özgür irade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgür irade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2014 Cumartesi

Allah dilediğini takdir ediyorsa, ne gelir elden!



Hiçbir sorguya, şüphe ve tereddüte kalkışmaksızın Mutak İrade'sine kayıtsız-şartsız itaat ve teslimiyet!

Ameli olmayan bir düşünce ve bilgi ya da imanı olmayan bir inanç ve ibadet sahiplerinin durumu; tıpkı üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer. Nasıl ki sağanak bir yağmurda toprak kaybolarak kaya ortaya çıkmakta ise, amelsiz ve imansız bir ilim ve inanç da öyle ortaya çıkmasından kazanılan hiçbir şeye sahip olunamamakta ve çelişkiler furyasında ne ilim ne de inanç sebatkâr kalmaktadır.

Her şeyde didinerek çırpınan insan, nefsinin isteği doğrultusunda hep bir şeyleri değiştirmeye, sahip olmaya, ilerlemeye, daha çok elde etmeye çabalar. Eğer yol kat edebilmişse ‘ben’ der, aksi tezahür etmişse ‘kader’ ya da “şansızlık” der. Diğer bir ifadeyle; ömrünü yaratıcı ile savaş yaparak geçirir; böylece özgür yahut cüz’i iradesine güvenen insan ile Mutlak İrade arasında üstünlük savaşı sürdürülür.    

Hıristiyan ve Yahudiler, yeryüzünün yönetimi ve egemenliği insanda olduğuna inançlarından dolayı ateistler misali doğrudan "özgür irade"yi; Müslümanlar ise,
"cüz’i irade" ve "külli irade" ikilemiyle yaratıcının tahtına yani Mutlak İrade’sine ortak olmaya kalkışırlar.

İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Yaratıcı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?

Allah’ın dilemesi dışında bir yaprak dahi yere düşemiyor ise; Müslümanların “cüz’i irade” savı çelişki değil midir?

Yaratıcı; her türlü düşünce, bilgi, anlayış ve davranışları insanoğlu bedenen yaratılmadan önce dilediği gibi paylaştırarak ruhlara nakşetmiş ve bu temel esasa dayalı dünyanın biçimlenmesini, maddenin, fiziğin ve olayların vuku bulmasını iradesince programlayıp eylemleştirmiştir.

Ruhsal akliyat, duygu ve fiziki oluşumların bireysel, toplumsal ve evrensel fıtrata denk görsellik ve güncellik kazanabilmesi amacıyla vahiyle bildirdiği iyi veya kötü, doğru veya yanlış yollar için; peygamberi, şeytanı, ruhu, bedeni ve maddeyi aracı kılmıştır. Böylece faydalı veya zararlı tüm düşünce, fiiliyat ve unsurların hudutları çizilmiş ve buna bağlı kâinatsal bir düzen konumlandırarak soyut veya somut tüm olayları ezelde yaratmıştır.

Peygamber ve şeytan özüne bağlı şekillenen düşünce, duygu ve davranışların düzen içinde varlık kazanması ve mücadelesi, varoluş ve yok oluş amacına uygun biçimlenmiştir. Düşsel ve fiziksel uygulamaların hiçbiri beyinsel, öğretisel, araştırısal, rastgelesel, gözlemsel veya iradesel etkiyle gerçekleşmemekte, ancak öyle sanılmaktadır. Her şey "ilk"e bağlı fonksiyon gösterdiğinden, sonradan hiçbir şey ne kendiliğinden ne de iradece türememekte, gelişmemekte, etkileşmemekte ve evrimleşmemektedir. Eylemsel bilgiler, her ne kadar vahiysel, sezgisel, zihinsel veya diğer araçlarla elde edilen birer öğeler ve fiziği meydana getiren tetikleyici donatılar ise de, öncesinde ruhlarda var olan ekinsel olgulardır. Bilim ve teknolojinin üremesine ve evrenin hareketine neden olan her türlü araç, gereç ve sebepler; fizik için gerekli olan görsel veya göksel mazeretlerdir.

Ruh, bünyesinde barındırdığı zihinsel ve duygusal oluşumları programı doğrultusunda hayata geçirerek durağan bedene fiziksel işlev kazandırmaktadır. Bireysel, toplumsal ve evrensel olaylar, "o kitap"’ta yazılan mutlak düzeneğe göre etkileşerek gelişmekte ve yaratıksal hiçbir katkı veya müdahaleye izin verilmemektedir.

İyi veya kötü her düşünce ve eylem, Mutlak İrade’ce önceden takdir edilmiş "bir bilgi"’ye göre olgunlaşarak etkileşmekte ve kadersel düzen, programı mecrasında akışına devam etmektedir. İnsanların vahye, akla veya fiziğe olan güvenleri iradesel değil tamamen kaderseldir.

Düşünce ile davranışın, inanç ile imanın, mantık ile duygunun çoğunlukla örtüşmeyerek çatışması ve sürekli değişkenlik göstererek zıt sonuçlar doğurması, insanoğlunun özgür olamayışından ve dilediğini yapabilecek iradesel bir gücü bulunmayışındandır.

Vahiysel din psikolojisinde; bir insan, yaşamı boyunca başına gelen olumlu veya olumsuz her türlü oluşumun Yaratıcı’dan geldiğine inanarak ya şükreder ya da sabreder. İmanı gereği Allah’ın izni ve iradesi olmadan herhangi bir şeyi başarma veya kaybetmesine olanak olmadığını düşünür ve yaşadığı hayatta bir kanıttır.  Çünkü her iş, O’nun dilemesiyle gerçekleşmektedir.

Seküler beyin psikolojisinde ise, bilim, üstün ve özgür aklın zekâ seviyesine göre eğitsel, içgüdüsel, kalıtsal, rastgelesel yani tesadüfen kendiliğinden oluşan bilgileri işleyip muhakeme etmesiyle ortaya çıkardığı bağımsız yargılar olarak kabul edilir. Aklın, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran bağımsız bir güç olduğu varsayımıyla insanın egemenleşme ütopyasına neden olan özgür irade, dilenileni yapabilen, olumsuzlukları bertaraf edebilen, tedbirleriyle savabilen, kaderini yazabilen ve seçme hakkı olabilen mutlak bir güç olarak tanımlanır ama pratikte kanıtlanamaz.

Egemenlik ve irade savaşı öylesi bir karmaşa ve tutarsızlık içinde sürer ki, Mutlak İrade, Özgür İrade ve Cüz’i İrade konusu aralıksız tartışılır, birbirine hükmeden veya dışlayan yorumlarla paradoksal anlayışlar, dinler, mezhepler ve tanrılar üretilir. Aslında herkesin içinde yaşadığı gerçek dünya tektir. Bu sebeple Mutlak İrade gerçeğine kayıtsız iman edenler, bu tür anlamsız, dayanaksız, kanıtsız ve sonuç getirmez tartışmalara itibar etmezler.

Neticede hidayete erdirenin de saptırtanın da Yaratıcı olduğu içyüzü aleniyken ve her şey O’nun dilemesi ve yönlendirmesiyle gerçekleştiği ortadayken, tartışmanın hiçbir yarar getirmeyeceği hatta zarar vereceği de aşikârdır.

“O (Allah), Kitap'ta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” Nisa 140

Yaratıcı’ya kayıtsız-şartsız teslim olanlarla, özgür veya cüz’i iradeyi savunanların fikirsel mücadeleleri; yaşamı yönlendiren ruhi ve fiziki kanıtlar dikkate alınmaksızın laflar deryasında devam eder. Zihinsel ve kalpsel ya da fiziksel veya duygusal iyi-kötü, doğru-yanlış her şeyi tecrübe edinerek gören, duyan, tadan ve hisseden insanoğlu; nasıl oluyor da farklı düşüncelere, anlayışlara, dinlere, keşiflere ve değerlere sahip olabiliyor, çatışabiliyor veya ani dönüşümlere zemin hazırlayan sebeplerle değişebiliyor?

Şu tartışılmaz bir gerçektir ki, her ne dine, inanca ve düşünceye sahip olunursa olunsun özgür veya cüz’i irade savıyla kulu doğrudan ya da dolaylı olarak egemen kılan her türlü anlayış batıldır. İnsanların büyük bir çoğunluğu her ne kadar Yaratıcı’nın varlığına ve dinlerine inandıklarını iddia etseler de, güttükleri ve rehber edindikleri yolun ateist köklü olduğunun bilincinde değillerdir. Kim ne derse desin, irade iddiası gizli bir ateistliktir.

Sözle fiil, mantıkla duygu, gerçekle kuram, düşünceyle irade, inançla iman arasındaki dengesizlik, aykırılık, denetimsizlik ve çatışma; beyinsel fiziki iktidarı sarsmakta, zihinsel ve bedensel özgür anlayış ve iradenin yıkımına neden olmaktadır. Başarı ya da başarısızlık, iyilik ya da kötülük, doğruluk ya da yanlışlık, özgürlük ya da kölelik, yönetim ya da yönlendirme de sorumlu olan egemen güç ya daima Allah’tır, ya da daima insandır.

Eğer Allah, zatına ortak koşulmasını kesinlikle yasaklamış ve bağışlanmaz bir suç olarak kabul etmiş ise, özgür yahut cüz’i irade anlayışı apaçık bir yanlışlık hatta bir küfürdür.

“Sizler ancak Rabbimizin dilemesi sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan 30

“De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.” Tevbe 51

3 Nisan 2010 Cumartesi

Önce kim olduğunu öğren…

Fizikken insan görünümünde ama benlikken şeytan olmuş yığınların cirit attığı modern dünyada iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayırabilmenin zorluğu insanlık kargaşasını doğurmuş, dolayısıyla yaratığı insanlaştıran özellikler silinerek, yaratıcı tanrılığa payeleştirmiştir.

Günümüz seküler, din-dışı tüm düşünce ve pozitivist bilimi üreten Antik Yunan uygarlığı, çözemedikleri olaylar karşısındaki zorluklarını somut doğa olaylarına bakarak aşmaya çalışılırlardı. Ancak felsefelerine tamamen ters araştırmalarını yaparlarken, hani neredeyse yaptıklarından utanır ve teorilerindeki korkunç çelişkiyi felsefi bombardımanlarla gizlerlerdi. Çünkü onlara göre edinilmeye değer bilgi, beyin hücreleri çalıştırılarak elde edilen benliksel bilgiydi.

İnsanoğlunun nefsini fevkalade etkileyen ve çağdaş hüviyet kazandıran yaratıcılık hırsı biyolojik ruhsuz bir beyni ve tanrısız bir fiziği odaklandırmakta, böylece insanın bir yaratık değil özgür ve egemen tanrısal bir akıl ve irade sahibi olabileceğini hezeyanlaştırmaktadır. Tanrı, ruh, melek, cin ve şeytan gibi göksel varlıkları ya tamamen ya da kısmen inkâr etmeleri, sınırlarını daraltmaları veya bilinçaltının ürettiği hipotezler olarak değerlendirmeleri, benliksel kompleksin egemen olabilme ihtirasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yaşadıkları gerçekler karşısında sayısız olay ve delillere şahit olmalarına rağmen inkârsı fikirlerindeki ısrarcılıkları, yine de gerçekleri saklamaya yeterli olmamaktadır. Ne de olsa yaşadıkları dünyayla ilgili somut bilgiler “ikinci sınıf bilgi”, nazari aleminin ütopik düşleri ve karşılığı olmayan teori, felsefe ve anlayışları ise “birinci sınıf bilgi” olarak kabul görmekte, böylece yaratıcı olabilme vasfına ulaşılarak “beyinci tanrısal” varlıkları sürebilmektedir. Onlar için önemli olan bilginin hakikat ya da hilâf değil, beyin hücreleri çalıştırılarak mı yoksa vahiysel mi elde edildiğidir.

Oysa insan olmalarına rağmen; neden bizzat içinde yaşadıkları gerçek hayatı muhakeme edemiyor, hiçbir dayanağı ve yaptırımı olmayan abartıların peşine takılıp gören bir kör, duyan bir sağır ve hissetmeyen bir kalbe sahip yaratık olabiliyorlar? Bir an olsun otokritik yaparak kendini, gelişmeleri, düzenleri, her türlü olayı tattıkları ve gözlemledikleri dünyayı hiç sorgulamıyorlar mı?

“Mutlak İrade”’ye karşı “özgür irade”’yi egemen bir yaptırım gibi kullanmaya çalışan benlik, Yaratıcıyla olan iradesel savaşında kozmetik üründen öte temelde hiçbir şeyi keşfetme ve değiştirme başarısı gösterememiş, pozitif bilime, evrim teorisine ve seküler psikolojiye sığınarak, tüm çaba ve teorilerine karşın kadere olan mahkûmiyetinden asla kurtulamamış ve kendini darmadağın eden olumsuzlukları engelleyememiştir.

İnatla Yaratıcıya karşı üstün gelebilmek için birçok düşünce ve hipotezler üretmiş, lâkin hiçbirini pratik yaşamda hayata geçiremeyerek mağlup olmaktan sıyrılamamıştır. Vahiy ile bilimi birbirinden ayırabilecek kadar akıllara ve gerçeğe aykırı davranmaları nefisleri azdırmış, inananlar dahi tuzağa düşerek, kendilerini güçlü ve iradesel görmek suretiyle ahkâm kesebilmişlerdir. Benlikleri şeytana dahi pabuç çıkaracak bir hadsizlikle öyle azmış ki boya ve badana yeteneklerini yaratıcılıkla özdeşleştirebilmişlerdir.

Bunca düşüncelere, eğitimlere, yasalara ve bilime karşılık; neden olumsuzlukların, musibetlerin ve kötünün önüne geçilemediğine dair tatmin edici açıklamalar yapılamayıp çözümler üretilememekte, dolayısıyla Yaratıcıyı, vahyi ve kaderi reddeden tüm anlayışların çöpsel yığınlar olarak, kümbetsel beyinlerde dolgu malzemesi vazifesi gördüğü ortaya çıkmaktadır.

Vahyin tüm açıklığıyla vurguladığı; ölümü, eceli, hastalığı, kaybı, yoksulluğu, kötüyü, korkuyu, suçları, felâketi ve vahşeti durduramayan sözde yaratıcı bilim ve seküler düzen; bırakın bütün bunları, en sıradan olumsuzlukların bile önüne geçememekte, buna rağmen benliklere hitap eden teorileriyle toplumları etkileyebilmektedirler. İnsan için en keskin son ve en acı yaşam olan ölüm, hastalık ve ecel karşısındaki acziyeti, şüphesiz muhakeme edebilen akıllara somut bir ipucudur. Eğer ölümle her şey sona erebiliyor, hastalık ve sakatlıkların kahır sonuçları engellenemiyor ve eceller belirlenemiyor ise; öyleyse seküler düşüncelerin ve pozitivist bilimin üstünlüğü ve yaratıcılığı nedir?

Antik Yunan uygarlığının zirveye çıkıp en çok geliştiği dönemler Kral İskender yönetiminde olmuştur. Yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan İskender, babası Filip’in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, Antik Yunan kültürünü batıda Makedonya’dan doğuda Hindistan’a, kuzeyde Fergana’dan güneyde Mısır çöllerine kadar yaymış ve günümüz seküler düşünce ve batı medeniyetinin temelini atmıştır.

Bir gün İskender, seferden dönerken, yolu üzerindeki bir yarımadada mola vermiş. Kasaba halkı yoksul olmasına rağmen öyle akıllı, zeki ve bilgiliymiş ki İskender’i çok etkilemiş, hayranlığını ve takdirini kazanmışlar. İskender sadece asker değil, aynı zamanda bilge bir filozoftu. İskender, onlara; “dileyin benden ne dilersiniz” diye sormuş. İnsanlar, İskender’in yüzüne bakarak; “ya İskender! Sen bize ne verebilirsin ki?” cevapları üzerine, İskender de; “ben, dünyaya hükmeden ve önümde diz çöktüren büyük imparatorum. Dilediğiniz her şeyi verebilecek güç ve kudrete sahip yegâne hükümdarım” diyerek, tanrısal bir böbürlenmeyle üstünlük ve azametini sergilemiş. Böylesi güçlü bir çalım karşısında o yoksul halk; “Peki, senden üç şey isteyeceğiz, bunlardan birini bile vermen, bize ziyadesiyle yeterlidir” diyerek, isteklerini sıralamışlar. “Ya büyük kral! Bize ölümsüzlük verebilir misin?” diye sorduklarında, İskender;”Yahu, ben bunu size nasıl verebilirim, askerlerimin ölümüne engel olamazken, sizi nasıl ölümsüzleştirebilirim?” İkincisi; “Ey dünyayı titreten kudret sahibi hükümdar! Bize süresi belli bir yaşam garantisi verebilir misin?” diye talepte bulunduklarında, İskender hiddetlenerek; ”Ben bunu kendime ve orduma sağlayamıyorum, size nasıl verebilirim?” Peki, son isteğimiz; “Yaşamamız boyunca hiç hasta olmayıp, sürekli sağlıklı kalabilmemizi temin edebilir misin?” diye sorduklarında, İskender hiddetlenerek; “Bunlar nasıl istekler ki hiç yapmaya kudretim olmayan şeyleri benden talep ediyorsunuz” acziyeti karşısında insanlar; “Öyleyse ya İskender! Madem bunları bize verebilecek gücün yoktu, neden bize ‘dileyin benden ne dilersiniz, dünyaya hükmedip boyun eğdiren, her şeye gücü yeten ve dileklere karşılık veren’ bir tanrı olarak tanımlıyorsun? Eğer bize vermeyi düşündüğün altın, yiyecek, giyim, ilaç veya benzeri geçici şeyler ise, her halükarda onları zaten temin edebiliyoruz. Ecelimiz gelmeyip hayatta kaldığımız sürece, gerekli olan zaruri ihtiyaçları bir şekilde bulabiliyoruz. Konforlu barınak ve rahat döşekler ise, ruh vücuttan ayrılıp uykuya daldığımızda nerede yattığımızı anlamıyoruz. Canımızın güvenliği ise, siz kendi canınızı koruyamayıp ölebildiğinize göre, bizim canımızı nasıl muhafaza edeceksiniz?” İskender, duyduğu gerçekler karşısında, sanki savaşta mağlup olup esir düşmüş bir komutanın haleti ruhiyesi içinde gerçekte bir “hiç” olduğunu anlamanın ezikliğiyle, boynu bükük bir şekilde oradan ayrılmış.

İnsanoğlunun sahip olup böbürlendiği geçici güç ve kudretlerinin bir kısmını ya da tamamını kaybettiklerindeki tavırları, tıpkı üzerine ölü toprağı serpilmiş ruhsuz cesetlerden farksızdır. Fıtratı gereği; palyatif ve sürekli olmayan güçlere, cazibelere, makamlara ve rütbelere, benliklerini azdıran ödül, başarı ve iltifatlara karşı müthiş zaafları, yaşadıkları gerçekleri anlaşılmaz kılmakta, ancak yenilgilerine kadar süren rüyaları; mal, sağlık ve can gibi ağır bedeller ödemelerine dek uyanamamaktadırlar. Gerçi ani şokla uyansalar da acı dindikten sonra yine uykuya dalabilmektedirler. Neden fikirlerinde meydan okudukları Yaratıcı Allah’a ve kâinatsal kadere karşı güçlerini kanıtlayamıyorlar?

Benlikleri tahrik edip baştan çıkaran “özgür irade” iddialı seküler temelli anlayışlar, “Mutlak İrade” ve kaderi reddetmelerine neden olsa da insan için her şeyin bittiği o en keskin son olan ölüm, geçici de olsa geride kalanları etkileyebilmekte, böylece geçici görsel kıymetlerin dayaksızlığı kanıtlanabilmektedir. Bununla beraber her ne tedbir alırsa alsınlar, etraflarını saran binlerce musibetlere karşı çaresiz kalıp zararlarından kurtulamamaları iddialarını çökertmekte, o inanıp güvendikleri yaratıcı bilimin, makamın ve zenginliğin fiziki yaşamda kalıcı hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bilime ve felsefeye dayalı yaldızlı ve makyajsı abartı ve gösterilerin yığınları etkileyebilmeleri, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün iradelerce seçilememesinin bir delili oluyor ki; bu durumda yaratıcı bilim safsatası, insanoğluna icat ettirilen en dehşetsi yalandır.

Neden teori ve felsefelerindeki iddialarını gerçekleştiremiyor, insanlara vaat ettikleri o aydınlık, zengin, mutlu ve güvenli tekdüze yaşamı sunamıyorlar? Allah’a kul olmayı bir esaret addedip, kendilerine kul yapmayı bilim ve aydınlıkla özdeşleştirebiliyorlar. Neden halkın tamamı kendileri gibi şan ve şöhrete, zenginliğe, güvene ve her türlü haklara sahip değiller? Saltanatlık, dokunulmazlık, soyluluk ve özgürlük; sadece kendilerine mi? Her ne kadar tanrılığı oynasalar da yaşamın gerçekleri yalancı olduklarını belgelenmekte, bu sebeple laik ve putperest yönetimlerin bertaraf edilmeleri kaçınılmaz hale gelmektedir.

Söze değil eyleme ve yaşadıklarınıza bir bakıp kendinizi onlarla kıyaslayın ki sizi yaratan ve yöneten Allah’a mı, yoksa onlara mı kulluğun daha akılcı ve gerçekçi olduğunu anlamaya çalışın.

Muhakeme edebilen hiçbir akıl, kula kulluğa geçit vermez…

Kimisi adaletsizlikten, kimisi haksızlıktan, kimisi yoksulluktan, kimisi işsizlikten, kimisi borçlardan, kimisi güvensizlikten, kimisi umutsuzluktan, kimisi ahlâksızlıktan, kimisi hastalıktan, kimisi kalkınamamaktan, kimisi suçlardan sürekli şikâyet etmekte, idare edenleri suçlamaktansa; neyle idare edildiklerini yahut hangi düşünceyle yönetildiklerini hiç sorgulamayarak, köklü bir çözümden yana tavır alınmamaktadır. Sadece birkaç dakikalık muhasebe bile; savunulan ve uğruna yollara düşünülen örneğin çağdaşlık, laiklik ve Atatürkçülük gibi din-dışı düzenlerin, şikâyetlerin hangisine çare üretebildiğini ve kökten ne verebildiğini tahlil eder, dolayısıyla yaşamsal sırrın engellenemez sıkıntılarının gerçek sebebi öğrenebilinir. Barış, sevgi, eşitlik, adalet, hukuk ve uygarlık adına dayatılan düşüncelerin; bazen acı, bazen hüzün, bazen dehşet içinde yaşanılan olumsuzlukların hangisini önleyebilmiş ve dualitiye son vererek talepleri karşılayabilmiştir? Gerçekte toplumları hangi düşünce ve ilkelerin mağdur ettiğini sorgulamayıp sadece kişi merkezli anlık suçlamalarla çözüme kavuşabilmek mümkün değildir.

Güvenilip, iktidara taşınılan her partinin daha beter bir politika uyguladığı ve ihanete uğramanın arkasında yaratığı yücelten seküler rejime bağlı bir yönetimin sergilendiği gerçeği hiç düşünülüyor mu?

Unutmamalısın ki sen yaratık bir insansın ve kendin gibi herhangi bir kul tarafından güdülecek düşünce ve anlayışlara rağbet etmemelisin.

Ancak kim olduğunu öğrenebilirsen, o peşine takıldığın sefil yalancılardan ve hidayet dağıtıcılardan kurtulabilirsin.

11 Aralık 2009 Cuma

Yaratıcı, Var oluş, Akıl ve İradeyi ne kadar biliyoruz?

Gelin, çirkef oyunlardan bir nebze uzaklaşarak, bütün bu inanılmaz ve gayri ahlaki olumsuzlukları güdenin özgür düşünceler mi sorusunu ve nefsin kimin iradesinde olduğunu bir inceleyelim. Sayın Talat Yavaş adlı okuyucumun yaptığı yorumda; “bir köpek bile sahibine bunlar gibi ihanet etmez” sözü, neden akıllı insanların hayvanlar kadar sadık ve vicdanlı olamadıkları sorgusunu, İbn Sina’nın dinsel, felsefisel ve bilimsel bakışından çözmeye çalışalım…

Suçlunun suçsuz, suçsuzun suçlu, okulsuzun başarısı, akademisyenin pespayeliği, mazlumun hakirliği, gaddarın saygınlığı, inançlının sahtekârlığı, inkârcının dürüstlüğü, ilâhiyatçının korkaklığı, ateistin cesareti, politikacının ihaneti, devletin zulmü, askerin diktatörlüğü, bireyin sadakati, rütbelinin faşistliği, erin ölümüne fedakârlığı, duyguların insancıllığı, mantığın bencilliği; özgür aklın mı, Etin Aklın mı bir tasarrufudur?

Yaratıcı Allah nezdinde en yüksek mertebede bulunan peygamberlerin dahi özgür iradeleri ve hür bir akılları yokken; sıradan insanların olabilmesi mümkün mü?

“Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.”
İsra. 74

Akılsal kuralları, iradeyi ve mantığı bertaraf eden olaylar, düşünsel ve davranışsal bir ayniyet sağlayamıyor ve yaşanan ikilemler önlenemiyorsa; iddia edilen akılcı bir muhakeme ve yargıyla mutlak olmayan bilime dayalı iradesel bir çözümü gerçekleştirebilmek söz konusu değildir. Sadece verimsiz ve iradesiz entelektüellerin tartıştığı; okullarda, ekonomik, sosyal ve siyasi münazaralarda dolgu malzemesi olarak kullandığı asırlar öncesine dayalı ütopik doktrinlerin karşılığı olmayan kuramsal döküntüleriyle bilim adına “bilgi terörü” estirilmekte, böylece kaderin güttüğü pratik hayat, serapsı fikirlerle örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Bu yüzden ne politikacıların, ne entelektüellerin, ne de eğiticilerin insanlara hiçbir katkıları bulunmamakta, dolayısıyla düzenlenen tartışma şovlarıyla en iyi laf ebeliği yarışmaları yapılarak, insanların etkilenebileceği sanılmaktadır. Ancak kaderle örtüşenler istisna…

Kafatası devletlerce incelenen dünyaca ünlü bilim adamı, İslam bilgini ve filozofu İbn Sina; gençliğinde geometri, matematik, astronomi, kimya, mantık, fıkıh, fizik, kelam ve tıp alanlarında çığır açmış, daha 16 yaşında uzman hekim düzeyine yükselmişti. Çocuk yaşta bütün ilimleri hatmettikten sonra “İşte insan, nerede ilim”, musikiyle tanıştıktan sonra da “İşte ilim, nerede insan” diyerek, tüm dünyayı kendisine hayran bırakan bir şöhrete kavuşmuştu. İbn Sina, Batının inanıp güvendiği çok yüksek bir kaç otoriteden biridir. Elbette başkaları gibi oda tartışılmış ve fikirleri ateistlerce reddedilmiştir.

Batı düşüncesinde, Hipokrat ve Galen’den sonra gelen klasik tıbbın üç babasından biridir. Eserleri bütün zamanların en çok okunan tıp kitaplarından biri olmuştur. Tıbbın yeni paradigmalar kazanarak, modernleşmesi sürecine kadar hem doğu ülkelerinde hem de Batı’da en büyük otorite sahibi bir bilim adamı kabul edilmiş; eserleri, dünyanın birçok üniversitelerinde baş kaynak okutularak; dinin, aydınlanmanın, gelişmenin ve bilimin önünün açılmasına önemli katkılar sağlamıştır.

Yaşamı boyunca türlü zevk ve çileleri en uç boyutlarda tatmış, görmüş, geçirmiş, hapis yatmış, sürgüne gönderilmiş, kaçmış ve genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiştir. On altı yaş gibi çocuk yaşta otorite sahibi bir bilgeliğe kavuşması, şüphe yok ki diğer seçilmişler gibi İbn Sina’nın da mutlak iradenin bir takdiriyle yüceldiği tartışılmazdır.

İbn Sina’nın öğretileri arasında yaratılış öğretisi özellikle önem taşır. O, bu konuda, özellikle 13. yüzyılda çokça tartışılmış olan yaratılıştaki kadersel gerçeği şöyle vurgulamıştı: Varlığa gelen her şeyin bir nedeni olması gerekir. Varlığa gelmek için bir nedene gerek duyan varlıklara ”mümkün varlıklar” adını verdi. Kendisi de mümkün bir varlık olan bir nedene, ondan önce gelen bir neden yol açmış olmalıdır. Bununla birlikte bu nedenler dizisi, sonsuz bir dizi meydana getirmez. Bundan dolayı, varlığı mümkün değil de zorunlu olan, varoluşunu bir nedenden değil de kendisinden alan bir “ilk” neden var olmalıdır. Bu ilk neden zorunlu varlık olan Yaratıcı’dır. O’nun zaman içinde bir başlangıcı yoktur; O, ezeli ve ebedidir. Yaratıcı, tam ve gerçek varlığını her zaman sergiler. O, her zaman fiil halinde olduğu için hep yaratmıştır. Yaratılış, İbn Sina’ya göre; hem zorunlu hem de ezeli ve ebedidir. Yaratıcı’nın kendi ruhundan üfürerek canlıları yaratması ve bilgilendirmesi, ruhların ölümsüzlüğü ve fiziksel bedenlerin ölümlülüğünü, dolayısıyla yaratmanın ezeli ve ebedi olduğunu kanıtlamaktadır.

Varlığa gelen her şeyin bir nedeni vardır. Yaratıcı’dan çıkan ilk birlik, akıldır. Buna göre ruhlar ve ona bağlı akıllar yaratılır. “Etkin Akıl” olan Yaratıcı, bu dünyadaki varlıkların maddi unsurları ve ruhları yaratan varlıktır. Etkin Akıl, aynı zamanda insanların ruhlarına yahut zihinlerine bilgi için gerekli olan form ve kategorileri aktarır. İbn Sina, bir insan zihninin bir başlangıcı olduğu için, insanın mümkün bir varlık olduğunu söyler. İnsan, aynı zamanda mümkün olan bir ruha ve ondan türeyen akla sahiptir. İbn Sina, yaratıklarda iki farklı unsur bulunduğunu ifade ederek, burada özle varoluş arasında bir ayırım yapar. İnsanın özü varoluşundan ayrıdır; bundan dolayı insanın özü kendiliğinden gerçekleşmez. Yani, insanın var olmasıyla var olmaması eşit derecede mümkündür. Onun özü gerçekleşebilir de gerçekleşmeyebilir de. Ona varoluş veren ve onun özünün gerçekleşmesini sağlayan varlık Yaratıcı, dolayısıyla ruhudur.

İbn Sina’ya göre Yaratıcı, mutlak olarak birdir. Bir olandan ise yalnızca bir çıkar. Bu durumda evrendeki varlıkları açıklamak nasıl mümkün olabilir? İbn Sina, Yaratıcı’dan çıkan ilk birliğin, ilk Akıl olduğunu söyler. Çünkü akıl olmazsa bilgilerin toplanma yeri olan hafıza olmaz. Akıl, iddia edildiği gibi özgür ve mutlak bir güç değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır. Tüm varlıkların en tepesinde bulunan Yaratıcı’nın kendi kendisini düşünmesi, O’ndan ilk aklın var olmasına yol açar. İlk aklın kendi nedenini, yani Yaratıcı’yı düşünmesi, ilk akıldan sonra gelen akılların doğuşuna neden olur.

Bu sebeple insanın özgür bir iradeye, hür bir düşünceye ve egemen bir güce sahip olabilmesi nasıl mümkün olabilir? Şayet mümkün olsaydı, hiçbir olumsuzluğu sahiplenmez, menfi her şeyi bertaraf ederdi…

İnsan zihninin özü, bilmektir, ancak insan her zaman biliyor değil ya da bildiğini yapabiliyor demek değildir. İnsan aklı, bilebilmeye yetilidir, fakat insanın bilme tarzı yalnızca mümkündür. İnsan zihni gerçekte herhangi bir bilgi olmadan, ancak bilebilme gücüyle bezenmiş olarak yaratılmıştır. İbn Sina bilgi anlayışında, insan zihninde bilginin varoluşu için, iki öğenin zorunlu olduğunu belirtir. Duyusal nesneleri algılamamızı sağlayan duyular ve algıladığımız bu nesnelerin suret ya da imgelerini bellekte saklama gücü ve soyutlama yoluyla nesnelerdeki özü ya da tümel unsuru yakalama yetisi. Fakat bu soyutlama, İbn Sina’ya göre insan zihni tarafından kendiliğinden gerçekleşmeyip, Yaratıcı’nın Etkin Aklı’nın bir eseridir. Etkin Akıl, bilgi sahibi olabilmesi için insan zihnini aydınlatır. Allah, bundan dolayı insanın yaratıcısı ve buna ek olarak, insan bilgisindeki aktif güçtür. Demek ki tüm insanlarda hepsinin birden pay aldığı tek bir Etkin Akıl vardır. O’da Yaratıcı’dır.

İbn Sina, Aristo ve Plato’nun etkisinde kalarak Aristotolesçi felsefeyi İslam anlayışına göre felsefik yorumlarından dolayı; Yaratıcı, ruh ve yaratık, peygamber ve şeytan, mutlak irade ve özgür irade, duygu ve mantık konusunda paradokslar göstermiş, kaderin halkasal zincirinde birbirinden farklı ve aykırı tezler üreterek, inanç ve düşünceleriyle çelişkiye düşmüştür.

İbn Sina, ünlü Yunan filozof Aristotales'in ortaya koyduğu varoluş felsefesini, İslam-Doğu medeniyetleri düzleminde yorumlamasından ötürü Kur’an’ı temel almak yerine, Aristocu özgür iradeye ve mantığa odaklanarak, varoluş, gelişim ve yok oluş sürecini oluşturan kadersel yazgıyı pratik olarak değil, teori bazında değerlendirmiş, dolayısıyla mutlak irade ile özgür irade arasında tereddüt yaşayarak, büyük bir hataya düşmüştür.

Şöyle diyor; insanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür iradeyle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İrade özgürlüğü, akılla başarı arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal ihsan ile gerçekleşir. Özgür irade tüm insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak onlarda, insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin Etkin Akıl ile buluşmalarını ve gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç ve kavrayış vahiy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi peygamberlere ulaştırırlar. Akıl bütün insanlarda ortak olup, kavramayı ve bilmeyi sağlayan bir yetenektir.

Bir yeti olarak işlek akıl; yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel akıl, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan akıldan daha üstündür. Kazanılmış akıl, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından aklın olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada aklın kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır.

Yaratıcı’ya ait olan Etkin Akıl, aklın en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan bir bütünlük içinde kavrar, bilgilendirir ve yönlendirir. Bu yüzden insan, ayrıntıları duyularla algılar, bütününü akılla kavrar. Her şeyi kavrayan yetkin akla, nesneleri anlama yeteneği olan Etkin Akıl olanak sağlar. İnsan aklının algıladığı ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Akıl, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için, ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini aklın genel kurallarına göre işlemden geçirir ve yargıları ortaya koymada onları aşar. Her şeyi önceden belirleyen Etkin Akıl, yönlendirmeyle mutlak iradeyi hâkim kılar.

İbn Sina, bir taraftan insanın özgür iradesiyle iyi ile kötüyü seçme olanağı bulunduğunu iddia ederken, diğer taraftan insan elinden çıkan bütün eylemlerin tanrısal ihsan ile gerçekleştiğini belirtmektedir. Eğer bütün eylemler tanrısal ihsan ile gerçekleşiyorsa, özgür irade nasıl ve nerede etkili olmaktadır? Akıl ile irade arasında bir çatışma olması ve sonunda aklın üstün gelmesi, Etkin Akıl’ın üstünlüğüdür ki o zaman özgür bir irade ve düşünceden bahsedebilmek imkânsızdır. Yani özgür irade ile kader!

Üstün bir aklın başarısızlığa uğraması, ancak mutlak bir gücün ve müdahalenin sonucudur. İnsan zihninin aydınlanmasını ve bilgilenmesini sağlayan aktif gücün Yaratıcı’nın Etkin Aklı ve mutlak irade olan kaderin ruhla bütünleşmesi olduğunu açıklayan İbn Sina; nasıl oluyor da böyle bir denklemde otomatikman özgür bir iradenin varlığının imkânsız kılınabileceğini hesap edememektedir? İfadesinde, “Akıl; özgür ve mutlak bir güç değil, Yaratıcı’nın etkisi ve yönlendirmesi altındadır” diyor. Buna göre; Etkin Akıl’la bilgilendirilen akılların bağımsız olabilmesi, özgürce düşünebilmesi ve dilediğini yapabilecek hür bir iradeye sahip olabilmesi müthiş bir yanılgı ve kabul edilemez bir paradoks değil midir?

Peygamberler ve bilginlerin bilgilerinde bir seziş olduğu, bu sebeple, kavrayış yeteneğinin Etkin Akıl’la buluştuğunu ve gerçeklerin kavrandığını ifade ediyor. Dolayısıyla ruhun otoritesi altında gelişen duyuların egemenliği altında akıl işlerlik kazanarak, programı doğrultusunda yönlendiği ortaya çıkmıyor mu?

İbn Sina, bir taraftan vahyin ve mutlak iradenin kayıtsız hâkimiyetini kabul ederken, diğer taraftan Aristocu bakışla özgür iradenin de var olabileceğini beyan edebilmesi anlaşılır gibi değildir. Maalesef Aristotoles felsefesine bağlı İslami bir sentez oluşturarak, mantığa dayalı rasyonalizmle vahyi harmanlama girişimi onu ikileme ve korkunç bir çıkmaza sokmuştur. Bu anlayışın hemen hemen tüm İslâm bilginlerinde var olması, Aristo felsefesinin rasyonalist mantığına hayranlıklarından değil, kendilerini yücelten benlik ve mantıklarının nefsi yargılarındandır. Akıl ile vahyin ruhsal bağı ve Etkin Aklı ile olan bütünlüğünü pratikte ilişkilendiremediklerinden irade ve yetki karmaşası yaşamaktadırlar.

Yaratılış konusunda İbn Sina, “bir’den bir çıkar” ilkesiyle hareket eder. İlk “bir”, zorunlu varlık olan Tanrı’dır. O’nun varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma, Tanrı’nın özünden gelen gereksimdir.

İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı’dan ilk ruh ve akıl ortaya çıkar. Çokluk, ruhla ve akılla başlar. Bundan da felek ve nefsin akılları türer. Her akıldan da, o aklın özü ve cismi oluşur. Akıl cismi, ruhsuz hareket edemeyeceğinden, akıllar sırasının sonunda Etkin Ruh bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri, insan özleri ve bilgileri doğar. Etkin Akıl, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk akıl, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk akıl kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her soyut feleğin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan ruhsal enerjidir.

Her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. Nefsin eylemini “Etkin Ruh”, şeytan aracılığıyla dürter. Evrenin varlığı, zorunlu olan Yaratıcı’yı gerektirir. Başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Hareket, nesnenin özünde saklı ruhsal güçten doğar. Her nesnenin özünde hareket ettirici ruhsal bir güç vardır. Nesne kendi kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç, nesneye biçim de kazandırmaktadır. Yaratıcı, özgün bir yapıcı değil, zorunludur. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş ve bozulma vardır, dolayısıyla değersel bir nitelikleri yoktur, ancak yaratıksal nicelikleri vardır. Bu yaratma olayı da yanardağ misali bir fışkırmadır.

Ölüm, ruhun gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan ruhların geldikleri kaynakta toplanmaları, insan da ahret kavramını oluşturur. Ruh, soyut bir özdür, ölümsüzdür, vücuda yani maddeye egemendir. İnsana ve maddeye bireyselliğini kazandıran O’dur. Vücudun yok olması, ruhun varlığını etkilemez. Dirilme ruhsaldır, fizik mazerettir.

Yaratıcı, her şeyi çift yaratarak tek kalmayı kendisine has kılmıştır. Sahibi olduğu canlıları istediği gibi yönlendirmesi ve farklılıklar oluşturması, hiç kimsenin sorgulayamayacağı ve değiştiremeyeceği mutlak kimliğindendir. Yaratığın Yaratıcı’ya özgürce hesap sorabilmesi veya baş kaldırabilmesi özde kabil değildir, ancak sebepte ve “bir bilgi”’deki şeytani misyonun gereğinden mümkündür. Allah, melekler ve cinler âleminde olduğu gibi, dünyada da dengenin sağlanabilmesi için, hidayete erdirdiği iyi ruhlar ve saptırdığı kötü ruhlar programlamıştır. Zaten peygamber ve şeytanın varlık sebebi de bu yüzdendir.

Ruhların her birine değişik bilgiler ve görevler yükleyerek, kimi yaşamın sonuna kadar iyi, kimi kötü olarak bedendeki ve dünyadaki görevlerini sürdürürler. Kimileri de farklı davranışlar sergileyerek iyiyle kötü arasında gidip gelirler.

Ruhların programları gereği bedenlerinde olduğu insanlara işlev kazandırması ve yönlendirmesi, mutlak iradenin “o kitap”ta ki yazgısındandır. Her ruh; çirkin veya güzel, sakat veya sağlam, sağlıklı veya hastalıklı, kudretli veya zayıf bir oluşumla bedenleri biçimlendirmekte ve programı doğrultusunda fiziği meydana getirmektedir. Bu oluşumun zaman içinde farklılıklar doğurması tamamen fıtratsal yapıdandır.

Cennet ve cehennem de dünyadaki yansımanın sonsuz hayattaki ezeli ve ebedi uzantısıdır. Dünyada olduğu gibi ahiret hayatında da Allah, dilediği kulunu mükâfatlandıracak, dilediğini ise cezalandıracak; yaratık olan, yani kul olan hiç kimsenin hesap sorma hak ve salahiyeti bulunmayacaktır. Sadece layık olunan, hak edilen tadılacaktır.

“Biz dilesek elbette herkese hidayet verirdik. Fakat ‘Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım’ diye benden kesin söz çıkmıştır.” Secde. 13

İbn Sina gibi her türlü ilim hatmetmiş ve buluşlar gerçekleştirmiş nice bilim adamları ve düşünürleri şöyle bir inceleyin de; kıyaslanabilmeleri dahi kabil olmayan bilgilerini irdeleyerek, nasıl dağları yaratmışçasına böbürlenebildiklerini ve peşlerine düşerek himmet dilenebildiğinizi sorgulayınız.

Amaçları şöhret, para ve saltanat olan eçhel ezbercilerin hissiz dolguları toplumları da körelterek, hem ilmen hem de ahlaken korkunç bir çöküşe neden olmakta, yüzeysel kopyalarını paraya ve güce tahvil edebilme gayreti içinde gerek dini gerekse bilimi sömürerek, insanları istismar etmeleri nasıl benliksi bir aklın sapmasıdır?

‘Benim’ diyenin suratına tükür ki bir hiç olduğunu anlasın…

Oysa İbn Sina; Buhara prensi Nuh bin Mansur'un hastalanması üzerine, bilgisine başvurulduğunda, uyguladığı tedavi yöntemi başarıya ulaşınca, Samanoğulları sarayında hükümdarın özel doktoru olarak görevlendirilmişti. Karşılığında para yerine, devrin bilinen ve bilinmeyen en önemli bilimsel eserlerinin orijinal nüshalarını içeren, eşsiz bir kaynak zenginliğine sahip saray kütüphanesinden istediği şekilde yararlanma hakkı talep etmişti. Böylece kendini birçok değerli eserin yardımında oldukça geliştiren İbn Sina, henüz 17 yaşındayken, fıkıhtaki, felsefedeki ve bilimdeki dâhiliklerinin yanı sıra, tıbbın temelini atan bir "tıp bilgini" olabilmesini sağlayan, nasıl rahmetsel bir aklın doğrusuydu sorusunu, sanırım çözüme kavuşmuşsunuzdur.

“Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.” İbn Sina

“İnsanın ruhu kandil, bilim onun aydınlığı ve Tanrısal bilgelik de kandilin yağı gibidir. Bu yanar ve ışık saçarsa o zaman sana "diri" denilir.” İbn Sina

3 Ekim 2009 Cumartesi

Ruh ve İrade…

Zihinsel ve duygusal etkileşimlerin fiziğe dönüşü, ruhun programı doğrultusunda kabiliyet kazanmakta, bireyi, toplumu veya evreni özgür veya cüz’i iradenin değil, mutlak iradenin yönetip yönlendirdiği, bizzat yaşanılan hayattan da anlaşılmaktadır.

Etkileşmeyi doğuran sebepler her ne kadar fiziki sonuçlar çıkarsa da, onları doğuran, olgunlaştıran ve güden faktörün ruh olduğu, irdeleyen ve muhakeme edebilen her aklın kabul edeceği bir yargıdır. Hiçbir cisim enerjisiz hareket edemeyeceğinde fizikte var olamaz.. Bedene hayatiyet ve işlev kazandıran ruh, girdiği cisme hayat kandırdığı gibi, maddeyi ve tabiatı da canlandırarak şekillendirmekte ve yaşamın kolaylaştıran bilimin üremesine de etken olmaktadır. Her türlü bilgi ve olay mutlak iradenin dürtüsüyle oluşmakta ve sonrakileri etkileyerek bir bütünlük içinde gelişmesini sürdürmektedir.

Tıpkı ruhsuz biyolojik bir beyin, kalp veya bedenin leşsel bir değer taşıması misali! Tamamen ruhsal olan düşünce ve duyguların fiziksel etkileşim göstermesi iradesel değil, tamamen kaderseldir.

Zihinsel ve duygusal oluşumların fiiliyat kazanabilmesi, ancak ruhun bedeni dürterek harekete geçirmesiyle mümkündür. Aslında akılcı teoriler; iddialarındaki savlar gereği düşüncede programlandığı düzeni sekteye uğratmadan eyleme dönüştürmeli, dolayısıyla özgür iradeyi egemen kılmalıdır. Fakat müdahaleden kurtulamayarak dilediği bir başarıyı yakalayamıyorsa, o bir çöpten farksızdır.

Ruhsuz bir beden nasıl çürüyor ise, susuz bir toprak veya vahiysiz bir kâinatta kurak bir çöle dönüşür.

İradenin özgür olamayışı, her türlü hata, yanlış, kayıp ve acının temel nedenidir. Eğer irade, mutlak iradenin takdirini değiştiremiyor ve olumsuzlukları gideremiyorsa, özgür olabilmesi mümkün değildir. İnsanın yapabildiği, ulaşabildiği ve sahip olabildiği şeylerin hangi sebeplere ve oluşumlara bağlı geliştiği dikkatle araştırıldığında, ruhsal gerçeği keşfedecek; bedenin, organların ve maddenin sadece mazeret olduğu anlaşılabilecektir.

İnsan zihni işleyişinin bağlı olduğu kurallar ile dünyaya egemen olan kuralların aynı olduğu akılcı düşünce, aslında bilimi ve tabii bilgiyi yaratan ve yönlendirenin mutlak irade olduğu gerçeğini kanıtlamaktadır. Aykırılık ve benzeşlikte ortaya çıkan farklılıklar ve bütünlükler, etkileşmeyi doğuran bağımsız akıl ve iradesel dürtüden değil, ruhun mutlak yaptırımındandır. Özgür ve etkin addedilen beynin varlığı, hiçbir zaman gerçek yaşama yansımamakta ama öyle sanılmaktadır.

İnsan, gövdeyle ruhun bütünleşmesinden meydana gelmiş bir yaratık olarak, gövde aşikâr, ruh gizli, gövde fani, ruh ölümsüzdür. Yaratıcı Allah’ın ruhsal olduğu düşünülürse, ölümlü cismin değersizliği ve ruhun da ölümsüzlüğü bilinebilecektir.

Şu halde, bunlardan her birine mahsus olmak üzere iki türlü hayatın varlığı anlaşılmaktadır. Gövdeyi temsilden fani ve fiziki olan bu dünya hayatı, ruhu temsilen sonsuz olan ahiret hayatının, yani Yaratıcı’nın varlığıdır.

Fani hayat doğmakla başlar, ölmekle biter. Ancak sonsuz olan ahiret hayatı böyle değildir. Ruhun gövdeden ayrılmasıyla bu hayat başlar. Zaten uykuya daldığımız her gün ruhun gövdeden geçici süreyle ayrılmasıyla ölümü tadıyor ve takdir edilmiş ecelin süresine kadar ruh tekrar gövdeye salıverilerek yaşam sürüyor. Ölümsüz olan ve yok olmayan sadece ruhtur. Çünkü ruh, her türlü düşünce, bilgi ve eylemin merkezi olup, mutlak iradeyi temsil etmekte ve kendine yüklenen görevi ifa ederek gövdeyi yönlendirmektedir.

Ruhun gövdeye veya maddeye hâkim olması, fiziğin tamamıyla ruhun emrinde ve onun arzularına göre işlev kazanmasıyla hayat canlanmaktadır. Bu halde, ölen bir adamın ruhu, emrindeki adamları dağılmış bir kral gibidir. Artık onlara emirler vermeye ve bu emirleri infaza muktedir değildir. Ruh artık hiçbir şey kazanamaz, programı doğrultusunda o ana kadar iyi veya kötü ne yüklenmiş ise, onunla kalır. Gövdenin işlevini tamamlayıp yok olmasından sonra ruh, kıyamete kadar bekleyeceği yer olan berzaha intikal eder ve mahşer günü çürümüş veya yok olmuş bedenlere tekrar nüfuz ederek, beklenen dirilme gerçekleşir.

Orada kendisi için alınmış karar gereği ya acılar ve ızdıraplar, yahut neşe ve mutluluk içinde geçiş yapacağı ebedi hayat için açılacak kapı olan mahşeri bekler.

Ruh ve ruhun gövdeyle olan alâkasındaki sır, Yaratıcı, ruh ve yaratık arasındaki ilişkinin “bir bilgi”’ye göre programlanıp düzenlenmesiyle orantılıdır. Bu sırla ilgili düzenek her ne kadar tahmin edilebiliyorsa da, insanlara çok az bilgi verilmesinden ötürü içeriğini bilebilmek imkânsızdır. Zaten iman, kayıtsız-şartsız Allah’ın iradesine teslimiyettir.

Ruh, gövdeye ve organların bütün zerrelerine, hücrelerine ve en ince liflerine kadar hayat vermektedir. Bu yüzdendir ki, gövdeden çekici bir güzellik, zindelik ve sıhhat fışkırmaktadır. Gövde her an ruhun bu feyiz ve iyiliğine muhtaçtır. Bu kesilirse yaşam biter, çirkin ve iğrenç bir hale dönüşerek çürüme başlar. Tıpkı susuz kurak bir çöl misali! Yıldırımın da ruhsal bir enerji olarak yağmuru yağdırıp maddi ve ölü olan dünyayı canlandırarak, fiziksel hüviyet kazandırması, her şeyin nasıl ruhsal dürtüye ihtiyacı olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun gibi kâinatın her zerresi ruhla canlanmakta, Allah’ın iyilik ve yardımına muhtaç kalmaktadır. “Gören, duyan yalnız ruhtur, geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.” Epicharm

Ruh olmayınca aklın, duyuların, duyguların ve organların herhangi bir işlev kazanabilmesi mümkün değildir. Ruh bütün organlara nüfuz ederek harekete geçirmekte, zihinsel, duygusal ve fiziksel yetenekleri programı dâhilinde açığa çıkarıp ya yükselterek başarıya ya da aşağılayarak zillete tutsak etmektedir. Sadece insan değil, kâinatta vuku bulan her olay, ruhsal bir etkileşme ve güdü sonucu kabiliyet kazanmakta, menfi veya müspet hadiseler ve fiziksel oluşumlar meydana gelmektedir. Ancak ruhu reddedenler, sınırını daraltanlar, esinti zannedenler veya hafife alanlar, sığ ve dar düşüncelerinden dolayı hiçbir gerçeği kavrayamıyor, muhakeme edemiyorlar. Çünkü kim olduklarını bilmiyorlar.

Ruhla gövdeyi, tıpkı bilimle teknolojiye benzetiyorum. Ruhun gövdeyle birleşmesinden nasıl insan, hayvan, bitki veya soyut ve somut diğer canlılar oluşuyorsa, bilimin teknolojiyi doğurmasından da eşya türemektedir.

Ruh bilimi, bilim de teknolojiyi üretmiştir. Ruh, akıl ve bilim göksel, cisim, madde ve teknoloji de görseldir. Bu yüzden bilim, ruhun, yani Yaratıcı’nın etkisinde varlık göstermektedir. Nasıl ki bilimin olmadığı bir yerde teknoloji var olamıyorsa, ruhun olmadığı bir beden veya maddede de bilgi, fizik ve canlılık var olamaz.

Rasyonalizm gereği din ile bilimi farklı kuvvetlermiş gibi değerlendirenler; ruhla gövdeyi, akılla beyni, mantıkla duyguyu ve dolayısıyla Yaratıcı ile yaratığı birbirinden ayırarak egemenlik paylaşımı yapmaktadırlar. Neden? Ya dine, vahye ve Mutlak İrade’ye tahammül edemeyip egemenliğini kabul etmek istemediklerinden ya da cehaletlerinden!

Einstein, “Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı” olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir. “Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes, tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” Ayrıca Einstein; “Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor” tespitiyle, ezberciliğe ve deneyciliğe karşı çıkmıştır.

Acaba, evrimci lâik bilim adamları, gerçekte bilim adamları olmadıklarından mı, Yaratıcı’ya ulaşmak yerine şeytanla dostluğu tercih ediyorlar? Söz konusu güruhlar, Einstein’in beyin büyüklüğünü ve hücre sayısını hesaplayarak onu yücelteceklerine, neden Einstein’in düşünce ve fikirlerine itibar etmiyor, keşiflerindeki gizemi irdelemiyor ve onun gibi Yaratıcı’nın mutlak iradesine inanmıyorlar?

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan şekillenmiş cıvık bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secdeye kapanın. Meleklerin hepsi secdeye kapandılar. Fakat iblis, secde edenlerle beraber secde etmekten imtina etti.” Hicr. 28-31 Tıpkı günümüz evrimcileri gibi!

Ruh, insan gövdesine kalpten girerek tüm organları kuşatır. Ruhun gövdeyi idare ettiği merkez kalptir. Kalbin, gövdenin her zerresine kan pompalayarak hayatiyet kazandırmasının fiziksel işlevinin yanı sıra, ruhsal niteliği çok daha önemlidir. Çünkü organların, özellikle beyin, göz, kulak, burun ve diğer uzuvların duyusal etkileşmeleri tamamen ruhsaldır. Duygular her ne kadar kalpten yansıyorsa da, kalp görsellikte kan pompalayan fiziksel bir aygıttır. Örneğin; beynin sinirsel işlevi veya diğer organların durumları gibi!

Araf Süresi 179. ayetinde buyrulduğu üzere; “Onların kalpleri vardır, ancak onlarla gerçeği kavrayamazlar, gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır, lâkin onlarla işitemezler.”

Örneğin; kimi insanlara domuz kalbi nakledilerek arızaları geçici olarak giderilmektedir. Bu durumda, tıpkı beyin gibi, eğer mutlak olan fiziksel kalp olsaydı, o insan, domuz gibi hissedecek ve onun gibi duygular taşıyacaktı…

Tanrı referanslı Hıristiyan ve Yahudiler "özgür irade"yi, Müslümanlar da "cüz’i irade" ve "külli irade" ikilemiyle yaşamla örtüşmeyen tutarsız ve çelişkili fetvalarda bulunarak, “Mutlak İrade’’yi ya inkâr etmekte ya da yetkisini sınırlandırmaktadırlar. Ateistler haklı olarak şu soruyu sorarlar: ’İnsan hareketleriyle özgür müdür, değil midir? Tanrı mutlak bir irade sahibi midir, değil midir?’ Bu yüzden tapınılan Tanrı’nın ve vahiysel dinlerin çelişkilerle dolu olduğunu, bireysel, toplumsal ve kâinatsal düzene hâkim olmadığını ve yalan söylediğini düşünen ateizm, mantıklı ve tutarlı açıklamalara ihtiyaç duyarak, gerçeğin "ne olduğu" arayışında mantığa başvururlar. Her ne kadar ne olduğunu bilmeseler de!

İlâhiyatçılar, bazen "insan özgürdür, yaptığından o sorumludur" diyor, bazen de "Tanrı özgürdür, her şeyi O kontrol eder" diyorlar!

Hangisi doğru; insan mı, Tanrı mı?!?

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laftan anlamıyorlar!” Nisa. 78

Hıristiyan ve Yahudi ilâhiyatçılar; Tanrı’nın gökyüzüne yerleştiğini ve yeryüzü yönetiminin insanlarda olduğunu iddia ederek, mutlak iradeyi, yani kaderi kökten reddedip özgür iradeyi savunmak suretiyle insanoğlunun egemen bir gücü, dilediğini yapabilecek ve seçebilecek iradeleri bulunduğunu varsayarlar. Tek tanrılı semavi dine mensup olduğunu söyleyenlerin iradesel bir özgürlük adına vahye karşı bilimi, yani aklı ve fiziği üstün kılarak, insanı egemen bir güce kavuşturma çabaları, maddi fiziğin çekicilik yanılgısından ileri gelmekte, dolayısıyla şeytan misali benliklerini yüceltmelerinden, sözde inanıp taptıkları Yaratıcı ile aynı tahtı paylaşmak istemekten hiçbir sakınca görmemektedirler. O halde sıkıştıklarında ve dara düştüklerinde neden dualar ederek Yaratıcı’dan yardım talep ediyorlar?

Hâlbuki egemen hiçbir varlık, din ve anlayış; yönetim ya da egemenlik hakkını bir başkasıyla paylaşmaz, devretmez ve yetki vermez. Bu, egemenlik hakkının vazgeçilmez ve tartışılmaz temel bir kuralıdır. Aksi takdirde egemenlik olamaz. Vekâlet, ancak yönetmek ve denetlemekte aciz olanların ihtiyaç duydukları bir yetkidir. Üstelik Yaratıcı’nın, yaratığı ile iktidarı paylaşabilmesi veya cüz’i de olsa ona bir hak tanıyabilmesi, kadersel düzeni tahrip edebilecek kıyametsi bir karışıklık oluşturup tüm sistemi çökertebileceğinden; nasıl bir mantıkla özleşebilir? Düşüncede geliştirilip hayata uyarlanamayan hiçbir teori ciddiye alınmamalı, mutlak surette karşılığı aranmalıdır. İnsanlar yaratık olmalarından dolayı kuldurlar, Yaratıcı’nın ruhuyla yaşam sürmelerinden, ne ögür ne de cüz’i bir iradeleri mevzubahis olamaz. Ancak onun dilemesiyle düşünebilir, keşfedebilir, başarabilir ya da aksine müstahak olunur.

Ruh ve irade; Yaratıcı Allah’ın kadersel düzeni dâhilinde varlık sürdürmekte, hiçbir yaratık başıboş bırakılmayarak, O’nun yazgısıyla hayat sürmektedir. Bunun da en açık delili, yaşanılan hayattır. Yeter ki okunabilsin…

Aşk ve tazim; şüphe ve tereddütsüz bir teslimiyettir.

“O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Sonra onun zürriyetini nutfeden (men),dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz
!”
Secde 7.8.9

“Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” İnsan.30

“Güneş katlanıp dürüldüğünde; Yıldızlar kararıp döküldüğünde; Dağlar sallanıp yürütüldüğünde; Gebe develer (başıboş) salıverildiğinde; Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde; Denizler kaynatıldığında; Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde; Diri diri toprağa gömülen kızlara sorulduğunda, "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?”diye; (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında; Gökyüzü sıyrılıp yerinden oynatıldığında; Cehennem tutuşturulduğunda Ve cennet yaklaştırıldığında; her kişi (hayır ve şerden) neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.

Şimdi yemin ederim o sinenlere; Yörüngesinde akıp giderken bazen kaybolup bazen de etrafı aydınlatan yıldızlara; Kararmaya yüz tuttuğu anda geceye andolsun; Aydınlığını etrafa yaymaya başladığı zaman sabaha yemin ederim ki; Kur'an, şüphesiz değerli bir elçinin (Cebrail'in) getirip okuduğu sözdür. İşte o elçi, Arş'ın sahibi Allah'ın katında güçlü ve itibarlıdır.

O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir. O halde, arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür. O söz, lanetlenmiş şeytanın da sözü değildir. Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz (ne kötü ithamlarda bulunuyorsunuz)! O, başka bir şey değil ancak cümle âlem için, aranızdan müstakim (doğru) olmak isteyen için bir öğüttür. Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz (muradetmesi müstesna, siz hiçbir şeyi muradedemezsiniz, olmasını dahi isteyemezsiniz).”
Tekvîr SURESİ

Politikacı, ilahiyatçı ve akademisyenlerin; vaat, hurafe ve kuramlarına değil, yaşadığınız hayata itibar ederek değere tabi tutunuz....