Baykal tarafından düzenlenildiğini sandığım ve ahlaki fırtınalara neden olan seks kaseti öyle bir fitneye neden oldu ki, zinacı-fahişe-sapık-sömürücü ve suçluları da mağdur yapabilecek bir açılımı tetiklemiştir. Çünkü düşülmesi dahi fevkalade tehlikeli olan ahlaki değerlerin tartışılması ahlaksızlara meşruiyet kazandırmıştır. Bundan böyle mağduriyetin anahtar kelimesi; komplo, iftira ve tertiptir.
Artık ahlaksızlıktan sıyrılmanın kurtuluşu, Baykal ve CHP’nin topluma angaje ettikleri “özel hayat ve komplo” reçetesi olup, sadece zina, taciz, tecavüz, sarkıntılık ve livatacılık gibi cinselliklerde değil rüşvet ve yolsuzluk gibi bilumum gayri ahlaki ve yasa dışı davranışlar da özel hayatın gizlilik ilkesi ve komplo teorileriyle aklanacak, suçluların işledikleri suçun içeriğine şiddetle karşı çıkılıp, gayri meşruluğu ortaya çıkaran ve kamuoyuna duyuranlar suçlanarak mahkûm edilecektir.
Unutmamalıdır ki pek çok din ve düşünce vardır ama sadece bir tek ahlak vardır.
Toplumu öyle zehirlediler ki bundan böyle zina, fuhuş ve ihanet edenler, rüşvet alıp yolsuzluk yapanlar, mobesa gibi gizli kameraların güvenlik ağına takılan gaspçı, hırsız, soyguncu ve katiller; çekimlerin montaj, komplo, tertip ve iftira gibi argümanlarla maddi-manevi yargıdan ve suçlamalardan kurtulabilecek ve özel hayata müdahale gerekçesiyle haklı çıkabileceklerdir.
Evli kadınlar ve evli erkekler huzur ve güven içinde eşlerini aldatabilecek, aile içi şiddet ve ensest sapkınlıklar özel hayat kapsamına girerek herhangi bir şikâyet ve görüntülere tepki gösterilip kolaylıkla iftira, montaj ve komplo yaklaşımlarıyla üste çıkılabileceklerdir. Rüşvet ve yolsuzlukları deşifre olanlar da aynı gerekçelerle hesap sorulmaktan sıvışabileceklerdir. Böylece hak, adalet ve ahlak savunucuları sanık, ahlaksız suçlular da mağdur olacaklardır. Ne de olsa kutsal mahremiyet…
İşte Türkiye; İşte yeni trend…
Diğer bir örnek ise; Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’un utandırıcı zinaları karşısında eş, çocuk ve ailelerin destek çıkabilmeleridir. Bu korkunç sahiplenme toplumu da etkileyerek aile ve çevre ayıbı bertaraf olacak, zina eden eşler kahramanca ödüllendirileceklerdir.
Sevgilisinin karşıt cinse ilgisini ve göz kaçamağını kıskanarak öfkelenen, cinayet işleyen, ayrılabilen bir duygunun yerini sanki hayvani bir his almışçasına ne Baykal’ın karısı ne de Baytok’un kocası hiçbir tepki vermeksizin ahlaksız ihaneti bir zafer edasıyla karşılayabilmişlerdir. Dedikodularla dahi ilişkilerini bitirebilen, hatta cinayetle sonlandırabilen eşlerin böyle bir örneğine rastlanabilinir mi? Acaba onların da bilgisi dâhilinde geliştirilmiş bir senaryo mudur?
Eğer iddia edildiği gibi CHP’ye ve Baykal’a zarar vermek maksadıyla kaset çekilip piyasaya sürülmüşse; neden ilişkinin yataktaki sahnesi değil de giyinme bölümü deşifre edildi? Kamera yatağa odaklanmış ve sansürlenerek yalnızca zina sonrasının deşifresi ne anlama geliyor? İktidar, dış güçler ya da bir yabancının asıl seks sahnelerini değil de giyinme aşamasını sızdırması mantıklı mıdır? Acaba intihar komandoları misali çareyi hükümeti komploculuk ve tertipçilikle suçlayıp millet vicdanında mahkûm kılabilmek ve CHP’yi yeniden tanzim edebilmek maksadıyla hazırlamış bir kurgu mudur?
Daha önce ifade ettiğim açıdan bakıp, Can Baytok veya ilişkilerine yakinen tanık olan bir yakının şantaj amacıyla çekip, pazarlıkta anlaşamamaları üzerine işin ciddiyetini vurgulayabilmek için önce giyinme sahnesini yayınlayıp, asıl yatak bölümü sonraya mı bıraktılar? Kasetin yataktaki seks görüntüleri konusunda pazarlık tamamlanıp kopyasının olmadığına dair güven sağlandıktan sonra Deniz Baykal geri mi dönecek?
Eğer maddi bir kazanım şantajıyla çekilip pazarlıkta anlaşamamışlarsa, mutlaka benimle veya bir başkasıyla ilişkiye geçecek ve en yüksek fiyatı verene satışı deneyeceklerdir. Ancak kuvvetle ihtimal hükümeti zor durumda bırakabilmek ve CHP’nin önünü açabilmek maksadıyla bizzat kendileri tarafından kurgulanmış ve intihar komandolarının taşıdığı bir inançla Deniz Baykal, Baytok bombasını beline sararak skandalı patlattığını düşünmeye başladım. Eğer sıradan bir şantaj değil de CHP, ETÖ ve Atatürk Diktatörlüğü’nün siyasi geleceği adına yapılmışsa, tertibin sahibi bizzat Deniz Baykal ve etkin Şövalyeleridir.
Parçalar birleştirildiğinde olayın sıradan bir seks rezaleti değil iktidarsal mücadelesi olduğu netlik kazanmaktadır.
Özellikle hükümetin “belden aşağı vurmak” düşüncesinin altında sessizliğe bürünerek meydanı CHP’ye bırakması, oynanan sinsi entrikanın galebe çalmasına fırsat vermektedir. Hükümet, mutlaka kasetin üzerine gitmeli ve düzenledikleri komployu çözerek, CHP’nin fişini çekmelidir.
CHP, mağdur ve komplo suçlamalarından ve göstermelik suç duyurusundan başka hiçbir girişimde bulunmamaktadır. Kaset olayının aydınlatılabilmesi için savcının davetini dahi geri çevirerek soruşturmayı kilitleyen Baykal, sadece hükümete saldırarak komplo teorisinin aydınlatmasını, kaseti çeken ve servis yapanların yakalaması gibi bir manipülasyonla senaryosunu oynamaya devam etmektedir. Bizzat kendilerinin kurgulayıp çektiği ve oynadığı olayı değil hükümet, tüm dünya istihbarat örgütleri bir araya gelse, itiraf olmaksızın tek bir ilerleme kaydedemezler. Çünkü çözüm Baykal, Baytok ve ATŞ’nin ikrarlarıyla mümkündür.
Bilinçli yahut bilinçsiz CHP teşkilatı, Deniz Baykal’ı ve Nesrin Baytok’u kurtarabilmek ve kirlenen adlarını temize çıkarabilmek için milletimize öyle cehennemsi bir kötülük yaptılar ki, 10 şiddetindeki bir deprem veya onlarca atom bombasının tahribatından çok daha büyük yara verdiler. Maddi yıkımın zararı telafi edilebilir ama manevi çöküntü ancak kıyametsi bir felaketle filizlenecek yeni nesillerle giderilebilir. Artık ahlaksızlık meşrulaşmıştır…
Eğer sıradan bir ahlaksızlık ise, zaten Baykal-Baytok ikilisini aşarak tüm CHP’yi sarmıştır. Başına hangi genel başkan gelse ve yönetim tümüyle değişse de ahlaksızlık yaftasından asla kurtulamayacaklardır. Şayet CHP Diktatörlüğü’nün yeniden tanzimi, darbeci terör üyelerinin yargılanmalarını önleyebilmek ve hükümeti iktidardan uzaklaştırabilmek gayesiyle tertiplenmiş bir senaryo ise, hem hükümetin hem de milletin tuşa gelmemeleri için yoğun propagandaya girişmeleri kaçınılmaz bir hayatiyet arz etmektedir.
Oynanan çok tehlikeli ve kirli komploya iştirak ettirilen Fetullah Gülen ve Cübbeli Ahmet, Baykal’a destek çıkarak, ahlak gibi fevkalade yüce manevi değerlere önem veren milletimizi sakinleştirip tepkilerini durdurmak ve Baykal’ı mağdur gösterebilmek için piyon yapılmışlardır. Onlarda zinanın ne kadar büyük bir suç olduğunu ve zina yapan yaşlı insanlarla Allah’ın ahirette bile konuşmayacağını biliyorlar.
“Allah kıyamet gününde 3 zümreyle konuşmaz, onlara bakmaz, onları (günahlardan) temizlemez (affetmez), onlar için elem verici bir azab vardır. Onlar; zina eden ihtiyar adam, çok yalancı hükümdar (devlet başkanı), kibirli fakirdir ” Hz. Muhammed (S.A.V)
Yoksa ne Fetullah Gülen ne de Cübbeli Ahmet, zina eden bir kadın veya zina eden bir erkeğe mutlaka ceza uygulanmasının ve uygulanacak cezaya çarptırılan kişilere de acınmasının yasak olduğu ilmine sahiptirler.
Allah, Nu Suresi 2. Ayette; “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”
Peki, nasıl oluyorlar da Deniz Baykal’a üzülebiliyor, acıyabiliyor ve yanında olabiliyorlar?
Baykal, irticacı diye savaş açtığı onlara her ne kadar uzak görünse de, söz konusu komplonun planlama aşamasında yakınlık kurmuş ve dini kesimin desteğini alabilmek için de gizli temaslarını sürdürmüştü. Hatta Cübbeli Ahmet ile ilgili ilişkilerini daha önce deşifre etmiş ama pek inandırıcı bulunmamıştı. Oysa hepsi doğruydu.
Gerek Fetullah Gülen’in gerekse Cübbeli Ahmet’in Deniz Baykal gibi devlet sahibinin uzattığı eli atlarcasına havada kapmaları bulunmaz bir fırsattı. Önce Cübbeli Ahmet’le olan ilişkisini bir hasta arayışı gerekçesiyle kamuoyuna duyurmuş, namaz kıldığı dedikodularını yaydırmış, sonra inanmadığı ve hayatı boyunca savaştığı peygamberimizin Kutlu Doğum Şöleni’ne katılarak, milletimizin beğenisini kazanmıştı. Ancak peygamberimizle alay eden Genel Sekreteri Önder Sav’a arka çıkması ve aşırı peygamber düşmanı milletvekillerinin hakaretsi ve aşağılayıcı düşünce ve davranışlarını sessizce desteklemesi, onun samimiyetsizliğini, içten pazarlılıklığı ve art niyetini kanıtlamaya yeterliydi ama ne Gülen ne de Cübbeli, Baykal’ın hangi senaryo peşinde koştuğunu okuyamadılar. Daha açık bir ifadeyle hükümeti iktidardan uzaklaştırabilmek, sallanan dikatatörlüğü kurtarabilmek ve CHP’yi yeniden şaha kaldırabilmek için cemaat potansiyeli yüksek ve toplumca saygınlığı olan dini önderleri ele geçirdi.
Baykal’ın yaşamı boyunca Atatürk’ü yol belirleyici bir önder belleyip, tıpkı cenaze namazı misali istifası anında inanmadığı Hz. Muhammed’e gönderme yaparak sığınması, sinsi taktiğinin bir göstergesiydi. Dikkat çekmemesi için Gülen ve Cübbeli’den abartısız geçmiş olsun dileklerini kamuoyuyla paylaşarak, zinaya karşı olabilecek tepkiyi etkisizleştirmek ve iktidarca gerçekleştirilen komployu inandırıcı kılabilmek amacıyla senaryosunu eksiksiz uyguladı.
Ne Gülen’in ne de Cübbeli’nin çok kötü bir ahlaksızlık ve her türlü suçun azmettiricisi olan zinanın yaygınlaşmasına müsamaha gösterebilecek bir münafıklığı yapabilmeleri mümkün değildir. Ancak yaşamları boyunca Baykal zihniyeti tarafından aşağılanmalarından, horlanmalarından ve dışlanmalarından tuzağa düşmüşler, varlıklarına ve adlarına dahi tahammül edemeyen Baykal’ı sıradan bir geçmiş olsun dilekleriyle, iktidarca hazırlandığını iddia ettiği kaset komplosunun toplumdaki kabulünü sağlamışlardır.
Bu komplo, darbecilerin ve tüm ihanet planlarının ortaya dökülmesiyle, hükümetin hiçbir tavize yanaşmaksızın üzerlerine gitmesi ve hukuk karşısında çaresizlik baş göstermesiyle hazırlığı başlanmış ve kongre öncesi devreye sokulmuştur.
İktidar aleyhine düzenlenen komplo kasetinin montaj ve çıplak kadının da Nesrin Baytok olmadığını öğrendiğinizde sakın ha şaşırmayın. Her şey öyle ayrıntısına kadar düşünülmüş ki, Baykal’ın yeniden Genel Başkanlığa mağdur ve haksızlığa uğramış bir lider mazlumluğuyla geri dönebilmesi, hükümetinde komplocu ve tertipçi yaftasıyla damgalanıp oy patlaması yapabilmesi için yayına sürdükleri kasetin hileli olabileceği abartı değildir.
Aslında derine inildiğinde her şey açık. CHP Diktatörlüğü’nün gerçekleştirdiği senaryoyla mağdur, komplo ve iftira propagandalarını ustalıkla işleyip önce altyapıyı hazırlayıp sonra da kasetin düzmece olduğunu belgelemeleri akabinde hükümeti vuracakları düşüncesindeyim.
Bir bakalım; CHP’nin askeri- yargı darbesi ve terör isyanıyla gerçekleştiremediği fiziksel iktidar hâkimiyetini kurguladığı komployla başarabilecek mi?
“Onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.” Tarık.15-16
Her açıdan değerlendirdim, hangisinin doğru olduğu kongre öncesi netleşecek ama milletimizin aldığı ölümcül darbe giderilemeyecekdir… Ne acımasız bir iktidar hırsı!
ETÖ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ETÖ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Mayıs 2010 Cumartesi
11 Mayıs 2010 Salı
BDP, İsrail politikası izliyor…
BDP konusuna geçmeden önce fevkalade sıcak bir gelişme olan ve son yazımla bağlantılı CHP’li seçmenlere sorum odur ki; kıyasıya zina karşıtı ve genelev yanlısı bir partinin Genel Başkanı ve kadın milletvekili zina yaptı diye, neden istifaları istiyor, namus ve ahlak edebiyatıyla şovda bulunuyorlar? CHP’nin din, namus ve ahlakı irticayla özdeşleştiren bir yapı olduğunu bilmiyorlar mı? CHP için bu tür ilişkiler özgürlüğün ve çağdaşlığın bir gereği değil midir? Şüphe yok ki namusuna düşkün ahlaklı milletime karşı gösteri yapmakta, soğuma işlemi tamamlandıktan sonra Deniz Baykal’ı yeniden bağırlarına basacakları kuvvetle muhtemeldir.
Evet, tertibin içinde İsrail’in yeni gözdesi ve umudu Mustafa Sarıgül olsa da gayriahlaki davranışı mazur göstermeye yeterli değildir. Ne var ki Baykal, helal olan eşini değil de haramların peşine koşmasından Sarıgül’ün tuzağına düştü. Acaba diğer kadın milletvekilleriyle de bir ilişkiye girdi mi?
CHP milletvekili Nesrin Baytok; ya ilişkilerini seyreden kocasının ihanetine uğradı ya da kocasını ekonomik buhrandan kurtulabilmek için sahneleri kayda alıp, Sarıgül’e servis yaptı. Her halükarda karısının Baykal’la ilişkisi olduğunu bilen eş Can Baytok, Şişli Belediyesinden iş alarak borç batağından kurtulabilmek maksadıyla Sarıgül’le işbirliğine girişmiş, böylece Deniz Baykal’ı tuşa getirmişlerdir. Bu durumda zinacıların eşleri ya boşanacak ya da zina yaparak evliliklerini sürdüreceklerdir.
İsrail’in ana unsuru nasıl Siyonist bir ideoloji ise, BDP’nin de temel ilkesi PKK ideolojisidir.
İsrail, Filistin’de kurduğu Siyonist devletinde Yahudi olmayanlara tahammül etmemekte, her türlü baskı, şiddet ve terör yoluyla vatanlarından çıkarabilmek için vahşi işgal ve katliamlarına devam etmektedir. BDP’de aynı politikayı güderek, tıpkı İsrail gibi ırkçı, egoist, gaddar ve insafsızdır. Her ne kadar Kürt Halkı lehine barışçıl ve uzlaşmacı argümanlar kullansa da tamamen çıkarına olan “Anayasa Değişiklik” paketindeki düşünce ve tavrı maskesini düşürmüş; din dışı, kafatasçı, bölücü, saldırgan ve düşmansı duruşu hafızalara kazınmıştır. Ak Parti’nin yapacağı pirimin önüne geçebilmek için MHP ile aynı kulvarda yüzerek, ırkdaşlarına ihanet etmiştir.
Parti programlarında “12 Eylül’lün yargılanması” ve “Askerlerin sivil mahkemede yargılanması” bulunurken, söz konusu Anayasa Değişikliği olan 16. ve 25. maddelerin oylamalarında da, diğer maddelerde olduğu gibi lehte oy kullanmayıp tavana kuvvet meclisten kaçmaları, nasıl içten pazarlıklı, riyakâr, samimiyetsiz ve sinsi olduklarının bir kanıtıydı. Çünkü Apo’ya özgürlük sağlamayan ve siyaset yolu açmayan hiçbir düzenleme, BDP için bir anlam ifade etmiyor. Apo’nun yanında Kürt Halkı’nın refah ve güveninin bir önceliği ve önemi düşünülemez dahi…
PKK’yı ve Apo’yu meşrulaştırabilmek adına TBMM’deki varlığı ve geliştirdiği ırkçı politika, Batı’ya demokrat görüntüsü vererek bağımsız bir PKK federasyonu kurabilmek, başta Türkler olmak üzere Müslüman Kürtleri de yurtlarından sürerek, Hıristiyan dinli bir devleti inşa edebilme amacındadırlar. Zaten Marksist Apo’nun Hıristiyanlığa geçeceği ile ilgili fikri, bizzat açıklamalarıyla aşikârdır. Zaten din dersini zorunlu olmaktan çıkarma taahhütleri, parti programlarındaki temel ilkelerindendir. Gerek ABD, gerek AB ve gerekse İsrail, politik ve askeri yardımlarını el altından sürdürmekte, ETÖ gibi bir hain de emelleri uğruna destek verebilmektedir.
CHP Diktatörlüğü’nün ve Atatürk milliyetçiliğinin Müslüman Türk Halk’ı gibi Kürt Halkına da zorbalık yapıp din ve ırk düşmanlıklarına karşı “açılım”’ı savunmuş, aşırı sekulerist ve şovenist devletin dışlaması ve ayırıma tabi tutmasına binaen bütünlük ve adaleti müdafaa edip, eşit bir haktan yana olmuştum. Ancak Kürt Halkının temsilcisi sandığım geçmişin DTP’si günümüzün BDP’sinin ifade ettiği gibi barış, adalet ve demokrasiyle yakından bir ilgilerinin olmadığı, amaç ve hedeflerinin “etnik eksen” temelli Apo ve PKK’ya bağımsız bir devlet kurdurma niyeti taşıdıkları artık tartışılmazdır.
TBMM’de olmalarının tek nedeni, kadim liderleri Apo’ya özgürlük ve siyaset yolunu açmak, PKK’ya da özerklik sağlamaktır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, bağımsız bir devlete kavuşmak onlara yetmeyecek, haçlıların yüzyıllardır sürdürdükleri savaşlar gibi kin, nefret ve intikam besledikleri Türk Milleti ve Müslüman Kürtlerle de ölümüne savaşacaklardır.
PKK ne ise BDP’de odur. Bu sebeple BDP ile hiçbir konuda uzlaşma arayışına gidilmemeli, tartışılmamalı, yalnızlaştırılarak şeytani tuzaklarına düşülmemelidir. Batı’nın ve İsrail’in dayatmasıyla uzlaşma ve barış adına gösterilen iyi niyetin nasıl istismar edildiği ve Mehmetçiklerimizi katledenleri törenle kabul edebildiğimizi unutmamalıyız.
Kürt kardeşlerimize BDP gerçeği anlatılmalı, her ne kadar Kürt olsalar da tıpkı CHP’lilerin Müslüman düşmanı olmaları misali PKK ideolojisine karşı olan Kürtlere de amansız bir hasım oldukları ikna edilmeli ve kendi soydaşlarından olanları nasıl hunharca öldürebildikleri, tehdit ettikleri, haraç aldıkları ve yağmaladıkları anlatılmalıdır. PKK yahut BDP’nin bir şeytan olduğu gerçeği vaaz edilmeli, kanmamaları için her türlü gayret sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki Kürt Halkı; dini bütün, erdemli, merhametli ve cömert bir topluluktur. Eğer gerçekler anlatılabilinirse din düşmanı Marksistlere pirim vermeyecek, hatta onlara karşı cihadın bir farz olduğu ölümsüz ibadetiyle şehitlik şerbetini içebilmek için yarışacaklardır.
“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin.62
BDP’nin her üyesi bir PKK’lıdır. Örneğin Ahmet Türk’ün Samsun’da uğradığı saldırı sonrası “Ben herkesi akl-ı selime davet ediyorum. Umut ediyorum ki bu tür şeyler topumda bir gerginlik yaratmaz.” açıklamasının akabinde iki polisimizin şehit edilmesi, sözün değil özün önemine işaret etmiş ve intikam gayesiyle vur emrini BDP’liler vermiştir. Hitabette ve insani gösteride son derece mahir olan BDP’li politikacılara güvenilmemeli ve kalplerinde sakladıkları karanlık aydınlık sanılmamalıdır.
PKK’nın etkisizleştirilip ortadan kaldırabilmesi için ETÖ’nün tamamıyla çökertilmesi kaçınılmazdır. Ancak ETÖ’nün çökertilebilmesi için de Genelkurmay’da kökten bir devrim gerçekleşmesi zaruridir. PKK’yı nasıl ETÖ besliyor ise, ETÖ’nü de Genelkurmay güçlendirmektedir. Gerek Anayasa, gerek yargı, gerekse Genelkurmay’ın numunelik değişikliklerle ıslah edilebilmesi mümkün değildir. Ancak güçlü, kararlı ve korkusuz bir iktidar, tüm yasadışı yapılanmaları ve adaletsizliği kökünden silip süpürür.
Anayasa Değişikliği ve referandum süreciyle şiddetlenen terör, ETÖ ve PKK işbirliğiyle gerçekleşmekte, dolayısıyla halk korkutularak ve sindirilerek, reform aleyhine yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Kim değişiklik aleyhine ise, o terörün içinde ve şehitlerin katilidir…
BDP öyle utanmaz, pişkin ve haddi aşan bir yapılanmadır ki, yatırımları ve kalkınmalarını önleyerek Kürt kardeşlerimizi tahrik edip teröre ve isyana teşvik etmekte, sanki Müslümanlara vurulan zincirlere ve kamu alanı diye belirtilen yerlere sınır konularak etraflarına duvarlar örülüp yaşama, okuma ve çalışma hakları ellerinden alınmış gibi silahlanabilmeyi hak görebilmekte, terörizmi kurtuluş mücadelesine çevirebilmektedirler.
Oysa inançlarından ötürü her türlü zulme uğrayan, mülteciliğe zorlanan, devletten dışlanan, hakaretlere maruz kalan, 1.derece tehlikelikle yaftalanan, yalnızlığa mahkûm edilen, önü kesilen, milletvekilliği dahi hazmedilemeyip meclisten kovularak bir-kaç saat dahi barındırılmayan, dinlerine ve peygamberlerine saldırılan, insan olmamakla aşağılanan, zorla devşirilmeye çalışılan ve sorgu odalarında faşist muamelelere muhatap kalan Müslümanlar değil de Marksist Kürtler midir?
Atatürk Diktotaryasının sürekli sopa indirdiği kafalara Müslümanlar, inançsı sabır ve insani değerleri üstün tutmalarından ötürü silahlı bir direnişte bulunmamış, terörden uzak siyasi bir mücadeleyi halkının yararına gözetmişlerdir. Dolayısıyla ne SP ne de Ak Parti, hiçbir isyanın içinde olmamışlar ama diktatörlükçe PKK’dan daha tehlikeli sayılabilmişlerdir.
Neden Müslümanlar devlete başkaldırıp bebek-çocuk-kadın-yaşlı demeden halkını katledebilecek vahşi bir direnişte bulunmuyorlar da, BDP’liler cesaret edebiliyorlar? Hâlbuki Ak Parti Hükümeti, ırkçı diasporayı karşısına alarak süregelen şikâyetlerini telafi etmedi mi? Uzlaşı adına askerimize acımasızca kıyan teröristleri dahi törenlerle ağırlamadı mı?
BDP, terörist bir partidir, son derece samimi bir uzlaşıyı dahi istismar ederek İmralı’yı muhatap gösterebilmişlerdir. Eğer Apo ile herhangi bir pazarlık ve uzlaşı imkânsız ise, BDP ile neyi tartışıyorlar? Arkalarında ABD, AB, İsrail ve ETÖ’de olsa, asla sinsi amaçlarına ulaşamayacaklardır.
Çocuk da olsa PKK yaltakçılarına ve teröristlerine düşünülen affa; canlarını veren şehitlerimize acımasız bir ihanet olacağından tamamen karşıyım. Devlet Bahçeli ve MHP’ye de duyurulur…
İsrail, nasıl ki hep barıştan, demokrasiden ve insan haklarından bahsedip bir türlü uzlaşmaya yanaşmaz ise, BDP’de öyledir.
Hiçbir gerekçe, yapıcı ve ikna edici taahhüt; şiddet yanlısı olup huzur ve güvenliği tehdit eden PKK ideolojisinin sadece Türklere değil Kürtlere de ezeli düşman olduğu gerçeğini örtbas edemez. PKK ideolojisinden vazgeçmeyen ister DTP, ister BDP, isterse başka bir parti olsun; barışın veya uzlaşmanın sağlanabilmesi söz konusu değildir.
Siyasi ve terör alanında renkten renge giren PKK’nın gerçek yüzünü görenler ve asıl amacını anlayanlar, tehlikenin boyutlarını kavrayabilmektedirler. Bilgi eksikliği ya da yanlış yönlendirmeler sebebiyle PKK’nın siyasi aktörü BDP’nin etkisine kapılanlar, bilerek veya bilmeyerek çok büyük tehlikeli bir oyunun parçası haline geldiklerinin farkında değillerdir. Bu sebeple PKK sorununu silahla değil de siyasi arenada çözme girişimi, PKK’ya özerklik tanıma anlamı taşıyacak ve meşru açıdan daha da kuvvetlenerek haçlılaşacaktır.
PKK’nın siyasi sözcülerinin kümelendiği BDP’nin sapkın ırkçı ideolojisinin etkisi altına girenleri yanılgılarından kurtarmak ve yoğun bir çaba göstermek, insani ve vatani bir sorumluluktur. İnanıyorum ki her türlü kişisel çıkarlardan uzak samimi bir girişim PKK’ya karşı ittifakı güçlendirecek ve kısa sürede netice verecektir.
BDP propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri, Türkiye’deki terörü bitirecek ve barışı egemen kılacaktır. Kürt Halkı ülkenin sahibidirler ama PKK ve BDP, tartışmasız düşmanıdırlar…
Cesetle ve gözyaşlarıyla beslenen caniler, kendilerini aç bırakabilecek bir barışın içinde var olamazlar…
Evet, tertibin içinde İsrail’in yeni gözdesi ve umudu Mustafa Sarıgül olsa da gayriahlaki davranışı mazur göstermeye yeterli değildir. Ne var ki Baykal, helal olan eşini değil de haramların peşine koşmasından Sarıgül’ün tuzağına düştü. Acaba diğer kadın milletvekilleriyle de bir ilişkiye girdi mi?
CHP milletvekili Nesrin Baytok; ya ilişkilerini seyreden kocasının ihanetine uğradı ya da kocasını ekonomik buhrandan kurtulabilmek için sahneleri kayda alıp, Sarıgül’e servis yaptı. Her halükarda karısının Baykal’la ilişkisi olduğunu bilen eş Can Baytok, Şişli Belediyesinden iş alarak borç batağından kurtulabilmek maksadıyla Sarıgül’le işbirliğine girişmiş, böylece Deniz Baykal’ı tuşa getirmişlerdir. Bu durumda zinacıların eşleri ya boşanacak ya da zina yaparak evliliklerini sürdüreceklerdir.
İsrail’in ana unsuru nasıl Siyonist bir ideoloji ise, BDP’nin de temel ilkesi PKK ideolojisidir.
İsrail, Filistin’de kurduğu Siyonist devletinde Yahudi olmayanlara tahammül etmemekte, her türlü baskı, şiddet ve terör yoluyla vatanlarından çıkarabilmek için vahşi işgal ve katliamlarına devam etmektedir. BDP’de aynı politikayı güderek, tıpkı İsrail gibi ırkçı, egoist, gaddar ve insafsızdır. Her ne kadar Kürt Halkı lehine barışçıl ve uzlaşmacı argümanlar kullansa da tamamen çıkarına olan “Anayasa Değişiklik” paketindeki düşünce ve tavrı maskesini düşürmüş; din dışı, kafatasçı, bölücü, saldırgan ve düşmansı duruşu hafızalara kazınmıştır. Ak Parti’nin yapacağı pirimin önüne geçebilmek için MHP ile aynı kulvarda yüzerek, ırkdaşlarına ihanet etmiştir.
Parti programlarında “12 Eylül’lün yargılanması” ve “Askerlerin sivil mahkemede yargılanması” bulunurken, söz konusu Anayasa Değişikliği olan 16. ve 25. maddelerin oylamalarında da, diğer maddelerde olduğu gibi lehte oy kullanmayıp tavana kuvvet meclisten kaçmaları, nasıl içten pazarlıklı, riyakâr, samimiyetsiz ve sinsi olduklarının bir kanıtıydı. Çünkü Apo’ya özgürlük sağlamayan ve siyaset yolu açmayan hiçbir düzenleme, BDP için bir anlam ifade etmiyor. Apo’nun yanında Kürt Halkı’nın refah ve güveninin bir önceliği ve önemi düşünülemez dahi…
PKK’yı ve Apo’yu meşrulaştırabilmek adına TBMM’deki varlığı ve geliştirdiği ırkçı politika, Batı’ya demokrat görüntüsü vererek bağımsız bir PKK federasyonu kurabilmek, başta Türkler olmak üzere Müslüman Kürtleri de yurtlarından sürerek, Hıristiyan dinli bir devleti inşa edebilme amacındadırlar. Zaten Marksist Apo’nun Hıristiyanlığa geçeceği ile ilgili fikri, bizzat açıklamalarıyla aşikârdır. Zaten din dersini zorunlu olmaktan çıkarma taahhütleri, parti programlarındaki temel ilkelerindendir. Gerek ABD, gerek AB ve gerekse İsrail, politik ve askeri yardımlarını el altından sürdürmekte, ETÖ gibi bir hain de emelleri uğruna destek verebilmektedir.
CHP Diktatörlüğü’nün ve Atatürk milliyetçiliğinin Müslüman Türk Halk’ı gibi Kürt Halkına da zorbalık yapıp din ve ırk düşmanlıklarına karşı “açılım”’ı savunmuş, aşırı sekulerist ve şovenist devletin dışlaması ve ayırıma tabi tutmasına binaen bütünlük ve adaleti müdafaa edip, eşit bir haktan yana olmuştum. Ancak Kürt Halkının temsilcisi sandığım geçmişin DTP’si günümüzün BDP’sinin ifade ettiği gibi barış, adalet ve demokrasiyle yakından bir ilgilerinin olmadığı, amaç ve hedeflerinin “etnik eksen” temelli Apo ve PKK’ya bağımsız bir devlet kurdurma niyeti taşıdıkları artık tartışılmazdır.
TBMM’de olmalarının tek nedeni, kadim liderleri Apo’ya özgürlük ve siyaset yolunu açmak, PKK’ya da özerklik sağlamaktır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, bağımsız bir devlete kavuşmak onlara yetmeyecek, haçlıların yüzyıllardır sürdürdükleri savaşlar gibi kin, nefret ve intikam besledikleri Türk Milleti ve Müslüman Kürtlerle de ölümüne savaşacaklardır.
PKK ne ise BDP’de odur. Bu sebeple BDP ile hiçbir konuda uzlaşma arayışına gidilmemeli, tartışılmamalı, yalnızlaştırılarak şeytani tuzaklarına düşülmemelidir. Batı’nın ve İsrail’in dayatmasıyla uzlaşma ve barış adına gösterilen iyi niyetin nasıl istismar edildiği ve Mehmetçiklerimizi katledenleri törenle kabul edebildiğimizi unutmamalıyız.
Kürt kardeşlerimize BDP gerçeği anlatılmalı, her ne kadar Kürt olsalar da tıpkı CHP’lilerin Müslüman düşmanı olmaları misali PKK ideolojisine karşı olan Kürtlere de amansız bir hasım oldukları ikna edilmeli ve kendi soydaşlarından olanları nasıl hunharca öldürebildikleri, tehdit ettikleri, haraç aldıkları ve yağmaladıkları anlatılmalıdır. PKK yahut BDP’nin bir şeytan olduğu gerçeği vaaz edilmeli, kanmamaları için her türlü gayret sarf edilmelidir. Unutulmamalıdır ki Kürt Halkı; dini bütün, erdemli, merhametli ve cömert bir topluluktur. Eğer gerçekler anlatılabilinirse din düşmanı Marksistlere pirim vermeyecek, hatta onlara karşı cihadın bir farz olduğu ölümsüz ibadetiyle şehitlik şerbetini içebilmek için yarışacaklardır.
“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?” Yasin.62
BDP’nin her üyesi bir PKK’lıdır. Örneğin Ahmet Türk’ün Samsun’da uğradığı saldırı sonrası “Ben herkesi akl-ı selime davet ediyorum. Umut ediyorum ki bu tür şeyler topumda bir gerginlik yaratmaz.” açıklamasının akabinde iki polisimizin şehit edilmesi, sözün değil özün önemine işaret etmiş ve intikam gayesiyle vur emrini BDP’liler vermiştir. Hitabette ve insani gösteride son derece mahir olan BDP’li politikacılara güvenilmemeli ve kalplerinde sakladıkları karanlık aydınlık sanılmamalıdır.
PKK’nın etkisizleştirilip ortadan kaldırabilmesi için ETÖ’nün tamamıyla çökertilmesi kaçınılmazdır. Ancak ETÖ’nün çökertilebilmesi için de Genelkurmay’da kökten bir devrim gerçekleşmesi zaruridir. PKK’yı nasıl ETÖ besliyor ise, ETÖ’nü de Genelkurmay güçlendirmektedir. Gerek Anayasa, gerek yargı, gerekse Genelkurmay’ın numunelik değişikliklerle ıslah edilebilmesi mümkün değildir. Ancak güçlü, kararlı ve korkusuz bir iktidar, tüm yasadışı yapılanmaları ve adaletsizliği kökünden silip süpürür.
Anayasa Değişikliği ve referandum süreciyle şiddetlenen terör, ETÖ ve PKK işbirliğiyle gerçekleşmekte, dolayısıyla halk korkutularak ve sindirilerek, reform aleyhine yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Kim değişiklik aleyhine ise, o terörün içinde ve şehitlerin katilidir…
BDP öyle utanmaz, pişkin ve haddi aşan bir yapılanmadır ki, yatırımları ve kalkınmalarını önleyerek Kürt kardeşlerimizi tahrik edip teröre ve isyana teşvik etmekte, sanki Müslümanlara vurulan zincirlere ve kamu alanı diye belirtilen yerlere sınır konularak etraflarına duvarlar örülüp yaşama, okuma ve çalışma hakları ellerinden alınmış gibi silahlanabilmeyi hak görebilmekte, terörizmi kurtuluş mücadelesine çevirebilmektedirler.
Oysa inançlarından ötürü her türlü zulme uğrayan, mülteciliğe zorlanan, devletten dışlanan, hakaretlere maruz kalan, 1.derece tehlikelikle yaftalanan, yalnızlığa mahkûm edilen, önü kesilen, milletvekilliği dahi hazmedilemeyip meclisten kovularak bir-kaç saat dahi barındırılmayan, dinlerine ve peygamberlerine saldırılan, insan olmamakla aşağılanan, zorla devşirilmeye çalışılan ve sorgu odalarında faşist muamelelere muhatap kalan Müslümanlar değil de Marksist Kürtler midir?
Atatürk Diktotaryasının sürekli sopa indirdiği kafalara Müslümanlar, inançsı sabır ve insani değerleri üstün tutmalarından ötürü silahlı bir direnişte bulunmamış, terörden uzak siyasi bir mücadeleyi halkının yararına gözetmişlerdir. Dolayısıyla ne SP ne de Ak Parti, hiçbir isyanın içinde olmamışlar ama diktatörlükçe PKK’dan daha tehlikeli sayılabilmişlerdir.
Neden Müslümanlar devlete başkaldırıp bebek-çocuk-kadın-yaşlı demeden halkını katledebilecek vahşi bir direnişte bulunmuyorlar da, BDP’liler cesaret edebiliyorlar? Hâlbuki Ak Parti Hükümeti, ırkçı diasporayı karşısına alarak süregelen şikâyetlerini telafi etmedi mi? Uzlaşı adına askerimize acımasızca kıyan teröristleri dahi törenlerle ağırlamadı mı?
BDP, terörist bir partidir, son derece samimi bir uzlaşıyı dahi istismar ederek İmralı’yı muhatap gösterebilmişlerdir. Eğer Apo ile herhangi bir pazarlık ve uzlaşı imkânsız ise, BDP ile neyi tartışıyorlar? Arkalarında ABD, AB, İsrail ve ETÖ’de olsa, asla sinsi amaçlarına ulaşamayacaklardır.
Çocuk da olsa PKK yaltakçılarına ve teröristlerine düşünülen affa; canlarını veren şehitlerimize acımasız bir ihanet olacağından tamamen karşıyım. Devlet Bahçeli ve MHP’ye de duyurulur…
İsrail, nasıl ki hep barıştan, demokrasiden ve insan haklarından bahsedip bir türlü uzlaşmaya yanaşmaz ise, BDP’de öyledir.
Hiçbir gerekçe, yapıcı ve ikna edici taahhüt; şiddet yanlısı olup huzur ve güvenliği tehdit eden PKK ideolojisinin sadece Türklere değil Kürtlere de ezeli düşman olduğu gerçeğini örtbas edemez. PKK ideolojisinden vazgeçmeyen ister DTP, ister BDP, isterse başka bir parti olsun; barışın veya uzlaşmanın sağlanabilmesi söz konusu değildir.
Siyasi ve terör alanında renkten renge giren PKK’nın gerçek yüzünü görenler ve asıl amacını anlayanlar, tehlikenin boyutlarını kavrayabilmektedirler. Bilgi eksikliği ya da yanlış yönlendirmeler sebebiyle PKK’nın siyasi aktörü BDP’nin etkisine kapılanlar, bilerek veya bilmeyerek çok büyük tehlikeli bir oyunun parçası haline geldiklerinin farkında değillerdir. Bu sebeple PKK sorununu silahla değil de siyasi arenada çözme girişimi, PKK’ya özerklik tanıma anlamı taşıyacak ve meşru açıdan daha da kuvvetlenerek haçlılaşacaktır.
PKK’nın siyasi sözcülerinin kümelendiği BDP’nin sapkın ırkçı ideolojisinin etkisi altına girenleri yanılgılarından kurtarmak ve yoğun bir çaba göstermek, insani ve vatani bir sorumluluktur. İnanıyorum ki her türlü kişisel çıkarlardan uzak samimi bir girişim PKK’ya karşı ittifakı güçlendirecek ve kısa sürede netice verecektir.
BDP propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri, Türkiye’deki terörü bitirecek ve barışı egemen kılacaktır. Kürt Halkı ülkenin sahibidirler ama PKK ve BDP, tartışmasız düşmanıdırlar…
Cesetle ve gözyaşlarıyla beslenen caniler, kendilerini aç bırakabilecek bir barışın içinde var olamazlar…
Etiketler:
Apo,
apoya özgürlük,
bdp,
chp,
Deniz Baykal,
ETÖ,
evli kadınla yasak aşk,
ırkçı,
kaset,
kürt halkı,
Mustafa Sarıgül,
nesrin baytok,
pkk ideolojisi,
teröristler,
zina,
zinacıların eşleri
12 Aralık 2009 Cumartesi
Faşist CHP ve MHP’nin hiç mi onurları kalmadı?
Cumhuriyet, demokrasi, meclis, seçim ve siyasi parti varlıklarının tamamen bir aldatmaca olduğu bir kez daha kanıtlanmış, Ataist totalitarizmin egemenliğine karşı çıkanların silinip süpürüldüğü belgelenmiştir. Artık can çekişen rejimi diriltmeye çalışan putperest şövalyeler, Türkiye’yi adım adım karanlığa doğru sürüklemektedirler. Einstein der ki: “Karşılaşılan önemli yaşam sorunları, o sorunları ortaya çıkaran düşünce düzeyinde çözülemez.”
ABD’nin PKK’yı kanlı bir terör örgütü ve düşman ilan etmesini referans gösteren bölücü mihraklar, neden ABD’nin DTP’yi PKK’dan ayırarak, neden legal bir ofis açma izni verdiklerini yanıtlayabilirler mi?
Silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik sözcüleri CHP ve MHP, DTP vekillerinin Apo’nun emir kulu ve PKK’nın temsilcileri oldukları bahanesiyle şehit ve vatan edebiyatı yaparak, kardeşçe eşit bir hak olan açılıma şiddet ve tehditle karşı çıkarlarken; neden DTP’nin kapatılma kararından sonra sine-i millete dönmemelerini ve mecliste kalarak mücadelelerine devam etmelerini talep etmektedirler? Neden dün değil de bugün halkı birlik içinde sükûnete davet edip, amaçlarına ulaşmış bir zafer üstünlüğüyle demokrasiden, barış ve uzlaşıdan söz edebiliyorlar?
MHP'nin kalesi olan Reşadiye'deki askerlerimizin şehit edilmeleriyle ilgili ATŞ ile bir ittifakları olası dahilinde mi?
Dünyada riyakârlık ve namussuzluğun bu kadarına şahit olunmayan bir ülkede istikrarın, huzurun, birlikteliğin, adaletin ve dürüstlüğün sağlanabilmesi asla mümkün değildir.
Gerek Cumhurbaşkanı, gerek Meclis Başkanı ve gerekse bazı AKP vekillerin; “DTP yöneticilerinin partilerini korumak için gerekli özeni göstermediği ve DTP’nin kapatılması için ellerinden geleni yaptıkları” ifadeleri, kayıtsız-şartsız Ataist müstemlekeliğine boyun eğme ve teslim olma zorunluluğunun bir göstergesidir.
Geçmişte politika yaptıkları partilerinin aynı dikta güçlerce kapatılmasıyla dimdik duramayan ve ilkelerini savunamayanların DTP’nin de kendileri gibi ödün vermeleri ve haysiyetsizce vekilliklerini sürdürme düşünceleri, neden oligarşiden kurtulamayıp halkın söz sahibi olamadığına apaçık bir cevaptır.
Sokak gösterilerinin ve eylemlerin çok daha beteri beklenirken aksi bir durumun ortaya çıkması, daha öncede ısrarla vurguladığım üzere o eylemlerin arkasındaki gücün ATŞ olduğuna tartışılmaz bir kanıttır.
Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere, isyana ve teröre doğrudan ya da dolaylı bulaşmış general, amiral ve subaylar; Ergenekon Terör Örgütünü meydan okurcasına destekleyen CHP yargılanıp gerekli yaptırımlar uygulanmadığı müddetçe DTP ile ilgili verilen karar hukuki değil siyasidir. Çünkü hukuk diye dayatılan yasalar eşit ve hassas terazisel bir adaleti temsil etmemekte, Ataist hegemonyasına razı olmayanlar, hukuk manipülasyonuyla saf dışı bırakılmaktadırlar.
Türkiye’nin derebeylikle yönetilen bir devlet olduğu, Atatürk adına yapılan darbeler, başkaldırılar, katliamlar, yasadışı örgütlenmeler, ihanetsel planlar, tahrik edici baskı ve yasakların meşruiyetiyle ortadadır.
Milletin ötekileştirilmemiş bir parçası, eşit haklara sahip olma ve adaletli bir barış mücadelesinden başka hiçbir hak talep etmeyen DTP’nin kapatılmasının ülkemiz lehine bir milat olmasını temenni ediyor, aslında bir hiç ve korkak olan zalim güçlere karşı cesaret ve kararlılıkla durulmasını, böylece haksızlıkları ve ayrışmışlığı giderecek bir başlangıç olacağını umuyorum…
CHP’nin “dersim” örnekli katliam özlemi gündemden düşürülmüş olsa da, sessizliğin bir gün gerçeğe dönüştürülmek isteneceğine şüphe duyulmamalı, karşıt düşüncelere gösterilen tepki ve yaptırımın onlara da gösterilmesinin hayati zorunluluğu akıllardan çıkarılmamalıdır. İşbirlikçi medyanın hala katliamcı barbar Onur Öymen’i demokrasi adına ekranlarına, halkın karşısına çıkartmaları da, olabilecek soykırımsı bir katliamı sinsice alttan alta hazmettirebilmek içindir.
Sokakta ve çocuklarının yanında alnı dik bir onurla dolaşmak isteyenler, CHP ve MHP taraftarlılığının nasıl utanç bir kara leke olduğu bilinciyle hareket etmelidirler.
ABD’nin PKK’yı kanlı bir terör örgütü ve düşman ilan etmesini referans gösteren bölücü mihraklar, neden ABD’nin DTP’yi PKK’dan ayırarak, neden legal bir ofis açma izni verdiklerini yanıtlayabilirler mi?
Silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik sözcüleri CHP ve MHP, DTP vekillerinin Apo’nun emir kulu ve PKK’nın temsilcileri oldukları bahanesiyle şehit ve vatan edebiyatı yaparak, kardeşçe eşit bir hak olan açılıma şiddet ve tehditle karşı çıkarlarken; neden DTP’nin kapatılma kararından sonra sine-i millete dönmemelerini ve mecliste kalarak mücadelelerine devam etmelerini talep etmektedirler? Neden dün değil de bugün halkı birlik içinde sükûnete davet edip, amaçlarına ulaşmış bir zafer üstünlüğüyle demokrasiden, barış ve uzlaşıdan söz edebiliyorlar?
MHP'nin kalesi olan Reşadiye'deki askerlerimizin şehit edilmeleriyle ilgili ATŞ ile bir ittifakları olası dahilinde mi?
Dünyada riyakârlık ve namussuzluğun bu kadarına şahit olunmayan bir ülkede istikrarın, huzurun, birlikteliğin, adaletin ve dürüstlüğün sağlanabilmesi asla mümkün değildir.
Gerek Cumhurbaşkanı, gerek Meclis Başkanı ve gerekse bazı AKP vekillerin; “DTP yöneticilerinin partilerini korumak için gerekli özeni göstermediği ve DTP’nin kapatılması için ellerinden geleni yaptıkları” ifadeleri, kayıtsız-şartsız Ataist müstemlekeliğine boyun eğme ve teslim olma zorunluluğunun bir göstergesidir.
Geçmişte politika yaptıkları partilerinin aynı dikta güçlerce kapatılmasıyla dimdik duramayan ve ilkelerini savunamayanların DTP’nin de kendileri gibi ödün vermeleri ve haysiyetsizce vekilliklerini sürdürme düşünceleri, neden oligarşiden kurtulamayıp halkın söz sahibi olamadığına apaçık bir cevaptır.
Sokak gösterilerinin ve eylemlerin çok daha beteri beklenirken aksi bir durumun ortaya çıkması, daha öncede ısrarla vurguladığım üzere o eylemlerin arkasındaki gücün ATŞ olduğuna tartışılmaz bir kanıttır.
Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere, isyana ve teröre doğrudan ya da dolaylı bulaşmış general, amiral ve subaylar; Ergenekon Terör Örgütünü meydan okurcasına destekleyen CHP yargılanıp gerekli yaptırımlar uygulanmadığı müddetçe DTP ile ilgili verilen karar hukuki değil siyasidir. Çünkü hukuk diye dayatılan yasalar eşit ve hassas terazisel bir adaleti temsil etmemekte, Ataist hegemonyasına razı olmayanlar, hukuk manipülasyonuyla saf dışı bırakılmaktadırlar.
Türkiye’nin derebeylikle yönetilen bir devlet olduğu, Atatürk adına yapılan darbeler, başkaldırılar, katliamlar, yasadışı örgütlenmeler, ihanetsel planlar, tahrik edici baskı ve yasakların meşruiyetiyle ortadadır.
Milletin ötekileştirilmemiş bir parçası, eşit haklara sahip olma ve adaletli bir barış mücadelesinden başka hiçbir hak talep etmeyen DTP’nin kapatılmasının ülkemiz lehine bir milat olmasını temenni ediyor, aslında bir hiç ve korkak olan zalim güçlere karşı cesaret ve kararlılıkla durulmasını, böylece haksızlıkları ve ayrışmışlığı giderecek bir başlangıç olacağını umuyorum…
CHP’nin “dersim” örnekli katliam özlemi gündemden düşürülmüş olsa da, sessizliğin bir gün gerçeğe dönüştürülmek isteneceğine şüphe duyulmamalı, karşıt düşüncelere gösterilen tepki ve yaptırımın onlara da gösterilmesinin hayati zorunluluğu akıllardan çıkarılmamalıdır. İşbirlikçi medyanın hala katliamcı barbar Onur Öymen’i demokrasi adına ekranlarına, halkın karşısına çıkartmaları da, olabilecek soykırımsı bir katliamı sinsice alttan alta hazmettirebilmek içindir.
Sokakta ve çocuklarının yanında alnı dik bir onurla dolaşmak isteyenler, CHP ve MHP taraftarlılığının nasıl utanç bir kara leke olduğu bilinciyle hareket etmelidirler.
14 Kasım 2009 Cumartesi
Mehmetçik Vakfına “kurban” caiz midir?
Barışta ve savaşta Silahlı Kuvvetlerin Komutasını üstlenen Genelkurmay, Ataist ideolojik yapısıyla irtica adına vahye olan düşmanlığını her platformda dile getirmekte, sanki kurumsal amaç ve görevi İslam’la savaşmakmışçasına kendi dindar personeli başta olmak üzere hükümetleri, bürokratları, vakıfları ve kuruluşları legal ya da illegal yollarla doğrudan yahut dolaylı sindirme harekâtları düzenleyerek; baskı, tehdit, muhtıra, provokasyon ve darbeyi meşru bir hak görebilmektedir.
İrtica gerekçesiyle ordudan attıkları binlerce subayın sicillerine leke çalıp, kamu alanında görev yapmalarını da yasaklayarak, tehlikeli birer pisliklermişçesine sokağa atmaları; dinle, özellikle vahiysel İslam’la olan bir bağa hiçbir şart ve koşulda izin vermemeleri, vahyi hüküm olan “şehit ve kurban” ibadetlerini nasıl sindirebildikleri sorgusunu ve ürkütücü ikilemini doğurmaktadır. Onlar nezdinde dindar bir subay, yetmiş milyonluk milletimizi katletmeye hazır terörist bir ataist subaydan çok daha tehlikelidir.
Ne acıdır ki irtica tehlikesiyle binlerce dürüst ve onurlu subayı ordudan atabilirlerken; teröre, cinayete, darbeye, bölücülüğe ve isyana karışıp cezaevinde yatan Ataist subaylara sahip çıkarak, görevlerini sürdürmelerini hukuk ve adaletle bağdaştırabilmeleri, dolayısıyla vicdansal hiçbir rahatsızlık duymayarak, millette meydan okuyabilmeleri; takdir edileceği üzere TSK’ni derinden biçmektedir. Müslüman Türk düşmanı neo-nazi ETÖ çete üyelerine ve zorba cuntacılara arka çıkıp hukuku kilitlemeleri, kendilerine karşı hiçbir yargının işlemeyeceğini de ortaya koyabilmektedirler. Çünkü onlar, dokunulamaz imtiyazlarla zırhlanmış Atatürkçülüğün "ataist" şövalyeleridir.
Neden tahammül edemedikleri İslam’ın sadece iki emrine sarılıyorlar?
Şehitlik gibi yüce ve ölümsüz bir mertebeye ulaşabilmek psikolojisiyle cesaret ve korkusuzca canlarını vermekten yılmayan gözü pek yiğitleri teşvik edebilmek; kurban gibi muazzam getirisi olan kutsal bir ibadeti de ranta dönüştürebilmek amacıyla oportünist bir çıkar uğruna ilkesiz bir paradoksu kabullenmeleri, şüphesiz materyalist Ataist mantıklarının bencil gerekliliğindendir.
Müslüman Türk Ordusu, asırlardır “Peygamber Ocağı” olma inanç ve imanıyla zaferler kazanmış, şerefli ve kahraman bir tarih yazarak, gücünü ve cesaretini iman ettikleri Allah ve Resulünden almıştır. Ancak Ataist bir anlayışla idare edilmesinden sonra halksızlıklara ve zulmedenlere karşı mücadelesini yitirmiş, aksine Müslüman halkına karşı bir nifak ve tehdit oluşturmuştur.
Öyle ki “Peygamber Ocağı “ tanımından dahi fevkalade rahatsızlık duyarak, kendilerini “Atatürk’ün Ordusu” olarak tarif edebilmişlerdir. Türkiye Emekli Subaylar Derneği Genel Başkanı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu; "TSK’nın askeri, Atatürk’ten sonra gelişmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin Mehmetçikleridir, Peygamber’in Mehmetçiği değil" ikrarında bulunabilmiştir. Kalplerinde sakladıkları peygamber düşmanlığının itiraf edilmesinden rahatsızlık duyan Genelkurmay, başkanı Org. Başbuğ aracılığıyla bir tadilâta giderek, “TSK, Peygamber Ocağıdır” açıklamasını yaptı ise de, gerçeğin sözde değil özde gizlendiği de herkesçe malumdur.
Allah, Al’i İmran süresi 126 ve 127. ayetlerde “Şehitlerin ölü değil, bilakis diri olduklarını, hiçbir sorgu ve sual olmaksızın ebedi cennetle müjdelendiklerini” buyurarak, laik hiçbir devletin layık görmeyip, sadece birkaç saatlik gösteri niteliğindeki törenle uğurlayıp ardından unuttuğu fedakâr kahramanları, en üst düzeyde mükâfatlandırmıştır.
Genelkurmayca kurulan ve Ataist ilkelerle yönetilen Mehmetçik Vakfının, vatan hizmeti esnasında şehit olan veya herhangi bir nedenle hayatını kaybeden Mehmetçiklerin bakmakla yükümlü oldukları yakınları ile gazi ve engelli Mehmetçiklere sözde belirlenen esaslara göre ölüm ve maluliyet yardımı yapmak amacıyla kurulması; acaba ne anlam ifade ediyor? Bu amaç, akan kanın sömürülmesi mi, yoksa gerçekten kendi varlığı adına canını veren veya sakat kalarak gazi olan devletin hayati sorumluluk taşıdığı görevi yerine getirmediği bir ayıbı, ya da bir ihaneti mi? Şehit ve gazi yakınlarına devlet yardım yapmıyor da, bir vakfa mı ihtiyaç duyuluyor?
Diğer taraftan, kendini şehitlerin geriye bıraktığı yakınlarına, dul ve yetimlerine adadığını ve her türlü sorun ve ihtiyaçlarına kucak açtığını iddia eden Mehmetçik Vakfı; acaba inançlarından dolayı barbarca dışlanan gözü yaşlı ve bağrı yanık ana, eş ve kız çocuklarının türbanlarına sahip çıkarak, onlara eşit bir eğitim, çalışma ve kamu alanlarına özgürce girme haklarına destek veriyor mu? Yoksa irtica adına yapılan insanlık dışı yasakları savunuyor mu?
Her şeyin Atatürk adına yapıldığı Ataist bir anlayış temelinde, bağış gerekçesiyle topladıkları kurbanları; Atatürk adına mı, Allah adına mı boğazlatıyorlar?
Müslüman milletimizin Allah, Kur’an ve Peygamber aşk ve tazimini irticayla özdeşleştirerek, saldırı ve hakarette bulunan Ataistlerin toplumumuzun dini ve vicdani duygularını acımasızca istismar ederek, topladıkları kurban ve yardımları; yoksa Ergenekon Terör Çetesine, irticayla mücadele adına kurdukları askeri ve sivil örgütlere, milleti birbirine kıydırma ve hükümeti devirebilmek adına planladıkları provokasyonsal tertiplere, komplolara ve silahlara mı harcıyorlar?
Yaratıcı Allah’ın ilkelerini, emrettiği ibadetlerini irticayla aşağılayan Mehmetçik Vakfı yönetimi; vahye iman ettiklerini itiraf etmişler mi ki, İslam’ın bir emri olan kurbana Müslümanlar adına vekâlet edebiliyorlar? Acaba kendileri kurban ibadetini yerine getiriyorlar mı?
Kurban kesenin besmelesinden ziyade, vekâlet verilen kuruluşunda besmeleye iman etmiş olması ve o kurbanı Allah adına boğazlayıp boğazlamadığı şüphesi kesinlikle taşınmamalıdır. Ancak iman etmedikleri din adına kurban dahi kesmedikleri, tıpkı şehit törenlerindeki samimiyetsiz gösteri gibi numunelik birkaç hayvanı katlettikleri de akıllardan çıkarılmamalıdır.
Şu çok iyi bilinmelidir ki kurban maddi bir bağış, yardım ve yoksul doyurma amaçlı değildir. Doğrudan bir ibadettir…
Allah’ın ilkelerine değil Atatürk’ün ilkelerine tumturaklı bağlı bir anlayışa bağışlanan kurbanlar, En’am Süresi 121. ayette de buyrulduğu üzere; MUNDARDIR…
“Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.” En’am 121
İrtica gerekçesiyle ordudan attıkları binlerce subayın sicillerine leke çalıp, kamu alanında görev yapmalarını da yasaklayarak, tehlikeli birer pisliklermişçesine sokağa atmaları; dinle, özellikle vahiysel İslam’la olan bir bağa hiçbir şart ve koşulda izin vermemeleri, vahyi hüküm olan “şehit ve kurban” ibadetlerini nasıl sindirebildikleri sorgusunu ve ürkütücü ikilemini doğurmaktadır. Onlar nezdinde dindar bir subay, yetmiş milyonluk milletimizi katletmeye hazır terörist bir ataist subaydan çok daha tehlikelidir.
Ne acıdır ki irtica tehlikesiyle binlerce dürüst ve onurlu subayı ordudan atabilirlerken; teröre, cinayete, darbeye, bölücülüğe ve isyana karışıp cezaevinde yatan Ataist subaylara sahip çıkarak, görevlerini sürdürmelerini hukuk ve adaletle bağdaştırabilmeleri, dolayısıyla vicdansal hiçbir rahatsızlık duymayarak, millette meydan okuyabilmeleri; takdir edileceği üzere TSK’ni derinden biçmektedir. Müslüman Türk düşmanı neo-nazi ETÖ çete üyelerine ve zorba cuntacılara arka çıkıp hukuku kilitlemeleri, kendilerine karşı hiçbir yargının işlemeyeceğini de ortaya koyabilmektedirler. Çünkü onlar, dokunulamaz imtiyazlarla zırhlanmış Atatürkçülüğün "ataist" şövalyeleridir.
Neden tahammül edemedikleri İslam’ın sadece iki emrine sarılıyorlar?
Şehitlik gibi yüce ve ölümsüz bir mertebeye ulaşabilmek psikolojisiyle cesaret ve korkusuzca canlarını vermekten yılmayan gözü pek yiğitleri teşvik edebilmek; kurban gibi muazzam getirisi olan kutsal bir ibadeti de ranta dönüştürebilmek amacıyla oportünist bir çıkar uğruna ilkesiz bir paradoksu kabullenmeleri, şüphesiz materyalist Ataist mantıklarının bencil gerekliliğindendir.
Müslüman Türk Ordusu, asırlardır “Peygamber Ocağı” olma inanç ve imanıyla zaferler kazanmış, şerefli ve kahraman bir tarih yazarak, gücünü ve cesaretini iman ettikleri Allah ve Resulünden almıştır. Ancak Ataist bir anlayışla idare edilmesinden sonra halksızlıklara ve zulmedenlere karşı mücadelesini yitirmiş, aksine Müslüman halkına karşı bir nifak ve tehdit oluşturmuştur.
Öyle ki “Peygamber Ocağı “ tanımından dahi fevkalade rahatsızlık duyarak, kendilerini “Atatürk’ün Ordusu” olarak tarif edebilmişlerdir. Türkiye Emekli Subaylar Derneği Genel Başkanı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu; "TSK’nın askeri, Atatürk’ten sonra gelişmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin Mehmetçikleridir, Peygamber’in Mehmetçiği değil" ikrarında bulunabilmiştir. Kalplerinde sakladıkları peygamber düşmanlığının itiraf edilmesinden rahatsızlık duyan Genelkurmay, başkanı Org. Başbuğ aracılığıyla bir tadilâta giderek, “TSK, Peygamber Ocağıdır” açıklamasını yaptı ise de, gerçeğin sözde değil özde gizlendiği de herkesçe malumdur.
Allah, Al’i İmran süresi 126 ve 127. ayetlerde “Şehitlerin ölü değil, bilakis diri olduklarını, hiçbir sorgu ve sual olmaksızın ebedi cennetle müjdelendiklerini” buyurarak, laik hiçbir devletin layık görmeyip, sadece birkaç saatlik gösteri niteliğindeki törenle uğurlayıp ardından unuttuğu fedakâr kahramanları, en üst düzeyde mükâfatlandırmıştır.
Genelkurmayca kurulan ve Ataist ilkelerle yönetilen Mehmetçik Vakfının, vatan hizmeti esnasında şehit olan veya herhangi bir nedenle hayatını kaybeden Mehmetçiklerin bakmakla yükümlü oldukları yakınları ile gazi ve engelli Mehmetçiklere sözde belirlenen esaslara göre ölüm ve maluliyet yardımı yapmak amacıyla kurulması; acaba ne anlam ifade ediyor? Bu amaç, akan kanın sömürülmesi mi, yoksa gerçekten kendi varlığı adına canını veren veya sakat kalarak gazi olan devletin hayati sorumluluk taşıdığı görevi yerine getirmediği bir ayıbı, ya da bir ihaneti mi? Şehit ve gazi yakınlarına devlet yardım yapmıyor da, bir vakfa mı ihtiyaç duyuluyor?
Diğer taraftan, kendini şehitlerin geriye bıraktığı yakınlarına, dul ve yetimlerine adadığını ve her türlü sorun ve ihtiyaçlarına kucak açtığını iddia eden Mehmetçik Vakfı; acaba inançlarından dolayı barbarca dışlanan gözü yaşlı ve bağrı yanık ana, eş ve kız çocuklarının türbanlarına sahip çıkarak, onlara eşit bir eğitim, çalışma ve kamu alanlarına özgürce girme haklarına destek veriyor mu? Yoksa irtica adına yapılan insanlık dışı yasakları savunuyor mu?
Her şeyin Atatürk adına yapıldığı Ataist bir anlayış temelinde, bağış gerekçesiyle topladıkları kurbanları; Atatürk adına mı, Allah adına mı boğazlatıyorlar?
Müslüman milletimizin Allah, Kur’an ve Peygamber aşk ve tazimini irticayla özdeşleştirerek, saldırı ve hakarette bulunan Ataistlerin toplumumuzun dini ve vicdani duygularını acımasızca istismar ederek, topladıkları kurban ve yardımları; yoksa Ergenekon Terör Çetesine, irticayla mücadele adına kurdukları askeri ve sivil örgütlere, milleti birbirine kıydırma ve hükümeti devirebilmek adına planladıkları provokasyonsal tertiplere, komplolara ve silahlara mı harcıyorlar?
Yaratıcı Allah’ın ilkelerini, emrettiği ibadetlerini irticayla aşağılayan Mehmetçik Vakfı yönetimi; vahye iman ettiklerini itiraf etmişler mi ki, İslam’ın bir emri olan kurbana Müslümanlar adına vekâlet edebiliyorlar? Acaba kendileri kurban ibadetini yerine getiriyorlar mı?
Kurban kesenin besmelesinden ziyade, vekâlet verilen kuruluşunda besmeleye iman etmiş olması ve o kurbanı Allah adına boğazlayıp boğazlamadığı şüphesi kesinlikle taşınmamalıdır. Ancak iman etmedikleri din adına kurban dahi kesmedikleri, tıpkı şehit törenlerindeki samimiyetsiz gösteri gibi numunelik birkaç hayvanı katlettikleri de akıllardan çıkarılmamalıdır.
Şu çok iyi bilinmelidir ki kurban maddi bir bağış, yardım ve yoksul doyurma amaçlı değildir. Doğrudan bir ibadettir…
Allah’ın ilkelerine değil Atatürk’ün ilkelerine tumturaklı bağlı bir anlayışa bağışlanan kurbanlar, En’am Süresi 121. ayette de buyrulduğu üzere; MUNDARDIR…
“Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.” En’am 121
Etiketler:
Allah'ın adı,
aşk,
ataist,
Atatürk'ün adı,
bağış,
ETÖ,
Genelkurmay,
hayvan,
kurban,
Mehmetçik Vakfı,
mundar,
Müslüman Türk Ordusu,
peygamber ocağı,
şehit,
TSK,
yardım,
yoksul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)