felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2010 Cumartesi

Önce kim olduğunu öğren…

Fizikken insan görünümünde ama benlikken şeytan olmuş yığınların cirit attığı modern dünyada iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayırabilmenin zorluğu insanlık kargaşasını doğurmuş, dolayısıyla yaratığı insanlaştıran özellikler silinerek, yaratıcı tanrılığa payeleştirmiştir.

Günümüz seküler, din-dışı tüm düşünce ve pozitivist bilimi üreten Antik Yunan uygarlığı, çözemedikleri olaylar karşısındaki zorluklarını somut doğa olaylarına bakarak aşmaya çalışılırlardı. Ancak felsefelerine tamamen ters araştırmalarını yaparlarken, hani neredeyse yaptıklarından utanır ve teorilerindeki korkunç çelişkiyi felsefi bombardımanlarla gizlerlerdi. Çünkü onlara göre edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen benliksel bilgiydi.

İnsanoğlunun nefsini fevkalade etkileyen ve çağdaş hüviyet kazandıran yaratıcılık hırsı biyolojik ruhsuz bir beyni ve tanrısız bir fiziği odaklandırmakta, böylece insanın bir yaratık değil özgür ve egemen tanrısal bir akıl ve irade sahibi olabileceğini hezeyanlaştırmaktadır. Tanrı, ruh, melek, cin ve şeytan gibi göksel varlıkları ya tamamen ya da kısmen inkâr etmeleri, sınırlarını daraltmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirmeleri, benliksel kompleksin egemen olabilme ihtirasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillere şahit olmalarına rağmen inkârsı fikirlerindeki ısrarcılıkları, yine de gerçekleri saklamaya yeterli olmamaktadır. Ne de olsa yaşadıkları dünyayla ilgili somut bilgiler “ikinci sınıf bilgi”, nazari aleminin ütopik düşleri ve karşılığı olmayan teori, felsefe ve anlayışları ise “birinci sınıf bilgi” olarak kabul görmekte, böylece yaratıcı olabilme vasfına ulaşılarak “beyinci tanrısal” varlıkları sürebilmektedir. Onlar için önemli olan bilginin hakikat ya da hilâf değil, beyin hücreleri çalıştırılarak mı yoksa vahiysel mi elde edildiğidir.

Oysa insan olmalarına rağmen; neden bizzat içinde yaşadıkları gerçek hayatı muhakeme edemiyor, hiçbir dayanağı ve yaptırımı olmayan abartıların peşine takılıp gören bir kör, duyan bir sağır ve hissetmeyen bir kalbe sahip yaratık olabiliyorlar? Bir an olsun otokritik yaparak kendini, gelişmeleri, düzenleri, her türlü olayı tattıkları ve gözlemledikleri dünyayı hiç sorgulamıyorlar mı?

“Mutlak İrade”’ye karşı “özgür irade”’yi egemen bir yaptırım gibi kullanmaya çalışan benlik, Yaratıcıyla olan iradesel savaşında kozmetik üründen öte temelde hiçbir şeyi keşfetme ve değiştirme başarısı gösterememiş, pozitif bilime, evrim teorisine ve seküler psikolojiye sığınarak, tüm çaba ve teorilerine karşın kadere olan mahkûmiyetinden asla kurtulamamış ve kendini darmadağın eden olumsuzlukları engelleyememiştir.

İnatla Yaratıcıya karşı üstün gelebilmek için birçok düşünce ve hipotezler üretmiş, lâkin hiçbirini pratik yaşamda hayata geçiremeyerek mağlup olmaktan sıyrılamamıştır. Vahiy ile bilimi birbirinden ayırabilecek kadar akıllara ve gerçeğe aykırı davranmaları nefisleri azdırmış, inananlar dahi tuzağa düşerek, kendilerini güçlü ve iradesel görmek suretiyle ahkâm kesebilmişlerdir. Benlikleri şeytana dahi pabuç çıkaracak bir hadsizlikle öyle azmış ki boya ve badana yeteneklerini yaratıcılıkla özdeşleştirebilmişlerdir.

Bunca düşüncelere, eğitimlere, yasalara ve bilime karşılık; neden olumsuzlukların, musibetlerin ve kötünün önüne geçilemediğine dair tatmin edici açıklamalar yapılamayıp çözümler üretilememekte, dolayısıyla Yaratıcıyı, vahyi ve kaderi reddeden tüm anlayışların çöpsel yığınlar olarak, kümbetsel beyinlerde dolgu malzemesi vazifesi gördüğü ortaya çıkmaktadır.

Vahyin tüm açıklığıyla vurguladığı; ölümü, eceli, hastalığı, kaybı, yoksulluğu, kötüyü, korkuyu, suçları, felâketi ve vahşeti durduramayan sözde yaratıcı bilim ve seküler düzen; bırakın bütün bunları, en sıradan olumsuzlukların bile önüne geçememekte, buna rağmen benliklere hitap eden teorileriyle toplumları etkileyebilmektedirler. İnsan için en keskin son ve en acı yaşam olan ölüm, hastalık ve ecel karşısındaki acziyeti, şüphesiz muhakeme edebilen akıllara somut bir ipucudur. Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor ve eceller belirlenemiyor ise; öyleyse seküler düşüncelerin ve pozitivist bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?

Antik Yunan uygarlığının zirveye çıkıp en çok geliştiği dönemler Kral İskender yönetiminde olmuştur. Yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan İskender, babası Filip’in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, Antik Yunan kültürünü batıda Makedonya’dan doğuda Hindistan’a, kuzeyde Fergana’dan güneyde Mısır çöllerine kadar yaymış ve günümüz seküler düşünce ve batı medeniyetinin temelini atmıştır.

Bir gün İskender, seferden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl istekler ki hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz” acziyeti karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmış.

İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını ya da tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden farksızdır. Fıtratı gereği; palyatif ve sürekli olmayan güçlere, cazibelere, makamlara ve rütbelere, benliklerini azdıran ödül, başarı ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları gerçekleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları; mal, sağlık ve can gibi ağır bedeller ödemelerine dek uyanamamaktadırlar. Gerçi ani şokla uyansalar da acı dindikten sonra yine uykuya dalabilmektedirler. Neden fikirlerinde meydan okudukları Yaratıcı Allah’a ve kâinatsal kadere karşı güçlerini kanıtlayamıyorlar?

Benlikleri tahrik edip baştan çıkaran “özgür irade” iddialı seküler temelli anlayışlar, “Mutlak İrade” ve kaderi reddetmelerine neden olsa da insan için her şeyin bittiği o en keskin son olan ölüm, geçici de olsa geride kalanları etkileyebilmekte, böylece geçici görsel kıymetlerin dayaksızlığı kanıtlanabilmektedir. Bununla beraber her ne tedbir alırsa alsınlar, etraflarını saran binlerce musibetlere karşı çaresiz kalıp zararlarından kurtulamamaları iddialarını çökertmekte, o inanıp güvendikleri yaratıcı bilimin, makamın ve zenginliğin fiziki yaşamda kalıcı hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bilime ve felsefeye dayalı yaldızlı ve makyajsı abartı ve gösterilerin yığınları etkileyebilmeleri, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün iradelerce seçilememesinin bir delili oluyor ki; bu durumda yaratıcı bilim safsatası, insanoğluna icat ettirilen en dehşetsi yalandır.

Neden teori ve felsefelerindeki iddialarını gerçekleştiremiyor, insanlara vaat ettikleri o aydınlık, zengin, mutlu ve güvenli tekdüze yaşamı sunamıyorlar? Allah’a kul olmayı bir esaret addedip, kendilerine kul yapmayı bilim ve aydınlıkla özdeşleştirebiliyorlar. Neden halkın tamamı kendileri gibi şan ve şöhrete, zenginliğe, güvene ve her türlü haklara sahip değiller? Saltanatlık, dokunulmazlık, soyluluk ve özgürlük; sadece kendilerine mi? Her ne kadar tanrılığı oynasalar da yaşamın gerçekleri yalancı olduklarını belgelenmekte, bu sebeple laik ve putperest yönetimlerin bertaraf edilmeleri kaçınılmaz hale gelmektedir.

Söze değil eyleme ve yaşadıklarınıza bir bakıp kendinizi onlarla kıyaslayın ki sizi yaratan ve yöneten Allah’a mı, yoksa onlara mı kulluğun daha akılcı ve gerçekçi olduğunu anlamaya çalışın.

Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez…

Kimisi adaletsizlikten, kimisi haksızlıktan, kimisi yoksulluktan, kimisi işsizlikten, kimisi borçlardan, kimisi güvensizlikten, kimisi umutsuzluktan, kimisi ahlâksızlıktan, kimisi hastalıktan, kimisi kalkınamamaktan, kimisi suçlardan sürekli şikâyet etmekte, idare edenleri suçlamaktansa; neyle idare edildiklerini yahut hangi düşünceyle yönetildiklerini hiç sorgulamayarak, köklü bir çözümden yana tavır alınmamaktadır. Sadece birkaç dakikalık muhasebe bile; savunulan ve uğruna yollara düşünülen örneğin çağdaşlık, laiklik ve Atatürkçülük gibi din-dışı düzenlerin, şikâyetlerin hangisine çare üretebildiğini ve kökten ne verebildiğini tahlil eder, dolayısıyla yaşamsal sırrın engellenemez sıkıntılarının gerçek sebebi öğrenebilinir. Barış, sevgi, eşitlik, adalet, hukuk ve uygarlık adına dayatılan düşüncelerin; bazen acı, bazen hüzün, bazen dehşet içinde yaşanılan olumsuzlukların hangisini önleyebilmiş ve dualitiye son vererek talepleri karşılayabilmiştir? Gerçekte toplumları hangi düşünce ve ilkelerin mağdur ettiğini sorgulamayıp sadece kişi merkezli anlık suçlamalarla çözüme kavuşabilmek mümkün değildir.

Güvenilip, iktidara taşınılan her partinin daha beter bir politika uyguladığı ve ihanete uğramanın arkasında yaratığı yücelten seküler rejime bağlı bir yönetimin sergilendiği gerçeği hiç düşünülüyor mu?

Unutmamalısın ki sen yaratık bir insansın ve kendin gibi herhangi bir kul tarafından güdülecek düşünce ve anlayışlara rağbet etmemelisin.

Ancak kim olduğunu öğrenebilirsen, o peşine takıldığın sefil yalancılardan ve hidayet dağıtıcılardan kurtulabilirsin.

27 Mart 2010 Cumartesi

Akıl kurallarını bertaraf eden İNTİHAR…

İnsanoğlunun azan benliklerine gem vuramayıp pozitivist teorilerle süsledikleri yaratık ve kadersi bir mahkûm oldukları gerçeği, fevkalade somut bir acizlik olan intiharlarla deşifre olmakta, dolayısıyla rasyonel bir varlık oldukları ütopik felsefelerini yaşamda gizleyememektedirler. Sıradan insanların intiharlarını ekonomik, sosyal, eğitim ve seküler psikolojik bazında değerlendirerek; aklı, insanın hayatta var olabilmesi için temel araç görmeleri akabinde şöhret, servet, bilim ve mevki sahibi zenginlerin, akademisyenlerin, sanatçıların, üst düzey askerlerin ve akli ilkeleri uç düzeyde kullandığı sanılan düşünürlerin kendi canlarına kıyabilmeleri; kuramlarında iddia ettikleri gibi akıl kullanmaktan başka hiçbir araç ve Tanrı’ya ihtiyaç bulunmadığı varsayımlarını, bu nasıl bir akıldır ki yaşamını intiharla sonlandırabiliyor sorusunu doğurmaktadır. Voltaire’in dediği gibi; “Akıl, her şeyi olduğu gibi görebilmektir.”

Sözde başarılarıyla kendilerini çok akıllı sananların gurursal sarhoşluğu ancak hayatlarına son verene kadar sürmekte, böylece o başarılarındaki sırrın taptıkları akıllarından değil ısrarla reddedikleri Yaratıcı’nın bir lütfü olduğu gerçeğini muhakeme edemeden şeytani benlikleriyle toprağa karışabilmektedirler.

Aynı tecrübeyi bizzat yaşamış, neredeyse intihar edecekken Kur’an’ı okuyup gerçeği öğrendikten ve Kur’an’da zikredilenleri hayatımla kıyasladıktan sonra nasıl aciz bir yaratık, sahip olduğum her şeyin üstün sandığım benliksi aklım ve irademle değil aslında Allah’ın emanetsi bir ikramı olduğunu öğrenip iman etmemle boyun eğmiş, dolayısıyla huzura kavuşup derinden kemiren vesveselerden kurtulmak suretiyle intihar veya isyan gibi bir alçalmışlıktan sakınmıştım.

Bazen olayların etkisi o kadar sarsıcı olur ki bir hiç olduğunla yüzleştiğinde her şeyden vazgeçip; ya intihar etmek ya isyan etmek ya da durmaksızın koşmak, kaçmak ve yapayalnız kalmak istersin. İşte o an ya gururunun peşinde koşarsın ya da o şeytanı hapsedip Yaratıcı’na sığınırsın.

Daha çok genç yaşımda neredeyse tüm dünyada anlaşmalar yaparak, saygı ve itibar kazanıp özel uçaklar ve helikopterlerle uçan, en üst düzeyde ağırlanarak krallar, sultanlar, prensler ve başbakanlarca onurlandırılan, iş adamlarını dize getirerek hayran bıraktıran, NATO ve Çin Devleti başta olmak üzere başarı plaketleri alıp sayısız brifingler veren ben (sefil), üç yaşında bir çocuğun bile yapmayacağı hayati bir yanlışlığa düşerek, “Neden fark edemedim, aklımı kullanamadım, uyanık olamadım, fırsat verdim, kandırıldım, güvendim, ihanete uğradım ve aldatıldım” sorularıyla öyle bir bunalıma girmiş ve hayattan nefret etmiştim ki intiharın bile benliğimi tatmin edemeyeceğini düşündüğüm sırada sahip olduğum kuvvet ve kıymetlerin Allah’tan geldiği idrakine kavuşmuş, felakete sürükleyen gururumu, dünyevi hırs ve ihtiraslarımı tek kalemde silip, Mutlak İrade’ye teslim olmuştum. Çünkü bir yaprağın dahi O’nun izni olmadan yere düşmemesi, her şeyi yöneten ve yönlendiren O olduğu gerçeği başka arayışları geçersiz kılacak bir kanıtla ortadaydı.

Aciz kulunu hidayete ulaştıran Allah’a sonsuz şükürler olsun! Şu geçici ve yalancı dünyada bundan daha kazançlı ve makbul ne olabilirdi?

Ancak altyapımın İslam’la yoğrulmasından çözümü vahiyde arayabilmiş, diğerleri gibi seküler düşüncenin tek çıkış kapısı olduğu anlayışlarla bütünleşmiş olmamamdan gerçeğin açık perdelerinden yaşamın sırlarını muhakeme edebilmiştim.

Evrim düşüncesinin savunucularından Aristo, aklı tanrılaştıran rasyonalist felsefesiyle aklın Yaratıcı’nın iradesiyle ya da Etkin Aklın güdümüyle değil bireysel gayret ve bilgiyle fonksiyon kazandığı savı, sözde başarıları ve zaferleriyle abideleşip sonra sıkıntı, acı ve ızdıraplar içinde şöhretlerine hiç yakışmayan bir sonla hayatlarını bitirmeleri; perdelenmemiş gözler, milleştirilmemiş kulaklar ve mühürlenmemiş kalpler için açık bir ibrettir.

Günümüzdeki tüm laik, liberal, sosyalist, masonik ve seküler düşüncelerin ilham kaynağı olan Aristo felsefesi; bizzat içinde yaşanılan gerçek dünyayla değil de hayal âlemiyle özleştiği ve insan bilincinin tabiatınca dikte edilmiş şartları doğru olarak tespit edemediği ve yaşamla örtüştüremediği aşikârdır. Çünkü ruhsuz bir bedenin ölü olması misali Yaratıcı’sız bir dünyanın ve kuralların var olabilmesi imkânsızdır. Aristo’nun yaratık olan insanı tanrı kılan görüşleri; intiharların, felaketlerin, canavarlıkların, haksızlık ve adaletsizliklerin yegâne sebebidir.

Çeşitli sıkıntılarla cebelleşen insanoğlunun çaresizlik içinde kendini kasıp kavuran fiziki veya ruhi musibetleri yaratan varlığa değil de uzmanlığına güvendiği kendi gibi kullardan medet umabilmesinden çözümsüzlük aşılamamaktadır. Ya neden-sonuç ilişkilerini irdeleyememenin çaresizliği içinde kıvranır, ya kendileri kadar tecrübesi dahi olmayan realiteden uzak teori ve hurafelerle toplumu aldatan politikacı, din veya bilim adamlarına başvurur, ya da intiharlarla sıkıntılarından kurtulmaya çalışırlar.

“De ki: Ondan (benlikten) ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız.” En’am.64

Aslında benliği azdıran dünya o kadar küçüktür ki uçaktan bakıldığında o koca tesisleri, imrenilen gökdelenleri ve meydan okuyan dev yapıları tıpkı bir kibrit kutusu kadar ufacık, uzaya çıkıldığında ise uçsuz bucaksız sanılan o koca dünyanın bir çakıl taşından farksız olduğu görülür. Ancak öyle insanlar vardır ki şafak vakti doğup akşam ölürler. İşte bu insanlar için dünya akla sığmayacak kadar büyüktür, dolayısıyla tıpkı uyku misali birkaç saat yaşayanla bir ömür boyu yaşayanların hiçbir farkları yoktur.

Sıkıntı, insanla özdeşleşmiş ve hayatın her safhasında süreğen duyguların en korkuncu ve eriticisidir. Bazen öylesine yoğunlaşır ve yaşamı mahveder ki çıldırtarak, ya tımarhaneye ya intiharlara ya da facialara sebebiyet verecek tehlikeler oluşturur. Sıkıntının bariz ve yaşanılan durumla uyumlu bir nedeni varsa bu doğal bir duygu yansıması olarak değerlendirilmekte, ancak anlaşılabilir bir sebep yokken aniden olgunlaşarak varlığını devam ettiriyorsa; geçmişe ve çeşitli olaylara yorumlanmaktadır.

“Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse O’nun nimetini engelleyecek yoktur. Onu kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, merhametlidir.” Yunus. 107

Hastalıkların getirdiği menfi oluşumlar yanında kayıplar, başarısızlıklar, felâketler, ölümler, sosyal, ekonomik ve siyasi nedenler, benliksi ilişkiler, beklentiler ve sayısız sebepler; sıkıntının yok edici etkileşmesini sağlayan somut gerekçeler olarak sıralansa da belirgin hiçbir neden yok iken doruğa çıkmasına ise bilim hiçbir anlam verememektedir.

Bariz sorunların geçici ortadan kalkmasıyla mutluluğun refahsı esintisi, tıpkı karanlıktan aydınlığa geçiş gibidir! Ancak o geçişin aldatıcı mı yoksa kalıcı mı olduğu, şüphesiz sıkıntı ve musibetleri doğuran etkinin tanımıyla mümkündür. Eğer mazereti, seküler psikolojinin maddi anlayışında aramaya kalkarsanız, yaşam boyu devamlılığını engelleyebilmeniz söz konusu değildir.

“(Resulüm!) De ki: "Allah'ı bırakıp da (ilah olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler." İsra.56

Evrimciler her ne kadar dualite gerçeğini reddedip tek düzen kurabilme hayallerini umutla canlı tutmaya çalışsalar da ölümle yaşam, iyilikle kötülük, doğruyla yanlış, gündüzle gece nasıl iç içeyse, sıkıntıyla mutlulukta öyledir; birbirlerinden farklıymış gibi algılanamaz ve iradece yönlendirilemez. Çünkü bir şey, her şeyi etkileyip çökerttiğinden, hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir.

Eğer bireysel akıl ve özgür iradenin varlığına inanılıyorsa; beynin içerisinde sonuçları yasalarla kesin olarak belirlenemeyecek süreçler olmalı, bu süreçleri yöneten ve yine maddi kurallara tabi olmayan bir “özgür güç” bulunmalıdır. Maddenin tabi olduğu yasalara tabi olmayan gücün maddenin içerisinden çıkamayacağına göre, mutlaka iddia ettikleri kuantumdan fotonlar ile ışınlanmış olduklarını kanıtlamalıdırlar. İnsanların intihar veya ötenazi edercesine savaşı, tehlikeyi ve karmaşayı seçerek bir suç imparatorluğu kurmaları; nasıl mantıklı bir seçimin veya özgür bir iradenin reaksiyonu olabilir?

Fotoğrafçı Kevin Carter; depresyona girerek o çocuğa yardım etmeyip akbabaya teslim etmesinin bedelini öyle acı ödemişti ki karanlıklar içinde yaşayarak üç ay sonra intihar etmekten şöhreti ve ödülleri kendisini alıkoyamamıştı.

Bir gün, haberleri izlerken ibretsi bir olaya şahit oldum. Kadının biri, geçirdiği bunalım sonucu hayatına son verebilmek maksadıyla oturduğu evin en üst katından atlayarak intihara kalkışıyor. O sırada başka bir kadında kurallara uygun bir biçimde kaldırımda yürüyor. Kendini öldürebilmek için intihar eden kadın, kaldırımda yürüyen kadının tam üstüne düşerek ölümüne neden oluyor ama intihar eden kadın hiçbir zarar görmeyip hayatta kalıyor, üzerine düştüğü diğer kadın ise oracıkta ölüyor. Biri ölebilmek için intihar ettiği halde ölmüyor, diğeri yaşamak istediği halde ölüyor. Ölen kadının en çok otuz santim eni olduğu tahmin edilip yürüdüğü de dikkate alınırsa, o yükseklikten isabet edebilme oranı neredeyse sıfırdır. Tedbirini alarak kurallara uygun hareket eden insan ölüyor, ölebilmek için intihar eden ise yaşıyor.

Demek ki yaşamak veya ölmek, Aristo felsefesine göre kişinin isteğine göre gerçekleşmemektedir. Yani, her iş ve olayda olduğu gibi kişinin dilemesi ve iradesine bağlı hiçbir şey gelişmemekte ve sonuçlanmamaktadır. Duygularda oluşan bir eylemi düşüncede değerlendirdikten ve fiil gerçekleştirdikten sonra, yine de beklenilen sonuç alınamıyor ve mezara gitmek yerine ölüme sebebiyet verme suçundan cezaevine girerek yaşamına devam edilebiliyor.

Ünlü ressam Van Gong, uzun bir müddet akıl hastanesinde yattı. Her zamanki gibi başarı gösteremeyen psikiyatırlar, durumunun umutsuz olduğunu söyleyerek onca saçma teorilerini itiraf etmek zorunda kaldılar. Daha sonra Van Gong tabancayla intihar ederek öldü.

Her türlü imkâna, şöhret, bilgi ve güce sahip kimselerin bir sıkıntı veya musibet sonrası umutsuzluğa düşerek nasıl demoralize olup yıkıldıkları ve intihar ettikleri yaşanılan gerçeklerdir. Kimler yok ki…

Fizyolojik ve fiziksel oluşumlara işlev kazandıran ruhun; akıl, zekâ, içgüdü, düşünce, duygu ve hafıza gibi değişik tanımlamalarla karşı karşıya getirilmesi ve çatıştırılması kabul edilemez bir yanlıştır. Somut ve bilinçli bilgi ve davranışları beyne, akla ve düşünceye, bilinç dışındakileri de içgüdüyle bağdaştırmak, hiçbir düşünce ve anlayışın mantık çerçevesinde yeterlilik vermemesi gereken bir kuramdır. Evrim yoluyla içgüdüsel bir kazanım ya da içgüdülerinde gelişme olduğu düşünülen canlıların neden bu gelişmiş halleriyle yaratılmayıp bazı nitelikleri sonradan kazanabildiğini yaratma kavramıyla örtüştürmek imkânsızdır.

Meselâ, ölüm ötesi ile ilgili korku denen duygunun, inanca dayalı olsun veya olmasın, bilinçli ya da bilinçsiz bir içgüdü halinde ortaya çıktığı iddia edilmekte ve burada inanç faktörünün çok önemli bir rol oynamadığı söylenmektedir. Her şeyden önce bir şeyin herhangi bir inanca dayanması, bilinçli ya da bilinçsiz olmasını mantığa veya fizyolojik bir içgüdüye dayandırmak kadar akıl almaz bir paradoks olamaz. Öyle olsaydı, düşündüğünü ve inandığını zihninde ve duygularında çözümleyerek ve pekiştirerek ister bilinçli ister bilinçsiz kesinkes yapabilecek bir iradeye sahip olunur ve güya içgüdüsel gelişen her şey yaşama geçirilirdi. Peki, bunu engelleyen nedir? Korkunun ecele faydası olmadığı apaçık ortadayken neden korkuluyor? Veya cennetin sonsuz bir saadet olduğuna inanıldığı halde, neden ölümden kaçınarak dertsiz ve elemsiz mutlu bir hayat olan cennet tercih edilemiyor?

Pozitif bilim; insanla hayvanı ayıran farkın hayvanın ölüm ötesi hakkında bir bilgiye sahip olmamasını savunur ve bunu doğuran etmenin ise, onun öte yaşamın varlığını hissettirecek bir beyne sahip bulunmayışını gösterir. Bu yüzden de hayvandan bir mükellefiyetin beklenmediği düşünülür. Böyle olunca, içgüdülerinin gösterdiği yolda davranan hayvanın veri tabanında bir bilgi oluşmadığı öne sürülür. Yani, yerin iki metre altı ile ilgili en küçük bir korku duymamaktadır. Ancak bu teorinin aksine yine de insanlar gibi ölümden korkuyor, rızık arıyor, çiftleşiyor, düzen kuruyor, üretiyor, yuvalarını inşa ediyor, yön buluyor, tehlikelerden sakınıyor ve ölümle sonuçlanabilecek olaylardan şiddetle kaçabiliyorlar.

Anlayışlardaki böylesi açık çelişkileri savunabiliyor olmaları, ruhsuz fizyolojik bir fiziksel yaşam felsefesindendir. İnsan olan ateistlerin, laiklerin ve diğer seküler düşüncelerin ölüm ötesi hakkında inançları bulunmamasına rağmen; tıpkı hayvanlar gibi davranmaları, acaba öte yaşamın varlığını hissettirecek bir beyne sahip olmayışlarından mıdır? Öyleyse hayvanlardan ne farkları vardır? Beyinsiz olduklarından dolayı onların da hayvanlar gibi bir mükellefiyetleri yok mudur? O zaman hayvansal içgüdülerle insansal içgüdüleri birbirinden ayıran ve veri tabanlarına bilgi gönderip yöneten ve yönlendiren kimdir?

Eğer beyinsel, zekâsal ve iradesel özgür bir fizyolojik yapıya sahip isek, neden duygularımızı kontrol edemiyor, farklılaşabiliyor, düşündüğümüzü eyleme dönüştüremiyor, korkularımızı yenemiyor, dilediğimizi yapamıyor, kötülüklerden sakınıp iyiliğe yönelemiyor ve sürekli mutlu ve güvenli olamıyoruz? Neden sıradan bir işgünün mutlu ve başarılı başlangıcı, insanın acı ve dehşet sonu olabiliyor?

Acaba şartların ve değer yargıların düşünsel önemi fiiliyata geçirilebiliyor mu? Hayvanda olmadığı iddia edilen değer yargısı, nasıl bir yaşam enerjisiyle bağdaştırılarak ruhtan soyutlanabiliyor? Pozitif bilimin keşfedemediği, üzerinde deneysel ne bir araştırma ne de hiçbir gelişme gösteremediği ve sadece düşlerde şekillendirdiği gen formasyonu, neden fonksiyonel özelliğini koruyamıyor ve inanılmaz paradokslara sebep oluyor? Örneğin, Darwin ile babasının arasındaki düşünce ve inanç uçurumu veya birçok ebeveynin, eğiticinin çocukları ve talebeleriyle olan anlayış ve davranış aykırılıkları gibi! Eğer insan, yaşamın gayesini belirlemek, nasıl davranacağına kendisi karar vermek ve ölüm ötesini kabullenmek durumunda ise; neden hayvansal bir şuura, hatta daha da sapkın inanç ve düşüncelere sahip olabilmekte, çözümü intihar ve isyanda bulabilmektedir?

Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), hadisi şeriflerinde “İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyin” buyurmuştur. Ya beyinleri olup da akılları olmayanlara ise Allah şöyle hitap etmiştir.

“And olsun, biz cin ve insanlardan birçoğunu (sanki) cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği kavramazlar, gözleri vardır, lâkin onlarla göremezler, kulakları vardır fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.” A’raf. 179