bütün büyüklüklerin sahibi...
el-ĞAFÛR
Mağfireti çok... Allah Teâlâ'nın mağfireti çoktur. Bir kulun kusuru ne kadar büyük ve çok olursa olsun onları örter, meydana çıkarıp da sahibini rezil etmez.
eş-ŞEKÛR
Kendi rızası için yapılan iyi işleri, daha ziyadesiyle karşılayan...
el-ALİYY
Her hususta, her şeyden yüce olan...
el-KEBÎR
Büyüklükte kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen...
el-HAFÎZ
Yapılan işleri bütün tafsilâtıyla tutan, her şey'i belli vaktine kadar afat ve belâlardan saklıyan... Hıfz, korumak, demektir. Bu koruma iki şekilde olur.
el-MUKÎT
Her yaratılmışın azığını ve gıdasını tayin eden, azıkları beden ve kalplere gönderen...
el-HASÎB
Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin, bütün tafsilât ve teferruatıyla hesabını iyi bilen;
el-CELÎL
Celâdet, ululuk ve heybet sahibi, celâl sıfatları ile muttasıf... Celâdet ve ululuk, Allah'a mahsustur. Onun zatı da büyük, sıfatları da büyüktür. Fakat bu büyüklük, cisimlerdeki gibi hacim veya yaşlılık itibarı ile değildir. Zamanla ölçülmez, mekânlara sığmaz.
el-KERÎM
Keremi, lütuf ve ihsanı bol... Allah vaat ettiği zaman sözünü yerine getirir, verdiği zaman son derece bol verir, muktedirken affeder.
er-RAKÎB
Bütün varlıklar üzerinde gözcü, bütün işler murakabesi altında bulunan...
el-MÜCÎB
Kendine dua edip yalvaranların isteklerini işitip cevap veren, onları cevapsız bırakmayan...
el-VÂSİ'
Geniş ve müsaadekâr... Allah'ın ilmi, rahmeti, kudreti, afv ve mağfireti geniştir ve her şey'i kaplamıştır. Allah'ın ilminden hiçbir şey gizlenemez, ikram ve ihsanına bir nihayet yoktur.
el-HAKÎM
Bütün işleri hikmetli...
el-VEDÛD
İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya biricik lâyık olan...
el-MECÎD
Zâtı şerefli, ef'âli güzel olan, her türlü övgüye lâyık bulunan...
el-BÂİS
Ölüleri diriltip kabirlerinden kaldıran; gönüllerde saklı olanları meydana çıkaran...
eş-ŞEHÎD
Her zamanda hâdiselerin dış yüzünü bilen ve her yerde hazır ve nazır olan...
el-HAKK
Varlığı hiç değişmeden duran...
el-VEKÎL
Usulüne uygun şekilde, kendisine tevdi edilen işleri en güzel şekilde neticelendiren...
el-KAVİYY
Çok kuvvetli...
el-METÎN
Çok sağlam...
el-VELİYY
İyi kullarına dost olan, yardım eden...
el-HAMÎD
Ancak kendisine hamd ü senâ olunan, bütün varlığın diliyle biricik övülen, methedilen...
el-MUHSÎ
Her şey’in sayısını bir bir bilen...
İlmi her şey’i ihata eden ve her şey’in miktarını bilip eksiksiz tastamam sayabilen Allah'tır.
el-MÜBDİ'
Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan...
el-MUÎD
Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan...
el-MUHYÎ
Hayat veren, can bağışlayan, sağlık veren... Allah Teâlâ, cansız maddelere hayat ve can verir.
el-MÜMÎT
Canlı bir mahlûkun ölümünü yaratan...
el-HAYY
Diri; her şey'i bilen ve her şey'e gücü yeten...
el-KAYYÛM
Gökleri, yeri, her şey'i ayakta tutan...Kayyûm, kâim'in mübalâğasıdır. "Her şey üzerinde kâim" demektir. Bunun manası "Bir şey'in kıyâmı, yani, bir varlık sahibi olarak durabilmesi neye bağlı ise, onu veren" demektir.
el-VÂCİD
Hiçbir şey'e ihtiyacı olmayan; istediğini, istediği vakit bulan. Kendisi için lüzumlu olan şeylerin hiç birinden mahrum olmayan...
el-MÂCİD
Kadr ü şânı büyük, kerem ve semahatı bol...
el-VÂHİD
Tek...
es-SAMED
Hacetlerin bitirilmesi, ızdırapların giderilmesi için tek merci', ihtiyaç ve dileklerde kendisine müracaat edilen, arzu ve bütün istekler kendisine sunulan...
el-KÂDİR
İstediğini, istediği gibi yapmağa gücü yeten...
el-MUKTEDİR
Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden...
el-MUKADDİM
İstediğini ileri geçiren, öne alan...
Allah Teâlâ bütün mahlûkatı yaratmıştır. Fakat ancak seçtiklerini ileri almıştır. İnsanların bazısını dince, dünyaca bazısı üzerine derece derece yükseltmiştir. Fakat bu yükseltme ve seçme, kulların kendi amelleri ile ona lâyık olmaları neticesinde olmuştur.
el-MUAHHİR
İstediğini geri koyan, arkaya bırakan...
Allah Teâlâ istediğini ileri, istediğini geri aldığı gibi, bazen da kullarının teşebbüslerini, onların bekledikleri zamanda semerlendirmez, maksatlarını arkaya bırakır. Bunda birçok hikmetleri vardır. Bu hikmetleri araştırmalı, sezmeğe çalışmalıdır.
el-EVVEL
Her varlıktan mukaddem olan, başlangıcı olmayan...
el-ÂHİR
Sonu olmayan...
ez-ZÂHİR
Aşikar olan, kat'î delillerle bilinen...
el-BÂTIN
Gizli olan; duyu organları ile idrak edilemeyen... Allah Teâlâ'nın varlığı hem aşikardır, hem gizlidir.
el-VÂLÎ
Mahlûkatın işlerini yoluna koyan; Bu muazzam kâinatı ve her an biten hâdisatı tek başına tedbîr ve idare eden...
el-MÜTEÂLÎ
Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce ve pek münezzeh...
el-BERR
Kulları hakkında kolaylık isteyen; iyilik ve bahşişi çok olan...
et-TEVVÂB
Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan...
el-MÜNTEKIM
Suçluları, adaleti ile müstahak oldukları cezaya çarptıran...
el-AFÜVV
Afvı çok...
er-RAÛF
Çok refet ve şefkat sahibi... Mahlûkat içinde bilhassa insanlar için, Allah'ın inayeti, kerem ve re'feti hiçbir ölçüye ve ifadeye sığmayacak kadar geniş ve büyüktür.
MÂLİKÜ'L-MÜLK
Allah Teâlâ mülkün hem sahibi, hem hükümdarıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O'nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur... Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
ZÜ'L-CELÂLİ ve'l-İKRÂM
Hem büyüklük sahibi, hem fazl-ı kerem...Celâl; büyüklük, ululuk manasınadır. Büyüklük alâmeti olan ne kadar kemâlât varsa hepsi Allah'a mahsustur.
el-MUKSİT
Bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan. Mazluma acıyıp zalimin elinden kurtaran.
el-CÂMİ'
İstediğini, istediği zaman, istediği yerde toplayan. Birbirine benzeyen, benzemeyen ve zıd olan şeyleri bir araya getirip tutan...
el-GANİYY
Çok zengin ve her şeyden müstağni...
el-MUĞNÎ
İstediğini zengin eden....
el-MÂNİ'
Bir şey'in meydana gelmesine müsaade etmeyen...
ed-DÂRR
Elem ve zarar verici şeyleri yaratan...
en-NÂFİ'
Hayır ve menfaat verici şeyleri yaratan...
en-NÛR
Âlemleri nurlandıran; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nûr yağdıran...
Bütün eşyayı aydınlatan nûr, şüphesiz ki, Allah'ın zâtının nûrundandır. Çünkü göklerin ve yerin nûru O'dur.
el-HÂDÎ
Hidayeti yaratan. İstediği kulunu hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan, muradına erdiren.
el-BEDÎ'
Örneksiz, misalsiz, acîb ve hayret verici âlemler icat eden...
el-BÂKÎ
Varlığının sonu olmayan...
Bu ism-i şerîf "varlığın devamını" bildiren bir kelimedir. Varlığın devamı, önü ve sonu olmamakladır. Önü olmamak mülâhazasıyla Allah Teâlâ'ya Kadîm, sonu olmamak mülahazasıyla Bâkî denir. Bu manalara yakın Ezelî ve Ebedî ism-i şerifleri de vardır.
el-VÂRİS
Servetlerin geçici sahipleri elleri boş olarak yokluğa döndükleri zaman servetlerin hakikî sahibi...
er-REŞÎD
Bütün işleri ezelî takdirine göre yürütüp, bir nizam ve hikmet üzere akıbetine ulaştıran;
Her şey'i yerli yerine koyan, en doğru şekilde nizama sokan...
es-SABÛR
Allah, bir işi, vakti gelmeden yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre - zamanı gelince - icra eder. Önceden çizdiği zamandan, - bir tembelin yaptığı gibi, geciktirmez. Ve keza - bir acelecinin yaptığı gibi - zamanı gelmeden yapmağa kalkmaz. Bilakis her şey'i, hangi zamanda yapılmasını takdir buyurmuş ise, o zaman yapar.
Bu kadar somut gerçekler ışığında hala anlamamakta inat ediyorsanız, işiniz güvendiğiniz tanrılarınıza kalmıştır…
12 Eylül 2009 Cumartesi
Bir de laik devlet ve Kemalistler anlayabilse…
Müslüman toplumumuzun coşku ve heyecanla bekleyip kavuştuğu yol gösterici "Ramazan Ayını" devletin umursamayarak halkıyla aynı sevinci yaşamayıp bütünleşmemesi, halk ile devlet arasındaki kopukluğun ne derece vahim olduğu tartışılmaz bir şeffaflıkta karşımızdadır.
Mütedeyyin referanslı Cumhurbaşkanı, Başbakan ve hükümet üyelerinin Ramazan ayı ile ilgili inançları asla yanıltmamalı, hükmeden asıl devlet cenaplarının Ramazan karşıtlığı baz alınarak, somut bir yargıya gidilmelidir. Devletin laik ve Kemalist yapısından ötürü Ramazan ayının armağan ettiği Ramazan Bayramının dahi “şeker bayramı” olarak kabul etmesi, dinin her türlü terimine olan hasımca aleyhtarlığını tartışılmaz bir kanıtla ispatlamaktadır.
Bu belki kimilerince “ne ilgisi var” mantığıyla hoş görülebilir, ancak Müslüman bir toplumu sevk ve idare etmekle yükümlü devletin ve yasaların, mutlaka halkının çoğunluğuyla aynı inancı, sevinci ve görüşü paylaşması; birlik ve bütünlük açısından önemli güçsel bir etki doğuracağından, kesinlikle göz ardı edilmemeli, devlet-millet bütünleşmesini sağlayacak fikri yapının mutlaka tesis edilme zorunluluğu üzerinde durulmalıdır.
Ramazanın Kur’an’ın indirildiği barış ve sevgi, yardım ve ibadet ayı olarak değil de, örf, adet ve geleneklerin sürdürüldüğü bir eğlence ya da ticareti arttıran ve din sömürüsünün yapıldığı bir ay olarak tahayyül edilmesi, Ramazanın ruh ve amacına bir ihanet ve pespaye bir istismardır.
Özellikle vahiy düşmanı medya ve çeşitli kuruluşların Müslümanları sömüren hayvanî iştahları öylesine duygusuz ve onursuzca ki; Ramazanı bir reklam aracı kullanarak yoksul ve fukarayı imrendirip kazançlarını arttıranlardan; iman etmedikleri yüce kitabımız Kur’an’ı iğrenç çıkarları adına kuponlarla pazarlayanlardan; yıl boyunca akıl almaz günah işleyenlere af müjdesi verip cennete gönderen emlakçı din adamlarından; cemaati galeyana getirip ellerinde ve avuçlarında ne varsa alanlardan; sırf gösteriş ve nam olsun diye sözde yardım yapanlardan; güya inandıkları peygamberleri bir hurma ile iftar yaparken, kendileri süslü püslü iftar sofralarında kuş sütünün dahi hazır olduğu namütenahi yemeklerle gösteriş yapanlardan daha rezil ve riyakâr kim olabilir?
Samimi bir iman olmadıktan inancın hiçbir değeri bulunmamakta, bundan dolayı iman ile inkâr arasında gidip gelinerek, vahyin emrettiği bir Müslüman olunamadığından böylesi tutarsızlık ve münafıklıklar hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olabilmektedir. İşte laiksizim ve Kemalizm’in kökleşmesinin yegâne sebebi; ikiyüzlü bir komplekse sahip olmamız değil midir? Yoksa Müslüman bir ülke de; laikliğin ve Kemalizm’in egemen olabilmesi mümkün müydü?
İşte bu sebepten gösterişsi hiçbir iftar davetine katılmam ve özellikle oruç tutmayanlarla bir sofrada oturmam. Çünkü iftar, yalnızca oruç tutan Müslümanlara ayrıcalıklı bir heyecan, bir ibadet ve eşsiz bir lezzettir. Radikal bir üne sahip olmamdan zaten beni de pek davet etmez ve bir arada görünmekten rahatsız olurlar…
Müslüman bir orduyu komuta eden Genelkurmay ve Müslüman halk üzerinde karar odağı olan Kemalist kurumların iftar davetinde bulunmalarını yadırgamıyor, bilakis ilkeleri doğrultusunda dürüstçe hareket etmelerinden tebrik ediyorum. Ancak laik ve Kemalist medyayı şiddetle kınıyor ve Müslümanları sömürebilmek gayesiyle ortaya koydukları riyakârlıklarından insan olmadıklarını teyit ediyorum. Böylesi utanmazların hala itibar görebilmesi, şüphesiz sevgi ve saygı gösterenlerinde seviyesini ortaya koymaktadır. Erdemli olmayanların söyledikleri ve yazdıkları bilgilerin doğruluğuna ve halk lehine dürüst davrandıklarına güvenebilinir mi?
Ramazan öylesine bir bereket, sabır ve yüzleri güldürüp umutsuzluğu söndüren bir dirlik ayı ki; düşman olan laik devletler dahi bu feyizden fevkalade istifade edip, yararına pay çıkarabilmektedir. Suçlar azalmakta, halkının ekonomik refahını sağlamakla yükümlü olmalarından; zekât, sadaka ve hayırlarla insanların yüzleri gülerek, bir lokma ekmek bile bulamayanların evlerine yiyecek ve ihtiyaçlarını giderebilecek paralar yağabilmektedir. Halkını yoksulluğa ve açlığa mahkûm eden sözde egemen laik devletler, sürekli ekonomik tehditle karşı karşıya yaşamalarından suçlara da mani olamamaktadırlar. Kendileri tokken halkının büyük bir bölümünü açlığa iten devlet, adaletsizliğinin ve eşitsizliğinin hesabını yavaş yavaş ödemekte, bir türlü iki yakası bir araya gelmeyerek, her an yıkılabilecek endişesi taşıyabilmektedirler. Ancak geçmişteki birçok yenilmez devletler gibi, onlarında bir sabun köpüğü gibi yok olacakları gün, yazılmış ecelerinin süreleriyle orantılıdır.
Çünkü kendini yaratan Yaratıcısına karşı inanç ve imanı reddeden laik bir akıldan, Allah’tan başkasını ulu edinen putperest bir kalpten; vicdan, merhamet, hak, adalet, dürüstlük ve doğruluk beklenmemelidir…
“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.” Bakara.185
Mütedeyyin referanslı Cumhurbaşkanı, Başbakan ve hükümet üyelerinin Ramazan ayı ile ilgili inançları asla yanıltmamalı, hükmeden asıl devlet cenaplarının Ramazan karşıtlığı baz alınarak, somut bir yargıya gidilmelidir. Devletin laik ve Kemalist yapısından ötürü Ramazan ayının armağan ettiği Ramazan Bayramının dahi “şeker bayramı” olarak kabul etmesi, dinin her türlü terimine olan hasımca aleyhtarlığını tartışılmaz bir kanıtla ispatlamaktadır.
Bu belki kimilerince “ne ilgisi var” mantığıyla hoş görülebilir, ancak Müslüman bir toplumu sevk ve idare etmekle yükümlü devletin ve yasaların, mutlaka halkının çoğunluğuyla aynı inancı, sevinci ve görüşü paylaşması; birlik ve bütünlük açısından önemli güçsel bir etki doğuracağından, kesinlikle göz ardı edilmemeli, devlet-millet bütünleşmesini sağlayacak fikri yapının mutlaka tesis edilme zorunluluğu üzerinde durulmalıdır.
Ramazanın Kur’an’ın indirildiği barış ve sevgi, yardım ve ibadet ayı olarak değil de, örf, adet ve geleneklerin sürdürüldüğü bir eğlence ya da ticareti arttıran ve din sömürüsünün yapıldığı bir ay olarak tahayyül edilmesi, Ramazanın ruh ve amacına bir ihanet ve pespaye bir istismardır.
Özellikle vahiy düşmanı medya ve çeşitli kuruluşların Müslümanları sömüren hayvanî iştahları öylesine duygusuz ve onursuzca ki; Ramazanı bir reklam aracı kullanarak yoksul ve fukarayı imrendirip kazançlarını arttıranlardan; iman etmedikleri yüce kitabımız Kur’an’ı iğrenç çıkarları adına kuponlarla pazarlayanlardan; yıl boyunca akıl almaz günah işleyenlere af müjdesi verip cennete gönderen emlakçı din adamlarından; cemaati galeyana getirip ellerinde ve avuçlarında ne varsa alanlardan; sırf gösteriş ve nam olsun diye sözde yardım yapanlardan; güya inandıkları peygamberleri bir hurma ile iftar yaparken, kendileri süslü püslü iftar sofralarında kuş sütünün dahi hazır olduğu namütenahi yemeklerle gösteriş yapanlardan daha rezil ve riyakâr kim olabilir?
Samimi bir iman olmadıktan inancın hiçbir değeri bulunmamakta, bundan dolayı iman ile inkâr arasında gidip gelinerek, vahyin emrettiği bir Müslüman olunamadığından böylesi tutarsızlık ve münafıklıklar hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olabilmektedir. İşte laiksizim ve Kemalizm’in kökleşmesinin yegâne sebebi; ikiyüzlü bir komplekse sahip olmamız değil midir? Yoksa Müslüman bir ülke de; laikliğin ve Kemalizm’in egemen olabilmesi mümkün müydü?
İşte bu sebepten gösterişsi hiçbir iftar davetine katılmam ve özellikle oruç tutmayanlarla bir sofrada oturmam. Çünkü iftar, yalnızca oruç tutan Müslümanlara ayrıcalıklı bir heyecan, bir ibadet ve eşsiz bir lezzettir. Radikal bir üne sahip olmamdan zaten beni de pek davet etmez ve bir arada görünmekten rahatsız olurlar…
Müslüman bir orduyu komuta eden Genelkurmay ve Müslüman halk üzerinde karar odağı olan Kemalist kurumların iftar davetinde bulunmalarını yadırgamıyor, bilakis ilkeleri doğrultusunda dürüstçe hareket etmelerinden tebrik ediyorum. Ancak laik ve Kemalist medyayı şiddetle kınıyor ve Müslümanları sömürebilmek gayesiyle ortaya koydukları riyakârlıklarından insan olmadıklarını teyit ediyorum. Böylesi utanmazların hala itibar görebilmesi, şüphesiz sevgi ve saygı gösterenlerinde seviyesini ortaya koymaktadır. Erdemli olmayanların söyledikleri ve yazdıkları bilgilerin doğruluğuna ve halk lehine dürüst davrandıklarına güvenebilinir mi?
Ramazan öylesine bir bereket, sabır ve yüzleri güldürüp umutsuzluğu söndüren bir dirlik ayı ki; düşman olan laik devletler dahi bu feyizden fevkalade istifade edip, yararına pay çıkarabilmektedir. Suçlar azalmakta, halkının ekonomik refahını sağlamakla yükümlü olmalarından; zekât, sadaka ve hayırlarla insanların yüzleri gülerek, bir lokma ekmek bile bulamayanların evlerine yiyecek ve ihtiyaçlarını giderebilecek paralar yağabilmektedir. Halkını yoksulluğa ve açlığa mahkûm eden sözde egemen laik devletler, sürekli ekonomik tehditle karşı karşıya yaşamalarından suçlara da mani olamamaktadırlar. Kendileri tokken halkının büyük bir bölümünü açlığa iten devlet, adaletsizliğinin ve eşitsizliğinin hesabını yavaş yavaş ödemekte, bir türlü iki yakası bir araya gelmeyerek, her an yıkılabilecek endişesi taşıyabilmektedirler. Ancak geçmişteki birçok yenilmez devletler gibi, onlarında bir sabun köpüğü gibi yok olacakları gün, yazılmış ecelerinin süreleriyle orantılıdır.
Çünkü kendini yaratan Yaratıcısına karşı inanç ve imanı reddeden laik bir akıldan, Allah’tan başkasını ulu edinen putperest bir kalpten; vicdan, merhamet, hak, adalet, dürüstlük ve doğruluk beklenmemelidir…
“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.” Bakara.185
6 Ağustos 2009 Perşembe
Yaratıktan korkup Yaratıcı’yı satıyorlar…
Allah, Maide Süresi 44. ayette: “İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmez ise işte onlar kafirlerin ta kendileridirler.” diye buyurarak; Yaratıcı Allah’ı yasa ve düzen yapıcı olarak tanımayan; bireyle birey, bireyle toplum, toplum ile devlet arası ilişkileri ve hukuk düzenleyicisi egemen tek varlık olduğunu kabul etmeyen, vahyin ifadesiyle kafirdir.
Yaratıcı’yı değil de yaratığı tanrı edinircesine anayasa kurucusu bellemek, hiçbir aklın ve muhakemenin razı olmaması gereken bir hezeyandır. Sözde düşünen akılların böylesi bir yanlışta ısrar etmeleri, mutlaka müdahasel bir saptırmanın neticesidir. Bu sebeple yaşanılan dinsel ve bilimsel gerçekler hiçbir fayda temin etmemekte, “o kitap” ta yazılan kadersel süreç uyandıramamakta, dolayısıyla şeytanın dostları olmaktan kurtulunamamaktadır.
Böylece Allah’ın hükümlerini ve siyasal hukuk sistemini gericilik gerekçesiyle reddedip, çağdaşlık adına şeytanın adımlarını takip eden bireyden topluma kadar her insan ve devlet, gizli satanist ve satanizmdir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması toplumsal bir cinayet ve felakettir. Allah, Enbiya Süresi, 95. ayette: “Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.”
Salt bir mantıkla; neyin doğru veya yanlış, neyin iyi veya kötü, kimin egemen veya tutsak olduğunu kavrayabilmek son derece basittir. Eğer bireyi veya toplumu insan yaratmış ise, onun yasa yapma hakkı, Yaratıcı Allah yaratmış ise, O’nun yönetme ve düzen kurma hakkı meşrudur. “İnsan, Allah için yaratılmışsa Allah’ a karşı direnmenin anlamı nedir?” Pascal
İnsan fıtratı, aklı, duygusu ve kaderini yaratamayan, denetleyemeyen ve geleceği bilemeyen, dualiteyi yok edip kötülüğün ve musibetlerin önüne geçemeyen bir iradenin, yasa yapabilmesi, mutlak ve egemen olabilmesi mümkün müdür?
Eğer laik devlet; Allah’a, yani kadere meydan okuyarak, yönettiği halkının mal ve can güvenliğini garanti altına aldığını taahhüt etmiş ise, o takdirde gereğini yapmalı ve hiçbir ferdini hüsrana ve hezimete uğratmamalıdır. Aslında sorumlular doğrudan suçlular değil, vaatlerini tutamayan laik devletlerin ta kendileridirler.
Toplumların her açıdan karşı karşıya oldukları sıkıntı, korku ve kederlerine çare bulamayan laik iktidarlar, çeşitli çıkarlarla hegemonyaları altına aldıkları sözde din adamlarıyla gerçekleri saptırtmakta, böylece başarısız ve aciz varlıklarını sürdürebilmektedirler.
Oysa din adamları; güya iman ettikleri Allah, Resulü ve kitapları adına adaletle şahitlik etmeli, bedeli her ne olursa olsun biçare insan veya iktidarlardan korkmayarak ya da işbirliğine kalkışmayarak, sürekli dile getirdikleri ahiret, cennet ve cehennemin gereği gibi davranmak zorundadırlar. Ancak onlar gerçekte iman etmemiş, sırf lüks bir geçim, saygınlık ve şöhret sağlayabilmek adına, bir çıkar bilinciyle hareket etmekteler, hurafesel ezberleriyle inananları veya iman etmek isteyenleri büsbütün yoldan çıkarmaktadırlar.
Vayhi siyasetten, devletten, yani iktidardan uzaklaştırıp, kutsal bir kültür ve bireysel bir ibadete dönüştürerek tanrı ile kul arasına sıkıştırmalarından, hem umutla bekleyen toplumlara, hem de Allah’a ihanet etmektedirler.
Ballandırarak anlattıkları hurafeleri bıraksınlar da, vahyin ışığında nasıl bir yönetimin olması gerekliliğini; Yaratıcıya olan iman ve inancı reddeden ateist dogmalı laik düşünceyle karanlıktan aydınlığa çıkılamayacağını ve vahyi dışlayan böylesi bir idare altında yapılan ibadetlerin ve yakarışların hiçbir değer taşımadığını kanıtsal ayetlerle ifade edip, Allah ve Resulünün emrettiği doğrultuda doğru ve dürüst davransınlar. Bilgilerini satsalar da, Allah’larını satmasalar.
Kur’an’a muvaffık olmayan, hatta tamamen aykırı rivayetler ve peygamberimize attıkları iftiralarla kendilerine din kurarak bölük bölük ayrılan münafıklarla Müslümanların bir işi olmamalı, taşıdıkları Müslüman kimliklerinden şeref ve izzet duyarak, şeytanın çağdaş oyununa gelmemeli ve hiçbir komplekse kapılmamalıdırlar. Her din adamının kendi cemaatiyle esip gürlediği öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, vahiy yerine hurafeler ve uydurma rivayetler referans alındığından, Kur’an lanet yağdırmaktadır.
Allah, Rum Süresi 32. ayette: “Dinlerini parçalayan, bölük bölük olan her fırka, kendi yanında olanla sevinir.”
En’am Süresi 159 ayette ise: “Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu; senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”
Acaba dünya malı ve makamının gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri kararttığı bir alçaklıktan aydınlık bir üstünlüğe dönebilmeleri mümkün mü ki, cesur ve imanlı adımlar atabilsinler?
“İslam devletinin olmadığı bir yerde, İslam’i müesseler kurmak, ölünün kırık kolunu tedavi etmek gibidir” sözü; diyanet, ilahiyat veya vakıf gibi dini müesseselerin ve din adamlarının içinde bulundukları ihaneti özetlemektedir.
Berat gecesi sebebiyle İslam düşmanı medyanın satın aldığı hocalar, yine hurafelerle insanları kandırmış, kaş ve gözlerini oynatarak, bir artist edasıyla şovsal dualar yapmışlardır. Özellikle Aydın Doğan’ı cennete götüreceği düşünülen ve hurafeliğin bayraktarı olan Nihat Hatipoğlu adlı hocanın samimityetsizliği yüz ifadelerinden aşikar olup, kalbindeki şüphe ve tereddütlerle görevini ifa ettiği dikkatlerden kaçmadığı kanısındayım. Onun gibi para karşılığı vaaz eden laik devletin ve vahiy düşmanı kurumların taşeron din hatipleri, vahyi paçavraya çevirerek, o söz konusu mihraklara peşkeş çekmekte, dolayısıyla vahyi yok edebileceklerini düşünmektedirler. Ancak hiçbir çıkar düşünmeyen ve Allah’tan başkasından korkmayyıp adaletle şahitlik eden kimseler hidayete ermişlerdir ki, sadece onları dinleyip itibar ediniz. Allah, Yasin Süresi 21. ayette: “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.” buyurmaktadır.
Berat gecesi ile ilgili söyledikleri ise tamamen gerçek dışıdır. Berat gecesinde yeni hiçbir şey yazılmamakta ve tayin edilmemekte olup, ruhların yaratılıp “O KİTAP” ta takdir edilen lehte veya aleyhteki kaderleri, o gece sadece güncelleşmektedir. O gün yakararak af dileyen veya isyan etmeye devam edenler de, yine haklarında yazılan kaderlerinin kaçınılmaz bir
sonucudur.
İnsanlara İslam’ı sevdirmek, hidayete erdirmek veya imana götürmek maksadıyla Allah’ın hükümlerini savsaklamaya cesaret edenler, bilmelidirler ki böylesi sapıkça bir yetkiye ve toleransa haiz değiller ve peygamberler de bu tür davranışlardan kaçınarak, iman etmeyen babaları, kardeşleri, akrabaları, eşleri veya çocuklarına karşı bir kayırmaya yeltenmeyerek, hidayete erdirememişler, gerektiğinde ise uyarılmışlardır.
Peygamberimize atfedilen “Dini zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız” yaklaşımı, Allah’ın asla tartışılmaz hükümlerine bir müdahale olur ki, tamamen yalandır. Allah ne emretmiş ise, peygamberler dahi her kul ona itaat etmek, kayıtsız ve şartsız teslim olmak zorundadır. İster uyar, ister uymaz, isterse onlar gibi eğip bükersin. Ya sonra...
Kur’an dışında sözde hangi hadis, rivayet ve hurafeyle karşılaşırsanız, mutlaka Kur’an’da karşılığını sorunuz... Siz doğruluğa devam edin ve o bilmezlerin yolundan gitmeyin.
Her Müslüman’ın yapması gereken dua:
“Ve bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar.” Yunus. 86
Yaratıcı’yı değil de yaratığı tanrı edinircesine anayasa kurucusu bellemek, hiçbir aklın ve muhakemenin razı olmaması gereken bir hezeyandır. Sözde düşünen akılların böylesi bir yanlışta ısrar etmeleri, mutlaka müdahasel bir saptırmanın neticesidir. Bu sebeple yaşanılan dinsel ve bilimsel gerçekler hiçbir fayda temin etmemekte, “o kitap” ta yazılan kadersel süreç uyandıramamakta, dolayısıyla şeytanın dostları olmaktan kurtulunamamaktadır.
Böylece Allah’ın hükümlerini ve siyasal hukuk sistemini gericilik gerekçesiyle reddedip, çağdaşlık adına şeytanın adımlarını takip eden bireyden topluma kadar her insan ve devlet, gizli satanist ve satanizmdir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması toplumsal bir cinayet ve felakettir. Allah, Enbiya Süresi, 95. ayette: “Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.”
Salt bir mantıkla; neyin doğru veya yanlış, neyin iyi veya kötü, kimin egemen veya tutsak olduğunu kavrayabilmek son derece basittir. Eğer bireyi veya toplumu insan yaratmış ise, onun yasa yapma hakkı, Yaratıcı Allah yaratmış ise, O’nun yönetme ve düzen kurma hakkı meşrudur. “İnsan, Allah için yaratılmışsa Allah’ a karşı direnmenin anlamı nedir?” Pascal
İnsan fıtratı, aklı, duygusu ve kaderini yaratamayan, denetleyemeyen ve geleceği bilemeyen, dualiteyi yok edip kötülüğün ve musibetlerin önüne geçemeyen bir iradenin, yasa yapabilmesi, mutlak ve egemen olabilmesi mümkün müdür?
Eğer laik devlet; Allah’a, yani kadere meydan okuyarak, yönettiği halkının mal ve can güvenliğini garanti altına aldığını taahhüt etmiş ise, o takdirde gereğini yapmalı ve hiçbir ferdini hüsrana ve hezimete uğratmamalıdır. Aslında sorumlular doğrudan suçlular değil, vaatlerini tutamayan laik devletlerin ta kendileridirler.
Toplumların her açıdan karşı karşıya oldukları sıkıntı, korku ve kederlerine çare bulamayan laik iktidarlar, çeşitli çıkarlarla hegemonyaları altına aldıkları sözde din adamlarıyla gerçekleri saptırtmakta, böylece başarısız ve aciz varlıklarını sürdürebilmektedirler.
Oysa din adamları; güya iman ettikleri Allah, Resulü ve kitapları adına adaletle şahitlik etmeli, bedeli her ne olursa olsun biçare insan veya iktidarlardan korkmayarak ya da işbirliğine kalkışmayarak, sürekli dile getirdikleri ahiret, cennet ve cehennemin gereği gibi davranmak zorundadırlar. Ancak onlar gerçekte iman etmemiş, sırf lüks bir geçim, saygınlık ve şöhret sağlayabilmek adına, bir çıkar bilinciyle hareket etmekteler, hurafesel ezberleriyle inananları veya iman etmek isteyenleri büsbütün yoldan çıkarmaktadırlar.
Vayhi siyasetten, devletten, yani iktidardan uzaklaştırıp, kutsal bir kültür ve bireysel bir ibadete dönüştürerek tanrı ile kul arasına sıkıştırmalarından, hem umutla bekleyen toplumlara, hem de Allah’a ihanet etmektedirler.
Ballandırarak anlattıkları hurafeleri bıraksınlar da, vahyin ışığında nasıl bir yönetimin olması gerekliliğini; Yaratıcıya olan iman ve inancı reddeden ateist dogmalı laik düşünceyle karanlıktan aydınlığa çıkılamayacağını ve vahyi dışlayan böylesi bir idare altında yapılan ibadetlerin ve yakarışların hiçbir değer taşımadığını kanıtsal ayetlerle ifade edip, Allah ve Resulünün emrettiği doğrultuda doğru ve dürüst davransınlar. Bilgilerini satsalar da, Allah’larını satmasalar.
Kur’an’a muvaffık olmayan, hatta tamamen aykırı rivayetler ve peygamberimize attıkları iftiralarla kendilerine din kurarak bölük bölük ayrılan münafıklarla Müslümanların bir işi olmamalı, taşıdıkları Müslüman kimliklerinden şeref ve izzet duyarak, şeytanın çağdaş oyununa gelmemeli ve hiçbir komplekse kapılmamalıdırlar. Her din adamının kendi cemaatiyle esip gürlediği öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, vahiy yerine hurafeler ve uydurma rivayetler referans alındığından, Kur’an lanet yağdırmaktadır.
Allah, Rum Süresi 32. ayette: “Dinlerini parçalayan, bölük bölük olan her fırka, kendi yanında olanla sevinir.”
En’am Süresi 159 ayette ise: “Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu; senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”
Acaba dünya malı ve makamının gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri kararttığı bir alçaklıktan aydınlık bir üstünlüğe dönebilmeleri mümkün mü ki, cesur ve imanlı adımlar atabilsinler?
“İslam devletinin olmadığı bir yerde, İslam’i müesseler kurmak, ölünün kırık kolunu tedavi etmek gibidir” sözü; diyanet, ilahiyat veya vakıf gibi dini müesseselerin ve din adamlarının içinde bulundukları ihaneti özetlemektedir.
Berat gecesi sebebiyle İslam düşmanı medyanın satın aldığı hocalar, yine hurafelerle insanları kandırmış, kaş ve gözlerini oynatarak, bir artist edasıyla şovsal dualar yapmışlardır. Özellikle Aydın Doğan’ı cennete götüreceği düşünülen ve hurafeliğin bayraktarı olan Nihat Hatipoğlu adlı hocanın samimityetsizliği yüz ifadelerinden aşikar olup, kalbindeki şüphe ve tereddütlerle görevini ifa ettiği dikkatlerden kaçmadığı kanısındayım. Onun gibi para karşılığı vaaz eden laik devletin ve vahiy düşmanı kurumların taşeron din hatipleri, vahyi paçavraya çevirerek, o söz konusu mihraklara peşkeş çekmekte, dolayısıyla vahyi yok edebileceklerini düşünmektedirler. Ancak hiçbir çıkar düşünmeyen ve Allah’tan başkasından korkmayyıp adaletle şahitlik eden kimseler hidayete ermişlerdir ki, sadece onları dinleyip itibar ediniz. Allah, Yasin Süresi 21. ayette: “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.” buyurmaktadır.
Berat gecesi ile ilgili söyledikleri ise tamamen gerçek dışıdır. Berat gecesinde yeni hiçbir şey yazılmamakta ve tayin edilmemekte olup, ruhların yaratılıp “O KİTAP” ta takdir edilen lehte veya aleyhteki kaderleri, o gece sadece güncelleşmektedir. O gün yakararak af dileyen veya isyan etmeye devam edenler de, yine haklarında yazılan kaderlerinin kaçınılmaz bir
sonucudur.
İnsanlara İslam’ı sevdirmek, hidayete erdirmek veya imana götürmek maksadıyla Allah’ın hükümlerini savsaklamaya cesaret edenler, bilmelidirler ki böylesi sapıkça bir yetkiye ve toleransa haiz değiller ve peygamberler de bu tür davranışlardan kaçınarak, iman etmeyen babaları, kardeşleri, akrabaları, eşleri veya çocuklarına karşı bir kayırmaya yeltenmeyerek, hidayete erdirememişler, gerektiğinde ise uyarılmışlardır.
Peygamberimize atfedilen “Dini zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız” yaklaşımı, Allah’ın asla tartışılmaz hükümlerine bir müdahale olur ki, tamamen yalandır. Allah ne emretmiş ise, peygamberler dahi her kul ona itaat etmek, kayıtsız ve şartsız teslim olmak zorundadır. İster uyar, ister uymaz, isterse onlar gibi eğip bükersin. Ya sonra...
Kur’an dışında sözde hangi hadis, rivayet ve hurafeyle karşılaşırsanız, mutlaka Kur’an’da karşılığını sorunuz... Siz doğruluğa devam edin ve o bilmezlerin yolundan gitmeyin.
Her Müslüman’ın yapması gereken dua:
“Ve bizi rahmetinle o kafirler topluluğundan kurtar.” Yunus. 86
18 Şubat 2009 Çarşamba
Sen bir insansın…
Sözde iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilen bir insan olmana rağmen; bizzat içinde yaşadığın gerçek hayatı neden muhakeme edemiyor, hiçbir dayanağı ve faydası olmayan abartıların peşine takılıp, gören bir kör, duyan bir sağır ve hissetmeyen bir kalbe sahip bir yaratık olabiliyorsun? Bir an olsun; otokritik yaparak, kendini, olayları, müsebbip olan rejimi ve içinde yaşadığın dünyayı hiç sorgulamaz mısın?
“Mutlak İrade”’ye karşı “özgür irade”’yi egemen bir yaptırım gibi kılmaya çalışan laik insan, Yaratıcıyla olan iradesel savaşında kozmetik üründen öte temelde hiçbir şeyi keşfetme ve değiştirme başarısı gösterememiş bilimi manipüle ederek, tüm çaba ve teorilerine karşın kadere olan mahkûmiyetinden asla kurtulamamış ve kendini yıpratan olumsuzlukların önüne geçememiştir.
İnatla Yaratıcıya karşı üstün gelebilmek için birçok düşünce ve hipotezler üretmiş, lâkin hiçbirini pratik yaşamda hayata geçiremeyerek, mağlup olmaktan sıyrılamamıştır. Vahiy ile bilimi birbirinden ayırabilecek kadar akıllara ve gerçeğe ihanet etmeleri nefisleri azdırmış, inananlar dahi tuzağa düşerek, kendilerini güçlü ve tanrısal görmek suretiyle ahkâm kesebilmişlerdir.
Bunca pozitivist düşüncelere, eğitimlere, yasalara ve bilime karşılık; neden olumsuzlukların, musibetlerin ve kötünün önüne geçilemediğine dair tatmin edici açıklamalar yapılamayıp çözümler üretilememekte, dolayısıyla Yaratıcıyı, vahyi ve kaderi reddeden tüm anlayışların çöpsel yığınlar olarak, kümbetsel beyinlerde dolgu malzemesi vazifesi gördüğü ortaya çıkmıaktadır.
Vahyin tüm açıklığıyla vurguladığı; ölümü, eceli, hastalığı, kaybı, kazancı, yoksulluğu, kötüyü, korkuyu, suçları, felâketi ve vahşeti durduramayan, hatta bir saniye sonrasını kestiremeyen sözde yaratıcı bilim; bırakın bütün bunları, en sıradan olayların bile önüne geçememekte, buna rağmen benliklere hitap eden teorileriyle toplumları etkileyebilmektedir. İnsan için en keskin son, en acı yaşam ve en belirsizlik olan ölüm, hastalık ve ecel karşısındaki acziyeti, şüphesiz muhakeme edebilen akıllara somut bir ipucudur. Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor ve eceller belirlenemiyor ise; öyleyse laik düşüncenin ve bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?
Bir gün, Büyük İskender, seferden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öylesine akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki, İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlardı. İskender sadece asker değil, aynı zamanda
bilgili bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegane hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında insanlar; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile gerçekleştirmen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya İmparator! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizinkine nasıl engel olabilirim.” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl sağlayabilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında ise, İskender öfkelenerek; “Bunlar nasıl istekler ki, hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz.” aciz cevabı karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda, nerede yattığımızın pek önemi yoktur. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde, gerçekte iradesel hiçbir yaptırımı bulunmayan bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılıp, kendini ilme vermiş.
İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını yada tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden gibidir. Fıtratı gereği; palyatif ve sürekli olmayan güçlere, makamlara ve rütbelere, benliklerini azdıran ödül, başarı ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları hayatı ve tecrübeleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları, maddi ve manevi ağır bedeller ödemelerine sebep olmaktadır.
Benlikleri tahrik edip baştan çıkaran “özgür irade” iddialı laik temelli anlayışlar, “Mutlak İrade” ve kaderi reddetmelerine neden olsa da; insan için her şeyin bittiği o en keskin son olan ölüm, geçici de olsa geride kalanları etkileyebilmekte, böylece iddialarının dayanıksız olduğu kanıtlanabilmektedir. Bununla beraber; her ne tedbir alırsa alsınlar, etraflarını saran binlerce hastalık ve musibetlere karşı çaresiz kalıp zararlarından kurtulamamaları savlarını çökertmekte, o inanıp güvendikleri yaratıcı bilimin, fiziki yaşamda temelsel hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bilime dayalı yaldızlı ve makyajsı abartıların yığınları etkileyebilmeleri, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün iradelerce seçilememesinin bir kanıtı oluyor ki; bu durumda laik bilim, insanoğluna icat ettirilen en büyük yalandır.
1937 yılından beri egemen olan ve totaliter bir baskıyla dayatılan laik düşünce; gelişmemizi, kalkınmamızı, birlikteliğimizi, güçlenmemizi, hamiyetperverliğimizi, sabrımızı ve hoşgörümüzü yıkmış, inançsız ve imansız akıllara verilen tanrısal yetkiden, herkesin kendince doğru ve yanlışı üreyerek; bencillik, ahlâksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik ve bilumum kötülüğün her çeşidi meşrulaşıp, neyin suç olup olmadığı laik akıllarca tartışılarak ve çelişerek, çıkarılan yasaların önü arkası kesilmemiştir. Bu çırpınış niye?
Yaratıcı Allah’ın vahiysel şeriatını kabul etmeme adına toplumu mahvetmek ve zafiyete uğratmakla kalmamış, merhametli halkımızı saldırgan, birbirine düşman ve suçlu makinesine dönüştürebilmişlerdir. İnsan psikolojisini kontrol edemeyen ve fıtratını bilmeyen yaratık laikler, insanları sanki kendileri yaratmışçasına yasa yapabilmiş, laik akıllarınca kontrolü ve denetimi sağlayabileceklerini sanmışlardır. Oysa her şey ortada değil mi?
Neden laik iddialarını gerçekleştiremiyor, insanlara vaat ettikleri o aydınlık, zengin, mutlu ve güvenli yaşamı sunamıyorlar? Allah’a kul olmayı bir esaret addedip, kendilerine kul yapmayı çağdaşlıkla özdeşleştirebiliyorlar. Neden halkın tamamı kendileri gibi şan ve şöhrete, zenginliğe, güvene ve her türlü özgün haklara sahip değiller? Saltanatlık, dokunulmazlık ve özgürlük, sadece kendilerine mi? Her ne kadar tanrılığı oynasalar da yalancı oldukları belgelenmiş, bu sebeple laik yönetimin ve derebeylerin bertaraf edilmesi kaçınılmaz bir hal almıştır.
Söze değil, icraata ve yaşadıklarınıza bir bakın ve kendinizi onlarla kıyaslayın ki, sizi yaratan Allah’a mı, Atatürk’e mi, yoksa veliahtlılığını üstlenen sivil ve bürokrat vekillerine mi kulluğun daha akılcı ve şerefli olduğunu anlamaya çalışın.
Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez…
Kiminiz adaletsizlikten, kiminiz haksızlıktan, kiminiz yoksulluktan, kiminiz işsizlikten, kiminiz borçlardan, kiminiz güvensizlikten, kiminiz umutsuzluktan, kiminiz ahlâksızlıktan, kiminiz yolsuzluktan,kiminiz terörden, kiminiz pahalılıktan, kiminiz suçlardan sürekli şikayet etmekte, sizi idare edenleri suçlamaktansa, neyle idare edildiğinizi yahut hangi rejimle yönetildiğinizi hiç sorgulamayarak, köklü bir çözümden yana tavır almamaktasınız. Sadece birkaç dakikalık muhasebe yapmanız bile; savunduğunuz ve uğruna yollara düştüğünüz laiklik ve Atatürkçülüğün, şikayetlerinizin hangisine çare olduğunu ve size ne verdiğini tahlil eder, içinde bulunduğunuz sıkıntıların gerçek sebebini öğrenebilirsiniz. Bazen acı, bazen hüzünlü, bazen dehşet içinde yaşadığınız olumsuzlukların hangisini önleyebilmiş ve taleplerinizi karşılayabilmişlerdir? Gerçekte sizleri hangi düşünce ve yasaların mağdur ettiğini, hor ve hakir bıraktığını bir sorgulayın. Güvenip, iktidara taşıdığınız her partinin daha beter bir politika uyguladığını ve ihanete uğramanızın arkasında; laik rejime bağlı bir yönetim sergilemeleri gerçeği yattığını hiç düşündünüz mü? Neden yiğitçe mücadele edip, verdikleri sözü tutmayarak, sadece kendi çıkarları için çalışıyorlar?
Görüşü ve ilkeleri her ne olursa olsun seçtiğiniz liderler ve partilerin tamamı, laik ve Kemalist CHP’nin ilkelerine bağlılık andı içerek göreve başlamakta, mecliste veya hükümette bulundukları sürece, o ilkelerin dışında bir tavır sergileyememekte, değiştirilmesine de izin verilmemektedir. Oysa lider olabilmenin tek koşulu; cesaret, kararlılık ve adalettir.
Seçilen tüm vekillerin, meclisin, hükümetin ve cumhurbaşkanının; laik oligarşinin birer tutsakları olduğu bilinciyle duruş sergilenmeli, her halükarda CHP diktatörlüğünün pençesi altında görev yaptıkları unutulmamalıdır. Halka doğruları söyleyip seçimlerin bir aldatmaca olduğunu ve halkın dileği doğrultusunda yasa çıkaramayıp baskı altında görev yaptıklarını haykırmaktansa; ne acıdır ki çıkarcı işbirlikçileriyle ittifak yapıp, böylesi bir zilleti hazmederek, içlerine sindirebilmektedirler.
Laik ve Kemalist temelli otokrasi anayasa ve yargı, kukla meclis lağvedilmedikçe; adaletin var olabilmesi, suçların engellenebilmesi ve hak bir paylaşımın gerçekleşebilmesi mümkün değildir.
Özgür vekiller değil, esir köleler seçtiğini asla unutmamalısın…
Çünkü sen bir insansın ve hiçbir kul tarafından güdülmemelisin…
“Mutlak İrade”’ye karşı “özgür irade”’yi egemen bir yaptırım gibi kılmaya çalışan laik insan, Yaratıcıyla olan iradesel savaşında kozmetik üründen öte temelde hiçbir şeyi keşfetme ve değiştirme başarısı gösterememiş bilimi manipüle ederek, tüm çaba ve teorilerine karşın kadere olan mahkûmiyetinden asla kurtulamamış ve kendini yıpratan olumsuzlukların önüne geçememiştir.
İnatla Yaratıcıya karşı üstün gelebilmek için birçok düşünce ve hipotezler üretmiş, lâkin hiçbirini pratik yaşamda hayata geçiremeyerek, mağlup olmaktan sıyrılamamıştır. Vahiy ile bilimi birbirinden ayırabilecek kadar akıllara ve gerçeğe ihanet etmeleri nefisleri azdırmış, inananlar dahi tuzağa düşerek, kendilerini güçlü ve tanrısal görmek suretiyle ahkâm kesebilmişlerdir.
Bunca pozitivist düşüncelere, eğitimlere, yasalara ve bilime karşılık; neden olumsuzlukların, musibetlerin ve kötünün önüne geçilemediğine dair tatmin edici açıklamalar yapılamayıp çözümler üretilememekte, dolayısıyla Yaratıcıyı, vahyi ve kaderi reddeden tüm anlayışların çöpsel yığınlar olarak, kümbetsel beyinlerde dolgu malzemesi vazifesi gördüğü ortaya çıkmıaktadır.
Vahyin tüm açıklığıyla vurguladığı; ölümü, eceli, hastalığı, kaybı, kazancı, yoksulluğu, kötüyü, korkuyu, suçları, felâketi ve vahşeti durduramayan, hatta bir saniye sonrasını kestiremeyen sözde yaratıcı bilim; bırakın bütün bunları, en sıradan olayların bile önüne geçememekte, buna rağmen benliklere hitap eden teorileriyle toplumları etkileyebilmektedir. İnsan için en keskin son, en acı yaşam ve en belirsizlik olan ölüm, hastalık ve ecel karşısındaki acziyeti, şüphesiz muhakeme edebilen akıllara somut bir ipucudur. Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor ve eceller belirlenemiyor ise; öyleyse laik düşüncenin ve bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?
Bir gün, Büyük İskender, seferden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öylesine akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki, İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlardı. İskender sadece asker değil, aynı zamanda
bilgili bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegane hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında insanlar; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile gerçekleştirmen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya İmparator! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizinkine nasıl engel olabilirim.” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl sağlayabilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında ise, İskender öfkelenerek; “Bunlar nasıl istekler ki, hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz.” aciz cevabı karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda, nerede yattığımızın pek önemi yoktur. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde, gerçekte iradesel hiçbir yaptırımı bulunmayan bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılıp, kendini ilme vermiş.
İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını yada tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden gibidir. Fıtratı gereği; palyatif ve sürekli olmayan güçlere, makamlara ve rütbelere, benliklerini azdıran ödül, başarı ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları hayatı ve tecrübeleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları, maddi ve manevi ağır bedeller ödemelerine sebep olmaktadır.
Benlikleri tahrik edip baştan çıkaran “özgür irade” iddialı laik temelli anlayışlar, “Mutlak İrade” ve kaderi reddetmelerine neden olsa da; insan için her şeyin bittiği o en keskin son olan ölüm, geçici de olsa geride kalanları etkileyebilmekte, böylece iddialarının dayanıksız olduğu kanıtlanabilmektedir. Bununla beraber; her ne tedbir alırsa alsınlar, etraflarını saran binlerce hastalık ve musibetlere karşı çaresiz kalıp zararlarından kurtulamamaları savlarını çökertmekte, o inanıp güvendikleri yaratıcı bilimin, fiziki yaşamda temelsel hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bilime dayalı yaldızlı ve makyajsı abartıların yığınları etkileyebilmeleri, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün iradelerce seçilememesinin bir kanıtı oluyor ki; bu durumda laik bilim, insanoğluna icat ettirilen en büyük yalandır.
1937 yılından beri egemen olan ve totaliter bir baskıyla dayatılan laik düşünce; gelişmemizi, kalkınmamızı, birlikteliğimizi, güçlenmemizi, hamiyetperverliğimizi, sabrımızı ve hoşgörümüzü yıkmış, inançsız ve imansız akıllara verilen tanrısal yetkiden, herkesin kendince doğru ve yanlışı üreyerek; bencillik, ahlâksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik ve bilumum kötülüğün her çeşidi meşrulaşıp, neyin suç olup olmadığı laik akıllarca tartışılarak ve çelişerek, çıkarılan yasaların önü arkası kesilmemiştir. Bu çırpınış niye?
Yaratıcı Allah’ın vahiysel şeriatını kabul etmeme adına toplumu mahvetmek ve zafiyete uğratmakla kalmamış, merhametli halkımızı saldırgan, birbirine düşman ve suçlu makinesine dönüştürebilmişlerdir. İnsan psikolojisini kontrol edemeyen ve fıtratını bilmeyen yaratık laikler, insanları sanki kendileri yaratmışçasına yasa yapabilmiş, laik akıllarınca kontrolü ve denetimi sağlayabileceklerini sanmışlardır. Oysa her şey ortada değil mi?
Neden laik iddialarını gerçekleştiremiyor, insanlara vaat ettikleri o aydınlık, zengin, mutlu ve güvenli yaşamı sunamıyorlar? Allah’a kul olmayı bir esaret addedip, kendilerine kul yapmayı çağdaşlıkla özdeşleştirebiliyorlar. Neden halkın tamamı kendileri gibi şan ve şöhrete, zenginliğe, güvene ve her türlü özgün haklara sahip değiller? Saltanatlık, dokunulmazlık ve özgürlük, sadece kendilerine mi? Her ne kadar tanrılığı oynasalar da yalancı oldukları belgelenmiş, bu sebeple laik yönetimin ve derebeylerin bertaraf edilmesi kaçınılmaz bir hal almıştır.
Söze değil, icraata ve yaşadıklarınıza bir bakın ve kendinizi onlarla kıyaslayın ki, sizi yaratan Allah’a mı, Atatürk’e mi, yoksa veliahtlılığını üstlenen sivil ve bürokrat vekillerine mi kulluğun daha akılcı ve şerefli olduğunu anlamaya çalışın.
Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez…
Kiminiz adaletsizlikten, kiminiz haksızlıktan, kiminiz yoksulluktan, kiminiz işsizlikten, kiminiz borçlardan, kiminiz güvensizlikten, kiminiz umutsuzluktan, kiminiz ahlâksızlıktan, kiminiz yolsuzluktan,kiminiz terörden, kiminiz pahalılıktan, kiminiz suçlardan sürekli şikayet etmekte, sizi idare edenleri suçlamaktansa, neyle idare edildiğinizi yahut hangi rejimle yönetildiğinizi hiç sorgulamayarak, köklü bir çözümden yana tavır almamaktasınız. Sadece birkaç dakikalık muhasebe yapmanız bile; savunduğunuz ve uğruna yollara düştüğünüz laiklik ve Atatürkçülüğün, şikayetlerinizin hangisine çare olduğunu ve size ne verdiğini tahlil eder, içinde bulunduğunuz sıkıntıların gerçek sebebini öğrenebilirsiniz. Bazen acı, bazen hüzünlü, bazen dehşet içinde yaşadığınız olumsuzlukların hangisini önleyebilmiş ve taleplerinizi karşılayabilmişlerdir? Gerçekte sizleri hangi düşünce ve yasaların mağdur ettiğini, hor ve hakir bıraktığını bir sorgulayın. Güvenip, iktidara taşıdığınız her partinin daha beter bir politika uyguladığını ve ihanete uğramanızın arkasında; laik rejime bağlı bir yönetim sergilemeleri gerçeği yattığını hiç düşündünüz mü? Neden yiğitçe mücadele edip, verdikleri sözü tutmayarak, sadece kendi çıkarları için çalışıyorlar?
Görüşü ve ilkeleri her ne olursa olsun seçtiğiniz liderler ve partilerin tamamı, laik ve Kemalist CHP’nin ilkelerine bağlılık andı içerek göreve başlamakta, mecliste veya hükümette bulundukları sürece, o ilkelerin dışında bir tavır sergileyememekte, değiştirilmesine de izin verilmemektedir. Oysa lider olabilmenin tek koşulu; cesaret, kararlılık ve adalettir.
Seçilen tüm vekillerin, meclisin, hükümetin ve cumhurbaşkanının; laik oligarşinin birer tutsakları olduğu bilinciyle duruş sergilenmeli, her halükarda CHP diktatörlüğünün pençesi altında görev yaptıkları unutulmamalıdır. Halka doğruları söyleyip seçimlerin bir aldatmaca olduğunu ve halkın dileği doğrultusunda yasa çıkaramayıp baskı altında görev yaptıklarını haykırmaktansa; ne acıdır ki çıkarcı işbirlikçileriyle ittifak yapıp, böylesi bir zilleti hazmederek, içlerine sindirebilmektedirler.
Laik ve Kemalist temelli otokrasi anayasa ve yargı, kukla meclis lağvedilmedikçe; adaletin var olabilmesi, suçların engellenebilmesi ve hak bir paylaşımın gerçekleşebilmesi mümkün değildir.
Özgür vekiller değil, esir köleler seçtiğini asla unutmamalısın…
Çünkü sen bir insansın ve hiçbir kul tarafından güdülmemelisin…
Etiketler:
Allah,
Büyük İskender,
chp,
Kemalist,
laiklik,
Mehmet Ali Şadoğlu,
rejim,
vekil,
yaratıcı
14 Ocak 2009 Çarşamba
“Geleceğin kendin ve ailen için yüz karası olacaktır.”
Evet… Hak, adalet ve merhametten yoksun günümüz iktidarların kendileri ve milletleri için yüz karası olmaları misali…
İnsanoğlunun nasıl böylesine zalim ve sapık olmalarına vahiysel ve bilimsel bir temelde yaklaşmayı uygun görerek, yaratık insanların, Yaratıcıları karşısındaki meydan okuma benliklerinin arkasında yatan ve Yaratıcılarını reddeden anlayışın mimarı Charles Darwin’i ve hipotezlerini inceleyerek, gerçeği öğrenmeye çalışalım.
Evrim teorisi olan materyalist-Darwinist ütopyasının dogmacısı Charles Darwin, gençliğinde çok başarısız ve öğretmenleri tarafından “aptal” olmakla itham edilen bir öğrenciydi. Dindar, saygın ve ünlü bir hekim olan babası, oğlu Darwin’in çok iyi ve dindar yetişebilmesi için çok çabalamış, her türlü özveriyi ve fedakârlığı yapmasına rağmen, hedeflediği sonuca ulaşamamıştı. Artık onunla başa çıkamayacağını anlayan baba; “Seni anlaşılan ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiçbir şey ilgilendirmiyor. Geleceğin kendin ve ailen için yüz karası olacaktır” diyerek, Darwin’i evlatlıktan reddetmişti. Darwin, gerçekten de evrim teorisiyle, insanlığın ve geleceğin yüz karası olmuştur. Darwin, teorisi gereği neden babasının ve eğiticilerinin düşünce, inanç, bilgi ve telkinleriyle evrimleşemedi, çevre koşullarının etkisinde kalamadı ve kalıtsal bir bütünlük sağlayamadı?
Tüm çağların sözde sayılı bilim adamlarından biri kabul edilen Charles Darwin, hayvanlara özellikle de böceklere derin ilgi duymuş ve çocukluğundan itibaren aldığı dini, sosyal ve kültürel eğitimi dışlayarak, tersine çok farklı bir yapılanmaya meyletmişti. Her türlü girişimlere, terapilere, öğütlere, babasının ve çevresinin baskılarına karşın düşünce ve davranışlarının önüne geçilemedi, eğitimcileriyle sürekli çatışarak okuldan atıldı. Ancak babası, umudunu yitirmemiş ve din adamı olmasını teşvik ederek, zorla papaz okuluna göndermişti. Ne var ki kilisede kalmaya hiç eğilimi yoktu ve bir şey, onu hayvanlar âlemine çekerek, Yaratıcı “Tanrı”’yı inkâra itmiş, hiç öğrenmediği ve eğitilmediği bir bilgiyle atasının “maymun” olduğu inancına götürmüştü. Neydi kendisini etkileyen ve başka mecralara yönlendiren güç ve yazgı? Neden iddia ettiği “Doğal Seleksiyon”’un gereği çevresiyle bütünleşemiyor ve öğretilerden etkilenmiyordu?
İnkâr ettiği Yaratıcı ve hakkında yazılmış olan kadersel yazgı, aradığı olanak kapısını mucizevi bir gelişmeyle kendisine açtı ve Kraliyete ait bir araştırma gemisinde masraflarını kendisi karşılamak koşuluyla, genç yaşta uzun süreli bir seyahate çıktı. Darwin, beş yıl süren yoğun bir araştırmayla, dünyanın henüz bilinmeyen pek çok kıyı ve adalarında türlere ilişkin fosil ve örnekler topladı, gözlemsel bilgiler edinerek notlar aldı. Doğa, herkes gibi onun için de tükenmez bir laboratuardı. Zaten somut olan her türlü delil ve bilgiler, gerçek dünyanın kendisi değil midir? Gözlem yoluyla değişik türlerin nasıl oluştuğu konusuna yoğunlaşmış, kimi türlerin uyum sürmesini, kimi türlerin ise uyumsuzluğa düşmesini çevresel koşullara yorumlayarak, tamamen kendiliğinden oluşan amaçsız, denetimsiz, programsız, ruhsuz, yani başıboş fiziksel bir materyalist dünyanın varlığına inanmış, böylece “Mutlak İrade” sahibi yaratıcıyı reddetmişti. Hâlbuki edindiği bilgiler, şahit olduğu gerçekler ve gözlemlediği olaylar, yaratıcısız bir evrimi değil, mutlak bir Yaratıcı’nın varlığını destekleyici kanıtlarla doluydu.
Çok güçlü bir Allah inancı olan ünlü TIP dâhisi Pasteur, Darwin’in evrim teorisine karşı çıkması nedeniyle meslektaşı akademisyenlerin pek çok sözlü saldırısına uğramış ve bilim çevrelerin radikal yaptırımlarıyla karşılaşarak, önü kesilmek ve üniversiteden atılmak istenmişti. Tıpkı laik Türkiye’de olduğu gibi! Sözde Doğa bilimcisi Darwin’in aksine, bilim ile din arasındaki uyumu savunan Pasteur; “Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcının eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. Bilim insanı Allah’a götürür” tespiti ve gerçeği keşfetmenin erdemliğiyle, buluşlara imza atmıştı.
Evrim teorisi, Darwin’i her ne kadar tatmin etmiyor ve kâinattaki olaylar, hipoteziyle çatışıyorsa da, ısrarını sürdürmekten vazgeçmiyor, doğal seleksiyonla ilgili "Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz" diyebiliyordu. Arı ve karıncaların koloniler halinde yaşayarak davranışlarının kendi teorik mekanizmasıyla örtüşmemeleri Darwin’i şaşırtmış ve “Ne söyleyebiliriz ki?” itirafında bırakmıştı. Ayrıca arılar için, “Arıyı, büyük matematikçilerin buluşlarından çok önceden petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?” sorgusu ve çözümsüzlüğü, Mutlak İrade’nin ve ruhsal bilgilendirmenin anlaşılmasına yeterli bir ipucuydu. Çünkü farklılıkların, aykırılıkların, dönüşüm ve değişimlerin doğuşu, sevk ve idaresi; sahipsiz, programsız, ruhsuz ve yaratıcısız olamazdı. Gökyüzündeki programsal dengenin yeryüzünde de bulunması gerekti. Evrimin doğa ve çevre koşullarına göre değiştiği iddiası, onların da aynı biçimde değiştiği gerçeğini göz ardı etmemeliydi. O zaman kimin kimi değiştirdiği, yönettiği, yönlendirdiği ve etkilediği sorusu doğuyordu ki, Darwin; ailesine, eğiticilerine ve çevresine karşı çıkarak bambaşka biri olabilmişti.
Türlerin sabit olmayıp sürekli değişkenliği, verimlilikleri ve kabiliyetleri, bu değişimi sağlayan egemen gücün kimliğini açıklamaya mecbur bırakıyordu. Canlılar için yaşamı; güçleri doğrultusunda iradeleriyle varolma ya da yok olma savaşı olarak değerlendirmek, temel dayanaktan yoksun abes bir anlayıştır. Hangi canlı iradesiyle kaybetmek veya yok olmak ister? Güçlülerin zayıfları yok ettiği teorisi, gerçek yaşamla örtüşmemektedir. Gözle görülmeyen bir virüsün, zayıf ve kuvvetsiz bir sineğin, arı veya karıncanın, ya da sıradan bir insanın dahi nasıl tehlikeli olabildiği ve en güçlü varlıkları nasıl yok edebildiği yaşanılan gerçeklerdir. Tarihteki yıkılmaz sanılan koca imparatorlukların nasıl bir avuç insanla silindiği de unutulmamalıdır. Sadece her şeye hükmeden ve mutlak bir güce sahip Yaratıcı gibi bir varlığın yok edici gücü ve zaafa uğramaz iradesi olduğu doğrudur.
Darwin, Malthus’un düşüncelerinden yola çıkarak, ayıklanma metoduyla gereksiz veya yararsız canlılardan kurtulmayı çevre uyumuyla özdeşleşmiştir. Hipotezine göre; “Çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenir, uyum kuranlar çoğalır. Doğal seleksiyon evrimin itici gücü, ilerlemenin dayandığı düzenektir.” Bu düşünce, 19.yy. acımasız kapitalizminin “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganını ve düzenini doğurmuştur. Ancak hiç kimse; ne dilediğini tumturaklı yapabilmiş, ne de varmak istediği yerde kalıcı olabilmiştir. Seleksiyon; tabii şartlara en iyi uyabilen canlıların üreyip kalması, zayıf canlıların yok olmasıdır. Bu kuramla, her an değişkenlik gösteren çevrenin canlılar üzerinde etki veya tepki doğuran sebeplerin nasıl olgunlaşıp yönlendiği, zayıfların güçlü, güçlülerin zayıf düşebildiği bir düzenekte, evrimin hangi temel fiziksel dayanağa göre itici bir güç olarak ilerlemeyi sağladığı pozitif bilimce anlaşılamamış, dolayısıyla kanıtlanamamıştır. Ne var ki dayanaksız bir hipotez olarak laik çevrelerce hâlâ rağbet görmesi ve resmi eğitimde yer alması, mutlak bir Yaratıcı fikrine ve inancına karşı çıkma inadından öte akli bir yaklaşım değil, tamamen şeytansı sapmanın bir neticesidir.
İnsanoğlunun maymundan türediğini savunan Darwin, M.Ö. 6.yy da evrimden ilk söz eden İyonyalı filozoflarla aynı paralelde düşünüyordu. Onlar da canlıların sudan oluştuğunu ve atalarının da balık olduğunu, bugünkü formlarına evrimleşerek ulaştıklarına inandılar. Kendileri gibi insani bir yüce yaratılmışlığı değil de hayvanları değer alarak nasıl oluşabildiklerini çözümlemeye çalıştılar. Ancak hiçbir hayvanı evrimleştiremedikleri gibi, evrimleşen bir hayvana da asla şahit olamadılar. Öyleyse, böylesi dayanaksız fikirlere sebep olan etki ne olabilir? Ateist olan Herakleitus ve Aristotales de, evrim düşüncesinin önemli savunucularındandı. İnsanoğlu, acaba bu yüzden mi, tıpkı vahşi hayvanlar gibi odaklandıkları şeylere saldırmakta, yağmalayıp parçaladıklarının keyfini sürmekte, böylece tatmin olabilmektedirler?
Darwin gibi Buffon da, canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştikleri görüşünü savunmaktaydı.
Ama nasıl?!?
Örneğin bilim adamlarınca hâlâ çözülemeyen ve büyük bir sır olarak kalmaya devam eden “Monark Kelebekleri”’nin inanılmaz yaşamları, evrim teorisini yerle bir etmektedir.
Monark kelebekleri, sonbahar döneminde gerçekleştirdikleri hayranlık uyandırıcı göçle bilinirler. Milyonlarca kelebek sonbaharla birlikte tam 3200 kilometrelik yolculuk için havalanmaya hazırdırlar. Göç, akıl almaz bir biçimde, tam sonbaharda gecenin gündüze eşitlendiği gecede başlar. Kanada’dan havalanan bu dev kelebek bulutunun hedefi Meksika’dır. Bu ülkeler arası yolculukta izlenen rota son derece hassas programlanmıştır. Kelebekler, Meksika’da her defasında hep aynı dağların yamaçlarını bulur ve kışı buradaki volkanik kayalarla kaplı arazide geçirirler. Burada Aralık’tan Mart’a kadar 4 ay boyunca hiçbir şey yemezler. Yaşamlarını vücutlarındaki yağ stoklarıyla sürdürürken, yalnızca su içerler. İlkbaharda açmaya başlayan çiçekler Monarklar için önemlidir. 4 aylık bir bekleyişten sonra ilk defa kendilerine bir bal özü ziyafeti çekerler. Mart sonunda yola koyulmadan önce çiftleşirler. Tam gece ile gündüzün eşitlendiği gün koloni tekrar geldiği yere dönmek üzere kuzeye uçmaya başlar. Bu durum, evrimci pozitivist bilim adamlarınca büyük bir merak konusudur. Kelebek gibi küçük bir canlı nasıl olup da, 3200 kilometre gibi uzun bir mesafeyi havada kat edebilmekte, yön bulabilmekte, milyarlarca defa kanat çırptığı bu yolculuk için enerji depolayabilmektedirler? Dahası, milyonlarca kelebek nasıl olup da aynı anda bu kararı verebilmektedirler? Bilim adamları için asıl bilmeceyi ise, kelebek nesilleri hakkında bilinenler oluşturuyor. Bir senede dört ya da beş nesil Monark Kelebeği yaşar. Sonbahar göçünü bu nesillerden sadece bir kuşak gerçekleştirir. Bu neslin ömrü diğerlerininkinden çok daha uzundur. Diğer nesiller ortalama 6 hafta yaşadıkları halde göç eden nesil 6 ay kadar daha uzun yaşayabilmektedir. Böylece göç eden nesiller her sene yenilenmiş olur. Bir diğer deyişle, göçe hazırlanan nesil bu yolculuğa ilk kez çıkmakta, 3200 kilometre uzaktaki bölge, ya da geçilecek yollar hakkında ‘hiçbir şey’ bilmemektedirler. Bir göç nesli, bir önceki sene göç neslin, torunlarının torunlarıdır. Bu kelebekler nasıl olup da hiçbir bilgileri, eğiticileri, haritaları ve yön belirleme pusulaları olmadan bu ‘bilinmeyen’ yolculuğu başarabilmektedirler?
Diğer bir doğa bilimci Lamarck, evrim konusunda başka bir kuram geliştirdi. “Canlıların yaşam dönemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradıkları değişikliklerin çevre koşullarının etkisinde ortaya çıkabileceği gibi, organların kullanış veya kullanışsız nedeniyle de olabileceği ve kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçebileceği” şeklindeki kuramı, bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulmadı.
Canlıların ilkel düzeyde kendiliğinden oluşması, organizmaların basitten karmaşık formlara doğru gelişmesi ve organların ihtiyaca göre oluştuğu varsayımı, hem hayvanlar hem de insanlar âlemindeki yaşanan gerçeklerden dolayı, ruhsuz bir canlının ve kendiliğinden bir enerjinin varolamayacağı, temel fiziki kurallara göre apaçık bir ütopyadır. Canlıların yaşamları esnasında edindikleri bilgi ve becerilerin yeni kuşaklara geçmesiyle bir evrimin oluştuğu düşüncesi, ortaya koyduğum birçok kanıt ve yaşanan gerçeklerle asla örtüşmemektedir.
Öyleyse Darwin; neden babasının ve eğiticilerinin düşünce, inanç, bilgi ve telkinleriyle evrimleşemedi, çevre koşullarının etkisinde kalmadı ve kalıtsal bir bütünlük sağlayamadı? Neden tüm gayret ve baskılara rağmen, hekim veya papaz olamadı, dindar bir babanın ve çevrenin üyesi iken, nasıl soy kütüğünü hayvana endeksleyerek ateist olabildi ve insanken, nasıl maymundan türediğine inanabildi? Madem insanı etkileyen doğa ve çevresel şartlar ise, çevresinde örneği olmayan böyle bir inançla nasıl özdeşleşebildi? Düşünen, konuşan ve üreten insanları değil de, neden maymunları ata edindi?
Darwin ile babasının arasındaki düşünce ve inanç uçurumu veya birçok ebeveynin, eğiticinin; çocukları ve talebeleriyle olan anlayış ve davranış aykırılıkları gibi! Nasıl ruhsuz bir canlı ve enerjisiz bir hareket olamıyorsa, vahiysiz bir bilim ve maddesiz bir teknolojide varolamaz. İnsan, tıpkı teknolojideki araçlar misali bedeni oluşturan et, kemik ve organlardan meydana gelseydi veya Darwin teorisine göre; maymundan veya kendiliğinden türeseydi, çok yüklü ve karmaşık bir enerjiye sahip olmaz, duygu taşımaz, fikir üretmez ve kendine can veren ruhu aracılığıyla Yaratıcısına kilitlenmezdi.
Darwin, “geri ırk” olarak aşağıladığı Müslüman Türk Milleti için aynen şunları söylemişti. “Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu ispatlayabilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri, ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün, Avrupa’nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağılayıcı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini görüyorum.” Ne yazık ki düşüncesi gerçek oldu ve Müslüman Türkler, hem dinen hem de ırkken batı medeniyetinin çarklarında öğütülerek, kimliksiz pespaye bir müstemleke oldu.
Günümüzde dahi Batı’nın bu düşüncesi hiç değişmemiş ve durağan yanardağ misali patlamaya hazır bekleyişi sönmemiştir. Ne acıdır ki laik Türk Devleti, politikacıları, yazarları ve sözde bilim adamları; sırf Allah inancını ve İslam’ı yok edebilmek için, ateistliği gereği yıllardır Darwin teorisini bir öğreti olarak okullara sokarak yıkıcı katkılarda bulunmuş, dinsiz, imansız, ahlaksız, vicdansız ve materyalist insanların çoğalmasının sorumlusu olmuşlardır.. Zoraki okutulan Din Bilgisi dersinde öğrencilere yaratıcının “Allah” olduğu öğretilirken, mecburi olan bir sonraki felsefe dersinde ise insanların “maymundan” türediği öğretilmekte, Allah ve kitabı Kur’an; laiklik ve çağdaşlık adına aydınlığa ve gelişmeye karşı büyük bir tehlike görülerek, kamuda ve okullarda ya yasaklanmakta ya baskılarla sindirilmekte ya da reforma uğratılabilmektedir.
İşte itimat edilen ve örnek alınan beyinlerin, nasıl akılsız ve muhakemeden yoksun birer kümbet oldukları açıkça anlaşılabilmektedir. Eğer beyinlerinin fiziksel varlıkları iddia edildiği gibi etkili olsaydı, hayvanlardan daha aşağı niteliğe sahip bir dünya ve doğal seleksiyona dayalı medeniyetler oluşurdu. Milletleri, bilgileri, keşifleri ve farklı medeniyetleri yaratan Allah; aynı zamanda kontrolü de iradesinde muhafaza ederek, dengeyi, asla sarsmamaktadır.
Atmosferde yaşayan ve görünmeyen cinlerle, yerde yaşayan insanların yaratılış amaçları aynı olup, fiziksel nitelikleri farklıdır. İnanılmaz bilgisiyle cinleri temsil eden şeytanla, insanları temsil eden politikacılar ve pozitivist eğiticilerin pek farkları yoktur. Birinin ateşten, diğerlerinin topraktan yaratılmasının dışında!
Zekâ, her şeyin içyüzünü anlamak ister. Ancak gözlemlerini hep “dışarıdan” yaparak, içeri sızmayı, bir manada vahyi, duyguları ve sezgiyi işin içine katmayı kendisi için eksiklik, zayıflık ve aşağılama sayar. Tıpkı duygulara karşı mantık kompleksi gibi! İşte böylesi gerçekten kaçan benlikçi materyalist zekâların ortaya koydukları düşünce ve teorilerin hiçbir temel dayanakları yoktur ve sonunda ya itiraf ederler, ya polemiğe kalkışırlar, ya kaçıp saklanacak bir yer ararlar, ya da saf ve masum insanları zehirlemeye devam ederler. Sıkıştıklarında içgüdüye sığınarak, kendilerinin bilinç dışı bir hali kabul ederler. İçgüdü ile zekânın, aynı bir başlangıcın iki ayrı yönde gelişimi olarak görülmesi, bunlardan birinde başlangıçtaki unsurların kendi içinde kalması, diğerinde dışa taşarak maddeyi kullanmaya yöneldiğidir. Tıpkı mantık ile duygu misali içgüdü ile zekâ arasındaki bu çatışma, zekânın içgüdüyü önüne katıp sürme imkânından yoksun bulunduğunu ve bir bakıma, bir araya gelmeleri ihtimalinin olmadığını gösterir. Zaten gerçekte böyle bir olgu yoktur, sadece bilim adına ortaya atılan hezeyanlar vardır. Paranoya bir ikilem içinde paradoks yaşamaları, mutlak iradece nasıl mühürlendiklerinin apaçık kanıtıdır. Yaratıcılarını ve vahyini inkâr ederek reddedenlerin verdiği tek şey, cehalet ve barbarlıktır. İçinde yaşanılan ülke ve dünya bunun kaçınılmaz bir kanıtı değil mi?
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” Hadid.22
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının duracağı yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. Çünkü (bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuzda)dır.“ Hud.6
“Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah’a aittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” Maide.40
“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir (en cömerttir).” El-Alak. 4-5
“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık, (bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” En’am.112
NOT:
Sevgili Arkadaşlar! Yalanlara karşı korunmak ve sağlam temellere dayalı bir bilgi edinmek istiyorsanız; mutlaka “Bilinmeyen ‘bir bilgi’” ya da “Mutlak İrade” adlı kitaplarımı okumanızı tavsiye ediyorum. Kitabı satın alabilecek ekonomiye sahip olmayan yahut bulamayanlara, ücretsiz olarak hediye edebileceğimi duyururum.
İnsanoğlunun nasıl böylesine zalim ve sapık olmalarına vahiysel ve bilimsel bir temelde yaklaşmayı uygun görerek, yaratık insanların, Yaratıcıları karşısındaki meydan okuma benliklerinin arkasında yatan ve Yaratıcılarını reddeden anlayışın mimarı Charles Darwin’i ve hipotezlerini inceleyerek, gerçeği öğrenmeye çalışalım.
Evrim teorisi olan materyalist-Darwinist ütopyasının dogmacısı Charles Darwin, gençliğinde çok başarısız ve öğretmenleri tarafından “aptal” olmakla itham edilen bir öğrenciydi. Dindar, saygın ve ünlü bir hekim olan babası, oğlu Darwin’in çok iyi ve dindar yetişebilmesi için çok çabalamış, her türlü özveriyi ve fedakârlığı yapmasına rağmen, hedeflediği sonuca ulaşamamıştı. Artık onunla başa çıkamayacağını anlayan baba; “Seni anlaşılan ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiçbir şey ilgilendirmiyor. Geleceğin kendin ve ailen için yüz karası olacaktır” diyerek, Darwin’i evlatlıktan reddetmişti. Darwin, gerçekten de evrim teorisiyle, insanlığın ve geleceğin yüz karası olmuştur. Darwin, teorisi gereği neden babasının ve eğiticilerinin düşünce, inanç, bilgi ve telkinleriyle evrimleşemedi, çevre koşullarının etkisinde kalamadı ve kalıtsal bir bütünlük sağlayamadı?
Tüm çağların sözde sayılı bilim adamlarından biri kabul edilen Charles Darwin, hayvanlara özellikle de böceklere derin ilgi duymuş ve çocukluğundan itibaren aldığı dini, sosyal ve kültürel eğitimi dışlayarak, tersine çok farklı bir yapılanmaya meyletmişti. Her türlü girişimlere, terapilere, öğütlere, babasının ve çevresinin baskılarına karşın düşünce ve davranışlarının önüne geçilemedi, eğitimcileriyle sürekli çatışarak okuldan atıldı. Ancak babası, umudunu yitirmemiş ve din adamı olmasını teşvik ederek, zorla papaz okuluna göndermişti. Ne var ki kilisede kalmaya hiç eğilimi yoktu ve bir şey, onu hayvanlar âlemine çekerek, Yaratıcı “Tanrı”’yı inkâra itmiş, hiç öğrenmediği ve eğitilmediği bir bilgiyle atasının “maymun” olduğu inancına götürmüştü. Neydi kendisini etkileyen ve başka mecralara yönlendiren güç ve yazgı? Neden iddia ettiği “Doğal Seleksiyon”’un gereği çevresiyle bütünleşemiyor ve öğretilerden etkilenmiyordu?
İnkâr ettiği Yaratıcı ve hakkında yazılmış olan kadersel yazgı, aradığı olanak kapısını mucizevi bir gelişmeyle kendisine açtı ve Kraliyete ait bir araştırma gemisinde masraflarını kendisi karşılamak koşuluyla, genç yaşta uzun süreli bir seyahate çıktı. Darwin, beş yıl süren yoğun bir araştırmayla, dünyanın henüz bilinmeyen pek çok kıyı ve adalarında türlere ilişkin fosil ve örnekler topladı, gözlemsel bilgiler edinerek notlar aldı. Doğa, herkes gibi onun için de tükenmez bir laboratuardı. Zaten somut olan her türlü delil ve bilgiler, gerçek dünyanın kendisi değil midir? Gözlem yoluyla değişik türlerin nasıl oluştuğu konusuna yoğunlaşmış, kimi türlerin uyum sürmesini, kimi türlerin ise uyumsuzluğa düşmesini çevresel koşullara yorumlayarak, tamamen kendiliğinden oluşan amaçsız, denetimsiz, programsız, ruhsuz, yani başıboş fiziksel bir materyalist dünyanın varlığına inanmış, böylece “Mutlak İrade” sahibi yaratıcıyı reddetmişti. Hâlbuki edindiği bilgiler, şahit olduğu gerçekler ve gözlemlediği olaylar, yaratıcısız bir evrimi değil, mutlak bir Yaratıcı’nın varlığını destekleyici kanıtlarla doluydu.
Çok güçlü bir Allah inancı olan ünlü TIP dâhisi Pasteur, Darwin’in evrim teorisine karşı çıkması nedeniyle meslektaşı akademisyenlerin pek çok sözlü saldırısına uğramış ve bilim çevrelerin radikal yaptırımlarıyla karşılaşarak, önü kesilmek ve üniversiteden atılmak istenmişti. Tıpkı laik Türkiye’de olduğu gibi! Sözde Doğa bilimcisi Darwin’in aksine, bilim ile din arasındaki uyumu savunan Pasteur; “Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcının eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. Bilim insanı Allah’a götürür” tespiti ve gerçeği keşfetmenin erdemliğiyle, buluşlara imza atmıştı.
Evrim teorisi, Darwin’i her ne kadar tatmin etmiyor ve kâinattaki olaylar, hipoteziyle çatışıyorsa da, ısrarını sürdürmekten vazgeçmiyor, doğal seleksiyonla ilgili "Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz" diyebiliyordu. Arı ve karıncaların koloniler halinde yaşayarak davranışlarının kendi teorik mekanizmasıyla örtüşmemeleri Darwin’i şaşırtmış ve “Ne söyleyebiliriz ki?” itirafında bırakmıştı. Ayrıca arılar için, “Arıyı, büyük matematikçilerin buluşlarından çok önceden petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?” sorgusu ve çözümsüzlüğü, Mutlak İrade’nin ve ruhsal bilgilendirmenin anlaşılmasına yeterli bir ipucuydu. Çünkü farklılıkların, aykırılıkların, dönüşüm ve değişimlerin doğuşu, sevk ve idaresi; sahipsiz, programsız, ruhsuz ve yaratıcısız olamazdı. Gökyüzündeki programsal dengenin yeryüzünde de bulunması gerekti. Evrimin doğa ve çevre koşullarına göre değiştiği iddiası, onların da aynı biçimde değiştiği gerçeğini göz ardı etmemeliydi. O zaman kimin kimi değiştirdiği, yönettiği, yönlendirdiği ve etkilediği sorusu doğuyordu ki, Darwin; ailesine, eğiticilerine ve çevresine karşı çıkarak bambaşka biri olabilmişti.
Türlerin sabit olmayıp sürekli değişkenliği, verimlilikleri ve kabiliyetleri, bu değişimi sağlayan egemen gücün kimliğini açıklamaya mecbur bırakıyordu. Canlılar için yaşamı; güçleri doğrultusunda iradeleriyle varolma ya da yok olma savaşı olarak değerlendirmek, temel dayanaktan yoksun abes bir anlayıştır. Hangi canlı iradesiyle kaybetmek veya yok olmak ister? Güçlülerin zayıfları yok ettiği teorisi, gerçek yaşamla örtüşmemektedir. Gözle görülmeyen bir virüsün, zayıf ve kuvvetsiz bir sineğin, arı veya karıncanın, ya da sıradan bir insanın dahi nasıl tehlikeli olabildiği ve en güçlü varlıkları nasıl yok edebildiği yaşanılan gerçeklerdir. Tarihteki yıkılmaz sanılan koca imparatorlukların nasıl bir avuç insanla silindiği de unutulmamalıdır. Sadece her şeye hükmeden ve mutlak bir güce sahip Yaratıcı gibi bir varlığın yok edici gücü ve zaafa uğramaz iradesi olduğu doğrudur.
Darwin, Malthus’un düşüncelerinden yola çıkarak, ayıklanma metoduyla gereksiz veya yararsız canlılardan kurtulmayı çevre uyumuyla özdeşleşmiştir. Hipotezine göre; “Çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenir, uyum kuranlar çoğalır. Doğal seleksiyon evrimin itici gücü, ilerlemenin dayandığı düzenektir.” Bu düşünce, 19.yy. acımasız kapitalizminin “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganını ve düzenini doğurmuştur. Ancak hiç kimse; ne dilediğini tumturaklı yapabilmiş, ne de varmak istediği yerde kalıcı olabilmiştir. Seleksiyon; tabii şartlara en iyi uyabilen canlıların üreyip kalması, zayıf canlıların yok olmasıdır. Bu kuramla, her an değişkenlik gösteren çevrenin canlılar üzerinde etki veya tepki doğuran sebeplerin nasıl olgunlaşıp yönlendiği, zayıfların güçlü, güçlülerin zayıf düşebildiği bir düzenekte, evrimin hangi temel fiziksel dayanağa göre itici bir güç olarak ilerlemeyi sağladığı pozitif bilimce anlaşılamamış, dolayısıyla kanıtlanamamıştır. Ne var ki dayanaksız bir hipotez olarak laik çevrelerce hâlâ rağbet görmesi ve resmi eğitimde yer alması, mutlak bir Yaratıcı fikrine ve inancına karşı çıkma inadından öte akli bir yaklaşım değil, tamamen şeytansı sapmanın bir neticesidir.
İnsanoğlunun maymundan türediğini savunan Darwin, M.Ö. 6.yy da evrimden ilk söz eden İyonyalı filozoflarla aynı paralelde düşünüyordu. Onlar da canlıların sudan oluştuğunu ve atalarının da balık olduğunu, bugünkü formlarına evrimleşerek ulaştıklarına inandılar. Kendileri gibi insani bir yüce yaratılmışlığı değil de hayvanları değer alarak nasıl oluşabildiklerini çözümlemeye çalıştılar. Ancak hiçbir hayvanı evrimleştiremedikleri gibi, evrimleşen bir hayvana da asla şahit olamadılar. Öyleyse, böylesi dayanaksız fikirlere sebep olan etki ne olabilir? Ateist olan Herakleitus ve Aristotales de, evrim düşüncesinin önemli savunucularındandı. İnsanoğlu, acaba bu yüzden mi, tıpkı vahşi hayvanlar gibi odaklandıkları şeylere saldırmakta, yağmalayıp parçaladıklarının keyfini sürmekte, böylece tatmin olabilmektedirler?
Darwin gibi Buffon da, canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştikleri görüşünü savunmaktaydı.
Ama nasıl?!?
Örneğin bilim adamlarınca hâlâ çözülemeyen ve büyük bir sır olarak kalmaya devam eden “Monark Kelebekleri”’nin inanılmaz yaşamları, evrim teorisini yerle bir etmektedir.
Monark kelebekleri, sonbahar döneminde gerçekleştirdikleri hayranlık uyandırıcı göçle bilinirler. Milyonlarca kelebek sonbaharla birlikte tam 3200 kilometrelik yolculuk için havalanmaya hazırdırlar. Göç, akıl almaz bir biçimde, tam sonbaharda gecenin gündüze eşitlendiği gecede başlar. Kanada’dan havalanan bu dev kelebek bulutunun hedefi Meksika’dır. Bu ülkeler arası yolculukta izlenen rota son derece hassas programlanmıştır. Kelebekler, Meksika’da her defasında hep aynı dağların yamaçlarını bulur ve kışı buradaki volkanik kayalarla kaplı arazide geçirirler. Burada Aralık’tan Mart’a kadar 4 ay boyunca hiçbir şey yemezler. Yaşamlarını vücutlarındaki yağ stoklarıyla sürdürürken, yalnızca su içerler. İlkbaharda açmaya başlayan çiçekler Monarklar için önemlidir. 4 aylık bir bekleyişten sonra ilk defa kendilerine bir bal özü ziyafeti çekerler. Mart sonunda yola koyulmadan önce çiftleşirler. Tam gece ile gündüzün eşitlendiği gün koloni tekrar geldiği yere dönmek üzere kuzeye uçmaya başlar. Bu durum, evrimci pozitivist bilim adamlarınca büyük bir merak konusudur. Kelebek gibi küçük bir canlı nasıl olup da, 3200 kilometre gibi uzun bir mesafeyi havada kat edebilmekte, yön bulabilmekte, milyarlarca defa kanat çırptığı bu yolculuk için enerji depolayabilmektedirler? Dahası, milyonlarca kelebek nasıl olup da aynı anda bu kararı verebilmektedirler? Bilim adamları için asıl bilmeceyi ise, kelebek nesilleri hakkında bilinenler oluşturuyor. Bir senede dört ya da beş nesil Monark Kelebeği yaşar. Sonbahar göçünü bu nesillerden sadece bir kuşak gerçekleştirir. Bu neslin ömrü diğerlerininkinden çok daha uzundur. Diğer nesiller ortalama 6 hafta yaşadıkları halde göç eden nesil 6 ay kadar daha uzun yaşayabilmektedir. Böylece göç eden nesiller her sene yenilenmiş olur. Bir diğer deyişle, göçe hazırlanan nesil bu yolculuğa ilk kez çıkmakta, 3200 kilometre uzaktaki bölge, ya da geçilecek yollar hakkında ‘hiçbir şey’ bilmemektedirler. Bir göç nesli, bir önceki sene göç neslin, torunlarının torunlarıdır. Bu kelebekler nasıl olup da hiçbir bilgileri, eğiticileri, haritaları ve yön belirleme pusulaları olmadan bu ‘bilinmeyen’ yolculuğu başarabilmektedirler?
Diğer bir doğa bilimci Lamarck, evrim konusunda başka bir kuram geliştirdi. “Canlıların yaşam dönemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradıkları değişikliklerin çevre koşullarının etkisinde ortaya çıkabileceği gibi, organların kullanış veya kullanışsız nedeniyle de olabileceği ve kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçebileceği” şeklindeki kuramı, bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulmadı.
Canlıların ilkel düzeyde kendiliğinden oluşması, organizmaların basitten karmaşık formlara doğru gelişmesi ve organların ihtiyaca göre oluştuğu varsayımı, hem hayvanlar hem de insanlar âlemindeki yaşanan gerçeklerden dolayı, ruhsuz bir canlının ve kendiliğinden bir enerjinin varolamayacağı, temel fiziki kurallara göre apaçık bir ütopyadır. Canlıların yaşamları esnasında edindikleri bilgi ve becerilerin yeni kuşaklara geçmesiyle bir evrimin oluştuğu düşüncesi, ortaya koyduğum birçok kanıt ve yaşanan gerçeklerle asla örtüşmemektedir.
Öyleyse Darwin; neden babasının ve eğiticilerinin düşünce, inanç, bilgi ve telkinleriyle evrimleşemedi, çevre koşullarının etkisinde kalmadı ve kalıtsal bir bütünlük sağlayamadı? Neden tüm gayret ve baskılara rağmen, hekim veya papaz olamadı, dindar bir babanın ve çevrenin üyesi iken, nasıl soy kütüğünü hayvana endeksleyerek ateist olabildi ve insanken, nasıl maymundan türediğine inanabildi? Madem insanı etkileyen doğa ve çevresel şartlar ise, çevresinde örneği olmayan böyle bir inançla nasıl özdeşleşebildi? Düşünen, konuşan ve üreten insanları değil de, neden maymunları ata edindi?
Darwin ile babasının arasındaki düşünce ve inanç uçurumu veya birçok ebeveynin, eğiticinin; çocukları ve talebeleriyle olan anlayış ve davranış aykırılıkları gibi! Nasıl ruhsuz bir canlı ve enerjisiz bir hareket olamıyorsa, vahiysiz bir bilim ve maddesiz bir teknolojide varolamaz. İnsan, tıpkı teknolojideki araçlar misali bedeni oluşturan et, kemik ve organlardan meydana gelseydi veya Darwin teorisine göre; maymundan veya kendiliğinden türeseydi, çok yüklü ve karmaşık bir enerjiye sahip olmaz, duygu taşımaz, fikir üretmez ve kendine can veren ruhu aracılığıyla Yaratıcısına kilitlenmezdi.
Darwin, “geri ırk” olarak aşağıladığı Müslüman Türk Milleti için aynen şunları söylemişti. “Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu ispatlayabilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri, ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün, Avrupa’nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağılayıcı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini görüyorum.” Ne yazık ki düşüncesi gerçek oldu ve Müslüman Türkler, hem dinen hem de ırkken batı medeniyetinin çarklarında öğütülerek, kimliksiz pespaye bir müstemleke oldu.
Günümüzde dahi Batı’nın bu düşüncesi hiç değişmemiş ve durağan yanardağ misali patlamaya hazır bekleyişi sönmemiştir. Ne acıdır ki laik Türk Devleti, politikacıları, yazarları ve sözde bilim adamları; sırf Allah inancını ve İslam’ı yok edebilmek için, ateistliği gereği yıllardır Darwin teorisini bir öğreti olarak okullara sokarak yıkıcı katkılarda bulunmuş, dinsiz, imansız, ahlaksız, vicdansız ve materyalist insanların çoğalmasının sorumlusu olmuşlardır.. Zoraki okutulan Din Bilgisi dersinde öğrencilere yaratıcının “Allah” olduğu öğretilirken, mecburi olan bir sonraki felsefe dersinde ise insanların “maymundan” türediği öğretilmekte, Allah ve kitabı Kur’an; laiklik ve çağdaşlık adına aydınlığa ve gelişmeye karşı büyük bir tehlike görülerek, kamuda ve okullarda ya yasaklanmakta ya baskılarla sindirilmekte ya da reforma uğratılabilmektedir.
İşte itimat edilen ve örnek alınan beyinlerin, nasıl akılsız ve muhakemeden yoksun birer kümbet oldukları açıkça anlaşılabilmektedir. Eğer beyinlerinin fiziksel varlıkları iddia edildiği gibi etkili olsaydı, hayvanlardan daha aşağı niteliğe sahip bir dünya ve doğal seleksiyona dayalı medeniyetler oluşurdu. Milletleri, bilgileri, keşifleri ve farklı medeniyetleri yaratan Allah; aynı zamanda kontrolü de iradesinde muhafaza ederek, dengeyi, asla sarsmamaktadır.
Atmosferde yaşayan ve görünmeyen cinlerle, yerde yaşayan insanların yaratılış amaçları aynı olup, fiziksel nitelikleri farklıdır. İnanılmaz bilgisiyle cinleri temsil eden şeytanla, insanları temsil eden politikacılar ve pozitivist eğiticilerin pek farkları yoktur. Birinin ateşten, diğerlerinin topraktan yaratılmasının dışında!
Zekâ, her şeyin içyüzünü anlamak ister. Ancak gözlemlerini hep “dışarıdan” yaparak, içeri sızmayı, bir manada vahyi, duyguları ve sezgiyi işin içine katmayı kendisi için eksiklik, zayıflık ve aşağılama sayar. Tıpkı duygulara karşı mantık kompleksi gibi! İşte böylesi gerçekten kaçan benlikçi materyalist zekâların ortaya koydukları düşünce ve teorilerin hiçbir temel dayanakları yoktur ve sonunda ya itiraf ederler, ya polemiğe kalkışırlar, ya kaçıp saklanacak bir yer ararlar, ya da saf ve masum insanları zehirlemeye devam ederler. Sıkıştıklarında içgüdüye sığınarak, kendilerinin bilinç dışı bir hali kabul ederler. İçgüdü ile zekânın, aynı bir başlangıcın iki ayrı yönde gelişimi olarak görülmesi, bunlardan birinde başlangıçtaki unsurların kendi içinde kalması, diğerinde dışa taşarak maddeyi kullanmaya yöneldiğidir. Tıpkı mantık ile duygu misali içgüdü ile zekâ arasındaki bu çatışma, zekânın içgüdüyü önüne katıp sürme imkânından yoksun bulunduğunu ve bir bakıma, bir araya gelmeleri ihtimalinin olmadığını gösterir. Zaten gerçekte böyle bir olgu yoktur, sadece bilim adına ortaya atılan hezeyanlar vardır. Paranoya bir ikilem içinde paradoks yaşamaları, mutlak iradece nasıl mühürlendiklerinin apaçık kanıtıdır. Yaratıcılarını ve vahyini inkâr ederek reddedenlerin verdiği tek şey, cehalet ve barbarlıktır. İçinde yaşanılan ülke ve dünya bunun kaçınılmaz bir kanıtı değil mi?
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” Hadid.22
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının duracağı yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. Çünkü (bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuzda)dır.“ Hud.6
“Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah’a aittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” Maide.40
“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir (en cömerttir).” El-Alak. 4-5
“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık, (bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” En’am.112
NOT:
Sevgili Arkadaşlar! Yalanlara karşı korunmak ve sağlam temellere dayalı bir bilgi edinmek istiyorsanız; mutlaka “Bilinmeyen ‘bir bilgi’” ya da “Mutlak İrade” adlı kitaplarımı okumanızı tavsiye ediyorum. Kitabı satın alabilecek ekonomiye sahip olmayan yahut bulamayanlara, ücretsiz olarak hediye edebileceğimi duyururum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)