T.C.kurulduğundan itibaren devlete ve millete hükmeden “Atatürk Şövalyeleri”; öyle hukuk devleti, demokrasi, özgürlük v.s gibi söylemlerle iktidarını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez, hele Müslüman kimlikli bir meclis çoğunluğunun ve seçtiği hükümetin boyunduruğu altına hiç girmez. Ya savaşırlar, ya da ölürler… Onlar için anayasa, kanun ve hukuk tamamen faraziyedir, ancak onların Kemalist düşünceleri, egemenliği ve iktidarı temelinde oluşturulan yasalar ve esaretlerine boyun eğmeye devam eden oyuncak bir meclis ve hükümet anlam ifade eder.
Artık fiziki bir darbenin olmayacağı ama soğuk savaşın devam edeceği tartışılmaz bir gerçek ise de, hayalperest hükümet, lâkayt millet ve sözde demokrasi yanlıları içi boş ve hiçbir yaptırımı olmayan çırpınışlarıyla silahlı Atatürk Şövalyelerine geri adım attırabileceklerini, meclisi ve hükümeti iktidara taşıyabileceklerini sanıyorlar ise, devletin temelinin nasıl atılıp inşa edildiğini görmemezlikten geldiklerinden büyük bir yanılgı içindedirler.
Atatürk Şövalyeleri, organize oldukları “Genelkurmay diktatörlüğü” altında meydan okumakta, aleyhlerinde ki hiçbir delil onları etkilememektedir. Sinsice sürdürdükleri iktidarlarının deşifre olmaları kendilerini rahatsız edip, yasa dışı düşünce ve eylemleri toplumun dikkatini çekse de, “devletin ve milletin sahibi biziz” mantığı ve TSK’ni yönetme hassasiyeti kendilerine mutlak bir dokunulmazlık sağlamakta; muvazzaf sıradan bir subayın sivil yargıdaki ifadesi ya da hapsedilebilmesi başarı sayılabiliyor ise, iktidarı ele geçirmenin imkânsızlığı da anlaşılıyor demektir.
Genelkurmay’ın başkaldırısıyla ilgili kopartılan fırtına, ancak günü geçiştirme ve şovdan başka bir şey değildir. 85 yıldır süregelen, başta CHP olmak üzere AP, DYP, DSP, RP, MHP ve bilumum diğer partilerin kayıtsız teslimiyetleriyle zaten millet aldatılmış ve şövalyelere diktasal özgürlük sağlanmamış mıydı? Demokrasi manipülasyonlarıyla başa gelen kukla hükümetler, Genelkurmay’ın taşeronları olmadı mı? İrticanın PKK’dan daha vahşi amansız bir düşman olduğu devlet politikasıyla legalleşmedi mi? Öyleyse bu gösteri niye? Eğer meclis ve hükümet, milletin iktidarından yana samimi ve kararlı bir tavır içindeyse; önce Genelkurmay Başkanlığını Milli Savunma Bakanlığına bağlamalı; sürekli türeyen bölücü Kemalist düşüncenin askeri okullardan çıkarılması için adım atmalı; namaz kılan ve vahye inanan subaylar nasıl ordudan ihraç ediliyorsa, darbecileri de atarak yargıya teslim edebilecek güçlü bir irade ortaya koymalı ve anayasal haklarını cesaretle kullanmalıdırlar. Yoksa dayatılan kararlardaki muhalif şerleri ya da kapalı kapılar ardındaki gizli pazarlıklar ancak göz boyamadan ibaret olup, bölücücü, parçalayıcı ve yıkıcı sorunu kökten çözmeye yönelik değildir.
Dursun Çiçek gibi birkaç piyonun üzerinde durularak ki onu da başaramıyorlar, diktatörlüğün hakkından gelineceği gibi bir yaklaşımla feryat figan koparmak, politik bir şov, oyun ve aldatmadır.
Eğer bir emniyet müdürü, çeteye bilgi aktardığı gerekçesiyle görevinden el çektirilip yargıca hapse atılabiliyor ise; neden bir subay’a dokunulamıyor?
Bu milletin kurtuluşu ve bağımsızlığı; Genelkurmay ile TSK’nin farklı değerler ve kuvvetler olduğu vurgulayabilecek, TSK’ni sömürerek, gücünü acze uğratan ve itibarını lekeleyen Genelkurmay güdümündeki Atatürk Şövalyelerinin cesaretlerini kırabilecek güçlü ve gerektiğinde ölümü göze alabilecek cesur bir başbakanın ve hükümetin onurlu duruşuyla mümkündür. Bunun yanı sıra halkını ve oylarını amansız şövalyelere peşkeş çekmeyen muhalefete ve 70 milyonluk TSK üyelerine de ihtiyaç vardır. Ancak fitnenin, yalanın, pazarlıkların ve düşmanlığın kol gezdiği konjonktür de bu bir hayal…
Başbakan Erdoğan, halkından aldığı desteğinin gereğini yaparak, söz konusu “ihanet belgesi” ile ilgili birkaç subayla ilgilenerek gösterinin trajikomik bir parçası olacağına; planın içinde yer aldığı aşikâr olan ve suçluları kayıran Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’u ya derhal görevinden alarak yargıya teslim etmeli ya da emekliye sevk etmeliydi. Anayasal yetkisi olduğu halde cesaret edemiyor ise; varlığının anlamı nedir?
Başbakan Erdoğan’ın en korkunç stratejik hatası ve zor durumda kalmasının sebebi ise, alttan alta bileylenen, halkın önünde küçük düşmesini sağlayarak devrilmesi için akıl almaz entrikalar içinde bulunan Genelkurmay’a güvenmesidir. “Açılım” ile ilgili ilk beyanatı veren ve hükümeti teşvik eden Genelkurmay, ani bir dönüşle rahatsızlığını dile getirip, hükümete karşı şehit yakınlarını ve taraftar medyayı organize ederek ağıtlar yaktırmış, böylece hükümete geri adım attırmak suretiyle kararsızlığa itip acze düşürmüştür.
Soğuk savaş öyle şiddetli sürüyor ki ne ABD, ne de Batının güvence ve desteği yeterli olmayacak, Atatürk Şövalyelerinin iktidarları; kanunlarla, yargıyla ve uzlaşmalarla asla son bulmayacaktır.
Her türlü gelişmeler Genelkurmay aleyhine olmasına rağmen, cumhurbaşkanının, meclisin, hükümeti ve anayasanın elinden hiçbir şey gelmemekte; tek başına cesaret edenler ya görevlerinden alınıp süründürülmekte, ya öldürülmekte, ya da menfur pazarlıklarla örtbas edilmektedir.
Neden korkuyorlar? Sonsuza kadar yaşayacaklarını mı sanıyorlar? Her an gelebilen ölüm; sarp ve sağlam kalelerde, etraflarını çevreledikleri ordularının ortasında, rahat ve emniyetli yataklarında dahi kendilerini fethetmiyor mu?
Bugüne kadar hangi korkağın bir keşfi, başarısı, ilmi, zaferi ve kahramanlığı iktidar olabilmiştir? Lideri lider, kâşifi kâşif, kahramanı da kahraman yapan cesaret, kararlılık ve inançtır. Bu fazilete sahip kimseler dünyaya hükmetmiş, buluşlar gerçekleştirmiş ve lâyık oldukları yüceliğe ulaşmışlardır.
Bu liderler, başarılarını, zaferlerini ve kahramanlıklarını günümüz sahtekârları gibi yalanla, taklitçilikle, korkaklıkla, işbirlikçilikle ve ihanetlerle değil, vücutlarına saplanan oklarla, süngülerle, kılıç darbeleriyle, mermilerle acı çekerek, işkenceler görerek, felâketler yaşayarak, ölümü, zindanı veya idamı şeref addederek cesaretle elde etmişlerdir. Kaçmamışlar kovalamışlar, satmamışlar fethetmişler, korkmamışlar savaşmışlar, susmamışlar haykırmışlar, sömürmemişler yardım etmişler, karşılarındakinin gücü ve sayısına yılmayıp, hak ve adalet adına dimdik durmuşlardır.
Hayatta öyle değerler vardır ki her neye mal olursa olsun asla dokunulmamalıdır. Cesur olmayan bir insan, ne deha ne bilge ne kahraman ne de lider olabilir. Her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış siyasi liderleri olmayan toplumlar; bölünmeye, hor ve hakir kalmaya, zillet içinde yaşamaya ve de yenilmeye mahkûmdurlar…
"Yenileceğinden korkan, daima yenilir." Sultan Yıldırım Beyazıd
Sonu aleni olan heyecanlı filmi izlemeye devam edelim…
"Öl ya da ol! İşte bunu bilmiyorsan zavallı bir misafirsin karanlık yeryüzünde." Goethe
general etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
general etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Kasım 2009 Perşembe
Ne darbe, ne de hazım…
Etiketler:
açılım,
Atatürk şövalyeleri,
Başbakan Erdoğan,
chp,
darbe,
emniyet müdürü,
general,
irtica,
ordu komutanı,
Org.Başbuğ,
soğuk savaş,
şov,
TSK
28 Temmuz 2009 Salı
Tok köpekten fena av beklenir…
Hem fiziki hem de ruhi olarak insanı yenilgiye sürükleyen tokluk; sayısız zaferlerle dünyaya hükmeden hükümdarların ve peygamberlerin ısrarla üzerinde durduğu bir felaket olmuş; asker, halk veya ümmetlerine tokluktan kaçınmaları konusunda telkin ve emirlerde bulunmuşlardır.
Azgın nefsin dizginlenmesi, cesaretin oluşması ve erdemliğin yücelmesi, ancak acı ve açlıkla mümkündür.
Benliğinin, yani maddenin üstünlüğünü savunan şeytan, nasıl cennetten kovulup ebedi cehenneme gark olmak suretiyle lanetlendiyse, şeytanın adımlarını takip eden materyalist insanlar da öyle lanetlenerek; inanç, onur ve şereflerini doğramış, dolayısıyla maneviyattan arınarak maddeyi güç, şöhret ve iktidar sanmak suretiyle insanlıklarını yitirmişlerdir. Oysa insanlar maddeyle değil, ancak iman ve adaletle doyarlar.
Liyakat sahibi olmayan gerek asker, gerek siyasetçi, gerek bilim adamı, gerekse ilim adamlarına biçilen payeler, duyulan ilgi ve haksız övgüler; zaferleri, egemenlikleri, keşifleri, gelişmeleri, ilerlemeleri, adaleti ve imanı tüketmiş, ezberden öte hiçbir bilgi, duygu ve aktif eylemleri olmayan birikimleri her ne kadar aşikâr ise de, toplumlar tarafından dikkatle gözlemlenemediğinden güven duyularak, tavus kuşu misali rütbe, makam ve sözde kariyerleriyle övünüp, insanları aldatabilmişlerdir.
Sözleriyle davranışları birbirine zıt önderler; inandıkları gibi iman edemediklerinden, planladıkları gibi yönetemediklerinden, stratejidikleri gibi savaşamadıklarından ya da bilgileriyle buluş gerçekleştiremediklerinden; ifadeleri, unvan ve kariyerleri ancak çöpten ibarettir. Sadece kendi mutluluk ve refahlarını düşünenler, hilâfsız utanmazın ta kendileridirler.
Hiçbir savaş kazanamamış, hatta yapmamış bir asker nasıl “general” olmayı, hak ve adaletle davranamayan bir politikacı nasıl siyasetçi olmayı, nasihat ettiği gibi örnek olamayan bir ilim adamı nasıl hoca veya imam olmayı, herhangi bir keşif başaramamış bir akademisyen nasıl profesör olmayı hak etmiyor ise, günümüz yığınları da “insan” olmayı hak etmiyorlar ki, insanca muamele görmüyor ve fikirleri doğrultusunda hareket eden yandaş yalancılara taparcasına sahip çıkıp, hem dünyalarını hem de ahiretlerini perişan edebiliyorlar. Gölgelerin peşine değil, ışığın peşine düşün ki, ebedi saadeti ve kurtuluşu yakalayabilin…
Geçmiştekileri bir inceleyin de, günümüzdekilere öyle değer verin…
İşte tokluk; böylesi erdemsiz bir dünyayı var etmiş; ne askeri, ne devlet adamı, ne akademisyeni, ne de ilahiyatçısı layık olmadıkları örümceksi kudretlere ulaştırılarak, değerler yok edilmiştir. Halbuki kuvvet kimdeyse hakim o olduğuna göre; Yaratıcınız Allah’tan başka bir güç, güven, vekil ve destek aramak niye?
— İdare ettiği halkının en alt seviyesindeki bireyinin yaşam standardını sürmeyen bir devlet adamına siyasetçi denemez, onun hak ve adaletine güvenilemez.
— Savaşan ordusunun başında bulunmayan bir generale ordu emanet edilemez ve onun yönettiği bir ordudan asla zafer beklenemez.
— Keşif gerçekleştirememiş bir ezberciye bilim adamı denemez ve onun yetiştirdiği öğrencilerden gelecek beklenemez.
— Cemaatine anlattığı vaazı kendi hayatında uygulayamayan ve örnek olamayan papağansı ilim adamına hoca veya imam gerekçesiyle saygı duyulamaz, itimat edilemez, dolayısıyla cemaatinden hiçbir hayır umulamaz.
Tilki kümesi iyi tanıyor diye nasıl bekçi yapılmaz ise, onları da bir bilen, komutan, önder veya lider yapmamalısınız.
Kendi aç, itibarsız ve güçsüz insanların başlarına getirdikleri sefillere saltanatı reva görerek toklaştırmaları, şüphesiz ihaneti, ezilmeyi, horlanmayı ve sömürülmeyi haklı kılmaktadır. Onlara hizmet etmeyi, sevgi ve saygı göstermeyi, emirlerine itaati, hatta dokunma veya yanlarında bulunmayı dahi şeref addeden yığınların herhangi bir şikâyet ve dertlenme hakları bulunmamalıdır. Uçurumun kenarına varmayanlardan kanatlanabileceklerini umarak peşlerine takılmak, uçmaya değil parçalanmaya neden olur.
Bildiklerini zannedenlerin gerçeğe düşman olmaları, toplumsal bencilliği, erdemsizliği ve cehaleti körüklemiştir.
Gücü, izzeti ve şerefi kendi gibi yaratıklarda aramalarından yaratıcıları Allah’ı unutmakta, dolayısıyla hak ettikleri bedhahlıkta yönetilmekten kurtulamamakta ve Hakk sandıkları nefsanî yolda insanlıklarını ve imanlarını kaybederek, cehennemin yakıtı olabilmektedirler.
Adaletin tek örneği İslamsal idareyi öcüleştirerek insanı egemen kılan kapitalist, sosyalist, liberal veya demokratik düzen ve pornografik yaşam; nefisleri azdırtmasından benlikleri etkilemekte, böylece güçlünün güçsüzü yeneceği ve özgürlüğün adresinin cinsellik olabileceği düşünülerek, her açıdan hayvanlar gibi tıka basa doyup, tatmin olunabilmektedir.
Ya sonra… Yegane güçlü ve hakim Yaratıcı Allah olduğuna göre; yaratıklara bahşedilen emanetsel geçici güçlerin ne değeri olabilir? Geçmişte oldu mu ki günümüzde yahut gelecekte olabilsin…
Toplumların; hak ve adaletin üstün olabilecekleri, zafer kazanabilecekleri, keşif yapabilecekleri, cesur ve kararlı davranabilecekleri, günahkâr bir yaşamı değil cennetsi bir ölümü tercih edebilecekleri, artıklarla beslenen onursuz bir müstemlekeliği değil aslan gibi hükmedecekleri bir iktidarı, hurafelerle şöhret ve gücü yakalamaya çalışan korkak, çıkarcı ve fırsatçı münafıkları değil Allah adına ölüme meydan okuyan ve batıl düzenlere karşı Hakk’ı savunan ilim adamlarını önder edinerek, peşine takıldıkları tok köpekleri terk etmedikleri müddetçe, diledikleri geçici ve ebedi insani bir hayata kavuşabilmeleri söz konusu değildir.
Siz tok olmadan, onları toklaştırmayın, sürekli aç ve acı içinde bırakın ki önder olmanın ehemmiyeti ve sorumluluğunu tadabilsinler…
Ancak böylece sömürülen yığın veya köle olmaktan sıyrılır ve onların sahip oldukları her şeye sizlerinde hakkı olduğunu anlasınlar…
“Bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir.” Montesquieu
Devlet Başkanı Hz.Muhammed (S.A.), Hz. Ömer ve diğer halifelerin halkını ‘efendi’ gören anlayış ve idarecilikleri; saltanat içinde yaşam süren ‘tok köpekler’ örnek alınmadıkça, haksızlık ve adaletsizliklerin sonu asla gelmez.
Azgın nefsin dizginlenmesi, cesaretin oluşması ve erdemliğin yücelmesi, ancak acı ve açlıkla mümkündür.
Benliğinin, yani maddenin üstünlüğünü savunan şeytan, nasıl cennetten kovulup ebedi cehenneme gark olmak suretiyle lanetlendiyse, şeytanın adımlarını takip eden materyalist insanlar da öyle lanetlenerek; inanç, onur ve şereflerini doğramış, dolayısıyla maneviyattan arınarak maddeyi güç, şöhret ve iktidar sanmak suretiyle insanlıklarını yitirmişlerdir. Oysa insanlar maddeyle değil, ancak iman ve adaletle doyarlar.
Liyakat sahibi olmayan gerek asker, gerek siyasetçi, gerek bilim adamı, gerekse ilim adamlarına biçilen payeler, duyulan ilgi ve haksız övgüler; zaferleri, egemenlikleri, keşifleri, gelişmeleri, ilerlemeleri, adaleti ve imanı tüketmiş, ezberden öte hiçbir bilgi, duygu ve aktif eylemleri olmayan birikimleri her ne kadar aşikâr ise de, toplumlar tarafından dikkatle gözlemlenemediğinden güven duyularak, tavus kuşu misali rütbe, makam ve sözde kariyerleriyle övünüp, insanları aldatabilmişlerdir.
Sözleriyle davranışları birbirine zıt önderler; inandıkları gibi iman edemediklerinden, planladıkları gibi yönetemediklerinden, stratejidikleri gibi savaşamadıklarından ya da bilgileriyle buluş gerçekleştiremediklerinden; ifadeleri, unvan ve kariyerleri ancak çöpten ibarettir. Sadece kendi mutluluk ve refahlarını düşünenler, hilâfsız utanmazın ta kendileridirler.
Hiçbir savaş kazanamamış, hatta yapmamış bir asker nasıl “general” olmayı, hak ve adaletle davranamayan bir politikacı nasıl siyasetçi olmayı, nasihat ettiği gibi örnek olamayan bir ilim adamı nasıl hoca veya imam olmayı, herhangi bir keşif başaramamış bir akademisyen nasıl profesör olmayı hak etmiyor ise, günümüz yığınları da “insan” olmayı hak etmiyorlar ki, insanca muamele görmüyor ve fikirleri doğrultusunda hareket eden yandaş yalancılara taparcasına sahip çıkıp, hem dünyalarını hem de ahiretlerini perişan edebiliyorlar. Gölgelerin peşine değil, ışığın peşine düşün ki, ebedi saadeti ve kurtuluşu yakalayabilin…
Geçmiştekileri bir inceleyin de, günümüzdekilere öyle değer verin…
İşte tokluk; böylesi erdemsiz bir dünyayı var etmiş; ne askeri, ne devlet adamı, ne akademisyeni, ne de ilahiyatçısı layık olmadıkları örümceksi kudretlere ulaştırılarak, değerler yok edilmiştir. Halbuki kuvvet kimdeyse hakim o olduğuna göre; Yaratıcınız Allah’tan başka bir güç, güven, vekil ve destek aramak niye?
— İdare ettiği halkının en alt seviyesindeki bireyinin yaşam standardını sürmeyen bir devlet adamına siyasetçi denemez, onun hak ve adaletine güvenilemez.
— Savaşan ordusunun başında bulunmayan bir generale ordu emanet edilemez ve onun yönettiği bir ordudan asla zafer beklenemez.
— Keşif gerçekleştirememiş bir ezberciye bilim adamı denemez ve onun yetiştirdiği öğrencilerden gelecek beklenemez.
— Cemaatine anlattığı vaazı kendi hayatında uygulayamayan ve örnek olamayan papağansı ilim adamına hoca veya imam gerekçesiyle saygı duyulamaz, itimat edilemez, dolayısıyla cemaatinden hiçbir hayır umulamaz.
Tilki kümesi iyi tanıyor diye nasıl bekçi yapılmaz ise, onları da bir bilen, komutan, önder veya lider yapmamalısınız.
Kendi aç, itibarsız ve güçsüz insanların başlarına getirdikleri sefillere saltanatı reva görerek toklaştırmaları, şüphesiz ihaneti, ezilmeyi, horlanmayı ve sömürülmeyi haklı kılmaktadır. Onlara hizmet etmeyi, sevgi ve saygı göstermeyi, emirlerine itaati, hatta dokunma veya yanlarında bulunmayı dahi şeref addeden yığınların herhangi bir şikâyet ve dertlenme hakları bulunmamalıdır. Uçurumun kenarına varmayanlardan kanatlanabileceklerini umarak peşlerine takılmak, uçmaya değil parçalanmaya neden olur.
Bildiklerini zannedenlerin gerçeğe düşman olmaları, toplumsal bencilliği, erdemsizliği ve cehaleti körüklemiştir.
Gücü, izzeti ve şerefi kendi gibi yaratıklarda aramalarından yaratıcıları Allah’ı unutmakta, dolayısıyla hak ettikleri bedhahlıkta yönetilmekten kurtulamamakta ve Hakk sandıkları nefsanî yolda insanlıklarını ve imanlarını kaybederek, cehennemin yakıtı olabilmektedirler.
Adaletin tek örneği İslamsal idareyi öcüleştirerek insanı egemen kılan kapitalist, sosyalist, liberal veya demokratik düzen ve pornografik yaşam; nefisleri azdırtmasından benlikleri etkilemekte, böylece güçlünün güçsüzü yeneceği ve özgürlüğün adresinin cinsellik olabileceği düşünülerek, her açıdan hayvanlar gibi tıka basa doyup, tatmin olunabilmektedir.
Ya sonra… Yegane güçlü ve hakim Yaratıcı Allah olduğuna göre; yaratıklara bahşedilen emanetsel geçici güçlerin ne değeri olabilir? Geçmişte oldu mu ki günümüzde yahut gelecekte olabilsin…
Toplumların; hak ve adaletin üstün olabilecekleri, zafer kazanabilecekleri, keşif yapabilecekleri, cesur ve kararlı davranabilecekleri, günahkâr bir yaşamı değil cennetsi bir ölümü tercih edebilecekleri, artıklarla beslenen onursuz bir müstemlekeliği değil aslan gibi hükmedecekleri bir iktidarı, hurafelerle şöhret ve gücü yakalamaya çalışan korkak, çıkarcı ve fırsatçı münafıkları değil Allah adına ölüme meydan okuyan ve batıl düzenlere karşı Hakk’ı savunan ilim adamlarını önder edinerek, peşine takıldıkları tok köpekleri terk etmedikleri müddetçe, diledikleri geçici ve ebedi insani bir hayata kavuşabilmeleri söz konusu değildir.
Siz tok olmadan, onları toklaştırmayın, sürekli aç ve acı içinde bırakın ki önder olmanın ehemmiyeti ve sorumluluğunu tadabilsinler…
Ancak böylece sömürülen yığın veya köle olmaktan sıyrılır ve onların sahip oldukları her şeye sizlerinde hakkı olduğunu anlasınlar…
“Bir tek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir.” Montesquieu
Devlet Başkanı Hz.Muhammed (S.A.), Hz. Ömer ve diğer halifelerin halkını ‘efendi’ gören anlayış ve idarecilikleri; saltanat içinde yaşam süren ‘tok köpekler’ örnek alınmadıkça, haksızlık ve adaletsizliklerin sonu asla gelmez.
Etiketler:
bilim adamı,
devlet başkanı,
general,
hoca,
imam,
tok köpek
16 Haziran 2009 Salı
En bölücü tehlike Genelkurmay’dır…
İrtica adına vahye, Müslüman Türkiye milletine savaş açmış Kemalist ideolojili Genelkurmay, cesaret ve kararlılıkla dizginlenip milletin emrine sokulmadığı müddetçe, Türkiye’de birlik ve beraberliği, huzur ve güveni tesis edebilmek mümkün değildir.
İslam dışı diğer dinlere dost ve anlayışlı olan Genelkurmay, yönettiği Müslüman TSK’nin yenilmez gücünü ve imajını zafiyete uğratarak nefret duyguları uyandırmakta, dolayısıyla güvensizliği ve gerginlikleri doğurarak, kendi gibi kökten Kemalist olmayan hükümet ve toplumları düşman bellemek suretiyle tehdit, baskı ve darbelerle bir işgalci gibi davranmaktadır.
Devletin sahibi ve yaratıcısıymış gibi korkunç bir benliğe bürünmesinden millet iradesi ve inancını hiçe saymakta, toplumlar arasına nifak sokarak birbirlerine hasım kılmakta ve kıydırmayı körüklemektedir. Var olma nedeni ülke ve millet bütünlüğü ve sınır güvenliğini korumak ve kollamak değil de, sanki parçalamakmışçasına kanunlar üstü despot bir güç sergilemesi, asla kabul edilmemeli ve hoş görülmemelidir.
“Türkiye’nin sahibi Genelkurmay mı, millet mi” sorgusu yapılmalı, milletin kendisi olan TSK’nin istismarına izin verilmemelidir. Genelkurmay başkanı Org. Başbuğ’un “ağlama duvarı”ndaki ibadeti irtica değil de, camide kılınan namazlar ve vahye iman irtica sayılabiliyor ise, Türkiye’deki Müslümanların nasıl büyük bir tehlikeyle iç içe yaşadığı ortadadır.
AKP ve Fettullah Gülen gibi parti ve cemaatlerin sırf Müslüman kimliklerinden dolayı “irtica” akseptanslı düşman addedilmeleri, gözlerin yabancılara değil, kurtuluş ve bağımsızlık adına bizzat içe çevrilmesini mecbur etmektedir. Bedeli her ne olursa olsun millet ve hükümet omuz omuza vererek bu sorunu kökten çözmeli, harp akademilerindeki vahiy karşıtı eğitimde devrim yapılarak, İslam düşmanı nesillerin yetişmesi engellenmelidir.
Bugün deşifre edilen olayların dünden farkı olmadığı aşikâr ise de, gerekli önlemler alınmadığı takdirde yarında devam edeceğine şüphe duyulmamalıdır. Günü kurtarma lehine yapıla gelen uzlaşılar “çıkar” felsefesiyle yürütülmekte, yok edilmesi gereken yok edici virüs, daha da derinleşerek tüm toplumu etkileyebilecek vahamette büyütülmektedir. Gerek hükümet, gerekse Genelkurmay’ın “devlet sırrı” kamuflajlı geçici uzlaşıları Türkiye’yi felakete götürmekte, vatanları adına canlarını veren, ancak adam yerine konmayan halkımızda, dönen entrikalardan bihaber olayları izlemekte ve yalanlarla oyalandırılmaktadırlar.
Genelkurmay’ın TSK’ni sömürmesine ve sultalaşmasına son verilmeli, hiçbir kayırıma izin verilmeden, haddi aşanlar mutlaka cezalandırılmalıdır. Ancak kendilerini dokunulamaz birer tanrı gibi gören Genelkurmay mensupları, Ergenekon Terör Örgütünde de görüldüğü üzere hapishanelerden kurtarılmakta, askeri hastanelerde ağırlanarak, suçlular kayrılabilmektedir. Nerede devlet, nerede adalet…
Benliklerini tanrı edinen insanların kavuştukları geçici iktidarları ile yaratık olduklarını unutarak, din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak bozmaları, Yaratıcı ile yaratık dengesini altüst etmiş, böylece bizzat mahvolmalarını dilemişlerdir.
Unutulmalıdır ki ne Genelkurmay başkanı, ne de bir general; dini ve vatanı uğruna şehit düşmüş bir Mehmetçiğin tırnağı dahi olamaz. Bu sebeple onları tanrılaştırırcasına dokunulmaz görmek ve işledikleri suçlardan kayırmak, o şehitlere apaçık bir İHANETTİR.
Türkiye Emekli Subaylar Derneği’nin genel başkanı emekli tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir “peygamber ocağı” değil, Atatürk Cumhuriyetinin bir ordusu olduğunu, Mehmetçiğin de, peygamberin Mehmetçiği değil, Atatürk’ün mehmetçiği olduğunu açıklayarak, Allah adına değil, tanrıları Atatürk adına ölündüğünü vurgulamıştır.
Özelikle Kemalistler şunu iyi bilmelidirler ki, TSK’nin bir “peygamber ocağı” olduğu gerçeğini içlerine sindirmek istemezlerse de, “şehitlik” vahyi bir terimdir, dolayısıyla TSK, bir peygamber ocağıdır. Bunun aksini düşünen her kim olursa olsun; TSK’nde barınmamalı ve yönetimine aday olmamalıdır. Bir yaratık adına ölen şehit olamaz ve ölümü kutsal sayılamaz.
Belki onlar, tanrıları Atatürk adına ölebilirler ama Mehmetçik, Allah adına can verir ve şehitlik payesi kazanarak ölümsüzleşir.
İslam dışı diğer dinlere dost ve anlayışlı olan Genelkurmay, yönettiği Müslüman TSK’nin yenilmez gücünü ve imajını zafiyete uğratarak nefret duyguları uyandırmakta, dolayısıyla güvensizliği ve gerginlikleri doğurarak, kendi gibi kökten Kemalist olmayan hükümet ve toplumları düşman bellemek suretiyle tehdit, baskı ve darbelerle bir işgalci gibi davranmaktadır.
Devletin sahibi ve yaratıcısıymış gibi korkunç bir benliğe bürünmesinden millet iradesi ve inancını hiçe saymakta, toplumlar arasına nifak sokarak birbirlerine hasım kılmakta ve kıydırmayı körüklemektedir. Var olma nedeni ülke ve millet bütünlüğü ve sınır güvenliğini korumak ve kollamak değil de, sanki parçalamakmışçasına kanunlar üstü despot bir güç sergilemesi, asla kabul edilmemeli ve hoş görülmemelidir.
“Türkiye’nin sahibi Genelkurmay mı, millet mi” sorgusu yapılmalı, milletin kendisi olan TSK’nin istismarına izin verilmemelidir. Genelkurmay başkanı Org. Başbuğ’un “ağlama duvarı”ndaki ibadeti irtica değil de, camide kılınan namazlar ve vahye iman irtica sayılabiliyor ise, Türkiye’deki Müslümanların nasıl büyük bir tehlikeyle iç içe yaşadığı ortadadır.
AKP ve Fettullah Gülen gibi parti ve cemaatlerin sırf Müslüman kimliklerinden dolayı “irtica” akseptanslı düşman addedilmeleri, gözlerin yabancılara değil, kurtuluş ve bağımsızlık adına bizzat içe çevrilmesini mecbur etmektedir. Bedeli her ne olursa olsun millet ve hükümet omuz omuza vererek bu sorunu kökten çözmeli, harp akademilerindeki vahiy karşıtı eğitimde devrim yapılarak, İslam düşmanı nesillerin yetişmesi engellenmelidir.
Bugün deşifre edilen olayların dünden farkı olmadığı aşikâr ise de, gerekli önlemler alınmadığı takdirde yarında devam edeceğine şüphe duyulmamalıdır. Günü kurtarma lehine yapıla gelen uzlaşılar “çıkar” felsefesiyle yürütülmekte, yok edilmesi gereken yok edici virüs, daha da derinleşerek tüm toplumu etkileyebilecek vahamette büyütülmektedir. Gerek hükümet, gerekse Genelkurmay’ın “devlet sırrı” kamuflajlı geçici uzlaşıları Türkiye’yi felakete götürmekte, vatanları adına canlarını veren, ancak adam yerine konmayan halkımızda, dönen entrikalardan bihaber olayları izlemekte ve yalanlarla oyalandırılmaktadırlar.
Genelkurmay’ın TSK’ni sömürmesine ve sultalaşmasına son verilmeli, hiçbir kayırıma izin verilmeden, haddi aşanlar mutlaka cezalandırılmalıdır. Ancak kendilerini dokunulamaz birer tanrı gibi gören Genelkurmay mensupları, Ergenekon Terör Örgütünde de görüldüğü üzere hapishanelerden kurtarılmakta, askeri hastanelerde ağırlanarak, suçlular kayrılabilmektedir. Nerede devlet, nerede adalet…
Benliklerini tanrı edinen insanların kavuştukları geçici iktidarları ile yaratık olduklarını unutarak, din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak bozmaları, Yaratıcı ile yaratık dengesini altüst etmiş, böylece bizzat mahvolmalarını dilemişlerdir.
Unutulmalıdır ki ne Genelkurmay başkanı, ne de bir general; dini ve vatanı uğruna şehit düşmüş bir Mehmetçiğin tırnağı dahi olamaz. Bu sebeple onları tanrılaştırırcasına dokunulmaz görmek ve işledikleri suçlardan kayırmak, o şehitlere apaçık bir İHANETTİR.
Türkiye Emekli Subaylar Derneği’nin genel başkanı emekli tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir “peygamber ocağı” değil, Atatürk Cumhuriyetinin bir ordusu olduğunu, Mehmetçiğin de, peygamberin Mehmetçiği değil, Atatürk’ün mehmetçiği olduğunu açıklayarak, Allah adına değil, tanrıları Atatürk adına ölündüğünü vurgulamıştır.
Özelikle Kemalistler şunu iyi bilmelidirler ki, TSK’nin bir “peygamber ocağı” olduğu gerçeğini içlerine sindirmek istemezlerse de, “şehitlik” vahyi bir terimdir, dolayısıyla TSK, bir peygamber ocağıdır. Bunun aksini düşünen her kim olursa olsun; TSK’nde barınmamalı ve yönetimine aday olmamalıdır. Bir yaratık adına ölen şehit olamaz ve ölümü kutsal sayılamaz.
Belki onlar, tanrıları Atatürk adına ölebilirler ama Mehmetçik, Allah adına can verir ve şehitlik payesi kazanarak ölümsüzleşir.
Etiketler:
Genelkurmay,
general,
Kemalist,
Mehmet Ali Şadoğlu,
Rıza Küçükoğlu,
şehitlik
9 Mart 2009 Pazartesi
Erdemsizliğin bayraktarları…
Abartıların egemen olduğu dünyamızda örnek olması gereken unvan sahiplerinin hak etmeden sahip oldukları makam ve ödüller; yıkımın, ahlâksızlığın ve adaletsizliğin asıl sebebidir.
Keşif gerçekleştirmemiş profesörler…
Savaş kazanmamış generaller…
Siyaset yapmamış devlet adamları…
İnsanlığı, düzeni ve geleceği mahveden eçhel eğiticiler, askerler ve politikacılar gömülmedikçe; insanlardan hak, adalet ve doğruluk ummak mümkün değildir.
Lâyık olmayana biçilen değer; toplumsal bir liyakat cinayetidir.
Keşif gerçekleştirmemiş profesörler…
Savaş kazanmamış generaller…
Siyaset yapmamış devlet adamları…
İnsanlığı, düzeni ve geleceği mahveden eçhel eğiticiler, askerler ve politikacılar gömülmedikçe; insanlardan hak, adalet ve doğruluk ummak mümkün değildir.
Lâyık olmayana biçilen değer; toplumsal bir liyakat cinayetidir.
Etiketler:
devlet adamı,
general,
keşif,
Mehmet Ali Şadoğlu,
politikacı,
Profesör,
savaş,
siyaset
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)