Fizikken insan görünümünde ama benlikken şeytan olmuş yığınların cirit attığı modern dünyada iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayırabilmenin zorluğu insanlık kargaşasını doğurmuş, dolayısıyla yaratığı insanlaştıran özellikler silinerek, yaratıcı tanrılığa payeleştirmiştir.
Günümüz seküler, din-dışı tüm düşünce ve pozitivist bilimi üreten Antik Yunan uygarlığı, çözemedikleri olaylar karşısındaki zorluklarını somut doğa olaylarına bakarak aşmaya çalışılırlardı. Ancak felsefelerine tamamen ters araştırmalarını yaparlarken, hani neredeyse yaptıklarından utanır ve teorilerindeki korkunç çelişkiyi felsefi bombardımanlarla gizlerlerdi. Çünkü onlara göre edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen benliksel bilgiydi.
İnsanoğlunun nefsini fevkalade etkileyen ve çağdaş hüviyet kazandıran yaratıcılık hırsı biyolojik ruhsuz bir beyni ve tanrısız bir fiziği odaklandırmakta, böylece insanın bir yaratık değil özgür ve egemen tanrısal bir akıl ve irade sahibi olabileceğini hezeyanlaştırmaktadır. Tanrı, ruh, melek, cin ve şeytan gibi göksel varlıkları ya tamamen ya da kısmen inkâr etmeleri, sınırlarını daraltmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirmeleri, benliksel kompleksin egemen olabilme ihtirasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillere şahit olmalarına rağmen inkârsı fikirlerindeki ısrarcılıkları, yine de gerçekleri saklamaya yeterli olmamaktadır. Ne de olsa yaşadıkları dünyayla ilgili somut bilgiler “ikinci sınıf bilgi”, nazari aleminin ütopik düşleri ve karşılığı olmayan teori, felsefe ve anlayışları ise “birinci sınıf bilgi” olarak kabul görmekte, böylece yaratıcı olabilme vasfına ulaşılarak “beyinci tanrısal” varlıkları sürebilmektedir. Onlar için önemli olan bilginin hakikat ya da hilâf değil, beyin hücreleri çalıştırılarak mı yoksa vahiysel mi elde edildiğidir.
Oysa insan olmalarına rağmen; neden bizzat içinde yaşadıkları gerçek hayatı muhakeme edemiyor, hiçbir dayanağı ve yaptırımı olmayan abartıların peşine takılıp gören bir kör, duyan bir sağır ve hissetmeyen bir kalbe sahip yaratık olabiliyorlar? Bir an olsun otokritik yaparak kendini, gelişmeleri, düzenleri, her türlü olayı tattıkları ve gözlemledikleri dünyayı hiç sorgulamıyorlar mı?
“Mutlak İrade”’ye karşı “özgür irade”’yi egemen bir yaptırım gibi kullanmaya çalışan benlik, Yaratıcıyla olan iradesel savaşında kozmetik üründen öte temelde hiçbir şeyi keşfetme ve değiştirme başarısı gösterememiş, pozitif bilime, evrim teorisine ve seküler psikolojiye sığınarak, tüm çaba ve teorilerine karşın kadere olan mahkûmiyetinden asla kurtulamamış ve kendini darmadağın eden olumsuzlukları engelleyememiştir.
İnatla Yaratıcıya karşı üstün gelebilmek için birçok düşünce ve hipotezler üretmiş, lâkin hiçbirini pratik yaşamda hayata geçiremeyerek mağlup olmaktan sıyrılamamıştır. Vahiy ile bilimi birbirinden ayırabilecek kadar akıllara ve gerçeğe aykırı davranmaları nefisleri azdırmış, inananlar dahi tuzağa düşerek, kendilerini güçlü ve iradesel görmek suretiyle ahkâm kesebilmişlerdir. Benlikleri şeytana dahi pabuç çıkaracak bir hadsizlikle öyle azmış ki boya ve badana yeteneklerini yaratıcılıkla özdeşleştirebilmişlerdir.
Bunca düşüncelere, eğitimlere, yasalara ve bilime karşılık; neden olumsuzlukların, musibetlerin ve kötünün önüne geçilemediğine dair tatmin edici açıklamalar yapılamayıp çözümler üretilememekte, dolayısıyla Yaratıcıyı, vahyi ve kaderi reddeden tüm anlayışların çöpsel yığınlar olarak, kümbetsel beyinlerde dolgu malzemesi vazifesi gördüğü ortaya çıkmaktadır.
Vahyin tüm açıklığıyla vurguladığı; ölümü, eceli, hastalığı, kaybı, yoksulluğu, kötüyü, korkuyu, suçları, felâketi ve vahşeti durduramayan sözde yaratıcı bilim ve seküler düzen; bırakın bütün bunları, en sıradan olumsuzlukların bile önüne geçememekte, buna rağmen benliklere hitap eden teorileriyle toplumları etkileyebilmektedirler. İnsan için en keskin son ve en acı yaşam olan ölüm, hastalık ve ecel karşısındaki acziyeti, şüphesiz muhakeme edebilen akıllara somut bir ipucudur. Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor ve eceller belirlenemiyor ise; öyleyse seküler düşüncelerin ve pozitivist bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?
Antik Yunan uygarlığının zirveye çıkıp en çok geliştiği dönemler Kral İskender yönetiminde olmuştur. Yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan İskender, babası Filip’in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, Antik Yunan kültürünü batıda Makedonya’dan doğuda Hindistan’a, kuzeyde Fergana’dan güneyde Mısır çöllerine kadar yaymış ve günümüz seküler düşünce ve batı medeniyetinin temelini atmıştır.
Bir gün İskender, seferden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl istekler ki hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz” acziyeti karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmış.
İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını ya da tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden farksızdır. Fıtratı gereği; palyatif ve sürekli olmayan güçlere, cazibelere, makamlara ve rütbelere, benliklerini azdıran ödül, başarı ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları gerçekleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları; mal, sağlık ve can gibi ağır bedeller ödemelerine dek uyanamamaktadırlar. Gerçi ani şokla uyansalar da acı dindikten sonra yine uykuya dalabilmektedirler. Neden fikirlerinde meydan okudukları Yaratıcı Allah’a ve kâinatsal kadere karşı güçlerini kanıtlayamıyorlar?
Benlikleri tahrik edip baştan çıkaran “özgür irade” iddialı seküler temelli anlayışlar, “Mutlak İrade” ve kaderi reddetmelerine neden olsa da insan için her şeyin bittiği o en keskin son olan ölüm, geçici de olsa geride kalanları etkileyebilmekte, böylece geçici görsel kıymetlerin dayaksızlığı kanıtlanabilmektedir. Bununla beraber her ne tedbir alırsa alsınlar, etraflarını saran binlerce musibetlere karşı çaresiz kalıp zararlarından kurtulamamaları iddialarını çökertmekte, o inanıp güvendikleri yaratıcı bilimin, makamın ve zenginliğin fiziki yaşamda kalıcı hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bilime ve felsefeye dayalı yaldızlı ve makyajsı abartı ve gösterilerin yığınları etkileyebilmeleri, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün iradelerce seçilememesinin bir delili oluyor ki; bu durumda yaratıcı bilim safsatası, insanoğluna icat ettirilen en dehşetsi yalandır.
Neden teori ve felsefelerindeki iddialarını gerçekleştiremiyor, insanlara vaat ettikleri o aydınlık, zengin, mutlu ve güvenli tekdüze yaşamı sunamıyorlar? Allah’a kul olmayı bir esaret addedip, kendilerine kul yapmayı bilim ve aydınlıkla özdeşleştirebiliyorlar. Neden halkın tamamı kendileri gibi şan ve şöhrete, zenginliğe, güvene ve her türlü haklara sahip değiller? Saltanatlık, dokunulmazlık, soyluluk ve özgürlük; sadece kendilerine mi? Her ne kadar tanrılığı oynasalar da yaşamın gerçekleri yalancı olduklarını belgelenmekte, bu sebeple laik ve putperest yönetimlerin bertaraf edilmeleri kaçınılmaz hale gelmektedir.
Söze değil eyleme ve yaşadıklarınıza bir bakıp kendinizi onlarla kıyaslayın ki sizi yaratan ve yöneten Allah’a mı, yoksa onlara mı kulluğun daha akılcı ve gerçekçi olduğunu anlamaya çalışın.
Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez…
Kimisi adaletsizlikten, kimisi haksızlıktan, kimisi yoksulluktan, kimisi işsizlikten, kimisi borçlardan, kimisi güvensizlikten, kimisi umutsuzluktan, kimisi ahlâksızlıktan, kimisi hastalıktan, kimisi kalkınamamaktan, kimisi suçlardan sürekli şikâyet etmekte, idare edenleri suçlamaktansa; neyle idare edildiklerini yahut hangi düşünceyle yönetildiklerini hiç sorgulamayarak, köklü bir çözümden yana tavır alınmamaktadır. Sadece birkaç dakikalık muhasebe bile; savunulan ve uğruna yollara düşünülen örneğin çağdaşlık, laiklik ve Atatürkçülük gibi din-dışı düzenlerin, şikâyetlerin hangisine çare üretebildiğini ve kökten ne verebildiğini tahlil eder, dolayısıyla yaşamsal sırrın engellenemez sıkıntılarının gerçek sebebi öğrenebilinir. Barış, sevgi, eşitlik, adalet, hukuk ve uygarlık adına dayatılan düşüncelerin; bazen acı, bazen hüzün, bazen dehşet içinde yaşanılan olumsuzlukların hangisini önleyebilmiş ve dualitiye son vererek talepleri karşılayabilmiştir? Gerçekte toplumları hangi düşünce ve ilkelerin mağdur ettiğini sorgulamayıp sadece kişi merkezli anlık suçlamalarla çözüme kavuşabilmek mümkün değildir.
Güvenilip, iktidara taşınılan her partinin daha beter bir politika uyguladığı ve ihanete uğramanın arkasında yaratığı yücelten seküler rejime bağlı bir yönetimin sergilendiği gerçeği hiç düşünülüyor mu?
Unutmamalısın ki sen yaratık bir insansın ve kendin gibi herhangi bir kul tarafından güdülecek düşünce ve anlayışlara rağbet etmemelisin.
Ancak kim olduğunu öğrenebilirsen, o peşine takıldığın sefil yalancılardan ve hidayet dağıtıcılardan kurtulabilirsin.
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Nisan 2010 Cumartesi
19 Mayıs 2009 Salı
Saylan’ın cenaze namazı kılınamaz…
Yaşamı boyunca İslam’a ve Kur’an’a karşı savaşarak, Müslümanların amansız hasmı olan Türkan Saylan, vaat edilen o günün tecelli etmesiyle çok sevdiği dünyasından ayrılmış, tüm çaba ve çırpınışlarına, kendince yaratıcı bilimin gücüne rağmen hayatta kalamayarak, küfrettiği şeriatın hükmüne boyun eğmekten kurtulamamıştır.
Kimileri tarafından Hıristiyan, ateist veya deist olduğu belirtilen Saylan, hiçbir zaman Allah’a ve Resulü Hz. Muhammed’e inanıp iman eden bir Müslüman olduğunu deklare etmemiş, Allah’ın yüce dini İslam ve Müslümanlar aleyhine mücadele ederek, bir haçlı bayraktarı olduğunu düşünce ve eylemleriyle kanıtlamıştır.
İslam düşmanlığını Çağdaşlık, Cumhuriyetçilik ve Atatürkçülük zırhına yapışarak gizlemeye çalışan Saylan, eğitim amaçlı kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme çalışmalarıyla Müslüman evlatlarımızı zehirleme ihanetinde bulunmuş, Müslüman Türkiye’yi dinlerinden uzaklaştırabilmek gayesiyle misyonerlerle birliktelik sağlayarak, gerekli her türlü yardım ve desteği almak suretiyle hainliğini belgelemiştir.
Acımasızca binlerce Müslüman kız çocuğunu asimile etmek isteyerek ailelere sinsice darbe indiren gaddar Saylan, nefret ettiği Allah’ın şeriatı karşısında hesap vermekten asla kaçamayacaktır.
Türkan Saylan gibi amansız bir vahiy düşmanının cenaze namazının kılınmamasını Allah, açık bir ifadeyle emretmesine rağmen; kafir hıristiyanların dahi cenaze namazlarını kılmakta hiçbir beis görmeyen laik devletin laik diyaneti, yine Allah’ın hükmüne karşı gelerek, Türkan Saylan gibi bir münafığın da cenaze namazını kıldırmaya bir memur atayacak, böylece diyanetin vahiysel İslam’ı değil, laik ve Kemalist odaklı sözde çağdaş bir hümanist dini temsil ettiği anlaşılacaktır.
“Allah erkek münafıklara da kadın münafıklara da kafirlere de içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vadetti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir! Onlar için devamlı bir azap vardır.” Tevbe. 68
“Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.” Tevbe. 84
Kimileri tarafından Hıristiyan, ateist veya deist olduğu belirtilen Saylan, hiçbir zaman Allah’a ve Resulü Hz. Muhammed’e inanıp iman eden bir Müslüman olduğunu deklare etmemiş, Allah’ın yüce dini İslam ve Müslümanlar aleyhine mücadele ederek, bir haçlı bayraktarı olduğunu düşünce ve eylemleriyle kanıtlamıştır.
İslam düşmanlığını Çağdaşlık, Cumhuriyetçilik ve Atatürkçülük zırhına yapışarak gizlemeye çalışan Saylan, eğitim amaçlı kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme çalışmalarıyla Müslüman evlatlarımızı zehirleme ihanetinde bulunmuş, Müslüman Türkiye’yi dinlerinden uzaklaştırabilmek gayesiyle misyonerlerle birliktelik sağlayarak, gerekli her türlü yardım ve desteği almak suretiyle hainliğini belgelemiştir.
Acımasızca binlerce Müslüman kız çocuğunu asimile etmek isteyerek ailelere sinsice darbe indiren gaddar Saylan, nefret ettiği Allah’ın şeriatı karşısında hesap vermekten asla kaçamayacaktır.
Türkan Saylan gibi amansız bir vahiy düşmanının cenaze namazının kılınmamasını Allah, açık bir ifadeyle emretmesine rağmen; kafir hıristiyanların dahi cenaze namazlarını kılmakta hiçbir beis görmeyen laik devletin laik diyaneti, yine Allah’ın hükmüne karşı gelerek, Türkan Saylan gibi bir münafığın da cenaze namazını kıldırmaya bir memur atayacak, böylece diyanetin vahiysel İslam’ı değil, laik ve Kemalist odaklı sözde çağdaş bir hümanist dini temsil ettiği anlaşılacaktır.
“Allah erkek münafıklara da kadın münafıklara da kafirlere de içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vadetti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir! Onlar için devamlı bir azap vardır.” Tevbe. 68
“Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.” Tevbe. 84
Etiketler:
cenaze namazı,
Mehmet Ali Şadoğlu,
ölüm,
Türkan Saylan
12 Nisan 2009 Pazar
Bir rüya gördüm…
Öncelikle rüyalarla ilgili yapılan yorumlar her ne kadar vahiysel ve bilimsel öğelere dayandırılsa da tamamen hilaf olduğu, Hz. Yusuf peygambere verilen rüya ile ilgili tabirlerin bir mucize ve bir peygamber olmasından ötürü seçilmişe tanınan bir ayrıcalık olduğunun altını çizmek isterim. Rüya, görsel bir düşünce, uyku halindeyken ortaya çıkan tinsel bir ürün olarak tanımlasak da, her halükarda mutlak kontrolün Yaratıcı’da olduğunu kanıtlayan ve iradeyi bertaraf eden kaderin bir başka yansımasıdır. Ancak, tıpkı düşünce ve teoriler gibi ilerisi için bir haber yahut bir yaptırımı olup olmadığı, tıpkı düşünceler misali o rüyaları aksettiren Yaratıcı Allah’ın bir takdiridir, dolaysıyla gelecekteki akıbetlerin bilinebilmesi de mümkün değildir.
Bu gece öyle bir kâbusun pençesindeydim ki; korkmamak, irkilmemek ve aklı yitirmemek elde değildi. Gökyüzünden yağan ve yeraltından çıkan yılanların arasında çığlıklar atarak kaçıp kurtulmaya çalışan insanlar, çırpınarak yılanlarca boğulmakta ve yutularak kaybolmakta, yeryüzü ve gökyüzünü tarif edilemez irilikte ve korkunç görüntülerde yılanların istila etmesiyle tek bir insan, bina ve eşya kalmayıp, denizler dahil her yeri kaplayan yılanlardan başka hiçbir şeyin var olmadığını gördüm.
Alacalı ve dikenli ejderhası bir yılanın beni yutmasıyla insanların birbirlerini öldürmelerini, en vahşi akıl almaz işkenceler yaparken acı çektiklerini, kanlar içinde vücutlarından kopan başların ürkütücü sesler çıkararak konuştuklarını, başsız bedenlerin koşuştuğunu izledim. Böylesi bir dehşete şahit olmamın ürpertisiyle kaçmak istedim ama kaçıp saklanacak hiçbir yer bulamadım. Aklıma; ne eşim, ne çocuklarım, ne kardeşlerim, ne servetim, ne de dostlarım gelmemekte, bu dehşetten nasıl kurutulabilmemin hesabını yaparak, sığınabileceğim güvenli bir yer bulabilmenin ütopik arayışıyla, kökü olmayan pis bir ağaçtan farksız durumdaydım. Çünkü dehşet her yeri sarmış ve her yaratık birbirine saldırıp parçalayarak, yeryüzünde tek bir canlı kalmaksızın yaşamı sonlandırmaya hedeflenmişlerdi. Ne gariptir ki hiç kimse ölmüyor; geriye tek bir kol, bacak veya bir beden parçası kalmış olsa bile, o canlılığından ve hareketinden hiçbir şey kaybetmiyordu.
Her canlı mutasyona uğrayarak acayip yaratıklara dönüşmüş, mezarlara dahi saldırıp açarak, ölüleri dışarı çıkarmalarıyla onları kendi gibi mahlûkatlara dönüştürmeleri de apayrı bir fecaatti. Ölülerin canavarlara dönüşerek dirilmeleri öyle korkunçtu ki, izah edebilecek kelime bulmakta yetersiz kalıyor, hâlâ hafızam ve dilim tutulmuş bir halde etkisinden kurtulamayıp, sadece hatırladıklarımı yazmaya çalışıyorum. Gerçekten bu rüyanın gerçekleşebilmesi mümkün olabilir mi?
Dünyaca ünlü Venedikli seyyah Marco Polo, 25 senelik Doğu seferinden döndüğünde, yazdığı seyahatnameye hiç kimse inanmamış, ölüm yatağındayken arkadaşları ona; bizzat görüp yazdığı felaketlerle ilgili seyahatnamesindeki olayların yalan olduğunu itiraf etmesini istemeleri üzerine; o, “Gördüklerimin yarısını yazmadım” demişti.
Dünya yaratıldığından bugüne kadar meydana gelen kısmi felaketler ve yeryüzünün tamamıyla yerle bir oluşuyla ilgili dehşetler, gelecek nesillere ibret olması hasebiyle geride kalıntılar bırakmasına rağmen, ne garaiptir ki pek çok kimse tarafından inandırıcı bulunmamış, sözde yaratıcı, güçlü, egemen ve özgür irade sahibi insanın, böylesi bir sonla karşı karşıya kalabileceğine ihtimal verilmemiştir.
Benlik, öylesine derin ve sinsi bir felakettir ki, azdıkça kötülükleri ve belaları arttırmakta, zihinsel ve duygusal faaliyetleri durdurarak muhakemeyi yitirtmekte, gerçekleştiremediği ve ulaşamayacağı düşünce ve hayalleri gerçekmiş gibi hissettirmektedir. Bu yüzden doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve Yaratıcıyı yaratılandan ayıramayarak paradoks davranışlar gösterebilmekte, inat ve ısrarla “Mutlak İrade”’ye meydan okuyup, tüm bilgi ve tecrübelerine karşın üstün gelebileceğini zannederek, sağlıklı bir akıl ve düşünebilen bir mantıkla idrak edemediklerini ortaya koymaktadırlar.
Zaman dilimlerinde meydana gelen ve bilinen silici felaketlerin korkunç sonları, nasıl olur da insan gibi güya düşünebilen ve sorgulayabilen üstün bir yaratığa ders olamamaktadır?
Cehennemin dünya uzantısı yanardağlardan fışkıran eritici alevli lâvların gökyüzüne kadar yükselmesi, küllerin yavaşça yayılıp güneşi örtüp dünyayı karanlıklara boğarak gökleri karartması, dünyanın soğuyup tükürüğün yere düşmeden havada donması, şimşeklerin çarpışması, kasırgaların insanları, hayvanları, tekneleri, ağaçları ve evleri uçurması, hortumların yerde hiçbir şey bırakmaksızın bulduğu her şeyi gökyüzüne savurarak dehşet saçması, hayali bile insanı ürküten büyük depremlerin yerleri sarsarak, canlı cansız ne var varsa her şeyi yutması… Bütün okyanuslar karaya binerek, dağları yutacak büyüklükteki dalgaların kıtalara vurarak yumruk gibi inmesi; şehirlerin sular altında kalarak insanların toplu halde boğulmaları; milyonlarca tondaki suyun gök yüzünden yağması… İşte bu, bildiğimiz ama kimilerine göre efsane sanılan o Nuh tufanı…
Suların geri çekilerek,gök yüzündeki kara lâv bulutların dağılmasıyla, Allah’a ve elçisi Nuh peygamber’e inanarak iman eden sayılı mümin ve eceli gelmemiş sayılı havyan, felaketten kurtulmanın sevinciyle dehşet içinde etraflarına baktılar ve geriye tek bir canlının kalmaması ürpertisiyle, ilahi vaatlerin doğruluğuna bilfiil şahit oldular. Hani, nerede o güvendikleri kurtarıcıları?
Nice güçlü, zengin ve kuvvetli toplulukların yerle bir olduğunu bilmiyor musunuz? Peki, onların başına gelenler, sizin başınıza gelmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Yoksa sizin kurtarıcılarınız, ilminiz, bilim ve teknolojileriniz; onlarınkinden daha mı üstün?
Semud kavmi, Ad kavmi, Ba’le Bek kavmi, Eyke halkı, Hicr halkı, Meyden halkı, Ress halkı, Tubba halkı ve Lut kavmi gibi peygamberler gönderilip bilinen, vahiy ve tarihte adlarına rastlanılmayarak bilinmeyen binlerce topluluk ve medeniyet nasıl yerle bir oldu? Troya (Truva), Herkülüm, Knossus, Sodom, Gomorah, Knidos, Pompei, Atlantis halkları ve niceleri; savaş, hastalık, deprem, kasırga, taş yağması, denizlerin alevler fışkırtması, yağan kükürtlü suların taşları dahi tutuşturması ve yanardağlarla yerle bir edilip, heykelleşmiş cesetleri ve eserleriyle kalıntılaşmadılar mı? Acaba günümüz insanları; alışılagelen ve bilinen felaketlerin yanı sıra, üzerlerine yağacak ejderhası yılanlara yem olabileceklerine ihtimal vermiyorlar mı?
Hatırlayacağınız üzere; ünlü İngiliz arkeolog Arthur Evans, Girit adasında yaptığı kazılarda büyük ve köklü bir uygarlık olan Minoan Uygarlığı’nı ortaya çıkarmış, Thera (Santorini) adasındaki yanardağın dehşetsi patlamasıyla, bu medeniyetin de tamamen yok olduğunu belgelemişti.
Roma İmparatorluğunun gözbebeği ve çağdaş kenti Pompei; dönemin en modern, en güzel, en sağlam evlerini, eşyalarını ve sanat eserlerini bünyesinde barındıran zengin sosyetenin ve kralların muhteşem şehriydi. Başta Roma İmparatorları olmak üzere, dünyanın zenginleri, aristokratları, sanatçıları ve nüfuzlu insanlarının ikamet ettiği yada tatile geldiği abidemsi Pompei, her zamanki gibi o günde güven, gösteriş ve refahının verdiği kibirle meydan okumakta; kimileri zevkinin doruğunda eğlenmekte, kimileri öyle bir hayata sahip olmanın ayrıcalıklı ebediyetini hayal etmekte, kimileri daha çekici, etkileyici ve baştan çıkarıcı olabilmek için makyajını yaparak, mücevherlerini takıp takıştırmakta, kimileri politik ve ekonomik kazançlarının hesabını yapmakta, kimileri ilerisi için planlarını gözden geçirmekte, velhasıl herkes, hiçbir şeyi elem ve keder yapmayıp korku duymayarak, olabilecek tehlikelere karşı aldıkları tedbirlerin emniyeti içinde aşırılıklarıyla heyecanlanıyorlardı.
M.Ö.79 yılının o yok edici günü, Veusvius Yanardağından yükselen dumanların korkunç lâvlar fışkırtmasıyla birkaç saat içinde o muhteşem Pompei, hiç beklenmeyen bir anda büyük bir mezarlığa dönüştü ve yaklaşık 200.000 insanın içinden tek bir canlı sağ kalmaksızın herkes kavrularak kalıplaştı ve heykel misali binlerce yıl toprak altında çürümüş cesetleriyle taşlaştı.
1711 yılında bir İtalyan köylüsünün bağda bir çukur kazdığı sırada ortaya çıkardığı bu görkemli medeniyetinin hazin sonu, kendilerinden emin, güçlü, gururlu ve şöhretli daha nice medeniyetlerin hangi derinliklerde keşfedilmeyi bekledikleri ve sırlarıyla birlikte nasıl ahirete göç ettikleri apaçık kanıtlansa da, maalesef günümüzdeki inkârcılar yine de ibret almamakta ve inatlarını sürdürebilmektedirler.
Şüphesiz canlı-cansız her şeyin ve kaderin sahibi Yaratıcı, yarattığı varlıklar üzerinde her türlü hakkı kendinde mahfuz tutmakta, bilinenin aksi bir süreci yaratmaya ve dehşetsi sona ulaştırmaya kadir olduğunu, her vesile sergilemektedir. Birbirinden farklı milyonlarca hayvan, bitki, eşya, ilim ve insanı yaratan Allah, dilediğini dilediği şekle ve biçime sokabilecek, etkileyebilecek ve yok edebilecek bir kudrete sahiptir.
Geçmiş ile ilgili bilgi veren vahye inanmayanların bilimsel verilere güvenmeleri yine de doğru yola gelmelerine yeterli kanıt olmayabilmektedir. Yapılan araştırmada; 250 milyon yıl önce hava ve suda oksijen azalmasından ve lâvlardan dolayı yaratıkların % 96’sı yok olmuştur. Dünya, buzul çağları yüzünden donmuş, sonra da kavrulmuştur. Son buzul çağı 114 bin yıl önce başlamış ve 60 bin yıl sürmüştü. 18 bin yıl önce buzulların hapsettiği sular yüzünden okyanuslar % 5 küçülmüştür. Asya’nın ucundan Amerika’ya yürüyerek geçenler olmuş, o devasa Pasifik Okyanusu, sanki yok olmuştu. Meteor (göktaşı) çarpması sonucu, 65 bin yıl önce yeryüzünde yaşayan yaratıkların % 75’i, dinozorlar dahil yok olmuştur. 12 bin yıl önce Sibirya’ya çarpan bir göktaşı ve buzulların çözülmesiyle çığlar ve seller Kuzey tüm yarımküreyi kaplamış, birçok canlı gibi orada yaşayan Mamut filleri de yok olmuştur. Yine binlerce yıl önce Atlas Okyanusundaki Atlantis kıtası depremle sulara gömülmüş ve bu uygarlıkta tamamen yok olmuştur.
Efsaneler, bilinenler, bildirilenler, iddia edilenler, keşfedilenler; ya bilinmeyenler ve gelecekte tahmin dahi edilemeyenler… Tıpkı Pompei veya diğer medeniyetler gibi, bir saniye sonrasında acı, korku ve dehşet içinde kıvranarak yok olmayacağınıza dair bir garantiniz var mı? Öyleyse kime meydan okuyor ve olmayan iradelerinizle hilkatteki eşlerinizi veya ölülerinizi kurtarıcı belleyerek, umut görebiliyorsunuz? Siz aptal mısınız?!?
Asla dokunulmaması gerek “ahlâk ve adalet” kurallarıyla oynayıp bozan insanoğlu, farkında olmadan zaten o kâbusu ruhsal yaşamakta, ancak topyekun fiziki bir felaketi henüz tecrübe etmemiş olmanın yanılgısıyla kendini aldatmaktadırlar. Kısmi felaketler her ne kadar akıllarını başlarına getirmiyorlarsa da, büyük felaketlerde öleceklerinden, muhakeme edebilecekleri bir akılları ve tövbe ederek iman edebilecekleri bir kalpleri de bulunmayacaktır.. Haddi aşarak sürekli Allahsız, dinsiz, ahiretsiz ve kadersiz bir ebedi dünyadan bahsedenler, malları, makamları ve şöhretleriyle kibir taslayanlar, aslında bitkisel bir hayat sürmektedirler. Geçmişte yaşananları ya unutarak, ya yüzleşmekten korkarak, ya da masal zannederek kendilerini avutmakta, o çok güvendikleri mantıkları, güvenlik güçleri, liderleri, devletleri, bilim veya teknolojileri sayesinde olabileceklere inanmayarak, her şeyin üstesinden gelebileceklerini umabilmektedirler. Çünkü o, “özgür irade” hipotezine inanmış bir tanrıdır ve hiçbir güç ona zarar veremez.
Düşünceler, yasalar, liderler, devletler ve eğiticiler; öncelikle “ahlâk ve adaleti” işlemeli, önce kendilerinden başlayarak hiçbir taviz vermeyerek insanlara örnek olmalıdırlar. Eğer İnsan, derinliklere götüren yolları tıkar, kalbini, kulaklarını ve gözlerini gerçeklerden kaçırır ise, zihnini meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran diğer her şeyi sahiplenir.
Kuralları ancak, “sahip” olan Yaratıcı belirlemeli, kul olan “yaratıklar” değil… Yasa yapıcı ve düzen kurucunun; kaderin sahibi sadece ve sadece Yaratıcı olabileceğini kabule yanaşmayanlar, asla insan değillerdir ve toplum helakinin temel müsebbibidirler. Geçmiştekiler de öyle düşünüyordu, ama sonuç ne oldu? Özgürlük adına kendinizi yerden yere vursanız ve absürt teoriler uydursanız da, kim olursanız olunuz, sizler birer yaratık, Yaratıcı Allah'ın kulları, yani köleleri, Hz.Muhammed'in de ümmetisiniz. Ama kafir, ama münafık, ama Müslüman olun...
Eğer laik ve demokratik anlayış; felaket ve dehşetleri engelleyemiyor, tedbirleri kâfi gelmiyor ise, benliksel diktadan öte temelde hangi sorunu çözebiliyor, yıkıma mani olabiliyor mu? Özellikle ülkemizin kurtarıcısı olarak simgeleşen Mustafa Kemal Atatürk, neden Türkiye’nin ve Türk Halkının başına gelenleri önleyemiyor ve neden zamanında binlerce insanın ölümünü, ızdıraplarını ve yoksulluğunu engelleyemedi? Eğer o ölü ise, yakında başınıza gelecek bütün felaketlerin üstesinden gelebilecek yeni bir kurtarıcınız var mı?
Diğer ülkeler gibi; Türkiye’nin de yakında yok olacağı kadersel bir gerçek ve tüm emareleri ortadayken, güvenilen liderler, laik ve Kemalist devlet, asker, polis, önünde rükua varılarak tanrı seviyesinde tazimde bulunulan anıtkabirdeki Atatürk, ABD, AB ve NATO, olabilecekleri engelleyecek ve milletimizi yok olmaktan kurtarabilecek mi?
Öyleyse akıl oyunlarıyla neyin çağdaşlığı, tartışması, pazarlığı ve savunması yapılıyor, insanlar haince ve acımasızca kandırılıyor?
“Felaketlerin başlıca kaynağı, ölçüsüz arzularımızdır.” Diogenes
Tek kurtuluş yolu; ahlâk ve adaletin olmazsa olmaz kitabı Kur’an’a ve ortaya koyduğu yasalara boyun eğerek, başta ülkem Türkiye olmak üzere tüm dünyanın Kur’an ile yasalaşmasını ve idare edilmesini öneriyorum. Yaratıcı Allah karşısında yaratık insan nasıl bir hiç ise, kendi gibi yaptığı yasalar da hiçtir; insanlığa anarşiden, bozgunculuktan, suçtan, beladan, felaketten, bencillikten, yolsuzluktan ve kötü olan ne varsa hepsinden başka bir şey veremez.
Bir saniye sonrası meçhul bir yaşamın size verdiği ile, ebedi olan ahiret hayatının verebileceği nimetleri bir düşünün… Düşünemiyor yada sorgulayamıyorsanız; af edersiniz…
Her an bekleyin…
Bu gece öyle bir kâbusun pençesindeydim ki; korkmamak, irkilmemek ve aklı yitirmemek elde değildi. Gökyüzünden yağan ve yeraltından çıkan yılanların arasında çığlıklar atarak kaçıp kurtulmaya çalışan insanlar, çırpınarak yılanlarca boğulmakta ve yutularak kaybolmakta, yeryüzü ve gökyüzünü tarif edilemez irilikte ve korkunç görüntülerde yılanların istila etmesiyle tek bir insan, bina ve eşya kalmayıp, denizler dahil her yeri kaplayan yılanlardan başka hiçbir şeyin var olmadığını gördüm.
Alacalı ve dikenli ejderhası bir yılanın beni yutmasıyla insanların birbirlerini öldürmelerini, en vahşi akıl almaz işkenceler yaparken acı çektiklerini, kanlar içinde vücutlarından kopan başların ürkütücü sesler çıkararak konuştuklarını, başsız bedenlerin koşuştuğunu izledim. Böylesi bir dehşete şahit olmamın ürpertisiyle kaçmak istedim ama kaçıp saklanacak hiçbir yer bulamadım. Aklıma; ne eşim, ne çocuklarım, ne kardeşlerim, ne servetim, ne de dostlarım gelmemekte, bu dehşetten nasıl kurutulabilmemin hesabını yaparak, sığınabileceğim güvenli bir yer bulabilmenin ütopik arayışıyla, kökü olmayan pis bir ağaçtan farksız durumdaydım. Çünkü dehşet her yeri sarmış ve her yaratık birbirine saldırıp parçalayarak, yeryüzünde tek bir canlı kalmaksızın yaşamı sonlandırmaya hedeflenmişlerdi. Ne gariptir ki hiç kimse ölmüyor; geriye tek bir kol, bacak veya bir beden parçası kalmış olsa bile, o canlılığından ve hareketinden hiçbir şey kaybetmiyordu.
Her canlı mutasyona uğrayarak acayip yaratıklara dönüşmüş, mezarlara dahi saldırıp açarak, ölüleri dışarı çıkarmalarıyla onları kendi gibi mahlûkatlara dönüştürmeleri de apayrı bir fecaatti. Ölülerin canavarlara dönüşerek dirilmeleri öyle korkunçtu ki, izah edebilecek kelime bulmakta yetersiz kalıyor, hâlâ hafızam ve dilim tutulmuş bir halde etkisinden kurtulamayıp, sadece hatırladıklarımı yazmaya çalışıyorum. Gerçekten bu rüyanın gerçekleşebilmesi mümkün olabilir mi?
Dünyaca ünlü Venedikli seyyah Marco Polo, 25 senelik Doğu seferinden döndüğünde, yazdığı seyahatnameye hiç kimse inanmamış, ölüm yatağındayken arkadaşları ona; bizzat görüp yazdığı felaketlerle ilgili seyahatnamesindeki olayların yalan olduğunu itiraf etmesini istemeleri üzerine; o, “Gördüklerimin yarısını yazmadım” demişti.
Dünya yaratıldığından bugüne kadar meydana gelen kısmi felaketler ve yeryüzünün tamamıyla yerle bir oluşuyla ilgili dehşetler, gelecek nesillere ibret olması hasebiyle geride kalıntılar bırakmasına rağmen, ne garaiptir ki pek çok kimse tarafından inandırıcı bulunmamış, sözde yaratıcı, güçlü, egemen ve özgür irade sahibi insanın, böylesi bir sonla karşı karşıya kalabileceğine ihtimal verilmemiştir.
Benlik, öylesine derin ve sinsi bir felakettir ki, azdıkça kötülükleri ve belaları arttırmakta, zihinsel ve duygusal faaliyetleri durdurarak muhakemeyi yitirtmekte, gerçekleştiremediği ve ulaşamayacağı düşünce ve hayalleri gerçekmiş gibi hissettirmektedir. Bu yüzden doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve Yaratıcıyı yaratılandan ayıramayarak paradoks davranışlar gösterebilmekte, inat ve ısrarla “Mutlak İrade”’ye meydan okuyup, tüm bilgi ve tecrübelerine karşın üstün gelebileceğini zannederek, sağlıklı bir akıl ve düşünebilen bir mantıkla idrak edemediklerini ortaya koymaktadırlar.
Zaman dilimlerinde meydana gelen ve bilinen silici felaketlerin korkunç sonları, nasıl olur da insan gibi güya düşünebilen ve sorgulayabilen üstün bir yaratığa ders olamamaktadır?
Cehennemin dünya uzantısı yanardağlardan fışkıran eritici alevli lâvların gökyüzüne kadar yükselmesi, küllerin yavaşça yayılıp güneşi örtüp dünyayı karanlıklara boğarak gökleri karartması, dünyanın soğuyup tükürüğün yere düşmeden havada donması, şimşeklerin çarpışması, kasırgaların insanları, hayvanları, tekneleri, ağaçları ve evleri uçurması, hortumların yerde hiçbir şey bırakmaksızın bulduğu her şeyi gökyüzüne savurarak dehşet saçması, hayali bile insanı ürküten büyük depremlerin yerleri sarsarak, canlı cansız ne var varsa her şeyi yutması… Bütün okyanuslar karaya binerek, dağları yutacak büyüklükteki dalgaların kıtalara vurarak yumruk gibi inmesi; şehirlerin sular altında kalarak insanların toplu halde boğulmaları; milyonlarca tondaki suyun gök yüzünden yağması… İşte bu, bildiğimiz ama kimilerine göre efsane sanılan o Nuh tufanı…
Suların geri çekilerek,gök yüzündeki kara lâv bulutların dağılmasıyla, Allah’a ve elçisi Nuh peygamber’e inanarak iman eden sayılı mümin ve eceli gelmemiş sayılı havyan, felaketten kurtulmanın sevinciyle dehşet içinde etraflarına baktılar ve geriye tek bir canlının kalmaması ürpertisiyle, ilahi vaatlerin doğruluğuna bilfiil şahit oldular. Hani, nerede o güvendikleri kurtarıcıları?
Nice güçlü, zengin ve kuvvetli toplulukların yerle bir olduğunu bilmiyor musunuz? Peki, onların başına gelenler, sizin başınıza gelmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Yoksa sizin kurtarıcılarınız, ilminiz, bilim ve teknolojileriniz; onlarınkinden daha mı üstün?
Semud kavmi, Ad kavmi, Ba’le Bek kavmi, Eyke halkı, Hicr halkı, Meyden halkı, Ress halkı, Tubba halkı ve Lut kavmi gibi peygamberler gönderilip bilinen, vahiy ve tarihte adlarına rastlanılmayarak bilinmeyen binlerce topluluk ve medeniyet nasıl yerle bir oldu? Troya (Truva), Herkülüm, Knossus, Sodom, Gomorah, Knidos, Pompei, Atlantis halkları ve niceleri; savaş, hastalık, deprem, kasırga, taş yağması, denizlerin alevler fışkırtması, yağan kükürtlü suların taşları dahi tutuşturması ve yanardağlarla yerle bir edilip, heykelleşmiş cesetleri ve eserleriyle kalıntılaşmadılar mı? Acaba günümüz insanları; alışılagelen ve bilinen felaketlerin yanı sıra, üzerlerine yağacak ejderhası yılanlara yem olabileceklerine ihtimal vermiyorlar mı?
Hatırlayacağınız üzere; ünlü İngiliz arkeolog Arthur Evans, Girit adasında yaptığı kazılarda büyük ve köklü bir uygarlık olan Minoan Uygarlığı’nı ortaya çıkarmış, Thera (Santorini) adasındaki yanardağın dehşetsi patlamasıyla, bu medeniyetin de tamamen yok olduğunu belgelemişti.
Roma İmparatorluğunun gözbebeği ve çağdaş kenti Pompei; dönemin en modern, en güzel, en sağlam evlerini, eşyalarını ve sanat eserlerini bünyesinde barındıran zengin sosyetenin ve kralların muhteşem şehriydi. Başta Roma İmparatorları olmak üzere, dünyanın zenginleri, aristokratları, sanatçıları ve nüfuzlu insanlarının ikamet ettiği yada tatile geldiği abidemsi Pompei, her zamanki gibi o günde güven, gösteriş ve refahının verdiği kibirle meydan okumakta; kimileri zevkinin doruğunda eğlenmekte, kimileri öyle bir hayata sahip olmanın ayrıcalıklı ebediyetini hayal etmekte, kimileri daha çekici, etkileyici ve baştan çıkarıcı olabilmek için makyajını yaparak, mücevherlerini takıp takıştırmakta, kimileri politik ve ekonomik kazançlarının hesabını yapmakta, kimileri ilerisi için planlarını gözden geçirmekte, velhasıl herkes, hiçbir şeyi elem ve keder yapmayıp korku duymayarak, olabilecek tehlikelere karşı aldıkları tedbirlerin emniyeti içinde aşırılıklarıyla heyecanlanıyorlardı.
M.Ö.79 yılının o yok edici günü, Veusvius Yanardağından yükselen dumanların korkunç lâvlar fışkırtmasıyla birkaç saat içinde o muhteşem Pompei, hiç beklenmeyen bir anda büyük bir mezarlığa dönüştü ve yaklaşık 200.000 insanın içinden tek bir canlı sağ kalmaksızın herkes kavrularak kalıplaştı ve heykel misali binlerce yıl toprak altında çürümüş cesetleriyle taşlaştı.
1711 yılında bir İtalyan köylüsünün bağda bir çukur kazdığı sırada ortaya çıkardığı bu görkemli medeniyetinin hazin sonu, kendilerinden emin, güçlü, gururlu ve şöhretli daha nice medeniyetlerin hangi derinliklerde keşfedilmeyi bekledikleri ve sırlarıyla birlikte nasıl ahirete göç ettikleri apaçık kanıtlansa da, maalesef günümüzdeki inkârcılar yine de ibret almamakta ve inatlarını sürdürebilmektedirler.
Şüphesiz canlı-cansız her şeyin ve kaderin sahibi Yaratıcı, yarattığı varlıklar üzerinde her türlü hakkı kendinde mahfuz tutmakta, bilinenin aksi bir süreci yaratmaya ve dehşetsi sona ulaştırmaya kadir olduğunu, her vesile sergilemektedir. Birbirinden farklı milyonlarca hayvan, bitki, eşya, ilim ve insanı yaratan Allah, dilediğini dilediği şekle ve biçime sokabilecek, etkileyebilecek ve yok edebilecek bir kudrete sahiptir.
Geçmiş ile ilgili bilgi veren vahye inanmayanların bilimsel verilere güvenmeleri yine de doğru yola gelmelerine yeterli kanıt olmayabilmektedir. Yapılan araştırmada; 250 milyon yıl önce hava ve suda oksijen azalmasından ve lâvlardan dolayı yaratıkların % 96’sı yok olmuştur. Dünya, buzul çağları yüzünden donmuş, sonra da kavrulmuştur. Son buzul çağı 114 bin yıl önce başlamış ve 60 bin yıl sürmüştü. 18 bin yıl önce buzulların hapsettiği sular yüzünden okyanuslar % 5 küçülmüştür. Asya’nın ucundan Amerika’ya yürüyerek geçenler olmuş, o devasa Pasifik Okyanusu, sanki yok olmuştu. Meteor (göktaşı) çarpması sonucu, 65 bin yıl önce yeryüzünde yaşayan yaratıkların % 75’i, dinozorlar dahil yok olmuştur. 12 bin yıl önce Sibirya’ya çarpan bir göktaşı ve buzulların çözülmesiyle çığlar ve seller Kuzey tüm yarımküreyi kaplamış, birçok canlı gibi orada yaşayan Mamut filleri de yok olmuştur. Yine binlerce yıl önce Atlas Okyanusundaki Atlantis kıtası depremle sulara gömülmüş ve bu uygarlıkta tamamen yok olmuştur.
Efsaneler, bilinenler, bildirilenler, iddia edilenler, keşfedilenler; ya bilinmeyenler ve gelecekte tahmin dahi edilemeyenler… Tıpkı Pompei veya diğer medeniyetler gibi, bir saniye sonrasında acı, korku ve dehşet içinde kıvranarak yok olmayacağınıza dair bir garantiniz var mı? Öyleyse kime meydan okuyor ve olmayan iradelerinizle hilkatteki eşlerinizi veya ölülerinizi kurtarıcı belleyerek, umut görebiliyorsunuz? Siz aptal mısınız?!?
Asla dokunulmaması gerek “ahlâk ve adalet” kurallarıyla oynayıp bozan insanoğlu, farkında olmadan zaten o kâbusu ruhsal yaşamakta, ancak topyekun fiziki bir felaketi henüz tecrübe etmemiş olmanın yanılgısıyla kendini aldatmaktadırlar. Kısmi felaketler her ne kadar akıllarını başlarına getirmiyorlarsa da, büyük felaketlerde öleceklerinden, muhakeme edebilecekleri bir akılları ve tövbe ederek iman edebilecekleri bir kalpleri de bulunmayacaktır.. Haddi aşarak sürekli Allahsız, dinsiz, ahiretsiz ve kadersiz bir ebedi dünyadan bahsedenler, malları, makamları ve şöhretleriyle kibir taslayanlar, aslında bitkisel bir hayat sürmektedirler. Geçmişte yaşananları ya unutarak, ya yüzleşmekten korkarak, ya da masal zannederek kendilerini avutmakta, o çok güvendikleri mantıkları, güvenlik güçleri, liderleri, devletleri, bilim veya teknolojileri sayesinde olabileceklere inanmayarak, her şeyin üstesinden gelebileceklerini umabilmektedirler. Çünkü o, “özgür irade” hipotezine inanmış bir tanrıdır ve hiçbir güç ona zarar veremez.
Düşünceler, yasalar, liderler, devletler ve eğiticiler; öncelikle “ahlâk ve adaleti” işlemeli, önce kendilerinden başlayarak hiçbir taviz vermeyerek insanlara örnek olmalıdırlar. Eğer İnsan, derinliklere götüren yolları tıkar, kalbini, kulaklarını ve gözlerini gerçeklerden kaçırır ise, zihnini meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran diğer her şeyi sahiplenir.
Kuralları ancak, “sahip” olan Yaratıcı belirlemeli, kul olan “yaratıklar” değil… Yasa yapıcı ve düzen kurucunun; kaderin sahibi sadece ve sadece Yaratıcı olabileceğini kabule yanaşmayanlar, asla insan değillerdir ve toplum helakinin temel müsebbibidirler. Geçmiştekiler de öyle düşünüyordu, ama sonuç ne oldu? Özgürlük adına kendinizi yerden yere vursanız ve absürt teoriler uydursanız da, kim olursanız olunuz, sizler birer yaratık, Yaratıcı Allah'ın kulları, yani köleleri, Hz.Muhammed'in de ümmetisiniz. Ama kafir, ama münafık, ama Müslüman olun...
Eğer laik ve demokratik anlayış; felaket ve dehşetleri engelleyemiyor, tedbirleri kâfi gelmiyor ise, benliksel diktadan öte temelde hangi sorunu çözebiliyor, yıkıma mani olabiliyor mu? Özellikle ülkemizin kurtarıcısı olarak simgeleşen Mustafa Kemal Atatürk, neden Türkiye’nin ve Türk Halkının başına gelenleri önleyemiyor ve neden zamanında binlerce insanın ölümünü, ızdıraplarını ve yoksulluğunu engelleyemedi? Eğer o ölü ise, yakında başınıza gelecek bütün felaketlerin üstesinden gelebilecek yeni bir kurtarıcınız var mı?
Diğer ülkeler gibi; Türkiye’nin de yakında yok olacağı kadersel bir gerçek ve tüm emareleri ortadayken, güvenilen liderler, laik ve Kemalist devlet, asker, polis, önünde rükua varılarak tanrı seviyesinde tazimde bulunulan anıtkabirdeki Atatürk, ABD, AB ve NATO, olabilecekleri engelleyecek ve milletimizi yok olmaktan kurtarabilecek mi?
Öyleyse akıl oyunlarıyla neyin çağdaşlığı, tartışması, pazarlığı ve savunması yapılıyor, insanlar haince ve acımasızca kandırılıyor?
“Felaketlerin başlıca kaynağı, ölçüsüz arzularımızdır.” Diogenes
Tek kurtuluş yolu; ahlâk ve adaletin olmazsa olmaz kitabı Kur’an’a ve ortaya koyduğu yasalara boyun eğerek, başta ülkem Türkiye olmak üzere tüm dünyanın Kur’an ile yasalaşmasını ve idare edilmesini öneriyorum. Yaratıcı Allah karşısında yaratık insan nasıl bir hiç ise, kendi gibi yaptığı yasalar da hiçtir; insanlığa anarşiden, bozgunculuktan, suçtan, beladan, felaketten, bencillikten, yolsuzluktan ve kötü olan ne varsa hepsinden başka bir şey veremez.
Bir saniye sonrası meçhul bir yaşamın size verdiği ile, ebedi olan ahiret hayatının verebileceği nimetleri bir düşünün… Düşünemiyor yada sorgulayamıyorsanız; af edersiniz…
Her an bekleyin…
Etiketler:
dehşet,
felaket,
kıyamet,
Mehmet Ali Şadoğlu,
mutlak irade,
ölüm,
rüya,
yılan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)