Fizikken insan görünümünde ama benlikken şeytan olmuş yığınların cirit attığı modern dünyada iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayırabilmenin zorluğu insanlık kargaşasını doğurmuş, dolayısıyla yaratığı insanlaştıran özellikler silinerek, yaratıcı tanrılığa payeleştirmiştir.
Günümüz seküler, din-dışı tüm düşünce ve pozitivist bilimi üreten Antik Yunan uygarlığı, çözemedikleri olaylar karşısındaki zorluklarını somut doğa olaylarına bakarak aşmaya çalışılırlardı. Ancak felsefelerine tamamen ters araştırmalarını yaparlarken, hani neredeyse yaptıklarından utanır ve teorilerindeki korkunç çelişkiyi felsefi bombardımanlarla gizlerlerdi. Çünkü onlara göre edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen benliksel bilgiydi.
İnsanoğlunun nefsini fevkalade etkileyen ve çağdaş hüviyet kazandıran yaratıcılık hırsı biyolojik ruhsuz bir beyni ve tanrısız bir fiziği odaklandırmakta, böylece insanın bir yaratık değil özgür ve egemen tanrısal bir akıl ve irade sahibi olabileceğini hezeyanlaştırmaktadır. Tanrı, ruh, melek, cin ve şeytan gibi göksel varlıkları ya tamamen ya da kısmen inkâr etmeleri, sınırlarını daraltmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirmeleri, benliksel kompleksin egemen olabilme ihtirasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillere şahit olmalarına rağmen inkârsı fikirlerindeki ısrarcılıkları, yine de gerçekleri saklamaya yeterli olmamaktadır. Ne de olsa yaşadıkları dünyayla ilgili somut bilgiler “ikinci sınıf bilgi”, nazari aleminin ütopik düşleri ve karşılığı olmayan teori, felsefe ve anlayışları ise “birinci sınıf bilgi” olarak kabul görmekte, böylece yaratıcı olabilme vasfına ulaşılarak “beyinci tanrısal” varlıkları sürebilmektedir. Onlar için önemli olan bilginin hakikat ya da hilâf değil, beyin hücreleri çalıştırılarak mı yoksa vahiysel mi elde edildiğidir.
Oysa insan olmalarına rağmen; neden bizzat içinde yaşadıkları gerçek hayatı muhakeme edemiyor, hiçbir dayanağı ve yaptırımı olmayan abartıların peşine takılıp gören bir kör, duyan bir sağır ve hissetmeyen bir kalbe sahip yaratık olabiliyorlar? Bir an olsun otokritik yaparak kendini, gelişmeleri, düzenleri, her türlü olayı tattıkları ve gözlemledikleri dünyayı hiç sorgulamıyorlar mı?
“Mutlak İrade”’ye karşı “özgür irade”’yi egemen bir yaptırım gibi kullanmaya çalışan benlik, Yaratıcıyla olan iradesel savaşında kozmetik üründen öte temelde hiçbir şeyi keşfetme ve değiştirme başarısı gösterememiş, pozitif bilime, evrim teorisine ve seküler psikolojiye sığınarak, tüm çaba ve teorilerine karşın kadere olan mahkûmiyetinden asla kurtulamamış ve kendini darmadağın eden olumsuzlukları engelleyememiştir.
İnatla Yaratıcıya karşı üstün gelebilmek için birçok düşünce ve hipotezler üretmiş, lâkin hiçbirini pratik yaşamda hayata geçiremeyerek mağlup olmaktan sıyrılamamıştır. Vahiy ile bilimi birbirinden ayırabilecek kadar akıllara ve gerçeğe aykırı davranmaları nefisleri azdırmış, inananlar dahi tuzağa düşerek, kendilerini güçlü ve iradesel görmek suretiyle ahkâm kesebilmişlerdir. Benlikleri şeytana dahi pabuç çıkaracak bir hadsizlikle öyle azmış ki boya ve badana yeteneklerini yaratıcılıkla özdeşleştirebilmişlerdir.
Bunca düşüncelere, eğitimlere, yasalara ve bilime karşılık; neden olumsuzlukların, musibetlerin ve kötünün önüne geçilemediğine dair tatmin edici açıklamalar yapılamayıp çözümler üretilememekte, dolayısıyla Yaratıcıyı, vahyi ve kaderi reddeden tüm anlayışların çöpsel yığınlar olarak, kümbetsel beyinlerde dolgu malzemesi vazifesi gördüğü ortaya çıkmaktadır.
Vahyin tüm açıklığıyla vurguladığı; ölümü, eceli, hastalığı, kaybı, yoksulluğu, kötüyü, korkuyu, suçları, felâketi ve vahşeti durduramayan sözde yaratıcı bilim ve seküler düzen; bırakın bütün bunları, en sıradan olumsuzlukların bile önüne geçememekte, buna rağmen benliklere hitap eden teorileriyle toplumları etkileyebilmektedirler. İnsan için en keskin son ve en acı yaşam olan ölüm, hastalık ve ecel karşısındaki acziyeti, şüphesiz muhakeme edebilen akıllara somut bir ipucudur. Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor ve eceller belirlenemiyor ise; öyleyse seküler düşüncelerin ve pozitivist bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?
Antik Yunan uygarlığının zirveye çıkıp en çok geliştiği dönemler Kral İskender yönetiminde olmuştur. Yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan İskender, babası Filip’in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, Antik Yunan kültürünü batıda Makedonya’dan doğuda Hindistan’a, kuzeyde Fergana’dan güneyde Mısır çöllerine kadar yaymış ve günümüz seküler düşünce ve batı medeniyetinin temelini atmıştır.
Bir gün İskender, seferden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl istekler ki hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz” acziyeti karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmış.
İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını ya da tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden farksızdır. Fıtratı gereği; palyatif ve sürekli olmayan güçlere, cazibelere, makamlara ve rütbelere, benliklerini azdıran ödül, başarı ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları gerçekleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları; mal, sağlık ve can gibi ağır bedeller ödemelerine dek uyanamamaktadırlar. Gerçi ani şokla uyansalar da acı dindikten sonra yine uykuya dalabilmektedirler. Neden fikirlerinde meydan okudukları Yaratıcı Allah’a ve kâinatsal kadere karşı güçlerini kanıtlayamıyorlar?
Benlikleri tahrik edip baştan çıkaran “özgür irade” iddialı seküler temelli anlayışlar, “Mutlak İrade” ve kaderi reddetmelerine neden olsa da insan için her şeyin bittiği o en keskin son olan ölüm, geçici de olsa geride kalanları etkileyebilmekte, böylece geçici görsel kıymetlerin dayaksızlığı kanıtlanabilmektedir. Bununla beraber her ne tedbir alırsa alsınlar, etraflarını saran binlerce musibetlere karşı çaresiz kalıp zararlarından kurtulamamaları iddialarını çökertmekte, o inanıp güvendikleri yaratıcı bilimin, makamın ve zenginliğin fiziki yaşamda kalıcı hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bilime ve felsefeye dayalı yaldızlı ve makyajsı abartı ve gösterilerin yığınları etkileyebilmeleri, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün iradelerce seçilememesinin bir delili oluyor ki; bu durumda yaratıcı bilim safsatası, insanoğluna icat ettirilen en dehşetsi yalandır.
Neden teori ve felsefelerindeki iddialarını gerçekleştiremiyor, insanlara vaat ettikleri o aydınlık, zengin, mutlu ve güvenli tekdüze yaşamı sunamıyorlar? Allah’a kul olmayı bir esaret addedip, kendilerine kul yapmayı bilim ve aydınlıkla özdeşleştirebiliyorlar. Neden halkın tamamı kendileri gibi şan ve şöhrete, zenginliğe, güvene ve her türlü haklara sahip değiller? Saltanatlık, dokunulmazlık, soyluluk ve özgürlük; sadece kendilerine mi? Her ne kadar tanrılığı oynasalar da yaşamın gerçekleri yalancı olduklarını belgelenmekte, bu sebeple laik ve putperest yönetimlerin bertaraf edilmeleri kaçınılmaz hale gelmektedir.
Söze değil eyleme ve yaşadıklarınıza bir bakıp kendinizi onlarla kıyaslayın ki sizi yaratan ve yöneten Allah’a mı, yoksa onlara mı kulluğun daha akılcı ve gerçekçi olduğunu anlamaya çalışın.
Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez…
Kimisi adaletsizlikten, kimisi haksızlıktan, kimisi yoksulluktan, kimisi işsizlikten, kimisi borçlardan, kimisi güvensizlikten, kimisi umutsuzluktan, kimisi ahlâksızlıktan, kimisi hastalıktan, kimisi kalkınamamaktan, kimisi suçlardan sürekli şikâyet etmekte, idare edenleri suçlamaktansa; neyle idare edildiklerini yahut hangi düşünceyle yönetildiklerini hiç sorgulamayarak, köklü bir çözümden yana tavır alınmamaktadır. Sadece birkaç dakikalık muhasebe bile; savunulan ve uğruna yollara düşünülen örneğin çağdaşlık, laiklik ve Atatürkçülük gibi din-dışı düzenlerin, şikâyetlerin hangisine çare üretebildiğini ve kökten ne verebildiğini tahlil eder, dolayısıyla yaşamsal sırrın engellenemez sıkıntılarının gerçek sebebi öğrenebilinir. Barış, sevgi, eşitlik, adalet, hukuk ve uygarlık adına dayatılan düşüncelerin; bazen acı, bazen hüzün, bazen dehşet içinde yaşanılan olumsuzlukların hangisini önleyebilmiş ve dualitiye son vererek talepleri karşılayabilmiştir? Gerçekte toplumları hangi düşünce ve ilkelerin mağdur ettiğini sorgulamayıp sadece kişi merkezli anlık suçlamalarla çözüme kavuşabilmek mümkün değildir.
Güvenilip, iktidara taşınılan her partinin daha beter bir politika uyguladığı ve ihanete uğramanın arkasında yaratığı yücelten seküler rejime bağlı bir yönetimin sergilendiği gerçeği hiç düşünülüyor mu?
Unutmamalısın ki sen yaratık bir insansın ve kendin gibi herhangi bir kul tarafından güdülecek düşünce ve anlayışlara rağbet etmemelisin.
Ancak kim olduğunu öğrenebilirsen, o peşine takıldığın sefil yalancılardan ve hidayet dağıtıcılardan kurtulabilirsin.
ruhsal hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ruhsal hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Nisan 2010 Cumartesi
24 Kasım 2009 Salı
Şizofren deha & beyinci eçheller…
Kadersel bilgiyi, Yaratıcıyı, ruhu ve duyguyu, yani metafizik varlıkları tamamen devre dışı bırakabilmek amacıyla mantık merkezli geliştirilen pozitivizm; hem bilimi hem de sosyal yapıyı tahrip ederek, günümüzün hissiz ve barbar dünyasını meydana getirmiş ama iddia ettiği hiçbir soruna da çözüm bulamamıştır. Dini bilim ve duyguyu mantıkla çatıştırarak maddileştirdiği aklı egemen kılabilme savıyla 19. yüzyıl sonralarında belirginleşen ve 20.yüzyılda damgasını vuran pozitivizm, deney ve gözleme dayalı olgulardan hareketle bilginin kaynağını ve geçerliliğini kabul eden yaklaşımıyla siyaseti, bilimi, ahlakı, eğitimi ve vicdanı paçavraya çevirerek, yaşamı karanlığa gömüp kökten çökertmiştir.
Aklı ve zekâyı ruhtan arındırarak beyni tanrılaştıran ve hücre sayısıyla bilginin ya da dâhiliğin var olabileceğini savunan pozitivizm, ruhsal olan Tanrı’nın fiziki bir beyne ve hücreye sahip olmadığı dayanağıyla onca saçma hipotezlerini bilim ve siyaset dünyasına kabul ettirebilmiştir. Ancak insanı yücelttirerek bağımsız bir özgürlüğe kavuşturma hezeyanı, takdir edersiniz ki benliği tanrılaşan insanca rağbet görmüştür. Kul olmaktansa neden tanrı olmayayım benliği, ne var ki pratik yaşamda asla bir karşılık bulamamış, mantık odaklı kuramlar yığınında bocalayarak, tek bir ilerleme kaydedememiştir.
En tuhaf paradoks ise; reddettikleri soyut ruhla ilgili tanı ve tedaviye kalkışan bir bilim alanı geliştirmeleri… Mutlak İradeyi ve metafizik varlıkları kesinlikle reddeden bir anlayış, anormal addettikleri davranışları deney ve gözlemlerle diledikleri bir normalleştirmeyi başaramazlar. Öncelikle olayı doğuran varlığı tanıma, denetleme ve hakkında bilgi sahibi olma zorunlulukları vardır. Ancak bedene baskı uygulayarak etkileşmeyi meydana getiren ruhu rahatlatma arayışları anlık olup, insanları sömürmekten öte hiçbir maksat taşımamaktadır. Zaten Freud da bu gerçeği itiraf etmiş, ancak teori amaçlı bir bilim anlayışı olmaktan öte bir işe yarayamayacağını belirtmiştir. “Benim görüşümce, psikanaliz özel bir evren tasarımı kurma gücünde değildir. Buna da gereksinimi yoktur. Çünkü bilimin bir bölümü olduğundan bilimsel bir anlayışa katılabilir. Gel gelelim pek de tumturaklı bir biçimde övülmeye değer değildir. O pek yetersizdir, bütün gizlerin içine giremiyor, ne fikir tekelcisidir ne de sistemlidir.”
Psikanaliz, insan üzerine düşünmek demektir. Psikanaliz, ruhsal hastalıkların nedenini bulma amacıyla yola çıkmış, insan ruhsallığını ve genelde insanı anlamaya olanak verecek bir kuram oluşturmuştur. O nedenle psikanalitik uygulama, aynı zamanda bir düşünce eylemidir. Peki, yalnızca düşünmek ve mantıklı(!) davranmak iyileştirir mi? Önemli olan fiziki davranış ve tepkisel eylem değil midir? Psikanaliz, ruhsal hastalığı tedavi etme metodunda, bireyin düşüncesini değiştirerek, ruhu etkileyip zihinsel ve duygusal çatışmaya son verecek bir denetim veya uzlaşma mı sağlıyor? Bu doğruysa düşünceyi düşünmek ya da “felsefe yapmak” doğrudan doğruya tedavi edici midir? Fiziksel veya ruhsal eyleme dönüştürülemeyen bir düşünce veya duygunun etkilenebilmesi ve iradece yönlendirilebilmesi mümkün müdür?
Bilimin ifade ettiği kriterde ki ruhsal bir hastalık olduğunu kesinlikle reddediyor, psikiyatr ve psikologları bilimsel cinci soytarılardan farksız bir istismarcı, sömürücü ve dolandırıcı olduklarını ifade ediyorum.
Gerçek ile sanalı ayırt edemediği sanılan ve şizofren teşhisi konulan bir kimsenin deha olabilmesi ve Nobel ödülü alabilmesi, hangi akılsal, mantıksal, duygusal, eğitsel ve bilimsel ölçütlerle bağdaşmaktadır? Evet, bu kişi, ünlü matematik dâhisi John Forbes Nash Jr’dır. 27 yaşında henüz bir yıllık evliyken şizofreniye (beyinci ruhanilerin tanımladığı bir safsata) yakalanır. Çevresi ile tüm bağlarını kopartır. Zaten, öğrencilik yıllarında da kendini tamamen çalışmalarına vermiş ve arkadaşlık kurmakta zorlanmış biridir. Diğer mucitler gibi. 1957 yılında evlendiği eşi Alicia ona çok yardım etmişti. Şizofren olduğu iddia edilen Nash, 1994 yılında Nobel ödülünü alırken, “Matematik, kuramlar ve nesneler dışında, en büyük gerçeğin sevgi ve aşk olduğunu anladım” demiştir. Şu bir gerçektir ki düşünce ile davranışları ve mantık ile duyguları denetleyen idare merkezi ruhun mutlak egemenliği karşısında çaresiz kalan bilim hipotezcileri, tanımladıkları akıl hastalıkları Freud ve Jung’ın uydurmaları olup, temel dayanağı ve kanıtı olmayan absürtlerdir. Tanrısal babaları Freud ve Jung’ın hayatları, bunun açık bir kanıtı değil midir?
Nash, bilinen olağan âlemden öylesine kopuktu ki, kimsenin göremediği ama kendisinin görebildiği varlıklarla konuşabiliyor ve herkes onun “paranoid şizofren” bir hasta olduğu gerekçesiyle ya acıyor ya da aşağılıyordu. Şayet öyle olsaydı, matematik konusunda bir deha ve ekonomide geliştirdiği kuramlarla adını altın harşerle bilim tarihine kazabilir miydi? Ruh’tan ve ruhsal âlemden bihaber sapkın manyaklar, onun bir ruh hastası olduğunu sanıyorlardı. Üstelik ilk olarak denge teorisini o geliştirmiş, strateji oyunları, sanal uzay geometrisi, bilgisayar mimarisi ve kâinatın şekli konularında bir dizi bilimsel devrimi tetikleyerek, paradigmaları altüst etmişti. Yüzyılın en derin ve en karmaşık saçmalıklarından biri olan “Kuantum Teorisi”’nin çelişkilerini de o çözmüştü. Acaba, düşünce, duygu ve davranış bozuklukları gösteren bir kimse; böylesi bir dâhiliğe ulaşabilir miydi? Öyleyse, normal addedilen bilim adamları, neden icatlar gerçekleştirerek başarılı olamıyor? Özellikle psikiyatrılar ve psikologlar!
Bir taraftan yıllarını sefil psikiyatrilere gide gele ömrünü akıl hastanelerinde geçirirken, diğer taraftan teorilerini geliştirerek bilimsel devrimlerini sürdürdü ve ödüllerle mükâfatlandırıldı. Hâlbuki akıl hastası olduğunu iddia edenlerin ortaya koyamadıkları eserleri, icatları ve devasa bilgileri Nash başarıyor ve ilklere imza atıyordu. Her şeyi fizik, madde ve biyolojiden ibaret sanan mühürlüler, Nash ve onun gibileri anlayabilecek seviyede olamadıklarından, yaşadıkları tımarhanelerinden insanları ve evreni farklı görebilmekteydiler. Yaşamın ne kadar girift ve bilmecelerle dolu olduğunu, derinliğe indikçe karışan akıllarınızdan, yürütemediğiniz mantığınızdan, artan korkularınızdan ve üzüldüğünüz sathîlikten anlayabiliyorsunuz. Günümüz insanları öylesine aptal ki gerçek karşılarına çıkıp boğazlarına sarıldığı halde onu anlayamıyor ve yalanı kılavuz edinmeyi sürdürüyorlar…
John Forbes Nash’ın pozitivist bilimin ruhsal teorilerini darmadağın eden yaşam öyküsü sinemaya uyarlanmış, “A Beatiful Mind /Akıl Oyunları” filmiyle vizyona girerek, delilik ile dehalık arasındaki ince çizginin yorumu, izleyiciler için çok önemli bir ders ve bir ibret vesikası olmuştu. Ancak hiçbir şey bilmedikleri halde çok şey bildiklerini sanan ahmaklar, özellikle psikolog ve sosyologlar, Nash’ın davranışlarını bastıramadığı zekâsının ona tanıdığı üstünlükler ve asosyal hareketler olarak değerlendirebilme cehaletini dahi gösterebilmişlerdir. Bir de bunlara bilim adamı denerek, artlarına düşülebilmektedir!
Akıl ile akıl ötesi bir ayırımın fizyolojik ve biyolojik temel hiçbir dayanağı yoktur. Her yaratık, mesajına ve davranışına ruhsal program ve dürtüyle ulaşır. Tepkisel etkileşme ruhsal güdüyle yoğunluk kazanır. Onun için, insanın özü olan ruhun yapısı bilimsel kriterlerce değerlendirilemez, analiz, teşhis ve tedavi adına istenilen sınırlara hapsedilemez ve belirli kıstaslara sokulamaz.
Ne olman gerekiyorsa, o şey seni kendine çeker. Öyle çeker ki, bunu değil pozitivist mantığınız, akıllarınız ve duygularınız dahi kavrayamaz. Ancak iletişimdeki farklılıklar yanılgısal teşhislere neden olur. Ki, bu da, tüm bilimsel kıstasları paçavraya çevirir ve içinden çıkılamaz hale sokar. Nash, hatıratında; “Matematik bölümü, beni kendi bölümlerinde öğrenci olmam için davet ediyordu. Dolayısıyla matematik bölümüne geçiş yaptım. Sonunda o kadar başarılı oldum ki, bana lisans diploması yerine yüksek lisans diploması verildi. Mezun olduğumda Harvard ve Princeton’dan doktora çalışmaları yapmak üzere burslar teklif edildi.” Bu yönlendirmeyi kader mi, yoksa iradesi mi yapmıştı?
Nash şöyle devam ediyor: “Örneğin Zerdüşti olmayan biri, Zerdüştiliği kendisini safça takip eden kişileri dinsel anlamda ateşten bir tanrıya tapmaya zorlayan deli bir adamın felsefesi olarak düşünecektir. Oysa deliliği dışında, Zerdüşt’de milyonlarca ya da milyarlarca insan gibi yaşamış ve unutulmuş birisidir. İstatistiksel olarak 66 yaşına gelmiş bir matematikçinin ya da bilim adamının önceki çalışmalarına ilave olacak çalışmalar için çaba göstermesi pek mümkün görünmese de, ben, hâlâ çaba sarf edebilmekteyim. Belki de benim durumumun alışılmışın dışında olması, 25 yıllık bir zaman aralığında çeşitli dönemlerde yanılsamalı düşüncelerimin sağladığı izin/tatil süreleri olabilir. Bundan dolayı son dönem çalışmalarımdan ötürü ya da ileride gelecek olan yeni fikirler ile bir değer edinme ümidi besliyorum.”
Üstün bir zekânın çevresine uyum gösteremeyerek etkileşme sağlayamaması, duygularını kontrol edememesi, davranışlarını belirleyememesi veya toplumsal düzene adapte olamaması, beyinsel sistemin veya organik düzenin iradece sevk ve idare edici gücü bulunmayışındandır. Oysa Nash’ın doğru yargılarıyla, yalnızca fiziğe odaklanmış insanların büyük çoğunluğu sapık düşüncelerle yoğrulmuş anormallerdir.
Beyinsel hücrelerin yönlendirici olmadığı, zihinsel ve duygusal oluşumları etkileyen, yöneten ve yönlendirenin ruh olduğu gerçeği, bilimsel savların dışında gelişen pratik yaşamla kanıtlanabilmektedir. Düşünce ve davranışları, mantıksal veya duygusal, zekâsal veya içgüdüsel diye ayırarak farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirip, bilinçli ya da bilinçsiz tanımsal saçmalıklarda bulunarak birbirine üstün kılmak veya baskı aracı kullanmak suretiyle iradesel bir yaptırım gütmek, hiçbir temel dayanağı ve olasılığı olmayan arayışlardır.
Eğer hükmeden beyinsel hücreler olsaydı, derhal müdahale edilir, peygamberler, Nash gibi dehalar ve her insanın durumuna inandırıcı açıklamalar getirilir ve zeki olanlar; her türlü hata, yanlış ve davranış bozukluğu olarak addedilen farklılıklardan muaf tutulur, her şartta zekâsal mantığın duyguları kontrol altına alarak hiçbir aksaklığa mahal olmaksızın bilimsel etkileşme ile dilenilen toplumsal karakterler yaratılırdı.
"Derinliklere götüren yolların kokusunu alabildiğini, ancak insan, zihnini meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran diğer her şeyi göz ardı etmektedir.” Einstein
İşte pozitivist bilimciler ve anatomist beyincilerin insanoğlunu nasıl bir saçmalığa götürdükleri; CIA’nın Musolli’nin beynini, Rusların İbn-i Sina’nın kafatasını, Amerikalıların da Einstein’ın beynini 240 parçaya bölerek incelemeleriyle anlaşılmakta, dolayısıyla ruhsuz bilim adamlarının çöpten ibaret teorilerinin de hiçbir tartışmaya gerek bırakmadığı ortaya çıkmaktadır.
Dehalık kafatasında ya da beyin hücrelerinde değil, ruhta gizlidir… Eğer biliminiz yetiyor ise, ruhu inceleyin de tüm bilinmeyenleri açığa çıkarın…
Aklı ve zekâyı ruhtan arındırarak beyni tanrılaştıran ve hücre sayısıyla bilginin ya da dâhiliğin var olabileceğini savunan pozitivizm, ruhsal olan Tanrı’nın fiziki bir beyne ve hücreye sahip olmadığı dayanağıyla onca saçma hipotezlerini bilim ve siyaset dünyasına kabul ettirebilmiştir. Ancak insanı yücelttirerek bağımsız bir özgürlüğe kavuşturma hezeyanı, takdir edersiniz ki benliği tanrılaşan insanca rağbet görmüştür. Kul olmaktansa neden tanrı olmayayım benliği, ne var ki pratik yaşamda asla bir karşılık bulamamış, mantık odaklı kuramlar yığınında bocalayarak, tek bir ilerleme kaydedememiştir.
En tuhaf paradoks ise; reddettikleri soyut ruhla ilgili tanı ve tedaviye kalkışan bir bilim alanı geliştirmeleri… Mutlak İradeyi ve metafizik varlıkları kesinlikle reddeden bir anlayış, anormal addettikleri davranışları deney ve gözlemlerle diledikleri bir normalleştirmeyi başaramazlar. Öncelikle olayı doğuran varlığı tanıma, denetleme ve hakkında bilgi sahibi olma zorunlulukları vardır. Ancak bedene baskı uygulayarak etkileşmeyi meydana getiren ruhu rahatlatma arayışları anlık olup, insanları sömürmekten öte hiçbir maksat taşımamaktadır. Zaten Freud da bu gerçeği itiraf etmiş, ancak teori amaçlı bir bilim anlayışı olmaktan öte bir işe yarayamayacağını belirtmiştir. “Benim görüşümce, psikanaliz özel bir evren tasarımı kurma gücünde değildir. Buna da gereksinimi yoktur. Çünkü bilimin bir bölümü olduğundan bilimsel bir anlayışa katılabilir. Gel gelelim pek de tumturaklı bir biçimde övülmeye değer değildir. O pek yetersizdir, bütün gizlerin içine giremiyor, ne fikir tekelcisidir ne de sistemlidir.”
Psikanaliz, insan üzerine düşünmek demektir. Psikanaliz, ruhsal hastalıkların nedenini bulma amacıyla yola çıkmış, insan ruhsallığını ve genelde insanı anlamaya olanak verecek bir kuram oluşturmuştur. O nedenle psikanalitik uygulama, aynı zamanda bir düşünce eylemidir. Peki, yalnızca düşünmek ve mantıklı(!) davranmak iyileştirir mi? Önemli olan fiziki davranış ve tepkisel eylem değil midir? Psikanaliz, ruhsal hastalığı tedavi etme metodunda, bireyin düşüncesini değiştirerek, ruhu etkileyip zihinsel ve duygusal çatışmaya son verecek bir denetim veya uzlaşma mı sağlıyor? Bu doğruysa düşünceyi düşünmek ya da “felsefe yapmak” doğrudan doğruya tedavi edici midir? Fiziksel veya ruhsal eyleme dönüştürülemeyen bir düşünce veya duygunun etkilenebilmesi ve iradece yönlendirilebilmesi mümkün müdür?
Bilimin ifade ettiği kriterde ki ruhsal bir hastalık olduğunu kesinlikle reddediyor, psikiyatr ve psikologları bilimsel cinci soytarılardan farksız bir istismarcı, sömürücü ve dolandırıcı olduklarını ifade ediyorum.
Gerçek ile sanalı ayırt edemediği sanılan ve şizofren teşhisi konulan bir kimsenin deha olabilmesi ve Nobel ödülü alabilmesi, hangi akılsal, mantıksal, duygusal, eğitsel ve bilimsel ölçütlerle bağdaşmaktadır? Evet, bu kişi, ünlü matematik dâhisi John Forbes Nash Jr’dır. 27 yaşında henüz bir yıllık evliyken şizofreniye (beyinci ruhanilerin tanımladığı bir safsata) yakalanır. Çevresi ile tüm bağlarını kopartır. Zaten, öğrencilik yıllarında da kendini tamamen çalışmalarına vermiş ve arkadaşlık kurmakta zorlanmış biridir. Diğer mucitler gibi. 1957 yılında evlendiği eşi Alicia ona çok yardım etmişti. Şizofren olduğu iddia edilen Nash, 1994 yılında Nobel ödülünü alırken, “Matematik, kuramlar ve nesneler dışında, en büyük gerçeğin sevgi ve aşk olduğunu anladım” demiştir. Şu bir gerçektir ki düşünce ile davranışları ve mantık ile duyguları denetleyen idare merkezi ruhun mutlak egemenliği karşısında çaresiz kalan bilim hipotezcileri, tanımladıkları akıl hastalıkları Freud ve Jung’ın uydurmaları olup, temel dayanağı ve kanıtı olmayan absürtlerdir. Tanrısal babaları Freud ve Jung’ın hayatları, bunun açık bir kanıtı değil midir?
Nash, bilinen olağan âlemden öylesine kopuktu ki, kimsenin göremediği ama kendisinin görebildiği varlıklarla konuşabiliyor ve herkes onun “paranoid şizofren” bir hasta olduğu gerekçesiyle ya acıyor ya da aşağılıyordu. Şayet öyle olsaydı, matematik konusunda bir deha ve ekonomide geliştirdiği kuramlarla adını altın harşerle bilim tarihine kazabilir miydi? Ruh’tan ve ruhsal âlemden bihaber sapkın manyaklar, onun bir ruh hastası olduğunu sanıyorlardı. Üstelik ilk olarak denge teorisini o geliştirmiş, strateji oyunları, sanal uzay geometrisi, bilgisayar mimarisi ve kâinatın şekli konularında bir dizi bilimsel devrimi tetikleyerek, paradigmaları altüst etmişti. Yüzyılın en derin ve en karmaşık saçmalıklarından biri olan “Kuantum Teorisi”’nin çelişkilerini de o çözmüştü. Acaba, düşünce, duygu ve davranış bozuklukları gösteren bir kimse; böylesi bir dâhiliğe ulaşabilir miydi? Öyleyse, normal addedilen bilim adamları, neden icatlar gerçekleştirerek başarılı olamıyor? Özellikle psikiyatrılar ve psikologlar!
Bir taraftan yıllarını sefil psikiyatrilere gide gele ömrünü akıl hastanelerinde geçirirken, diğer taraftan teorilerini geliştirerek bilimsel devrimlerini sürdürdü ve ödüllerle mükâfatlandırıldı. Hâlbuki akıl hastası olduğunu iddia edenlerin ortaya koyamadıkları eserleri, icatları ve devasa bilgileri Nash başarıyor ve ilklere imza atıyordu. Her şeyi fizik, madde ve biyolojiden ibaret sanan mühürlüler, Nash ve onun gibileri anlayabilecek seviyede olamadıklarından, yaşadıkları tımarhanelerinden insanları ve evreni farklı görebilmekteydiler. Yaşamın ne kadar girift ve bilmecelerle dolu olduğunu, derinliğe indikçe karışan akıllarınızdan, yürütemediğiniz mantığınızdan, artan korkularınızdan ve üzüldüğünüz sathîlikten anlayabiliyorsunuz. Günümüz insanları öylesine aptal ki gerçek karşılarına çıkıp boğazlarına sarıldığı halde onu anlayamıyor ve yalanı kılavuz edinmeyi sürdürüyorlar…
John Forbes Nash’ın pozitivist bilimin ruhsal teorilerini darmadağın eden yaşam öyküsü sinemaya uyarlanmış, “A Beatiful Mind /Akıl Oyunları” filmiyle vizyona girerek, delilik ile dehalık arasındaki ince çizginin yorumu, izleyiciler için çok önemli bir ders ve bir ibret vesikası olmuştu. Ancak hiçbir şey bilmedikleri halde çok şey bildiklerini sanan ahmaklar, özellikle psikolog ve sosyologlar, Nash’ın davranışlarını bastıramadığı zekâsının ona tanıdığı üstünlükler ve asosyal hareketler olarak değerlendirebilme cehaletini dahi gösterebilmişlerdir. Bir de bunlara bilim adamı denerek, artlarına düşülebilmektedir!
Akıl ile akıl ötesi bir ayırımın fizyolojik ve biyolojik temel hiçbir dayanağı yoktur. Her yaratık, mesajına ve davranışına ruhsal program ve dürtüyle ulaşır. Tepkisel etkileşme ruhsal güdüyle yoğunluk kazanır. Onun için, insanın özü olan ruhun yapısı bilimsel kriterlerce değerlendirilemez, analiz, teşhis ve tedavi adına istenilen sınırlara hapsedilemez ve belirli kıstaslara sokulamaz.
Ne olman gerekiyorsa, o şey seni kendine çeker. Öyle çeker ki, bunu değil pozitivist mantığınız, akıllarınız ve duygularınız dahi kavrayamaz. Ancak iletişimdeki farklılıklar yanılgısal teşhislere neden olur. Ki, bu da, tüm bilimsel kıstasları paçavraya çevirir ve içinden çıkılamaz hale sokar. Nash, hatıratında; “Matematik bölümü, beni kendi bölümlerinde öğrenci olmam için davet ediyordu. Dolayısıyla matematik bölümüne geçiş yaptım. Sonunda o kadar başarılı oldum ki, bana lisans diploması yerine yüksek lisans diploması verildi. Mezun olduğumda Harvard ve Princeton’dan doktora çalışmaları yapmak üzere burslar teklif edildi.” Bu yönlendirmeyi kader mi, yoksa iradesi mi yapmıştı?
Nash şöyle devam ediyor: “Örneğin Zerdüşti olmayan biri, Zerdüştiliği kendisini safça takip eden kişileri dinsel anlamda ateşten bir tanrıya tapmaya zorlayan deli bir adamın felsefesi olarak düşünecektir. Oysa deliliği dışında, Zerdüşt’de milyonlarca ya da milyarlarca insan gibi yaşamış ve unutulmuş birisidir. İstatistiksel olarak 66 yaşına gelmiş bir matematikçinin ya da bilim adamının önceki çalışmalarına ilave olacak çalışmalar için çaba göstermesi pek mümkün görünmese de, ben, hâlâ çaba sarf edebilmekteyim. Belki de benim durumumun alışılmışın dışında olması, 25 yıllık bir zaman aralığında çeşitli dönemlerde yanılsamalı düşüncelerimin sağladığı izin/tatil süreleri olabilir. Bundan dolayı son dönem çalışmalarımdan ötürü ya da ileride gelecek olan yeni fikirler ile bir değer edinme ümidi besliyorum.”
Üstün bir zekânın çevresine uyum gösteremeyerek etkileşme sağlayamaması, duygularını kontrol edememesi, davranışlarını belirleyememesi veya toplumsal düzene adapte olamaması, beyinsel sistemin veya organik düzenin iradece sevk ve idare edici gücü bulunmayışındandır. Oysa Nash’ın doğru yargılarıyla, yalnızca fiziğe odaklanmış insanların büyük çoğunluğu sapık düşüncelerle yoğrulmuş anormallerdir.
Beyinsel hücrelerin yönlendirici olmadığı, zihinsel ve duygusal oluşumları etkileyen, yöneten ve yönlendirenin ruh olduğu gerçeği, bilimsel savların dışında gelişen pratik yaşamla kanıtlanabilmektedir. Düşünce ve davranışları, mantıksal veya duygusal, zekâsal veya içgüdüsel diye ayırarak farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirip, bilinçli ya da bilinçsiz tanımsal saçmalıklarda bulunarak birbirine üstün kılmak veya baskı aracı kullanmak suretiyle iradesel bir yaptırım gütmek, hiçbir temel dayanağı ve olasılığı olmayan arayışlardır.
Eğer hükmeden beyinsel hücreler olsaydı, derhal müdahale edilir, peygamberler, Nash gibi dehalar ve her insanın durumuna inandırıcı açıklamalar getirilir ve zeki olanlar; her türlü hata, yanlış ve davranış bozukluğu olarak addedilen farklılıklardan muaf tutulur, her şartta zekâsal mantığın duyguları kontrol altına alarak hiçbir aksaklığa mahal olmaksızın bilimsel etkileşme ile dilenilen toplumsal karakterler yaratılırdı.
"Derinliklere götüren yolların kokusunu alabildiğini, ancak insan, zihnini meşgul edip asıl önemli şeyden uzaklaştıran diğer her şeyi göz ardı etmektedir.” Einstein
İşte pozitivist bilimciler ve anatomist beyincilerin insanoğlunu nasıl bir saçmalığa götürdükleri; CIA’nın Musolli’nin beynini, Rusların İbn-i Sina’nın kafatasını, Amerikalıların da Einstein’ın beynini 240 parçaya bölerek incelemeleriyle anlaşılmakta, dolayısıyla ruhsuz bilim adamlarının çöpten ibaret teorilerinin de hiçbir tartışmaya gerek bırakmadığı ortaya çıkmaktadır.
Dehalık kafatasında ya da beyin hücrelerinde değil, ruhta gizlidir… Eğer biliminiz yetiyor ise, ruhu inceleyin de tüm bilinmeyenleri açığa çıkarın…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)