İçeriği bilinmeyen gizli bir pazarlık sonucu ABD’nin Kuzey Irak’ı, Türkiye kökenli Kürtlerden ve PKK’dan arındırmak maksadıyla Başbakan Erdoğan’la yaptığı işbirliği neticesi ülke yararına fevkalade olumlu sonuçlar doğuracak olan “açılım” girişiminde gerekli kararlılığı gösteremeyen hükümet, faşist ve bölücü CHP ve MHP’nin tuzağına düşmek suretiyle DTP’yi hedef alması, bugün yaşadığımız ve gelişerek daha da korkunç felaketlere yol açacak cehennemsi kapıyı aralamasına neden olmuştur.
Hükmettikleri despot ve ırkçı politikalarla PKK’yı doğuran, büyüten ve Türkiye’nin başına belâ eden Anıtkabirin Tapınak Şövalyeleri (ATŞ), resmiyette düşman ancak kapalı kapılar ardında müttefik sayarak taşeron kullandıkları PKK’yı, APO’nun hücresi bahane edilerek yeniden organize etmeleri, başka bir adres aramaya gerek bırakmayacak açıklıktadır. Ne var ki pazarlıklı sorgulanmaları ve serbest bırakılmaları, kendilerini büsbütün azdıracak bir teşviki tetiklemektedir.
İhanetlerinin ve acımasızlıklarının deşifre edilmesiyle bir bir tutuklanan ve yargı önüne çıkarılıp dokunulmazlıkları yıkılarak fevkalade zor dönem geçiren ATŞ, millet indindeki güvensizliklerini ve hasımlıklarını örtbas edebilme gayesiyle PKK’yı sokağa döküp, halkın mal ve can güvenliklerini büyük tehdit altında bırakarak, hükümeti erken seçime ve iktidardan uzaklaştırma stratejisini uygulamaya koymuşlardır.
Milletimizin kalbi olan TSK’yı öyle sömürmektedirler ki, çocuklarımızın topluca katledilme planlarının dahi yer aldığı terörist organizasyonlar ortalığı kasıp kavururken; güya “Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen asimetrik psikolojik harekât” gibi hainlikleri manipüle etmeye yönelik bir yaklaşım, ihanetleri gizlemeye yeterli olmayacaktır. Bu milletin her bir ferdi, TSK’nın bir üyesi olma şerefiyle ödüllendirilmiş, dolayısıyla hiçbir saptırma, insanlarımızı gerçeklerin üzerine gitmekten alıkoymayacaktır.
“Böl, parçala ve yönet” felsefiyle iktidarlarını yürüten putperest jakobenler; toplumsal birlik ve bütünlüğü, huzur ve güvenliği, halkın egemenliğini zorba iktidarlarının kaybı düşünmekte, dolayısıyla şeytani ne kadar hile var ise sırasıyla devreye sokmaktadırlar.
Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümet ve parti, tüm sorunların üstesinden gelebilecek adaletsi bir çözümü başarabilecek cesaret ve kararlıkta değillerdir. Gerek ABD gerekse AB’nin dayatmasıyla yol alamayacakları aşikârdır.
Genelkurmay’ın diktatörlüğü ve ona bağlı ATŞ’nin hâkimiyetine son verilmeden, yargının ideolojik yapısı ortadan kaldırılmadan, gerek bürokratların gerekse sokaktaki insanların alt yapıları hazırlanmadan, yanlışın üzerine doğrudan gidilmeyerek ürkekliğin olumsuzluklarından kurtulmadan düzlüğe çıkabilmek, dini, ırki, zihni ve kalbi ayrılıkları yok edebilmek imkânsızdır. Önce yekvücudu sağlayacak anahtarın adı konulsun ve o çerçevede bir araya gelinerek aykırılıklar giderebilsin…
Ortak bir barış ve uzlaşıya sürekli karşı çıkan CHP ve MHP’nin, acaba ırkçı ve ulusçu argümanlarından başka her tarafın razı olabileceği bir çözüm anahtarları var mı? Sokaktaki insanlar yakılırlarken, öldürülürlerken ve malları zarara uğratılırlarken; çözümleri “dersim” gibi toplu bir vahşet mi? Zaten itiraf etmediler mi?
Hiçbir şehit yakını, o onura ihanet edercesine mason CHP ve ırkçı MHP’nin provokasyonlarına alet olmamalı, nefsi değil rahmani, bireysel değil toplumsal düşünmelidirler. Çıkarcı hiçbir acımasıza kendilerini kullandırmasın, o gözyaşlarının ve yanan kalplerinin müsebbiplerinin ırkçı ve ulusalcı barbarların olduğunu akıllarından çıkarmasınlar.
DTP’nin kendileri gibi ilkesiz ve ödün vereceğini sanan hükümet, asla “açılım ve barış” serüvenine girmemeli, girdiyse de bedelini ödeyecek cesaret ve kararlılığı göstermeliydi. Ancak oy kaybı telaşı içinde olan bir anlayıştan samimi ve insancıl bir adım beklenemez…
Oysa bırakın oy kaybını, Türkiye’ye barış, huzur ve güven getirmesinden iktidara kavuşacak ve söküp atılamaz bir güce ulaşacaktı. Masum bir insanın canı, hükümet olmaktan daha önemli değil mi? Ne var ki söz konusu açılım hükümetin samimi duygularla programladığı bir çözüm değil, yabancıların dayatmasıyla olgunlaştığı bir paket olduğundan geri tepti.
Yıllardır binlerce insanın öldüğü, ailelerin parçalandığı ve göçmenlerin oluştuğu bir terör ülkesi olduğumuzu, sanırım etrafını güvenlik çemberleriyle kuşatmış derebeyliler umursamıyor. Hukukun, meclisin, anayasanın ve ceza yasalarının olduğu bir ülkede; hiçbir parti kapatılmamalı, suç işleyenler cezalandırılmalıdırlar.
Halkın seçtiği DTP’yi kapatmak, açık bir cinayet, malları yağmalanan ve kanları dökülen sokaktaki vatandaşlara gaddar bir düşmanlıktır. DTP’nin kapatılma kararını verecek yargıçlar ve taraftar politikacılar, acaba sıradan vatandaşlar gibi korumasız dolaşacaklar mı? Gerek yargı gerekse siyaset; vatandaşın mal ve can güvenliğini sağlayacak hassasiyeti dikkate alarak, kararlarını ve politikalarını düzenlemelidirler.
Neden açılım müjdesinin habercisi Cumhurbaşkanı Gül susuyor? Halkının korku ve panikle kaçıştığı, yakılıp öldürüldüğü ve ortalığın karıştığı bir anda Başbakan Erdoğan’ın ABD ve Meksika ziyareti daha mı önemli?
“Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir.” Anatole France
Cumhurbaşkanı Gül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhurbaşkanı Gül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Aralık 2009 Pazar
5 Aralık 2009 Cumartesi
İster darbe, ister katliam; her şey hakkınız…
Anıtkabir tapınak şövalyelerinin hükmettiği bir ülkede cumhurbaşkanlığı, meclis, hükümet ve partilerin kuklasal varlıkları çok can acıtsa ve sabır duvarlarını yıkıp geçse de; millet olarak ancak layık olduğumuzla idare edileceğimize şüphe olmadığı, YAŞ kararlarıyla bir kez daha ispatlanmıştır.
Aylardır ülkeyi çalkalayan ”irtica” planlarıyla hükümete ve Müslüman halka savaş açıp her türlü terörist eylemi meşru sayan tapınak şövalyelerinin hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak meydan okuyuşları, sözde TSK’nın temel yapısını ve disiplinini bozacak şekilde irticai tutum ve davranışları gerekçesiyle iki subayını ihraç edebilmesi, benim gibi gerçeği görmezlikten gelmek isteyen ahmaklara verilen okkalı bir cevaptır…
Terör örgütü kurmak, toplu kıyımlar gerçekleştirmek, cinayetler, suikastlar, komplolar, provokasyonlar ve akla gelebilecek her türlü organize suçu işleyen ve halkı isyana teşvik eden subaylar, özellikle tutuklu subaylar değil de, Yaratıcı’ya, vahye ve Peygambere tutkulu vatansever subayların ordudan atılabilmeleri, aslında hiçbir yoruma gerek bırakmayan putperest bir totalitarizmi ortaya koymaktadır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında alınan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayladığı vicdanları doğrayan karar; körleri, sağırları ve duyarsızları uyandırmaya yetmiyor ise, daha beterini hak ettikleri muhakkaktır.
Meydanlarda ve ekranlarda hukuk ve adalet, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi ve bağımsızlık adına ahkâm kesen Başbakan ve Cumhurbaşkanı; neden Askeri Şura’da hesap soramıyor ve onların emri doğrultusunda alınan kararlara sessiz kalıp, onaylayabiliyorlar?
Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı Askeri Şura’da alınan kararlara izin verip de, “istemem ama yan cebime koy” misali sonradan koyduğu şerh parafları ne anlam ifade ediyor ve bugüne kadar bir yaptırımı olmuş mu?
Bu millet aşağılanmayı ve aldatılmayı hak ediyor olmalı ki, umutla seçtikleri oyuncular tapınak şövalyeleri diktasında kukla varlıklarını sürdürebilmekte ve rutin işlerden sorumlu yükümlülüklerini yerine getirebilme gururuyla böbürlenebilmektedirler.
Genelkurmay’daki ihanetsel entrikaları deşifre eden ihbarcı subaylara mesajım odur ki; hukukun, adaletin ve bağımsız bir yargının olmadığı, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere meclisin ve hükümetin o şikâyet ettikleri Genelkurmay diktasında görev yaptıkları gerçeğiyle muhakeme ederek, hukuksal ve adaletsel duyarlılıklarını gözden geçirmeleridir.
Yalan ve ihanet üzerine inşa edilmiş bir yapıda; hak, hukuk, adalet, siyaset, dürüstlük ve onurlu bir erdemlik var olmaz…
Aylardır ülkeyi çalkalayan ”irtica” planlarıyla hükümete ve Müslüman halka savaş açıp her türlü terörist eylemi meşru sayan tapınak şövalyelerinin hiçbir ülkede eşine rastlanmayacak meydan okuyuşları, sözde TSK’nın temel yapısını ve disiplinini bozacak şekilde irticai tutum ve davranışları gerekçesiyle iki subayını ihraç edebilmesi, benim gibi gerçeği görmezlikten gelmek isteyen ahmaklara verilen okkalı bir cevaptır…
Terör örgütü kurmak, toplu kıyımlar gerçekleştirmek, cinayetler, suikastlar, komplolar, provokasyonlar ve akla gelebilecek her türlü organize suçu işleyen ve halkı isyana teşvik eden subaylar, özellikle tutuklu subaylar değil de, Yaratıcı’ya, vahye ve Peygambere tutkulu vatansever subayların ordudan atılabilmeleri, aslında hiçbir yoruma gerek bırakmayan putperest bir totalitarizmi ortaya koymaktadır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında alınan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayladığı vicdanları doğrayan karar; körleri, sağırları ve duyarsızları uyandırmaya yetmiyor ise, daha beterini hak ettikleri muhakkaktır.
Meydanlarda ve ekranlarda hukuk ve adalet, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi ve bağımsızlık adına ahkâm kesen Başbakan ve Cumhurbaşkanı; neden Askeri Şura’da hesap soramıyor ve onların emri doğrultusunda alınan kararlara sessiz kalıp, onaylayabiliyorlar?
Ayrıca Başbakan Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı Askeri Şura’da alınan kararlara izin verip de, “istemem ama yan cebime koy” misali sonradan koyduğu şerh parafları ne anlam ifade ediyor ve bugüne kadar bir yaptırımı olmuş mu?
Bu millet aşağılanmayı ve aldatılmayı hak ediyor olmalı ki, umutla seçtikleri oyuncular tapınak şövalyeleri diktasında kukla varlıklarını sürdürebilmekte ve rutin işlerden sorumlu yükümlülüklerini yerine getirebilme gururuyla böbürlenebilmektedirler.
Genelkurmay’daki ihanetsel entrikaları deşifre eden ihbarcı subaylara mesajım odur ki; hukukun, adaletin ve bağımsız bir yargının olmadığı, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere meclisin ve hükümetin o şikâyet ettikleri Genelkurmay diktasında görev yaptıkları gerçeğiyle muhakeme ederek, hukuksal ve adaletsel duyarlılıklarını gözden geçirmeleridir.
Yalan ve ihanet üzerine inşa edilmiş bir yapıda; hak, hukuk, adalet, siyaset, dürüstlük ve onurlu bir erdemlik var olmaz…
5 Nisan 2009 Pazar
Konuşmak başka şey, yapmak başka bir şey…
Kendilerinden başka hiçbir toplumu ve inancı umursamayan bencil ve zorba emperyalistlerin uluyan varlıkları, kurtuluş adına kendini insanlığa ve adalete adamış cesur bir lider arayışını mutlak kılmaktadır.
Ruh ile bedenin bütünleşmesinden nasıl bir yaşam doğuyor ise, konuştuğunu yapan cüretli ve kararlı bir insandan da ahlâklı bir lider doğmaktadır. Ancak materyalistleşen adi bir dünyada onur ve vicdanlarını az bir bedel karşılığı satabilen alçak politikacı ve iktidara taşıyan yığınların pespaye işbirlikleri erdemliği doğramakta; hakkın, adaletin ve merhametin lağvedilmesinden adil ve dürüst olmayan bir dünya oluşmaktadır.
Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, G-20 zirvesindeki Müslüman Türkiye milletinin ve işgal edilip ezilen toplumların umutlarını baltalayan keskin dönüşü her ne kadar hayal kırıklığı yaşatsa da, temel politik düşüncesi barbarları kurtarıcı bellemesinden pek hayal kırıklığı meydana getirmemeli, her söz ve eylemi; politik temel düşünce düzeyinde değerlendirilmeli, akılcı bir yargıyla sonuç beklenerek, kesinlikle kanılmamalıdır.
Gerek Türk milletinin, gerekse İslam dininin amansız bir düşmanı olan Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel sekreteri olmasına, tartışılmaz haklı gerekçelerle karşı çıkıp, sanki bir değişim olmuşçasına birkaç saat sonra kabul etmesi, takdir edileceği üzere onursuzluğun, satılmışlığın ve adiliğin açık bir kanıtıdır. Erdoğan, bu kahredici ve aşağılayıcı dönüşünü; “Çekincelerimizin sayın Obama’nın garantörlüğünde çözüldüğüne dair bize bilgiler geldi” açıklamasına, literatürde karşılığı olabilen bir söz bulamıyor, kendisine gelen dolaylı bilgilerle geri adım attığını savunabilecek bir gerekçeyi utanmadan ifade edebilmektedir. G-20 zirvesinde Obama ile kol kola pozlar verip konuşabilirken, neden bu fevkalade önemli sorun ile ilgili doğrudan taahhüt alamadı ve Rasmussen’e geri adım attıramadı?
Velev ki Obama’nın doğrudan garantörlüğü mevzu bahis olsun… ABD’nin temel politikası apaçık ortada ve ormanlarda yaşayan hayvanlar dahi onlara inanmazken; bugüne kadar hangi ABD başkanı sözünü tutmuş, Türkiye’nin lehinde samimi bir tavır almıştır?
Rasmussen'in NATO Genel Sekreteri olmasına ilişkin açıklama yapan Başbakan Erdoğan’ın şu ifadelerini okudukça kanım donmakta ve ne acıdır ki, maalesef T.C. vatandaşı olmaktan utanç duyan bir duygu içinde kıvranmaktayım. "Bildiğiniz gibi G-20 seviyesinde de bu konu gündemdeydi. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin bazı liderleriyle de konuştuk ve çekincelerimizi de çok açık ve net bir şekilde iletmiştik. G-20 zirvesinde de tekrar gündeme geldi, orada da anlattık. Sayın Obama ile de bunları yine orada görüştük. Tabi bugün sabahtan itibaren de Avrupa liderlerinden bazıları bizi aradılar. Onlarla da görüşmelerim oldu. Cumhurbaşkanımızla da sürekli irtibat halinde olduk. Çekincelerimizin sayın Obama'nın garantörlüğünde çözüldüğüne dair bize bilgiler geldi. Son gelinen noktada temennimiz odur ki; bu çekincelerimize dair verdikleri garantiler yerine getirilir. Kaldı ki yarın akşam sayın Obama Türkiye'ye geliyor. Sanıyorum parlamentoda yapacağı konuşmada da bu konulara değinebilir. Ayrıca biliyorsunuz Medeniyetler İttifakı'nda Rasmussen'le birlikte katılacağımız bir toplantı olacak. Orada büyük ihtimalle bu konular üzerinde durulacak."
Rasmussen, tanınan alçaltıcı ve yıkıcı kredi öncesinde; acaba özür dilemiş ve göstermelikte olsa geri adım atmış mıdır?
“Türkiye’nin endişelerini anlıyorum. Genel sekreterlik görevi boyunca Türkiye ile yakın işbirliği içinde olacağım.”
Ne de olsa; Türkiye, stratejik olarak önemli bir ittifak taşeronu, Avrupa ve Ortadoğu arasında köprü rolü oynan bir emir eri ve Haçlı Batının üzerinden kolaylıkla geçebildiği bir odalık … Çok bile…
Peki, AB'nin sözde dost liderleri ne demiş?
Rasmussen’in NATO Genel sekreterline adaylığı için ittifak kuran amansız Türkiye ve İslâm karşıtı Haçlı Batı’nın şövalyeleri Almanya, Fransa ve İngiltere’nin baskı ve tehditleri, Türkiye’yi savaşsız mağlup etmiştir. Almanya Başbakanı Angela Merkel, "AB'ye aday olan bir ülkenin AB üyesi Danimarka'nın başbakanını veto etmesi yanlış olur. Türkiye'nin AB sürecine zarar verir."
Alman Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Genel Sekreteri Alexander Dobrindt, “Türkiye'yle sürdürülen AB üyelik müzakereleri bir an önce sona erdirilsin. Kendi kendime, Türkiye'ye her zaman anlayış mı göstermemiz gerektiğini soruyorum. Üyelik müzakerelerini hemen kesmek daha dürüstçe olacaktır. İslami propagandayı NATO'nun geleceğinin ve Avrupa değerler düzeninin üzerinde tutanların AB içinde yeri yoktur."
AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn; “Türkiye, çok beğenilen Rasmussen'i desteklemeyerek hata yapıyor. Ankara'nın tavrının, Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkiler. “ Olli Rehn; ROJ TV ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’i aşağılayan karikatürleri savunarak, "Bu durumda, AB üyesi ülkeler ve AB vatandaşları, ifade özgürlüğü gibi değerler konusunda Türkiye'nin uyum düzeyini sorgulayacaktır.”
İtalya’nın “kart zampara” başbakanı ve Erdoğan’ın kadim dostu Silvio Berlusconi; “Erdoğan’ı ben ikna ettim.”
Ey adaletli dinleri, vatanları ve İstiklalleri uğruna şehid düşen yiğitler!
Berzahtan mutlaka lanetli ihanetleri görüyor, geriye gözü yaşlı bıraktığınız dul ve yetimlerinizi tasa etmeyerek, canlarınızı ve mallarınızı feda ettiğiniz hak dininiz ve vatanınızın hain varislerinizce nasıl peşkeş çekildiği ızdırabıyla yanıp tutuşuyorsunuzdur. Ancak merak etmeyiniz… O hainler, mutlaka layık oldukları o cehennemde acı içinde hesap verecek ve birgün, geçici saltanatlarını terk edeceklerdir. Kahrolsun nankör ve hainlere…
Erdoğan, bir taraftan “Almanya, bizi bu şekilde tehdit edemez" derken, diğer taraftan ise teslim olabilmektedir. Bir taraftan NATO’nun en büyük ikinci üyesi olmakla gururlanırken, diğer taraftan NATO Genel sekreterliğine aday olmaya cesaret edememekte, ancak artık bir yardımcılığa bile tenezzül ederek şart koşabilmekte, dolayısıyla övünebilmektedir. Yazıklar olsun…
Kaçınılmaz haklılığının arkasında dimdik duramayan, tehdit ve şantajlara boyun eğen, maddi çıkarları, vazgeçilmez manevi menfaatlerinin üzerinde tutan, gücünü ve aklını pazarlayamayıp, dinine ve milli değerlerine fiyat etiketi koyan bir politikacı; ASLA BENİM BAŞBAKANIM ve CUMHURBAŞKANIM OLMAMAZ…
ABD Başkanı Barack Obama’nın teslimiyetten dolayı Türkiye’ye teşekkür etmesine mukabil, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de “Kaygılarımıza hak verilmesinden memnuniyet duydum. Obama’ya teşekkür ederim” açıklaması, Türkiye’yi nasıl trajikomik bir tiyatro sahnesinde oynatabildikleri gerçeğini ortaya koymakta, dolayısıyla milletime, ancak “BAŞINIZ SAĞOLSUN” temennisinde bulunmaktan başka, şimdilik elimden birşey gelmemektedir.
Politik tanrı Obama geldi ve emperyalist vahşi hayallerini sinsice kabul ettirerek geri dönecektir. Kaygılara hak verilmesine yetiniliyor ama sonuçta hiçbir ilerleme kaydedilmeyerek, sürünmeye devam ediliyor... Tanrı Obama’nın gelme şerefi neyimize yetmiyor ki? Dışkısını dahi korumaya alarak, Türkiye’nin kanalizasyonlarına emanet etmeyen müphem bir tanrının Türkiye lehine düşünebileceği bir iyilik ve fayda mümkün olabilir mi?
Suyuna varıncaya kadar herşeyini ülkesinden getiren Obama; madem dost ve müttefik saydığı Türk devletine ve milletine güvenmiyor, neden geliyor? Bu durumda, kendisi misafir sayılabilinir mi?
İslâm peygamberi Hz. Muhammed ve Müslümanları teröristlikle suçlayan ve savaş açan NATO’nun Türkiye ve İslâm ülkeleriyle olan düşmansı politikası, artık gizli değildir ve bu gerçeği hain hiçbir figüran örtbas edemez.
Medeniyetler ittifakı projesi, tamamen İslâm’ı ve Müslümanları bağımsız kılmak istemeyerek ve etkisizleştirmek adına manipüle edilmiş bir düzmece; savaşlarının, işgallerinin, katliamlarının yegane nedeni olan hıristiyan ve yahudi dünyasının satın aldıkları Müslüman kimlikli münafık iktidarlar aracılığıyla İslam dünyasını hapsedip, köleleştirme amacı taşımaktadır. Barış, ancak vahyin emrettiği bir düzende sağlanır ve tarih, bunun birçok örnekleriyle doludur. Hak, adalet, merhametin ve sosyal devletin adresi olan İslam medeniyeti ile; zulmün, barbarlığın, emperyalizmin ve kapatilazmin kendisi olan Batı medeniyetinin ittifakı mümkün olabilir mi? Hak ile Batıl birarada yaşayabilir mi?
Her ne kadar “oy” kullanmadıysam da, Erdoğan’a ve Ak Partiye verdiğim destekten dolayı yakınlarım ve milletimden özür diliyorum…
Yaratıcı Yüce Allah'ın intikamı ve hesabı acı ve çetindir.
Ruh ile bedenin bütünleşmesinden nasıl bir yaşam doğuyor ise, konuştuğunu yapan cüretli ve kararlı bir insandan da ahlâklı bir lider doğmaktadır. Ancak materyalistleşen adi bir dünyada onur ve vicdanlarını az bir bedel karşılığı satabilen alçak politikacı ve iktidara taşıyan yığınların pespaye işbirlikleri erdemliği doğramakta; hakkın, adaletin ve merhametin lağvedilmesinden adil ve dürüst olmayan bir dünya oluşmaktadır.
Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, G-20 zirvesindeki Müslüman Türkiye milletinin ve işgal edilip ezilen toplumların umutlarını baltalayan keskin dönüşü her ne kadar hayal kırıklığı yaşatsa da, temel politik düşüncesi barbarları kurtarıcı bellemesinden pek hayal kırıklığı meydana getirmemeli, her söz ve eylemi; politik temel düşünce düzeyinde değerlendirilmeli, akılcı bir yargıyla sonuç beklenerek, kesinlikle kanılmamalıdır.
Gerek Türk milletinin, gerekse İslam dininin amansız bir düşmanı olan Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel sekreteri olmasına, tartışılmaz haklı gerekçelerle karşı çıkıp, sanki bir değişim olmuşçasına birkaç saat sonra kabul etmesi, takdir edileceği üzere onursuzluğun, satılmışlığın ve adiliğin açık bir kanıtıdır. Erdoğan, bu kahredici ve aşağılayıcı dönüşünü; “Çekincelerimizin sayın Obama’nın garantörlüğünde çözüldüğüne dair bize bilgiler geldi” açıklamasına, literatürde karşılığı olabilen bir söz bulamıyor, kendisine gelen dolaylı bilgilerle geri adım attığını savunabilecek bir gerekçeyi utanmadan ifade edebilmektedir. G-20 zirvesinde Obama ile kol kola pozlar verip konuşabilirken, neden bu fevkalade önemli sorun ile ilgili doğrudan taahhüt alamadı ve Rasmussen’e geri adım attıramadı?
Velev ki Obama’nın doğrudan garantörlüğü mevzu bahis olsun… ABD’nin temel politikası apaçık ortada ve ormanlarda yaşayan hayvanlar dahi onlara inanmazken; bugüne kadar hangi ABD başkanı sözünü tutmuş, Türkiye’nin lehinde samimi bir tavır almıştır?
Rasmussen'in NATO Genel Sekreteri olmasına ilişkin açıklama yapan Başbakan Erdoğan’ın şu ifadelerini okudukça kanım donmakta ve ne acıdır ki, maalesef T.C. vatandaşı olmaktan utanç duyan bir duygu içinde kıvranmaktayım. "Bildiğiniz gibi G-20 seviyesinde de bu konu gündemdeydi. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin bazı liderleriyle de konuştuk ve çekincelerimizi de çok açık ve net bir şekilde iletmiştik. G-20 zirvesinde de tekrar gündeme geldi, orada da anlattık. Sayın Obama ile de bunları yine orada görüştük. Tabi bugün sabahtan itibaren de Avrupa liderlerinden bazıları bizi aradılar. Onlarla da görüşmelerim oldu. Cumhurbaşkanımızla da sürekli irtibat halinde olduk. Çekincelerimizin sayın Obama'nın garantörlüğünde çözüldüğüne dair bize bilgiler geldi. Son gelinen noktada temennimiz odur ki; bu çekincelerimize dair verdikleri garantiler yerine getirilir. Kaldı ki yarın akşam sayın Obama Türkiye'ye geliyor. Sanıyorum parlamentoda yapacağı konuşmada da bu konulara değinebilir. Ayrıca biliyorsunuz Medeniyetler İttifakı'nda Rasmussen'le birlikte katılacağımız bir toplantı olacak. Orada büyük ihtimalle bu konular üzerinde durulacak."
Rasmussen, tanınan alçaltıcı ve yıkıcı kredi öncesinde; acaba özür dilemiş ve göstermelikte olsa geri adım atmış mıdır?
“Türkiye’nin endişelerini anlıyorum. Genel sekreterlik görevi boyunca Türkiye ile yakın işbirliği içinde olacağım.”
Ne de olsa; Türkiye, stratejik olarak önemli bir ittifak taşeronu, Avrupa ve Ortadoğu arasında köprü rolü oynan bir emir eri ve Haçlı Batının üzerinden kolaylıkla geçebildiği bir odalık … Çok bile…
Peki, AB'nin sözde dost liderleri ne demiş?
Rasmussen’in NATO Genel sekreterline adaylığı için ittifak kuran amansız Türkiye ve İslâm karşıtı Haçlı Batı’nın şövalyeleri Almanya, Fransa ve İngiltere’nin baskı ve tehditleri, Türkiye’yi savaşsız mağlup etmiştir. Almanya Başbakanı Angela Merkel, "AB'ye aday olan bir ülkenin AB üyesi Danimarka'nın başbakanını veto etmesi yanlış olur. Türkiye'nin AB sürecine zarar verir."
Alman Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Genel Sekreteri Alexander Dobrindt, “Türkiye'yle sürdürülen AB üyelik müzakereleri bir an önce sona erdirilsin. Kendi kendime, Türkiye'ye her zaman anlayış mı göstermemiz gerektiğini soruyorum. Üyelik müzakerelerini hemen kesmek daha dürüstçe olacaktır. İslami propagandayı NATO'nun geleceğinin ve Avrupa değerler düzeninin üzerinde tutanların AB içinde yeri yoktur."
AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn; “Türkiye, çok beğenilen Rasmussen'i desteklemeyerek hata yapıyor. Ankara'nın tavrının, Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkiler. “ Olli Rehn; ROJ TV ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’i aşağılayan karikatürleri savunarak, "Bu durumda, AB üyesi ülkeler ve AB vatandaşları, ifade özgürlüğü gibi değerler konusunda Türkiye'nin uyum düzeyini sorgulayacaktır.”
İtalya’nın “kart zampara” başbakanı ve Erdoğan’ın kadim dostu Silvio Berlusconi; “Erdoğan’ı ben ikna ettim.”
Ey adaletli dinleri, vatanları ve İstiklalleri uğruna şehid düşen yiğitler!
Berzahtan mutlaka lanetli ihanetleri görüyor, geriye gözü yaşlı bıraktığınız dul ve yetimlerinizi tasa etmeyerek, canlarınızı ve mallarınızı feda ettiğiniz hak dininiz ve vatanınızın hain varislerinizce nasıl peşkeş çekildiği ızdırabıyla yanıp tutuşuyorsunuzdur. Ancak merak etmeyiniz… O hainler, mutlaka layık oldukları o cehennemde acı içinde hesap verecek ve birgün, geçici saltanatlarını terk edeceklerdir. Kahrolsun nankör ve hainlere…
Erdoğan, bir taraftan “Almanya, bizi bu şekilde tehdit edemez" derken, diğer taraftan ise teslim olabilmektedir. Bir taraftan NATO’nun en büyük ikinci üyesi olmakla gururlanırken, diğer taraftan NATO Genel sekreterliğine aday olmaya cesaret edememekte, ancak artık bir yardımcılığa bile tenezzül ederek şart koşabilmekte, dolayısıyla övünebilmektedir. Yazıklar olsun…
Kaçınılmaz haklılığının arkasında dimdik duramayan, tehdit ve şantajlara boyun eğen, maddi çıkarları, vazgeçilmez manevi menfaatlerinin üzerinde tutan, gücünü ve aklını pazarlayamayıp, dinine ve milli değerlerine fiyat etiketi koyan bir politikacı; ASLA BENİM BAŞBAKANIM ve CUMHURBAŞKANIM OLMAMAZ…
ABD Başkanı Barack Obama’nın teslimiyetten dolayı Türkiye’ye teşekkür etmesine mukabil, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de “Kaygılarımıza hak verilmesinden memnuniyet duydum. Obama’ya teşekkür ederim” açıklaması, Türkiye’yi nasıl trajikomik bir tiyatro sahnesinde oynatabildikleri gerçeğini ortaya koymakta, dolayısıyla milletime, ancak “BAŞINIZ SAĞOLSUN” temennisinde bulunmaktan başka, şimdilik elimden birşey gelmemektedir.
Politik tanrı Obama geldi ve emperyalist vahşi hayallerini sinsice kabul ettirerek geri dönecektir. Kaygılara hak verilmesine yetiniliyor ama sonuçta hiçbir ilerleme kaydedilmeyerek, sürünmeye devam ediliyor... Tanrı Obama’nın gelme şerefi neyimize yetmiyor ki? Dışkısını dahi korumaya alarak, Türkiye’nin kanalizasyonlarına emanet etmeyen müphem bir tanrının Türkiye lehine düşünebileceği bir iyilik ve fayda mümkün olabilir mi?
Suyuna varıncaya kadar herşeyini ülkesinden getiren Obama; madem dost ve müttefik saydığı Türk devletine ve milletine güvenmiyor, neden geliyor? Bu durumda, kendisi misafir sayılabilinir mi?
İslâm peygamberi Hz. Muhammed ve Müslümanları teröristlikle suçlayan ve savaş açan NATO’nun Türkiye ve İslâm ülkeleriyle olan düşmansı politikası, artık gizli değildir ve bu gerçeği hain hiçbir figüran örtbas edemez.
Medeniyetler ittifakı projesi, tamamen İslâm’ı ve Müslümanları bağımsız kılmak istemeyerek ve etkisizleştirmek adına manipüle edilmiş bir düzmece; savaşlarının, işgallerinin, katliamlarının yegane nedeni olan hıristiyan ve yahudi dünyasının satın aldıkları Müslüman kimlikli münafık iktidarlar aracılığıyla İslam dünyasını hapsedip, köleleştirme amacı taşımaktadır. Barış, ancak vahyin emrettiği bir düzende sağlanır ve tarih, bunun birçok örnekleriyle doludur. Hak, adalet, merhametin ve sosyal devletin adresi olan İslam medeniyeti ile; zulmün, barbarlığın, emperyalizmin ve kapatilazmin kendisi olan Batı medeniyetinin ittifakı mümkün olabilir mi? Hak ile Batıl birarada yaşayabilir mi?
Her ne kadar “oy” kullanmadıysam da, Erdoğan’a ve Ak Partiye verdiğim destekten dolayı yakınlarım ve milletimden özür diliyorum…
Yaratıcı Yüce Allah'ın intikamı ve hesabı acı ve çetindir.
Etiketler:
Barack Obama,
Başbakan Erdoğan,
Cumhurbaşkanı Gül,
Mehmet Ali Şadoğlu,
Menkel,
Olli Neil,
Rasmussen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)