Müslüman TSK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müslüman TSK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2010 Pazar

Demek mazoşistiz...

Laik ve Atatürkçü diktatörlüğü cumhuriyetle özdeşleştirerek Müslüman toplumu cumhurdan arındırmış öyle dâhili bir düşmanla karşı karşıyayız ki, artık tahammül ve sabrı tüketen baskı ve ayırımcılık patlama seviyesine ulaşmıştır.

Cumhuriyetin kutlanışıyla ilgili yılda bir kez düzenlenen bayramda dahi göstermelik olsa da birlik ve beraberliği yansıtacak bir bütünlüğü doğrayan Genelkurmay ve CHP’nin gerek iç gerekse dış tek tehdit olduğu, başkanları değişse de Müslüman Halk düşmanlıkları aynı kin ve nefretle devam ettiği anlaşılmıştır. Dolayısıyla “Kırmızı Kitap” olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesine iç ve dış tehdit olarak Genelkurmay ve CHP’yi nitelemek, Türkiye’nin güç ve bağımsızlığı adına hayati bir uyarıdır.

Özellikle Askeri okullarda verilen din aleyhtarı eğitimler reform edilmediği, terfilerin askeri başarıya göre değil Kemalizm bağlılığına göre değerlendirildiği, Genelkurmay Milli Savunma Bakanlığına bağlanmadığı ve CHP’nin altı oku anayasadan çıkarılmadığı müddetçe bölücü diktatörlüğe son verebilmek mümkün değildir.

1924 anayasasında devletin idari biçimi cumhuriyet, dini “İslam” yazıyordu. 1927’de “din’i İslam” maddesi kaldırılarak tüm etnik kökenlileri tek çatı altında birleştiren inanç mucizesinin lağvedilmesiyle isyan, çatışma ve bölünmeler başladı, haçlıları dize getirip kahramanlık destanları yazan milletimiz, İslam karşıtı CHP’lilerin vicdanları deşen saldırılarıyla katledildi. 1937’de CHP’nin altı oku anayasaya konmasıyla cumhuriyet yerine CHP diktatörlüğü ilan edildi ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez şartlarından dolayı bugünde egemenliği sürmektedir. Kaymakamların memurlara Cuma namazına gitmeyi yasaklayan kararları, devlette görev yapanlara ibadeti yasaklayıp, sokakta da ancak izin verdiği ölçüde serbest bırakması tamamen laik düşüncenin bir yaptırımı olarak huzursuzluk ve güvensizlik had safhaya ulaştı. Müslümanlara karşı sürdürülen baskı ve tehditler o dönemdeki gibi radikal olmasa da günümüzde de şiddetini devam ettirmektedir.

CHP, yıllarca savaştığımız haçlılardan bile daha korkunç amansız ve riyakâr bir düşmandır. Çünkü içimizdedir. Fitne, nifak, bölücülük ve insaniyetsizliğin merkezi olan CHP ile gerekçe ne olursa olsun asla müzakereye ve uzlaşıya kalkışılmamalı, onlara meşruiyet kazandıracak her türlü ilişkiden, hatta tartışmadan dahi kaçınmalıdır. Şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı, yapmamaktır. Cüzamlıdan kaçar gibi onların bulunduğu yerden kaçmalı, milletin ve vatanın bekası için mutlaka yalnızlığa terk edilmelidirler. Türkiye ve Müslümanlar aleyhine en ezeli düşman bilinen bdp, İsrail ve ABD gibilerle asgaride anlaşılabilir ama CHP ile asla…

Müslüman TSK’ni komuta eden Genelkurmay’ın yayınladığı genelgeyle canlarını veren ve vermek için sırada bekleyen yiğit askerlerin tesettürlü ana, kız ve eşlerini vatan haini düşmanlarmışçasına tecrit etmeleri, mutlak bil mukabeleyi zorunlu kılmakta; şehit ve adayların ebeveynleri ayağa kalkarak, evlatlarını kendilerine hasım Genelkurmay komutasında askere göndermemelerine meşru bir haktır. Müslümanları teröristlikle yaftalayıp cumhurdan saymayarak birarada bulunmayı genelgeyle yasaklayan Genelkurmay, ülkeyi parçalayacak bir bölücülüğün korkunç fitilini ateşlemiştir. Genelkurmay, başkomutan Cumhurbaşkanı ve hükümetten bağımsız bir kurum mudur ki fütursuzca meydan okuyabilmektedir?

29 Ekim Cumhuriyet etkinlikleri dolayısıyla valilerin şehit ve gazileri davetlerinde türbanlı eş, ana ve kızlarına düşmanca tepki göstererek salonu terk eden subay görüntüleri dehşet vericidir. İçeride komutanlar olduğu gerekçesiyle tesettürlü şehit ve gazi yakınlarının resepsiyonlara alınmaması, geçmişteki işgal güçlerinin tavırlarını hatırlatmaktadır. Eğer tesettürlüler bu kadar tehlikeliler ise, neden evlatları askere alınmaktadır? Dünyanın neresinde böylesi faşizan bir ayırım mevcuttur?

Nüfusunun % 70’i tesettürlü olan Türkiye’de, Genelkurmay’ın ya da CHP’nin türbandan kaçabilmeleri mümkün müdür?

İnsan yaratılışı, aklı ve duygusundan bihaber öyle nasyonalist ya da ulusalcı bir CHP yahut Genelkurmay diktatoryasının baskısı altındayız ki; aynı şekilde konuşacak, aynı şekilde düşünecek, aynı şekilde inanacak, aynı şekilde hareket edecek, aynı değerleri paylaşacak, aynı kılık ve kıyafete bürünecek bir biyomekanik toplum oluşturma boyunduruklarını zorbalıkla dayatmaktadırlar. Oysa milyarlarca insan fiziki olarak aynı olmadığı halde nasıl olur da ruhen tek tip insan oluşturabilme hayalindedirler? Kemalizm gibi her faşist devletin rüyası olan tek tip insan modeli, apaçık yaratıcı Allah ve insanlık karşıtlığıdır. Laik ve Atatürkçü olmak bir mecburiyet ise; neden olmayanları vatandaşlıktan çıkartmıyorlar?

85 yıldır kanla dayatarak asimilasyonu başaramadıkları laiklik ve Atatürkçülük söylemlerinden çark ederek dini argümanlara, özellikle türbana sığınıp oy alabilme hileleri cumhuriyet kutlamalarıyla açığa çıkmış, seçim meydanlarında sözde türban sorununu çözecekleri vaadinde bulunan CHP, cumhurbaşkanı eşinin türbanına birkaç saat bile tahammül edemeyerek davete katılmamışlardır.

Müslümanlara kan kusturan CHP Diktatörlüğü’nün baskısından kurtulamayan Ak Parti Hükümeti; CHP’siz bir çözümün olamayacağı mahkûmiyetiyle şehit ana ve kızlarına özgürlük verememenin acziyeti içinde kıvranmaktadır. Halka ve seçtiği hükümete kök söktüren Genelkurmay ve CHP, anayasayla hükme bağlanmış devletin ebedi sahibi olma cüretkârlıklarından dışa karşı caydırıcılığımızı da yerle bir etmişlerdir. İsrail’in cesaret ederek gemimize saldırıp yardımsever dokuz vatandaşımızı katletmesinin bedelini de bu yüzden ödetemediğimiz tartışılmazdır. Halka ve hükümetine amansız düşman kurumların ahkâm kestiği bir ülke, asla caydırıcı olamaz ve emir erliğinden öteye geçemez…

Eğer Müslüman milletin örtüsü türbana karşı sürdürülen acımasızlık ve düşmanlığı CHP yaparsa rejim, bir Fransız ve Ermeni yaparsa mı savaş nedenidir?

1919 Fransız işgalinde olan Maraş’ta, Uzunoluk hamamından çıkan Müslüman iki Türk kadınına Fransız ve Ermeni askerler, “Burası Türklerin değildir. Burada artık bu şekilde gezemezsiniz” diye sarkıntılık yapıp tıpkı günümüz CHP’lileri gibi örtülerini zorla açmaya çalışmaları üzerine, Çakmakçı Sait isimli genç, mütecaviz askerlere karşı koysa da gözü dönmüş düşman kurşununa hedef olup ağır şekilde yaralanır. İşte tam o esnada hamamın karşısındaki Sütçü dükkânında olayı seyreden Sütçü İmam, tabancasını çekerek olaya müdahale eder. “Durun bire densizler. Yaptıklarınız yetti artık. Bugün namus günüdür.” deyip silahını ateşler. Bir işgalci askeri öldürür, ikisini de ağır biçimde yaralar. Türk Milletinin dini, namusu ve şerefine uzanmak istenen menfur eli daha orada kırıverir. Bu kurşun, aynı zamanda Türk İstiklal Mücadelesinin de ilk kıvılcımı ve ilk müjdecisi ise, bugün değişen nedir?

Tıpkı Sütçü İmam misali Müslüman Türk kadınının örtüsüne uzanan eli kıran Osmaniyeli İzzet Kıraç, Fransız ve Ermeni askerlerinin dölü olan Gümüşhane eski Baro Başkanı Ali Günday’ı aynı inanç ve duyguyla cezalandırmış, lakin o günün Müslümanlarınca İstiklal Savaşını tetikleyen duruş sergilenemediğinden türbana uzanan eller engellenememiştir. Olayın sıcaklığında korkudan kaçışarak buldukları köşelere saklanan sözde Müslüman türban savunucuları, kendilerine bir zarar bulaşmasın gerekçesiyle din düşmanlarından daha celalli olayı kınamışlardı. Haklı gördüğüm İzzet Kıraç’a bir avukat tutabilmek için ne Trabzon, ne Erzincan, ne Erzurum bırakmış, ücretlerini peşin ödeyeceğimi belirttiğim halde İstanbul ve Ankara da dâhil olmak üzere cesur bir avukat bulamamanın hayretiyle lanet etmiştim. Apo gibi azılı bir terörist için binlerce avukat yarışırken, tıpkı Sütçü İmam duruşuyla Müslüman kadın adına yapılmış bir olayda avukat bulamamıştım. Eskiden tanıdığım Trabzon’daki bir avukatın hayati endişe gerekçesiyle talep ettiği yüksek miktarı da peşin ödeyerek, vekâletini üstlendirmiştim. Basının kamuoyuna duyurmasıyla hakkımda alınan ölüm kararı ve suçu övmek fiilinden aleyhime açılan davalara hiç aldırış etmemiş, aşağılanan Müslüman kızlarımızın akan gözyaşlarının durulabileceği umuduyla desteğimi eksiltmemiştim. Ancak sözde türbanı savunan yığınlar öyle münafıklardı ki, gerek İzzet Kıraç gerekse şahsımı insafsızca eleştirmişlerdi. Tıpkı Mahmut Hoca’ya verilecek İslam Üstün Hizmet Ödülündeki provokasyon misali CHP’lilerden daha şiddetli bir karşıt duruş sergilemeleri, neden Müslümanların aşağılanarak dışlandığına açık bir cevaptır.

Hafızamdan bir türlü silemediğim dehşetsi olay; 1995 yılında Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde meydana gelmiş, Sağlık Hizmetler Yüksek Okulunu birincilikle bitiren türbanlı bir kızımızın kürsüden yapacağı konuşma sırasında geçmişin Haçlı, Fransız ve Ermeni askerlerinden daha zalim ve Müslüman Türk düşmanı olan Yüksek Okul Müdürü Prof. Dr. Servet Özgür adlı barbarın sahneye çıkarak, tıpkı bir hayvan misali kızımızın ağzından tutarak sahneden fırlatması hala nefesimi kesmekte ve kanımı dondurmaktadır. Servet Özgür adlı o merhametsiz canavara gösterdiğim sert tepki sonrası aleyhime “hakaret ve tehdit”ten dava açarak hak aramaya kalkışması ve kendisine hiçbir müeyyide uygulanmayarak aşağılanan o türbanlı öğrencinin hakkının da iade edilmemesi, laik ve Atatürkçü rejimin tüm içyüzünü ortaya koymaktaydı. Söz konusu o barbar, bugün Gaziantep Üniversitesinde Halk Sağlığından sorumlu Sağlık Yüksekokulu Müdürü olarak görev yapabilmektedir.

İşte bilim; işte çağdaşlık. Nerede insanlık!

CHP Diktatörlüğü’nün islamofobi korkusu, türbana tanınacak bir özgürlükle laiklik ve Kemalizm’in yıkılabileceği sendromu yaşamasına neden olmakta, böylece anıtkabir tapınak şövalyelerini tahrik ederek kaosu tetiklemektedir. Peki, suçlu CHP ya da Genelkurmay mı, çözümü gerçekleştirecek kararlılığa ve cesarete sahip olamayan hükümet mi? Yoksa dini ve insani direnişi ortaya koyamayan sömürücü sivil toplum örgütleri mi? Ya da gazete ve televizyon ekranlarında sükse yapan kanaat önderleri mi? Veya eş ve kızlarının örtülerini ekonomik, can ve makam kaygılarından peşkeş çekebilen münafıklar mı? Kadın dayanışmasını desteklemeyen riyakâr Kadın Hakları Savunucuları mı? Din ve namus saydığı örtüsünü eğitim veya iş gerekçeleriyle tavize kalkışan dönekler mi? Dinlerine ve atalarının mücadelelerine sırtlarını dönen yığınlar mı?

Laikliği kabul etme mecburiyetinde bulunanların laiklik tanımı öyle trajikomik ki, öylesi bir anlamı ne CHP, ne Genelkurmay, ne de Kemalistler dile getirmektedir.

Allah’a olan iman ve inancı reddedip aklın üstünlüğünü kabul eden ve sekülerizmin siyasi bir terminolojisi olan laiklik, onlara göre; din düşmanlığı değilmiş, din ve vicdan özgürlüğüymüş, inanç ve ibadet hürriyetiymiş. Ayrıca ne anayasamızda, ne yasalarda, ne YÖK Kanunu’nda, ne YÖK Disiplin Yönetmeliği’nde, ne Atatürk ilkelerinde başörtüsünü ima yoluyla bile yasaklayan bir ifade yokmuş. Anayasa’nın amir hükmüne göre, özgürlükler ancak yasalarla sınırlandırılabilirmiş, böyle bir sınırlandırma da yokmuş.

Madem öyle; neden milyonlarca türbanlı itilip kakılıyor, cumhuriyet düşmanı ilan ediliyor, duvarlar örülüyor, hakaret ediliyor, eğitim ve çalışma hakları ellerinden alınıyor, muhacirliğe zorlanılıyor, askerdeki evlatlar ziyaret edilemiyor, yaka-paça kürsülerden indiriliyor, asimilasyona tabi tutuluyor, resepsiyonlara katılamıyor, otobüslerden atılıyor ve baskılar uygulanıyor? Bütün bu olanlar keyfi ise; nerede hukuk, nerede hükümet?

Gün olmuyor ki resmi ve sivil hayattaki türban zulmü yürekleri dağlamasın. Türbanlıları “vatan haini” gören müstebitlik, ya mutlak bir federasyonu ya da atalarımız misali bir mücadeleyi zaruri kılmaktadır. Vatan adına canların verildiği bir ülkede şehitlerin eş ve analarını hiçbir güç aşağılamamalı ve dışlamamalıdır. Genelkurmay’ın kinsi ayırımcılığından özellikle TSK ürkütücü bir tehlike altındadır.

Düşmanlığın her türlüsüne şahit olduğumuz memleketimizde türbanlı öğrencileri sınıftan çıkartan öğretim görevlilerine YÖK’ün getirdiği yaptırım psikolojik baskılarla aşılmakta, öğrencileri sınıftan atmak yerine ders işlemeyerek sınıftaki diğer öğrencileri türbanlılara karşı kışkırtarak, ihanetsi korkunç bir kamplaşma ve çatışmaya yol açmaktadırlar.

Meclis ve hükümetin duyarsızlığı, hele çözümün seçimlerden sonraya bırakılacağı duruşları düşmanlığı ve çözümsüzlüğü daha da körükleştirerek önlenemez bir fecaate taşıyacak boyuttadır. Artık vaatler ve ötelemelere tahammülün kalmadığı, alçakça aşağılanan halkın nereye kadar sabredeceği kestirilememektedir. Hükümetin, MHP’nin çağrısına kulak vererek türbanı çözüme kavuşturabilmek adına derhal referanduma gitmesinin hayati zorunluluğunu dikkate alma mecburiyeti vardır. Aksi tavrı apaçık bir aldatmacadır.

“Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.” Platon

7 Mart 2010 Pazar

Devlet, onlar olduktan sonra…

Genelkurmay ve CHP gibi devlete hükmeden tanrıların diktasındaki bir ülkede halkın söz sahibi olabilmesi mümkün mü?

Biri halkın kurtarıcı gözbebeği, diğeri de devleti kuran bir mabut…

Neymiş efendim; generaller, amiraller ve subaylar darbe yapacaklarmış, halkın seçtiği meclisi ve hükümeti devireceklermiş, çocuklarımızı ve insanları katledeceklermiş, mallarına el koyacaklarmış, toplama kamplarında zulümden geçireceklermiş, Müslümanlara ve Kürtlere vatanlarını mezar yapacaklarmış ve belgelendirdikleri binbir çeşit zorbalıkla Atatürk’e karşı kulluklarını yerine getirip, laik diktatörlüğü koruyacaklarmış…

Kimileriniz zaten öyle değil mi diye düşünebilirsiniz ama taşıdıkları korkunç kin ve nefretle devleti gütmeleri kendilerini tatmine yetmemekte, fiziki doyuma ulaşabilmeleri için tahammül edemedikleri halkın kanını içebilecek mutlak bir tutsaklığı sağlayabilmek adına kulsal zincirin gerekliliğine inanmakta, böylece tartışmasız ideolojilerinden uzaklaşarak hürriyet arayışına giren halkın dizginlenebilmesi için cehennemsi planları hazırlayabilmektedirler.
İfade etmekten utanmadıkları gibi halkı deniz kendilerini balık gören jaws’lar, “halka karşı acımasız” olacaklarını bile deklare edebilmişlerdir. Zaten CHP’de halkı mazoşistlikle özdeşleştirip, “Bu halk mazoşisttir, ne kadar eziyet ederseniz, o kadar …..” dememiş miydi?

Söz konusu ideolojik amaçlı tüm yasa-dışı cunta plan ve eylemlerin arkasında Genelkurmay ve CHP’nin olduğu tartışılmazdır. Neden?

Bugüne kadar hiçbir hükümetin cesaretle üzerine gidemediği ezici diktatörlüğü sindiremeyerek hesap soran AK Parti Hükümeti, haksızlık ve adaletsizlik karşısında susmayı onursuzluk addeden şerefli savcı ve hâkimler ile TSK ve medyanın izzetli mensuplarının arkasında durarak, alışılagelen sinsi ve ihanetsi planları ortaya çıkarmış, Türkiye Halkı’nın yaşayacağı elem felaketlerin önüne geçmişlerdir.

Halkımızın sağduyusu, merhamet ve sabrını acımasızca sömüren Genelkurmay ve CHP; ihanetlerin bir bir deşifre edilmesiyle beraber hışımla ayağa kalkarak; hem hükümeti, hem savcı ve hâkimleri, hem gazetecileri, hem de artık yeter diyen halkımızı vicdansızlık gibi ağır ithamlarla suçlayarak lanet etmişler, rejime karşı bir başkaldırı ve yakalanan teröristlerin suçsuz ve vatanın yiğit evlatları oldukları propagandalarıyla tüm belgelerin ve iddiaların düzmece ve Silahlı Kuvvetlerine karşı bir sindirme harekâtı olarak sunabilmişlerdir.

Oysa toplanan delillerin daha ne olduklarını araştırmadan, devletin savcı ve hâkimlerinin görüşleri alınmadan halkı ve hukuku hiçe sayan bilinçli sahiplenme, şüphesiz onların da bu planın hazırlayıcıları ve uygulayıcıları arasında olduklarını kanıtlamaktaydı. Çünkü sıcağı sıcağına gösterilen anormal tepkiler, Genelkurmay ve CHP’nin de işin içinde olduğuna tartışmasız delildi.

Ancak halkın gözbebeği ve en güvendiği kurum olan TSK’yı komuta eden Genelkurmay ile siyasi bir parti ve devleti kuran köklü CHP’nin böylesi acımasız bir terör organizasyonunda yer alamayacağı önyargısı, maalesef son derece açık olan ilişkiyi zoraki perdelemiş, böylece asıl hesap vermesi gereken azmettirici merkezler hedef olmaktan çıkarılmıştır.

Kuruma veya ideolojiye bağlı gerekçelerle suçluların söz konusu güçlerce korunup kollanmasını hukuk çerçevesinde izah edebilmek söz konusu değildir. Bölücü ve komplocu terör örgütü üyesi sanık bir başsavcının tutukluluğu Deniz Baykal’ın vicdanını sızlatıyor ama o savcının halka estirdiği terör ve yıkıcı terör örgüt üyeliği, o nasıl bir vicdansa Baykal’ı hiç etkilemiyor!

Neymiş efendim, Atatürkçü bir başsavcı, kuvvet komutanı, ordu komutanı v.s gibi rütbe ve makam sahipleri dilediklerini yapmakla özgür ve hiçbir güç onlara ne hesap sorabilir ne de yargılayabilirmiş. Oha…

Yani laik devletin bekası ve Atatürk rejiminin devamı için atom bombası dahi atmaktan geri durmayacaklarını mı söylüyorlar? Şükürler olsun ki sahip değiller…

Hukuk karşısında halktan ne üstünlükleri ve ayrıcalıkları var ki dokunulmaya cesaret edilemiyor, suçlu oldukları halde gerektiğinde ifade vermeye gelemeyebiliyor, tutuklanamayabiliyor, cezaevinde yatmak yerine hastanelerde keyif sürebiliyor, yargıdan kurtulabilmek için hafıza kaybı gibi özürlü raporlar alabiliyorlar? Açıkça söyleyeceğim odur ki ne Genelkurmay Başkanı ne kuvvet komutanları ne ordu komutanları ne de diğerleri “şehit” olmuş ve “şehit” olabilmek için kahramanca savaşan o sokaktaki bireylerden üstün değillerdir, hatta kıyaslanamayacak bir seviyededirler!

Unutmalılardır ki irtica adına Müslüman ya da bölücü yaftasıyla Kürt diye fişleyip, tıpkı İsrail’in Filistinlileri baskı, işkence ve katletmesi misali yok etmeye çalışacakları halkın her biri; seve seve TSK’da görev yapmakta ve canlarını feda etmekten kaçınmamaktadırlar. Bu durum karşısında darbeci ve yanlılarının akıl ve vicdan sahibi insan olabilmeleri mümkün müdür?

Yoksa şehit olan ve sakat kalan o askerlerin ve ağıtların hiçbir önemi yok, bizim için tek tehlike antiAtatürkçü, Atatürk milliyetçisi olmayan Müslüman topluluk ve Kürtlerdir, amacımız için PKK ile dahi ittifaka girerek varlığını sürdürüyoruz, vatan ve millet biziz, gerisi düşmandır mı demek istiyorlar?

Milletimiz onlara açık çek vererek öyle şımarttı ve sultalaştırdı ki normale dönüşün kanlı mı yoksa kansız mı sonuçlanacağı kestirilememektedir. Ancak Atatürk’ün “Kanla yapılan devrimler daha muhkem olur” sözü, Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin kanlı eylem planlarına meşruiyet kazandırmakta, dolayısıyla hiç kimsenin eleştirme hakkı da bulunmamaktadır. Nasıl olsa her düşünce ve davranış, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı bir hükümlülük gerektirmiyor mu?

Herkes birbirine cephe almış bir öfkeyle teyakkuzda beklerken, hukuk çalıştırılarak adaletin yerini bulmasına çabalayan savcı ve hâkimler ya bağlı bulundukları yargı kurumlarınca baskı ve tehdit altında ya da ifadeye çağırdıkları suçluların arkasına aldıkları Genelkurmay kalkanıyla yargıyı takmamaktadırlar. Org. Başbuğ, yargının kozmik odadaki araştırması için, “izin vermeseydim nah girerlerdi” diktasal açıklamada bulunması, aksi bir düşünceye mahal bırakmamaktadır.

Türkiye için utanç vesikası olmaya devam eden Alb. Dursun Çiçek imzalı “millete ihanet belgesi” sanki bir takdir belgesiymişçesine bayrak misali zirvede korunabilmekte, Alb. Dursun Çiçek hala tutuklanmayıp bir kahraman şanıyla görevini ifa edebilmektedir. Ancak belgenin kamuoyuna duyurulmasının hemen akabinde Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un hiçbir soruşturma ve araştırma yapmaksızın belgeyi “düzmece bir kâğıt parçası” olarak değerlendirmesi, onun da o planın hazırlanmasındaki rolünü ortaya koymaktadır. Panikle yaptığı o açıklamanın başka hiçbir yorumu olamaz. Ayrıca Alb. Dursun Çiçek’in günlerce yargıya teslim edilmemesi, iki kez tutuklanması akabinde ‘çayı soğumadan’ serbest bırakılması, kendilerinin de belgenin orijinal olduğunu tasdik etmesi sonrasında hala “ne yapabiliriz” arayışlarıyla sessizliklerini sürdürmeleri; o belge içeriğinin Alb Dursun Çiçek’le bir ilgisi bulunmadığını, başta Org. Başbuğ olmak üzere kuvvet komutanları ve ordu komutanlarının bilgisi dâhilinde hazırlandığını ortaya koymaktadır. Zaten bilgileri olmadan bir sineğin dahi karargâhta uçamayacağını bizzat açıklayan Genelkurmay Başkanlarıdır.

Sanırım Alb. Dursun Çiçek tek başına suçu kabullenmemekte, “ya beni kurtarın ya da hepinizi ele veririm” tehdidiyle orta bir yol bulmaya çalışılmaktadır. Olmadı diğerleri gibi onu da öldürüp intihar süsü vermeleri sürpriz olmayacaktır.

Bir terör örgütü üyesi olduğu mahkemenin kabul ettiği iddiayla da resmileşen 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk’in, mezhep çatışması yoluyla kaos ortamı yaratıp darbeye zemin hazırlamak istediğiyle ilgili 1 numaralı suçlu kategorisinde değerlendirilmesi, yine Genelkurmay’ca dikkate alınmadı, bir de hukuka, yargıya, TSK’ya ve millete meydan okurcasına Sarıkamış Kış Tatbikatını yöneten bir terfi ile ödüllendirilmesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Allahuekber Dağlarında 90 binden fazla şehit olan kahraman atalarımızın da ruhlarını sızlatmıştır.

Ergenekon silahlı terör örgütünün Erzincan yapılanmasının en üst düzeydeki yöneticisi olduğu yargıca da belgelenen Org. Saldıray Berk değil de diktatörlüğe karşı bağımsızlık mücadelesi veren milletimiz mi TSK’yı yıpratıyor?

Özgürlük düşmanı, tarihin en acımasız, en baskıcı, en kanlı komünist ve mason diktatörü Mao’nun “halk bir denizdir, biz balığız” felsefesini örnek alan Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri, ne var ki bir gün denizin “tsunami” yaparak tüm jawsları karaya çarpıp yok edeceğini hesap edememektedirler. Bu dünya Mao’nun Kızıl Muhafızlarına kalmadığı gibi Atatürk’ün de Anıtkabir Tapınak Şövalyelerine kalmayacaktır.

Ayrıca silahlı cani şövalyelerine yok ettirmedikleri şehitlerin dindar analarını, öfke birikimlerinden çıldırarak çarşaflarını hırsla parçalayan sadist CHP’liler, eğer bir lanet sonucu iktidara gelmeleri sonucu neler yapmaya kalkışacaklarını hayal bile etmek istemezsiniz. Gerçi deşifre olan belgeler, neleri yapabileceklerini ortaya koyuyor ya…

Yüce Yaratıcı Allah, adına levh-i mahfuz veya “o kitap” ya da kader buyurduğu planını uygulamakta, her şey O’nun kurgusuyla gelişmektedir. Allah dilemedikçe hiçbir yaratığın dileme iradesi bulunmamaktadır. Yıllar önce özenle hazırlanıp organizesi yapılan darbeler nasıl eyleme dönüştürülemeyip failleri inim inim inlerken, kimin ne dediğinin ve ne yapmak istediğinin çizilmiş kaderde hiçbir yaptırımı bulunmamaktadır.

“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan.30

31 Ocak 2010 Pazar

Komutanlarca onuru çiğnenen TSK, kapkara bir utanç içinde…

Seküler düzenin olmazsa olmazı laik anlayışı en kökten ve radikal bir insafsızlıkta işleyen Genelkurmay, Müslüman TSK’nin imanlı üyelerine ve Türkiye Halkına öyle bir savaş açmış ki, dini çağrıştıran her söylem ve unsura hasmahane tepki göstermekte, aşırı tahammülsüzlüğüyle hem TSK’yı hem de milleti tehdit, tahkir ve tezyif ederek, topyekûn tepeleyebilmek için her türlü barbarlığı hak görebilmektedir.

Alttan alta irtica adına sürekli vahye saldıran ve iman etmiş halkı aşağılamakla kalmayıp katlini dahi kaçınılmaz addeden komutanlar, TSK’ni gütmelerinin neticesi güçlü ve şerefli ordumuzun nasıl bir kahır içinde olduğu tartışılmazdır. Görevleri huzuru, güvenliği ve milleti dış güçlerden korumak değil, sanki yok etmek olduğu beyanları ve hainsel planlarıyla ortadadır. “Böyle kararlı olan bir halka karşı da acımasızca hareket etmek bizim görevimizdir” gerekçelerinin laik ve Atatürkçü bahaneleri, caniliklerini örtmemelidir.

Âdeta Batı’dan getirtilmeyi düşünülen damızlık erkeklerin fışkırttığı ürünler olmalılar ki halka, dine ve ırka böylesine haçlı olabilmekte, Atatürk milliyetçisi ve anıtkabir kulu olmayanları hasım belleyebilmektedirler. Farklı din, inanç ve ırktan müteşekkil TSK’ni böyle bir anlayışın komuta edebilmesinin derinsel imkânsızlığı bugün daha da berraklaşmış; vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ve gücü adına tasfiyeleri, dolayısıyla mutlaka cezalandırılarak başka suçlulara örnek olabilmeleri ehemmiyet arz olmuştur. TSK’nın tahribatı, halkın bölünmüşlüğü ve tehlikenin bertarafı, ancak bağımsız bir adaletin duruşuyla engellenebilir.

Radikal ataist grupların anıtkabirde yemlenen kafaları ve dolgunlaşan makamlarının Türkiye için nasıl bir tehlike oluşturduğuna, sanırım hiç kimsenin itirazı yoktur. Milletimiz ve doğacak neslimiz, Atatürkçü terör örgütlerinin hedefi ve tehdidi içinde korkunç planlar kâbusunda yaşamaktan kurtulamayacaklardır. Nasıl bir avuç PKK’dan sakınılamadığı gibi bir avuç ataist diktatörden de savuşulamamaktadır. Atatürkçü terör örgütü Ergenekon’un PKK ile olan ilişkisi, uzlaşımı ve ortak eylemi; neden Türkiye’nin PKK’yı bitiremediğine açık bir delildir. İhanetsel entrikalar, tuzaklar ve pazarlıklar; Türkiye’de süregelen gerginlik ve dehşetlerin müsebbibi ve deşifre olan belgelerin ve komploların özüdür.

Baskı, tehdit ve hakaret altında yaşayan muhatap taraflar, çeşitli direniş yolları seçerek evrensel hak ve hürriyetlerini elde edebilme arayışı içinde devletle ya da kışkırtıcı ve bölücü cenaplarla karşı karşıya gelmekte, dolayısıyla milletin her kesimi ve TSK büyük zararlar görmektedir. Orduda görevli yiğitlerin dahi kanını dökerek mağdur psikolojisiyle kendini acındıran şeytani komutanlar, hain emellerine ulaşabilmek ve diktasal iktidarlarını pekiştirebilmek adına insanlıktan çıkmışlardır.

Sözde Cumhuriyeti aşındıran kazanımların yeniden elde edilebilmesi için, ulusal putperest değerleri adına yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Arap olmasından vahye inanan Müslümanlara ve Kürtlere karşı taarruza kalkışabilmekte, böylece Atatürk kültürüne verdikleri zararın telafisine son verebilecekleri hezeyanıyla dişlerini çıkartmakta ve güya korku salacakları iddiasıyla tankları halkının üzerine sürmeyi planlayabilmektedirler. Hâlbuki Müslüman milletimizin atılan bombaları göğüslerinde absorbe ederek leblebi misali etkisizleştirmelerini unutmuş olmalılar ki, milletimizi kendileri gibi sinek vızıltısından korkabilen yığınlar zannetmektedirler.

Barbar güçlerini çok kısa sürede hissettirecek acımasız sert uygulamalarla toptan bir temizlik operasyonunu düşünmeleri, İsrail terörist devletinin bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmesi misali örneklendireceklerini itiraf etmeleri, aslında sözün sonudur. Asıl toplumuzu düşündürmesi gereken gerçek ise; tüm bu canavarlıklarını laik ve Atatürk Cumhuriyetinin kuruluş safhasındaki 1923 zindeliğine ulaşabilme esasına bağlamaları, her yerin ceset dolduğu, ağıtların yakıldığı, yağmalandığı ve kıtlığın diz boyu olduğu ‘İstiklal Mahkemeleri’ ve ‘‘dersim’ misali geçmişte yaşananları yeniden tekerrür ettirebilme coşkusu taşımalarıdır.

Ancak çapulcu yığınların yapmayı düşündüğü darbe müsveddeliğine balyoz değil, “maytap” tanımlanmasını daha uygun görüyor, çatapatçıların komutanı General Çetin Doğan’ın hain arkadaşlarıyla yaptığı tartışmada içteki birlik ve bütünlüğün nasıl sağlanacağı ve korunacağı ile ilgili cevabı; “Milli birliğin ve beraberliğin oluşmasında evvela inandırıcı milli birliği sağlayıcı bir hükümetin varlığı ile olur. Dini öne çıkartan, ümmet anlayışını öne çıkartanla milli birliğimiz hiçbir zaman sağlanmaz. İnsanların dini inançları farklı farklıdır” sözleri, 12 Eylül ihtilalinin baş isyancısı Kenan Evren’in, tıpkı Çetin Doğan gibi azılı bir vahiy ve Müslüman düşmanı olmasına rağmen; elinde Kur’an illeri dolaşarak halka verdiği vaazları unuttular mı? PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı mücadele karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık terminolojisinde işledikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden atarak, afişler hazırlatarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? Bakın o ilânlarda ne yazıyordu:

"Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor... Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkârları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir."

İsyan ve zulmettiği halkı bir arada tutabilmek ve kendilerine karşı savaşmalarını engelleyebilmek için 12 Eylül’ün bozguncuları nasıl dine ve Kur’an’a sarılmışlar ise; günümüzün Çetin Doğan gibi çapulcu komutanları da dine sarılacak, bırakın ezan, türban, imam hatip, şeyh ve çarşaf karşıtlığını, camilerde namaz kılacak, hatta Kenan Evren gibi Kâbe’ye dahi giderek can ve iktidar korkusunu gidermeye çalışacaklardır. Onun için oturdukları saltanat koltuklarından atıp tutan riyakâr ve pespaye münafıklara aldanmayın… Onlar halkın içinde dolaşamaz, ancak birbirlerine doğratarak uzaktan seyreder, kapılarına dayanıldığında ise hazırda beklettikleri helikopter veya uçakla haçlı efendilerinin yanına kaçarlar.

1998 yılında Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları sırasında Anıtkabire uçakla intihar saldırısı düzenleneceği planı doğrultusunda tutuklanarak müebbet dâhil en ağır cezalara çarptırılan Kaplan Cemaatinin lideri Metin Kaplan, tıpkı Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ misali; “Bu nasıl vicdansızlık ve iftiradır, hiç Türkiye’nin kurtarıcısı Atatürk’ün kabrine eylem düşünülür mü” diye bir açıklama yapsaydı, inandırıcı olabilir miydi? Peki, Başbuğ’un Fatih Camisinin bombalanmasıyla ilgili açıklaması inandırıcı mı?

Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu varsayımıyla hareket eden kimi adalet arayıcıları, Metin Kaplan ve adamlarının çarptırıldığı cezaya; neden Başbuğ, Doğan ve diğer komutanlara dokunulmadığının hesabını sorarak, Türkiye’nin Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktasıyla yönetildiğini unutmuş olmalılar.

Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya teşebbüs edenler Müslüman ya da Kürtler ise idam; Atatürkçüler ise kahramandır.

Ezana ve camiye korkunç alerjisi olan Org. Çetin Doğan, Komünist Sovyetler Birliğinin yapılmasına izin verdiği Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesindeki mescidi, ataist Ahmet Necdet Sezer tarafından atandığı üniversitedeki ilk icraatı mescidi yasaklama olmuş, böylece Komünistlerden daha acımasız bir din düşmanı ve yasakçı olduğunu kanıtlamıştı.

Org. Çetin Doğan öylesine düşman bir haçlı ki, tamamen motivasyon amaçlı Genelkurmay tarafından 2002'de hazırlanan Mehmetçik kitabındaki hadis ve dinî hikâyelere itiraz ederek, Müslüman TSK’ni putperestliğe dönüştürmek istemiştir. Kitapçıktaki dinî motifleri 'irtica' olarak niteleyen Doğan, Kara Kuvvetleri'ne gönderdiği sert yazı üzerine çalışma geri çekilmiş, komuta kademesinde gerginliğe yol açan kitapçıkta barbar generalin istemediği bölümler çıkarıldıktan sonra yeniden basılmıştı. Onlar üzerine vazife olan millet menfaatine yönelik görevleri değil bilakis ayrıştırmayı ve yok etmeyi sağlayacak haçlı entrikaları peşinde koşarlar.

Anayasanın 117. Maddesi gereği görevi Milli Güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlamasından sorumlu olan Genelkurmay, başkomutanı Cumhurbaşkanına ve TBMM’ne itaat etmekle ve Hükümetin direktiflerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak kendisini hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan ve hem de TBMM’den üstün ve egemen görerek meydan okuyan Genelkurmay, TSK’ni provoke ederek Cumhurbaşkanı, hükümet, meclis ve millete karşı saldırtma düşüncesiyle işgal güçlerinden farksız bir düşmanlıktan asla vazgeçmekte direnmektedirler. Çünkü caydırılmalarını sağlayacak adil ve bağımsız bir hukuk yoktur.

Ataist ideolojiyle bütünleşmiş Genelkurmay’ın TSK’ne verdiği zarar, geçmişteki cesur imajımızdan dolayı yabancı düşmanlarımıza bir fırsat olamamıştır.

Her ne inanç ve ırktan olursak olalım zalim barbarlara karşı ya dik durarak mücadele edeceğiz ya da zavallı bir tutsak gibi güdülmeye devam edeceğiz.

İçeride bağımsız olmayan bir milletin dışarıda bağımsızlık arayışı ironidir.