İslamcı oldukları gerekçesiyle seküleristlerin saldırısı ve hain tuzaklarına karşı yanlışlarının üzerine gitmemeyi ve düşmanlarını sevindirmemeye özen gösteriyorsam da, anamın ve babamın aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik etmem Allah’ın bir emri olduğundan sessiz kalmayı ayete karşı gelmekle telakki ediyorum. Nefsi belki ama vahyi asla…
Cemaatinin yine tepki gösterip şahsıma karşı alacakları tavrı muhakeme edememelerinin bir sonucu görüyor, neden F.Gülen ve şakirtlerine hesap soramadıklarını ya mühürlenmiş olmalarının bir sebebi ya da oluşturulan ekonomik havuzdan yararlanabilinmesi olarak addediyorum. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Hz. Muhammed (S.A.V)
Laik Türkiye’nin ve bid’at İslam’ın uluslar arası medarı iftiharı Fetullah Gülen; dinler arası diyalog ve birleştirme çabalarının meyvelerini almaya başlamış, dünya arenasında aldığı takdirlerini heykelle abideleştirmiştir.
İspanyol sanatçı Eugenio Merino; dinler arası diyalog çalışmalarının etkisinde kaldığını, fikri çalışmalara katkıda bulunabilmek amacıyla üç büyük dini bir arada toplayıp Allah’a ulaşma ortak amacı içinde zihninde tasarladığı kurguyu sanatıyla bütünleştirip, görselleştirebilmek maksadıyla söz konusu heykeli yaptığını ifade etmiştir.
Dinler arası diyalog çalışmalarına kalıcı bir anıtla fayda temin edebilmek maksadıyla üç büyük dinin bir arada olduğunu göstererek dünyaya mesaj vermek istediğini, heykelin yapına başlamadan önce dinler arası diyalogun İslam, Yahudi ve Hıristiyan öncüleriyle istişare yapıp, dinler ve semboller hakkında bilgi edindiğini açıklamıştır.
Heykeltıraş Merino, “Cennete giden merdiven” adını verdiği heykel, üst üste ibadet eden Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi din adamlarından oluşmakta, papazın elinde Tevrat, hahamın elinde İncil ve altta canı çıkan imamın (sanırım Fetullah Gülen olacak) secde ettiği yerin yanında da İncil bulunmaktadır. Diğer bir ifadeyle imam, İncil’e secde etmektedir. Ayrıca heykelin yanında ise makineli bir silah namlusunun ucuna geçirilmiş Museviliğin ve masonluğun sembolü yedi kollu şamdan bulunuyor. İbranicede Menora adı ile anılan Yedi Kollu Şamdan’ın altından yapılanı masonların kutsal ateşini temsil eder, İsrail Devleti ve Yahudilikte ise yedi yıldız olarak kabul edilir. Yahudilerin yaklaşık yarıya yakın soyu Kohen’ler, günde iki kere Tanrı’nın dünyaya ışık saçmasını dilemek için Yedi Kollu Şamdanları yakarlardı.
Söz konusu bu heykel, her ne kadar İslamiyeti aşağılayan bir obje olsa da, dinler arası diyalogcuları fevkalade mutlu ettiği ve hedeflerine ulaşabilecekleri izlenimi doğurduğu tartışılmazdır.
Ne var ki Gülen Cemaati, vahyin hükmüne değil Gülen’in emrine itaat ettiklerinden böylesi bir bütünleşmeyi başarısal bir vakurla içlerine sindirebilmektedirler. Önemli olan hizmet değil mi? Boş ver kitabın kimin elinde olduğunu; kimin, kimin üstüne çıktığını; İncil’e secde edilmesini; Allah ve Resulünün 1400 yıl öncesi buyruklarını, Yahudi-mason ittifakını simgeleyen Yedi Kollu Şamdan’ın diyalogu sembolize etmesini…
Bir bakalım; Fetullah Gülen’in barış ve İslam’ın meşruiyeti adına onca çabaları ve heykelle de abideleştirdiği dinler arası diyalog hakkında Allah ne buyuruyor?
“Allah nezdinde hak din İslam'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur.” Al-i İmran.19
“Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Al-i İmran. 85
“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Maide. 51
“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara. 120
Ya İslam’ı peşkeş çektikleri dinler arası diyalog ile ilgili vahiysel bir hüküm ortaya koyacaklar, ya da Müslüman olmadıklarını itiraf edecekler.
Gerek Hıristiyan gerekse Yahudilerle peygamberimizin barış içinde yaşaması misali bir arada adalet içinde ticaret, komşuluk ve arkadaşlık yapabilirler. Neden ısrarla vahyin kesinlikle yasakladığı bir ihaneti savunuyorlar? Neden hainliklerine peygamberimize atfettikleri hurafeleri kullanarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar? Vahyi reformize edebilmek için güttükleri bu taktik, kâfirliğin veya münafıklığın ta kendisi değil midir? Eğer vahyin emrettiği İslam’dan başka bir dinleri var ise, onu ikrar etsinler ki bende susayım… Nasıl olsa herkesin dini kendisine!
“Kişi, dostunun dini üzeredir.” Hz. Muhammed (S.A.V)
“Bana nispet olan hadisi Kur’an’la karşılaştırınız. Kitabullah’a muvafık ise o benimdir, ben söylemişimdir.“ Hz. Muhammed (S.A.V)
Kur'an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kur'an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Mart 2010 Çarşamba
18 Şubat 2010 Perşembe
Yargıçlar da ilahiyatçılara benzedi…
Toplumların şah damarı “inanç ve adalet”‘tir. Böylesi hayati kuvvetleri düzenleyen, nefislerin suça veya harama meylini engelleyerek insanlığı pekiştiren din ve hukuk’tur. Eğer bir toplum da din ve hukuk yozlaştırılır, sultalaşan gücün buyruğu altına sokulup özlerini biçen yorumlara kalkışılırsa, ortada düzeni sağlayacak ne din kalır ne de hukuk. Tıpkı ilahiyatçıların vahyi silip hurafeleri din edinmeleri gibi, yargıçlar da hukuku ayaklar atına alıp baskın benlikleri etkisinde kıyasıya kutuplaşarak adaleti lağvetmekte, dolayısıyla çıkan kargaşa ve çatışmadan halk da ölümcül derin yaralar almaktadır.
Oysa farklı düşünce, inanç, medeniyet ve kültürü zengin bir çeşit değil baskın aracı kullanarak kurumları ve halkı düşmansı kamplara ayıran resmi ideoloji, düzenin canı olan adaleti doğrayarak etkin güçlerin riyakâr mezesi yapmış, böylece insani değerlerden, hoşgörüden ve barıştan kopup sürekli birbirlerini eleştiren, yeren, dışlayan, hor ve hakir bırakan karmaşayı iktidar hırsı lehine meşrulaştırarak, birlik ve beraberlik yerle bir edilmiştir.
Velev ki doğru olmuş olsa dahi devlet ve halk dirliğinin temeli olan adalet bayraktarları savcı ve hâkimlerin ayarlanması ya da ideolojiler çerçevesinde yönlendirilmesi gibi cinayetsi bir düşünceyi yargı üyelerinin ve sözde siyasilerin dile getirebilmeleri, apaçık bir intihardır. Zaten binbir meşakkat, çeşitli zorluk ve sıkıntılarla baş etmeye çalışan insanlar, eğer adaletin de eğilip büktürüldüğü, güçlere peşkeş çekildiği, sınıf, rütbe ve düşünceye göre biçim değiştirdiği, kayırıldığı veya müsamaha gösterildiği inancıyla bütünleşirlerse; bilinmelidir ki savaştan, depremden ve namütenahi felaketlerden çok daha korkunç bir sonun beklediği hayal olmasa gerek.
Hukuk karşısında dağdaki çoban-sokaktaki evsiz ile tepedeki cumhurbaşkanı-genelkurmay başkanı olmak üzere yerlisi yabancısı, dindarı Atatürkçüsü, yargıcı-sanığı her birey eşit olması gerekirken; maalesef resmi ve sosyal statüye, düşünce ve inanca göre ayrıcalıklı bir muamele yapılmakta, dolayısıyla tabela devleti olmaktan öteye gidemeyerek adaletin yerini derebeylik alıp, böylece hukuk adına ürkütücü dalaşmalarla kıyamet koparılmaktadır.
Yüksek yargı, Danıştay, HSYK ve YARSAV gibi tamamen Atatürkçü ideolojik kurumların adalete ve vicdana meydan okuyucu duruşları hukuk’u paçavraya çevirmekte, suçlu yandaşlarını kollayabilmek amacıyla devleti ve milleti nasıl tahrip ettiklerini muhakeme dahi edemeyerek ortalığı kasıp kavurabilmektedirler. Hâlbuki eşit adalet dağıtmakla yükümlü savcı ya da hâkimler; gerek kendilerinin gerekse hakkında hüküm verecekleri kişilerin düşünce, inanç ve makamları ne olursa olsun adaletle şahitlik etmek zorundadırlar. Velev ki ana, baba ve yakınlarının aleyhine dahi olsa! Ancak böylesi bir hakkaniyet huzur ve güveni tesis eder; ne açlık, ne kıtlık, ne felaket ve ne de başka sıkıntılar, adaletin hüküm sürdüğü toplumlarda terörü, kaosu ve isyanı tetikleyecek sebepler olmaktan çıkarır.
Milletimizi hunharca bölerek birbirine kıydıracak olan “milletle mücadele eylem planı” ihanetiyle ilgili kamuoyuna deşifre olan belgeyi, eğer Genelkurmay Başkanı “bu bir kâğıt parçasıdır” diyebiliyorsa, o devletin bağımsız bir hukuk devleti olabilmesi mümkün müdür? Halkın seçtiği hükümeti sırf düşünce ve inancından dolayı devirebilmek için toplu katliamlar ve toplama kampları planlayan rütbeli teröristleri yargılayan onurlu ve vatanperver yargı üyelerinin adaletle hükmedebilmelerini önleyebilmek için yerlerini değiştirmek isteyen HSYK’nın hukuk ve adalet yanlısı olabileceği düşünülür mü? Kendi savcı ve hâkimlerini adaletsi kararlarından dolayı fişleyerek ve yaptırımlar uygulayarak totaliter ideolojilerinin egemenliğine çalışan yüksek yargının hukuk ve adalet kaygısı olabilir mi?
Bugüne kadar hükümetler ve halkın üzerindeki yaptırımını sürdüren ideolojik yargı, seçilmiş hükümetleri ve meclisi rutin işlerden sorumlu gelip geçici kukla görmelerinden kendilerine karşı olabilecek herhangi bir müdahaleyi hiç düşünmemişler, hukukun işlemesi ve adaletin yerini bulması yönünde atılan adımları bağımsızlıklarına saldırı feryadıyla halkı manipüleye koyulabilmişlerdir.
Ergenekon terör örgütü üyesi olmak, görevi kötüye kullanmak, tehdit ve iftiradan hakkında toplanan kanıtlar doğrultusunda önce gözaltına alınıp sonra tutuklanan Erzincan Başsavcısıyla ilgili hukuka başkaldırabilecek kadar haddi aşan yargı üyeleri, Türkiye’nin nasıl bir diktatörlükle yönetildiğini ispatlamışlardır. Türkiye’de ilk defa bir başsavcının aranması, gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla ilgili şoksal tepkiler, bugüne kadar işlenen adaletsizliğin, ideolojik kayırımın ve suçluda olsalar otokratların dokunulmazlığına açık bir ispattır. Hukuk önünde söz konusu şüpheli bir başsavcının sokaktaki vatandaştan ne ayrıcalığı var ki, onlar gözaltına alınıp tutuklanabiliyorlar da başsavcının gözaltına alınması ve tutuklanması sorun olabiliyor?
Madem öyle; rejimin bağımsız bir hukuk devleti değil de ataist diktatörlükle yönetilen bir derebeylik olduğu itiraf edilsin de, millet haddini bilsin ve adalet umudu taşıyarak hak arama saflığına kalkışıp başını belaya sokmasın…
Suçun üzerine giden ve oligarşiye son vermek isteyen savcı ve hâkimleri hükümetin ayarladığı ve yönlendirdiği iddiası, akla, diğerlerini kimin ayarladığı ve yönlendirdiği sorusunu getirmektedir. Anayasada ki kanunlar ve yasalar anlaşılabilir bir açıklıkta değiller mi ki savcı ve hâkimlerin hukuksuzluk yaptığını, ne gariptir ki yargı üyeleri iddia edebilmektedir. Ancak diyeceksiniz ki Kur’an apaçık ortada ama değişik yorumlarla tamamen zıt fetvalar verilebilmekte, dolayısıyla insanlar neyin doğru veya yanlış olduğuna karar veremeyerek, serseri mayın misali patlayacakları ortamı bekliyorlar. Eğer yargı, kendi aralarında yıkıcı sorunlar yaşıyor ve tıpkı dinde olduğu gibi kişiye ve ideolojiye özel yorumlarla ahkâm kesebiliyorlar ise, hukuk ve adaletten bahsedebilmek imkânsızdır.
Hangi hukuk yasasına göre savcılara ve mahkemelere özel yetki verildi ki, başsavcının sorgulanması ve tutuklanması akabinde bu yetkiler HSYK tarafından kaldırılabildi? Madem savcıların özel yetkileri kanunlar aykırı, bugüne kadarki soruşturma ve kararlarının meşruiyeti ne olacak? Ya da söz konusu yetkiler suçlu meslektaşlarını kapsamıyor mu? Sözde bağımsız ve eşit hukuk; suç karşısında hangi insan haklarına ve hukuk normlarına göre yargıca güvence sağlıyor da halkı tutsak bir köleden farksız değerlendirebiliyor?
YARSAV Başkanı Tarhan’ın "bugünden itibaren artık Türkiye'de hiçbir yargıç, Cumhuriyet savcısı, Yargıtay, Danıştay, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) yargıç üyelerinin güvencede olmadığını" açıklaması, akıl almaz bir hezeyandır. Acaba özgürce suç işleyemeyeceklerini, kanunlara karşı keyfi ve taraflı davranamayacaklarını, ideolojilerindeki suçluları kayıramayacaklarını ve yasaları diledikleri gibi yorumlayamayacaklarının telâş ve kaygısını mı gütmektedir? Doğru ve dürüst bir kimsenin güvence endişesi, hangi mantığın bir korkusu olabilir?
Ataist olmayanların vatan haini yobazlar ve gericiler diye sınıflandırılıp aşağılandığı bir rejim de başka kim böylesine esip gürleyebilir?
Bir tarafta şüpheli ve toplanan delillerle suçluluğuna kanaat getirilerek tutuklanan bir başsavcı, dğer taraftan gerçekleri ortaya çıkarıp halkın aşayişi sağlayabilme adına adaletle hükmetmeye çalışan Erzurum başsavcısı başta olmak üzere yaklaşık beş savıcının aleyhine soruşturma başlatılarak yasal gereğinin yapılabilmesi için dikte edilen suç duyurusu; nasıl izah edilebilir ve hangi vicdan ayağa kalmaz? Suçlu bir başsavcı, adalet peşinde koşan bir başsavcı ve beş savcıya bedel tutulabiliyorsa; vay milletimin haline! Yani suçlu bir putperestsen dokunulmaz, değilsen dürüst bile olsan suçlusun mu demek isteniyor?
Sen kölesin köle kal, ne haddine adalet aramak...
HSYK, Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal'ın yetkilerini kaldırmakla yetinmeyip, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya misali görevden atmak ve ömür boyu kamu haklarından mahrum bırakmakla da kalmamalı, ya müebbet hapse ya da özel bir izinle idama mahkûm etmelidir ki, hukuk ve adalet arayan diğer yargı üyelerine de ders olsun…
Artık daha fazla bir şey söyleyecek takatim kalmadığından, güzel Türkiye’min, merhametli ve sabırlı halkımın nasıl bir diktacılığın baskısı altında ezildiğinin ızdırabı içinde Allah’a sığınıyorum…
İşte Atatürkçülük; İşte İslâm!
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa. 135
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkiyle bilmektedir.” Maide. 8
Oysa farklı düşünce, inanç, medeniyet ve kültürü zengin bir çeşit değil baskın aracı kullanarak kurumları ve halkı düşmansı kamplara ayıran resmi ideoloji, düzenin canı olan adaleti doğrayarak etkin güçlerin riyakâr mezesi yapmış, böylece insani değerlerden, hoşgörüden ve barıştan kopup sürekli birbirlerini eleştiren, yeren, dışlayan, hor ve hakir bırakan karmaşayı iktidar hırsı lehine meşrulaştırarak, birlik ve beraberlik yerle bir edilmiştir.
Velev ki doğru olmuş olsa dahi devlet ve halk dirliğinin temeli olan adalet bayraktarları savcı ve hâkimlerin ayarlanması ya da ideolojiler çerçevesinde yönlendirilmesi gibi cinayetsi bir düşünceyi yargı üyelerinin ve sözde siyasilerin dile getirebilmeleri, apaçık bir intihardır. Zaten binbir meşakkat, çeşitli zorluk ve sıkıntılarla baş etmeye çalışan insanlar, eğer adaletin de eğilip büktürüldüğü, güçlere peşkeş çekildiği, sınıf, rütbe ve düşünceye göre biçim değiştirdiği, kayırıldığı veya müsamaha gösterildiği inancıyla bütünleşirlerse; bilinmelidir ki savaştan, depremden ve namütenahi felaketlerden çok daha korkunç bir sonun beklediği hayal olmasa gerek.
Hukuk karşısında dağdaki çoban-sokaktaki evsiz ile tepedeki cumhurbaşkanı-genelkurmay başkanı olmak üzere yerlisi yabancısı, dindarı Atatürkçüsü, yargıcı-sanığı her birey eşit olması gerekirken; maalesef resmi ve sosyal statüye, düşünce ve inanca göre ayrıcalıklı bir muamele yapılmakta, dolayısıyla tabela devleti olmaktan öteye gidemeyerek adaletin yerini derebeylik alıp, böylece hukuk adına ürkütücü dalaşmalarla kıyamet koparılmaktadır.
Yüksek yargı, Danıştay, HSYK ve YARSAV gibi tamamen Atatürkçü ideolojik kurumların adalete ve vicdana meydan okuyucu duruşları hukuk’u paçavraya çevirmekte, suçlu yandaşlarını kollayabilmek amacıyla devleti ve milleti nasıl tahrip ettiklerini muhakeme dahi edemeyerek ortalığı kasıp kavurabilmektedirler. Hâlbuki eşit adalet dağıtmakla yükümlü savcı ya da hâkimler; gerek kendilerinin gerekse hakkında hüküm verecekleri kişilerin düşünce, inanç ve makamları ne olursa olsun adaletle şahitlik etmek zorundadırlar. Velev ki ana, baba ve yakınlarının aleyhine dahi olsa! Ancak böylesi bir hakkaniyet huzur ve güveni tesis eder; ne açlık, ne kıtlık, ne felaket ve ne de başka sıkıntılar, adaletin hüküm sürdüğü toplumlarda terörü, kaosu ve isyanı tetikleyecek sebepler olmaktan çıkarır.
Milletimizi hunharca bölerek birbirine kıydıracak olan “milletle mücadele eylem planı” ihanetiyle ilgili kamuoyuna deşifre olan belgeyi, eğer Genelkurmay Başkanı “bu bir kâğıt parçasıdır” diyebiliyorsa, o devletin bağımsız bir hukuk devleti olabilmesi mümkün müdür? Halkın seçtiği hükümeti sırf düşünce ve inancından dolayı devirebilmek için toplu katliamlar ve toplama kampları planlayan rütbeli teröristleri yargılayan onurlu ve vatanperver yargı üyelerinin adaletle hükmedebilmelerini önleyebilmek için yerlerini değiştirmek isteyen HSYK’nın hukuk ve adalet yanlısı olabileceği düşünülür mü? Kendi savcı ve hâkimlerini adaletsi kararlarından dolayı fişleyerek ve yaptırımlar uygulayarak totaliter ideolojilerinin egemenliğine çalışan yüksek yargının hukuk ve adalet kaygısı olabilir mi?
Bugüne kadar hükümetler ve halkın üzerindeki yaptırımını sürdüren ideolojik yargı, seçilmiş hükümetleri ve meclisi rutin işlerden sorumlu gelip geçici kukla görmelerinden kendilerine karşı olabilecek herhangi bir müdahaleyi hiç düşünmemişler, hukukun işlemesi ve adaletin yerini bulması yönünde atılan adımları bağımsızlıklarına saldırı feryadıyla halkı manipüleye koyulabilmişlerdir.
Ergenekon terör örgütü üyesi olmak, görevi kötüye kullanmak, tehdit ve iftiradan hakkında toplanan kanıtlar doğrultusunda önce gözaltına alınıp sonra tutuklanan Erzincan Başsavcısıyla ilgili hukuka başkaldırabilecek kadar haddi aşan yargı üyeleri, Türkiye’nin nasıl bir diktatörlükle yönetildiğini ispatlamışlardır. Türkiye’de ilk defa bir başsavcının aranması, gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla ilgili şoksal tepkiler, bugüne kadar işlenen adaletsizliğin, ideolojik kayırımın ve suçluda olsalar otokratların dokunulmazlığına açık bir ispattır. Hukuk önünde söz konusu şüpheli bir başsavcının sokaktaki vatandaştan ne ayrıcalığı var ki, onlar gözaltına alınıp tutuklanabiliyorlar da başsavcının gözaltına alınması ve tutuklanması sorun olabiliyor?
Madem öyle; rejimin bağımsız bir hukuk devleti değil de ataist diktatörlükle yönetilen bir derebeylik olduğu itiraf edilsin de, millet haddini bilsin ve adalet umudu taşıyarak hak arama saflığına kalkışıp başını belaya sokmasın…
Suçun üzerine giden ve oligarşiye son vermek isteyen savcı ve hâkimleri hükümetin ayarladığı ve yönlendirdiği iddiası, akla, diğerlerini kimin ayarladığı ve yönlendirdiği sorusunu getirmektedir. Anayasada ki kanunlar ve yasalar anlaşılabilir bir açıklıkta değiller mi ki savcı ve hâkimlerin hukuksuzluk yaptığını, ne gariptir ki yargı üyeleri iddia edebilmektedir. Ancak diyeceksiniz ki Kur’an apaçık ortada ama değişik yorumlarla tamamen zıt fetvalar verilebilmekte, dolayısıyla insanlar neyin doğru veya yanlış olduğuna karar veremeyerek, serseri mayın misali patlayacakları ortamı bekliyorlar. Eğer yargı, kendi aralarında yıkıcı sorunlar yaşıyor ve tıpkı dinde olduğu gibi kişiye ve ideolojiye özel yorumlarla ahkâm kesebiliyorlar ise, hukuk ve adaletten bahsedebilmek imkânsızdır.
Hangi hukuk yasasına göre savcılara ve mahkemelere özel yetki verildi ki, başsavcının sorgulanması ve tutuklanması akabinde bu yetkiler HSYK tarafından kaldırılabildi? Madem savcıların özel yetkileri kanunlar aykırı, bugüne kadarki soruşturma ve kararlarının meşruiyeti ne olacak? Ya da söz konusu yetkiler suçlu meslektaşlarını kapsamıyor mu? Sözde bağımsız ve eşit hukuk; suç karşısında hangi insan haklarına ve hukuk normlarına göre yargıca güvence sağlıyor da halkı tutsak bir köleden farksız değerlendirebiliyor?
YARSAV Başkanı Tarhan’ın "bugünden itibaren artık Türkiye'de hiçbir yargıç, Cumhuriyet savcısı, Yargıtay, Danıştay, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) yargıç üyelerinin güvencede olmadığını" açıklaması, akıl almaz bir hezeyandır. Acaba özgürce suç işleyemeyeceklerini, kanunlara karşı keyfi ve taraflı davranamayacaklarını, ideolojilerindeki suçluları kayıramayacaklarını ve yasaları diledikleri gibi yorumlayamayacaklarının telâş ve kaygısını mı gütmektedir? Doğru ve dürüst bir kimsenin güvence endişesi, hangi mantığın bir korkusu olabilir?
Ataist olmayanların vatan haini yobazlar ve gericiler diye sınıflandırılıp aşağılandığı bir rejim de başka kim böylesine esip gürleyebilir?
Bir tarafta şüpheli ve toplanan delillerle suçluluğuna kanaat getirilerek tutuklanan bir başsavcı, dğer taraftan gerçekleri ortaya çıkarıp halkın aşayişi sağlayabilme adına adaletle hükmetmeye çalışan Erzurum başsavcısı başta olmak üzere yaklaşık beş savıcının aleyhine soruşturma başlatılarak yasal gereğinin yapılabilmesi için dikte edilen suç duyurusu; nasıl izah edilebilir ve hangi vicdan ayağa kalmaz? Suçlu bir başsavcı, adalet peşinde koşan bir başsavcı ve beş savcıya bedel tutulabiliyorsa; vay milletimin haline! Yani suçlu bir putperestsen dokunulmaz, değilsen dürüst bile olsan suçlusun mu demek isteniyor?
Sen kölesin köle kal, ne haddine adalet aramak...
HSYK, Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal'ın yetkilerini kaldırmakla yetinmeyip, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya misali görevden atmak ve ömür boyu kamu haklarından mahrum bırakmakla da kalmamalı, ya müebbet hapse ya da özel bir izinle idama mahkûm etmelidir ki, hukuk ve adalet arayan diğer yargı üyelerine de ders olsun…
Artık daha fazla bir şey söyleyecek takatim kalmadığından, güzel Türkiye’min, merhametli ve sabırlı halkımın nasıl bir diktacılığın baskısı altında ezildiğinin ızdırabı içinde Allah’a sığınıyorum…
İşte Atatürkçülük; İşte İslâm!
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Nisa. 135
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkiyle bilmektedir.” Maide. 8
31 Ocak 2010 Pazar
Komutanlarca onuru çiğnenen TSK, kapkara bir utanç içinde…
Seküler düzenin olmazsa olmazı laik anlayışı en kökten ve radikal bir insafsızlıkta işleyen Genelkurmay, Müslüman TSK’nin imanlı üyelerine ve Türkiye Halkına öyle bir savaş açmış ki, dini çağrıştıran her söylem ve unsura hasmahane tepki göstermekte, aşırı tahammülsüzlüğüyle hem TSK’yı hem de milleti tehdit, tahkir ve tezyif ederek, topyekûn tepeleyebilmek için her türlü barbarlığı hak görebilmektedir.
Alttan alta irtica adına sürekli vahye saldıran ve iman etmiş halkı aşağılamakla kalmayıp katlini dahi kaçınılmaz addeden komutanlar, TSK’ni gütmelerinin neticesi güçlü ve şerefli ordumuzun nasıl bir kahır içinde olduğu tartışılmazdır. Görevleri huzuru, güvenliği ve milleti dış güçlerden korumak değil, sanki yok etmek olduğu beyanları ve hainsel planlarıyla ortadadır. “Böyle kararlı olan bir halka karşı da acımasızca hareket etmek bizim görevimizdir” gerekçelerinin laik ve Atatürkçü bahaneleri, caniliklerini örtmemelidir.
Âdeta Batı’dan getirtilmeyi düşünülen damızlık erkeklerin fışkırttığı ürünler olmalılar ki halka, dine ve ırka böylesine haçlı olabilmekte, Atatürk milliyetçisi ve anıtkabir kulu olmayanları hasım belleyebilmektedirler. Farklı din, inanç ve ırktan müteşekkil TSK’ni böyle bir anlayışın komuta edebilmesinin derinsel imkânsızlığı bugün daha da berraklaşmış; vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ve gücü adına tasfiyeleri, dolayısıyla mutlaka cezalandırılarak başka suçlulara örnek olabilmeleri ehemmiyet arz olmuştur. TSK’nın tahribatı, halkın bölünmüşlüğü ve tehlikenin bertarafı, ancak bağımsız bir adaletin duruşuyla engellenebilir.
Radikal ataist grupların anıtkabirde yemlenen kafaları ve dolgunlaşan makamlarının Türkiye için nasıl bir tehlike oluşturduğuna, sanırım hiç kimsenin itirazı yoktur. Milletimiz ve doğacak neslimiz, Atatürkçü terör örgütlerinin hedefi ve tehdidi içinde korkunç planlar kâbusunda yaşamaktan kurtulamayacaklardır. Nasıl bir avuç PKK’dan sakınılamadığı gibi bir avuç ataist diktatörden de savuşulamamaktadır. Atatürkçü terör örgütü Ergenekon’un PKK ile olan ilişkisi, uzlaşımı ve ortak eylemi; neden Türkiye’nin PKK’yı bitiremediğine açık bir delildir. İhanetsel entrikalar, tuzaklar ve pazarlıklar; Türkiye’de süregelen gerginlik ve dehşetlerin müsebbibi ve deşifre olan belgelerin ve komploların özüdür.
Baskı, tehdit ve hakaret altında yaşayan muhatap taraflar, çeşitli direniş yolları seçerek evrensel hak ve hürriyetlerini elde edebilme arayışı içinde devletle ya da kışkırtıcı ve bölücü cenaplarla karşı karşıya gelmekte, dolayısıyla milletin her kesimi ve TSK büyük zararlar görmektedir. Orduda görevli yiğitlerin dahi kanını dökerek mağdur psikolojisiyle kendini acındıran şeytani komutanlar, hain emellerine ulaşabilmek ve diktasal iktidarlarını pekiştirebilmek adına insanlıktan çıkmışlardır.
Sözde Cumhuriyeti aşındıran kazanımların yeniden elde edilebilmesi için, ulusal putperest değerleri adına yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Arap olmasından vahye inanan Müslümanlara ve Kürtlere karşı taarruza kalkışabilmekte, böylece Atatürk kültürüne verdikleri zararın telafisine son verebilecekleri hezeyanıyla dişlerini çıkartmakta ve güya korku salacakları iddiasıyla tankları halkının üzerine sürmeyi planlayabilmektedirler. Hâlbuki Müslüman milletimizin atılan bombaları göğüslerinde absorbe ederek leblebi misali etkisizleştirmelerini unutmuş olmalılar ki, milletimizi kendileri gibi sinek vızıltısından korkabilen yığınlar zannetmektedirler.
Barbar güçlerini çok kısa sürede hissettirecek acımasız sert uygulamalarla toptan bir temizlik operasyonunu düşünmeleri, İsrail terörist devletinin bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmesi misali örneklendireceklerini itiraf etmeleri, aslında sözün sonudur. Asıl toplumuzu düşündürmesi gereken gerçek ise; tüm bu canavarlıklarını laik ve Atatürk Cumhuriyetinin kuruluş safhasındaki 1923 zindeliğine ulaşabilme esasına bağlamaları, her yerin ceset dolduğu, ağıtların yakıldığı, yağmalandığı ve kıtlığın diz boyu olduğu ‘İstiklal Mahkemeleri’ ve ‘‘dersim’ misali geçmişte yaşananları yeniden tekerrür ettirebilme coşkusu taşımalarıdır.
Ancak çapulcu yığınların yapmayı düşündüğü darbe müsveddeliğine balyoz değil, “maytap” tanımlanmasını daha uygun görüyor, çatapatçıların komutanı General Çetin Doğan’ın hain arkadaşlarıyla yaptığı tartışmada içteki birlik ve bütünlüğün nasıl sağlanacağı ve korunacağı ile ilgili cevabı; “Milli birliğin ve beraberliğin oluşmasında evvela inandırıcı milli birliği sağlayıcı bir hükümetin varlığı ile olur. Dini öne çıkartan, ümmet anlayışını öne çıkartanla milli birliğimiz hiçbir zaman sağlanmaz. İnsanların dini inançları farklı farklıdır” sözleri, 12 Eylül ihtilalinin baş isyancısı Kenan Evren’in, tıpkı Çetin Doğan gibi azılı bir vahiy ve Müslüman düşmanı olmasına rağmen; elinde Kur’an illeri dolaşarak halka verdiği vaazları unuttular mı? PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı mücadele karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık terminolojisinde işledikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden atarak, afişler hazırlatarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? Bakın o ilânlarda ne yazıyordu:
"Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor... Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkârları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir."
İsyan ve zulmettiği halkı bir arada tutabilmek ve kendilerine karşı savaşmalarını engelleyebilmek için 12 Eylül’ün bozguncuları nasıl dine ve Kur’an’a sarılmışlar ise; günümüzün Çetin Doğan gibi çapulcu komutanları da dine sarılacak, bırakın ezan, türban, imam hatip, şeyh ve çarşaf karşıtlığını, camilerde namaz kılacak, hatta Kenan Evren gibi Kâbe’ye dahi giderek can ve iktidar korkusunu gidermeye çalışacaklardır. Onun için oturdukları saltanat koltuklarından atıp tutan riyakâr ve pespaye münafıklara aldanmayın… Onlar halkın içinde dolaşamaz, ancak birbirlerine doğratarak uzaktan seyreder, kapılarına dayanıldığında ise hazırda beklettikleri helikopter veya uçakla haçlı efendilerinin yanına kaçarlar.
1998 yılında Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları sırasında Anıtkabire uçakla intihar saldırısı düzenleneceği planı doğrultusunda tutuklanarak müebbet dâhil en ağır cezalara çarptırılan Kaplan Cemaatinin lideri Metin Kaplan, tıpkı Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ misali; “Bu nasıl vicdansızlık ve iftiradır, hiç Türkiye’nin kurtarıcısı Atatürk’ün kabrine eylem düşünülür mü” diye bir açıklama yapsaydı, inandırıcı olabilir miydi? Peki, Başbuğ’un Fatih Camisinin bombalanmasıyla ilgili açıklaması inandırıcı mı?
Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu varsayımıyla hareket eden kimi adalet arayıcıları, Metin Kaplan ve adamlarının çarptırıldığı cezaya; neden Başbuğ, Doğan ve diğer komutanlara dokunulmadığının hesabını sorarak, Türkiye’nin Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktasıyla yönetildiğini unutmuş olmalılar.
Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya teşebbüs edenler Müslüman ya da Kürtler ise idam; Atatürkçüler ise kahramandır.
Ezana ve camiye korkunç alerjisi olan Org. Çetin Doğan, Komünist Sovyetler Birliğinin yapılmasına izin verdiği Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesindeki mescidi, ataist Ahmet Necdet Sezer tarafından atandığı üniversitedeki ilk icraatı mescidi yasaklama olmuş, böylece Komünistlerden daha acımasız bir din düşmanı ve yasakçı olduğunu kanıtlamıştı.
Org. Çetin Doğan öylesine düşman bir haçlı ki, tamamen motivasyon amaçlı Genelkurmay tarafından 2002'de hazırlanan Mehmetçik kitabındaki hadis ve dinî hikâyelere itiraz ederek, Müslüman TSK’ni putperestliğe dönüştürmek istemiştir. Kitapçıktaki dinî motifleri 'irtica' olarak niteleyen Doğan, Kara Kuvvetleri'ne gönderdiği sert yazı üzerine çalışma geri çekilmiş, komuta kademesinde gerginliğe yol açan kitapçıkta barbar generalin istemediği bölümler çıkarıldıktan sonra yeniden basılmıştı. Onlar üzerine vazife olan millet menfaatine yönelik görevleri değil bilakis ayrıştırmayı ve yok etmeyi sağlayacak haçlı entrikaları peşinde koşarlar.
Anayasanın 117. Maddesi gereği görevi Milli Güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlamasından sorumlu olan Genelkurmay, başkomutanı Cumhurbaşkanına ve TBMM’ne itaat etmekle ve Hükümetin direktiflerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak kendisini hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan ve hem de TBMM’den üstün ve egemen görerek meydan okuyan Genelkurmay, TSK’ni provoke ederek Cumhurbaşkanı, hükümet, meclis ve millete karşı saldırtma düşüncesiyle işgal güçlerinden farksız bir düşmanlıktan asla vazgeçmekte direnmektedirler. Çünkü caydırılmalarını sağlayacak adil ve bağımsız bir hukuk yoktur.
Ataist ideolojiyle bütünleşmiş Genelkurmay’ın TSK’ne verdiği zarar, geçmişteki cesur imajımızdan dolayı yabancı düşmanlarımıza bir fırsat olamamıştır.
Her ne inanç ve ırktan olursak olalım zalim barbarlara karşı ya dik durarak mücadele edeceğiz ya da zavallı bir tutsak gibi güdülmeye devam edeceğiz.
İçeride bağımsız olmayan bir milletin dışarıda bağımsızlık arayışı ironidir.
Alttan alta irtica adına sürekli vahye saldıran ve iman etmiş halkı aşağılamakla kalmayıp katlini dahi kaçınılmaz addeden komutanlar, TSK’ni gütmelerinin neticesi güçlü ve şerefli ordumuzun nasıl bir kahır içinde olduğu tartışılmazdır. Görevleri huzuru, güvenliği ve milleti dış güçlerden korumak değil, sanki yok etmek olduğu beyanları ve hainsel planlarıyla ortadadır. “Böyle kararlı olan bir halka karşı da acımasızca hareket etmek bizim görevimizdir” gerekçelerinin laik ve Atatürkçü bahaneleri, caniliklerini örtmemelidir.
Âdeta Batı’dan getirtilmeyi düşünülen damızlık erkeklerin fışkırttığı ürünler olmalılar ki halka, dine ve ırka böylesine haçlı olabilmekte, Atatürk milliyetçisi ve anıtkabir kulu olmayanları hasım belleyebilmektedirler. Farklı din, inanç ve ırktan müteşekkil TSK’ni böyle bir anlayışın komuta edebilmesinin derinsel imkânsızlığı bugün daha da berraklaşmış; vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ve gücü adına tasfiyeleri, dolayısıyla mutlaka cezalandırılarak başka suçlulara örnek olabilmeleri ehemmiyet arz olmuştur. TSK’nın tahribatı, halkın bölünmüşlüğü ve tehlikenin bertarafı, ancak bağımsız bir adaletin duruşuyla engellenebilir.
Radikal ataist grupların anıtkabirde yemlenen kafaları ve dolgunlaşan makamlarının Türkiye için nasıl bir tehlike oluşturduğuna, sanırım hiç kimsenin itirazı yoktur. Milletimiz ve doğacak neslimiz, Atatürkçü terör örgütlerinin hedefi ve tehdidi içinde korkunç planlar kâbusunda yaşamaktan kurtulamayacaklardır. Nasıl bir avuç PKK’dan sakınılamadığı gibi bir avuç ataist diktatörden de savuşulamamaktadır. Atatürkçü terör örgütü Ergenekon’un PKK ile olan ilişkisi, uzlaşımı ve ortak eylemi; neden Türkiye’nin PKK’yı bitiremediğine açık bir delildir. İhanetsel entrikalar, tuzaklar ve pazarlıklar; Türkiye’de süregelen gerginlik ve dehşetlerin müsebbibi ve deşifre olan belgelerin ve komploların özüdür.
Baskı, tehdit ve hakaret altında yaşayan muhatap taraflar, çeşitli direniş yolları seçerek evrensel hak ve hürriyetlerini elde edebilme arayışı içinde devletle ya da kışkırtıcı ve bölücü cenaplarla karşı karşıya gelmekte, dolayısıyla milletin her kesimi ve TSK büyük zararlar görmektedir. Orduda görevli yiğitlerin dahi kanını dökerek mağdur psikolojisiyle kendini acındıran şeytani komutanlar, hain emellerine ulaşabilmek ve diktasal iktidarlarını pekiştirebilmek adına insanlıktan çıkmışlardır.
Sözde Cumhuriyeti aşındıran kazanımların yeniden elde edilebilmesi için, ulusal putperest değerleri adına yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Arap olmasından vahye inanan Müslümanlara ve Kürtlere karşı taarruza kalkışabilmekte, böylece Atatürk kültürüne verdikleri zararın telafisine son verebilecekleri hezeyanıyla dişlerini çıkartmakta ve güya korku salacakları iddiasıyla tankları halkının üzerine sürmeyi planlayabilmektedirler. Hâlbuki Müslüman milletimizin atılan bombaları göğüslerinde absorbe ederek leblebi misali etkisizleştirmelerini unutmuş olmalılar ki, milletimizi kendileri gibi sinek vızıltısından korkabilen yığınlar zannetmektedirler.
Barbar güçlerini çok kısa sürede hissettirecek acımasız sert uygulamalarla toptan bir temizlik operasyonunu düşünmeleri, İsrail terörist devletinin bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmesi misali örneklendireceklerini itiraf etmeleri, aslında sözün sonudur. Asıl toplumuzu düşündürmesi gereken gerçek ise; tüm bu canavarlıklarını laik ve Atatürk Cumhuriyetinin kuruluş safhasındaki 1923 zindeliğine ulaşabilme esasına bağlamaları, her yerin ceset dolduğu, ağıtların yakıldığı, yağmalandığı ve kıtlığın diz boyu olduğu ‘İstiklal Mahkemeleri’ ve ‘‘dersim’ misali geçmişte yaşananları yeniden tekerrür ettirebilme coşkusu taşımalarıdır.
Ancak çapulcu yığınların yapmayı düşündüğü darbe müsveddeliğine balyoz değil, “maytap” tanımlanmasını daha uygun görüyor, çatapatçıların komutanı General Çetin Doğan’ın hain arkadaşlarıyla yaptığı tartışmada içteki birlik ve bütünlüğün nasıl sağlanacağı ve korunacağı ile ilgili cevabı; “Milli birliğin ve beraberliğin oluşmasında evvela inandırıcı milli birliği sağlayıcı bir hükümetin varlığı ile olur. Dini öne çıkartan, ümmet anlayışını öne çıkartanla milli birliğimiz hiçbir zaman sağlanmaz. İnsanların dini inançları farklı farklıdır” sözleri, 12 Eylül ihtilalinin baş isyancısı Kenan Evren’in, tıpkı Çetin Doğan gibi azılı bir vahiy ve Müslüman düşmanı olmasına rağmen; elinde Kur’an illeri dolaşarak halka verdiği vaazları unuttular mı? PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı mücadele karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık terminolojisinde işledikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden atarak, afişler hazırlatarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? Bakın o ilânlarda ne yazıyordu:
"Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor... Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkârları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir."
İsyan ve zulmettiği halkı bir arada tutabilmek ve kendilerine karşı savaşmalarını engelleyebilmek için 12 Eylül’ün bozguncuları nasıl dine ve Kur’an’a sarılmışlar ise; günümüzün Çetin Doğan gibi çapulcu komutanları da dine sarılacak, bırakın ezan, türban, imam hatip, şeyh ve çarşaf karşıtlığını, camilerde namaz kılacak, hatta Kenan Evren gibi Kâbe’ye dahi giderek can ve iktidar korkusunu gidermeye çalışacaklardır. Onun için oturdukları saltanat koltuklarından atıp tutan riyakâr ve pespaye münafıklara aldanmayın… Onlar halkın içinde dolaşamaz, ancak birbirlerine doğratarak uzaktan seyreder, kapılarına dayanıldığında ise hazırda beklettikleri helikopter veya uçakla haçlı efendilerinin yanına kaçarlar.
1998 yılında Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları sırasında Anıtkabire uçakla intihar saldırısı düzenleneceği planı doğrultusunda tutuklanarak müebbet dâhil en ağır cezalara çarptırılan Kaplan Cemaatinin lideri Metin Kaplan, tıpkı Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ misali; “Bu nasıl vicdansızlık ve iftiradır, hiç Türkiye’nin kurtarıcısı Atatürk’ün kabrine eylem düşünülür mü” diye bir açıklama yapsaydı, inandırıcı olabilir miydi? Peki, Başbuğ’un Fatih Camisinin bombalanmasıyla ilgili açıklaması inandırıcı mı?
Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu varsayımıyla hareket eden kimi adalet arayıcıları, Metin Kaplan ve adamlarının çarptırıldığı cezaya; neden Başbuğ, Doğan ve diğer komutanlara dokunulmadığının hesabını sorarak, Türkiye’nin Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktasıyla yönetildiğini unutmuş olmalılar.
Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya teşebbüs edenler Müslüman ya da Kürtler ise idam; Atatürkçüler ise kahramandır.
Ezana ve camiye korkunç alerjisi olan Org. Çetin Doğan, Komünist Sovyetler Birliğinin yapılmasına izin verdiği Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesindeki mescidi, ataist Ahmet Necdet Sezer tarafından atandığı üniversitedeki ilk icraatı mescidi yasaklama olmuş, böylece Komünistlerden daha acımasız bir din düşmanı ve yasakçı olduğunu kanıtlamıştı.
Org. Çetin Doğan öylesine düşman bir haçlı ki, tamamen motivasyon amaçlı Genelkurmay tarafından 2002'de hazırlanan Mehmetçik kitabındaki hadis ve dinî hikâyelere itiraz ederek, Müslüman TSK’ni putperestliğe dönüştürmek istemiştir. Kitapçıktaki dinî motifleri 'irtica' olarak niteleyen Doğan, Kara Kuvvetleri'ne gönderdiği sert yazı üzerine çalışma geri çekilmiş, komuta kademesinde gerginliğe yol açan kitapçıkta barbar generalin istemediği bölümler çıkarıldıktan sonra yeniden basılmıştı. Onlar üzerine vazife olan millet menfaatine yönelik görevleri değil bilakis ayrıştırmayı ve yok etmeyi sağlayacak haçlı entrikaları peşinde koşarlar.
Anayasanın 117. Maddesi gereği görevi Milli Güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlamasından sorumlu olan Genelkurmay, başkomutanı Cumhurbaşkanına ve TBMM’ne itaat etmekle ve Hükümetin direktiflerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak kendisini hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan ve hem de TBMM’den üstün ve egemen görerek meydan okuyan Genelkurmay, TSK’ni provoke ederek Cumhurbaşkanı, hükümet, meclis ve millete karşı saldırtma düşüncesiyle işgal güçlerinden farksız bir düşmanlıktan asla vazgeçmekte direnmektedirler. Çünkü caydırılmalarını sağlayacak adil ve bağımsız bir hukuk yoktur.
Ataist ideolojiyle bütünleşmiş Genelkurmay’ın TSK’ne verdiği zarar, geçmişteki cesur imajımızdan dolayı yabancı düşmanlarımıza bir fırsat olamamıştır.
Her ne inanç ve ırktan olursak olalım zalim barbarlara karşı ya dik durarak mücadele edeceğiz ya da zavallı bir tutsak gibi güdülmeye devam edeceğiz.
İçeride bağımsız olmayan bir milletin dışarıda bağımsızlık arayışı ironidir.
24 Eylül 2009 Perşembe
Atatürk, Mustafa Kemal’in dublörüydü…
Şeriat hükümleri, İslam akidesi, Osmanlı kültürü ve yönetim anlayışıyla yetişmiş, ömrünü savaş meydanlarında geçirip Müslüman Türk Ordusunun zaferi ve milletinin bağımsızlığı adına yiğitçe mücadele etmiş bir Osmanlı kumandanı olan Mustafa Kemal’in din karşıtı laikliği benimseyip sadakatle bağlı olduğu devletine, uğruna savaştığı dinine ve milletine ihanet edebilmesi söz konusu değildir.
Kemalistlerin vurguladığı ırkçı bir ulusçuluğu ve laikliği değil, dini birlik ve bütünlüğü önemseyerek milletimizi zaferlere koşturmanın azmi ve tecrübesiyle; “Kanuni esasi Kur’an’ı azimünşandır” ilkesiyle TBMM ve T.C. devletinin temellerini atabilme arzusu damarlarına işlemişti.
Şeriatçı bir Mustafa Kemal’in din düşmanı laik bir Mustafa Kemal’e kökten dönüşebilmesi; inancı, imanı, yaşadığı zorlu ve meşakkatli hayat yolculuğunda dolayı mümkün değildir. Aksi bir düşünce onu hainlikle damgalamak olur ki, maalesef Kemalistlerin dayatıp kutsallaştırdığı Atatürk, ilke ve inkılâpları, kesinlikle Mustafa Kemal ile örtüşmeyecek bir zıtlık içerdiğinden onu kalleşlikle suçlayan bir lekeyle karaladıkları apaçık ortadadır.
Ortada şeriat’a bağlılığını deklare eden kahraman bir Mustafa Kemal, bir de başta İngilizler olmak üzere haçlı emperyalistlerle işbirliği yaparak devletini yıkan ve cephede savaştığı Müslüman halkını kanla asimile eden tanrılaştırılmış bir Atatürk var…
Fotoğrafı Kemalist ideolojinin resimlediği minvalden değil, inanç, mücadele ve eylemlerinden yola çıkarak çeşitli açılardan sorgulamanın çözüme götüreceği, sanıldığı gibi zor değildir.
Mustafa Kemal’in yaptığı ileri sürülen devrimler, hilafetin yıkılması, laikliğe geçiş, sözde yargılanarak idam edilen ya da öldürülen devrimlere muhalif binlerce Müslüman’ın akıbetleri irdelenebilirse, gerçekte kimin imzası olduğu anlaşılacaktır.
Yüzyıllardır savaştıkları Müslüman Türk Ordusunu meydanlarda yenemeyen haçlılar, alışageldikleri içten çökertme komplolarıyla bir çok devleti birbirine düşürmekle kalmayıp, kendi rejimlerini ve hayat düsturlarını angaje etmek suretiyle ülkelerin milli ve maneviyatı baz alan düzenlerini devirmiş, kendileri aleyhine tehlike içermeyen ittifak manipülasyonuyla taşeron devletler oluşturarak, hedeflerine ulaşmışlardı. Bu sürecin en acı ve dehşetli tecrübelerini yaşamış ve bağışlanamaz ihanetlere uğramış bir millet olarak tüm organlarımızla tatmış, böylece küresel egemenliğimiz sona ermişti.
Müslümanların olmazsa olmaz imanlarının gereği kardeşlik inançları; bir arada siyaset yapmayı, Allah adına çıkarları bölüşmeyi, hatta nefes almayı dahi mecbur kıldığından, hiçbir etnik ve milli tasa taşımamamız emperyalistleri korkutmakta, günümüz ABD’nin üstlendiği misyonu, o gün İngilizler uygulayarak, fitne çıkarmak suretiyle kardeşi kardeşe düşman ederek birbirine kıydırmış, böylelikle Osmanlı devletinin İslam birlikteliği ağır darbeler alıp, bildiğiniz üzere darmadağın olmuştu.
Ancak onlar için hilafeti muhafaza eden Osmanlının zayıflaması yeterli değildi, dünyadan külliyen silinmeli, adı ve şanı kalmamalıydı. Ne var ki savaşarak başaramayacakları amansız bu planlarını ajanları vasıtasıyla devreye sokmuş, çeşitli pazarlıklarla Mustafa Kemal’in üzerinde yoğunlaşarak emellerine ulaşabileceklerini, böylece “cihad” olgusunu ortadan kaldırabileceklerini düşünmüşlerdi.
Lakin şeriatı ve hilafeti savunan Mustafa Kemal, vicdanının sesini dinleyerek ve imanına danışarak böylesi bir ihaneti halkına reva görmedi. Çünkü barbar emperyalist haçlılara karşı çocuk-kadın demeden birlikte savaştığı halkına böylesi acımasız bir hainliği yapamayacağını bildirmesi üzerine, Mustafa Kemal şehit edilmiş, yerine tıpa tıp ona benzeyen bir dublörünü geçirip, Müslüman Türk milletine inandırarak, Atatürk’ü doğurmuşlardı.
Şeytanın pabucunu dama atacak öylesine inanılmaz Bizans entrikaları dönüyor ve kanın su gibi aktığı bir kaos ortamı cereyan ediyordu ki, sadece fizikken değil, akli ve duyu organlarına dahi Mustafa Kemal’i işleyerek öncesinde gerekli hazırlık yapılmış, herkesin canının derdine düştüğü bir ortamda hiç kimse gerçeği fark edememişti. Tüm bu olanlardan haberdar, sadece Komünist İsmet İnönü idi.
Mustafa Kemal’in şehit edilip yerine geçirilen dublörünün ünlü Müslüman kasabı Drakula namlı Vlad Tepeş’i aratmayacak zulümsel köklü değişimlere süratle başlaması ve vatanları uğruna savaşan gazileri birer birer darağacına göndererek, sürerek, hatta Osmanlı Sultanlarına karşı dahi hiçbir merhamet göstermeyerek, vatan hainleriymişçesine sürgüne gönderip, sürgünde yaşadıkları yabancı ülkelerde ölen Sultanların naaşlarını vatan topraklarına getirilmelerine bile izin vermeyerek ve eşi görülmemiş barbarlıkları peşi sıra işlemesi, bütün bunların sorumlusunun o kahraman Mustafa Kemal değil, mutlaka bir başkasının, intikam ve kin hırsıyla yanıp tutuşan yabancı bir haçlının olabileceğini hiç kimse düşünemedi.
“Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur” gibi vahşetsi bir düşüncenin Mustafa Kemal’e ait olabilmesi imkânsızdır. Halkının her türlü acısını derinliğinde yaşamış, hunharca katledilmelerine, tecavüze uğramalarına, yakılmalarına ve kıyılmalarına bizzat şahit olup omuz omuza mücadele etmiş erdemli bir kahramana böylesi bir insaniyetsizliği yakıştırmak, hiç kimsenin haddi olamaz.
Gerek Mustafa Kemal’in vicdani ve onurlu karakterini, gerek şeriata olan bağlı bir mümin oluşunu, gerek haçlılarla ölümüne giriştiği savaşları, gerekse dini ve halkı için yanıp tutuşan kalbini muhakeme ettiğimizde; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ve kuruluşundan sonraki devrimlerin ilgasında işlenen zorbalıklar ve vahşetleri, Müslüman milletimizi dinsizleştiren laikliği ve haçlıların dileği doğrultusundaki anlaşma ve sonrasındaki hegemonyalığı; Mustafa Kemal gibi vakarlı, imanlı ve vatanperver bir önderin yapabilmesi asla mümkün değildir.
Şüphe yok ki ortaya koyduğum gerçekler kimilerine absürt gelse, Allah ve İslam düşmanı Kemalistlerin “tanrı Atatürk” oyunlarını bozacak olsa da, şehit Mustafa Kemal gibi imanlı bir kahramanı mürted, hain, gaddar, ajan ve işbirlikçi olmakla itham edebilen yaklaşımların tamamını püskürtebilecek açıklıktadır.
Unutulmamalıdır ki haçlı-batı sevdalısı dönme bu hainler, kendi ırklarından tiksinerek, batıdan damızlık erkek getirmek suretiyle soylarını değiştirmek istemişlerdir.
Kemalistlerin işgal ettikleri devlet ve Müslüman milletimize karşı nas olarak kullandıkları sözde Mustafa Kemal’in sözleri ve ilkeleriyle; vahyi devletin ve milletin öncelikli düşmanı, Peygamberimizi din kurucusu bir Arap, Kur’an hükümlerini ise akıl dışı, mantık dışı, çağ dışı ve gerçeklere tamamen aykırı bularak aşağılamaları ve dışlamalarının karşısında, şehit Mustafa Kemal’in millete hitabındaki: “Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenâb-i Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimussan’daki açık ve kesin hükümlerdir. İnsanlara maneví mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır” açıklamasına bir cevapları var mı?
Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in, tıpkı cennette yaşayan şeytanın lanetlenerek ebedi cehenneme gark olan dönüşümü misali saptığını mı ifade etmek istiyorlar? Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in canından çok sevdiği halkını kandırarak ihanet ettiğini mi demek istiyorlar? Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in acımasız bir gaddar olduğunu ve bu yüzden Müslüman halkına zulmü reva gördüğünü mü iddia ediyorlar?
Hayır, hayır, hayır…
Emperyalistlere boyun eğmeyerek dini ve milleti adına şehit edilen Mustafa Kemal’in dünyadan ahrete göç etmesinin akabinde yabancı bir haçlının Mustafa Kemal’in yerine geçmesiyle tüm milletimiz aldatılmış ve başkalaştırılarak haçlılara peşkeş çekilmiştir. Bu sebeple “tanrı Atatürk” olarak tabulaştırılan yabancı, bilinmelidir ki bizden biri değildir…
Ey Millet! Detaylara girmiyor ve her şeyin son derece aleni olduğu bir gerçeği dikkatlerinize sunuyorum. Yıllarca ziyaret edilen ve katafalkı karşısında kıyam durularak saygı duruşundan bulunan, dini ve vatanı uğruna savaşmış o kahraman Mustafa Kemal değildir. Söz konusu ilke ve inkılâplar da ona ait değildir. Doğruyu yanlıştan ayırabilecek bir muhakeme yeteneğiniz var ise; yıllardır esir olduğunuz inanılmaz yalanlardan sıyrılmanız da herhangi bir zorlukla karşılaşmayacak, mutlaka doğruda karar kılacaksınız.
Hatırlayınız ki, Mustafa Kemal’in dublörü olan Atatürk’ün ölümü sonrası resmi otopsisine gerek olmadığına karar verilerek, gerçekte kim olduğu gizlenmiş, dolayısıyla DNA’sının tespit edilebileceği kuşkusuyla alelacele gömülmüştü…
“Bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü.” T.S.ELIOT
Kemalistlerin vurguladığı ırkçı bir ulusçuluğu ve laikliği değil, dini birlik ve bütünlüğü önemseyerek milletimizi zaferlere koşturmanın azmi ve tecrübesiyle; “Kanuni esasi Kur’an’ı azimünşandır” ilkesiyle TBMM ve T.C. devletinin temellerini atabilme arzusu damarlarına işlemişti.
Şeriatçı bir Mustafa Kemal’in din düşmanı laik bir Mustafa Kemal’e kökten dönüşebilmesi; inancı, imanı, yaşadığı zorlu ve meşakkatli hayat yolculuğunda dolayı mümkün değildir. Aksi bir düşünce onu hainlikle damgalamak olur ki, maalesef Kemalistlerin dayatıp kutsallaştırdığı Atatürk, ilke ve inkılâpları, kesinlikle Mustafa Kemal ile örtüşmeyecek bir zıtlık içerdiğinden onu kalleşlikle suçlayan bir lekeyle karaladıkları apaçık ortadadır.
Ortada şeriat’a bağlılığını deklare eden kahraman bir Mustafa Kemal, bir de başta İngilizler olmak üzere haçlı emperyalistlerle işbirliği yaparak devletini yıkan ve cephede savaştığı Müslüman halkını kanla asimile eden tanrılaştırılmış bir Atatürk var…
Fotoğrafı Kemalist ideolojinin resimlediği minvalden değil, inanç, mücadele ve eylemlerinden yola çıkarak çeşitli açılardan sorgulamanın çözüme götüreceği, sanıldığı gibi zor değildir.
Mustafa Kemal’in yaptığı ileri sürülen devrimler, hilafetin yıkılması, laikliğe geçiş, sözde yargılanarak idam edilen ya da öldürülen devrimlere muhalif binlerce Müslüman’ın akıbetleri irdelenebilirse, gerçekte kimin imzası olduğu anlaşılacaktır.
Yüzyıllardır savaştıkları Müslüman Türk Ordusunu meydanlarda yenemeyen haçlılar, alışageldikleri içten çökertme komplolarıyla bir çok devleti birbirine düşürmekle kalmayıp, kendi rejimlerini ve hayat düsturlarını angaje etmek suretiyle ülkelerin milli ve maneviyatı baz alan düzenlerini devirmiş, kendileri aleyhine tehlike içermeyen ittifak manipülasyonuyla taşeron devletler oluşturarak, hedeflerine ulaşmışlardı. Bu sürecin en acı ve dehşetli tecrübelerini yaşamış ve bağışlanamaz ihanetlere uğramış bir millet olarak tüm organlarımızla tatmış, böylece küresel egemenliğimiz sona ermişti.
Müslümanların olmazsa olmaz imanlarının gereği kardeşlik inançları; bir arada siyaset yapmayı, Allah adına çıkarları bölüşmeyi, hatta nefes almayı dahi mecbur kıldığından, hiçbir etnik ve milli tasa taşımamamız emperyalistleri korkutmakta, günümüz ABD’nin üstlendiği misyonu, o gün İngilizler uygulayarak, fitne çıkarmak suretiyle kardeşi kardeşe düşman ederek birbirine kıydırmış, böylelikle Osmanlı devletinin İslam birlikteliği ağır darbeler alıp, bildiğiniz üzere darmadağın olmuştu.
Ancak onlar için hilafeti muhafaza eden Osmanlının zayıflaması yeterli değildi, dünyadan külliyen silinmeli, adı ve şanı kalmamalıydı. Ne var ki savaşarak başaramayacakları amansız bu planlarını ajanları vasıtasıyla devreye sokmuş, çeşitli pazarlıklarla Mustafa Kemal’in üzerinde yoğunlaşarak emellerine ulaşabileceklerini, böylece “cihad” olgusunu ortadan kaldırabileceklerini düşünmüşlerdi.
Lakin şeriatı ve hilafeti savunan Mustafa Kemal, vicdanının sesini dinleyerek ve imanına danışarak böylesi bir ihaneti halkına reva görmedi. Çünkü barbar emperyalist haçlılara karşı çocuk-kadın demeden birlikte savaştığı halkına böylesi acımasız bir hainliği yapamayacağını bildirmesi üzerine, Mustafa Kemal şehit edilmiş, yerine tıpa tıp ona benzeyen bir dublörünü geçirip, Müslüman Türk milletine inandırarak, Atatürk’ü doğurmuşlardı.
Şeytanın pabucunu dama atacak öylesine inanılmaz Bizans entrikaları dönüyor ve kanın su gibi aktığı bir kaos ortamı cereyan ediyordu ki, sadece fizikken değil, akli ve duyu organlarına dahi Mustafa Kemal’i işleyerek öncesinde gerekli hazırlık yapılmış, herkesin canının derdine düştüğü bir ortamda hiç kimse gerçeği fark edememişti. Tüm bu olanlardan haberdar, sadece Komünist İsmet İnönü idi.
Mustafa Kemal’in şehit edilip yerine geçirilen dublörünün ünlü Müslüman kasabı Drakula namlı Vlad Tepeş’i aratmayacak zulümsel köklü değişimlere süratle başlaması ve vatanları uğruna savaşan gazileri birer birer darağacına göndererek, sürerek, hatta Osmanlı Sultanlarına karşı dahi hiçbir merhamet göstermeyerek, vatan hainleriymişçesine sürgüne gönderip, sürgünde yaşadıkları yabancı ülkelerde ölen Sultanların naaşlarını vatan topraklarına getirilmelerine bile izin vermeyerek ve eşi görülmemiş barbarlıkları peşi sıra işlemesi, bütün bunların sorumlusunun o kahraman Mustafa Kemal değil, mutlaka bir başkasının, intikam ve kin hırsıyla yanıp tutuşan yabancı bir haçlının olabileceğini hiç kimse düşünemedi.
“Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur” gibi vahşetsi bir düşüncenin Mustafa Kemal’e ait olabilmesi imkânsızdır. Halkının her türlü acısını derinliğinde yaşamış, hunharca katledilmelerine, tecavüze uğramalarına, yakılmalarına ve kıyılmalarına bizzat şahit olup omuz omuza mücadele etmiş erdemli bir kahramana böylesi bir insaniyetsizliği yakıştırmak, hiç kimsenin haddi olamaz.
Gerek Mustafa Kemal’in vicdani ve onurlu karakterini, gerek şeriata olan bağlı bir mümin oluşunu, gerek haçlılarla ölümüne giriştiği savaşları, gerekse dini ve halkı için yanıp tutuşan kalbini muhakeme ettiğimizde; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ve kuruluşundan sonraki devrimlerin ilgasında işlenen zorbalıklar ve vahşetleri, Müslüman milletimizi dinsizleştiren laikliği ve haçlıların dileği doğrultusundaki anlaşma ve sonrasındaki hegemonyalığı; Mustafa Kemal gibi vakarlı, imanlı ve vatanperver bir önderin yapabilmesi asla mümkün değildir.
Şüphe yok ki ortaya koyduğum gerçekler kimilerine absürt gelse, Allah ve İslam düşmanı Kemalistlerin “tanrı Atatürk” oyunlarını bozacak olsa da, şehit Mustafa Kemal gibi imanlı bir kahramanı mürted, hain, gaddar, ajan ve işbirlikçi olmakla itham edebilen yaklaşımların tamamını püskürtebilecek açıklıktadır.
Unutulmamalıdır ki haçlı-batı sevdalısı dönme bu hainler, kendi ırklarından tiksinerek, batıdan damızlık erkek getirmek suretiyle soylarını değiştirmek istemişlerdir.
Kemalistlerin işgal ettikleri devlet ve Müslüman milletimize karşı nas olarak kullandıkları sözde Mustafa Kemal’in sözleri ve ilkeleriyle; vahyi devletin ve milletin öncelikli düşmanı, Peygamberimizi din kurucusu bir Arap, Kur’an hükümlerini ise akıl dışı, mantık dışı, çağ dışı ve gerçeklere tamamen aykırı bularak aşağılamaları ve dışlamalarının karşısında, şehit Mustafa Kemal’in millete hitabındaki: “Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenâb-i Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimussan’daki açık ve kesin hükümlerdir. İnsanlara maneví mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır” açıklamasına bir cevapları var mı?
Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in, tıpkı cennette yaşayan şeytanın lanetlenerek ebedi cehenneme gark olan dönüşümü misali saptığını mı ifade etmek istiyorlar? Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in canından çok sevdiği halkını kandırarak ihanet ettiğini mi demek istiyorlar? Yoksa onlar; Mustafa Kemal’in acımasız bir gaddar olduğunu ve bu yüzden Müslüman halkına zulmü reva gördüğünü mü iddia ediyorlar?
Hayır, hayır, hayır…
Emperyalistlere boyun eğmeyerek dini ve milleti adına şehit edilen Mustafa Kemal’in dünyadan ahrete göç etmesinin akabinde yabancı bir haçlının Mustafa Kemal’in yerine geçmesiyle tüm milletimiz aldatılmış ve başkalaştırılarak haçlılara peşkeş çekilmiştir. Bu sebeple “tanrı Atatürk” olarak tabulaştırılan yabancı, bilinmelidir ki bizden biri değildir…
Ey Millet! Detaylara girmiyor ve her şeyin son derece aleni olduğu bir gerçeği dikkatlerinize sunuyorum. Yıllarca ziyaret edilen ve katafalkı karşısında kıyam durularak saygı duruşundan bulunan, dini ve vatanı uğruna savaşmış o kahraman Mustafa Kemal değildir. Söz konusu ilke ve inkılâplar da ona ait değildir. Doğruyu yanlıştan ayırabilecek bir muhakeme yeteneğiniz var ise; yıllardır esir olduğunuz inanılmaz yalanlardan sıyrılmanız da herhangi bir zorlukla karşılaşmayacak, mutlaka doğruda karar kılacaksınız.
Hatırlayınız ki, Mustafa Kemal’in dublörü olan Atatürk’ün ölümü sonrası resmi otopsisine gerek olmadığına karar verilerek, gerçekte kim olduğu gizlenmiş, dolayısıyla DNA’sının tespit edilebileceği kuşkusuyla alelacele gömülmüştü…
“Bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü.” T.S.ELIOT
Etiketler:
Atatürk,
İngiliz,
Kur'an,
Mustafa Kemal,
Müslüman Türk Ordusu,
Osmanlı,
şeriat
24 Mart 2009 Salı
Mübarek annemi yolcu ettim…
Yitirmek ve kaybetmek kavramlarını pek doğru bulmadığım düşüncesiyle fiziki dünyadan ahirete göç etmesini ve ruhunun berzaha çekilerek, tekrar bedeniyle birleşecek “o güne” kadar yaşayacak olmasını bir kayıp değil, bir mekân değişimi olarak algılıyorum.
Vefatının gerçekleştiği Cumartesi ve bedeninin defnedildiği Pazar gününden itibaren bilgim ve duygularım öylesine çatıştı ve sabır sınırlarını zorlayarak inanılmaz bir karmaşa oluşturdu ki, imanımın zedelendiği kuşkusuyla Kur’an’a sığınarak, fiziki doğumda verilen tepkinin, ölümde de eşdeğer olması gerekliliğini muhakeme etmek suretiyle canların sahibi Yaratıcımız Allah’a teslim olmaktan başka hiçbir çarenin mümkün olamayacağını, bir kez daha müşahede edebildim.
Allah, “Her can ölüm tadıcıdır” buyurarak, insanoğlunu uyarmadı mı? Öyleyse ağıtın, feryadın, kızmanın, hatta isyanın haklı bir gerekçesi olabilir mi?
“Cennetin anaların ayakları altın olduğu” hadisi şerifini abartı bulmuş, söz konusu hadisin Kur’an’a muvafık olup olmadığı konusunda derin bir araştırma yapmıştım. Yüce Allah, ayetlerinde anneye öylesine üstün bir değer biçmişti ki, “kötü ana” gibi bir hükme ve dışlamaya kesinlikle yer vermemiş, küfrü imana tercih eden baba ve kardeşleri dost ve veli edinmemesini buyururken, annenin aleyhinde doğrudan veya dolaylı tek bir buyruk vahyetmemiştir. Böylece ananın dokunulamaz ve ulaşılamaz değeri, Kur’an’la da sabitlenmiştir.
Her anne gibi, benim annemde çok asil ve her hizmete lâyık bir erdemlik simgesiydi. Kendini yük olarak görür, gelini bir yana, oğulları ve kızlarından bir şey, hatta bir bardak su dahi istemeye çekinir, zahmet verebileceği endişesiyle sakınırdı. 81 yaşına kadar Yaratıcısı Allah’a ibadet ederek dik yaşadı, sürekli ibadetinin eksikliğini vurgulayıp, Allah’tan af ve mağfiret dileyerek ömrünü tamamladı.
Son günlerini yanımda geçirip, cennet mekân eşim ve çocuklarım başta olmak üzere kendisine hizmet edebilme şerefini bizlere bahşeden Allah’a şükrediyor, inşallah, o mübarek anamın duasını almış olmamın bahtiyarlığıyla kendimi avundurmaktayım. Ancak ananın, çocuklarına yaptıkları hakların ödenemeyeceği, gözümüzden sakınıp büyüterek yetiştirdiğimiz evlatlarımızdan kanıtlanmakta, o yüce insanlara gerektiği özeni ve değeri verememenin ızdırabı, sanırım vicdanları deşmektedir.
Oysa anneleri kaybettikten sonra değil, sağ iken o akıl ve duygular hassas olmalı, akıtılan gözyaşları, elem ve kederler bir bedel taşımalıdır.
Keşkelerin ve pişmanlıkların hiçbir anlam ifade etmeyip geri dönüşü olmayan öyle bir aldatıcı dünyada yaşıyoruz ki, ne mutlu bu gerçeği fark edip analarına müstahak oldukları değeri veren muttakilere.
Oğul, kız, gelin ve damatlar!
Biliniz ki anneler, nasıl olurlarsa olsunlar kutsaldırlar; onları, maddi ve manevi her şeyden üstün ve kıymetli tutunuz ki, sizde hem uhrevi hem de beşeri alemde tutunabilesiniz.
Canım anneciğim,
Yüce Allah’ın rahmet ve bereketi, yardım ve desteği üzerine olsun…
Vefatının gerçekleştiği Cumartesi ve bedeninin defnedildiği Pazar gününden itibaren bilgim ve duygularım öylesine çatıştı ve sabır sınırlarını zorlayarak inanılmaz bir karmaşa oluşturdu ki, imanımın zedelendiği kuşkusuyla Kur’an’a sığınarak, fiziki doğumda verilen tepkinin, ölümde de eşdeğer olması gerekliliğini muhakeme etmek suretiyle canların sahibi Yaratıcımız Allah’a teslim olmaktan başka hiçbir çarenin mümkün olamayacağını, bir kez daha müşahede edebildim.
Allah, “Her can ölüm tadıcıdır” buyurarak, insanoğlunu uyarmadı mı? Öyleyse ağıtın, feryadın, kızmanın, hatta isyanın haklı bir gerekçesi olabilir mi?
“Cennetin anaların ayakları altın olduğu” hadisi şerifini abartı bulmuş, söz konusu hadisin Kur’an’a muvafık olup olmadığı konusunda derin bir araştırma yapmıştım. Yüce Allah, ayetlerinde anneye öylesine üstün bir değer biçmişti ki, “kötü ana” gibi bir hükme ve dışlamaya kesinlikle yer vermemiş, küfrü imana tercih eden baba ve kardeşleri dost ve veli edinmemesini buyururken, annenin aleyhinde doğrudan veya dolaylı tek bir buyruk vahyetmemiştir. Böylece ananın dokunulamaz ve ulaşılamaz değeri, Kur’an’la da sabitlenmiştir.
Her anne gibi, benim annemde çok asil ve her hizmete lâyık bir erdemlik simgesiydi. Kendini yük olarak görür, gelini bir yana, oğulları ve kızlarından bir şey, hatta bir bardak su dahi istemeye çekinir, zahmet verebileceği endişesiyle sakınırdı. 81 yaşına kadar Yaratıcısı Allah’a ibadet ederek dik yaşadı, sürekli ibadetinin eksikliğini vurgulayıp, Allah’tan af ve mağfiret dileyerek ömrünü tamamladı.
Son günlerini yanımda geçirip, cennet mekân eşim ve çocuklarım başta olmak üzere kendisine hizmet edebilme şerefini bizlere bahşeden Allah’a şükrediyor, inşallah, o mübarek anamın duasını almış olmamın bahtiyarlığıyla kendimi avundurmaktayım. Ancak ananın, çocuklarına yaptıkları hakların ödenemeyeceği, gözümüzden sakınıp büyüterek yetiştirdiğimiz evlatlarımızdan kanıtlanmakta, o yüce insanlara gerektiği özeni ve değeri verememenin ızdırabı, sanırım vicdanları deşmektedir.
Oysa anneleri kaybettikten sonra değil, sağ iken o akıl ve duygular hassas olmalı, akıtılan gözyaşları, elem ve kederler bir bedel taşımalıdır.
Keşkelerin ve pişmanlıkların hiçbir anlam ifade etmeyip geri dönüşü olmayan öyle bir aldatıcı dünyada yaşıyoruz ki, ne mutlu bu gerçeği fark edip analarına müstahak oldukları değeri veren muttakilere.
Oğul, kız, gelin ve damatlar!
Biliniz ki anneler, nasıl olurlarsa olsunlar kutsaldırlar; onları, maddi ve manevi her şeyden üstün ve kıymetli tutunuz ki, sizde hem uhrevi hem de beşeri alemde tutunabilesiniz.
Canım anneciğim,
Yüce Allah’ın rahmet ve bereketi, yardım ve desteği üzerine olsun…
17 Şubat 2009 Salı
İşte siyaset, nerede Türkiye...
Anayasaca temelleri atılmış bir devlet ve onu yöneten iktidar; mutlak adaleti; ancak ideolojisinin, benliğinin, şahsi fikrinin, ihtirasının ve hissiyatının üzerinde tutmaz ve hakkıyla uygulamaz ise; o devlet ve millet, acı ve zillet bataklığında yok olmaya mahkûmdur. Suçu teşvik eden adaletsizlik ise, suçluyu doğru yola kavuşturacak olan da adalettir.
Gerek hükümetin, gerek yargının, gerek kurumların vereceği kararlar, mutlaka benliksel kanaatten arındırılmalı ki suçluya hesap sorabilme hakkı doğsun…
Hz. Ömer gibi üstün bir devlet adamının düşmanlarınca dahi imrenilen adalet anlayışı, ancak Yaratıcı Allah’ı egemen kabul edip, hükümlerine boyun eğmiş kimselerce örnek alınabilir, her kim olursa olsun hiç kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayarak, insana verilen değerin gereği siyasi bir devlet yapısı oluşturulur. Oysa, kuramsal yığından öte hiçbir iradesi ve yaptırımı bulunmayan laik temelli düşünce ve anlayışların insana verebileceği bir fayda ve aydınlığın olmadığı, bizzat yaşanılan barbar, kapitalist ve adaletsiz laik yönetimlerden anlaşılmaktadır.
Hz. Ömer, günümüzdeki gibi teknolojinin sağladığı kolay iletişimlerin keşfedilmediği o dönemde, özel olarak görevlendirdiği postacılar vasıtasıyla günü gününe ordusundan, valilerinden ve halkından haber alır, âdeta onların yanında savaşıyor, yönetiyor ve yaşıyormuşçasına sevk ve idare eder, adaletli davranmalarına hayati önem vererek, halkından bir tekinin bile mutsuzluk ve şikayetini önemsemek suretiyle derhal yardımına koşar, haksız veya adaletsiz olan hiçbir yöneticisini kayırmazdı. Çünkü Allah sevgisi ve adalet anlayışı, liderle beraber bir bütün olarak tüm ruhlara hakim olur. Tek bir kişinin derdi bile onun için yıkıcı bir keder ve Allah’a verebileceği elem bir hesaptı.
Zaten Allah’a teslim olmuş Müslümanlar tarafından bunun başka yolu da yoktur. Allah korkusu ve sevgisi!.. Hz. Ömer, adaleti öylesine titizlikle ayakta tutardı ki, farklı inanç ve ırk taşıyan insanların taciz edilmemesine, kişilik hakları ve onurlarının çiğnenmemesine çok önem verir, başvuranları da en ağır şekilde cezalandırılmaları için yargıya teslim ederdi.
İşte günümüzde böylesi erdemli ve inançlı siyasetçiler olmadığından dini ve ırki zulümler sürmekte, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri krizler ve düşmanlıklar yaşanmakta, resmi veya gayri resmi suç imparatorluklarının işgal, katliam ve baskıları altında hayatlar ve umutlar yitirilerek, hor ve hakir bir düşmüşlükle eceller beklenmektedir. Dolayısıyla dünyamızı mahvetmekle kalmayıp, ahiretimizi de ziyan etmenin ahmaklığıyla, hayvanlardan da daha aşağı bir akılsızlık sergilemekteyiz.
Köklü Müslüman Türkiye milletinin geçmişinden ve dininden güç ve ilham alarak, siyaseti reddedip politikaya yönelen bencil liderler seçmesi, artıklara muhtaç kalmasına ve dünyayı titreten caydırıcı gücünün zayıflayıp, herkesin üzerinden geçtiği bir odalığa dönüşmesine neden olmuş, dolayısıyla imrendiği batılıların tutsağı hailine gelmiştir.
Herkesin sadece kendi insafsız çıkarları uğruna çalıştığı dünyada dahili ve harici benliklere karşı dudak bükemeyen ve değerlerine fiyat etiketi koyan politikacıların seçilmesiyle zillet hak edilmiş, aşırı iltifatlara ve paraya mağlup kalınarak, yenilmez o kuvvet ve akıllar esir edilip, içeride ve dışarıda dimdik dikilip karşı konulamamıştır.
“Tanrının akıl” olduğu laik anlayışın egemenliğiyle benliklerin kudurduğu öyle bir Türkiye oluşturuldu ki, herkes başka bir yolda ilerleyerek mutlak doğrudan sapılmış, böylece hem din, hem ahlâk, hem birlik, hem adalet, hem de barış yıkılarak, çerçöp haline getirilmiştir. Bir saniye sonrası meçhul ve ölümlü bir yaşamda; onursuzluk, yalan, hile, kötülük, ihtiras, korku ve dehşete sebep olan olumsuzlukların gereği nedir?
Günümüzdeki liderler; “özgür irade” savlarıyla kendilerini tanrı görmelerinden, kul olan Hz. Ömer gibi sürekli kendi kendilerini muhasebe etmekle meşgul olmamakta, dolayısıyla hata ve yanlışlarına devam ederek, haksız ve adaletsizliklerini kangrene dönüştürmelerinden toplumların feryat ve figanları son bulmamaktadır.
Günümüz sosyolog, psikolog ve felsefecilerinin topluma empoze etmeye çalışıp, bir türlü ne kendi nefîslerinde, ne de toplumun hiçbir katmanında uygulamadıkları “otokritik” sorgusu, sorumlu ve yükümlü her yöneticinin, hatta her Müslüman’ın temel düsturu olmalıdır. Kendilerini hata ve yanlıştan münezzeh gören laik anlayışın öldürücü zehri, yanlışların kamuflajını teşvik etmekte, dolayısıyla eleştiriler engellenerek, “tanrı lider ve önderler”’in savunulması sürdürülebilmektedir. Ne yaparlarsa yapsınlar; onlar başarılıdır, kahramandır, kurtarıcıdır, rızık vericidir, hidayete erdirendir ve kalkındıranlardır…
Bir yaratık, yani kul olmasından dolayı kendisini bir “hiç” farz eden ve yanındaki kölesini dahi kendisiyle eş görebilen Hz. Ömer, başarı ve zaferlerinden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Hayatı büyük başarı ve zaferlerle dolu ünlü komutan Halid Bin Velid’i, bu yüzden ordunun başından almıştı..
Halid Bin Velid’in üst üste kazandığı zaferlerden dolayı, esas görevi Allah’a hizmet olan ordunun şımararak sultalaşmasını istemiyordu. Zira böyle bir durumda, İslâm’ın tatbikatı için var olan devletin, ordunun emrine girme ihtimali belirebilirdi ki bu, İslâm Devletinin bekası için fevkalâde tehlikeli bir husustu.
Başka bir deyişle Hz. Ömer, İslâm kanunlarının harfiyen ve de tavizsiz uygulanması için mevcut olan devlet otoritesinin kaybolarak, yerine ordu başkomutanının, hattâ devlet başkanının şahsi despotizminin yer almasını kesinlikle istemiyor, bu sebeple de Halid Bin Velid’i görevinden almıştı. Nitekim, komutanlıktan azlinin sebebini öğrenmek için başkent Medine’ye giden Halid’e, Hz. Ömer, “Yâ Halid, sen benim yanımda çok değerlisin ve seni çok severim’‘ dedikten sonra, devletin bütün valilerine şu tamimi gönderdi:
“Ben, Halid’i bir öfkesinden ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”
Hz. Ömer’in; başarının, zaferin ve egemenliğin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu vurgulayan bu imansal sözü; acaba Kemalistlere, müritlere, partililere, askerlere, öğrencilere, işçilere ve halkımıza bir şey ifade ediyor mu?
Yaratıklar bir hiçtir ve Yaratıcı’nın izni olmadan hiçbir şey yapamazlar. Bundan dolayıdır ki gerek dini, gerek siyasi, gerek ilmi, gerekse askeri alanda öncü hiç kimse, diğerlerinden iradece üstün değildirler, sadece Yaratıcı öyle dilediği için seçilmiş, zengin veya fakirlikleri, köle veya liderlikleri, başarı veya başarısızlıklarıyla yönlendirilmiştir. Unutulmamalıdır ki peygamberlerin mucizeleri yada insanların efsanevi zaferleri yahut keşifleri dahi, ancak O’nun dilemesiyle gerçekleşmiştir.
Laik devletimizce dışladığımız ve “irtica” adına tehlike saydığımız İslâm medeniyetine karşılık aydınlık adına bütünleştiğimiz barbar Batı medeniyetinin insanları nasıl katlettiği ve esirlere akla gelmeyecek şeytansı işkenceler yaptığı malûmdur. Bir bakın bakalım, şeriatçı Hz. Ömer
ne yapmış:
O devir insanlarının korkulu rüyası olan İran’ın zalim komutanı Hürmizân, ordusuyla mağlup olduktan sonra öldürülecek korkusuyla teslim olmak istemiyordu. Daha sonra teslim olunca, Hz. Ömer’in karşısına getirildi. Hz. Ömer, kendisini idam etmediği gibi, can düşmanı olan bu kimseye birde maaş bağladı. Çünkü şeriatsı adâlet bunu gerektiriyordu. Böylesi bir adalet karşısında zalim Hürmizah Müslüman oldu. Adalet güçlü olursa, en zalimler bile kuzu olur.
Oysa çağdaş ve aydın iddia edilen laik adalet; geçmişte olduğu gibi günümüzde de esir aldığı insanlara namütenahi işkencelerde bulunarak; tecavüz ediyor, hamile bırakıyor, çocuk ve kadınları katlediyor, diri diri yakıyor, pislikleriyle yıkıyor, hayvanlara parçalattırıyor, yurtlarından çıkarıyor, mallarını yağmalıyor, yasalarıyla çağdaş kölelere dönüştürüyor ve daha niceleri…
Hz. Ömer, şeriatın emri doğrultusunda hak ve adalet çerçevesinde kararlar almış, laik bir düşünceye göre değil, şeriatsal hükümlere göre İslâm’ın insana verdiği değerin gereğini yapmıştı. Laik bir anlayışla böylesi bir adaleti uygulayabilmek mümkün mü?
Ne var ki laik ve çağdaş dünyanın sözde insan hakları anlayışı ve adalet işeyişi; eylemleriyle Batı medeniyeti denilen canavarın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta, buna karşın; sırf Allah’ın egemen kabul edilmesinden gerici görülen İslâm medeniyetinin eşit adaleti ve insan hakları da kendini kanıtlamaktadır.
Sorun insanlarda mı, yoksa rejimde mi?!?
Söze ve düşünceye değil, davranışa ve uygulamaya bakın…
Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az…
Gerek hükümetin, gerek yargının, gerek kurumların vereceği kararlar, mutlaka benliksel kanaatten arındırılmalı ki suçluya hesap sorabilme hakkı doğsun…
Hz. Ömer gibi üstün bir devlet adamının düşmanlarınca dahi imrenilen adalet anlayışı, ancak Yaratıcı Allah’ı egemen kabul edip, hükümlerine boyun eğmiş kimselerce örnek alınabilir, her kim olursa olsun hiç kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayarak, insana verilen değerin gereği siyasi bir devlet yapısı oluşturulur. Oysa, kuramsal yığından öte hiçbir iradesi ve yaptırımı bulunmayan laik temelli düşünce ve anlayışların insana verebileceği bir fayda ve aydınlığın olmadığı, bizzat yaşanılan barbar, kapitalist ve adaletsiz laik yönetimlerden anlaşılmaktadır.
Hz. Ömer, günümüzdeki gibi teknolojinin sağladığı kolay iletişimlerin keşfedilmediği o dönemde, özel olarak görevlendirdiği postacılar vasıtasıyla günü gününe ordusundan, valilerinden ve halkından haber alır, âdeta onların yanında savaşıyor, yönetiyor ve yaşıyormuşçasına sevk ve idare eder, adaletli davranmalarına hayati önem vererek, halkından bir tekinin bile mutsuzluk ve şikayetini önemsemek suretiyle derhal yardımına koşar, haksız veya adaletsiz olan hiçbir yöneticisini kayırmazdı. Çünkü Allah sevgisi ve adalet anlayışı, liderle beraber bir bütün olarak tüm ruhlara hakim olur. Tek bir kişinin derdi bile onun için yıkıcı bir keder ve Allah’a verebileceği elem bir hesaptı.
Zaten Allah’a teslim olmuş Müslümanlar tarafından bunun başka yolu da yoktur. Allah korkusu ve sevgisi!.. Hz. Ömer, adaleti öylesine titizlikle ayakta tutardı ki, farklı inanç ve ırk taşıyan insanların taciz edilmemesine, kişilik hakları ve onurlarının çiğnenmemesine çok önem verir, başvuranları da en ağır şekilde cezalandırılmaları için yargıya teslim ederdi.
İşte günümüzde böylesi erdemli ve inançlı siyasetçiler olmadığından dini ve ırki zulümler sürmekte, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri krizler ve düşmanlıklar yaşanmakta, resmi veya gayri resmi suç imparatorluklarının işgal, katliam ve baskıları altında hayatlar ve umutlar yitirilerek, hor ve hakir bir düşmüşlükle eceller beklenmektedir. Dolayısıyla dünyamızı mahvetmekle kalmayıp, ahiretimizi de ziyan etmenin ahmaklığıyla, hayvanlardan da daha aşağı bir akılsızlık sergilemekteyiz.
Köklü Müslüman Türkiye milletinin geçmişinden ve dininden güç ve ilham alarak, siyaseti reddedip politikaya yönelen bencil liderler seçmesi, artıklara muhtaç kalmasına ve dünyayı titreten caydırıcı gücünün zayıflayıp, herkesin üzerinden geçtiği bir odalığa dönüşmesine neden olmuş, dolayısıyla imrendiği batılıların tutsağı hailine gelmiştir.
Herkesin sadece kendi insafsız çıkarları uğruna çalıştığı dünyada dahili ve harici benliklere karşı dudak bükemeyen ve değerlerine fiyat etiketi koyan politikacıların seçilmesiyle zillet hak edilmiş, aşırı iltifatlara ve paraya mağlup kalınarak, yenilmez o kuvvet ve akıllar esir edilip, içeride ve dışarıda dimdik dikilip karşı konulamamıştır.
“Tanrının akıl” olduğu laik anlayışın egemenliğiyle benliklerin kudurduğu öyle bir Türkiye oluşturuldu ki, herkes başka bir yolda ilerleyerek mutlak doğrudan sapılmış, böylece hem din, hem ahlâk, hem birlik, hem adalet, hem de barış yıkılarak, çerçöp haline getirilmiştir. Bir saniye sonrası meçhul ve ölümlü bir yaşamda; onursuzluk, yalan, hile, kötülük, ihtiras, korku ve dehşete sebep olan olumsuzlukların gereği nedir?
Günümüzdeki liderler; “özgür irade” savlarıyla kendilerini tanrı görmelerinden, kul olan Hz. Ömer gibi sürekli kendi kendilerini muhasebe etmekle meşgul olmamakta, dolayısıyla hata ve yanlışlarına devam ederek, haksız ve adaletsizliklerini kangrene dönüştürmelerinden toplumların feryat ve figanları son bulmamaktadır.
Günümüz sosyolog, psikolog ve felsefecilerinin topluma empoze etmeye çalışıp, bir türlü ne kendi nefîslerinde, ne de toplumun hiçbir katmanında uygulamadıkları “otokritik” sorgusu, sorumlu ve yükümlü her yöneticinin, hatta her Müslüman’ın temel düsturu olmalıdır. Kendilerini hata ve yanlıştan münezzeh gören laik anlayışın öldürücü zehri, yanlışların kamuflajını teşvik etmekte, dolayısıyla eleştiriler engellenerek, “tanrı lider ve önderler”’in savunulması sürdürülebilmektedir. Ne yaparlarsa yapsınlar; onlar başarılıdır, kahramandır, kurtarıcıdır, rızık vericidir, hidayete erdirendir ve kalkındıranlardır…
Bir yaratık, yani kul olmasından dolayı kendisini bir “hiç” farz eden ve yanındaki kölesini dahi kendisiyle eş görebilen Hz. Ömer, başarı ve zaferlerinden dolayı büyütülen kimseleri Allah’a şirk addeder ve böyle bir tehlikeye karşı derhal müdahalede bulunurdu. Hayatı büyük başarı ve zaferlerle dolu ünlü komutan Halid Bin Velid’i, bu yüzden ordunun başından almıştı..
Halid Bin Velid’in üst üste kazandığı zaferlerden dolayı, esas görevi Allah’a hizmet olan ordunun şımararak sultalaşmasını istemiyordu. Zira böyle bir durumda, İslâm’ın tatbikatı için var olan devletin, ordunun emrine girme ihtimali belirebilirdi ki bu, İslâm Devletinin bekası için fevkalâde tehlikeli bir husustu.
Başka bir deyişle Hz. Ömer, İslâm kanunlarının harfiyen ve de tavizsiz uygulanması için mevcut olan devlet otoritesinin kaybolarak, yerine ordu başkomutanının, hattâ devlet başkanının şahsi despotizminin yer almasını kesinlikle istemiyor, bu sebeple de Halid Bin Velid’i görevinden almıştı. Nitekim, komutanlıktan azlinin sebebini öğrenmek için başkent Medine’ye giden Halid’e, Hz. Ömer, “Yâ Halid, sen benim yanımda çok değerlisin ve seni çok severim’‘ dedikten sonra, devletin bütün valilerine şu tamimi gönderdi:
“Ben, Halid’i bir öfkesinden ya da ihanetinden dolayı azletmedim. Fakat insanlar onu o kadar büyüttüler ki, Allah’ı bırakıp ona tevekkül edeceklerinden korktum. Ben onlara, bütün bu başarıların Allah’tan geldiğini bilmelerini istediğim için, böyle hareket ettim.”
Hz. Ömer’in; başarının, zaferin ve egemenliğin sadece Yaratıcı’ya ait olduğunu vurgulayan bu imansal sözü; acaba Kemalistlere, müritlere, partililere, askerlere, öğrencilere, işçilere ve halkımıza bir şey ifade ediyor mu?
Yaratıklar bir hiçtir ve Yaratıcı’nın izni olmadan hiçbir şey yapamazlar. Bundan dolayıdır ki gerek dini, gerek siyasi, gerek ilmi, gerekse askeri alanda öncü hiç kimse, diğerlerinden iradece üstün değildirler, sadece Yaratıcı öyle dilediği için seçilmiş, zengin veya fakirlikleri, köle veya liderlikleri, başarı veya başarısızlıklarıyla yönlendirilmiştir. Unutulmamalıdır ki peygamberlerin mucizeleri yada insanların efsanevi zaferleri yahut keşifleri dahi, ancak O’nun dilemesiyle gerçekleşmiştir.
Laik devletimizce dışladığımız ve “irtica” adına tehlike saydığımız İslâm medeniyetine karşılık aydınlık adına bütünleştiğimiz barbar Batı medeniyetinin insanları nasıl katlettiği ve esirlere akla gelmeyecek şeytansı işkenceler yaptığı malûmdur. Bir bakın bakalım, şeriatçı Hz. Ömer
ne yapmış:
O devir insanlarının korkulu rüyası olan İran’ın zalim komutanı Hürmizân, ordusuyla mağlup olduktan sonra öldürülecek korkusuyla teslim olmak istemiyordu. Daha sonra teslim olunca, Hz. Ömer’in karşısına getirildi. Hz. Ömer, kendisini idam etmediği gibi, can düşmanı olan bu kimseye birde maaş bağladı. Çünkü şeriatsı adâlet bunu gerektiriyordu. Böylesi bir adalet karşısında zalim Hürmizah Müslüman oldu. Adalet güçlü olursa, en zalimler bile kuzu olur.
Oysa çağdaş ve aydın iddia edilen laik adalet; geçmişte olduğu gibi günümüzde de esir aldığı insanlara namütenahi işkencelerde bulunarak; tecavüz ediyor, hamile bırakıyor, çocuk ve kadınları katlediyor, diri diri yakıyor, pislikleriyle yıkıyor, hayvanlara parçalattırıyor, yurtlarından çıkarıyor, mallarını yağmalıyor, yasalarıyla çağdaş kölelere dönüştürüyor ve daha niceleri…
Hz. Ömer, şeriatın emri doğrultusunda hak ve adalet çerçevesinde kararlar almış, laik bir düşünceye göre değil, şeriatsal hükümlere göre İslâm’ın insana verdiği değerin gereğini yapmıştı. Laik bir anlayışla böylesi bir adaleti uygulayabilmek mümkün mü?
Ne var ki laik ve çağdaş dünyanın sözde insan hakları anlayışı ve adalet işeyişi; eylemleriyle Batı medeniyeti denilen canavarın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta, buna karşın; sırf Allah’ın egemen kabul edilmesinden gerici görülen İslâm medeniyetinin eşit adaleti ve insan hakları da kendini kanıtlamaktadır.
Sorun insanlarda mı, yoksa rejimde mi?!?
Söze ve düşünceye değil, davranışa ve uygulamaya bakın…
Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)