hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2010 Cuma

Yargıtay Başkanı provokatörlük yaparsa…

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in halkı ve kurumları hükümete ve dolaylı yollardan meclise karşı kışkırtarak, “Yargıda yangın büyüyor, ateş bacayı sardı” feryadı, sanki yargının işgal güçlerince istila edildiği çağırışını doğuruyor ki bu, tamamen anayasayı ihlal suçudur.

Ancak yüksek yargının diktasal dokunulmazlığı hukuk üstü bir anlayışı muhkem kıldığından her türlü düşünce ve eylemler mubah sayılmakta, sözde “bağımsız yargı” manipülasyonuyla Cumhuriyet kurulduğundan bugüne sinsice güttükleri Ataist hegemonyasının son verilip millet egemenliğine geçilebileceği telaşı, kaçınılmaz olan illegal direnmeyi ortaya koymaktadır.

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in gözünün içine bakarak meydan okuması, hükümetin yargıya müdahale edip edemeyeceği gerçeğini kanıtlamaktadır. Ayrıca iktidardaki bir partinin kapatılması hakkında yargıtayca hazırlanan iddianameye istinaden Anayasa Mahkemesince cezalandırılması, hükümetin aldığı kararların yargıca durdurulması, haklarında dava açılması; nasıl olurda yargının hükümetin vesayeti altına girdiği iddiasını haklı kılar?

Gerçeker konuşmasında; ''Her biri 30-40 yıllık mesleki tecrübeye sahip olan, uygulamanın içinden gelen, yıllarca adalet dağıtan Türk yargıçlarına güvenilmelidir. Kurumlar arasındaki güven sorunu, güvensizlik ortamı mutlaka aşılmalıdır''sözleri, hem hatandan münezzeh bir tanrı gibi yücelttiği yargıçlara güvenilmesini, hem de bizzat kendisinin güvenmediği ve her fırsatta acımasızca eleştirdiği hükümetin sözde oluşturduğu güven sorununu aşması gerektiğinin altını çizerek, korkunç bir ikilem yaşamaktadır. Acaba Yargıcın tecrübesi; dürüstlükten, vicdandan ve erdemlikten daha mı önceliklidir?

Yargıtay Başkanı Gerçeker; hangi ideoloji, ırk ve inanç olursa olsun yargının eşit davranabilmesi ve adaletle hükmedebilmesi için düzenlenmeye çalışılan yargı reformu ile ilgili olarak; Yüce önderi Atatürk’ün çizdiği yolda ve gösterdiği ilkeler doğrultusunda hareket edilmesinin üzerinde durarak, çağdaş hukuk sisteminin en önemli özelliğinin ve temel taşının kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkesi olduğunu vurguladı. Atatürk ve ilkeleri tamamen siyasi olduğundan; nasıl olacak da yargı, siyasi ideolojisinden arındırılıp Atatürkçü ve laik olmayanlara karşı bağımsız bir adalet uygulayabilecek?

Neden hukukun üstün olamadığı ve bağımsız bir yapıya kavuşturulamadığı atılan temelden açıkça anlaşılmakta, Atatürkçü olmayanların vatan haini, laik olmayanlarında insan sayılmadığı bir rejim de; ne bağımsız bir yargıdan ne adaletten ne eşitlikten ne hukuk üstünlüğünden ne de sosyal bir devletten bahsedilebilir. Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamak değil midir?

Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden; laik olmayanları insan olmamakla aşağılarken ve kansız birer piç olmakla itham ederken neden yargılanmadı? Sözlerini kendisine iade ettiğimden, neden hakaretten yargılandım ve 71 gün hapis yattım? Yargıçlar dokunulmaz, eleştirilemez, dinlenilemez ve yargılanamaz tanrılar mı? Kuvvet sahibinin hakim olduğu bir hukuktan adaletten çıkar mı?

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin totaliter hâkimiyetlerini kaybedebilecekleri kaygısı, çeşitli hilesel yönlendirmelerle milleti etkileyebilme sürecini devreye sokmuş, milletin, dolayısıyla seçtiği hükümetin önünde en caydırıcı kuvvet olarak varlık sürdüren Ataist yargının, “bağımsız” manipülasyonuyla hükümeti illegalleştirme senaryosu, söz konusu güçleri başkaldırıya itmiştir.

Zaten tam bağımsız olan, ancak halkı ve meclisi temsilen hükümetin bakan ve müsteşarından müteşekkil iki üyesine dahi tahammül edemeyen HSYK, Gerçeker’in ifadesiyle sorgusuz diktasal bir güce kavuşturulmak istenmekte, böylece hükümet ve meclisin denetleme mecburiyeti tamamen ortadan kaldırılmak istenmektedir. Adı suç örgütleri ve kanun dışı olaylarla anılan ve terör örgütlerine karışmış ama hiçbir yaptırıma çarptırılmayan Ali Suat Ertosun gibi üyelerin karar verdiği, millet lehine adaletle hükmeden hâkim ve savcıların caydırılmak istendiği bir HSYK, tamamen başıboş bırakılıp topyekûn Ataist egemenliğine terk edilirse; acaba yargının, milletin ve hükümetlerin durumunun ne olacağı hiç düşünüldü mü?

Temel hak ve özgürlüklerin, huzur ve güvenin, suçsuz bir toplumun en büyük güvencesi tam bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemidir. Ancak Türkiye’de egemen olan Ataist düşüncenin velayeti altında görev yapan yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı tartışılmazdır. Buna rağmen hala Anayasa’nın yargı bağımsızlığını zedeleyen maddelerinden şikâyet edebilen Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, halkı temsil eden meclisin ve hükümetin hâkim ve savcılar üzerindeki idari yükümlülüğünün de kaldırılmasını talep edebilmektedir.

Yargı kurumlarına büyük görev ve sorumluluklar düştüğünü öne sürerek alttan alta hükümete karşı bileyleyen Gerçeker; yoldan çıkan yargı üyelerinin aleyhinde yapılan dinlemelere ve takiplere sert tepki göstererek, halkımız vicdanında derin yaralar açmış; terör, rüşvet, kayırma, hatta fuhuş çetesine bile karışmış yargı üyelerinin nasıl suçüstü yapılabileceği hakkında hiçbir bilgi vermemiştir. Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, izlenildiği paranoyasından toplum güvenliği açısından fevkalade hayati önemi olan MOBESA kameralarına sert tepki göstermiş ve kaldırılmaları için girişimde bulunacağını beyan etmişti. Adaletin kuvvetli, kuvvetlinin de adil olması gerekirken; suçluların kuvvetli, adaletin de sefil kaldığı aşikârdır.

İşte yargı, nerede adalet…

Evet, Gerekçer’in ifade ettiği gibi Ataist diktatörlüğündeki bir yargı da yangın büyüyor ve ateşin bacayı sarması devam ediyor…

Kafeslenmiş hukukun İstiklal mücadelesi engellenmemelidir.

Demokrat, özgürlükçü ve halkçı kimliğiyle milletimizi bölen ve kan kusturan Lawrence CHP, halkın lehine ne varsa muhalefet yapmış, bu sebeple halkın iradesi bir türlü ne devlete ne orduya ne de yargıya yansıyabilmiştir. Temel ilkesi istismar ve sömürü olan çeteci CHP, milletin oylarıyla değil oligarşik güçlerin desteğiyle varlık sürdürdüğü şüphesizdir. Yargıtay Başkanı Hasan Gerekçer’in Meclisi ve seçilmiş hükümeti hedef alan kışkırtmasına karşı durmaktansa, bilakis ondan daha celalli bir üslupla bütüncül siyasi hukuka arka çıkmakta, hükümeti kurumlar arası ayırımı ve çatışmayı körüklemekle suçlayıp, iktidarın hükümette değil Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinde olduğunu çekinmeden deklare edebilmektedir.

Anayasanın temel ilkesi olan “milletin kayıtsız-şartsız egemenliğini” asla hazmedemeyen CHP, silahlı veya silahsız despot güçlere sahip çıkarak, en azından barajı korumaya yönelik bir çırpınış içindedir. Ancak tüm figanları beyhude olup, adının silip süpürüleceği gün pek uzak değildir.

Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin hesap vermediği günlerin geride kaldığını düşünmek bile istemeyen komplocu CHP, “yangın var, yangın var” imdatlarının yatsıya kadar geçerli olduğunu anlamamakta ne kadar dirense de, sonunda millet iradesine zincirli bir tutsak olacağı kaçınılmazdır.

HSYK’nın bölücü siyasi ideolojisi değiştirilmediği müddetçe, Türkiye’de adaletli bir hukukun ve bağımsız bir yargının var olabilmesi mümkün değildir…

Devleti yöneten yasama, yürütme ve yargı erkleri birlik ve beraberlik içinde millete örnek olamıyor, birbirlerini bertaraf edebilmek için komplolara girişiyor, çatışıyor ve uzlaşamaz bir görüntü sergiliyorlar ise; sokaktakilerden ne bekleyebilirsiniz?

“İnsanda olduğu gibi devlette de en kötü hastalık, kafadan başlayandır.“ Gaius Plinius Secundus

4 Aralık 2009 Cuma

Hala istifa etmeyi düşünmüyor mu?

Astsubaydan kuvvet komutanlarına; kara, deniz, hava ve jandarma komutanlığında ayyuka çıkan onca belgeler, entrikalar, cinayetler, komplolar, yasa dışı örgütlenmeler ve isyanlarla çalkalanan Türkiye’de, hukuk devletinin bekası, milletin huzur ve güveni için Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un istifa etmede direnmesi, vatandaşın can güvenliği ve hukukun ayaklar altına alınıp adaletin lağvedilmesi açısından fevkalade vahim bir sonuçtur. Neden feodalist bir “tabela cumhuriyetçiliğinden” kurtulamıyoruz?

Cumhurbaşkanı, meclis ve hükümetin anayasal hakkı olan Org. Başbuğ’u görevden alma cesaret ve kararlılığını gösterememesi despot güçleri körüklemekte, gerek TSK gerekse milletin adalete olan güveni ortadan kalkarak, ihanetsel daha korkunç plan ve arayışların önü açılmaktadır.
Türkiye Halkı, iktidarsız bir hükümetin çaresizliğiyle umutlarını yitirmemeli, Genelkurmay komutanlığından fışkıran suçluların sorumlusu Org. Başbuğ’u, hak ve adalet adına ya görevden almalı ya da hiçbir kaosa neden olmaksızın istifaya zorlamalıdır.

Her gün deşifre olan ihanetler bir yana, Genelkurmay’ın yargıyı da baskı altında tutarak ideolojisi doğrultusunda yönlendirmesi, seksen milyonluk Türkiye’ye yapılabilecek en acımasız düşmanlıktır.

Düşünce ve inançlar ne olursa olsun amaç; milleti, vatanı ve devleti koruyup kollamak ve muhafaza etmek ise, zerrecik bir helale neden olabilecek kaygılara yer verilmemeli, basıncın absorbe edilebilmesi için gerekli fedakârlığın yapılması kaçınılmaz olmalıdır.

Artık hiçbir şeyin örtbas edilemeyeceği, savsaklanamayacağı ve hoş görülemeyeceği bir süreçteyiz. Mevki, rütbe ve makamı ne olursa olsun herkes üzerine düşen görevi yapmalı, canlarını gencecik yaşta veren yiğitlerin milleti ve vatanı uğruna ispatladıkları aşkın birazını rütbelilerde duymalıdır.

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un dünyadan göç eden şehitleri hissederek, vicdanının sesini dinleyip istifa edeceğine inanıyorum.

Bu vatan, hukuk ve adalet; asla kişilere peşkeş çekilmemelidir.

20 Kasım 2009 Cuma

Millete düşman Ataistler durdurulabilinir mi?

Onur, namus ve adaletin doğrandığı öylesine kaypak, bencil, zorba ve despot bir ülkede yaşıyoruz ki; neyin doğru veya yanlış, kimin mücrim yahut masum, hak ve kanunların hukuki mi yoksa kişi ya da ideolojiye özel bir bütüncül mü olduğu karmaşası içinde devletçiliği ve milletçiliği oynuyoruz. Adaletin peşinde koşmayıp önüne geçen bir hukuk, ancak totalitarizmin bayraktarlığını yapar.

Sözde vahye iman etmiş Türkiye toplumu, pratikte putperestliği özümlemenin keşmekeşliği içinde yaşamda Atatürk, ölümde de Allah’ı tanrı edinerek, ilkesel varlıklarını kabul etmenin teslimiyeti içinde küfürle imanı birarada barındırmanın riyakâr karakterini tüm panikliğiyle sürdürmektedir.

Sivil ve askeri ataistler, kendilerini Atatürk’ün askerileri olmakla övünüp haykırırlarken, terörizmi, soykırımı, darbeyi, ayırımcılığı, katliamları, yasakları, isyanı, komploları ve Müslüman düşmanlığını açık bir cüretkârlıkla savunurlarken; Müslümanlar ise bırakın inançlarını himaye etmeyi, vicdansız canavarlarla aynı kulvarda aşık atmayı başarı addederek, insanlık adına tartışılmaz hakları olan bir duruşu dahi sergilemekte çekimser davranabilmektedirler.

Oysa Atatürk’ün putperest askerlerinin inandıkları sadece geçici bu dünyaları, onların ise ebedi bir hayat olan ahret inançları yalan mı?

İnanç ile imanın farklı kuvvetler olduğunu defalarca vurgulamış; ataistlerin Atatürk’e karşı ölümüne imanları, neden Müslümanların Allah’a karşı olamadığını sorgulayarak, küfürle imanı yaşamalarından ötürü mühürsel bir lanete çarptırıldıkları sonucuna vardığımı ifade etmek isterim. Bu sebeple samimi imanlarından ötürü Atatürkçü ataistlere gıpta ediyor, Allah ve Resulünün emrettiği muhlis bir mümin olamayışımızın kahrını çekerek, hor ve hakir bir zilleti hak ettiğimizi düşünüyorum.

Millete meydan okuyan, darbeyi, soykırımı ve katliamı rejim adına meşru sayabilen ataistlere karşı işlemeyen hukuk, kanun ve yasalar; ancak Müslüman ve Kürtler aleyhine çalışıyor ise, deşifre olan belgeler, planlar ve suçluların karşılığını kim verecek?

CHP’nin halka karşı hiçbir kaygı gütmeyerek akıl almaz bir cesaret ve kararlıkla teröristleri, darbecileri ve soykırımı savunup desteklemeleri; bu nasıl devlet, bu nasıl millet, bu nasıl hukuk demekten kendimi alıkoyamıyor; barış, huzur ve güven içinde yaşayabilmenin imkânsızlığı aşikârlığında ninnilerle sorunlar daha da derinleşerek, günü kurtarmanın politiksi telaşı CHP dayanaklı suçluları daha da azgınlaştırmaktadır. Mücadelede soykırım çığırtkanlığı nasıl bir çılgınlığın hezeyanıdır? Çünkü CHP için tek halk, Atatürk’e tapan putperestlerdir, geri kalan ise gerici süprüntülerdir.

Atatürk’ü referans göstererek, Kürtlere karşı açıkça soykırımsı bir vahşetin müdahalesinden söz eden Onur Öymen adlı düşsel canavar, ne gariptir ki gerekli tepkiyi almamış, Atatürk’e bir zarar gelmemesi maksadıyla özellikle medya, muhalefet ve sivil toplum örgütleri tarafından özenle kollanabilmiştir. Oysa yıllar önce Hasan Mezarcı ve dokuz arkadaşının Atatürk ile ilgili verdiği meclis araştırmasında kopan kıyameti, sanırım hatırlarsınız…

25.02.1994 tarihinde şahsımın da bizzat lehte müdahil olduğu olayla ilgili Cumhuriyet Gazetesi “Şadoğlu yine sahnede” başlıklı haberiyle beyanatımı kırparak kamuoyuna duyurmuş, Hasan Mezarcı acımasızca hem medya hem de yargıda infaz edilerek, partisi RP tarafından sahip çıkılması bir yana, üstelik ihracına karar kılınarak yapayalnız bırakılmıştı. İşte CHP, nerede RP ya da SP!

Cumhuriyet Gazetesinin hakkımda yayınladığı haberi aynen bilgilerinize sunuyorum.

Şadoğlu yine sahnede…

Haber merkezi- Aziz Nesin’i öldürene ödül vereceğini açıklayan ve beş ay hapis cezasına mahkûm olan Karadenizli işadamı Mehmet Ali Şadoğlu, Hasan Mezarcı ve arkadaşlarını sonuna kadar desteklediğini açıkladı. Şadoğlu, destek mesajında “Atatürk’ün bir hiç olduğunu” söyledi ve laiklikten ve Atatürk’ten nefret ettiğini belirtti.

Sivas Madımak Oteli’nde 37 aydının yakılması olayından sonra yazar Aziz Nesin’i öldürecek olan kişiye ödül vereceğini açıklayan işadamı Mehmet Ali Şadoğlu, bu kez de Hasan Mezarcı ve arkadaşlarını desteklediğini açıklayarak sahneye çıktı. Şadoğlu, Aziz Nesin’e vatan haini diyerek vaat ettiği ödül nedeniyle İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmıştı. Yargılama sonunda TCK’nın 311/2. Maddesi gereğince önce üç ay hapis cezasına çarptırılan, daha sonra suçu basın yoluyla işlediği için cezası altı aya çıkarılan ve iyi hal nedeniyle beş aya mahkûm edilen Şadoğlu, karardan sonra da Aziz Nesin’i mutlaka öldüreceğini, kendisinin de Nesin’in mezarını tuvalet yaptıracağını söylemişti.

Mehmet Ali Şadoğlu, dün Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, milletvekilleri ve basın mensuplarının dikkatine sunduğu bir sayfalık faks mesajında, Mezarcı ve arkadaşlarını demokrasi ve özgürlük adına gösterdikleri cesaretten dolayı kutladı ve sonuna kadar desteklediğini açıkladı. Şadoğlu mesajında şu görüşlere yer verdi:

“Bugün demokrasi ve özgürlük adı altında Allah’a, Peygambere ve İslam’a alçakça saldırılıp, bu eşsiz manevi değerler ayaklar altına alınırken, Atatürk ile ilgili basit bir Meclis araştırması ise kıyamet koparttı. Neden aynı hassasiyet Allah’ın ayetlerine şeytan ayeti denirken, peygamberimiz hakarete uğrarken, Türk milleti geri zekâlı, aptal ve sahtekâr olarak aşağılanırken gösterilmedi ve alçak Nesin mükâfatlandırıldı? Yoksa Müslümanlar bu ülkede işgal altında mıdır? Bu çifte standart neden? Sizlerin ilahı Atatürk ise, bu milletin ilahı Allah’tır! Allah ve resulünün yanında Atatürk bir hiçtir!”

Şadoğlu, ”Atatürk kim ki ve ne yaptı ki böylesine sakınılıyor ve söz söyletilmiyor?” diye sorduktan sonra şu görüşlere yer verdi:

“Hasan Mezarcı ve onbir arkadaşını demokrasi ve özgürlük adına gösterdikleri cesaretten dolayı kutluyor ve sonuna kadar destekliyorum. Ben de laiklikten ve Atatürk’ten nefret ediyor, Allah’a ve dinime olan aşkımı ve sonsuz bağlılığımı açıkça ifade ediyorum. Bugün Allah, resulü ve dini eleştiriliyorsa, Atatürk de eleştirilmelidir. Bunun için halkına baskı uygulayan ve tehdit eden, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne göz dikenler hainlerin ta kendileridir. Yasak ve demokrasi var ise, her şey için aynı eşdeğerde olmalıdır.”

Ancak kurtarıcı ulu önder olarak zihinlere ve gönüllere kazınılıp milletçe tazimde ve ibadette kusur edilmeyen Atatürk’ün, Onur Öymen’in geçmişi örnek göstererek soykırımsı katliam çözümüyle ilgili “Ben faşistsem, Atatürk de mi faşistti?” sorusu, neden Atatürk hakkında herhangi bir meclis araştırması istenmediğini ve kalkışanların şiddetle püskürtüldüğünü ortaya çıkarmıştır. Oysa verilen meclis araştırma önergesi, iç tüzük çerçevesinde serinkanlılıkla reddedilseydi, ülkeyi geren böyle bir anarşiye gerek kalmaz ve milletin çoğunluğu olan Müslümanlara amansızca saldırılmazdı. Ama öğrenilecek o kadar çok dehşetsi sırlar var ki…

Mesela; Topal Osman adlı eşkıya kimin silahşoruydu ve Atatürk’ün emriyle kimleri öldürdü ve katletti. Dersim soykırımında ki rolü neydi?

Hapishanelerde süründürülerek ve başı dipçikle ezilerek öldürülen ve Lenin’in “o bir kartaldı ve kartal kalmaya devam edecek” dediği devrimci kadın Rosa Luxemburg’un ifade ettiği gibi, “asıl özgürlük ötekinin özgürlüğüydü.”

Laik ve ataist ideolojinin tahakkümü altında ötekileştirilen Müslümanlar, potansiyel bir tehlike olarak sürekli aşağılanarak baskı ve ayırımcılığa tabi tutulmakta, imani ve ahlaki evrensel hakları ellerinden alınarak, onursuzca boyun eğdirilmeleri siyaset yapmalarına, bürokraside çalışmalarına, eğitim görmelerine ve kamu alanına girmelerine fırsat tanımaktadır. Tıpkı İstiklal savaşçısı Nelson Mandela’nın “Ben beyazların tahakkümüne karşı savaştım, siyahların tahakkümüne karşı savaştım, demokratik ve özgür toplum fikrini öğütledim, bunun için ve bunu başarmak için yaşadım; bunun için ölmeye de hazırım.” ilkesi, dışlanan ve tehdit edilen Müslüman ve Kürtlere bir kılavuz olmalıdır.

Ancak böylesi bir yürek, 1992 yılında kendisine verilmek istenen “Atatürk Barış Ödülünü” reddeder.

21. yüzyılın katliam iştahlısı ceberut CHP’lileri mahkûm etmeyen bir ülke, asla saygı göremez, sevgi ve barış gibi yüce değerlerin içinde yer alamaz. İçlerinde vicdana sahip tek bir insan yok mu ki, hala o barbar örgütlenmenin bir üyesi olma erdemsizliğini sürdürebilmektedir?
Yargıcın olmazsa olmaz önkoşulu vicdandır. Laik ve pozitivist bir yargıçtan tarafsız bir yargı beklenemez. Yargıcı adil bir yargıç yapan ve hiçbir tarafa meylettirmeyen vicdandır. Vicdansız bir yargıç adalet dağıtamaz. Velev ki ana ve babasının aleyhine dahi olsa adaletle hükmetmesi, ancak vicdanıyla mümkün olur. Vicdansız bir hukuk, ruhsuz bir beden misali ölüdür…

Türkiye’de tamamen Atatürk vesayetindeki yargı, Atatürk’ün şövalyesi Genelkurmay diktasında varlığını sürdürerek, davalara ideolojik çerçeveden bakmaya zorlanmakta, dolayısıyla ötekileştirilenlere karşı taraflı davranarak, adalet paçavraya çevrilmektedir.

Hükümetin yargıyı etkilediği ve direktifle yönettiği iddiası, hiçbir zaman iktidar olamayan hükümetlerin haddine mi ki inandırıcılığı olabilsin… Atatürk diktasında varlığını sürdüren yargı; ne darbecileri, ne kışkırtıcıları, ne katliamcıları ne de Atatürk lehine teröre kalkışan teröristleri mahkûm edemez. Yargı ve yargıç, hiçbir ideolojinin etkisiyle hareket etmemeli ki vicdan ve adalet mukim olsun.

Unutulmamalıdır ki vicdanların kimliklere ve ideolojilere yenik düştüğü ülkelerde hiç kimse özgür ve adil olamaz…

SANIK : Genelkurmay
AVUKATI : Cumhuriyet Halk Partisi
MÜŞTEKİ : Müslüman Türkiye Milleti
AVUKATI : ALLAH

5 Kasım 2009 Perşembe

Artık hiçbir suçlu yargılanamaz…

Rütbe, mevkii ve makam’a göre yargının işlediği Türkiye; monarşi ve derebeylikte dahi örneği olmayan bir haksızlığı ve adaletsizliği sergileyerek, suçu azmettirip meşrulaştıracak iğrenç bir politikayla insanlık onur ve şerefi doğranmaktadır.

Ya Başbakan ya da Genelkurmay Başkanı derhal istifa etmeli, kaoslaştırdıkları güven bunalımından ve adaleti lağvetmelerinden yargılanmalıdırlar…

Ergenekon Terör Örgütü elebaşlarından Albay Hasan Atilla Uğur’un 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki ifadesi; halk düşmanı yapılanmaların, isyan ve bölücülüğün arkasındaki gücün Genelkurmay olduğu gerçeğini tartışmasız bir itirafla ortaya koymuştur.

İç Hizmet Kanunu hükümlerine göre emirlere ve amirlerine mutlak itaat ederek, görev yaptığını savunan Alb. Uğur; "Emirsiz hiçbir faaliyet içinde bulunmadım. Bu davaya dâhil edilmemin sebebi, 2003 ve 2004 yıllarında Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı'nda görev yapmış olmamdır. Verilen emirlerin amacı ve niyeti ast tarafından komutana sorulamaz. Sadece komutanlarımdan aldığım emirleri yerine getirdim ve hiçbir emrin dışına çıkmadım." Emir komuta zincirinde aksi bir davranış mümkün mü?

Genelkurmay’ın mecburen kalkan edindiği Alb. Dursun Çiçek ve emrindeki askerlerde, tıpkı Alb. Hasan Atilla Uğur gibi üstlerinin emirlerine itaat ederek, ihanetsel planı hazırlamış, bundan dolayı koruma altına alınarak hukuka ve millete meydan okunmaktadır. Genelkurmay’ın darbe yapıp kendilerini tutuklayarak saltanatlarına son verir endişesi, hükümeti ve meclisi paçavraya çevirmekte, milleti de eşit bir suça teşvik etmektedir.

Eğer Org. Başbuğ ve diğer üst düzey generallerin bilgisi olmasaydı, halkı ve adaleti karşılarına almaya cesaret edebilirler miydi?

Kimliği meçhul onurlu subayın itirafları ve kamuoyunu aydınlatan açıklamaları, hala Genelkurmay Başkanını ve ihanetin içinde olan komutanları görevden almaya yeterli değil ise; Cumhurbaşkanı, meclis, başbakan ve hükümet, neyin müzakeresini ve tartışmasını yapıp; hukuk, adalet, güven ve aydınlık ahkâmı kesiyorlar?

Bundan böyle hiçbir suçlu yargı önüne çıkarılamaz ve mahkûm edilemez. Şayet Genelkurmay üyelerinin hukuk karşısında yargılanamaz, dokunulamaz ve korunabilir ayrıcalıkları var ise; eşitlik hukuk ilkesi gereği milletin suçlu üyeleri de bundan böyle yargı önüne çıkarılamaz ve mahkûm edilemez.

Politik pazarlıklar ve çıkarlar uğruna Türkiye’yi suç cehennemine çevirenlerin cirit attığı bir felaketi yaşıyor ve çok daha beterini yaşayacağımızdan hazırlıklı olunmasını öğütlüyorum.

Medyanın ve sivil örgütlerin cılız tavrı, favkalade hayati önem taşıyan adaletin yerini bulması yönünde yeterli değildir.

Adaletin küçüldüğü ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır.


9 Kasım 2008 Pazar

Adalette kıyım

Yargıdaki kararların her geçen gün toplumumuzda oluşturduğu güven erozyonu adaleti baltalamakta, bazı yargıçların söz, davranış ve vicdanları; insanlık erdem ve faziletini biçmektedir. Rüşvet, kayırma ve bölücülüğün çığ gibi büyüyerek kararlardaki adaletsizliği meşrulaştırması, laikliğin koruyucusu olan yargının sorgulanmasını ve eleştirilmesini zorunlu kılmakta, yargı üyelerinin mutlaka dokunulmazlıktan arındırılıp, adalet adına yaptırımlara çarptırılmaları kaçınılmaz tek çıkar yol olmaktadır.

Özellikle köktenlaik yargı üyelerinin din düşmanlıkları “kişiye özel yargı"yı hukuklaştırmakta, böylece kendilerinden olmayanlara karşı hasmahane kararları, ideolojilerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak, sözde haklı çıkmalarına yasallık kazandırmaktadır. İman ve inançsız bir vicdandan; doğruluk, adalet ve merhamet beklenebilinir mi? Devlet ile halkı bütünleştirenin, barışı, eşitliği, güveni ve huzuru sağlayanın “adalet” olduğu gerçeğini göz ardı yapan devletlerin nasıl yıkıldıkları, tarihin tecrübelerinde mevcuttur. Adaleti titizlikle ayakta tutmayıp; gerek inançları, gerek ırkları, gerek sınıfları, gerekse tabiiyetlerinden dolayı haksızlık ve kayırıma giden sistem; ancak terörü, isyanı, kaosu ve suç imparatorluklarını üretir.

Tarafsız ve yansız olması gereken devlet ve dolayısıyla yargı; benlikle üreyen laik, Kemalist veya başka bir radikal ideolojiyle hukuklaşmış ise, içinde yaşadığımız haksızlık ve adaletsizlerden başka olumlu bir gidişatın var olabilmesi mümkün değildir. Laiklik ve irticadan başka hiçbir söylemi ve hedefi olmayan yargının toplumuzun vicdanlarını delen, yıkan ve bölen kararlarda rol oynamaları, bağımsızlık gerekçesiyle halkın seçtiği hükümetlerin ve meclisin aldığı hükümleri uygulamayarak tepki göstermeleri veya yorumlarıyla bertaraf etmeleri; doğrudan başıboş kalıp diledikleri gibi karar almalarına, dolayısıyla sorunların çözümlenmeyerek büsbütün kötüleşmesine, eşitsizliğin, kötülüğün ve adaletsizliğin yaygınlaşarak kök salmasına neden olmaktadırlar.

Geçmiş ilkel çağlarda dahi eşine rastlanmayacak birçok vahim ve affedilmez örneklerle dolu yargı kararlarına, alkollü bir ABD yüzbaşısının ölüme neden olan trafik kazasıyla ilgili tüyler ürperten kararı, adaletsizliğin, vicdansızlığın ve kayırmacılığın hangi boyutlarda olduğunu kanıtlamaya yetmektedir.

Adana’da alkollü araç kullanan bir ABD subayının araç hakimiyetini kaybederek bariyerlere çarpıp karşı yola geçmesi ve karşıdan gelen bir otomobile çarpıp gencecik bir Türk’ü öldürmesi, şüphesiz apaçık bir cinayettir. Tüm dünyadaki devletlerin ceza hukukları incelendiğin de; bu tür olayların tamamı cinayet sayılıp, 20 yıldan az olmamak üzere hapisle cezalandırıldığı, şeriat hukukunda ise idama çarptırıldığı bir hüküm iken, Türkiye’nin laik ceza hukukunda ve laik hakimlerin vicdanlarınca alınan karar ise; bilirkişilerce de 8’de 8 kusurlu bulunarak, bir Türk’ü öldüren suçlu bir ABD’linin bir gün dahi hapis yatmamasının altında yatan gerçek nedir? İşte bu sorunun cevabı bulunduğunda; milletimizin nasıl yok edici bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu da anlaşılacaktır.

Eğer söz konusu suçlu ABD’li, kendi ülkesi ABD’de yargılansaydı; birinci derece araç cinayetiyle yargılanacak ve alacağı cezada asgari 20-30 yıl arasında olacaktı. Dünyaca ünlü Paris Hilton adlı milyarder bir aktristin, şöhretine ve kariyerine bakılmaksızın, sadece alkollü araç kullanmaktan hapse atıldığı unutulmamış olsa gerek.

Laik devlette kişilerin vicdanlarıyla baş başa bırakıldığı ilkesi, bu tür adaletsiz ve haksız kararlar alan vicdanları; acaba hangi statüye koymaktadır? Böylesi bir vicdana, insani vicdan denilebilinir mi? Kendi vatanında haksız yere öldürülen o Türk vatandaşı, ABD vatandaşından daha aşağı veya bir hayvanla eş değer miydi ki hakkı savunulmadı, merhamet güdülmedi ve cinayet işleyen ABD’li suçlu bir gün olsa bile hapis yatırılmadı?!?

Artık sözün bittiği yerde, başka ne söylenebilinir ki…