Einstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Einstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2010 Pazar

Önyargılı mühürlülerle uzlaşabilinir mi?

Einstein der ki “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur.”

İnsani düşünce, duygu ve muhakeme yetisini bitirip tüketen önyargı, sanıldığından çok daha korkunç virüssü bir egoistlik olup; tarafsızlığın, barışın, doğrunun, iyiliğin ve fedakârlığın yegâne düşmanıdır. Farklı düşünce, inanç, ırk ve ideolojilerin insani haklar temelinde uzlaşabilmesi, ancak yıkıcı benliği tanrılaştıran önyargıdan kopmalarıyla mümkündür. Dürüst ve adil olmayı asla sindiremeyen, derin inanç taşımayıp sadece kendi çıkarlarını gözetenlerin baskıcı kıskançlıkları ve ulaşmaya çalıştıkları tanrısal hedefleri her ne kadar akla, mantığa ve vicdana aykırılık teşkil etse de, kadersel mührün tartışılmaz bir gerçeğini kanıtladıkları ortadadır.

Üstün ve hür sandıkları akıllarıyla özgür iradeye sahip olduğunu zanneden özellikle eğitimli insanların düşünce, duygu ve makamlarıyla ortaya koyduğu yargılar, nasıl bencil birer sefil oldukları ve kendilerinden başka hiç kimseye yaşam ve iktidar hakkı tanımak istemedikleri, amaç ve davranışlarından anlaşılmaktadır. Aslında onlarla işbirliğine girişip uzlaşmak bir yana, müzakere bile beyhudedir. Çünkü isteseler de söz dinlemez ve doğruda buluşmaya yanaşmazlar. Bütün bu delillere rağmen yine de ibret alınamamakta, dolayısıyla yanlışsal felaketin peşinde koşulabilmektedir.

“Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” Casiye. 23

Sözleri ile zihin ve kalplerinde sakladıkları niyetler restler de açığa çıkmakta, kökü olmayan pis bir ağaç misali yalpalanarak devrildikleri halde kölesel taraftarlarınca ayağa kaldırılabilinmektedirler. Toplumsal bir barış, eşitlik, hak ve adalet karşıtı benliklilerin yaldızlı sözleri, muhakeme edebilen idrak sahibi insanları değil aptal ve yığın olmakla aşağıladıkları tutsak köleleri etkilemekte, böylece odunsu varlıkların umut tacirlikleri devam edebilmektedir.

Milletimizi şoka sokan acımasız ve hain sakandalar, ideolojik ve ırkçı bölünmeler her gün yeni boyutlarla gelişmelerini sürdürürken, hala Anayasa Mahkemesi, HSYK, Parti Kapatma ve Askeri Yargı’da yapılmayı düşünülen Anayasa Değişikliğine karşı çıkılması; gerek CHP gerek MHP gerekse BDP’nin halkın eşitliğine, birlik ve beraberliğine ne denli hasım olduklarını belgelemekte, dolayısıyla yalnızca milletimizi değil tüm kardeş, komşu ve dost ülke insanlarını da güçsüzleştirip emperyalizmin esareti altına sokabilmektedir. Türkiye Halkı geçmişindeki bütünlüğe ulaşmamasına müteakiben ne Filistin’de ne Irak’ta ne Kafkasya’da ne de Afganistan’da akan kanlar durdurulabilir, eşkıyaların hüküm sürdüğü dünyada ne huzur ve güvene ne bağımsızlığa ne de refah bir hayata kavuşulabilir.

Türkiye’de güçlü bir bütünlük tesis edilmez, hak ve adalet sağlanmaz ise; bölgede ve dünyada caydırıcı bir söz sahipliği mümkün olamaz, bir avuç İsrail’in hegemonyasından kurtulunamaz. Hem bölgedeki barış, hem ekonomik kalkınma, hem bağımsızlık, hem de refah ve güvenli bir hayat, ancak Türkiye’deki istikrara odaklıdır. Ancak ülkemizdeki kutuplaşma ve fitne öyle cehennemsi ki, her an bir iç savaşın doğabilmesi vahiy ve fizik kanunlarının kaçınılmaz bir gereğidir.

İdeolojik ve ırkçı bir devlet ile farklı inanç ve etnik köklü milletin birbirini yok etmeye yemin etmişçesine iktidar savaşı verdiği bir ülkede işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, ayırımcılık, adaletsizlik ve gaddarca işlenen suçlar önlenebilinir mi? Önce eşit bir hukuk ve adalet, birlik ve beraberlik, sevgi ve saygı, tahammül ve sabır, yardım ve dayanışma dirlik kazandırıp motivasyonu körükleyeceğinden, aşılması zor görülen tüm sorunlar kolayca giderilir. Önce adalet, tekrar adalet, bir daha adalet…

İnsani değerler yerde sürünürken, adalet ayaklar altına alınmışken, putperestlik ve din-dışı ideolojiler çağdaşlık makyajıyla tavan yapmışken, insanlar inanç ve ırklarından dolayı aşağılanırken, suçlar meşrulaştırılmışken; anayasa değişikliğine tepki gösteren statükocu Baykal ve Bahçeli, nasıl oluyor da işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk argümanlarını işleyebiliyorlar? Allah aşkına! Bu sefil oportünistçilerin kısmi de olsa halkın egemenliğini ve eşit adaleti sağlayacak değişikliği engelleyebilme çabalarına kanabilecek kadar aptal mıyız?

Parti üyeleri arasında insan gibi muhakeme edebilen ve hissedebilen insanlar yok mu ki, kendilerini ve halkını amansız diktatörlerin hışmından kurtarabilecek değişiklik aleyhine ahkâm kesebilen işbirlikçi liderlerine destek sağlayabiliyorlar?

Her şeyi en iyi bilen bilge tavırlarıyla Anayasa Değişiklik paketini ya meclisteki entrikalarla geciktirmekte ya da AYM tehdidiyle iptal edilebilmesi için gizli pazarlık ve faaliyetlere koyulabilmektedirler. Eğer halkın iradesine güvenip saygı duysalardı, halkın kararını engelleyici bir girişimde bulunmaz, şartsız ve oyunsuz teslim olurlardı. Ne var ki tüm bu gelişmelere rağmen güvenmedikleri halktan oy alabilmekte, harami ve ihanetsel temsilciliklerini sürdürebilmektedirler. Onların güvenmediği halkın onlara oy verebilmesini de takdirlerinize bırakıyorum. Referanduma hayır, seçime evet!

Söz konusu anayasa değişikliğiyle ilgili maddeleri Ak Parti Hükümetinin hazırlamasına karşı çıkan sefillere sorum odur ki; madem halkın seçtiği meşru bir hükümetin anayasa düzenlemesini sindiremeyerek bu kadar tepki gösteriyorlar; neden devletimiz Osmanlının anayasasını reddedip, 538 ve 544 yıllarındaki Justinyen Yasalarını, Roma Hukukunu, Fransız ve İsviçre Kanunlarını kutsal bir rehber edindiler? Ayrıca, Yaratıcı Allah’ın yasalarını çağdışı ve gerici addedip, neden daha önceki Justinyen Yasalarını ilerici, aydınlatıcı, düzen ve adalet sağlayıcı bir hukuk yaptılar? Ne var ki aydınlıktan korkanlar, karanlıktan korkan çocuklardan çok daha zavallıdırlar.

Dün gece meclisi izlediğimde; muhalefetin gerekçelerine ve manipülasyonsal argümanlarına öyle hayret ettim ki, onları seçenin bu millet olamayacağı sorgusu içinde düşünürken, hatırıma uyuşturucudan yakalanan sözde gönüllerin kralı ve ülkemizin sanat elçisi Tarkan hayranlarının “Türkiye seninle gurur duyuyor” gösterileri geldi.

Uyuşturucu kullandığı ve pazarladığı deşifre olan bir suçludan hayranları gurur duyabiliyorsa; neden Deniz Baykal, Devlet Bahçeli ve Abdullah Öcalan’dan gurur duyulmasın ve kurtarıcı bellenmesin?

Müslüman kimlik ve düşüncesinden dolayı hükümete karşı düzenledikleri ihanetsel sözde cumhuriyet mitinglerinin tertipsel bayraktarları CHP, MHP ve PKK; sanırım yine bir araya gelerek Anayasa Değişikliğine karşı miting düzenler, hapisteki Ergenekon, Kafes, Balyoz gibi darbeci terörist taşeronlarının bıraktıkları yerden devam ederler. Totaliter devlete egemen CHP ve MHP, anıtkabire yürüyüş düzenleyip şikâyetlerini Atatürk’e dile getirirlerken, PKK’lı BDP’de Apo’nun huzuruna çıkıp tekmil getirirler.

O gün ADD’li, ÇYDD’li PKK’lı ve kurtçu ülkücü yığınların mitinglerdeki “Namaz kılan gençler istemiyoruz, Türkiye laiktir (dinsizdir ) laik (dinsiz) kalacak, İslâm’a geçit yok” sloganları, referandum kaygılarından dolayı anayasa değişikliğiyle ilgili düzenleyecekleri mitinglerde söylenmeyeceklerini düşünüyorum. Silahlı darbeyle başaramadıklarını yargı darbesiyle aşabilecekleri hesabını yapan Tapınak Şövalyeleri, bakalım Anayasa Mahkemesiyle referandumu engelleyebilecekler mi?

Herkes ikrar etmelidir ki ülkede tek bir diktatörlük vardır, o da Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin diktatörlüğüdür. Muhalefet, silahlı ve cübbeli oligarşi ve yandaş terör gruplarının mücadeleleri de söz konusu insafsız diktatörlüğün yıkılacak ve halkın yetkili kılınacak olmasıdır.
Artık alışılagelen “İrtica geliyor, din eğitimi yapılıyor, laiklik elden gidiyor, Cumhuriyet tehlikede, Cumhuriyetin anlayışıyla oynuyorlar, Atatürk ilke ve inkılâplarını tahrip ediyorlar” propagandasının yerini dini açılımlar almış, vahiy, vicdan ve adalet düşmanı ve halk cellâdı Deniz Baykal, Kutlu Doğum Haftasını kutlayarak inanmadığı ve hakaret ettiği Hz. Muhammed (SAV)’e saygılarını sunabilmiştir. Ne gariptir ki gerek yüksek yargı gerekse Genelkurmay da bu söylemleri kullanmaktan özenle kaçınmaktadır.

“Keşke Anadolu Müslüman olmasaydı” düşüncesinin ucube aydınları, üstün yaratılmış insanı alçak yaratıklara dönüştürerek, doğrudan ve bağımsızlıktan uzaklaştırmış, yalana, isyana, teröre ve kötüye ulaştırabilmişlerdir. Böylece sinsi Baykal, Bahçeli ve Öcalan’a duyulan ilgili ve kayıtsız teslimiyet, maalesef ayrılığı ve lâneti daha da derinleştirmiştir.

Müslüman milletimizi kuşatıp işgal edenlerle adil bir uzlaşmaya gidebilmenin imkânsızlığı, dün olmadığı gibi bugünde, gelecekte de söz konusu değildir. Çünkü hak ile batıl ya da doğru ile yanlış bir arada barınamaz, kuduruk statükonun herhangi bir yetkiyi halka devretmesi umulamaz. Nefsi çıkarlardan arınmamış bir önyargıdan iyilik değil ancak kötülük yahut barış değil savaş beklenir…

Sekülerizm veya Nihilizm felsefesi güdenlerden insani bir vicdan, barışçıl bir uzlaşma, adil bir paylaşım ve tarafsız bir adaletin mukim kılınabilmesi söz konusu değildir.

Ha onlarla uzlaştınız, ha şeytanla…

Yaratıcısına asi bir kimse, kendi kendinin ışığı olamadığından şeytanın karanlığını ışık zanneder. Ancak gerçeği ışık edinenler hem bu dünyada hem de ahrette kurtulanlardır.

Meclisteki tartışmaları dahi maskelerinin altındaki çirkinliklerini aydınlatmaya yeterlidir…

12 Aralık 2009 Cumartesi

Faşist CHP ve MHP’nin hiç mi onurları kalmadı?

Cumhuriyet, demokrasi, meclis, seçim ve siyasi parti varlıklarının tamamen bir aldatmaca olduğu bir kez daha kanıtlanmış, Ataist totalitarizmin egemenliğine karşı çıkanların silinip süpürüldüğü belgelenmiştir. Artık can çekişen rejimi diriltmeye çalışan putperest şövalyeler, Türkiye’yi adım adım karanlığa doğru sürüklemektedirler. Einstein der ki: “Karşılaşılan önemli yaşam sorunları, o sorunları ortaya çıkaran düşünce düzeyinde çözülemez.”

ABD’nin PKK’yı kanlı bir terör örgütü ve düşman ilan etmesini referans gösteren bölücü mihraklar, neden ABD’nin DTP’yi PKK’dan ayırarak, neden legal bir ofis açma izni verdiklerini yanıtlayabilirler mi?

Silahlı Anıtkabir Tapınak Şövalyelerinin politik sözcüleri CHP ve MHP, DTP vekillerinin Apo’nun emir kulu ve PKK’nın temsilcileri oldukları bahanesiyle şehit ve vatan edebiyatı yaparak, kardeşçe eşit bir hak olan açılıma şiddet ve tehditle karşı çıkarlarken; neden DTP’nin kapatılma kararından sonra sine-i millete dönmemelerini ve mecliste kalarak mücadelelerine devam etmelerini talep etmektedirler? Neden dün değil de bugün halkı birlik içinde sükûnete davet edip, amaçlarına ulaşmış bir zafer üstünlüğüyle demokrasiden, barış ve uzlaşıdan söz edebiliyorlar?

MHP'nin kalesi olan Reşadiye'deki askerlerimizin şehit edilmeleriyle ilgili ATŞ ile bir ittifakları olası dahilinde mi?

Dünyada riyakârlık ve namussuzluğun bu kadarına şahit olunmayan bir ülkede istikrarın, huzurun, birlikteliğin, adaletin ve dürüstlüğün sağlanabilmesi asla mümkün değildir.

Gerek Cumhurbaşkanı, gerek Meclis Başkanı ve gerekse bazı AKP vekillerin; “DTP yöneticilerinin partilerini korumak için gerekli özeni göstermediği ve DTP’nin kapatılması için ellerinden geleni yaptıkları” ifadeleri, kayıtsız-şartsız Ataist müstemlekeliğine boyun eğme ve teslim olma zorunluluğunun bir göstergesidir.

Geçmişte politika yaptıkları partilerinin aynı dikta güçlerce kapatılmasıyla dimdik duramayan ve ilkelerini savunamayanların DTP’nin de kendileri gibi ödün vermeleri ve haysiyetsizce vekilliklerini sürdürme düşünceleri, neden oligarşiden kurtulamayıp halkın söz sahibi olamadığına apaçık bir cevaptır.

Sokak gösterilerinin ve eylemlerin çok daha beteri beklenirken aksi bir durumun ortaya çıkması, daha öncede ısrarla vurguladığım üzere o eylemlerin arkasındaki gücün ATŞ olduğuna tartışılmaz bir kanıttır.

Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere, isyana ve teröre doğrudan ya da dolaylı bulaşmış general, amiral ve subaylar; Ergenekon Terör Örgütünü meydan okurcasına destekleyen CHP yargılanıp gerekli yaptırımlar uygulanmadığı müddetçe DTP ile ilgili verilen karar hukuki değil siyasidir. Çünkü hukuk diye dayatılan yasalar eşit ve hassas terazisel bir adaleti temsil etmemekte, Ataist hegemonyasına razı olmayanlar, hukuk manipülasyonuyla saf dışı bırakılmaktadırlar.

Türkiye’nin derebeylikle yönetilen bir devlet olduğu, Atatürk adına yapılan darbeler, başkaldırılar, katliamlar, yasadışı örgütlenmeler, ihanetsel planlar, tahrik edici baskı ve yasakların meşruiyetiyle ortadadır.

Milletin ötekileştirilmemiş bir parçası, eşit haklara sahip olma ve adaletli bir barış mücadelesinden başka hiçbir hak talep etmeyen DTP’nin kapatılmasının ülkemiz lehine bir milat olmasını temenni ediyor, aslında bir hiç ve korkak olan zalim güçlere karşı cesaret ve kararlılıkla durulmasını, böylece haksızlıkları ve ayrışmışlığı giderecek bir başlangıç olacağını umuyorum…

CHP’nin “dersim” örnekli katliam özlemi gündemden düşürülmüş olsa da, sessizliğin bir gün gerçeğe dönüştürülmek isteneceğine şüphe duyulmamalı, karşıt düşüncelere gösterilen tepki ve yaptırımın onlara da gösterilmesinin hayati zorunluluğu akıllardan çıkarılmamalıdır. İşbirlikçi medyanın hala katliamcı barbar Onur Öymen’i demokrasi adına ekranlarına, halkın karşısına çıkartmaları da, olabilecek soykırımsı bir katliamı sinsice alttan alta hazmettirebilmek içindir.

Sokakta ve çocuklarının yanında alnı dik bir onurla dolaşmak isteyenler, CHP ve MHP taraftarlılığının nasıl utanç bir kara leke olduğu bilinciyle hareket etmelidirler.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Bilimsel iradenin hiçliği…

Dünya; Yaratıcı’nın “Mutlak İradesi” karşısında yaratıkların acziyetini, dolayısıyla bilim adına ortaya konulan tüm irade savlarını çökerten en somut kanıtlarla doludur.

Benlik sahibi insanoğlunun sahip olduğu akıl, bilgi ve kuvvetlerini özgür veya cüz’i iradeleri sonucu elde edemediği, her şart ve koşulda “Mutlak İrade” nin etkisi ve güdümünde bir yaşama mahkûm oldukları aşikâr ise de, Yaratıcıları ile irade konusundaki yarışlarında sürekli mağlup olmakta ve yine de benliksel hırslarından vazgeçmeyerek inatlarına devam edebilmektedirler.

Psikiyatrın ünlü teorisyeni Freud, Jung ve konusunda söz sahibi onlarca ruhsal bilim adamı gibi, Houston Medical Center doktorlarından ve uyku tıbbının kurucularından 77 yaşındaki Prof. Dr. İsmet Karacan’ın teorilerini kendinde uygulayamayıp, uyku sorunu çekerek bunalıma girmesi sonucu intihar etmesi, sözde yaratıcı olarak lanse edilen bilimin kader karşısında nasıl bir aldatıcı olduğunu ispatlamaktadır.

Bilim adamlarının düşüncede ürettikleri hipotezleri pratiğe geçirememeleri ve özellikle kendilerinde uygulayarak şifa ve huzura kavuşamamaları, pozitivist bilimin insanoğluna icat ettirilen en büyük yalan olduğu gerçeği dikkatlerden kaçmamalıdır.

Merkezi ABD’de bulunan uyku tıbbının kurucusu ve Uluslararası Uyku Araştırmaları Vakfı’nın (International Sleep Research Foundation) başkanlığını yapan Prof.Dr. İsmet Karacan; neden uyku sorunun yenemedi ve bunalıma girerek intihar etti? Kendini şifaya ulaştıramayıp ölümüne sebep olan teorileri, başkalarına nasıl fayda sağlayacaktı?

Akılcı kanun ve prensiplerle güçlü kılındığı iddia edilen irade, bağımsız ve egemen olması gerekirken; neden birçok hata ve yanlış yapabiliyor, ısrarda bulunabiliyor, başarısızlığa uğrayabiliyor, hatta kendi kendini öldürerek yok edebiliyor?

İradenin özgürlük bağlamında sürekliliği olan dileklerini gerçekleştirebilme, kayıpları, acıları ve engelleri durdurabilme ve aşabilmesi gerekirken; neden beslendiği rasyonalizmi, pozitivizmi ve özgürlüğü sabote edip paçavraya çeviren “Mutlak İrade”’ye, yani kadere mani olamıyor? Hâlbuki düşünce ve eylemi benliği doğrultusunda denetleme zorunluluğu olan özgür ya da cüz’i irade, her türlü dış müdahaleye karşı kalkan misali kendini muhafaza etmesi gerekirken; neden arzu etmediği bir şeyi yapabilmekte, keşkelerle pişman olabilmekte, acı ve dehşeti önleyememekte, duygulara mağlup olabilmekte, kendi içinde çatışabilmekte, plan ve programları bozulabilmekte, gülerken ağlayıp ağlarken gülebilmekte, hiç ummadığı ve beklemediği olaylar karşısında sarsılarak, yenilgiye uğrayabilmektedir?

Bilimsel değerler ve kurallar işletildiği halde aksaklıklar baş gösteriyor ve irade etkisiz kalabiliyor ise; bilimsel aklın ve mantığın ısrarla kabul etmek istemediği fevkalade önemli bir tehdit ve tehlikenin varlığı asla savsaklanmamalıdır.

Yaratıcı Allah’a karşı yaratık insanı egemen kılmaya çalışan bilim ile ilgili en çarpıcı yargı, ünlü dahi Newton tarafından yapılmıştır: “Bilim, dünya gerçekleriyle kıyaslandığında, tüm bilimin ilkel ve çocukça kaldığı, daha düzgün çakıl taşları ya da daha güzel midye kabuklarını toplamakla yetinildiğidir.”

İşte dedim ki: Dualiteyi yok edemeyen, kaderi değiştiremeyen, ölümü durduramayan, hastalığa mani olamayan, yaşamı belirleyemeyen bir bilim; insanoğluna icat ettirilen en benliksel yalandır.

Ya, psikiyatr’ın teorisyen babası Freud’a ne demeli? Psikanalizciler, hipotezleri ile hayali hasta türleri üretmekte ve kendi ürettikleri nesnel hastalıklara tanım koyarak, sözde şifa dağıttıkları iddiasıyla hastaları sömürmekte ve dolandırmaktadırlar. Psikanaliz kuramını ortaya atan Freud, teorilerinin işe yaramazlığını şu sözlerle itiraf etmiştir. “Benim görüşümce, psikanaliz özel bir evren tasarımı kurma gücünde değildir. Buna da gereksimi yoktur. Çünkü bilimin bir bölümü olduğundan, bilimsel bir anlayışa katılabilir. Gelgelelim, pek de tumturaklı bir biçimde övülmeye değer değildir. O pek yetersizdir. Bütün gizlerin içine giremiyor, ne fikir tekelcisidir, ne de sistemlidir.”

Freud bile ruhun çözülemeyen gizemi karşısında kendi psikanaliz kuramını reddetmek zorunda kalmış, ama günümüz psikiyatr, psikolog ve kişisel gelişim uzmanları, ruha egemen olunabilecek özgür irade savlarıyla aldatmaya ve sömürmeye devam edebilmektedirler. Oysa hepsi, Freud’un teorilerinden beslenmektedirler.

Libidoyu, yani seksi savunan Freud ile, karşı çıkan Jung, teorilerinin tam aksi bir yaşam sürmüşlerdir. Freud, seksten hiç hazmetmeyip, hayatından uzak tutmaktayken, psişik gelişim ve bireyselleşme teorisinin babası Jung ise, sekste gayet aktiftir ve evlilik dışı ilişkilerde sınır tanımamıştır.

Hayattan kendini izole eden Jung’ın annesi; “o bir zamanlar asosyal bir canavardı”, babası ise, “hayatını da kazanamazsa bu çocuktan ne olur” demişlerdi. Ancak onlar, günümüz psikiyatr, psikanaliz ve psikoterapi’nin temellerini atmışlardır.

Freud’da, tıpkı intihar eden Prof. Dr. İsmet Karaca gibi aciz ve teorilerini hayatlarına geçirmeye başaramamış iradesizlerdendi.

Freud, puroya olan aşırı düşkünlüğünden ağız kanserine yakalanmış, tam 33 defa ameliyat olmasına, ağzı askıya alınmasına, kalp rahatsızlıklarına, dayanılmaz acılara, nefes darlığı ve göğüz ağrıları çekmesine rağmen; yine de puroyu bırakamamıştı. Ne arkadaşı Dr.Fliess’in tüm çabaları, ne de iradesel teorileri onu ikna edemiyor ve puro içmekten vazgeçiremiyordu.

Freud, bir gün, arkadaşı Dr. Fliess’e şu mektubu yazmıştı: “Motivasyondan çok yoksunum, hani sen bir önceki mektubunda; ’bir insan bir şeyi çok ister ve onun gerçekten hastalığına sebep olduğuna tamamen inanırsa bırakabilir demiştin. Peki, ben neden başaramıyorum?’

Böylece, herhangi bir kimse veya bir bilim adamı, inandığı bir değeri ikmal edemiyor ise; o değeri başkalarına empoze etmeye kalkışması gayri ahlakidir. Eyleme dönüştürülemeyen bir düşünceye kıymet verilmemeli ve sömürülmeye fırsat tanınmamalıdır.

Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır.” Einstein