İnsanoğlunun söz ve davranışları her ne olursa olsun asıl kalplerde saklananın önemli olduğu vahiyde, değişik gerekçelerle başkalaşım gösterenlerin inanç ve dinine aykırı gelişmelerdeki tutumu, sindirebilme orantısıyla eşdeğerdir.
Gerek Başbakan Erdoğan’ın gerekse Fetullah Gülen’in yahudi-mason ittifakının iknalarıyla giriştikleri siyasi ve dini işbirlikleri bir güç kazanma stratejisi adına yapılmış olsa da, nasıl korkunç bir tuzak ve bataklık olduğu zaman içinde anlaşılmıştır.
Başbakan Erdoğan’ı motive etmek ve İslam karşıtlığına cesaretlendirmek maksadıyla özellikle yahudi lobilerince kendisine sunulan cesaret madalyaları ve Batı’nın sınırsız övgüleri her ne kadar sarhoş olmasını tetiklemişse de, kalbinin derinliklerindeki iman uyanmasına, dolayısıyla geri adım atmasına etki yapmıştır. Gülen gibi kayıtsız-şartsız teslim olmayıp “dur” diyerek, haksızlık ve adaletsizliğe karşı cılızda olsa tavırlar almış, insanlığa ve Müslümanlığa düşman caydırıcı güçlere bazen boyun eğmeyerek dik durabilmiştir.
Fetullah Gülen’in iman ve cesareti öyle bir tavra yeterli olmamış, para ve güç için her değerine, son açıklamasıyla insanlığa, yetmedi zulüm içinde canilerce zincirlere vurulmuş Müslüman kardeşlerine dahi fiyat etiketi koyarak, batıl bataklıkta çırpınışını sürdürmüştür.
Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığı satabilecek kadar şeytanlarla bütünleşmeyi hizmet sanması, o’nun vahiydeki kriterlerce bir Müslüman değil saptırılmış bir fasık olduğunu ortaya koymuştur. Dini felsefesi her ne kadar İslami referanslar taşısa da, Allah’ın mutlak değişmez ve değiştirilemez hükümlerine bir başkaldırı ve arayış içinde haçlılar lehine kalkansı misyonerlik görevi yürüttüğü görmemezlikten gelinemez.
Kimilerinin Müslüman olduğu zannıyla Gülen’e ve karma anlayışlı hizmete karşı eleştirilerimi haksız veya ağır bularak bozgunculuk yaptığımı ve kardeşler arası nifak soktuğumu belirtmeleri, vahiysiz bir İslam düşüncesini benimsemiş olmalarındandır. Ancak vahiysiz bir İslam; hıristiyanlık ve musevilikten farksız batıl bir din olur ki, Allah ve Resulü böyle bir dini kesinlikle kabul etmemektedir. Allah ve Resulünün hükmettiği bir şeyi, hangi gerekçe ve şartlarda olunursa olunsun, iman ettiğini iddia eden bir kimsenin kendi istek ve düşüncesine göre yorumlama hakkı bulunmamaktadır.
Adil bir uzlaşma ve barışı değil de müstemlekesel bir dayatma içinde olan Batı ittifakının şartlarını kabul etmek; Allah’a, peygambere, İslam’a ve Müslümanlık gibi bir şerefe apaçık ihanettir. Eğer öyle olsaydı başta peygamberimiz Hz. Muhammed olmak üzere halifeler ve milyonlarca Müslüman savaşmaz, cihad ayetleri emrolunmaz, Allah yolunda savaşıp şehit olanlar ve dünyayı ahıret karşılığı satanlar ebedi cennetlikle müjdelenmez, İslami ordular haksızlık ve adaletsizlik bayraktarı kötülere karşı mücadeleden kaçınıp canlarını feda etmez, Gülen’in güttüğü hizmet yolunda küfre boyun eğmenin rahatlığıyla hayvanlar misali yiyerek, içerek, uyuyarak ve heyecansız namaz kılarak; onun gibi esir ve meşakkatsiz bir hayat sürerlerdi.
Sürekli Müslüman direnişçileri eleştirip lanetleyen ve İslam ülkelerinden uzak duran Fetullah Gülen; İslam düşmanı ABD otoritesi ve yahudi-mason güvencesi altında uluslar arası hizmetlerini sürdürürken; gerek ABD gerek İsrail gerekse herhangi bir Batı ülkesi aleyhine tek bir demeç vermiş mi? Ölen birkaç yahudi çocuğu için hüzün çektiğini ifade ederken, acımasızca katledilen Filistinli Müslüman bebekler için tek bir kınama yapabilmiş mi? Neden Müslüman ülkeler işgal edildiğinde, katledildiğinde, ırzlara geçildiğinde, yurtlarından çıkarıldığında, insanlık dışı işkencelere maruz bırakıldığında, baskı ve tehditlerle yıldırılmaya çalışıldığında, ambargolarla açlığa ve yokluğa terk edilip kalkınmaları engellendiğinde, çocuk-kadın demeden hunharca parçalandıklarında ve bağımsız olmamaları konusunda BM ve NATO gibi kurumları yaptırım amaçlı kullandıklarında hesabını hiç sormadı?
İslam; öyle Fetullah Gülen’in eğitim adına şarkıcı nesiller yetiştirerek caka atmasıyla, zulüm içinde inleyenlere yardım edilmemesiyle, vahşi barbarlara diz çökelmesiyle, açık zindanlara hapsolunmasıyla, Allah’a ve dinine saldıranlara eyvallah denmesiyle, hak düzeni bozmaya çalışanlara sessiz kalınmasıyla, dinleri ve ırkları yok etmek isteyen faşistlere teslim olunmasıyla, zalimlerin yardıma muhtaç bıraktıkları insanlara el uzatılmamasıyla, hak ve adalet adına kanının son damlasına kadar harp edilmemesiyle, İstiklal uğruna baş kaldırılmamasıyla ve haksızlık karşısında susularak dilsiz şeytana dönüşmesiyle yayılmadı…
Herkes Gülen’in İslam’a hizmet ettiğini, insanlara İslam’ı sevdirdiğini ve hidayete vesile olduğu hemfikriyle onun ne kadar korkunç bir zehir saçtığını kestiremiyor. Çünkü onun İslam anlayışı vahyi değil, İncil-Tevrat karmalı bir akide ve haçlı boyunduruğundaki teslimiyeti teşvik eden bir hümanizmdir. Dikkatli bir çaba, gerçeğin açık perdelerini kapatmaya çalışanlara gerekli bir cevap olacaktır.
İslam’ı ve peygamberimiz Hz. Muhammed’i reddederek kabul etmeyen Batılı camianın Gülen fikirlerini önemseyerek ilgi göstermeleri; onun yüzyılın peygamberi ilan edilebileceğine işaret değil midir?
Ayrıca Gülen’in ilmini öne çıkaranlara cevabım odur ki, yaratılmışların içinde, peygamberlerde dâhil olmak üzere ilim erbabı tek yaratık şeytandır.
Eğer kendi vatandaşlarını ve dindaşlarını; sırf Allah rızası ve insaniyet adına ambargo altında sürünen kardeşlerine yardım götürmelerini zalimden izin almadıkları gerekçesiyle suçlayabiliyorsa; onun bir insan ya da Müslüman olabilmesi mümkün müdür?
Adil olmak gerekirse; Başbakan Erdoğan daha fazla dayanamayarak haksızlık karşısında haykırabilirken, Fetullah Gülen hiçbir adaletsizlik yokmuş gibi haçlıların safındaki taşeronluğunu sürdürebilmiş ve avukatlıklarını üstlenebilmiştir.
İran aleyhine alınan kukla BM yaptırım kararına hükümetin ret oyu vermesi, alışagelen manda altındaki Türkiye politikasının umut verici bir şahlanışıdır. Şüphesiz Batı’nın sömürgeliğini onur addeden CHP, MHP, vitrin mankenleri ve aydın bozuntuları ne kadar “aman” feryatlarıyla ulusalar da; gerek milletimiz gerek Müslümanlar gerekse emperyalist karşıtı taraflarca sevinçle karşılanmış, artık barbar haçlı güçlerinin bundan böyle diledikleri gibi hükmedemeyecekleri akıllara nakşedilmiştir.
Faşist İsrail’den hiçbir farkı olmayan MHP, hükümetin aldığı kararla İran, Hamas, Hizbullah ve diğer Müslüman gruplarla aynı fotoğrafta yer aldığı eleştirisiyle nasıl insanlık düşmanı bir koalisyonun taraftarı olduğunu kanıtlamıştır. Oysa faşist MHP ya da efendisi canavarlarla aynı fotoğrafta yer almaktansa, haksızlık karşısında direnen kahramanlarla bir arada olma şerefini yeğlerim.
Artık Erdoğan; insan sellerine, alkışlara, övgülere ve partililerin güçsüz desteklerine değil sadece Allah’a dayanıp güvenmeli, kendini doğru yoldan alıkoyacak öğütlere kulaklarını tıkayıp, Müslümanları bir araya getirmek suretiyle imani çelikten bir pakt oluşturarak, tıpkı ABD’nin uyguladığı strateji benzeri imtina eden veya karşı çıkan iktidarları, içerde örgütleyeceği halkla devirerek sarsılmaz bir güç oluşturmalıdır. Ayrıca Ahmedinejad’ın BM kararını mendile benzetmesini bir nezaket sayıyor, tuvalet kâğıdını bile iltifat telakki ediyorum. Neden terörist İsrail’in BM kararlarına uymadığı konusunda tek bir itiraz var mı?
Kendilerinin ABD’ye satan Rusya ve Çin, hala bağımsız devlet statüsünde olduklarını mı sanıyorlar? O güçlerine ve nükleer silahlarına rağmen ABD mafyasına boyun eğebiliyorlarsa, şüphesiz vatandaşları büyük bir utanç yaşıyordur. Bilmelidirler ki Allah, bir gün Kuzey Kore’yi başlarına öyle bir bela edecek ve nükleer silahlarla vurduracak ki, bakalım ABD kendilerini kurtarabilecek mi?
Canlarını Allah’a, insanlığa ve adalete adamış bir avuç iman sahibinin 11 Eylüldeki zaferleri, ABD ve İsrail’e ders olmamış ki tüm Müslümanları kışkırtmak aptallığında bulunarak, halklarını tehdit etmektedirler. Aslında onlar, ölmekten son derece korkak sefil yığınlardır. Kimilerinin “savaş çıkartmak istiyorlar, tuzağa düşmeyelim” tezlerini korkaklığın bir paronayası buluyor, Müslümanların ciddi bir duruşlarında kaçacak delik arayacaklarına şüphe duymuyorum. Çünkü Allah öyle vaat ediyor. Herkesçe malum olduğu üzere hiçbir Müslüman ne savaşmaktan ne de ölümden korkar…
İnsani, hele de insan kasabı lanetli devletlerin aldığı yaptırım kararlarının Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Allah’a iman etmiş hiçbir insan, millet ve devlet; haklarında alınan çöpsü kararlardan tedirginlik duymaz, telaşa kapılmaz ve bir zarar görebileceği zannıyla asla teslim olmaz. Çünkü mutlak irade, üstünlük ve hikmet sahibi sadece ve sadece yaratıcı Allah’tır…
“Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz. O’nun tuttuğunu O’ndan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir. “ Fatır.2
Hz.Muhammed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz.Muhammed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Haziran 2010 Pazar
20 Nisan 2010 Salı
Şeytanla işbirliği yapmanın ilk kuralı “YAPMA”…
Gerek sözsel gerekse fiziksel tüm gelişmeler yoruma dahi ihtiyaç bırakmayacak bir alenilikte cereyan etmekte, zalimce güttükleri halka hesap vermemek adına baskı, tehdit ve şantajlarla korku yayarak, diktatörlüklerini muhafaza edebilmek için ne yapacaklarını bilemez bir telaşla her türlü manevralarla aldatmaya alıştıkları zanlarınca “aptal ve mazoşist halkı” etkilemeye çalışmaktadırlar.
“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Al-i İmran 175
Milletimizi kuşatan oligarşin CHP, ilkeleriyle devlete hükmetmesinden insanlarımız ne kalkınabilmiş ne bütünleşebilmiş ne eşit haklardan yararlanabilmiş ne aydınlanabilmiş ne de barış, huzur ve güven içinde hukuki adil bir yaşamı tadabilmiştir. Genelkurmay ve yüksek yargı gibi ideolojik yakıcı bürokrasinin çekip çevirmesiyle mal ve can güvenliği, birlik ve beraberlik, hukuk ve adalet tarumar edilmiş; kesinlikle halkı temsil etmeyen CHP’nin despot ve fitnesel varlığı Türkiye’yi cehenneme dönüştürmüştür.
İnsanlık, hukuk ve adaletin işlerlik kazanabilmesi maksadıyla tamamen halkın eşitlik ilkeleri yararına, ideolojik diktatörlüğü ve kayırmaları önleyebilmek adına düzenlenen anayasa değişiklik paketinin tamamına önce şiddetle karşı çıkıp, sonra 3 maddenin güya anayasal sisteme, ideolojik hukuk sistemine çok ciddi zararlar vereceği, gerginliklere, kutuplaşmalara ve tartışmalara yol açacağı gerekçeleriyle paketten çıkarılmasının istenmesi, asıl Baykal’ı, CHP’yi, silahlı ve cübbeli derebeylerini tarihe gömecek olması endişelerindendir. Hangi akıl ve mantık, o üç maddenin hukuka aykırılık teşkil edebildiğini ve halkın aleyhine olabildiğini iddia edebilir? Ancak diktatörler, sömürücüler ve kelle avcıları!
Başbakan’ın baskılara ve tehditlere karşı dik durarak geri adım atmaması Baykal’ı ve Tapınak Şövalyelerini kaygılandırmış, tutarsız vaatlerle uzlaşma arayışına mecbur bırakarak, ne kadar samimiyetsiz bir art niyet taşıdıkları söz ve davranışlarından açığa çıkmıştır. Zaten yaşanan sorunların müsebbibi olmalarından ne sözlerine ne de akitlerine güvenilir. CHP’nin uzlaşı oyunu ve Baykal’ın sözü Başbakan Erdoğan’ı önce ümitlendirdiyse de, gerçeği muhakeme edebilmesinden hazırlanan o şeytani tuzağa düşmemiş ve aldatılmaktan sakınabilmiştir.
“(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” Nisa.120
İdeolojik rejimleri lehine hukuk tanımayacaklarını deklare eden bir yargı, her türlü hukuk dışı eylemi ve müdahaleyi kanla yapmaya yemin etmiş ve meşru saymış bir Genelkurmay desteğiyle ayakta duran CHP; ne 8.maddedeki “Parti Kapatma”, ne 16.maddedeki “Askeri Yargı” , ne 17.maddedeki “Anayasa Mahkemesi”, ne 23.maddedeki “HSYK” ile ilgili değişikliklere asla razı olmaz. Buyurgan CHP’nin ruhu ve besin kaynağı olan bu bürokratik oligarşinin diktatörsel gücü zayıflatılır ve etkinliği ortadan kaldırılırsa, CHP’nin anıtkabir önündeki cenaze töreni kaçınılmazdır.
Kanlı inkılâplarla devlet kuran; din ve namus telakkisini ortadan kaldıran; halkı dini ve ırki düşmanlığa götüren; değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez despot ilkeleriyle silahlı güçlerine darbeler yaptıran; yargıyla rakip partileri kapattıran, hükümetin veya meclisin ekonomik ve sosyal kararlarını baltalayan; yahudi-mason felsefesini zorla milletimize dayatan; ideolojileri adına suç işleyen terörist canilere sahip çıkan; iftira ve komplolarla milletimizi birbirine kıydırtacak canavarları aklayabilmek için tanıkları tehdit ve rüşvetlerle caydıran; inanç ve ibadetlerini yerine getirmek isteyenleri fişleyerek eğitim ve çalışma alanlarından dışlayan; türbana yasak getirten, çağdaşlık adına ahlaksızlığı meşrulaştırarak zinaya serbesti kazandıran ve çocuk pornografisi gibi bir sapıklıkta Türkiye’yi lider yaptıran; ülkenin kalkınması, milletin birlik ve beraberlik içinde refah bir düzeye kavuşabilmesi için Bizanssı engeller oluşturan; ideolojik rejimin argümanlarıyla meclise, hükümete, Müslüman ve Kürt toplumlarına hayatı zehir eden ve devlete düşman kıldıran; hükümet ile bürokrasinin arasına fitne sokarak birbirleriyle çatıştıran; infial ve kaoslarla ülkeyi geren; kendilerini devletin sahibi halkı köle belleyerek ötekileştiren; milletin peygamberine ve vahye hakaret eden; dini öğretilere, ezana ve cami yapımına karşı çıkan; Kürt toplumunun katliamını savunan; laik olmayanları insan olmamakla aşağılayan; Müslümanların eşit haklardan yararlandırmayıp kamu alanları gibi belli sınırlara hapsettiren; halk iradesini anlamazlar ve bilmezler aşağılamasıyla devlet idaresine yansımasını sindiremeyen ve daha nicelerini savunan bir CHP ile uzlaşma ve işbirliği mümkün mü?
Müslüman milletimizin yüce peygamberi Hz. Muhammed’i (SAV) bir Arap tasarımı kabul ederek hakaret yapan, peygamberin muhatap olduğu vahyi reddeden ve irticayla özdeşleştirerek rejimin 1 numaralı tehlikesi ilan eden, Genelkurmay’ın “Kutlu Doğum Haftasını” kutlayan halkımızdan dolayı hükümet aleyhine yayınladığı 27 Nisan muhtırasına destek veren CHP ve Baykal’ın nasıl riyakar ve oportünist bir Lawrence olduğu; hayatında ilk defa katıldığı Kutlu Doğum Haftasıyla ortaya çıkmıştır. Yoksa Allah’a, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a iman mı etti? Ancak açıklamasında da anlaşılacağı üzere, öncesinde istişarelere ve uzlaşmalara kapılarını kapatıp burnundan kıl aldırmayan, laiklik ve Atatürkçülükten asla ödün vermeyen despot Baykal; “İslam dininde istişare şarttır. Bu istişare ister toplum hayatın da isterse de Meclis'lerde olsun şarttır.” diyerek, o savurduğu tehditlerin altında ezilmiş ve iman etmediği İslam’a mecbur kalacak kadar laik ilkelerini çiğneyebilmiş ve acınası bir duruma düşmüştür.
Seçimlerde çarşaflı Müslüman kadınlara rozet takıp, seçimler akabinde o parti rozeti taktıkları kadınların çarşaflarını hınçla parçalayan CHP’yi hatırlayın da, Kutlu Doğum Haftasına ne amaçla katıldığını idrak edebilin…
Azgınlıkta sınır tanımayan şeytan dostu CHP’yi muhatap kabul edenler, bilmelidirler ki bir daha asla yakalarını kurtaramaz ve onlar gibi azgınlığa sürüklenirler. Esasen bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm hükümetler ve toplumumuzun duçar olduğu esaret, halkı tutsak eden ve hegemonyası altında inleten CHP ile aynı mecliste yer almaları ve dayanışma içinde bulunmalarındandır.
Yapılmak istenen Anayasa Değişikliğinin mecliste değil, mutlaka referandum ile halka sunulmasının hayati yaptırımı dikkate alınmalı, hiçbir şart ve koşulda CHP’nin şeytani arzularına uyulmamalı ve hilelerine kanılmamalıdır. Zaten söz konusu hukuk ve adalet talebi, CHP’nin totaliter ilkeleri, otoriter ve statükocu buyurganlığından değil midir? Öyleyse nasıl oluyor da CHP’nin sinsi elinin dikkate alınabilmesi düşünülüyor? Cehennemden çıkan bir ele uzanılmaz…
Unutulmamalıdır ki Türkiye’de özgürce siyaset yapan yegâne ideoloji; CHP, Genelkurmay ve yüksek yargıdır. Varlığı ve amacı sekülerist Atatürkçü laik siyaseti gütmek olan Genelkurmay ve yargının siyaset dışı olduğu söylemleri tartışmasız gerçek dışıdır, dolayısıyla bağımsız ve tarafsız bir sistemin inşa edilebilmesi için yapılmak istenen değişiklik de, tamamen politikadan ve radikal ideolojiden arındırılarak tüm toplum fertlerinin düşünce, inanç ve ırkına bakılmaksızın ve hiçbir ayırıma tabi tutulmaksızın eşit bir hukuk ve adaletin mukim kılınmasıdır.
Eğer cesaret edebiliyorlar ise; bırakın CHP Anayasa Mahkemesine itiraz etsin, bırakın referandum kararını Anayasa Mahkemesi iptal etsin, bırakın silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri müdahale etsin…
CHP, görüntüde halkın önünü açacak bir siyasi kimlik taşıdığı halde insanların inançları ve ırklarıyla savaşmış; Genelkurmay, halkın güvenliğinden ve olabilecek tehditlere karşı savunmadan sorumlu olduğu halde sadece ideolojik siyasetle bütünleşip hükümetleri ve dindarları ya tehdit ya da alaşağı etmiş; yargı, hukukun gereği eşit ve tarafsız bir adalet dağıtmakla yükümlü olduğu halde ideolojik rejimi adına suç imparatorluklarına güç ve cesaret vermiş.
“Mal cimride, silah korkaklarda, karar da zayıflarda olursa düzen bozuktur.” Hz. Ebubekir
“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüz kızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.” Nur.21
“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Al-i İmran 175
Milletimizi kuşatan oligarşin CHP, ilkeleriyle devlete hükmetmesinden insanlarımız ne kalkınabilmiş ne bütünleşebilmiş ne eşit haklardan yararlanabilmiş ne aydınlanabilmiş ne de barış, huzur ve güven içinde hukuki adil bir yaşamı tadabilmiştir. Genelkurmay ve yüksek yargı gibi ideolojik yakıcı bürokrasinin çekip çevirmesiyle mal ve can güvenliği, birlik ve beraberlik, hukuk ve adalet tarumar edilmiş; kesinlikle halkı temsil etmeyen CHP’nin despot ve fitnesel varlığı Türkiye’yi cehenneme dönüştürmüştür.
İnsanlık, hukuk ve adaletin işlerlik kazanabilmesi maksadıyla tamamen halkın eşitlik ilkeleri yararına, ideolojik diktatörlüğü ve kayırmaları önleyebilmek adına düzenlenen anayasa değişiklik paketinin tamamına önce şiddetle karşı çıkıp, sonra 3 maddenin güya anayasal sisteme, ideolojik hukuk sistemine çok ciddi zararlar vereceği, gerginliklere, kutuplaşmalara ve tartışmalara yol açacağı gerekçeleriyle paketten çıkarılmasının istenmesi, asıl Baykal’ı, CHP’yi, silahlı ve cübbeli derebeylerini tarihe gömecek olması endişelerindendir. Hangi akıl ve mantık, o üç maddenin hukuka aykırılık teşkil edebildiğini ve halkın aleyhine olabildiğini iddia edebilir? Ancak diktatörler, sömürücüler ve kelle avcıları!
Başbakan’ın baskılara ve tehditlere karşı dik durarak geri adım atmaması Baykal’ı ve Tapınak Şövalyelerini kaygılandırmış, tutarsız vaatlerle uzlaşma arayışına mecbur bırakarak, ne kadar samimiyetsiz bir art niyet taşıdıkları söz ve davranışlarından açığa çıkmıştır. Zaten yaşanan sorunların müsebbibi olmalarından ne sözlerine ne de akitlerine güvenilir. CHP’nin uzlaşı oyunu ve Baykal’ın sözü Başbakan Erdoğan’ı önce ümitlendirdiyse de, gerçeği muhakeme edebilmesinden hazırlanan o şeytani tuzağa düşmemiş ve aldatılmaktan sakınabilmiştir.
“(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.” Nisa.120
İdeolojik rejimleri lehine hukuk tanımayacaklarını deklare eden bir yargı, her türlü hukuk dışı eylemi ve müdahaleyi kanla yapmaya yemin etmiş ve meşru saymış bir Genelkurmay desteğiyle ayakta duran CHP; ne 8.maddedeki “Parti Kapatma”, ne 16.maddedeki “Askeri Yargı” , ne 17.maddedeki “Anayasa Mahkemesi”, ne 23.maddedeki “HSYK” ile ilgili değişikliklere asla razı olmaz. Buyurgan CHP’nin ruhu ve besin kaynağı olan bu bürokratik oligarşinin diktatörsel gücü zayıflatılır ve etkinliği ortadan kaldırılırsa, CHP’nin anıtkabir önündeki cenaze töreni kaçınılmazdır.
Kanlı inkılâplarla devlet kuran; din ve namus telakkisini ortadan kaldıran; halkı dini ve ırki düşmanlığa götüren; değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez despot ilkeleriyle silahlı güçlerine darbeler yaptıran; yargıyla rakip partileri kapattıran, hükümetin veya meclisin ekonomik ve sosyal kararlarını baltalayan; yahudi-mason felsefesini zorla milletimize dayatan; ideolojileri adına suç işleyen terörist canilere sahip çıkan; iftira ve komplolarla milletimizi birbirine kıydırtacak canavarları aklayabilmek için tanıkları tehdit ve rüşvetlerle caydıran; inanç ve ibadetlerini yerine getirmek isteyenleri fişleyerek eğitim ve çalışma alanlarından dışlayan; türbana yasak getirten, çağdaşlık adına ahlaksızlığı meşrulaştırarak zinaya serbesti kazandıran ve çocuk pornografisi gibi bir sapıklıkta Türkiye’yi lider yaptıran; ülkenin kalkınması, milletin birlik ve beraberlik içinde refah bir düzeye kavuşabilmesi için Bizanssı engeller oluşturan; ideolojik rejimin argümanlarıyla meclise, hükümete, Müslüman ve Kürt toplumlarına hayatı zehir eden ve devlete düşman kıldıran; hükümet ile bürokrasinin arasına fitne sokarak birbirleriyle çatıştıran; infial ve kaoslarla ülkeyi geren; kendilerini devletin sahibi halkı köle belleyerek ötekileştiren; milletin peygamberine ve vahye hakaret eden; dini öğretilere, ezana ve cami yapımına karşı çıkan; Kürt toplumunun katliamını savunan; laik olmayanları insan olmamakla aşağılayan; Müslümanların eşit haklardan yararlandırmayıp kamu alanları gibi belli sınırlara hapsettiren; halk iradesini anlamazlar ve bilmezler aşağılamasıyla devlet idaresine yansımasını sindiremeyen ve daha nicelerini savunan bir CHP ile uzlaşma ve işbirliği mümkün mü?
Müslüman milletimizin yüce peygamberi Hz. Muhammed’i (SAV) bir Arap tasarımı kabul ederek hakaret yapan, peygamberin muhatap olduğu vahyi reddeden ve irticayla özdeşleştirerek rejimin 1 numaralı tehlikesi ilan eden, Genelkurmay’ın “Kutlu Doğum Haftasını” kutlayan halkımızdan dolayı hükümet aleyhine yayınladığı 27 Nisan muhtırasına destek veren CHP ve Baykal’ın nasıl riyakar ve oportünist bir Lawrence olduğu; hayatında ilk defa katıldığı Kutlu Doğum Haftasıyla ortaya çıkmıştır. Yoksa Allah’a, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a iman mı etti? Ancak açıklamasında da anlaşılacağı üzere, öncesinde istişarelere ve uzlaşmalara kapılarını kapatıp burnundan kıl aldırmayan, laiklik ve Atatürkçülükten asla ödün vermeyen despot Baykal; “İslam dininde istişare şarttır. Bu istişare ister toplum hayatın da isterse de Meclis'lerde olsun şarttır.” diyerek, o savurduğu tehditlerin altında ezilmiş ve iman etmediği İslam’a mecbur kalacak kadar laik ilkelerini çiğneyebilmiş ve acınası bir duruma düşmüştür.
Seçimlerde çarşaflı Müslüman kadınlara rozet takıp, seçimler akabinde o parti rozeti taktıkları kadınların çarşaflarını hınçla parçalayan CHP’yi hatırlayın da, Kutlu Doğum Haftasına ne amaçla katıldığını idrak edebilin…
Azgınlıkta sınır tanımayan şeytan dostu CHP’yi muhatap kabul edenler, bilmelidirler ki bir daha asla yakalarını kurtaramaz ve onlar gibi azgınlığa sürüklenirler. Esasen bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm hükümetler ve toplumumuzun duçar olduğu esaret, halkı tutsak eden ve hegemonyası altında inleten CHP ile aynı mecliste yer almaları ve dayanışma içinde bulunmalarındandır.
Yapılmak istenen Anayasa Değişikliğinin mecliste değil, mutlaka referandum ile halka sunulmasının hayati yaptırımı dikkate alınmalı, hiçbir şart ve koşulda CHP’nin şeytani arzularına uyulmamalı ve hilelerine kanılmamalıdır. Zaten söz konusu hukuk ve adalet talebi, CHP’nin totaliter ilkeleri, otoriter ve statükocu buyurganlığından değil midir? Öyleyse nasıl oluyor da CHP’nin sinsi elinin dikkate alınabilmesi düşünülüyor? Cehennemden çıkan bir ele uzanılmaz…
Unutulmamalıdır ki Türkiye’de özgürce siyaset yapan yegâne ideoloji; CHP, Genelkurmay ve yüksek yargıdır. Varlığı ve amacı sekülerist Atatürkçü laik siyaseti gütmek olan Genelkurmay ve yargının siyaset dışı olduğu söylemleri tartışmasız gerçek dışıdır, dolayısıyla bağımsız ve tarafsız bir sistemin inşa edilebilmesi için yapılmak istenen değişiklik de, tamamen politikadan ve radikal ideolojiden arındırılarak tüm toplum fertlerinin düşünce, inanç ve ırkına bakılmaksızın ve hiçbir ayırıma tabi tutulmaksızın eşit bir hukuk ve adaletin mukim kılınmasıdır.
Eğer cesaret edebiliyorlar ise; bırakın CHP Anayasa Mahkemesine itiraz etsin, bırakın referandum kararını Anayasa Mahkemesi iptal etsin, bırakın silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri müdahale etsin…
CHP, görüntüde halkın önünü açacak bir siyasi kimlik taşıdığı halde insanların inançları ve ırklarıyla savaşmış; Genelkurmay, halkın güvenliğinden ve olabilecek tehditlere karşı savunmadan sorumlu olduğu halde sadece ideolojik siyasetle bütünleşip hükümetleri ve dindarları ya tehdit ya da alaşağı etmiş; yargı, hukukun gereği eşit ve tarafsız bir adalet dağıtmakla yükümlü olduğu halde ideolojik rejimi adına suç imparatorluklarına güç ve cesaret vermiş.
“Mal cimride, silah korkaklarda, karar da zayıflarda olursa düzen bozuktur.” Hz. Ebubekir
“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüz kızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.” Nur.21
17 Mart 2010 Çarşamba
F.Gülen diyalogcularına anıt olsun…
İslamcı oldukları gerekçesiyle seküleristlerin saldırısı ve hain tuzaklarına karşı yanlışlarının üzerine gitmemeyi ve düşmanlarını sevindirmemeye özen gösteriyorsam da, anamın ve babamın aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik etmem Allah’ın bir emri olduğundan sessiz kalmayı ayete karşı gelmekle telakki ediyorum. Nefsi belki ama vahyi asla…
Cemaatinin yine tepki gösterip şahsıma karşı alacakları tavrı muhakeme edememelerinin bir sonucu görüyor, neden F.Gülen ve şakirtlerine hesap soramadıklarını ya mühürlenmiş olmalarının bir sebebi ya da oluşturulan ekonomik havuzdan yararlanabilinmesi olarak addediyorum. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Hz. Muhammed (S.A.V)
Laik Türkiye’nin ve bid’at İslam’ın uluslar arası medarı iftiharı Fetullah Gülen; dinler arası diyalog ve birleştirme çabalarının meyvelerini almaya başlamış, dünya arenasında aldığı takdirlerini heykelle abideleştirmiştir.
İspanyol sanatçı Eugenio Merino; dinler arası diyalog çalışmalarının etkisinde kaldığını, fikri çalışmalara katkıda bulunabilmek amacıyla üç büyük dini bir arada toplayıp Allah’a ulaşma ortak amacı içinde zihninde tasarladığı kurguyu sanatıyla bütünleştirip, görselleştirebilmek maksadıyla söz konusu heykeli yaptığını ifade etmiştir.
Dinler arası diyalog çalışmalarına kalıcı bir anıtla fayda temin edebilmek maksadıyla üç büyük dinin bir arada olduğunu göstererek dünyaya mesaj vermek istediğini, heykelin yapına başlamadan önce dinler arası diyalogun İslam, Yahudi ve Hıristiyan öncüleriyle istişare yapıp, dinler ve semboller hakkında bilgi edindiğini açıklamıştır.
Heykeltıraş Merino, “Cennete giden merdiven” adını verdiği heykel, üst üste ibadet eden Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi din adamlarından oluşmakta, papazın elinde Tevrat, hahamın elinde İncil ve altta canı çıkan imamın (sanırım Fetullah Gülen olacak) secde ettiği yerin yanında da İncil bulunmaktadır. Diğer bir ifadeyle imam, İncil’e secde etmektedir. Ayrıca heykelin yanında ise makineli bir silah namlusunun ucuna geçirilmiş Museviliğin ve masonluğun sembolü yedi kollu şamdan bulunuyor. İbranicede Menora adı ile anılan Yedi Kollu Şamdan’ın altından yapılanı masonların kutsal ateşini temsil eder, İsrail Devleti ve Yahudilikte ise yedi yıldız olarak kabul edilir. Yahudilerin yaklaşık yarıya yakın soyu Kohen’ler, günde iki kere Tanrı’nın dünyaya ışık saçmasını dilemek için Yedi Kollu Şamdanları yakarlardı.
Söz konusu bu heykel, her ne kadar İslamiyeti aşağılayan bir obje olsa da, dinler arası diyalogcuları fevkalade mutlu ettiği ve hedeflerine ulaşabilecekleri izlenimi doğurduğu tartışılmazdır.
Ne var ki Gülen Cemaati, vahyin hükmüne değil Gülen’in emrine itaat ettiklerinden böylesi bir bütünleşmeyi başarısal bir vakurla içlerine sindirebilmektedirler. Önemli olan hizmet değil mi? Boş ver kitabın kimin elinde olduğunu; kimin, kimin üstüne çıktığını; İncil’e secde edilmesini; Allah ve Resulünün 1400 yıl öncesi buyruklarını, Yahudi-mason ittifakını simgeleyen Yedi Kollu Şamdan’ın diyalogu sembolize etmesini…
Bir bakalım; Fetullah Gülen’in barış ve İslam’ın meşruiyeti adına onca çabaları ve heykelle de abideleştirdiği dinler arası diyalog hakkında Allah ne buyuruyor?
“Allah nezdinde hak din İslam'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur.” Al-i İmran.19
“Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Al-i İmran. 85
“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Maide. 51
“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara. 120
Ya İslam’ı peşkeş çektikleri dinler arası diyalog ile ilgili vahiysel bir hüküm ortaya koyacaklar, ya da Müslüman olmadıklarını itiraf edecekler.
Gerek Hıristiyan gerekse Yahudilerle peygamberimizin barış içinde yaşaması misali bir arada adalet içinde ticaret, komşuluk ve arkadaşlık yapabilirler. Neden ısrarla vahyin kesinlikle yasakladığı bir ihaneti savunuyorlar? Neden hainliklerine peygamberimize atfettikleri hurafeleri kullanarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar? Vahyi reformize edebilmek için güttükleri bu taktik, kâfirliğin veya münafıklığın ta kendisi değil midir? Eğer vahyin emrettiği İslam’dan başka bir dinleri var ise, onu ikrar etsinler ki bende susayım… Nasıl olsa herkesin dini kendisine!
“Kişi, dostunun dini üzeredir.” Hz. Muhammed (S.A.V)
“Bana nispet olan hadisi Kur’an’la karşılaştırınız. Kitabullah’a muvafık ise o benimdir, ben söylemişimdir.“ Hz. Muhammed (S.A.V)
Cemaatinin yine tepki gösterip şahsıma karşı alacakları tavrı muhakeme edememelerinin bir sonucu görüyor, neden F.Gülen ve şakirtlerine hesap soramadıklarını ya mühürlenmiş olmalarının bir sebebi ya da oluşturulan ekonomik havuzdan yararlanabilinmesi olarak addediyorum. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Hz. Muhammed (S.A.V)
Laik Türkiye’nin ve bid’at İslam’ın uluslar arası medarı iftiharı Fetullah Gülen; dinler arası diyalog ve birleştirme çabalarının meyvelerini almaya başlamış, dünya arenasında aldığı takdirlerini heykelle abideleştirmiştir.
İspanyol sanatçı Eugenio Merino; dinler arası diyalog çalışmalarının etkisinde kaldığını, fikri çalışmalara katkıda bulunabilmek amacıyla üç büyük dini bir arada toplayıp Allah’a ulaşma ortak amacı içinde zihninde tasarladığı kurguyu sanatıyla bütünleştirip, görselleştirebilmek maksadıyla söz konusu heykeli yaptığını ifade etmiştir.
Dinler arası diyalog çalışmalarına kalıcı bir anıtla fayda temin edebilmek maksadıyla üç büyük dinin bir arada olduğunu göstererek dünyaya mesaj vermek istediğini, heykelin yapına başlamadan önce dinler arası diyalogun İslam, Yahudi ve Hıristiyan öncüleriyle istişare yapıp, dinler ve semboller hakkında bilgi edindiğini açıklamıştır.
Heykeltıraş Merino, “Cennete giden merdiven” adını verdiği heykel, üst üste ibadet eden Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi din adamlarından oluşmakta, papazın elinde Tevrat, hahamın elinde İncil ve altta canı çıkan imamın (sanırım Fetullah Gülen olacak) secde ettiği yerin yanında da İncil bulunmaktadır. Diğer bir ifadeyle imam, İncil’e secde etmektedir. Ayrıca heykelin yanında ise makineli bir silah namlusunun ucuna geçirilmiş Museviliğin ve masonluğun sembolü yedi kollu şamdan bulunuyor. İbranicede Menora adı ile anılan Yedi Kollu Şamdan’ın altından yapılanı masonların kutsal ateşini temsil eder, İsrail Devleti ve Yahudilikte ise yedi yıldız olarak kabul edilir. Yahudilerin yaklaşık yarıya yakın soyu Kohen’ler, günde iki kere Tanrı’nın dünyaya ışık saçmasını dilemek için Yedi Kollu Şamdanları yakarlardı.
Söz konusu bu heykel, her ne kadar İslamiyeti aşağılayan bir obje olsa da, dinler arası diyalogcuları fevkalade mutlu ettiği ve hedeflerine ulaşabilecekleri izlenimi doğurduğu tartışılmazdır.
Ne var ki Gülen Cemaati, vahyin hükmüne değil Gülen’in emrine itaat ettiklerinden böylesi bir bütünleşmeyi başarısal bir vakurla içlerine sindirebilmektedirler. Önemli olan hizmet değil mi? Boş ver kitabın kimin elinde olduğunu; kimin, kimin üstüne çıktığını; İncil’e secde edilmesini; Allah ve Resulünün 1400 yıl öncesi buyruklarını, Yahudi-mason ittifakını simgeleyen Yedi Kollu Şamdan’ın diyalogu sembolize etmesini…
Bir bakalım; Fetullah Gülen’in barış ve İslam’ın meşruiyeti adına onca çabaları ve heykelle de abideleştirdiği dinler arası diyalog hakkında Allah ne buyuruyor?
“Allah nezdinde hak din İslam'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur.” Al-i İmran.19
“Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Al-i İmran. 85
“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” Maide. 51
“Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Bakara. 120
Ya İslam’ı peşkeş çektikleri dinler arası diyalog ile ilgili vahiysel bir hüküm ortaya koyacaklar, ya da Müslüman olmadıklarını itiraf edecekler.
Gerek Hıristiyan gerekse Yahudilerle peygamberimizin barış içinde yaşaması misali bir arada adalet içinde ticaret, komşuluk ve arkadaşlık yapabilirler. Neden ısrarla vahyin kesinlikle yasakladığı bir ihaneti savunuyorlar? Neden hainliklerine peygamberimize atfettikleri hurafeleri kullanarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar? Vahyi reformize edebilmek için güttükleri bu taktik, kâfirliğin veya münafıklığın ta kendisi değil midir? Eğer vahyin emrettiği İslam’dan başka bir dinleri var ise, onu ikrar etsinler ki bende susayım… Nasıl olsa herkesin dini kendisine!
“Kişi, dostunun dini üzeredir.” Hz. Muhammed (S.A.V)
“Bana nispet olan hadisi Kur’an’la karşılaştırınız. Kitabullah’a muvafık ise o benimdir, ben söylemişimdir.“ Hz. Muhammed (S.A.V)
26 Şubat 2010 Cuma
Atatürkçüsü gibi dinlisi de yoldan çıktı…
Önce kendilerine bakmayıp doğru ve adil yolda olmamalarından sapan kimselerin zararlarından dert yanarak, ya sinsice bilmukabele de bulunabilme hınçları ya da aynı yanlışlıkta çözüm aramaları, hem dinen hem ahlâken hem de siyaseten vahimdir. Gerek Allah, Maide Süresi 105. Ayette,”Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez” hükmüyle, gerekse Malcom X’in “En iyi nasihat iyi örnek olmaktır” sözüyle, insanların önce aynaya bakıp sonra başkalarını eleştirebilme hakkı olup olmadığına karar vermeleri insanlığın, yani erdemliğin ta kendisidir.
AK Parti Kahramanmaraş milletvekili Avni Doğan’ın “Şimdi biz onları fişliyoruz, sıra bizde. Yahu hükümet biziz. Yapılan her şeyi biz yaparız. Bizim istemediğimiz şeyi de kimse yapamaz” düşünceleri, Atatürkçülerden hiçbir farkı olmadığını, güç kimin elinde ise hukuk ve adalet tanımaksızın despotluğu kendilerine bir hak görebildikleri vicdansız anlayışın benliksi felaketi, muhakkak hukuk ve adaleti yağmalamaktadır. Üstelik İslam kimliğini ön plana çıkarıp eşitlik, barış, hoşgörü ve adaleti vurgulayanların dizginleyemedikleri nefisleri, diğerlerinden hiçbir ayrıcalığı olmadığını gözler önüne sermektedir. Benliklerinin galebe çalmalarına mani olamayanların hukuk ve adalet anlayışları, ancak çıkarları lehinde ucube bir hak arayışını mukim kılmaktadır.
Dilleri Allah’a inanç, sevgi ve korkuyu mırıldanırken, kalplerinde şeytanın cirit atması, şüphesiz iman etmiş olamamalarındandır. Hâlbuki iman, inançlarının samimiyet ve teslimiyet göstergesi olup, hiçbir şart ve koşulda bir topluluğa duydukları kin, kendilerini adil davranmamaya itmemelidir. Bu tür fıtratlar, haksızlık yapanların karşısına dikilip hesap sorma yerine, korkak ve kalleşçe fişlemeye yeltenerek; sevgi, barış, hukuk ve adalet adına halkın verdiği yetkiyi fırsatını bulduğu anda barbarca kullanmaya hazır olduklarını ortaya koymaktadır. Oysa yaratık insanın fişlemesini ya da dinlemesini değil Yaratıcı Allah’ın fişlemesini ve işitmesini dikkate alsalardı, böylesine adaletsiz bir kinle özdeşleşmez, insani ve İslam’i bir örnekle haksızlık ve adaletsizlik içinde olanlara rehberlik ederlerdi.
Peygamberimiz Hz. Muhammed’i öldürmeye giden Hz. Ömer’in öfke, kin ve intikam saçan duygularının tam öldüreceği sırada sevgi ve merhamete dönüşerek, nasıl iman ettiği sürecini biliyorlar ama idrak edemiyorlar.
Şüphe yok ki her şeyi gözetip yönlendiren Allah’ı mutlak egemen kabul ederek iradesine boyun eğmiş muttakiler, hem halkına hem de düşmanlarına adalet ve merhametle davranır, adalet karşısında aleyhlerine dahi olsa kıl kadar haksızlık yapmazlar.
O devir toplumlarının korkulu kâbusları İran’ın zalim ve acımasız komutanı Zerdüşt, yani ateşe tapan Hürmizan, yenilmez ordusuyla mağlup olup korku içinde teslim olunca, Hz. Ömer’in huzuruna getirildi. Hürmizan, herkesi kendi gibi canavar zannetmesinden işkenceler altında öldürüleceğini düşünüyordu. Oysa Hz. Ömer, af dileyip iman etmesinin ardından bırakın idam etmeyi zindana dahi atmayıp, bir de can düşmanı Hürmizan’a maaş bağlamıştı. Çünkü nefsi için hiçbir düşünce ve eylemin içinde bulunmayıp şahsi hesaplaşma, fırsat ve çıkar kollamıyor, her şeyi iman ettiği Allah’ın kurallarıyla yapıyordu. Çünkü adalet, bunu gerektiriyordu.
Onun için, Müslüman kimlik taşıyanların Müslümanlıkla karıştırılmamasının önemine işaret ediyor, Avni Doğan gibi benliğine yenik düşen zavallıların yanlışları, İslam’i kurallara mal edilmemelidir. Dolayısıyla Avni Doğan, tıpkı Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri gibi halkımızın vekilliğini ve yönetimini sürdürebilecek bir liyakate sahip değildir; ya pişmanlığını dile getirerek af dilemeli ya da vekillikten istifa ederek ortalarda dolaşmamalıdır.
Dinlisi de dinsizi de o kadar bozulmuş ki barışın, uzlaşının, hakkın ve adaletin egemen olabilmesi, pek söz konusu görülmemektedir. Ancak İstiklal harplerinin kahraman ataları, geriye kendilerine yakışır öyle cesur, inançlı ve kararlı evlatlar bıraktılar ki milletimizin üzerine çöküp tepelemek isteyerek acımadan katletmeyi planlayan rütbeli hainleri adalet önüne çıkartanlar, hakkın ve adaletin yeniden tesis edilebileceği umutlarını yeşertmektedirler.
Org. Başbuğ’un kükremelerine, esip gürlemelerine, tehditlerine ve gözdağına aldırış etmeksizin hukuka kilitlenerek adalete koşan o yiğit savcı ve hâkimler tarih yazmaktadırlar. Nazi ve İsrail kopyası darbecilerin yanı sıra sözde siyasi parti kimlikleriyle milletimizin arasına sızıp cuntanın hükümranlığını savunan CHP ve MHP’nin duydukları kaygılar, yaslandıkları gücün güven ve itibar kaybederek gün geçtikçe erimeleri, bir daha iktidar yüzü görmeyecek olmalarıdır.
Ne var ki ekilen zehir her kesimi kapsamı altına almış, sözde muhafazakârlığıyla şöhretleşen yöneticileri de adaletsizliğe itmiştir. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun kişiye özel yasa çıkarma diyalogları; insanlığın nasıl bu kadar lanetsi bir pespayeliğe dönüşebildiğinin derin üzüntüsüne neden olmuştur.
Melih Gökçek’in “görevini kötüye kullandığı” gerekçesiyle hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istenen davası ile ilgili Burhan Kuzu’dan özel bir yasa çıkartılarak cezasının hafifletme talebi ve Burhan Kuzu’nun da gereğinin yapılabileceği cevabı; sözde hukuk ve adalet yanlılarının içler acısı münafıklıklarını ortaya koymaktadır.
Toplumumuz gerek dini gerekse ırki baskı ve çatışmalarla bölünürken; terörist şövalyeler askeri ve yargıyı etkileri altına alıp milletimizi yok etmeyi planlarken; hukuk ve adalet tamamen yıkılıp diktatörlük hüküm sürerken; binlerce insanımız hapishanelerde cezalarını çekerken; insanlarımız her an birbirlerini kıyacak statik bir elektriğin dahi etkisiyle yoğunlaşmışken; huzur ve güven ulaşılamaz bir ütopyaya dönüşmüşken; Melih Gökçek adlı belediye başkanı, utanmadan ve sıkılmadan benliğini düşünebilmekte, daha az nasıl ceza alabilirim endişesiyle lehine yasa çıkarabilme arayışına girebilmektedir.
Melih Gökçek gibi egoist bir nefse değil 1 yıl, yasaları çıkarı amacına kullanmak istemesinden ne zaman müebbet hapse çarpılırsa, işte o zaman tarafsız ve bağımsız bir adaletin işlediği anlaşılacak, bundan böyle Allah’ın ve halkın tasarrufuyla geçici iktidara kavuşanlar, bu tür çirkinlik ve kayırmalara cesaret bulamayacaklardır.
Artık Burhan Kuzu’nun da hukuk ve adaletten bahsedebilecek hiçbir inandırıcılığı ve saygınlığı kalmamış, tamamen yandaşlarını gözeterek ve partizanlık yaparak, gücü ve makamını peşkeş çekmek istemesinden şikâyet ettiği kanunsuzlardan hiçbir ayrıcalığı olmadığı kanıtlanmıştır. Kendilerine ancak yazıklar olsun diyor ve hangi yüzle haktan, hukuktan ve adaletten söz edebileceklerini merak ediyorum. Diyeceksiniz ki onlar politikacı ve halkta bir sürü; ne değişecek?
Artık fırıldaklıklarıyla ünlenen Melih Gökçek; nasıl bir onur, vicdan ve insanlık taşıyor ki kirli düşüncelerini deşifre eden ve yayınlayan gazetecileri yasalarla tehdit ederek, engellemeye kalkışabilmektedir. Oysa adil olmamakla suçlayıp lehine karar çıkarmaya çalıştığı yasalarla kendini korumaya çalışması apaçık bir çelişki değil mi? Rakipleri dinlendiğinde keyiften dört köşe olan Gökçek, neden kendi konuşmaları kamuoyuna servis edildiğinde tehditlere başvurup, “özel görüşme” safsatasını savunabiliyor? İnsandan utanacağına sözde inandığı Allah’tan utanmış olsaydı, zaten adil davranır, çıkarlarının peşinde koşup saltanatını devam ettirebilme yerine halkının derdini ve acısını paylaşarak adaletin kölesi olurdu. Onun gibiler için haksızlıkların Allah tarafından bilinmesi veya duyulmasının ehemmiyeti bulunmamakta, varsa yoksa insanların gerçekleri bilmemesi ve şeytani övülmeleridir. Ancak benlikleri kaşarlanmışların adaletsi bir imana ve insanlık özverisine sahip olabilmeleri mümkün değildir. Çünkü harami saltanatları Allah’a imandan ve her türlü insani davranıştan önceliklidir.
Ancak şu hakkı da sahibine teslim etmek gerekir ki AK Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan, parti milletvekilleri ve mensuplarından her kim yanlışa sapmış ve halkı rencide etmiş ise ya ihraçla ya görevden alarak ya da uyarı cezalarıyla duruşunu ortaya koyabilmektedir. Oysa CHP (ATŞP) nin Genel Başkanı Deniz Baykal ise; ülkeyi mezbahaneye çevirmek isteyenleri fütursuzca kayırıp destekleyebilmekte, bağışlanmaz yanlışların içinde olan, örneğin; milletin peygamberiyle dalga geçen ve hakaret eden Öder Sav’ı, Kürt Halkının topyekûn katledilmesini savunan Onur Öymen’i, Türk milletine mazoşist deyip, eziyete layık gören Mustafa Özyürek’i, milletin canının verdiği ezandan rahatsız olan Bülent Baratalı’yı, İzmir’in “çocuk pornosu” gibi iğrenç bir sapıklıkta google da dünya birinciliğini eleştirmemden dolayı sapıklığı savunan Erdal Karademir gibi yüzlerce partilisini bırakın ihraç etmeyi ya da uyarmayı, halka meydan okurcasına sahip çıkabilmiştir. Şüphesiz Başbakan Erdoğan ile Deniz Baykal’ın aralarındaki derinsi farkı da göz ardı etmemek lazım. Bununla beraber, Başbakan Erdoğan her ne kadar birçok hata ve yanlış yapmış ise de, totalitarizmin insafsız statükocuları Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli ile kıyaslanamayacak kadar millet ve adalet yanlısıdır.
Milletimizin inanç ve vicdanlarını deşen Deniz Feneri Derneği ile ilgili ayyuka çıkan gayriahlâkî iddiaları savunma güdüsüyle karşı çıkıp, yargılanmasını tıkamak isteyenleri geçmişte her ne kadar eleştirdiysem de, hala insanların rahatsızlıklarının devam edebildiğine şahit olabilmekteyim. Oysa İslam’ın şemsiyesi altında olduğunu öne sürüp alttan alta Müslümanlıklarını işleyenler; değil Zekeriya Kahraman’ı, ana ve babalarının aleyhlerine dahi olsa adaletle şahitlik etmeliler ki adil olmamakla suçladıkları kesime benzememelidirler. Aksi takdirde sömürücü Mehmetçik Vakfı'ndan ne farkları kalır? Kişilerin din, devlet, hükümet, kurum ve kuruluşları tahrip etmelerine asla izin verilmemeli, haksız olanın inancı, nüfuzu, makamı ve konumuna bakılmaksızın adaletin önüne çıkarılıp, hak ettiği karşılığı alması sağlanmalı, tüm milletçe dışlanmalıdırlar ki adil bir düzene kavuşulabilsin.
Ancak Tempo Dergisinde verdiğim beyanatı aynen tekrarlıyor; Türkiye’de vahyin emrettiği doğrultuda şahsım da dâhil tek bir Müslüman bulunmamaktadır.
“Sadece benliğin mahsulü bulunan işler, olgunlaşmaktan ziyade çürüyen meyvelere benzerler.” Marie J.GUYAU
AK Parti Kahramanmaraş milletvekili Avni Doğan’ın “Şimdi biz onları fişliyoruz, sıra bizde. Yahu hükümet biziz. Yapılan her şeyi biz yaparız. Bizim istemediğimiz şeyi de kimse yapamaz” düşünceleri, Atatürkçülerden hiçbir farkı olmadığını, güç kimin elinde ise hukuk ve adalet tanımaksızın despotluğu kendilerine bir hak görebildikleri vicdansız anlayışın benliksi felaketi, muhakkak hukuk ve adaleti yağmalamaktadır. Üstelik İslam kimliğini ön plana çıkarıp eşitlik, barış, hoşgörü ve adaleti vurgulayanların dizginleyemedikleri nefisleri, diğerlerinden hiçbir ayrıcalığı olmadığını gözler önüne sermektedir. Benliklerinin galebe çalmalarına mani olamayanların hukuk ve adalet anlayışları, ancak çıkarları lehinde ucube bir hak arayışını mukim kılmaktadır.
Dilleri Allah’a inanç, sevgi ve korkuyu mırıldanırken, kalplerinde şeytanın cirit atması, şüphesiz iman etmiş olamamalarındandır. Hâlbuki iman, inançlarının samimiyet ve teslimiyet göstergesi olup, hiçbir şart ve koşulda bir topluluğa duydukları kin, kendilerini adil davranmamaya itmemelidir. Bu tür fıtratlar, haksızlık yapanların karşısına dikilip hesap sorma yerine, korkak ve kalleşçe fişlemeye yeltenerek; sevgi, barış, hukuk ve adalet adına halkın verdiği yetkiyi fırsatını bulduğu anda barbarca kullanmaya hazır olduklarını ortaya koymaktadır. Oysa yaratık insanın fişlemesini ya da dinlemesini değil Yaratıcı Allah’ın fişlemesini ve işitmesini dikkate alsalardı, böylesine adaletsiz bir kinle özdeşleşmez, insani ve İslam’i bir örnekle haksızlık ve adaletsizlik içinde olanlara rehberlik ederlerdi.
Peygamberimiz Hz. Muhammed’i öldürmeye giden Hz. Ömer’in öfke, kin ve intikam saçan duygularının tam öldüreceği sırada sevgi ve merhamete dönüşerek, nasıl iman ettiği sürecini biliyorlar ama idrak edemiyorlar.
Şüphe yok ki her şeyi gözetip yönlendiren Allah’ı mutlak egemen kabul ederek iradesine boyun eğmiş muttakiler, hem halkına hem de düşmanlarına adalet ve merhametle davranır, adalet karşısında aleyhlerine dahi olsa kıl kadar haksızlık yapmazlar.
O devir toplumlarının korkulu kâbusları İran’ın zalim ve acımasız komutanı Zerdüşt, yani ateşe tapan Hürmizan, yenilmez ordusuyla mağlup olup korku içinde teslim olunca, Hz. Ömer’in huzuruna getirildi. Hürmizan, herkesi kendi gibi canavar zannetmesinden işkenceler altında öldürüleceğini düşünüyordu. Oysa Hz. Ömer, af dileyip iman etmesinin ardından bırakın idam etmeyi zindana dahi atmayıp, bir de can düşmanı Hürmizan’a maaş bağlamıştı. Çünkü nefsi için hiçbir düşünce ve eylemin içinde bulunmayıp şahsi hesaplaşma, fırsat ve çıkar kollamıyor, her şeyi iman ettiği Allah’ın kurallarıyla yapıyordu. Çünkü adalet, bunu gerektiriyordu.
Onun için, Müslüman kimlik taşıyanların Müslümanlıkla karıştırılmamasının önemine işaret ediyor, Avni Doğan gibi benliğine yenik düşen zavallıların yanlışları, İslam’i kurallara mal edilmemelidir. Dolayısıyla Avni Doğan, tıpkı Anıtkabir Tapınak Şövalyeleri gibi halkımızın vekilliğini ve yönetimini sürdürebilecek bir liyakate sahip değildir; ya pişmanlığını dile getirerek af dilemeli ya da vekillikten istifa ederek ortalarda dolaşmamalıdır.
Dinlisi de dinsizi de o kadar bozulmuş ki barışın, uzlaşının, hakkın ve adaletin egemen olabilmesi, pek söz konusu görülmemektedir. Ancak İstiklal harplerinin kahraman ataları, geriye kendilerine yakışır öyle cesur, inançlı ve kararlı evlatlar bıraktılar ki milletimizin üzerine çöküp tepelemek isteyerek acımadan katletmeyi planlayan rütbeli hainleri adalet önüne çıkartanlar, hakkın ve adaletin yeniden tesis edilebileceği umutlarını yeşertmektedirler.
Org. Başbuğ’un kükremelerine, esip gürlemelerine, tehditlerine ve gözdağına aldırış etmeksizin hukuka kilitlenerek adalete koşan o yiğit savcı ve hâkimler tarih yazmaktadırlar. Nazi ve İsrail kopyası darbecilerin yanı sıra sözde siyasi parti kimlikleriyle milletimizin arasına sızıp cuntanın hükümranlığını savunan CHP ve MHP’nin duydukları kaygılar, yaslandıkları gücün güven ve itibar kaybederek gün geçtikçe erimeleri, bir daha iktidar yüzü görmeyecek olmalarıdır.
Ne var ki ekilen zehir her kesimi kapsamı altına almış, sözde muhafazakârlığıyla şöhretleşen yöneticileri de adaletsizliğe itmiştir. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun kişiye özel yasa çıkarma diyalogları; insanlığın nasıl bu kadar lanetsi bir pespayeliğe dönüşebildiğinin derin üzüntüsüne neden olmuştur.
Melih Gökçek’in “görevini kötüye kullandığı” gerekçesiyle hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istenen davası ile ilgili Burhan Kuzu’dan özel bir yasa çıkartılarak cezasının hafifletme talebi ve Burhan Kuzu’nun da gereğinin yapılabileceği cevabı; sözde hukuk ve adalet yanlılarının içler acısı münafıklıklarını ortaya koymaktadır.
Toplumumuz gerek dini gerekse ırki baskı ve çatışmalarla bölünürken; terörist şövalyeler askeri ve yargıyı etkileri altına alıp milletimizi yok etmeyi planlarken; hukuk ve adalet tamamen yıkılıp diktatörlük hüküm sürerken; binlerce insanımız hapishanelerde cezalarını çekerken; insanlarımız her an birbirlerini kıyacak statik bir elektriğin dahi etkisiyle yoğunlaşmışken; huzur ve güven ulaşılamaz bir ütopyaya dönüşmüşken; Melih Gökçek adlı belediye başkanı, utanmadan ve sıkılmadan benliğini düşünebilmekte, daha az nasıl ceza alabilirim endişesiyle lehine yasa çıkarabilme arayışına girebilmektedir.
Melih Gökçek gibi egoist bir nefse değil 1 yıl, yasaları çıkarı amacına kullanmak istemesinden ne zaman müebbet hapse çarpılırsa, işte o zaman tarafsız ve bağımsız bir adaletin işlediği anlaşılacak, bundan böyle Allah’ın ve halkın tasarrufuyla geçici iktidara kavuşanlar, bu tür çirkinlik ve kayırmalara cesaret bulamayacaklardır.
Artık Burhan Kuzu’nun da hukuk ve adaletten bahsedebilecek hiçbir inandırıcılığı ve saygınlığı kalmamış, tamamen yandaşlarını gözeterek ve partizanlık yaparak, gücü ve makamını peşkeş çekmek istemesinden şikâyet ettiği kanunsuzlardan hiçbir ayrıcalığı olmadığı kanıtlanmıştır. Kendilerine ancak yazıklar olsun diyor ve hangi yüzle haktan, hukuktan ve adaletten söz edebileceklerini merak ediyorum. Diyeceksiniz ki onlar politikacı ve halkta bir sürü; ne değişecek?
Artık fırıldaklıklarıyla ünlenen Melih Gökçek; nasıl bir onur, vicdan ve insanlık taşıyor ki kirli düşüncelerini deşifre eden ve yayınlayan gazetecileri yasalarla tehdit ederek, engellemeye kalkışabilmektedir. Oysa adil olmamakla suçlayıp lehine karar çıkarmaya çalıştığı yasalarla kendini korumaya çalışması apaçık bir çelişki değil mi? Rakipleri dinlendiğinde keyiften dört köşe olan Gökçek, neden kendi konuşmaları kamuoyuna servis edildiğinde tehditlere başvurup, “özel görüşme” safsatasını savunabiliyor? İnsandan utanacağına sözde inandığı Allah’tan utanmış olsaydı, zaten adil davranır, çıkarlarının peşinde koşup saltanatını devam ettirebilme yerine halkının derdini ve acısını paylaşarak adaletin kölesi olurdu. Onun gibiler için haksızlıkların Allah tarafından bilinmesi veya duyulmasının ehemmiyeti bulunmamakta, varsa yoksa insanların gerçekleri bilmemesi ve şeytani övülmeleridir. Ancak benlikleri kaşarlanmışların adaletsi bir imana ve insanlık özverisine sahip olabilmeleri mümkün değildir. Çünkü harami saltanatları Allah’a imandan ve her türlü insani davranıştan önceliklidir.
Ancak şu hakkı da sahibine teslim etmek gerekir ki AK Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan, parti milletvekilleri ve mensuplarından her kim yanlışa sapmış ve halkı rencide etmiş ise ya ihraçla ya görevden alarak ya da uyarı cezalarıyla duruşunu ortaya koyabilmektedir. Oysa CHP (ATŞP) nin Genel Başkanı Deniz Baykal ise; ülkeyi mezbahaneye çevirmek isteyenleri fütursuzca kayırıp destekleyebilmekte, bağışlanmaz yanlışların içinde olan, örneğin; milletin peygamberiyle dalga geçen ve hakaret eden Öder Sav’ı, Kürt Halkının topyekûn katledilmesini savunan Onur Öymen’i, Türk milletine mazoşist deyip, eziyete layık gören Mustafa Özyürek’i, milletin canının verdiği ezandan rahatsız olan Bülent Baratalı’yı, İzmir’in “çocuk pornosu” gibi iğrenç bir sapıklıkta google da dünya birinciliğini eleştirmemden dolayı sapıklığı savunan Erdal Karademir gibi yüzlerce partilisini bırakın ihraç etmeyi ya da uyarmayı, halka meydan okurcasına sahip çıkabilmiştir. Şüphesiz Başbakan Erdoğan ile Deniz Baykal’ın aralarındaki derinsi farkı da göz ardı etmemek lazım. Bununla beraber, Başbakan Erdoğan her ne kadar birçok hata ve yanlış yapmış ise de, totalitarizmin insafsız statükocuları Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli ile kıyaslanamayacak kadar millet ve adalet yanlısıdır.
Milletimizin inanç ve vicdanlarını deşen Deniz Feneri Derneği ile ilgili ayyuka çıkan gayriahlâkî iddiaları savunma güdüsüyle karşı çıkıp, yargılanmasını tıkamak isteyenleri geçmişte her ne kadar eleştirdiysem de, hala insanların rahatsızlıklarının devam edebildiğine şahit olabilmekteyim. Oysa İslam’ın şemsiyesi altında olduğunu öne sürüp alttan alta Müslümanlıklarını işleyenler; değil Zekeriya Kahraman’ı, ana ve babalarının aleyhlerine dahi olsa adaletle şahitlik etmeliler ki adil olmamakla suçladıkları kesime benzememelidirler. Aksi takdirde sömürücü Mehmetçik Vakfı'ndan ne farkları kalır? Kişilerin din, devlet, hükümet, kurum ve kuruluşları tahrip etmelerine asla izin verilmemeli, haksız olanın inancı, nüfuzu, makamı ve konumuna bakılmaksızın adaletin önüne çıkarılıp, hak ettiği karşılığı alması sağlanmalı, tüm milletçe dışlanmalıdırlar ki adil bir düzene kavuşulabilsin.
Ancak Tempo Dergisinde verdiğim beyanatı aynen tekrarlıyor; Türkiye’de vahyin emrettiği doğrultuda şahsım da dâhil tek bir Müslüman bulunmamaktadır.
“Sadece benliğin mahsulü bulunan işler, olgunlaşmaktan ziyade çürüyen meyvelere benzerler.” Marie J.GUYAU
Etiketler:
Ak parti,
anıtkabir tapınak şövalyeleri,
Atatürkçüler,
ateşe tapan,
barış,
dinli,
dinsiz,
fişlemek,
hak ve adalet,
hoşgörü,
hükümet,
Hz.Muhammed,
İslam,
kanı bozuk,
nazi,
şeriat
31 Ocak 2010 Pazar
Komutanlarca onuru çiğnenen TSK, kapkara bir utanç içinde…
Seküler düzenin olmazsa olmazı laik anlayışı en kökten ve radikal bir insafsızlıkta işleyen Genelkurmay, Müslüman TSK’nin imanlı üyelerine ve Türkiye Halkına öyle bir savaş açmış ki, dini çağrıştıran her söylem ve unsura hasmahane tepki göstermekte, aşırı tahammülsüzlüğüyle hem TSK’yı hem de milleti tehdit, tahkir ve tezyif ederek, topyekûn tepeleyebilmek için her türlü barbarlığı hak görebilmektedir.
Alttan alta irtica adına sürekli vahye saldıran ve iman etmiş halkı aşağılamakla kalmayıp katlini dahi kaçınılmaz addeden komutanlar, TSK’ni gütmelerinin neticesi güçlü ve şerefli ordumuzun nasıl bir kahır içinde olduğu tartışılmazdır. Görevleri huzuru, güvenliği ve milleti dış güçlerden korumak değil, sanki yok etmek olduğu beyanları ve hainsel planlarıyla ortadadır. “Böyle kararlı olan bir halka karşı da acımasızca hareket etmek bizim görevimizdir” gerekçelerinin laik ve Atatürkçü bahaneleri, caniliklerini örtmemelidir.
Âdeta Batı’dan getirtilmeyi düşünülen damızlık erkeklerin fışkırttığı ürünler olmalılar ki halka, dine ve ırka böylesine haçlı olabilmekte, Atatürk milliyetçisi ve anıtkabir kulu olmayanları hasım belleyebilmektedirler. Farklı din, inanç ve ırktan müteşekkil TSK’ni böyle bir anlayışın komuta edebilmesinin derinsel imkânsızlığı bugün daha da berraklaşmış; vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ve gücü adına tasfiyeleri, dolayısıyla mutlaka cezalandırılarak başka suçlulara örnek olabilmeleri ehemmiyet arz olmuştur. TSK’nın tahribatı, halkın bölünmüşlüğü ve tehlikenin bertarafı, ancak bağımsız bir adaletin duruşuyla engellenebilir.
Radikal ataist grupların anıtkabirde yemlenen kafaları ve dolgunlaşan makamlarının Türkiye için nasıl bir tehlike oluşturduğuna, sanırım hiç kimsenin itirazı yoktur. Milletimiz ve doğacak neslimiz, Atatürkçü terör örgütlerinin hedefi ve tehdidi içinde korkunç planlar kâbusunda yaşamaktan kurtulamayacaklardır. Nasıl bir avuç PKK’dan sakınılamadığı gibi bir avuç ataist diktatörden de savuşulamamaktadır. Atatürkçü terör örgütü Ergenekon’un PKK ile olan ilişkisi, uzlaşımı ve ortak eylemi; neden Türkiye’nin PKK’yı bitiremediğine açık bir delildir. İhanetsel entrikalar, tuzaklar ve pazarlıklar; Türkiye’de süregelen gerginlik ve dehşetlerin müsebbibi ve deşifre olan belgelerin ve komploların özüdür.
Baskı, tehdit ve hakaret altında yaşayan muhatap taraflar, çeşitli direniş yolları seçerek evrensel hak ve hürriyetlerini elde edebilme arayışı içinde devletle ya da kışkırtıcı ve bölücü cenaplarla karşı karşıya gelmekte, dolayısıyla milletin her kesimi ve TSK büyük zararlar görmektedir. Orduda görevli yiğitlerin dahi kanını dökerek mağdur psikolojisiyle kendini acındıran şeytani komutanlar, hain emellerine ulaşabilmek ve diktasal iktidarlarını pekiştirebilmek adına insanlıktan çıkmışlardır.
Sözde Cumhuriyeti aşındıran kazanımların yeniden elde edilebilmesi için, ulusal putperest değerleri adına yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Arap olmasından vahye inanan Müslümanlara ve Kürtlere karşı taarruza kalkışabilmekte, böylece Atatürk kültürüne verdikleri zararın telafisine son verebilecekleri hezeyanıyla dişlerini çıkartmakta ve güya korku salacakları iddiasıyla tankları halkının üzerine sürmeyi planlayabilmektedirler. Hâlbuki Müslüman milletimizin atılan bombaları göğüslerinde absorbe ederek leblebi misali etkisizleştirmelerini unutmuş olmalılar ki, milletimizi kendileri gibi sinek vızıltısından korkabilen yığınlar zannetmektedirler.
Barbar güçlerini çok kısa sürede hissettirecek acımasız sert uygulamalarla toptan bir temizlik operasyonunu düşünmeleri, İsrail terörist devletinin bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmesi misali örneklendireceklerini itiraf etmeleri, aslında sözün sonudur. Asıl toplumuzu düşündürmesi gereken gerçek ise; tüm bu canavarlıklarını laik ve Atatürk Cumhuriyetinin kuruluş safhasındaki 1923 zindeliğine ulaşabilme esasına bağlamaları, her yerin ceset dolduğu, ağıtların yakıldığı, yağmalandığı ve kıtlığın diz boyu olduğu ‘İstiklal Mahkemeleri’ ve ‘‘dersim’ misali geçmişte yaşananları yeniden tekerrür ettirebilme coşkusu taşımalarıdır.
Ancak çapulcu yığınların yapmayı düşündüğü darbe müsveddeliğine balyoz değil, “maytap” tanımlanmasını daha uygun görüyor, çatapatçıların komutanı General Çetin Doğan’ın hain arkadaşlarıyla yaptığı tartışmada içteki birlik ve bütünlüğün nasıl sağlanacağı ve korunacağı ile ilgili cevabı; “Milli birliğin ve beraberliğin oluşmasında evvela inandırıcı milli birliği sağlayıcı bir hükümetin varlığı ile olur. Dini öne çıkartan, ümmet anlayışını öne çıkartanla milli birliğimiz hiçbir zaman sağlanmaz. İnsanların dini inançları farklı farklıdır” sözleri, 12 Eylül ihtilalinin baş isyancısı Kenan Evren’in, tıpkı Çetin Doğan gibi azılı bir vahiy ve Müslüman düşmanı olmasına rağmen; elinde Kur’an illeri dolaşarak halka verdiği vaazları unuttular mı? PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı mücadele karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık terminolojisinde işledikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden atarak, afişler hazırlatarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? Bakın o ilânlarda ne yazıyordu:
"Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor... Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkârları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir."
İsyan ve zulmettiği halkı bir arada tutabilmek ve kendilerine karşı savaşmalarını engelleyebilmek için 12 Eylül’ün bozguncuları nasıl dine ve Kur’an’a sarılmışlar ise; günümüzün Çetin Doğan gibi çapulcu komutanları da dine sarılacak, bırakın ezan, türban, imam hatip, şeyh ve çarşaf karşıtlığını, camilerde namaz kılacak, hatta Kenan Evren gibi Kâbe’ye dahi giderek can ve iktidar korkusunu gidermeye çalışacaklardır. Onun için oturdukları saltanat koltuklarından atıp tutan riyakâr ve pespaye münafıklara aldanmayın… Onlar halkın içinde dolaşamaz, ancak birbirlerine doğratarak uzaktan seyreder, kapılarına dayanıldığında ise hazırda beklettikleri helikopter veya uçakla haçlı efendilerinin yanına kaçarlar.
1998 yılında Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları sırasında Anıtkabire uçakla intihar saldırısı düzenleneceği planı doğrultusunda tutuklanarak müebbet dâhil en ağır cezalara çarptırılan Kaplan Cemaatinin lideri Metin Kaplan, tıpkı Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ misali; “Bu nasıl vicdansızlık ve iftiradır, hiç Türkiye’nin kurtarıcısı Atatürk’ün kabrine eylem düşünülür mü” diye bir açıklama yapsaydı, inandırıcı olabilir miydi? Peki, Başbuğ’un Fatih Camisinin bombalanmasıyla ilgili açıklaması inandırıcı mı?
Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu varsayımıyla hareket eden kimi adalet arayıcıları, Metin Kaplan ve adamlarının çarptırıldığı cezaya; neden Başbuğ, Doğan ve diğer komutanlara dokunulmadığının hesabını sorarak, Türkiye’nin Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktasıyla yönetildiğini unutmuş olmalılar.
Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya teşebbüs edenler Müslüman ya da Kürtler ise idam; Atatürkçüler ise kahramandır.
Ezana ve camiye korkunç alerjisi olan Org. Çetin Doğan, Komünist Sovyetler Birliğinin yapılmasına izin verdiği Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesindeki mescidi, ataist Ahmet Necdet Sezer tarafından atandığı üniversitedeki ilk icraatı mescidi yasaklama olmuş, böylece Komünistlerden daha acımasız bir din düşmanı ve yasakçı olduğunu kanıtlamıştı.
Org. Çetin Doğan öylesine düşman bir haçlı ki, tamamen motivasyon amaçlı Genelkurmay tarafından 2002'de hazırlanan Mehmetçik kitabındaki hadis ve dinî hikâyelere itiraz ederek, Müslüman TSK’ni putperestliğe dönüştürmek istemiştir. Kitapçıktaki dinî motifleri 'irtica' olarak niteleyen Doğan, Kara Kuvvetleri'ne gönderdiği sert yazı üzerine çalışma geri çekilmiş, komuta kademesinde gerginliğe yol açan kitapçıkta barbar generalin istemediği bölümler çıkarıldıktan sonra yeniden basılmıştı. Onlar üzerine vazife olan millet menfaatine yönelik görevleri değil bilakis ayrıştırmayı ve yok etmeyi sağlayacak haçlı entrikaları peşinde koşarlar.
Anayasanın 117. Maddesi gereği görevi Milli Güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlamasından sorumlu olan Genelkurmay, başkomutanı Cumhurbaşkanına ve TBMM’ne itaat etmekle ve Hükümetin direktiflerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak kendisini hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan ve hem de TBMM’den üstün ve egemen görerek meydan okuyan Genelkurmay, TSK’ni provoke ederek Cumhurbaşkanı, hükümet, meclis ve millete karşı saldırtma düşüncesiyle işgal güçlerinden farksız bir düşmanlıktan asla vazgeçmekte direnmektedirler. Çünkü caydırılmalarını sağlayacak adil ve bağımsız bir hukuk yoktur.
Ataist ideolojiyle bütünleşmiş Genelkurmay’ın TSK’ne verdiği zarar, geçmişteki cesur imajımızdan dolayı yabancı düşmanlarımıza bir fırsat olamamıştır.
Her ne inanç ve ırktan olursak olalım zalim barbarlara karşı ya dik durarak mücadele edeceğiz ya da zavallı bir tutsak gibi güdülmeye devam edeceğiz.
İçeride bağımsız olmayan bir milletin dışarıda bağımsızlık arayışı ironidir.
Alttan alta irtica adına sürekli vahye saldıran ve iman etmiş halkı aşağılamakla kalmayıp katlini dahi kaçınılmaz addeden komutanlar, TSK’ni gütmelerinin neticesi güçlü ve şerefli ordumuzun nasıl bir kahır içinde olduğu tartışılmazdır. Görevleri huzuru, güvenliği ve milleti dış güçlerden korumak değil, sanki yok etmek olduğu beyanları ve hainsel planlarıyla ortadadır. “Böyle kararlı olan bir halka karşı da acımasızca hareket etmek bizim görevimizdir” gerekçelerinin laik ve Atatürkçü bahaneleri, caniliklerini örtmemelidir.
Âdeta Batı’dan getirtilmeyi düşünülen damızlık erkeklerin fışkırttığı ürünler olmalılar ki halka, dine ve ırka böylesine haçlı olabilmekte, Atatürk milliyetçisi ve anıtkabir kulu olmayanları hasım belleyebilmektedirler. Farklı din, inanç ve ırktan müteşekkil TSK’ni böyle bir anlayışın komuta edebilmesinin derinsel imkânsızlığı bugün daha da berraklaşmış; vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ve gücü adına tasfiyeleri, dolayısıyla mutlaka cezalandırılarak başka suçlulara örnek olabilmeleri ehemmiyet arz olmuştur. TSK’nın tahribatı, halkın bölünmüşlüğü ve tehlikenin bertarafı, ancak bağımsız bir adaletin duruşuyla engellenebilir.
Radikal ataist grupların anıtkabirde yemlenen kafaları ve dolgunlaşan makamlarının Türkiye için nasıl bir tehlike oluşturduğuna, sanırım hiç kimsenin itirazı yoktur. Milletimiz ve doğacak neslimiz, Atatürkçü terör örgütlerinin hedefi ve tehdidi içinde korkunç planlar kâbusunda yaşamaktan kurtulamayacaklardır. Nasıl bir avuç PKK’dan sakınılamadığı gibi bir avuç ataist diktatörden de savuşulamamaktadır. Atatürkçü terör örgütü Ergenekon’un PKK ile olan ilişkisi, uzlaşımı ve ortak eylemi; neden Türkiye’nin PKK’yı bitiremediğine açık bir delildir. İhanetsel entrikalar, tuzaklar ve pazarlıklar; Türkiye’de süregelen gerginlik ve dehşetlerin müsebbibi ve deşifre olan belgelerin ve komploların özüdür.
Baskı, tehdit ve hakaret altında yaşayan muhatap taraflar, çeşitli direniş yolları seçerek evrensel hak ve hürriyetlerini elde edebilme arayışı içinde devletle ya da kışkırtıcı ve bölücü cenaplarla karşı karşıya gelmekte, dolayısıyla milletin her kesimi ve TSK büyük zararlar görmektedir. Orduda görevli yiğitlerin dahi kanını dökerek mağdur psikolojisiyle kendini acındıran şeytani komutanlar, hain emellerine ulaşabilmek ve diktasal iktidarlarını pekiştirebilmek adına insanlıktan çıkmışlardır.
Sözde Cumhuriyeti aşındıran kazanımların yeniden elde edilebilmesi için, ulusal putperest değerleri adına yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Arap olmasından vahye inanan Müslümanlara ve Kürtlere karşı taarruza kalkışabilmekte, böylece Atatürk kültürüne verdikleri zararın telafisine son verebilecekleri hezeyanıyla dişlerini çıkartmakta ve güya korku salacakları iddiasıyla tankları halkının üzerine sürmeyi planlayabilmektedirler. Hâlbuki Müslüman milletimizin atılan bombaları göğüslerinde absorbe ederek leblebi misali etkisizleştirmelerini unutmuş olmalılar ki, milletimizi kendileri gibi sinek vızıltısından korkabilen yığınlar zannetmektedirler.
Barbar güçlerini çok kısa sürede hissettirecek acımasız sert uygulamalarla toptan bir temizlik operasyonunu düşünmeleri, İsrail terörist devletinin bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmesi misali örneklendireceklerini itiraf etmeleri, aslında sözün sonudur. Asıl toplumuzu düşündürmesi gereken gerçek ise; tüm bu canavarlıklarını laik ve Atatürk Cumhuriyetinin kuruluş safhasındaki 1923 zindeliğine ulaşabilme esasına bağlamaları, her yerin ceset dolduğu, ağıtların yakıldığı, yağmalandığı ve kıtlığın diz boyu olduğu ‘İstiklal Mahkemeleri’ ve ‘‘dersim’ misali geçmişte yaşananları yeniden tekerrür ettirebilme coşkusu taşımalarıdır.
Ancak çapulcu yığınların yapmayı düşündüğü darbe müsveddeliğine balyoz değil, “maytap” tanımlanmasını daha uygun görüyor, çatapatçıların komutanı General Çetin Doğan’ın hain arkadaşlarıyla yaptığı tartışmada içteki birlik ve bütünlüğün nasıl sağlanacağı ve korunacağı ile ilgili cevabı; “Milli birliğin ve beraberliğin oluşmasında evvela inandırıcı milli birliği sağlayıcı bir hükümetin varlığı ile olur. Dini öne çıkartan, ümmet anlayışını öne çıkartanla milli birliğimiz hiçbir zaman sağlanmaz. İnsanların dini inançları farklı farklıdır” sözleri, 12 Eylül ihtilalinin baş isyancısı Kenan Evren’in, tıpkı Çetin Doğan gibi azılı bir vahiy ve Müslüman düşmanı olmasına rağmen; elinde Kur’an illeri dolaşarak halka verdiği vaazları unuttular mı? PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı mücadele karşısında devletin kurtuluş mücadelesi adına başvurduğu en önemli ve etkin araç ‘din’ değil miydi? Ulusalcılık terminolojisinde işledikleri argümanların başarısızlığı karşısında Mart 1986’da ayetlerin yazılı olduğu el ilânlarını helikopterlerden atarak, afişler hazırlatarak ve ileri gelen din referanslı araştırmacıları bölgelere göndererek PKK’ya karşı ‘Cihad’ çağrısı yapmamışlar mıydı? Bakın o ilânlarda ne yazıyordu:
"Vatandaş! Bakın en yüce İslâm dini size ne emrediyor... Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Allah tecavüzkârları sevmez. Onlara karşı savaşmak senin gibi her Müslüman’ın görevidir."
İsyan ve zulmettiği halkı bir arada tutabilmek ve kendilerine karşı savaşmalarını engelleyebilmek için 12 Eylül’ün bozguncuları nasıl dine ve Kur’an’a sarılmışlar ise; günümüzün Çetin Doğan gibi çapulcu komutanları da dine sarılacak, bırakın ezan, türban, imam hatip, şeyh ve çarşaf karşıtlığını, camilerde namaz kılacak, hatta Kenan Evren gibi Kâbe’ye dahi giderek can ve iktidar korkusunu gidermeye çalışacaklardır. Onun için oturdukları saltanat koltuklarından atıp tutan riyakâr ve pespaye münafıklara aldanmayın… Onlar halkın içinde dolaşamaz, ancak birbirlerine doğratarak uzaktan seyreder, kapılarına dayanıldığında ise hazırda beklettikleri helikopter veya uçakla haçlı efendilerinin yanına kaçarlar.
1998 yılında Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları sırasında Anıtkabire uçakla intihar saldırısı düzenleneceği planı doğrultusunda tutuklanarak müebbet dâhil en ağır cezalara çarptırılan Kaplan Cemaatinin lideri Metin Kaplan, tıpkı Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ misali; “Bu nasıl vicdansızlık ve iftiradır, hiç Türkiye’nin kurtarıcısı Atatürk’ün kabrine eylem düşünülür mü” diye bir açıklama yapsaydı, inandırıcı olabilir miydi? Peki, Başbuğ’un Fatih Camisinin bombalanmasıyla ilgili açıklaması inandırıcı mı?
Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu varsayımıyla hareket eden kimi adalet arayıcıları, Metin Kaplan ve adamlarının çarptırıldığı cezaya; neden Başbuğ, Doğan ve diğer komutanlara dokunulmadığının hesabını sorarak, Türkiye’nin Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktasıyla yönetildiğini unutmuş olmalılar.
Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya teşebbüs edenler Müslüman ya da Kürtler ise idam; Atatürkçüler ise kahramandır.
Ezana ve camiye korkunç alerjisi olan Org. Çetin Doğan, Komünist Sovyetler Birliğinin yapılmasına izin verdiği Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesindeki mescidi, ataist Ahmet Necdet Sezer tarafından atandığı üniversitedeki ilk icraatı mescidi yasaklama olmuş, böylece Komünistlerden daha acımasız bir din düşmanı ve yasakçı olduğunu kanıtlamıştı.
Org. Çetin Doğan öylesine düşman bir haçlı ki, tamamen motivasyon amaçlı Genelkurmay tarafından 2002'de hazırlanan Mehmetçik kitabındaki hadis ve dinî hikâyelere itiraz ederek, Müslüman TSK’ni putperestliğe dönüştürmek istemiştir. Kitapçıktaki dinî motifleri 'irtica' olarak niteleyen Doğan, Kara Kuvvetleri'ne gönderdiği sert yazı üzerine çalışma geri çekilmiş, komuta kademesinde gerginliğe yol açan kitapçıkta barbar generalin istemediği bölümler çıkarıldıktan sonra yeniden basılmıştı. Onlar üzerine vazife olan millet menfaatine yönelik görevleri değil bilakis ayrıştırmayı ve yok etmeyi sağlayacak haçlı entrikaları peşinde koşarlar.
Anayasanın 117. Maddesi gereği görevi Milli Güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlamasından sorumlu olan Genelkurmay, başkomutanı Cumhurbaşkanına ve TBMM’ne itaat etmekle ve Hükümetin direktiflerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak kendisini hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan ve hem de TBMM’den üstün ve egemen görerek meydan okuyan Genelkurmay, TSK’ni provoke ederek Cumhurbaşkanı, hükümet, meclis ve millete karşı saldırtma düşüncesiyle işgal güçlerinden farksız bir düşmanlıktan asla vazgeçmekte direnmektedirler. Çünkü caydırılmalarını sağlayacak adil ve bağımsız bir hukuk yoktur.
Ataist ideolojiyle bütünleşmiş Genelkurmay’ın TSK’ne verdiği zarar, geçmişteki cesur imajımızdan dolayı yabancı düşmanlarımıza bir fırsat olamamıştır.
Her ne inanç ve ırktan olursak olalım zalim barbarlara karşı ya dik durarak mücadele edeceğiz ya da zavallı bir tutsak gibi güdülmeye devam edeceğiz.
İçeride bağımsız olmayan bir milletin dışarıda bağımsızlık arayışı ironidir.
4 Kasım 2009 Çarşamba
Hırsız; sömürücüler mi, korsanlar mı?
Sömürü amaçlı düzenlenen kitap fuarları ile hatırladığım gecikmiş konuyu şimdi ele aldığımdan özür diler, şahsıma gönderdiğiniz övgü dolu maillerinizi zannettiğiniz gibi sizlerden üstün bir kişi olmayıp; düşündürtenin, tasarlayanın, sorgulattıranın ve yazdıranın Allah olmasından ötürü yayınlamadığımı bilgilerinize sunarım. Çünkü ben bir hiçim, övgülerinizi, yegâne adres olan Mutlak İrade sahibi yaratıcınıza sununuz…
Acımasız ve merhametsiz kapitalist rejimlerin kuralları, fakir ve yoksul insanları süründürmekle kalmıyor, öğrenme taleplerine yasaklama getirerek, izzet ve haysiyetlerine de kara leke çalmak suretiyle mahkûm ediyorlar.
Allah, Maide süresi 38. Ayette; “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” buyruğuyla cezadan taviz verilmemesini hükme bağlamışsa da; hırsızlık eden kimse açlık, yokluk ve zaruretten dolayı böyle bir eyleme kalkışmışsa, ona hiçbir ceza uygulanmamakta, ona yardım etmeyen iktidar ve ikamet ettiği mahalledeki zenginler cezalandırılarak, sosyal adaletin gereği yerine getirilmektedir.
Kapitalist düzenin fışkırttığı sömürücüler ve namussuzlar, ödedikleri vergilerden dolayı her ne kadar devlet nezdinde aklanıp meşrulaşsalar da, ahlaki değerler ve vicdanlarda birer onursuz hırsız olmaktan kurtulamamaktadırlar.
Vergi veren ya da rekortmen olan bir genelev patronun devletçe ödüllendirilmesi, ona nasıl bir şeref kazandırmıyorsa, sömürücülere de katmamaktadır.
Amaçları sadece okumak ve dinlemek olan yoksul halkımız ki, büyük çoğunluğu yol masrafı veya bir lokma ekmek alabilecek parası dahi olmayan öğrencilerin “korsan” diye adlandırılan kitap ve CD’leri çok ucuza temin etmeleri, aç gözlü azgın sömürücüleri öfkelendirmekte, devleti de alarma geçirterek, sözde hak yolunu aramaya sevk etmektedir. Ancak parası olmayanları gerek reklamlar, gerekse dayatışsı telkinlerle meraklandırıp astronomik kârlarla piyasaya sürdükleri kitap ve CD’lerin nasıl satın alınacağını kara vicdanları ve materyalist akılları hiç dert edinmemekte, sırf kazanma hırsıyla ürettikleri mamullerden saltanatsı bir hayat sürebilmenin benliğiyle insanları soyup süpürmekten utanmamaktadırlar.
Kitap ve CD piyasası; yazarı veya şarkıcısı, dağıtımcısı ve satıcısıyla öylesine legal bir organize çete ki, 1 liraya mal ettikleri ürünü 20 liraya satarak, uyuşturucudan dahi elde edilemeyen aşırı kârları kursaklarından geçirebilmekte, bedenlerini süsleyebilmektedirler. Ancak devlet, sömürücülerin peşine düşüp uyaracağına, yoksul halkına ucuz kitap ve CD pazarlayanların yakasına yapışıp, maddi veya manevi cezalar verebilmektedir. Bu mudur sosyal devlet anlayışı?
Asgari ücretin 550 lira olduğu bir ülkede; emek hakkı, telif hakkı, vergi hakkı gibi istismarı gerekçeler, sadece laik ve kapitalist anlayışların bir manipülasyonudur. Ancak bilgilenmeyle insanların yanlış ve hatalardan kurtulup, doğruyu bulacakları ve şeytanın musallatından sıyrılıp kötülüklerden uzaklaşabilecekleri tartışılmaz bir gerçektir. Paradan ve saltanatsı bir hayat sürmekten başka hiçbir şey düşünmeyen sinsi edebiyatçı ve yorumcular, sadece ceplerini ve şakşağı düşünmektedirler. Bunlar polisi ve belediyeyi halkıyla karşı karşıya getiren parazit yüzkarasıdırlar.
İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın bir operasyon sonucu verdiği demeç, eroinman ile okuyucuyu aynı seviyede değerlendirerek; ''500 kilo 700 kilo eroin yakalamak neyse korsan kitap yakalamak da o, bu da bir suç” haddi aşan ifadesiyle, sanırım sömürücü yazar ve gazetecilere şirin görünmek istemesindendir.
Emre Kongar adlı sözde aydın, entelektüel ve yazar şaşkını sömürücü, sokakta ucuz kitap satın alan halkını hırsızlıkla suçlayabilecek kadar alçalabilmiştir. Laik ve putperest bir vicdandan merhamet ve hakkaniyet beklemek mümkün müdür? Asıl hırsızlığa ortak ve tam ortasında bulunanlar, bilakis kendileridir.
İşte bu yüzden kitaplarımı yayınevi ve dağıtımcılardan geri çekmiş, maliyeti dâhil hiçbir bedel almaksızın, ayrıca posta giderlerini de ödemek suretiyle dileyene hediye etmekte ve toplu halde göndererek dağıttırmaktayım. Çünkü eğitim ve bilgi olmadan asayiş sağlanamaz, gerek devlette, gerekse sokaktaki suçlar ve adaletsizlikler engellenemez…
Yayıncılar, dağıtımcılar ve kitapçıların açgözlü sömürücülüğüne lanet ettiğim bir sırada, bir aracı kanalıyla “Yenicizgi dağıtım şirketi” ile, 450 sayfalık “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımı yalnızca 1 liraya satması konusunda anlaşmaya varıp, yetkili olduğu Migros şubelerinde 4 liraya satmak suretiyle hem beni, hem de okuyucuyu sömürmesi, vicdansızların asla doğru yola erişemeyeceklerini belgeleyen bir sonuçtu. Çünkü bunların hiçbirinde insaf yoktur…
Yazar, yapımcı, yayınevi ve dağıtımcılar, neden kanunsuzlukla suçladıkları sözde korsanlarla aynı değerde kitap veya CD satmıyorlar? Ayrıca hırsızlıkla itham ettikleri satıcılar gibi hiçbir riskte taşımıyorlar…
Biliniz ki karalar, ışık saçamayacaklarından aydınlatabilmeleri de mümkün değildir…
Bilgi; her türlü çıkar, para ve şöhret kaygısı gütmeyip samimi bir inançla yazılan birikimlerdir. Yazarın samimiyetsizliği, okuyucuyu da etkilediğinden kalıcı hiçbir etki yapmamakta, dolayısıyla onlarca edinilen bilgi hayata indirgenememektedir.
Oysa özellikle roman okuyucuların hayatı sayısız ibretlerle dolu gerçek birer öykü olmalarına rağmen, kozmetik âlemde yaşamaktan öte hiçbir donanımları ve hayat bilgileri bulunmayan, hayatın anlamını idrak edemeyen, ne olduğuna dair fiziki ve ruhi, tatbiksel ve deneysel bir bilgi, heyecan ve sorgulamaları olmayan, yaşamlarını yazdıklarıyla örtüştüremeyen materyalist ve egoist yazarlara gösterilen inanılmaz beğeni ve hayranlık, kitaplarının astronomik rakamlarla kapışılmasına neden olmakta, dolayısıyla aptallıkla ve enayilikle damgaladıkları okuyucularını rahatlıkla sömürebilmektedirler.
Yazarlar, konu aldıkları sıradan veya olağanüstü hayatları, çizdikleri hayali insan veya yaratıksal tiplemeleri romanlarında işlerken, gerçek dünyanın gizemiyle ilişkilendiremeyerek, okuyucularına almaları gereken mesajı veremeyip öyle bir paradoks yaşarlar ki, sanal âlemden kurtulup yaşadıkları gerçek dünyayla bütünleşemediklerinden yazdıklarıyla sürekli çatışır ve okurlarını aldatırlar. Beyin yıkamalarla bir mum misali aydınlık vermeye çalışsalar da, layık oldukları karanlığa gömülmeleri kaçınılmazdır. Eğer okuyucular, kendileri sürünüp de idolleştirdikleri denemecileri şımartıp, görkemli bir hayata ulaştırabiliyorlarsa, suçlu sadece o istismarcılar değil, şüphesiz destek verenlerdir de.
Açgözlü bedhah ve sömürücü kalem erbapları, başka hiçbir becerileri ve iş yapma yetenekleri bulunmadığından çoğunlukla sefil yalnızlıklarını giderebilmek, benliklerini yücelterek şöhrete kavuşturabilmek için kendilerine bir yer edinebilme amacıyla şan ve rant peşinde koşar, yoksul okuyucularından elde ettikleri fahiş kazançlarla ya barlarda, ya gece kulüplerinde ya da caka atmada harcayarak, lüks ev ve arabalar satın almaktan da geri durmazlar. Oysa okuyucularının ya da dinleyicilerinin standardında bir hayat sürmeleri gerekmez mi?
Bunlar, düşüncelerin gerçekle örtüşmesini kıyaslayabilecek bir donanıma sahip olmayan kifayetsizliklerinden yaşanılan hayata yoğunlaşamazlar, aydınlatıcı bir çözüm için gerekli sonuçları çıkaramayıp, sorgulamaya neden olabilecek fikirleri üretemeyerek hayatla özleşemezler. Nasıl anlatmak, yorumlamak, sorgulamak ve aydınlatmak yerine, benlikleri okşayan ve arzuları uyandıran ilginç konular bularak, “aptal” belledikleri okuyucularını psikolojileri üzerine konsantre olur, dolayısıyla entelektüel aldatıcılık ve içeriksizlikleriyle de saygınlaşırlar. Tek amaçları para, ilgi, şöhret ve lüks hayattır…
Şüphesiz düşler âleminin ütopyasında yaşayanlardan hayatın gerçekleriyle ilgili bir yorum beklemek, tıpkı ölüden medet ummak gibidir. Sanki umulmuyor mu? Böylesi entelektüel yazarlardan, haliyle öylesi entelektüel okuyucu yığınları oluşmakta, dolayısıyla asgari bir bedel ödemek isteyen veya ödemeyen okuyucu ve dinleyicileri hırsızlıkla suçlayabilmektedirler.
Her insanın sabırsızlanarak okuduğu söz konusu romanlardan çok daha heyecanlı, gizemli ve olağanüstü öyküleri vardır ama onu okumayı ve irdelemeyi, her nasılsa başaramazlar. Çünkü yalan ve aldatıcılık, hücrelerine kadar nüfuz etmiştir.
Unutulmalıdır ki kitapların mucizeleri, ancak acı çekip hayatın gizemini çözmüş samimi bir inançla yazılmış eserlerde saklıdır.
Yazar, sadece popüler kişilerin değil toplumda önemsiz ve kabul görmeyen kişilerin bile hayatlarını sebep ve sonuçlar açısından incelemek ve kişilerin düşünce ve davranışlarının altında yatan psikolojik etmenlere dikkat çekerek, neyin doğru veya yanlış olduğunu somut belgeler ve örneklerle ortaya koyarak, gizemsel denklemi kanıtlamak zorundadır.
Tüm bu söylediklerim sadece rasyonalist çağdaşlar için değil, din kitabı yazarları ve CD çıkaranları içinde geçerlidir. Sözde ve görsellikte Allah’a ve Resulüne iman ettikleri sanılsa da, gerçekte para ve şöhrete iman ettikleri tartışılmazdır. Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V), çok yoksul bir hayat yaşamasına, gecekondudan beter ağaç artıklarından yapılmış bir barınakta hayat geçirmesine, sorumlu olduğu insanlar adına ölümüne mücadele etmesine ve evinde karnını doyurabileceği tek bir hurma bulunmamasına rağmen; günümüzdekiler gibi şaşalı bir saltanat için ne Kur’an’ı Kerim’i pazarlamış, ne güçlülere boyun eğmiş, ne iktidar sahipleriyle işbirliğine girişerek davasına ihanet etmiş, ne de sohbetlerini paraya tahvil etmişti. İşte bu samimi inancından dolayı İslâm, dünyanın en ücra köşelerine yayılarak, insanların akın akın kabulünü sağlamıştı.
İlmi, bilimi, sanatı ve fikirleriyle bir güneş misali sönmeyen edebiyatçı ve sanatçıların hayat biyografileri incelediğinde; yetim ve yalnız olduklarını, kimsesizlikten ve yoksulluktan okula gidemediklerini, karınlarını doyurabilmek için en ağır işlerde çalıştıklarını, korkunç depresyonlarla sarsıldıklarını, cephelerde savaştıklarını, kimileri intihar ederek, kimileri zindanlarda sürünerek, kimileri idam edilerek, kimileri ise bir köşede yalnızlık içinde sürünerek öldüklerini, sürgünlere gönderildiklerini, en dehşetli sıkıntı ve hastalıklar çektiklerini ve daha nicelerini öğrendiğinizde; bugün peşinde koşup hırsızlıkla yaftalayan o lüks ve benlik içinde yaşayan sefillerin içeriksiz kitaplarını okumak bir yana, tuvalette taharet dahi yapmaya tenezzül etmezsiniz…
İnsan sevgisi ve adalet aşkıyla bütünleşmiş erdemli aydınlar, eserlerini ve fikirlerini para karşılığı satmaz, sırtından mal ve mevki edinme düşüncesine girmez. Sadece yazar, söyler veya anlatır.
Medyanın ve efendilerinin mezeleri olarak konuşma ve yazma sanatını icra edenlerin toplumu etkileme ve yönlendirme taşeronlukları; haksızlık, ahlaksızlık, vicdansızlık ve adaletsizliği daha da körükleştirmekte, insani değerler kıyılarak, her şey çürümektedir.
Para ve şöhret, aslında öyle bir zillettir ki sahibini rezil rüsva eder ama o farkında olmaz. Tıpkı eroinmanlar misali para ve şöhret, onların imansı uyuşturucu maddeleri ve utanmazlıklarının da örtüsüdür…
Astronomi biliminin ve matematiğin en önemli dehalarından birisi olan Johannes Kepler’in;"Kitabımı çağdaşlarım veya gelecek kuşaklardan kimler okuyacak umurumda değil. Tanrı nasıl bunların öğrenilmesi için altı bin yıl beklemişse, eserim de okunabilmesi için yüz yıl bekleyebilir." sözü, eserlerin anlık ve nefsi bir kazanç için değil, benliksel hiçbir beklenti ve çıkar olmaksınız toplumun aydınlanması için yayınlanmasının doğruluğunu vurgulamaktadır.
Bilgi edinebilmek maksadıyla okumanın ve psikolojik bir terapi için müziğin olmazsa olmaz özgürlüğü ve kamusal yararı, telif hakkı gibi kapitalist bir zorlamayla kısıtlanmamalı, kartelleşmiş azgın sömürücülerin keyfiyetine bırakılmayarak, herkes dilediği gibi yararlanabilmelidir.
Bu sebeple ne hükümet, ne polis, ne de belediye; sömürücü hırsızların caydırıcı güçleri olmamalı, aksine onları dizginleyerek, soygunsu istismarlarına son vermelidir. Ayrıca kapitalistlerin güdümündeki laik Diyanet İşleri Başkanlığının “caiz değildir” fetvası da trajikomiktir.
Korsan diye nitelendirilen herkesin satın alabileceği ucuz kitap ve CD üreten ve satanlar suçlu değil, aksine halkına hizmet etmelerinden dolayı çeşitli riskleri üstlenen fedakâr kahramanlardır.
“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir. (en cömerttir)” El-Alak 4-5
Acımasız ve merhametsiz kapitalist rejimlerin kuralları, fakir ve yoksul insanları süründürmekle kalmıyor, öğrenme taleplerine yasaklama getirerek, izzet ve haysiyetlerine de kara leke çalmak suretiyle mahkûm ediyorlar.
Allah, Maide süresi 38. Ayette; “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” buyruğuyla cezadan taviz verilmemesini hükme bağlamışsa da; hırsızlık eden kimse açlık, yokluk ve zaruretten dolayı böyle bir eyleme kalkışmışsa, ona hiçbir ceza uygulanmamakta, ona yardım etmeyen iktidar ve ikamet ettiği mahalledeki zenginler cezalandırılarak, sosyal adaletin gereği yerine getirilmektedir.
Kapitalist düzenin fışkırttığı sömürücüler ve namussuzlar, ödedikleri vergilerden dolayı her ne kadar devlet nezdinde aklanıp meşrulaşsalar da, ahlaki değerler ve vicdanlarda birer onursuz hırsız olmaktan kurtulamamaktadırlar.
Vergi veren ya da rekortmen olan bir genelev patronun devletçe ödüllendirilmesi, ona nasıl bir şeref kazandırmıyorsa, sömürücülere de katmamaktadır.
Amaçları sadece okumak ve dinlemek olan yoksul halkımız ki, büyük çoğunluğu yol masrafı veya bir lokma ekmek alabilecek parası dahi olmayan öğrencilerin “korsan” diye adlandırılan kitap ve CD’leri çok ucuza temin etmeleri, aç gözlü azgın sömürücüleri öfkelendirmekte, devleti de alarma geçirterek, sözde hak yolunu aramaya sevk etmektedir. Ancak parası olmayanları gerek reklamlar, gerekse dayatışsı telkinlerle meraklandırıp astronomik kârlarla piyasaya sürdükleri kitap ve CD’lerin nasıl satın alınacağını kara vicdanları ve materyalist akılları hiç dert edinmemekte, sırf kazanma hırsıyla ürettikleri mamullerden saltanatsı bir hayat sürebilmenin benliğiyle insanları soyup süpürmekten utanmamaktadırlar.
Kitap ve CD piyasası; yazarı veya şarkıcısı, dağıtımcısı ve satıcısıyla öylesine legal bir organize çete ki, 1 liraya mal ettikleri ürünü 20 liraya satarak, uyuşturucudan dahi elde edilemeyen aşırı kârları kursaklarından geçirebilmekte, bedenlerini süsleyebilmektedirler. Ancak devlet, sömürücülerin peşine düşüp uyaracağına, yoksul halkına ucuz kitap ve CD pazarlayanların yakasına yapışıp, maddi veya manevi cezalar verebilmektedir. Bu mudur sosyal devlet anlayışı?
Asgari ücretin 550 lira olduğu bir ülkede; emek hakkı, telif hakkı, vergi hakkı gibi istismarı gerekçeler, sadece laik ve kapitalist anlayışların bir manipülasyonudur. Ancak bilgilenmeyle insanların yanlış ve hatalardan kurtulup, doğruyu bulacakları ve şeytanın musallatından sıyrılıp kötülüklerden uzaklaşabilecekleri tartışılmaz bir gerçektir. Paradan ve saltanatsı bir hayat sürmekten başka hiçbir şey düşünmeyen sinsi edebiyatçı ve yorumcular, sadece ceplerini ve şakşağı düşünmektedirler. Bunlar polisi ve belediyeyi halkıyla karşı karşıya getiren parazit yüzkarasıdırlar.
İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın bir operasyon sonucu verdiği demeç, eroinman ile okuyucuyu aynı seviyede değerlendirerek; ''500 kilo 700 kilo eroin yakalamak neyse korsan kitap yakalamak da o, bu da bir suç” haddi aşan ifadesiyle, sanırım sömürücü yazar ve gazetecilere şirin görünmek istemesindendir.
Emre Kongar adlı sözde aydın, entelektüel ve yazar şaşkını sömürücü, sokakta ucuz kitap satın alan halkını hırsızlıkla suçlayabilecek kadar alçalabilmiştir. Laik ve putperest bir vicdandan merhamet ve hakkaniyet beklemek mümkün müdür? Asıl hırsızlığa ortak ve tam ortasında bulunanlar, bilakis kendileridir.
İşte bu yüzden kitaplarımı yayınevi ve dağıtımcılardan geri çekmiş, maliyeti dâhil hiçbir bedel almaksızın, ayrıca posta giderlerini de ödemek suretiyle dileyene hediye etmekte ve toplu halde göndererek dağıttırmaktayım. Çünkü eğitim ve bilgi olmadan asayiş sağlanamaz, gerek devlette, gerekse sokaktaki suçlar ve adaletsizlikler engellenemez…
Yayıncılar, dağıtımcılar ve kitapçıların açgözlü sömürücülüğüne lanet ettiğim bir sırada, bir aracı kanalıyla “Yenicizgi dağıtım şirketi” ile, 450 sayfalık “Akıl mı Kader mi” adlı kitabımı yalnızca 1 liraya satması konusunda anlaşmaya varıp, yetkili olduğu Migros şubelerinde 4 liraya satmak suretiyle hem beni, hem de okuyucuyu sömürmesi, vicdansızların asla doğru yola erişemeyeceklerini belgeleyen bir sonuçtu. Çünkü bunların hiçbirinde insaf yoktur…
Yazar, yapımcı, yayınevi ve dağıtımcılar, neden kanunsuzlukla suçladıkları sözde korsanlarla aynı değerde kitap veya CD satmıyorlar? Ayrıca hırsızlıkla itham ettikleri satıcılar gibi hiçbir riskte taşımıyorlar…
Biliniz ki karalar, ışık saçamayacaklarından aydınlatabilmeleri de mümkün değildir…
Bilgi; her türlü çıkar, para ve şöhret kaygısı gütmeyip samimi bir inançla yazılan birikimlerdir. Yazarın samimiyetsizliği, okuyucuyu da etkilediğinden kalıcı hiçbir etki yapmamakta, dolayısıyla onlarca edinilen bilgi hayata indirgenememektedir.
Oysa özellikle roman okuyucuların hayatı sayısız ibretlerle dolu gerçek birer öykü olmalarına rağmen, kozmetik âlemde yaşamaktan öte hiçbir donanımları ve hayat bilgileri bulunmayan, hayatın anlamını idrak edemeyen, ne olduğuna dair fiziki ve ruhi, tatbiksel ve deneysel bir bilgi, heyecan ve sorgulamaları olmayan, yaşamlarını yazdıklarıyla örtüştüremeyen materyalist ve egoist yazarlara gösterilen inanılmaz beğeni ve hayranlık, kitaplarının astronomik rakamlarla kapışılmasına neden olmakta, dolayısıyla aptallıkla ve enayilikle damgaladıkları okuyucularını rahatlıkla sömürebilmektedirler.
Yazarlar, konu aldıkları sıradan veya olağanüstü hayatları, çizdikleri hayali insan veya yaratıksal tiplemeleri romanlarında işlerken, gerçek dünyanın gizemiyle ilişkilendiremeyerek, okuyucularına almaları gereken mesajı veremeyip öyle bir paradoks yaşarlar ki, sanal âlemden kurtulup yaşadıkları gerçek dünyayla bütünleşemediklerinden yazdıklarıyla sürekli çatışır ve okurlarını aldatırlar. Beyin yıkamalarla bir mum misali aydınlık vermeye çalışsalar da, layık oldukları karanlığa gömülmeleri kaçınılmazdır. Eğer okuyucular, kendileri sürünüp de idolleştirdikleri denemecileri şımartıp, görkemli bir hayata ulaştırabiliyorlarsa, suçlu sadece o istismarcılar değil, şüphesiz destek verenlerdir de.
Açgözlü bedhah ve sömürücü kalem erbapları, başka hiçbir becerileri ve iş yapma yetenekleri bulunmadığından çoğunlukla sefil yalnızlıklarını giderebilmek, benliklerini yücelterek şöhrete kavuşturabilmek için kendilerine bir yer edinebilme amacıyla şan ve rant peşinde koşar, yoksul okuyucularından elde ettikleri fahiş kazançlarla ya barlarda, ya gece kulüplerinde ya da caka atmada harcayarak, lüks ev ve arabalar satın almaktan da geri durmazlar. Oysa okuyucularının ya da dinleyicilerinin standardında bir hayat sürmeleri gerekmez mi?
Bunlar, düşüncelerin gerçekle örtüşmesini kıyaslayabilecek bir donanıma sahip olmayan kifayetsizliklerinden yaşanılan hayata yoğunlaşamazlar, aydınlatıcı bir çözüm için gerekli sonuçları çıkaramayıp, sorgulamaya neden olabilecek fikirleri üretemeyerek hayatla özleşemezler. Nasıl anlatmak, yorumlamak, sorgulamak ve aydınlatmak yerine, benlikleri okşayan ve arzuları uyandıran ilginç konular bularak, “aptal” belledikleri okuyucularını psikolojileri üzerine konsantre olur, dolayısıyla entelektüel aldatıcılık ve içeriksizlikleriyle de saygınlaşırlar. Tek amaçları para, ilgi, şöhret ve lüks hayattır…
Şüphesiz düşler âleminin ütopyasında yaşayanlardan hayatın gerçekleriyle ilgili bir yorum beklemek, tıpkı ölüden medet ummak gibidir. Sanki umulmuyor mu? Böylesi entelektüel yazarlardan, haliyle öylesi entelektüel okuyucu yığınları oluşmakta, dolayısıyla asgari bir bedel ödemek isteyen veya ödemeyen okuyucu ve dinleyicileri hırsızlıkla suçlayabilmektedirler.
Her insanın sabırsızlanarak okuduğu söz konusu romanlardan çok daha heyecanlı, gizemli ve olağanüstü öyküleri vardır ama onu okumayı ve irdelemeyi, her nasılsa başaramazlar. Çünkü yalan ve aldatıcılık, hücrelerine kadar nüfuz etmiştir.
Unutulmalıdır ki kitapların mucizeleri, ancak acı çekip hayatın gizemini çözmüş samimi bir inançla yazılmış eserlerde saklıdır.
Yazar, sadece popüler kişilerin değil toplumda önemsiz ve kabul görmeyen kişilerin bile hayatlarını sebep ve sonuçlar açısından incelemek ve kişilerin düşünce ve davranışlarının altında yatan psikolojik etmenlere dikkat çekerek, neyin doğru veya yanlış olduğunu somut belgeler ve örneklerle ortaya koyarak, gizemsel denklemi kanıtlamak zorundadır.
Tüm bu söylediklerim sadece rasyonalist çağdaşlar için değil, din kitabı yazarları ve CD çıkaranları içinde geçerlidir. Sözde ve görsellikte Allah’a ve Resulüne iman ettikleri sanılsa da, gerçekte para ve şöhrete iman ettikleri tartışılmazdır. Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V), çok yoksul bir hayat yaşamasına, gecekondudan beter ağaç artıklarından yapılmış bir barınakta hayat geçirmesine, sorumlu olduğu insanlar adına ölümüne mücadele etmesine ve evinde karnını doyurabileceği tek bir hurma bulunmamasına rağmen; günümüzdekiler gibi şaşalı bir saltanat için ne Kur’an’ı Kerim’i pazarlamış, ne güçlülere boyun eğmiş, ne iktidar sahipleriyle işbirliğine girişerek davasına ihanet etmiş, ne de sohbetlerini paraya tahvil etmişti. İşte bu samimi inancından dolayı İslâm, dünyanın en ücra köşelerine yayılarak, insanların akın akın kabulünü sağlamıştı.
İlmi, bilimi, sanatı ve fikirleriyle bir güneş misali sönmeyen edebiyatçı ve sanatçıların hayat biyografileri incelediğinde; yetim ve yalnız olduklarını, kimsesizlikten ve yoksulluktan okula gidemediklerini, karınlarını doyurabilmek için en ağır işlerde çalıştıklarını, korkunç depresyonlarla sarsıldıklarını, cephelerde savaştıklarını, kimileri intihar ederek, kimileri zindanlarda sürünerek, kimileri idam edilerek, kimileri ise bir köşede yalnızlık içinde sürünerek öldüklerini, sürgünlere gönderildiklerini, en dehşetli sıkıntı ve hastalıklar çektiklerini ve daha nicelerini öğrendiğinizde; bugün peşinde koşup hırsızlıkla yaftalayan o lüks ve benlik içinde yaşayan sefillerin içeriksiz kitaplarını okumak bir yana, tuvalette taharet dahi yapmaya tenezzül etmezsiniz…
İnsan sevgisi ve adalet aşkıyla bütünleşmiş erdemli aydınlar, eserlerini ve fikirlerini para karşılığı satmaz, sırtından mal ve mevki edinme düşüncesine girmez. Sadece yazar, söyler veya anlatır.
Medyanın ve efendilerinin mezeleri olarak konuşma ve yazma sanatını icra edenlerin toplumu etkileme ve yönlendirme taşeronlukları; haksızlık, ahlaksızlık, vicdansızlık ve adaletsizliği daha da körükleştirmekte, insani değerler kıyılarak, her şey çürümektedir.
Para ve şöhret, aslında öyle bir zillettir ki sahibini rezil rüsva eder ama o farkında olmaz. Tıpkı eroinmanlar misali para ve şöhret, onların imansı uyuşturucu maddeleri ve utanmazlıklarının da örtüsüdür…
Astronomi biliminin ve matematiğin en önemli dehalarından birisi olan Johannes Kepler’in;"Kitabımı çağdaşlarım veya gelecek kuşaklardan kimler okuyacak umurumda değil. Tanrı nasıl bunların öğrenilmesi için altı bin yıl beklemişse, eserim de okunabilmesi için yüz yıl bekleyebilir." sözü, eserlerin anlık ve nefsi bir kazanç için değil, benliksel hiçbir beklenti ve çıkar olmaksınız toplumun aydınlanması için yayınlanmasının doğruluğunu vurgulamaktadır.
Bilgi edinebilmek maksadıyla okumanın ve psikolojik bir terapi için müziğin olmazsa olmaz özgürlüğü ve kamusal yararı, telif hakkı gibi kapitalist bir zorlamayla kısıtlanmamalı, kartelleşmiş azgın sömürücülerin keyfiyetine bırakılmayarak, herkes dilediği gibi yararlanabilmelidir.
Bu sebeple ne hükümet, ne polis, ne de belediye; sömürücü hırsızların caydırıcı güçleri olmamalı, aksine onları dizginleyerek, soygunsu istismarlarına son vermelidir. Ayrıca kapitalistlerin güdümündeki laik Diyanet İşleri Başkanlığının “caiz değildir” fetvası da trajikomiktir.
Korsan diye nitelendirilen herkesin satın alabileceği ucuz kitap ve CD üreten ve satanlar suçlu değil, aksine halkına hizmet etmelerinden dolayı çeşitli riskleri üstlenen fedakâr kahramanlardır.
“İnsana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir. (en cömerttir)” El-Alak 4-5
Etiketler:
alim,
belediye,
bilgi,
Diyanet,
edebiyatçılar,
Emre Kongar,
hırsız,
Hz.Muhammed,
Kepler,
korsan kitap ve CD,
müzik yapımcıları.,
para,
Polis,
romancılar,
şöhret,
yazarlar
26 Eylül 2009 Cumartesi
Artık İngiliz Atatürk’ünün egemenliği bitirilmelidir…
Mustafa Kemal’in öldürülmüş olması ve İngiliz Atatürk’ünün tanrısal varlığı hiç mi hiç ne devleti ne de politikacıları ilgilendirmekte, İngilizlerin çağdaşlık adına Müslüman Türk milletine yaftaladıkları yapay kurtarıcı dublörün sorgulanmasına gerek duyulmayarak, perçinleşmiş bağnaz putperestlikleri, ineğe ve bilumum heykel ve yaratıklara tapan Hinduları aratmayacak neoilkelliktedir.
Bu öylesine akıl ve mantık dışı mühürsel bir itikattır ki, tapılan Atatürk’ün kimliğine dahi lüzum görülmeyip, Müslüman bir Türk olan Mustafa Kemal’in akıbetine aldırış edilmeksizin fevkalade somut delillerin üzerine gidilmemesi, gerçeklerin aydınlanmasını istememektendir.
Artık “ne mutlu Türk’üm diyene ya da Türk milliyetçiliğinin” yerini, “ne mutlu Atatürkçüyüm diyene ve Atatürk milliyetçiliğinin” alması, günümüzde tartışılan Türk-Kürt tartışmasını bile geride bıraktıracak bir Atatürkçülüğün tüm sathı kuşattığı apaçık ortada olup, hiç kimse bu sinsi tehlikeye dikkat çekmemekte, böylece yakın bir gelecekte tıpkı Kürtler gibi Türklük mücadelesinin de başlayabileceği kaçınılmazdır.
Neden mi?
Türklük=Müslümanlıktır. Gerek geçmişte gerekse günümüzde Türklerin İslam’la birlikte anılması ve devletin resmiyetteki laik ve Kemalist yapısı uluslar arası arenayı hiç bağlamamakta; Türkiye ve Türk milletini İslam ve Müslümanlıkla beraber çağrıştırmalarından zoraki dayatılan resmi ideolojinin milletçe hazmedilmeme bilinciyle politikalar izlemelerine neden olmaktadır. Bu sebeple büsbütün öfkelenen Kemalistler, İslam karşıtlığına en kuvvetli argüman olarak kullandıkları Atatürk’ü, cumhuriyet manipülasyonuyla daha da ön plana çıkararak; çatışmaya, hatta parçalanmaya götürebilecek savaşsı bir ayrışmanın terörist organizasyonlarını yapmakta hiçbir sakınca görmemektedirler. Onun için şeriatçı Mustafa Kemal’in İngilizlerce öldürülmesine bilakis sevinmekte, İngiliz Atatürk’üne sımsıkı sarılarak, İslam’ı ve Müslümanları saf dışı bırakabileceklerinin bitmek tükenmez planlarını yapmayı sürdürmektedirler.
Oysa milletin dini kimliği, devletin totaliter laik ve Atatürkçü yasalarını acze uğratmakta, dolayısıyla halkın haykırışı karşısında susmaktan öte elinden hiçbir şey gelmemektedir.
Türkiye’nin ve Türklerin İslam’la özdeşleşmeleri putperest Kemalistleri fevkalade huzursuz etmiş, Müslüman milletimizi temsil eden milli ve manevi değerimiz İstiklal marşı yerine Atatürk adına onuncu yıl marşının yapılması, Türk milliyetçiliği yerine de Atatürk milliyetçiliğinin sinsice işlenmesi, yeni neslimizi Müslüman kimlik ve şöhretlerinden koparmakta ve ecdadına tamamen yabancılaştırmaktadır.
Örneğin; gerek milletvekili andı ve gerekse anayasada itaati zorunlu olan ilkeler, neden Mustafa Kemal’in adına değil de Atatürk’ün adına? Yoksa Mustafa Kemal’in Kur’an’a olan bağlılığı ve şerri hukuk sistemini özümsemesi mi bir İngiliz ata’ya mecbur kılıyor?
Mustafa Kemal, “Kanuni nizam Kur’an’ı azimüşşandır” kayıtsız ilkesiyle, Allah’ın yardımı ve peygamberimizin ruhaniyetine sığınarak, devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilebilmesi için bazı yeni yasaların çıkarılmasını öngörmüştü.
Bilinmelidir ki çıkarmak istediği yasaların başında halkının can güvenliği; ırk, namus ve malının korunması, vergi toplanması, halkın askere alınıp silâhaltında tutulma süresi gibi hususlar gelmekteydi. Yoksa 1000 yıllık bir kültürü, ilmi ve bilimi yok edecek ve Türk milletini bir anda cühelaya dönüştürecek bir harf inkılâbı ve kendi gibi Müslüman olan Türk milletini asimile edecek bir laikliği; onurunu, ırzını ve namusunu ortadan kaldıracak batıl bir çağdaşlığı (şehveti ve cinselliği) değil…
Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli bir şey yoktur. Hele Türkiye gibi Müslüman ve haysiyetli bir toplum için! Unutulmamalıdır ki bir insan bu hayati değerleri tehlikede gördüğünde, fıtratı kötü olmasa bile, canını ve namusunu koruyabilmek için olmadık çarelere başvurur ve vurduğu da günümüzde sıkça görülmektedir. Bunun devlet ve memlekete nasıl büyük zararlar vereceği ve verdiği açıktır. Asimilasyonla hayvani duygulara erişmemiş her insan; can ve namustan emin olmasından dolayı sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, devletine güveninden ötürü işi ve gücü ile ülkesine ve milletine yararlı olur.
Ancak şeriat yasaları; can, ırz, namus ve mal konularında tüm halkına gereğince garanti verir. Yaratıcısına olan iman ve inancı reddedip aklı, yani benliği, nefsi üstün tutan laik yasalar; bugüne kadar bu garantiyi verebilmiş ve suçluları caydırarak asayişi sağlayabilmiş midir? Yoksa “insan hakları” adına teşvik edip, daha beter bir azmettirmeye mi meşrulaştırmıştır? Suçu devlet hazırlar, suçlu işler…
Mal güvenliğinin olmadığı yerde, kimse devlet ve toplumuna güvenemez ve kendini bir parçası hissedemez, ülkesinin yükselmesi ve birbirleriyle yardımlaşmasıyla ilgilenmez, hep korku ve tedirginlik içinde yaşayarak üzüntü ve sıkıntıdan sıyrılamaz.
Ana ve babanın aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik edilmesini hükme bağlayan şerri yasalar; yasalara aykırı hareket eden şöhret, makam ve rütbeleri ne olursa olsun herkese eşit davranmayı, adaleti küçültüp suçluları büyültecek hatır ve çıkar kayırmalarından özellikle kaçınılmayı, cüret eden bilhassa üst düzeydeki insanlara özel ceza yasalarını teşvik ederek, cürümlerini ağırlaştırmaktadır. Ancak laik ve kapitalist düzenlerdeki “bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar” felsefesi, halkı adalete inanmadığı vahim bir noktaya getirmekte, dolayısıyla adaleti baltalayan rejim mahkûm olmaktadır. Ama kime ne? Ne de olsa halkı köle gören kapitalist bir laik düzenin umurunda mı?
Ne var ki düzenin ancak şeriatla sağlanabileceğine inanan Mustafa Kemal’in umurundaydı.
Dünya yaratıldığından itibaren tüm toplumların başarılı olabilmeleri için sığındıkları; huzuru, sağlığı ve bereketi bulabilme gayesiyle dua ile yakardıkları bir Tanrı’ları vardır ve Tanrı’nın lanetine karşı kötülük ve haksızlık yapmaktan korkarak, Tanrı’larının kendilerini görüp izlediği inancıyla O’nun dilediği ve razı olacağı yoldan ayrılmamaya çalışırlardı. Devletin değil, Tanrı’nın lütfu veya gazabı insan için bir ölçüydü.
Ne var ki çağdaşlığı, bilimi ve medeniyeti; cinsellik, fuhuş, eğlence, sarhoşluk ve şehvette zanneden eçhel aydınlar; kendilerini mahvetmekle kalmayıp, Türkiye milleti gibi nadide ve örnek bir toplumu da bozmuşlardır. Duyma, görme ve kavrama yetileri tamamen özürlü olan batılı damızlıkların fışkırttığı laik ve Kemalistlerin (ataistlerin) vicdan gibi bir muhasebeleri olmaması yüzünden Allah’a tapan tüm insanları çağdışı ve hasım görebilmeleri, insaniyetsizliklerinden dolayı lanetlenmiş olmalarının bir sonucudur.
Kurtuluş Savaşında İngilizlere unutulmayacakları yenilgiyi tattırarak “üzerine güneş batmayan imparatorluk” namlarını paçavraya çeviren Müslüman Türk Ordusu ve Mustafa Kemal, intikamcı ve kinci İngilizlerce hala çok tehlikeli bir düşman bellenmekte ve anılmaktadır.
Bu sebeple İngilizlerin en büyük nişanları olan “Dizbağı” nişanını Mustafa Kemal’e değil, kendilerinden olan İngiliz Atatürk’e verdikleri tartışılmaz delillerdendir. Böylesi şok edici büyük bir nişanın Atatürk’e nasıl ve neden verildiği konusunda konuşulmak istenmiyor ve onun “İngilizler beni sever” açıklamasıyla şüphelerin üstü kapatılmaya çalışılmak istense de, gerçeğin açık perdelerini kapatmaya hiç kimsenin gücü yetmemektedir. Binlerce askerini öldüren, gemilerini batıran, dünyadaki itibarını ayaklar altına aldıran, vatandaşlarını babasız, kocasız ve oğulsuz bırakan Müslüman bir Türk Komutanına böylesi bir nişan sunulabilinir mi?
Artık gün, o gündür ki, tıpkı Saddam Hüseyin’in heykellerinin devrilmesi misali bizden olmayan İngiliz Atatürk’ünün Türk milletine hükmeden tanrısal heykelleri yıkılmalı, saygı duruşlarına son verilmeli ve ilkeleri dikkate alınmayarak, gerçek atamız Mustafa Kemal yâd edilmelidir.
İşte Mustafa Kemal…
“Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimussan’daki açık ve kesin hükümlerdir. İnsanlara manevî mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır”
İşte İngiliz Atatürk…
“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz.”
Atatürk, dünyayı ve canlıları yaratanın Allah değil, tabiat olduğuna inanarak, ateistliğini itiraf eder.
“Natür (tabiat) insanları türetti, onları kendisine taptırdı da. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki, insan tabiatın mahlûkudur.”
“Tabiatın ve tarihin mahsulü olan bir millet, Allah korkusunu hiçe sayar. Tabiatın her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça tabiatın çocuğu olan insan, kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı.”
“Muhammed, Mekke’de müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına rağmen, dini meseleler ve dini düşünceler, pek derin bir sirette, zihnini işgal ediyordu. Muhammed, 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. “
“Tarihi noktai nazardan da müteala edildiği zaman görülüyor ki, Muhammed, birdenbire Allah’ın Resuluyum diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların ıslahı içün tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisine vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammed’den evvel de Araplar, şairlerin akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi….”
“Muhammed, gerek dini meselelerde gerekse ictimai hususlarda bir ıslah yapmak lazım geldiği zaman kendini hiçbir şeyle bağlı görmemiştir.”
Müslüman bir Türk olan Mustafa Kemal ile ateist bir İngiliz olan Atatürk'ün devasa aykırı düşünceleri, Türk milletine karşı olan sevda ve nefretleri; herhalde başka bir söze gerek bırakmamaktadır. Her şeyde bir neden ara, nedensiz hiçbir şey yoktur…
Ruhun çekirdek dokusu maddenin atom yapısından çok daha muhteşem ve ürkütücüdür.
Bu öylesine akıl ve mantık dışı mühürsel bir itikattır ki, tapılan Atatürk’ün kimliğine dahi lüzum görülmeyip, Müslüman bir Türk olan Mustafa Kemal’in akıbetine aldırış edilmeksizin fevkalade somut delillerin üzerine gidilmemesi, gerçeklerin aydınlanmasını istememektendir.
Artık “ne mutlu Türk’üm diyene ya da Türk milliyetçiliğinin” yerini, “ne mutlu Atatürkçüyüm diyene ve Atatürk milliyetçiliğinin” alması, günümüzde tartışılan Türk-Kürt tartışmasını bile geride bıraktıracak bir Atatürkçülüğün tüm sathı kuşattığı apaçık ortada olup, hiç kimse bu sinsi tehlikeye dikkat çekmemekte, böylece yakın bir gelecekte tıpkı Kürtler gibi Türklük mücadelesinin de başlayabileceği kaçınılmazdır.
Neden mi?
Türklük=Müslümanlıktır. Gerek geçmişte gerekse günümüzde Türklerin İslam’la birlikte anılması ve devletin resmiyetteki laik ve Kemalist yapısı uluslar arası arenayı hiç bağlamamakta; Türkiye ve Türk milletini İslam ve Müslümanlıkla beraber çağrıştırmalarından zoraki dayatılan resmi ideolojinin milletçe hazmedilmeme bilinciyle politikalar izlemelerine neden olmaktadır. Bu sebeple büsbütün öfkelenen Kemalistler, İslam karşıtlığına en kuvvetli argüman olarak kullandıkları Atatürk’ü, cumhuriyet manipülasyonuyla daha da ön plana çıkararak; çatışmaya, hatta parçalanmaya götürebilecek savaşsı bir ayrışmanın terörist organizasyonlarını yapmakta hiçbir sakınca görmemektedirler. Onun için şeriatçı Mustafa Kemal’in İngilizlerce öldürülmesine bilakis sevinmekte, İngiliz Atatürk’üne sımsıkı sarılarak, İslam’ı ve Müslümanları saf dışı bırakabileceklerinin bitmek tükenmez planlarını yapmayı sürdürmektedirler.
Oysa milletin dini kimliği, devletin totaliter laik ve Atatürkçü yasalarını acze uğratmakta, dolayısıyla halkın haykırışı karşısında susmaktan öte elinden hiçbir şey gelmemektedir.
Türkiye’nin ve Türklerin İslam’la özdeşleşmeleri putperest Kemalistleri fevkalade huzursuz etmiş, Müslüman milletimizi temsil eden milli ve manevi değerimiz İstiklal marşı yerine Atatürk adına onuncu yıl marşının yapılması, Türk milliyetçiliği yerine de Atatürk milliyetçiliğinin sinsice işlenmesi, yeni neslimizi Müslüman kimlik ve şöhretlerinden koparmakta ve ecdadına tamamen yabancılaştırmaktadır.
Örneğin; gerek milletvekili andı ve gerekse anayasada itaati zorunlu olan ilkeler, neden Mustafa Kemal’in adına değil de Atatürk’ün adına? Yoksa Mustafa Kemal’in Kur’an’a olan bağlılığı ve şerri hukuk sistemini özümsemesi mi bir İngiliz ata’ya mecbur kılıyor?
Mustafa Kemal, “Kanuni nizam Kur’an’ı azimüşşandır” kayıtsız ilkesiyle, Allah’ın yardımı ve peygamberimizin ruhaniyetine sığınarak, devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilebilmesi için bazı yeni yasaların çıkarılmasını öngörmüştü.
Bilinmelidir ki çıkarmak istediği yasaların başında halkının can güvenliği; ırk, namus ve malının korunması, vergi toplanması, halkın askere alınıp silâhaltında tutulma süresi gibi hususlar gelmekteydi. Yoksa 1000 yıllık bir kültürü, ilmi ve bilimi yok edecek ve Türk milletini bir anda cühelaya dönüştürecek bir harf inkılâbı ve kendi gibi Müslüman olan Türk milletini asimile edecek bir laikliği; onurunu, ırzını ve namusunu ortadan kaldıracak batıl bir çağdaşlığı (şehveti ve cinselliği) değil…
Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli bir şey yoktur. Hele Türkiye gibi Müslüman ve haysiyetli bir toplum için! Unutulmamalıdır ki bir insan bu hayati değerleri tehlikede gördüğünde, fıtratı kötü olmasa bile, canını ve namusunu koruyabilmek için olmadık çarelere başvurur ve vurduğu da günümüzde sıkça görülmektedir. Bunun devlet ve memlekete nasıl büyük zararlar vereceği ve verdiği açıktır. Asimilasyonla hayvani duygulara erişmemiş her insan; can ve namustan emin olmasından dolayı sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, devletine güveninden ötürü işi ve gücü ile ülkesine ve milletine yararlı olur.
Ancak şeriat yasaları; can, ırz, namus ve mal konularında tüm halkına gereğince garanti verir. Yaratıcısına olan iman ve inancı reddedip aklı, yani benliği, nefsi üstün tutan laik yasalar; bugüne kadar bu garantiyi verebilmiş ve suçluları caydırarak asayişi sağlayabilmiş midir? Yoksa “insan hakları” adına teşvik edip, daha beter bir azmettirmeye mi meşrulaştırmıştır? Suçu devlet hazırlar, suçlu işler…
Mal güvenliğinin olmadığı yerde, kimse devlet ve toplumuna güvenemez ve kendini bir parçası hissedemez, ülkesinin yükselmesi ve birbirleriyle yardımlaşmasıyla ilgilenmez, hep korku ve tedirginlik içinde yaşayarak üzüntü ve sıkıntıdan sıyrılamaz.
Ana ve babanın aleyhine dahi olsa adaletle şahitlik edilmesini hükme bağlayan şerri yasalar; yasalara aykırı hareket eden şöhret, makam ve rütbeleri ne olursa olsun herkese eşit davranmayı, adaleti küçültüp suçluları büyültecek hatır ve çıkar kayırmalarından özellikle kaçınılmayı, cüret eden bilhassa üst düzeydeki insanlara özel ceza yasalarını teşvik ederek, cürümlerini ağırlaştırmaktadır. Ancak laik ve kapitalist düzenlerdeki “bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar” felsefesi, halkı adalete inanmadığı vahim bir noktaya getirmekte, dolayısıyla adaleti baltalayan rejim mahkûm olmaktadır. Ama kime ne? Ne de olsa halkı köle gören kapitalist bir laik düzenin umurunda mı?
Ne var ki düzenin ancak şeriatla sağlanabileceğine inanan Mustafa Kemal’in umurundaydı.
Dünya yaratıldığından itibaren tüm toplumların başarılı olabilmeleri için sığındıkları; huzuru, sağlığı ve bereketi bulabilme gayesiyle dua ile yakardıkları bir Tanrı’ları vardır ve Tanrı’nın lanetine karşı kötülük ve haksızlık yapmaktan korkarak, Tanrı’larının kendilerini görüp izlediği inancıyla O’nun dilediği ve razı olacağı yoldan ayrılmamaya çalışırlardı. Devletin değil, Tanrı’nın lütfu veya gazabı insan için bir ölçüydü.
Ne var ki çağdaşlığı, bilimi ve medeniyeti; cinsellik, fuhuş, eğlence, sarhoşluk ve şehvette zanneden eçhel aydınlar; kendilerini mahvetmekle kalmayıp, Türkiye milleti gibi nadide ve örnek bir toplumu da bozmuşlardır. Duyma, görme ve kavrama yetileri tamamen özürlü olan batılı damızlıkların fışkırttığı laik ve Kemalistlerin (ataistlerin) vicdan gibi bir muhasebeleri olmaması yüzünden Allah’a tapan tüm insanları çağdışı ve hasım görebilmeleri, insaniyetsizliklerinden dolayı lanetlenmiş olmalarının bir sonucudur.
Kurtuluş Savaşında İngilizlere unutulmayacakları yenilgiyi tattırarak “üzerine güneş batmayan imparatorluk” namlarını paçavraya çeviren Müslüman Türk Ordusu ve Mustafa Kemal, intikamcı ve kinci İngilizlerce hala çok tehlikeli bir düşman bellenmekte ve anılmaktadır.
Bu sebeple İngilizlerin en büyük nişanları olan “Dizbağı” nişanını Mustafa Kemal’e değil, kendilerinden olan İngiliz Atatürk’e verdikleri tartışılmaz delillerdendir. Böylesi şok edici büyük bir nişanın Atatürk’e nasıl ve neden verildiği konusunda konuşulmak istenmiyor ve onun “İngilizler beni sever” açıklamasıyla şüphelerin üstü kapatılmaya çalışılmak istense de, gerçeğin açık perdelerini kapatmaya hiç kimsenin gücü yetmemektedir. Binlerce askerini öldüren, gemilerini batıran, dünyadaki itibarını ayaklar altına aldıran, vatandaşlarını babasız, kocasız ve oğulsuz bırakan Müslüman bir Türk Komutanına böylesi bir nişan sunulabilinir mi?
Artık gün, o gündür ki, tıpkı Saddam Hüseyin’in heykellerinin devrilmesi misali bizden olmayan İngiliz Atatürk’ünün Türk milletine hükmeden tanrısal heykelleri yıkılmalı, saygı duruşlarına son verilmeli ve ilkeleri dikkate alınmayarak, gerçek atamız Mustafa Kemal yâd edilmelidir.
İşte Mustafa Kemal…
“Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimussan’daki açık ve kesin hükümlerdir. İnsanlara manevî mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır”
İşte İngiliz Atatürk…
“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz.”
Atatürk, dünyayı ve canlıları yaratanın Allah değil, tabiat olduğuna inanarak, ateistliğini itiraf eder.
“Natür (tabiat) insanları türetti, onları kendisine taptırdı da. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki, insan tabiatın mahlûkudur.”
“Tabiatın ve tarihin mahsulü olan bir millet, Allah korkusunu hiçe sayar. Tabiatın her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça tabiatın çocuğu olan insan, kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı.”
“Muhammed, Mekke’de müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına rağmen, dini meseleler ve dini düşünceler, pek derin bir sirette, zihnini işgal ediyordu. Muhammed, 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. “
“Tarihi noktai nazardan da müteala edildiği zaman görülüyor ki, Muhammed, birdenbire Allah’ın Resuluyum diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların ıslahı içün tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisine vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammed’den evvel de Araplar, şairlerin akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi….”
“Muhammed, gerek dini meselelerde gerekse ictimai hususlarda bir ıslah yapmak lazım geldiği zaman kendini hiçbir şeyle bağlı görmemiştir.”
Müslüman bir Türk olan Mustafa Kemal ile ateist bir İngiliz olan Atatürk'ün devasa aykırı düşünceleri, Türk milletine karşı olan sevda ve nefretleri; herhalde başka bir söze gerek bırakmamaktadır. Her şeyde bir neden ara, nedensiz hiçbir şey yoktur…
Ruhun çekirdek dokusu maddenin atom yapısından çok daha muhteşem ve ürkütücüdür.
Etiketler:
Atatürk,
ateist,
Dizbağı nişanı,
Hz.Muhammed,
İngiliz,
Mustafa Kemal,
peygamber,
şeriat
3 Mayıs 2009 Pazar
Döndüm, ama…
Müslüman olmayanların girmesinin haram emredildiği kutsal Mekke ve Medine’deki gözlemlemelerim, neden Müslüman toplumların hor ve hakir bir yaşama ve siyasi bir müstemlekeye mahkum edildiklerini tartışılmaz bir gerçekle müşahede etmeme neden olmuştur.
Sözde ibadet amacıyla toplanan yığınların samimiyetsiz itikatları, saygısız ve şirksel davranışları; taptıkları yaratıcı Allah’larına dosdoğru iman edememelerinin bir sonucudur. Materyalizmin maneviyatsal mutasyonu akıl almaz paradoksları doğurmuş, dolayısıyla Allah’ın ve vahyin ruhsal önemi, maddeye indirgenerek bambaşka inançların ve gizli tanrıların oluşmasına yol açmıştır. Farklı inanç yorumları ve görüşleri her ne kadar İslâm’dan türemiş olsa da, kayıtsız-şartsız imanı bir teslimiyet taşımadıklarından Allah’la bütünleşememekte, kendilerince dini bir mastürbasyon yaparak tatmin olmakta, böylece Allah’ın vahyettiği kulluğa erişememektedirler.
25 yıl önceki o duygusal yoğunluğu ve rahmeti tadamamış, başta ceberut Suudi askerleri olmak üzere farklı milletlerdeki insanların yanlışlarına müdahale etmekten, maalesef gerekli hazzı alamamış olmanın üzüntüsüyle ziyaretimi tamamlamış bulunmaktayım. Kâbe ve Mescidi Nebevi’yi hapseden o modern ve ürkütücü yüksek binalar, kendini tanrılaştıran barbar Suudi yönetimi; materyalist kapitalizmin ve totalitarizmin tüm çirkinlik ve benliğini sergilemektedir.
İlk İslam devletinin kurulduğu yer olan ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) halifelik yaptığı Medine, artık merhametin, hakkın, adaletin, eşitliğin ve hoşgörünün olmadığı oligarşi derebeycilerce idare edilmektedir. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali devrinde asla görülmemiş bir diktotarya, Suudi emirlerince uygulanmakta, emir’in geçtiği yollar kapatılmakta, inananlarla aralarına aşılamaz duvarlar örülerek, hoyrat emirlere tanrısal hüviyet kazandırılmıştır. Kölelerine sevgi ve saygı göstererek her şeylerini paylaşan, imani kardeşi açken kendi tok olmayan, halkının barınağı olmadan kendine barınak yapmayan, toplumunda en alt seviyede yaşayanları kendilerine düstur edinen, Müslümanlar güven içinde olmadan kendilerini emniyette hissetmeyen, zaruri geçimlerinin dışında bir harçlık, hatta bir elbise ve bir tas fazla yemeği dahi kendilerine haram sayan, devlet gelirini halkına eşit paylaştırıp ayırım, gösteriş ve israftan ısrarla kaçınan, inançları her ne olursa olsun zulme uğrayan her kesime ekonomik ve askeri yardım eden, tamamen eşit şart ve koşullarda yaşayan asrı saadet bir devrin kapanıp, sömürgeci bir alçak düzenin egemen olması, kutsal Medine’nin ehemmiyet ve ayrıcalığını bitirmiş, tüm İslâm dünyası etkilenerek, zillete mahkum olmuşlardır.
Kâbe’nin 128.4 metrekare alan üzerine kurulu ve yaklaşık 13 metre olan yüksekliğine hoyratça meydan okuyan Suudi Krallığı, tam yanı başına yüzlerce metre yüksekliğinde korkunç binalar yaparak, güya Allah ile yarışmakta, ama ne ABD, ne de İsrail’e karşı aynı cesareti gösteremeyerek, Müslüman toplumların aleyhine işbirliğine girişip, geçmişte Osmanlı’ya yaptığı gibi hainliğini sürdürmektedir.
Materyalist ve kapitalist Suudi Krallığının Kâbe’ye olan saygısızlığı, Kral Halid’in Kâbe’nin yanı başına yaptırdığı saray ile başlamış ve günümüzde 500 metreyi aşan yükseklikteki otel ve binalarla doruk noktaya ulaşmıştır. Oysa Osmanlı Devleti, yüce Allah’ın müminlere hediye ettiği mabet olan Kâbe’ye öylesine saygı göstermişti ki, Kâbe’nin etrafını çeviren kubbeli yapıları (revaklar), Kâbe yüksekliğini aşmayacak şekilde inşa edilmiş, planları da Mimar Sinan tarafından hazırlanmıştı.
İslâm düşmanı haçlıların taşeronu münafık Suudi Kralı Abdullah, Allah’a secde eden Müslümanların kıblesi Kâbe’nin eteklerine boyun eğmektense, kendine 595 metre yüksekliğindeki yedi yıldızlı Al Baid kulesinin tepesinde saray yaptırarak, Kâbe’ye, Müslümanlara ve dolaylı olarak Allah’a meydan okumakta, dolayısıyla şeytandan farksız bir azametle benliğini yüceltip, Kabe’ye hükmeden sarayını kıble, kendine de secde ettirmek istemektedir. Çünkü o, şeytandan da daha alçalmış bir benlikle kendini tanrı görmekte ve zannınca yerleşeceği gökyüzünden ahkam kesebileceğini düşünmektedir.
Müslümanlara ait olan kutsal Mekke ve Medine’nin Suudi Krallığının yönetiminden kurtarılması, umulur ki İslâm’ın dünyadaki egemenliğinin yeniden tesisine yol açacak bir tetiklemeyi yapacaktır.
Müslümanların bütünlüğü, rahmet ve bereketi, ancak Mekke ve Medine’nin işgalden kurtuluşuyla mümkündür. Doyumsuz bir aşk ve tazimle gelen Müslümanları aşağılayan, darp eden, hırpalayan ve horlayan Suudi yönetimi, mutlaka hakkettiği karşılığı görmeli ve işgal ettiği topraklardan püskürtülmedikçe, Müslüman dünyasının bağımsızlığa kavuşabilmesi ve layık olduğu düzeye ulaşabilmesi mümkün olamayacaktır.
Mekke ve Medine ağlıyor... Destek veren yahut sessiz kalan tüm Müslümanlara (kimliklere) lanet yağdırıyor…
Fiziki varlıklarını sürdürmesi asla yanıltmamalı, ilâhî maneviyatı çökerten Suudi yönetiminin turistik maddi çıkarları, iktidarıyla birlikte mutlaka kökten lağvedilmelidir…
Mekke ve Medine birer haram şehridirler, kâfirlerin girmesi nasıl yasak ise, münafıkların girmesi de yasaktır. Suudi Krallığı; Allah’a, İslâm’a ve Müslümanlara ihanet etmelerinden dolayı münafıktırlar, dolayısıyla Mekke ve Medine’ye girmeleri yasaklanmalıdır. Aksi takdirde o lanet, daha da artarak tüm insanlığı yerle bir edecek, huzur, barış ve iyi olan ne varsa yok olacaktır.
Emperyalist barbar ABD ve İsrail’in Müslüman toprakları işgal etmeleri gibi, kadim dostları Suudi Krallığı da, Müslümanların kutsal şehirleri Mekke ve Medine’yi işgal etmiştir. Dünyadaki barışın ve adaletin yolu, ancak Mekke ve Medine’nin hain Suudi Krallığından kurtulmasından geçer…
Zorba ve azgın Suudi Krallığı; 2001 yılının Ramazan ayında, Kabe imamlarından Şeyh Muhammed El Musini’nin Müslümanları katleden ABD ve İsrail karşıtı bedduasından ötürü gözaltına almış ve tutuklamıştır. Sözde Müslüman olan Suudi halkı, ne acıdır ki haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olabilmişlerdir. Zaten bu halk, barbar münafık Krallığı devam ettiren sefil halk değil midir?
O dua…
Ey şan şeref ve izzet sahibi Allah’ım...
Ey alemlerin en büyüğü, en mükemmeli, en yükseği, en yücesi Allah’ım!
Senden izzet ve kuvvet istiyoruz.
Yolunda savaşan mücahidlere yardım et.
Allah’ım onların her daim yanındasın ve onlar da Sen’inle,
Onlara zafer ver, onları güçlendir.
Allah’ım onların görüşlerini birleştir,
Onların silahlarını aynı hedefte birleştir,
Kelimelerini birleştir ve Allah’ım onların kalplerini ıslah et,
Allah’ım o mücahideri kendi elinle düşmanlarından koru.
Allah’ım düşmanların birliklerini yerle bir et,
Ve onların birliklerini mahfet,
Ve onların gücünü zayıflat,
Ve onların gönüllerine korku yerleştir.
Allah’ım bizim kaderimiz senin elindedir,
Ve bizim işlerimizin tümü, Sana döner,
Ve bizim durumumuzdan habersiz değilsin,
Biz ızdırabımızı Sana bildiririz,
Üzüntümüzü ve şikayetimizi de Sana bildiririz,
Zalimlerin adaletsizliğini yalnız Sana şikayet ediyoruz,
Ve facirlerin zulmünü,
Ve ihanet eden suçluların cezasını,
Sanadır Allah’ım, Hristiyanların tüm kinini nefretini, adaletsizliğini Sana şikayet ediyoruz,
Allah’ım karanlığı (kötü hükümdarlık) zalimler gerçekten uzattılar,
Dinsizlerin kinleri derine uzanmış,
Ve yöneticiler suçlular...
Allah’ım onları üzerine doğruluk eli gönder,
Kötülüğü onunla kaldır,
Ve bizim izzetimizi geri döndür,
Ve onunla düşmanımızı yok et,
Allah’ım, onların zulüm ve adaletsizliklerini Sana bildiriyoruz...
Allah’ım, küfrün ve fesadın merkezi olan Amerika’nın kuvvetini başlarına geçir,
Allah’ım onların tümü Senin farkında, onlar senin arzında fesadı yayıyorlar,
Ve onlar senin kullarını öldürdü ve onlar Senin dinini aşağıladılar,
Allah’ım Sen hepsinden haberdarsın ve hepsinden güçlüsün,
Allah’ım onlara gücünle karşılık ver,
Allah’ım onlara Ad kavmine gönderdiğin fırtınayı gönder,
Ve onlara Semud’un çığlığını, Nuh kavminin tufanını gönder,
Allah’ım gökyüzünü onların başlarına geçir,
Ve yeryüzünden dağıt,
Allah’ım onların devletlerini parçala,
Allah’ım onların ülkelerini böl ve şiddetle parçala,
Hay ve Kayyum Allah’ım,
Kullarını güçlü yumruklar kıl,
Allah’ım mücahidlere direnişli kalmayı bahşet,
AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN…
“Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah sana yeter.” Ahzab.48
“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yaratabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” İsra.37
“Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.” Nahl. 23
Sözde ibadet amacıyla toplanan yığınların samimiyetsiz itikatları, saygısız ve şirksel davranışları; taptıkları yaratıcı Allah’larına dosdoğru iman edememelerinin bir sonucudur. Materyalizmin maneviyatsal mutasyonu akıl almaz paradoksları doğurmuş, dolayısıyla Allah’ın ve vahyin ruhsal önemi, maddeye indirgenerek bambaşka inançların ve gizli tanrıların oluşmasına yol açmıştır. Farklı inanç yorumları ve görüşleri her ne kadar İslâm’dan türemiş olsa da, kayıtsız-şartsız imanı bir teslimiyet taşımadıklarından Allah’la bütünleşememekte, kendilerince dini bir mastürbasyon yaparak tatmin olmakta, böylece Allah’ın vahyettiği kulluğa erişememektedirler.
25 yıl önceki o duygusal yoğunluğu ve rahmeti tadamamış, başta ceberut Suudi askerleri olmak üzere farklı milletlerdeki insanların yanlışlarına müdahale etmekten, maalesef gerekli hazzı alamamış olmanın üzüntüsüyle ziyaretimi tamamlamış bulunmaktayım. Kâbe ve Mescidi Nebevi’yi hapseden o modern ve ürkütücü yüksek binalar, kendini tanrılaştıran barbar Suudi yönetimi; materyalist kapitalizmin ve totalitarizmin tüm çirkinlik ve benliğini sergilemektedir.
İlk İslam devletinin kurulduğu yer olan ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) halifelik yaptığı Medine, artık merhametin, hakkın, adaletin, eşitliğin ve hoşgörünün olmadığı oligarşi derebeycilerce idare edilmektedir. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali devrinde asla görülmemiş bir diktotarya, Suudi emirlerince uygulanmakta, emir’in geçtiği yollar kapatılmakta, inananlarla aralarına aşılamaz duvarlar örülerek, hoyrat emirlere tanrısal hüviyet kazandırılmıştır. Kölelerine sevgi ve saygı göstererek her şeylerini paylaşan, imani kardeşi açken kendi tok olmayan, halkının barınağı olmadan kendine barınak yapmayan, toplumunda en alt seviyede yaşayanları kendilerine düstur edinen, Müslümanlar güven içinde olmadan kendilerini emniyette hissetmeyen, zaruri geçimlerinin dışında bir harçlık, hatta bir elbise ve bir tas fazla yemeği dahi kendilerine haram sayan, devlet gelirini halkına eşit paylaştırıp ayırım, gösteriş ve israftan ısrarla kaçınan, inançları her ne olursa olsun zulme uğrayan her kesime ekonomik ve askeri yardım eden, tamamen eşit şart ve koşullarda yaşayan asrı saadet bir devrin kapanıp, sömürgeci bir alçak düzenin egemen olması, kutsal Medine’nin ehemmiyet ve ayrıcalığını bitirmiş, tüm İslâm dünyası etkilenerek, zillete mahkum olmuşlardır.
Kâbe’nin 128.4 metrekare alan üzerine kurulu ve yaklaşık 13 metre olan yüksekliğine hoyratça meydan okuyan Suudi Krallığı, tam yanı başına yüzlerce metre yüksekliğinde korkunç binalar yaparak, güya Allah ile yarışmakta, ama ne ABD, ne de İsrail’e karşı aynı cesareti gösteremeyerek, Müslüman toplumların aleyhine işbirliğine girişip, geçmişte Osmanlı’ya yaptığı gibi hainliğini sürdürmektedir.
Materyalist ve kapitalist Suudi Krallığının Kâbe’ye olan saygısızlığı, Kral Halid’in Kâbe’nin yanı başına yaptırdığı saray ile başlamış ve günümüzde 500 metreyi aşan yükseklikteki otel ve binalarla doruk noktaya ulaşmıştır. Oysa Osmanlı Devleti, yüce Allah’ın müminlere hediye ettiği mabet olan Kâbe’ye öylesine saygı göstermişti ki, Kâbe’nin etrafını çeviren kubbeli yapıları (revaklar), Kâbe yüksekliğini aşmayacak şekilde inşa edilmiş, planları da Mimar Sinan tarafından hazırlanmıştı.
İslâm düşmanı haçlıların taşeronu münafık Suudi Kralı Abdullah, Allah’a secde eden Müslümanların kıblesi Kâbe’nin eteklerine boyun eğmektense, kendine 595 metre yüksekliğindeki yedi yıldızlı Al Baid kulesinin tepesinde saray yaptırarak, Kâbe’ye, Müslümanlara ve dolaylı olarak Allah’a meydan okumakta, dolayısıyla şeytandan farksız bir azametle benliğini yüceltip, Kabe’ye hükmeden sarayını kıble, kendine de secde ettirmek istemektedir. Çünkü o, şeytandan da daha alçalmış bir benlikle kendini tanrı görmekte ve zannınca yerleşeceği gökyüzünden ahkam kesebileceğini düşünmektedir.
Müslümanlara ait olan kutsal Mekke ve Medine’nin Suudi Krallığının yönetiminden kurtarılması, umulur ki İslâm’ın dünyadaki egemenliğinin yeniden tesisine yol açacak bir tetiklemeyi yapacaktır.
Müslümanların bütünlüğü, rahmet ve bereketi, ancak Mekke ve Medine’nin işgalden kurtuluşuyla mümkündür. Doyumsuz bir aşk ve tazimle gelen Müslümanları aşağılayan, darp eden, hırpalayan ve horlayan Suudi yönetimi, mutlaka hakkettiği karşılığı görmeli ve işgal ettiği topraklardan püskürtülmedikçe, Müslüman dünyasının bağımsızlığa kavuşabilmesi ve layık olduğu düzeye ulaşabilmesi mümkün olamayacaktır.
Mekke ve Medine ağlıyor... Destek veren yahut sessiz kalan tüm Müslümanlara (kimliklere) lanet yağdırıyor…
Fiziki varlıklarını sürdürmesi asla yanıltmamalı, ilâhî maneviyatı çökerten Suudi yönetiminin turistik maddi çıkarları, iktidarıyla birlikte mutlaka kökten lağvedilmelidir…
Mekke ve Medine birer haram şehridirler, kâfirlerin girmesi nasıl yasak ise, münafıkların girmesi de yasaktır. Suudi Krallığı; Allah’a, İslâm’a ve Müslümanlara ihanet etmelerinden dolayı münafıktırlar, dolayısıyla Mekke ve Medine’ye girmeleri yasaklanmalıdır. Aksi takdirde o lanet, daha da artarak tüm insanlığı yerle bir edecek, huzur, barış ve iyi olan ne varsa yok olacaktır.
Emperyalist barbar ABD ve İsrail’in Müslüman toprakları işgal etmeleri gibi, kadim dostları Suudi Krallığı da, Müslümanların kutsal şehirleri Mekke ve Medine’yi işgal etmiştir. Dünyadaki barışın ve adaletin yolu, ancak Mekke ve Medine’nin hain Suudi Krallığından kurtulmasından geçer…
Zorba ve azgın Suudi Krallığı; 2001 yılının Ramazan ayında, Kabe imamlarından Şeyh Muhammed El Musini’nin Müslümanları katleden ABD ve İsrail karşıtı bedduasından ötürü gözaltına almış ve tutuklamıştır. Sözde Müslüman olan Suudi halkı, ne acıdır ki haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olabilmişlerdir. Zaten bu halk, barbar münafık Krallığı devam ettiren sefil halk değil midir?
O dua…
Ey şan şeref ve izzet sahibi Allah’ım...
Ey alemlerin en büyüğü, en mükemmeli, en yükseği, en yücesi Allah’ım!
Senden izzet ve kuvvet istiyoruz.
Yolunda savaşan mücahidlere yardım et.
Allah’ım onların her daim yanındasın ve onlar da Sen’inle,
Onlara zafer ver, onları güçlendir.
Allah’ım onların görüşlerini birleştir,
Onların silahlarını aynı hedefte birleştir,
Kelimelerini birleştir ve Allah’ım onların kalplerini ıslah et,
Allah’ım o mücahideri kendi elinle düşmanlarından koru.
Allah’ım düşmanların birliklerini yerle bir et,
Ve onların birliklerini mahfet,
Ve onların gücünü zayıflat,
Ve onların gönüllerine korku yerleştir.
Allah’ım bizim kaderimiz senin elindedir,
Ve bizim işlerimizin tümü, Sana döner,
Ve bizim durumumuzdan habersiz değilsin,
Biz ızdırabımızı Sana bildiririz,
Üzüntümüzü ve şikayetimizi de Sana bildiririz,
Zalimlerin adaletsizliğini yalnız Sana şikayet ediyoruz,
Ve facirlerin zulmünü,
Ve ihanet eden suçluların cezasını,
Sanadır Allah’ım, Hristiyanların tüm kinini nefretini, adaletsizliğini Sana şikayet ediyoruz,
Allah’ım karanlığı (kötü hükümdarlık) zalimler gerçekten uzattılar,
Dinsizlerin kinleri derine uzanmış,
Ve yöneticiler suçlular...
Allah’ım onları üzerine doğruluk eli gönder,
Kötülüğü onunla kaldır,
Ve bizim izzetimizi geri döndür,
Ve onunla düşmanımızı yok et,
Allah’ım, onların zulüm ve adaletsizliklerini Sana bildiriyoruz...
Allah’ım, küfrün ve fesadın merkezi olan Amerika’nın kuvvetini başlarına geçir,
Allah’ım onların tümü Senin farkında, onlar senin arzında fesadı yayıyorlar,
Ve onlar senin kullarını öldürdü ve onlar Senin dinini aşağıladılar,
Allah’ım Sen hepsinden haberdarsın ve hepsinden güçlüsün,
Allah’ım onlara gücünle karşılık ver,
Allah’ım onlara Ad kavmine gönderdiğin fırtınayı gönder,
Ve onlara Semud’un çığlığını, Nuh kavminin tufanını gönder,
Allah’ım gökyüzünü onların başlarına geçir,
Ve yeryüzünden dağıt,
Allah’ım onların devletlerini parçala,
Allah’ım onların ülkelerini böl ve şiddetle parçala,
Hay ve Kayyum Allah’ım,
Kullarını güçlü yumruklar kıl,
Allah’ım mücahidlere direnişli kalmayı bahşet,
AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN… AMİN…
“Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah sana yeter.” Ahzab.48
“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yaratabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.” İsra.37
“Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.” Nahl. 23
22 Ocak 2009 Perşembe
Baykal’ın şerrinden Allah’a sığınırım…
Ahir zamanın “Deccal”ı kadar tehlikeli ve karıştırıcı olan Deniz Baykal’ı, bundan böyle “Türk Deccal”’ı olarak adlandıracağım.
Peygamberlerin dahi şerrinden sakınarak Allah’a sığındıkları Deccal, ahir zamanın en korkunç belâsıdır. Deccal; aşırı derecede yalan söyleyen, aldatan, hile yapan, fitne çıkaran, barışı bozan, insanları birbirine düşüren, ve yoldan çıkaran demektir. Birbirine zıt ve düşman olan “Hak ile batılı”, “İman ile küfrü”, “Doğru ile yanlışı” ve “İyi ile kötüyü” birbirine karıştırarak, cenneti cehennem, cehennemi de cennet gibi gösterebilen olağanüstü bir aldatıcı ve bozguncu olan Deccal; insanoğlunun benliklerini kabartarak baştan çıkarıp, hak ve adaleti yağmalamakta, özellikle dini ve din kavramlarını kullanarak, Yaratıcısına iman edenleri, dolayısıyla barışı, doğruyu, iyiliği, adaleti ve erdemliği savunanları saptıracak tüm argümanları kullanmaktadır. Tıpkı “Türk Deccalı” Deniz Baykal ve CHP gibi!
“Türk Deccal”’ının söz ve düşünceleri dikkatle irdelenip gözlemlendiğinde; içinde yalandan, hileden, aldatmadan, iftiradan ve jurnalcilikten başka bir doğrunun ve iyinin olmadığı anlaşılabilecek, Müslüman Türk Milletinin nasıl bir hasmı olduğu kavranabilecektir. Her düşünce ve hareketleri, “Deccalizm” felsefesi taşıyan ve vazgeçilmez bir bayraktarı olan CHP, suyu ateş, ateşi de su gibi manipüle ederek, Türkiye milletinin birlik ve beraberliğini bozmuş, çıkardığı karışıklıklarla birbirine düşman kılıp kıydırmıştır.
Hz.Muhammed (S.A.V) şöyle buyurmuştur. “Deccal çıktığı zaman yanında bir su, bir de ateş bulunacaktır. Fakat halkın ateş sandığı soğuk bir sudur. Soğuk su sandığı ise yakıcı bir ateştir. Deccal’in zuhuru zamanında sizden her kim işitirse, ateş suretinde gördüğü tarafta bulunsun. Çünkü o, tatlı bir sudur” Bu sebeple, CHP’nin iyi dediğinin mutlaka kötü ve ebedi bir felaket olduğu gerçeği, milletçe kurtuluşun tek anahtarıdır. Kıyamet zamanında insanlar, özellikle Müslümanlar için en büyük tehlikenin “Deccal” belâsı olup, içerideki Deccallar yok edilmedikçe, dışarıdaki Deccallardan kurtulabilmenin mümkün olamayacağı aşikârdır.
Türkiye; içinde subaylar, polisler, sendikalar, gazeteciler, savcılar, partiler, mafyalar, sivil toplum örgütleri, solcular, sağcılar, PKK, birçok hücre çeteleri ve etkili kimseleri barındıran kurumsallaşmış büyük bir terör örgütü tehlikesiyle karşı karşıya iken, sözde siyasi ve anamuhalefet partisi olan CHP’nin, adaletin tecelli etmemesi ve terör örgütünün çökertilmemesi yönündeki can siperhane tepkisi, ancak “Deccal” olabildiğine bir kanıttır.
Hükümet, savcı ve güvenlik güçlerinin; devlet ve millet menfaatine, söz konusu terör örgütünün deşifre edilip kurutulması ve yargı önünde hesap vererek adaletin yerini bulması konusunda gösterdikleri cesaret, hassasiyet ve kararlılıklarını baltalayabilmek adına yürütülen hukuk tanımaz faşist ve tahrikçi propagandalar, şüphesiz CHP’nin sinsice yürüttüğü amaç ve hedeflerini ortaya çıkarmış, gizliden desteklediği Ergenekon Terör Örgütü ile olan maddi ve manevi bağını belgelemiştir.
Gerçeklerin anlaşılabilmesi için her gözaltına alınan ve sorgulanan zanlıları, üyeleri olmaları hesabiyle fütursuzca savunabilen provokatör CHP, bütün güçleriyle saldırmakta, dolayısıyla deccalın tüm kriterlerini barındırdığı ortaya çıkmaktadır.
Ülkenin bekası ve terör örgütlerinden kurtulabilmesi adına; Çankaya köşkünde düzenlenen yasama,yürütme-yargı zirvesiyle ilgili açıklama yapan “Türk Deccalı”; "Yargı organlarının başkanlarının iktidar ile buluşturulması kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkesine aykırıdır. Yargı organlarının iktidara mesafeli olması gerekir" sözleriyle, yargıyı, halkın seçtiği hükümet üzerinde bir baskı ve kayıtsız hükmeden bir diktatörlük anlayışında bulunarak, devlet kurumlarının bir araya gelip müşterek bir çözüm üzerinde tartışmalarını, dolayısıyla bir bütünlük içinde hareket ederek, ülkeyi tehdit eden terörizmi ve suç çetelerini ortadan kaldırabilme ittifakını içine sindiremeyip, kendince hükmettiği yargı kurumlarını kaybedebileceği endişesine kapılmış ve millet aleyhine yaptığı bölücü eylemlerin, artık bir yaptırımı olabileceği korkusu, ne yapacağını bilmez bir deliye dönüşmesine neden olmuştur.
İşte bu deccalsı anlayıştan dolayı ”kardeşlik, birlik ve adalet” çatısı çökmüş, haksızlıklar ve adaletsizlikler çığ gibi büyüyerek parçalanılmış, çapulcu bir PKK, terör örgütleri ve mafya bitirilememiş ve bu yüzden on binlerce insanımız ölmüş, sakar kalmış, gasp edilmiş ve sayısız zarar görerek, dini ve ırki düşmanlıklar baş göstermiştir.
Anayasa ve hukuk tanımaz despotluğunu unutarak, argümanlarını anayasaya bağlayarak işlemesi, hile ve aldatıcılığının usta yeteneğindendir. Milletin tartışılmaz değerlerini ve kurumlarını deccalca sömürerek istismar eden örgüt üyelerinden Org.Tuncer Kılınç da; tıpkı “Türk Deccalı” gibi, “Ergenekon Terör Örgütü davasıyla, TSK’den rövanş alınmaktadır” ifadesi, nasıl merhametsiz bir deccal olduğunu kanıtlamaktadır.
Israrla Genelkurmay’ı ve yargıyı hükümete düşman kılmaya çalışarak, ülkeyi karıştırmaya ve bölmeye çalışan terör örgütünün şöhretli mensupları, adaletin yerinin bulmamasında, devlet ile hükümetin arasını açmada ve terör örgütlerinin ülkeyi kasıp kavurmasında alçakça bir çaba sarf etmekte, inatla halkımızı manipüle ederek bataklığa sürüklemektedirler.
Yolsuzlukları ayyuka çıkan, haksız yollardan elde ettiği büyük servetin bir kısmını kendine, bir kısmını ETÖ’ye ve CHP’ye aktaran Türk Metal Sendikası Genel Başkanı Mustafa Özbek’in, hukukun hükmettiği kurallar çerçevesinde göz altına alınıp sorgulanmak istenmesine karşı çıkan CHP üyeleri, öyle haddi aştılar ki, devlete meydan okuyarak; “Vur de vuralım, öl de ölelim", "Türküz, Türkçüyüz, Atatürkçüyüz" sloganlarıyla, savaş çığlıkları atabilmişlerdir. Kime karşı? Devlete, millete ve adalete!...
Paniğe kapılan gizli ve aleni, resmi ve gayri-resmi terör örgüt üyeleri; PKK’nın dahi kullanmaya cesaret edemediği ve akıllarına getiremediği söylemlerle, bir iç savaş çıkartabilme psikolojik harekâtı başlatarak, ülkeyi kanlı bir felakete sürüklemekte, bu sebeple mutlaka başlarının ezilmelerinin zaruriyeti kaçınılmaz olmaktadır.
Ya Rabbim! Türk Deccalların şerrinden sana sığınırım.
“Ya Rabbi! Deccal’ın şerrinden sana sığınırım.” Hz.Muhammed (S.A.V)
Peygamberlerin dahi şerrinden sakınarak Allah’a sığındıkları Deccal, ahir zamanın en korkunç belâsıdır. Deccal; aşırı derecede yalan söyleyen, aldatan, hile yapan, fitne çıkaran, barışı bozan, insanları birbirine düşüren, ve yoldan çıkaran demektir. Birbirine zıt ve düşman olan “Hak ile batılı”, “İman ile küfrü”, “Doğru ile yanlışı” ve “İyi ile kötüyü” birbirine karıştırarak, cenneti cehennem, cehennemi de cennet gibi gösterebilen olağanüstü bir aldatıcı ve bozguncu olan Deccal; insanoğlunun benliklerini kabartarak baştan çıkarıp, hak ve adaleti yağmalamakta, özellikle dini ve din kavramlarını kullanarak, Yaratıcısına iman edenleri, dolayısıyla barışı, doğruyu, iyiliği, adaleti ve erdemliği savunanları saptıracak tüm argümanları kullanmaktadır. Tıpkı “Türk Deccalı” Deniz Baykal ve CHP gibi!
“Türk Deccal”’ının söz ve düşünceleri dikkatle irdelenip gözlemlendiğinde; içinde yalandan, hileden, aldatmadan, iftiradan ve jurnalcilikten başka bir doğrunun ve iyinin olmadığı anlaşılabilecek, Müslüman Türk Milletinin nasıl bir hasmı olduğu kavranabilecektir. Her düşünce ve hareketleri, “Deccalizm” felsefesi taşıyan ve vazgeçilmez bir bayraktarı olan CHP, suyu ateş, ateşi de su gibi manipüle ederek, Türkiye milletinin birlik ve beraberliğini bozmuş, çıkardığı karışıklıklarla birbirine düşman kılıp kıydırmıştır.
Hz.Muhammed (S.A.V) şöyle buyurmuştur. “Deccal çıktığı zaman yanında bir su, bir de ateş bulunacaktır. Fakat halkın ateş sandığı soğuk bir sudur. Soğuk su sandığı ise yakıcı bir ateştir. Deccal’in zuhuru zamanında sizden her kim işitirse, ateş suretinde gördüğü tarafta bulunsun. Çünkü o, tatlı bir sudur” Bu sebeple, CHP’nin iyi dediğinin mutlaka kötü ve ebedi bir felaket olduğu gerçeği, milletçe kurtuluşun tek anahtarıdır. Kıyamet zamanında insanlar, özellikle Müslümanlar için en büyük tehlikenin “Deccal” belâsı olup, içerideki Deccallar yok edilmedikçe, dışarıdaki Deccallardan kurtulabilmenin mümkün olamayacağı aşikârdır.
Türkiye; içinde subaylar, polisler, sendikalar, gazeteciler, savcılar, partiler, mafyalar, sivil toplum örgütleri, solcular, sağcılar, PKK, birçok hücre çeteleri ve etkili kimseleri barındıran kurumsallaşmış büyük bir terör örgütü tehlikesiyle karşı karşıya iken, sözde siyasi ve anamuhalefet partisi olan CHP’nin, adaletin tecelli etmemesi ve terör örgütünün çökertilmemesi yönündeki can siperhane tepkisi, ancak “Deccal” olabildiğine bir kanıttır.
Hükümet, savcı ve güvenlik güçlerinin; devlet ve millet menfaatine, söz konusu terör örgütünün deşifre edilip kurutulması ve yargı önünde hesap vererek adaletin yerini bulması konusunda gösterdikleri cesaret, hassasiyet ve kararlılıklarını baltalayabilmek adına yürütülen hukuk tanımaz faşist ve tahrikçi propagandalar, şüphesiz CHP’nin sinsice yürüttüğü amaç ve hedeflerini ortaya çıkarmış, gizliden desteklediği Ergenekon Terör Örgütü ile olan maddi ve manevi bağını belgelemiştir.
Gerçeklerin anlaşılabilmesi için her gözaltına alınan ve sorgulanan zanlıları, üyeleri olmaları hesabiyle fütursuzca savunabilen provokatör CHP, bütün güçleriyle saldırmakta, dolayısıyla deccalın tüm kriterlerini barındırdığı ortaya çıkmaktadır.
Ülkenin bekası ve terör örgütlerinden kurtulabilmesi adına; Çankaya köşkünde düzenlenen yasama,yürütme-yargı zirvesiyle ilgili açıklama yapan “Türk Deccalı”; "Yargı organlarının başkanlarının iktidar ile buluşturulması kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkesine aykırıdır. Yargı organlarının iktidara mesafeli olması gerekir" sözleriyle, yargıyı, halkın seçtiği hükümet üzerinde bir baskı ve kayıtsız hükmeden bir diktatörlük anlayışında bulunarak, devlet kurumlarının bir araya gelip müşterek bir çözüm üzerinde tartışmalarını, dolayısıyla bir bütünlük içinde hareket ederek, ülkeyi tehdit eden terörizmi ve suç çetelerini ortadan kaldırabilme ittifakını içine sindiremeyip, kendince hükmettiği yargı kurumlarını kaybedebileceği endişesine kapılmış ve millet aleyhine yaptığı bölücü eylemlerin, artık bir yaptırımı olabileceği korkusu, ne yapacağını bilmez bir deliye dönüşmesine neden olmuştur.
İşte bu deccalsı anlayıştan dolayı ”kardeşlik, birlik ve adalet” çatısı çökmüş, haksızlıklar ve adaletsizlikler çığ gibi büyüyerek parçalanılmış, çapulcu bir PKK, terör örgütleri ve mafya bitirilememiş ve bu yüzden on binlerce insanımız ölmüş, sakar kalmış, gasp edilmiş ve sayısız zarar görerek, dini ve ırki düşmanlıklar baş göstermiştir.
Anayasa ve hukuk tanımaz despotluğunu unutarak, argümanlarını anayasaya bağlayarak işlemesi, hile ve aldatıcılığının usta yeteneğindendir. Milletin tartışılmaz değerlerini ve kurumlarını deccalca sömürerek istismar eden örgüt üyelerinden Org.Tuncer Kılınç da; tıpkı “Türk Deccalı” gibi, “Ergenekon Terör Örgütü davasıyla, TSK’den rövanş alınmaktadır” ifadesi, nasıl merhametsiz bir deccal olduğunu kanıtlamaktadır.
Israrla Genelkurmay’ı ve yargıyı hükümete düşman kılmaya çalışarak, ülkeyi karıştırmaya ve bölmeye çalışan terör örgütünün şöhretli mensupları, adaletin yerinin bulmamasında, devlet ile hükümetin arasını açmada ve terör örgütlerinin ülkeyi kasıp kavurmasında alçakça bir çaba sarf etmekte, inatla halkımızı manipüle ederek bataklığa sürüklemektedirler.
Yolsuzlukları ayyuka çıkan, haksız yollardan elde ettiği büyük servetin bir kısmını kendine, bir kısmını ETÖ’ye ve CHP’ye aktaran Türk Metal Sendikası Genel Başkanı Mustafa Özbek’in, hukukun hükmettiği kurallar çerçevesinde göz altına alınıp sorgulanmak istenmesine karşı çıkan CHP üyeleri, öyle haddi aştılar ki, devlete meydan okuyarak; “Vur de vuralım, öl de ölelim", "Türküz, Türkçüyüz, Atatürkçüyüz" sloganlarıyla, savaş çığlıkları atabilmişlerdir. Kime karşı? Devlete, millete ve adalete!...
Paniğe kapılan gizli ve aleni, resmi ve gayri-resmi terör örgüt üyeleri; PKK’nın dahi kullanmaya cesaret edemediği ve akıllarına getiremediği söylemlerle, bir iç savaş çıkartabilme psikolojik harekâtı başlatarak, ülkeyi kanlı bir felakete sürüklemekte, bu sebeple mutlaka başlarının ezilmelerinin zaruriyeti kaçınılmaz olmaktadır.
Ya Rabbim! Türk Deccalların şerrinden sana sığınırım.
“Ya Rabbi! Deccal’ın şerrinden sana sığınırım.” Hz.Muhammed (S.A.V)
Etiketler:
chp,
cumhurbaşkanı,
Deccal,
ergenekon,
Hz.Muhammed,
Mehmet Ali Şadoğlu,
Türk Deccalı Deniz Baykal
16 Aralık 2008 Salı
Bu insanlık, bir başlangıç olabilir mi?
İnsanı insan yapan en yüce erdem, haksızlık karşısında susmamaktır. Şartlar ne kadar çetin ve caydırıcı olursa olsun; sahip olduğu imkânlarla tepki verebilme hamasetinde bulunan her beşer, bilinmelidir ki insanlık onur ve şerefini yüceltmenin ayrıcalığıyla tarihe geçecektir. Acımasız barbarların ve işbirlikçilerin hüküm sürdüğü dünyamızda kendilerini hak ve adalet uğruna feda edebilen şahsiyetlerin örnek alınası duruşları, zulümleri sona erdirebilecek tetiklemeyi durduran bir halkayı oluşturup, çığ gibi büyüyerek zalimleri ezip geçecektir.
Son yüzyılın en korkunç canavarı ABD başkanı George W.Bush’un Irak halkını mahveden işgalini içine sindiremeyen sayılı iman sahiplerinden Muntasar El Zeydi’nin uyandırıcı reaksiyonu, haksızlığa uğramış tüm mazlumlara ders olabilecek hayati bir önem arz etmektedir. Yaşamı, hayvan misali yeme, içme, giyme, yatma ve cinsellikten ibaret gören, onursuz sefil materyalistlerin şeytanı teşvik eden duyarsızlıkları, dünyayı daha da korkunçlaştırmış, Bush gibi vahşileri ve sokaktakileri cesaretlendirmiştir. Lider konumdaki şeytanları dışlayıp cezalandırmak yerine, caniliklerini meşrulaştıran birliksel ve saygısal gösteriler insanlığı yitirtmiş, şeytan odaklı üretilen politikalar; iyiliği süpürüp kölüğü, merhameti bitirip çıkarı hakim kılmıştır.
Aslında tıpkı politikacılar gibi, materyalist bir menfaatperest mantıkla yetişen gazetecilerin haysiyet ve kamuoyundaki imajlarını değiştiren gazeteci Muntasar El Zeydi, ayağındaki ayakkabıları atomdan daha etkili bir silah misali kullanarak Bush’un kopası kellesine fırlatması, müstesna sayılabilecek umut verici bir diriliş göstergesidir. Gerek canilerin ve manda altındaki yaltakçılarının yanı başlarındaki resmi ve özel korumalar, gerekse yanlarına sokulmayı başaran gazeteciler, bundan böyle halkları adına aynı duruşu sergilemeleri kaçınılmaz olmalı, en azından o pis suratlarına tükürmeyi, insanlığa karşı bir borç telakki etmelilerdir. Unutulmamalıdır ki tepkiler, ne kadar keskin ve hızla artar ise; o kadar çabuk adalet yerini bulacak ve zalimler kaçıp saklanacak yer bulamayacaklardır.
Merhameti olmayan ve başkalarını düşünmeyen asla insan değildir. En büyük felaket, sadece menfaatini ve elde edeceklerini düşünen, duygudan ve insani değerlerden arınan hırdavatçı kimliklerin çoğalmasıdır. Onlar her ne makama, şöhrete, ödüle ve zenginliğe ulaşsalar da, sonunda ya intihar etmekte , ya acı içinde ölmekte, ya da sıkıntılara duçar kalarak ruhsal işkencelerle ömür tüketmektedirler. Ya öldükten sonrası…
Bir zamanların dünyaca ünlü fotoğrafçısı Kevin Carter, çektiği tüyler ürperten ve yürekler yakan fotoğrafıyla Pulitzer ödülü almış, ancak sevindiği ve kendini meşhur ettiği o ödül, intiharına neden olmuştu. İnsaniyeti mühürlü Kevin Carter, 1 km ilerideki BM kampına bir lokma yiyecek ve bir avuç içecek su bulabilmek umuduyla sürünerek gitmekte ve nerdeyse açlıktan ölmekte olan Sudan’lı çocuğun, leşini parçalayıp yiyebilmek maksadıyla arkasında beklemekte olan akbabayla birlikte çektiği fotoğraf, aradan 14 yıl geçmesine rağmen hala hafızalardaki sıcaklığını muhafaza etmektedir. Cater’ın hırdavatçı mantığı paraya ve ödüle odaklanmış ve o çocuğa yardım etmeyerek, maalesef ölüme terk etmişti. Aradan üç ay geçmesi üzerine; “Kendimi normal insanlardan yabancılaşmış hissediyorum. Objektif kapakları kapanıyor ve korkunç kan görüntüleriyle karanlık yerlere doğru geriliyorum” yazılı bir mektup bırakarak, bahçe hortumunu arabasının egzozuna bağlayıp, kendini garajına ve arabasına kapayarak intihar etmişti.
İşte insaniyetten uzak olmanın ve kendinden başkasını düşünmeyenlerin acı sonlarını, ne sahip oldukları ödülleri, ne makamları, ne paraları, ne de şöhretleri kurtarmakta, kimi bu dünyada bedel öderken, kimi de ne yaşayıp ne de öleceği ahirette hesap vermeye layık olmaktadırlar.
Bireylerin işlediği en ağır suçlar, politikacıların, dolayısıyla devletlerin işlediklerinin yanında masum sayılabilecek ölçektedir. Bu sebeple suçların ve suç imparatorlukların önüne geçebilmenin yolu; politikacıları, hükümetleri ve devletleri ıslah etmekle ve haksızlıklar karşısında en ağır tepkiyi gösterip eşit adaleti sağlamakla mümkündür. Ana, baba ve en yakınınız dahi olsa adaletle şahitlik etmez ve haksızlıklar karşısında susarsak, ne şikayet etme, ne de canımız yandığında ağlama ve sızlama hakkımız olur.
“Haksızlıklar karşısında susan, dilsiz şeytandır.” Hz.Muhammed (S.A.V)
“Haksızlık yapıp tüm insanlarla birlikte olmaktansa, adaletli davranıp tek başına kalmak daha iyidir.” Gandhi
Son yüzyılın en korkunç canavarı ABD başkanı George W.Bush’un Irak halkını mahveden işgalini içine sindiremeyen sayılı iman sahiplerinden Muntasar El Zeydi’nin uyandırıcı reaksiyonu, haksızlığa uğramış tüm mazlumlara ders olabilecek hayati bir önem arz etmektedir. Yaşamı, hayvan misali yeme, içme, giyme, yatma ve cinsellikten ibaret gören, onursuz sefil materyalistlerin şeytanı teşvik eden duyarsızlıkları, dünyayı daha da korkunçlaştırmış, Bush gibi vahşileri ve sokaktakileri cesaretlendirmiştir. Lider konumdaki şeytanları dışlayıp cezalandırmak yerine, caniliklerini meşrulaştıran birliksel ve saygısal gösteriler insanlığı yitirtmiş, şeytan odaklı üretilen politikalar; iyiliği süpürüp kölüğü, merhameti bitirip çıkarı hakim kılmıştır.
Aslında tıpkı politikacılar gibi, materyalist bir menfaatperest mantıkla yetişen gazetecilerin haysiyet ve kamuoyundaki imajlarını değiştiren gazeteci Muntasar El Zeydi, ayağındaki ayakkabıları atomdan daha etkili bir silah misali kullanarak Bush’un kopası kellesine fırlatması, müstesna sayılabilecek umut verici bir diriliş göstergesidir. Gerek canilerin ve manda altındaki yaltakçılarının yanı başlarındaki resmi ve özel korumalar, gerekse yanlarına sokulmayı başaran gazeteciler, bundan böyle halkları adına aynı duruşu sergilemeleri kaçınılmaz olmalı, en azından o pis suratlarına tükürmeyi, insanlığa karşı bir borç telakki etmelilerdir. Unutulmamalıdır ki tepkiler, ne kadar keskin ve hızla artar ise; o kadar çabuk adalet yerini bulacak ve zalimler kaçıp saklanacak yer bulamayacaklardır.
Merhameti olmayan ve başkalarını düşünmeyen asla insan değildir. En büyük felaket, sadece menfaatini ve elde edeceklerini düşünen, duygudan ve insani değerlerden arınan hırdavatçı kimliklerin çoğalmasıdır. Onlar her ne makama, şöhrete, ödüle ve zenginliğe ulaşsalar da, sonunda ya intihar etmekte , ya acı içinde ölmekte, ya da sıkıntılara duçar kalarak ruhsal işkencelerle ömür tüketmektedirler. Ya öldükten sonrası…
Bir zamanların dünyaca ünlü fotoğrafçısı Kevin Carter, çektiği tüyler ürperten ve yürekler yakan fotoğrafıyla Pulitzer ödülü almış, ancak sevindiği ve kendini meşhur ettiği o ödül, intiharına neden olmuştu. İnsaniyeti mühürlü Kevin Carter, 1 km ilerideki BM kampına bir lokma yiyecek ve bir avuç içecek su bulabilmek umuduyla sürünerek gitmekte ve nerdeyse açlıktan ölmekte olan Sudan’lı çocuğun, leşini parçalayıp yiyebilmek maksadıyla arkasında beklemekte olan akbabayla birlikte çektiği fotoğraf, aradan 14 yıl geçmesine rağmen hala hafızalardaki sıcaklığını muhafaza etmektedir. Cater’ın hırdavatçı mantığı paraya ve ödüle odaklanmış ve o çocuğa yardım etmeyerek, maalesef ölüme terk etmişti. Aradan üç ay geçmesi üzerine; “Kendimi normal insanlardan yabancılaşmış hissediyorum. Objektif kapakları kapanıyor ve korkunç kan görüntüleriyle karanlık yerlere doğru geriliyorum” yazılı bir mektup bırakarak, bahçe hortumunu arabasının egzozuna bağlayıp, kendini garajına ve arabasına kapayarak intihar etmişti.
İşte insaniyetten uzak olmanın ve kendinden başkasını düşünmeyenlerin acı sonlarını, ne sahip oldukları ödülleri, ne makamları, ne paraları, ne de şöhretleri kurtarmakta, kimi bu dünyada bedel öderken, kimi de ne yaşayıp ne de öleceği ahirette hesap vermeye layık olmaktadırlar.
Bireylerin işlediği en ağır suçlar, politikacıların, dolayısıyla devletlerin işlediklerinin yanında masum sayılabilecek ölçektedir. Bu sebeple suçların ve suç imparatorlukların önüne geçebilmenin yolu; politikacıları, hükümetleri ve devletleri ıslah etmekle ve haksızlıklar karşısında en ağır tepkiyi gösterip eşit adaleti sağlamakla mümkündür. Ana, baba ve en yakınınız dahi olsa adaletle şahitlik etmez ve haksızlıklar karşısında susarsak, ne şikayet etme, ne de canımız yandığında ağlama ve sızlama hakkımız olur.
“Haksızlıklar karşısında susan, dilsiz şeytandır.” Hz.Muhammed (S.A.V)
“Haksızlık yapıp tüm insanlarla birlikte olmaktansa, adaletli davranıp tek başına kalmak daha iyidir.” Gandhi
Etiketler:
Gandhi,
gazeteci,
George W.Bush,
Hz.Muhammed,
Kevin Carter,
Muntasar El Zeydi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)